T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Yargıtay’ın BSMV kararı: Bankanın vergisini tüketici ödeyebilir mi?-Murat Batı- 

Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükününaynı kavramlar olmadığıdır. Vergi kanunları, verginin kim tarafından beyan edilip ödeneceğini belirler. Buna karşılık verginin ekonomik yükünün kimin üzerinde kalacağı, her zaman vergi kanunlarıyla değil; piyasa koşulları, fiyat mekanizması ve taraflar arasındaki hukuki ilişkiler çerçevesinde şekillenebilmektedir.

Resmî Gazete’nin 22 Temmuz 2026 tarihli sayısında yayımlanan Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 01.06.2026 tarihli, E.2026/3962, K.2026/3361 sayılı kararı, tüketici kredilerinde BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasına ilişkin önemli bir değerlendirme içeriyor. Karar, Antalya 3. Tüketici Mahkemesi’nin 09.09.2025 tarihli ve E.2025/333, K.2025/423 sayılı kesin kararının Adalet Bakanlığının istemi üzerine kanun yararına temyiz edilmesi sonucunda verildi.

Uyuşmazlık, tüketiciden farklı tarihlerde kullandığı altı kredi nedeniyle toplam 5.021,24 TL BSMV tahsil edilmesinden kaynaklandı. Tüketici bu tutarın iadesi amacıyla icra takibi başlattı; bankanın itirazı üzerine itirazın iptali davası açtı. Banka ise takibin haksız ve dayanaksız olduğunu savunarak davanın reddini istedi.

Antalya 3. Tüketici Mahkemesi, BSMV’nin mükellefinin faiz geliri elde eden banka olduğunu, bu verginin tüketiciye ödetilmesini öngören hükmün tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye konulduğunu ve 6502 sayılı Kanun’un 5’inci maddesi kapsamında haksız şart oluşturduğunu kabul etti. Bu gerekçeyle bankanın icra takibine yaptığı itirazın iptaline, takibin devamına ve itiraz edilen alacağın yüzde 20’si oranında icra inkâr tazminatına hükmetti.

Yargıtay ise dosyada bulunan sözleşme öncesi bilgi formu ile tüketici kredisi sözleşmelerinde gider vergileri ve sair vergilerin tüketici tarafından ödeneceğinin, ayrıca BSMV dâhil toplam geri ödeme tutarlarının açıkça yazıldığını tespit etti. Önceki Yargıtay kararlarına da atıf yapan Daire, tarafların BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasını sözleşmeyle kararlaştırabileceklerini ve bu hükmün haksız şart niteliğinde olmadığını belirterek ilk derece mahkemesi kararını kanun yararına bozdu. 

BSMV nasıl bir vergidir?

Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle BSMV’nin hukuki niteliğine kısaca değinmek gerekir.

Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV), ayrı bir vergi kanununda düzenlenmiş bir vergi olmayıp, 23 Temmuz 1956 tarihli ve 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28 ilâ 33’üncü maddeleri arasında düzenlenen bir vergi türüdür.

1985 yılında Katma Değer Vergisi’nin yürürlüğe girmesiyle Gider Vergileri Kanunu kapsamındaki birçok vergi kaldırılarak KDV sistemine dahil edilmiş, ancak banka, banker ve sigorta şirketlerinin gerçekleştirdiği işlemler KDV kapsamına alınmamıştır. Bu nedenle BSMV, Gider Vergileri Kanunu bünyesinde uygulanmaya devam etmiştir.

Kanuna göre BSMV’nin konusu, banka ve sigorta şirketleri ile bankerlerin yaptıkları işlemler dolayısıyla kendi lehlerine nakden veya hesaben aldıkları paralardır. Bu verginin en önemli özelliği ise kanuni mükellefinin Gider Vergileri Kanunu’nun 30’uncu maddesi uyarınca banka, banker ve sigorta şirketleri olmasıdır. Dolayısıyla vergi idaresine karşı beyanname vermek ve vergiyi ödemekle yükümlü olan kişi kredi kullanan tüketici değil, bankanın kendisidir.

İşte Yargıtay kararının tartışma noktası da burada başlamaktadır. Kanuni mükellefi banka olan bir verginin ekonomik yükü, taraflar arasındaki sözleşmeyle tüketiciye aktarılabilir mi? Yargıtay bu soruya EVET cevabını vermiştir. Ancak bu sonucun vergi hukuku bakımından sağlıklı değerlendirilebilmesi için Vergi Usul Kanunu’nun özel sözleşmelere ilişkin yaklaşımına da bakmak gerekir.

Şöyle ki…

Önemli bir husus

Kararın vergi hukuku bakımından en önemli yönü, taraflar arasında yapılan özel sözleşmelerin vergi idaresini bağlayıp bağlamayacağı ve kanuni vergi mükellefiyetinin sözleşmeyle değiştirilip değiştirilemeyeceği noktasında ortaya çıkmaktadır.

Bu sorunun cevabı Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer almaktadır: Vergi kanunlarıyla kabul edilen haller müstesna olmak üzere, mükellefiyete veya vergi sorumluluğuna müteallik özel mukaveleler vergi dairelerini bağlamaz.”

Yargıtay kararında Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesine açıkça yer verilmemiştir. Bununla birlikte Daire, sözleşme öncesi bilgi formu ile kredi sözleşmelerinde gider vergileri ve BSMV dâhil toplam geri ödeme tutarlarının açıkça gösterildiğini tespit etmiş; önceki içtihatlarına da dayanarak BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasına ilişkin sözleşme hükmünün haksız şart oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır.

İlk derece mahkemesi ise BSMV’nin kanuni mükellefinin banka olmasından hareketle, bu verginin ekonomik yükünün tüketiciye aktarılmasını hukuka aykırı bulmuştur.

Kanaatimce vergi hukuku bakımından kanuni mükellefiyet ile ekonomik vergi yükünün farklı kişiler üzerinde bulunabilmesi mümkün olmakla birlikte, bu durum BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasının her zaman hakkaniyete uygun olduğu anlamına gelmez.

Özellikle bankaların standart kredi sözleşmeleri karşısında tüketicinin sözleşme şartlarını müzakere etme imkânının son derece sınırlı olduğu dikkate alındığında, bankanın kendi kanuni vergi yükümlülüğünü ayrı bir maliyet kalemi olarak tüketiciye yüklemesi tüketicinin korunması ilkesiyle bağdaşmamaktadır. 

Kararın düşündürdükleri: Verginin mükellefi ile yükünü taşıyan kişi aynı olmak zorunda mı?

Yargıtay’ın bu kararı ilk bakışta birçok kişiye şaşırtıcı gelebilir. Çünkü 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 30’uncu maddesi uyarınca BSMV’nin kanuni mükellefi banka, banker ve sigorta şirketleridir. Bu durumda akla doğal olarak şu soru gelmektedir: Kanunen vergiyi ödemekle yükümlü olan banka ise bu verginin ekonomik yükü neden tüketiciye yansıtılabilmektedir?

Bu sorunun cevabı, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükü arasındaki ayrımda yatmaktadır.

Vergi kanunları, vergi borcunun kime ait olduğunu belirler. Kanuni mükellef, vergi idaresine karşı sorumlu olan kişidir; beyannamesini verir ve vergiyi öder. Buna karşılık verginin ekonomik yükü, çoğu zaman piyasa koşulları ve fiyat mekanizması sonucunda başka bir kişi üzerinde kalabilir. vergi teorisinde verginin yansıması olarak ifade edilen olgu da budur.

En bilinen örnek Katma Değer Vergisi’dir. KDV’de kanuni mükellef vergiye tabi teslim veya hizmeti gerçekleştiren kişidir; ancak verginin ekonomik yükü fiyatın içinde nihai tüketici tarafından taşınır. Benzer şekilde bankalar da kullandırdıkları kredilerin maliyet unsurlarını faiz, komisyon veya sözleşmede yer alan diğer gider kalemleri aracılığıyla fiyatlandırabilmektedir.

İnceleme konusu kararda Yargıtay, BSMV’nin kanuni mükellefinin banka olduğu gerçeğini tartışmaya açmamış; buna karşılık sözleşme öncesi bilgi formu ve kredi sözleşmesindeki düzenlemeleri esas alarak, BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasını öngören hükmün haksız şart oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır. Kanaatimce bu yaklaşım, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükünün birbirinden farklı kavramlar olduğu gerçeğiyle de uyumludur.

Bununla birlikte kararın tartışmaya açık yönü de bulunmaktadır. Tüketici hukukunun temel amacı, taraflar arasındaki ekonomik güç dengesizliğini gidermektir. Bankaların kredi sözleşmeleri büyük ölçüde standart metinlerden oluşmaktadır. Her ne kadar tüketici sözleşmeyi imzalamadan önce maliyet kalemleri hakkında bilgilendirilse de uygulamada bu hükümleri müzakere ederek değiştirme imkânı son derece sınırlıdır. Dolayısıyla bir hükmün açıkça yazılmış olması ile tüketicinin o hükmü serbest iradesiyle kabul etmiş olması her zaman aynı anlama gelmeyebilir.

İlk derece mahkemesi de tam bu noktadan hareket ederek BSMV’nin tüketiciye yüklenmesini haksız şart olarak değerlendirmiştir. Yargıtay ise sözleşme öncesi bilgilendirmeyi ve sözleşmedeki açık düzenlemeyi yeterli görerek farklı bir sonuca ulaşmıştır.

Bu yönüyle karar yalnızca BSMV’ye ilişkin bir uyuşmazlığı çözmemektedir. Aynı zamanda vergi hukukunun temel sorularından birini yeniden gündeme getirmektedir: Kanuni mükellef ile verginin ekonomik yükünü taşıyan kişi her zaman aynı kişi olmak zorunda mıdır? Karar, tüketici hukuku bakımından tartışmaları sürdürmekle birlikte, bu soruya somut olay özelinde olumsuz cevap vermektedir.

Sonuç ve genel değerlendirme

Yargıtay’ın bu kararı, ilk bakışta yalnızca BSMV’ye ilişkin teknik bir uyuşmazlığı çözüyor gibi görünse de gerçekte vergi hukuku ile tüketici hukukunun kesiştiği önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşımaktadır.

Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükününaynı kavramlar olmadığıdır. Vergi kanunları, verginin kim tarafından beyan edilip ödeneceğini belirler. Buna karşılık verginin ekonomik yükünün kimin üzerinde kalacağı, her zaman vergi kanunlarıyla değil; piyasa koşulları, fiyat mekanizması ve taraflar arasındaki hukuki ilişkiler çerçevesinde şekillenebilmektedir.

Nitekim meslektaşım Prof. Dr. Memduh Aslan da sosyal medya hesabında, bankaların BSMV’yi ayrı bir kalem olarak tüketiciye yüklemesi klasik anlamda bir vergi yansıması değil, gerçek finansman maliyetini perdeleyen bir fiyatlandırma tekniğidir. Aslan, bu yöntemin tüketicinin kredi maliyetini olduğundan düşük algılamasına neden olduğunu ve bu nedenle tüketici hukukunun koruyucu yaklaşımıyla bağdaşmadığını ifade etmektedir.

Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesi ise özel sözleşmelerin vergi idaresi karşısındaki etkisini düzenlemektedir. Bu hüküm, tarafların sözleşmeyle kanuni vergi mükellefini değiştiremeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık somut olayda olduğu gibi kanunda açık bir yasak bulunmaması hâlinde, verginin ekonomik yükünün özel hukuk ilişkisi içinde diğer tarafa yansıtılabilmesi ayrı bir değerlendirme konusudur.

Bu yaklaşım yalnızca BSMV’ye özgü değildir. Katma Değer Vergisi’nde kanuni mükellef teslim veya hizmeti gerçekleştiren kişi olmasına rağmen ekonomik yük çoğu zaman nihai tüketici tarafından taşınmaktadır. Benzer şekilde birçok vergi ve harçta da kanuni yükümlülük ile ekonomik yük aynı kişide birleşmeyebilmektedir.

Kanaatimce ilk derece mahkemesinin ulaştığı sonuç, tüketici hukukunun koruyucu amacı bakımından daha isabetlidir. Her ne kadar vergi hukuku açısından kanuni mükellefiyet ile verginin ekonomik yükü birbirinden farklı kavramlar olsa ve verginin ekonomik yükünün sözleşmeyle başka bir tarafa yansıtılması teorik olarak mümkün bulunsa da bankaların standart kredi sözleşmeleriyle BSMV’yi ayrı bir maliyet kalemi olarak tüketiciye yüklemeleri tüketici aleyhine önemli bir dengesizlik yaratmaktadır. Bu nedenle BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasının, tüketicinin korunması ilkesiyle bağdaşmadığı kanaatindeyim.

Son tahlilde bu karar, yalnızca bankaların BSMV’yi tüketiciye yansıtıp yansıtamayacağına ilişkin değildir. Aynı zamanda vergi hukuku ile tüketici hukukunun aynı olaya farklı perspektiflerden yaklaşabileceğini de göstermektedir.

Vergi hukuku bakımından kanuni mükellefiyet ile ekonomik vergi yükü farklı kişiler üzerinde toplanabilse de tüketici hukukunun amacı ekonomik bakımdan zayıf durumda bulunan tarafı korumaktır.

Kanaatimce somut olayda tüketicinin korunmasına öncelik verilmesi daha isabetli olurdu. Bu nedenle kararın, vergi hukuku kadar tüketici hukuku bakımından da tartışılmaya devam edeceği kanaatindeyim.

/././

“En hakiki CHP” meselesi -Mine Söğüt-

Şu son çeyrek asırlık süreçte eğer bu ülke artık Atatürk’ün kurduğu ülke olmaktan çıkmışsa, CHP kurucu parti sorumluluklarından uzaklaşmışsa, cumhuriyet rejimi riske girmişse ve altı okun neredeyse tamamı kırılmak üzereyse ülkeyi Atatürk’ün yolundan giderek kurtarmak isteyenlerin gücünü samimiyetle ve gözü pek bir şekilde en eskiden alan bir yeni olması gerekiyor.

Yeni hem basit bir sözcüktür hem de karmaşık.

Daha önce var olmayan, kullanılmamış ya da yakın zamanda var olmuş, yeni ortaya çıkmış demek olmasına rağmen anlamını nihayetinde eskiyle kurduğu ilişki üzerinden kazanır.

Tıpkı Yeni Parti gibi…

Yeni Parti’yi tanımlamak, ona güvenmek ve izinden gitmek isteyenleri bekleyen çok zorlu bir süreç var. Çünkü bir yeninin hevesine kapılmak, umudu yeniye bağlamak için, o yeninin karşısına aldığı ya da dikildiği eskinin ne olduğunu doğru tarif etmek gerek.

Hele hele meselenin geçmişinde tek bir eski değil birçok eski model varken…

Ve “en eski” çok ama çok kıymetliyken.

Mesele aslında yeni bir parti meselesi değil “En hakiki CHP” meselesi.

Peki CHP’nin hakikati ne?

Sadece en eski geçmişinde Atatürk’ün partisi olması mı? Cumhuriyet’in kurucusu ve koruyucusu olması mı? Bağımsızlık ilkesi mi?

Yoksa;

Yakın geçmişinde devamlı yanlış ittifaklar yapması mı?

Tehlikeli tavizlere imzalar atması mı?

İktidarı alaşağı etmeye çalışırken iktidarın güvendiği kavramlara dayanma yanılgısı mı?

Örgütlenme hataları mı?

Liyakat zaafları mı?

Sorunlu aday tercihleri mi?

Ardı ardına düştüğü lider tuzakları mı?

Yeni Parti, siyasi çizgisini sadece en eski geçmişin değerlerine sahip çıkmakla belirleyemez, yakın geçmişin olayı bu duruma getiren alışkanlıklarını/eğilimlerini/niyetlerini de hızla değersizleştirmek ve seçmeni buna ikna etmek zorunda.

Şu anda büyük umutlarla bu yeni oluşuma bel bağlayan kalabalıklar karşılarındaki yeni liderin beyanlarından değişim iradesinin işaretlerini okuyabilirler ancak “yeni” bir siyaset üretme ve bu yeni siyasetin “hakiki” CHP değerleriyle amasız lakinsiz örtüşme potansiyelinden emin olamazlar. Kadroların ve üslubun değişmesi ne yazık ki örgüt yapısının ve siyasetinin de değişeceğinin garantisi değildir.

Sadece Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete sahip çıkma vaadi de tatmin edici bir vaat değildir.

Çünkü Atatürk cumhuriyetine sahip çıkmak için eski CHP’nin görmezden geldiği tehlikeleri cesurca görmek gerekir.

Hassasiyetleri gözetmek adına bugüne kadar es geçilen en önemli meselleri ne pahasına olursa olsun masaya yatırmak gerekir.

Ciddi bir tehdit altında olan devrimin değerlerini korumak için karşı devrimi açık açık ifşa etmek gerekir.

Cumhuriyet gibi bir rejim ılımlı olamaz, demokrat olur.

Dogmatik değerlere taviz veremez, yolunu anayasal değerlerle bulur.

Şu son çeyrek asırlık süreçte eğer bu ülke artık Atatürk’ün kurduğu ülke olmaktan çıkmışsa, CHP kurucu parti sorumluluklarından uzaklaşmışsa, cumhuriyet rejimi riske girmişse ve altı okun neredeyse tamamı kırılmak üzereyse ülkeyi Atatürk’ün yolundan giderek kurtarmak isteyenlerin gücünü samimiyetle ve gözü pek bir şekilde en eskiden alan bir yeni olması gerekiyor.

Bugünkü muktedir sahneye ılımlı İslam lideri olarak çıktı ve zaman içinde kendi ılımlılığından ustalıkla sıyrılıp karşısındaki muhalefeti ılıttı.

Yeni parti şu noktadan itibaren buz gibi bir iradeyle ilerlemezse, geçmişte düşülen tuzaklara yeniden ve yeniden düşerse iktidarın başarısını muhalefeti şekillendirerek sağladığına inanmak gerekecek.

Sıfır aldığınız bir araba yenidir ama tasarımı eski olabilir.

Binlerce yıl önce yazılmış bir metin eskidir ama yeni bulunmuş olabilir.

Ve maalesef bir aşk ilişkisi yenidir…

Ama içinde eski aşkların tüm sorunlu datalarını barındırabilir.

O yüzden yeniyi vaat etmek de yeniye destek vermek de ciddi bir farkındalık ve cesaret gerektirir.

/././

Özel, Saray’ın hesabını bozdu -Mehmet Y. Yılmaz- 

Özgür Özel, Saray’ın ümit ettiği gibi Ankara’da kavga edeceğine sokaklarda gezmeyi, bulduğu her kalabalığa konuşma yapmayı tercih etti. Yorulmadı, sıkılmadı bulduğu her fırsatta halkla buluştu. Halkın da buna karşılık verdiği farklı araştırmaların ortak sonucu. Özgür Özel’in artık halkta bir karşılığı var ve bu Erdoğan’ı rüyalarında huzursuz ediyor olmalı. Bundan sonra Saray’ın işi daha zor.

AKP yargısı eliyle yürütülen siyasi mühendislik projesini uygulamaya koyan “akıl” kimin aklıysa işlerin böyle gelişebileceğini hesap edememiş olmalı.

Yetkisiz bir mahkeme kararıyla yola çıktıklarında öngördükleri şey gerçekleşmedi.

“Atanmış CHP” ile “seçilmiş CHP” yönetimlerinin parti içinde kavgaya devam ederek, enerjilerini tüketeceklerini ve seçime kadar da CHP’nin iki yakasının bir araya gelemeyeceğini hesaplamışlardı.

“Kifayetsiz muhteris” Kemal Kılıçdaroğlu’nun varlığı, bu hesabın tutması için bir garanti gibi görülüyordu sanırım.

Bu operasyonda “Saray’ın aparatçığı” olmayı kabul eden Kılıçdaroğlu’nun, bir kurultay toplamayacağını tahmin etmek aslında zor değildi.

Nitekim öyle de oldu.

CHP’nin seçilmiş yöneticileri 24 Mayıs günü genel merkezden polis zoruyla çıkarıldıktan sonra 27 Mayıs günü şöyle yazmıştım:

“CHP’deki partiye sahip çıkma kavgasının seçime kadar sürmesi ise kuşkusuz ki Recep Tayyip Erdoğan’ın rüyalarını süslüyor olmalı.

Saray’ın, yargıyı da kullanarak bu oyunu kurmasının nedeni buydu zaten: İç kavgalarıyla felç olmuş, miting yapamayan, aday belirleme konusunda sıkıntılar yaşayacak bir CHP!

Erdoğan karşıtı muhalefeti birleştirebilecek bir CHP’nin olmaması, Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesi için önemli bir engelin ortadan kalkmış olması demek.

Onun için partiyi darbecilerden geri almak için atılacak her adımda bir yargı engelinin çıkacağını da şimdiden söyleyebilirim.

Bu tablo seçenekleri azaltıyor.

Birinci seçenek parti içinde kalıp Kılıçdaroğlu’nu zorlayarak kurultaya götürmek ki kolayca sonuç alınabilecek bir seçenek değil.

Erdoğan’ın seçime yeniden girebilmesini sağlamak için seçimin öne alınacağını da varsayarsak “parti içinde mücadele” için zaman hayli dar.

Bir diğer seçenek ise ayrılıp bir parti kurmak.”

Artık bu ikinci seçenek, “tek yol” hâline gelmiş bulunuyor.

O günden bugüne geçen zaman içinde Saray’ın hiç hesaplamadığı bir şey oldu.

Özgür Özel, Saray’ın ümit ettiği gibi Ankara’da kavga edeceğine sokaklarda gezmeyi, bulduğu her kalabalığa konuşma yapmayı tercih etti.

Yorulmadı, sıkılmadı bulduğu her fırsatta halkla buluştu.

Halkın da buna karşılık verdiği farklı araştırmaların ortak sonucu.

AKP’nin ve Kılıçdaroğlu çetesinin cesaret edemediği bir şeyi yaptı, bu yürüyüşünün sonunda da halktaki desteğini arttırdı.

Özgür Özel’in artık halkta bir karşılığı var ve bu Erdoğan’ı rüyalarında huzursuz ediyor olmalı.

Bundan sonra Saray’ın işi daha zor.

Kuşkusuz ki ellerindeki yargı silahını kullanmaya devam etmek isteyeceklerdir.

Onun için artık sadece adı kalmış olan CHP’deki işbirlikçileri ile bir olup Özgür Özel’in ve yakın çevresinin dokunulmazlıklarının kaldırılması mümkün.

Özel’in başına da yargı marifetiyle bir çorap örülmekte olduğunu tahmin etmemiz için çok neden var.

Bunların hepsini yapabilirler, bu yeni hareketin seçime girmesini önlemeleri bile mümkün olabilir.

Sonunun nereye varacağını hiç düşünmeden, elindeki gücü kullanmakta tereddüt etmeyenler o güce dayanarak belki iktidarda kalabilirler ama artık yönetme yeteneklerini ve meşruiyetlerini de kaybetmiş olurlar.

Seçimin meşruiyetini tartışmalı hâle getirmenin, muhalefeti kontrolsüz bir güçle ezmeye çalışmanın geçmiş muktedirlere bir şey kazandırdığı görülmedi.

Kimse böyle meşruiyeti tartışmalı seçim galibiyetlerinden uzun süreli bir iktidar çıkaramadı.

Böyle ekilen tohumların nihai hasadı da hiçbir zaman iyi olmuyor.

Bunların bu siyasi mühendislik faaliyetini sürdürenlerin bir kulağından girip ötekinden çıkacağını biliyorum elbette.

İnsanlık bende kalsın diye uyarmak istedim.

/././

Dünyaca ünlü sanatçı “Yeni Parti”ye logo önerdi, ancak bir engel var!

Özgür Özel’in kuracağını duyurduğu yeni partinin ismi ve logosu merakla bekleniyor.

Dünyaca ünlü çizer Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Özgür Özel'in kuracağını duyurduğu yeni parti için logo önerisinde bulundu. Ancak Ekşioğlu'nun önerisinde bulunan Atatürk çizimi bir engel oluşturuyor. Çünkü 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na göre, siyasi partilerin adında ve amblemlerinde Atatürk'ün adını veya resmini kullanması yasak. 

Türkiye'de ve dünyada tanınan çizer Gürbüz Doğan Ekşioğlu, CHP lideri Özgür Özel'in kuracağını ilan ettiği yeni partiye logo önerisinde bulundu. Ekşioğlu'nun logosunda "Yeni Parti" ifadesi ile Atatürk çizimi yer aldı. Partinin adının ne olacağı henüz açıklanmadı. Kulislerde "Yeni Parti" adı konuşuluyor. Özel'in daha önceki açıklamaları da bu isme işaret ediyordu. Ekşioğlu da logo önerisini bu parti adı üzerinden yaptı.

Logo önerisine kanun engeli

Ancak logo önerisinin hayata geçmesi için bir engel bulunuyor. 1983 yılında kabul edilen Siyasi Partiler Kanunu'na göre siyasi partilerin Atatürk'ün adını veya resmini parti amblemlerinde kullanması yasak. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 85. maddesinde, "Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk'ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar. Parti adları ile amblemlerinde Atatürk'ün adını veya resmini kullanamazlar" ifadeleri yer alıyor.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu kimdir?

Gürbüz Doğan Ekşioğlu, 1979 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatlar bölümünü bitirdi. 1980’de bir reklam ajansında sanat yönetmenliği yapmaya başladı. 1981 yılında mezun olduğu okul olan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde asistan olarak çalışmaya başladı. 2006 yılından itibaren Yeditepe Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarımı bölümünde öğretim üyeliği görevini sürdürüyor.

Çalışmaları 30’a yakın ülkede yayımlanmış olan sanatçının illüstrasyonları; The New Yorker dergisinde sekiz defa kapak olarak kullanıldı. Ayrıca Forbes dergisinde, New York Times Real Estate ekinin kapağında, OP-ED sayfası ve Book Review ekinde illüstrasyonlarına yer verildi.

UNICEF sanatçının iki adet çalışmasını kartpostal olarak yayımladı ve tüm dünyada 300 bin adet satışa sundu. Uluslararası ve ulusal çok sayıda jüri üyeliği ve yayımlanmış dört kitabı bulunan, Dünya Basın Konseyi’nin amblem tasarımını da yapan Ekşioğlu, üçü yurtdışında olmak üzere 37 kişisel sergi açtı.

***

ABD Dışişleri'nden Kongre'ye Türkiye mektubu: F-35 programı konusunda şartlar yerine getirilmedi; Ankara, ABD'nin barış çabalarını destekliyor.-Buse Söğütlü- 


ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre'ye 22 Temmuz'da Türkiye'nin F-35 programına yeniden katılmasına ilişkin bir mektup gönderdiği ortaya çıktı. Bakanlık, mektupta Türkiye'nin programa yeniden katılmak için gerekli yasal şartları henüz yerine getirmediği belirtildi. 

Yunan basınının önde gelen yayın organlarından Kathimerini'nin ulaştığı belgeye göre; ABD Dışişleri, Kongre'ye gönderdiği 22 Temmuz tarihli mektupta Türkiye'nin F-35 programına yeniden katılmak için gerekli yasal şartları henüz yerine getirmediğini bildirdi. Mektupta, Washington'ın politikasının değişmediği ve ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) ile 2020 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) ile tamamen uyumlu kalmaya devam ettiği yinelendi. 

Mektupta belirtildiğine göre Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı'ndan ABD Başkanı adına yanıt vermesini talep etti. Demokrat Kongre Üyesi Wesley Bell'e verilen yanıtta, Dışişleri Bakanlığı Yasama İşleri Bürosu, ABD yasalarında belirtilen yasal şartlar tam olarak karşılanmadıkça Türkiye'ye hiçbir F-35 uçağının transfer edilemeyeceğini vurguladı. 

"S-400'ler konusunda koşullar sağlanmadı"

Mektupta da ifade edildiği üzere bu durum; Türkiye'nin artık Rusya'dan aldığı S-400 füze savunma sistemine veya ilgili herhangi bir ekipmana sahip olmadığının kesinleştirilmesi, gelecekte bu sistemi tekrar edinmeyeceğine dair güvenceler verilmesi ve geriye kalan tüm yasal sertifikasyon şartlarının karşılanması suretiyle S-400 sorununun çözülmesini gerektiriyor. Bakanlık, "Türkiye henüz bu koşulları karşılamadı" vurgusunu yapıyor.

Görüşmelerin devam ettiği doğrulandı

Dışişleri Bakanlığı ayrıca, S-400 konusunu çözmeye yönelik her türlü sürecin "şeffaf, yasal ve ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu" olmasını sağlama konusundaki kararlılığını vurguladı. Bununla birlikte mektup, Washington ile Ankara arasında anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerin devam ettiğini de doğruladı. 

ABD Başkanı Donald Trump'la Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Ankara'daki NATO Zirvesi marjında gerçekleşen ikili görüşmeye atıfta bulunan Dışişleri Bakanlığı, Washington'ın "bir yandan NATO iş birliğini güçlendirirken diğer yandan S-400 konusunu çözmek için Ankara ile temas sürdürmeye devam edeceğini" belirtti. 

Mektupta ayrıca iki ülke arasındaki daha geniş kapsamlı ilişkilere de özel bir önem verildiği vurgulandı. Mektuba göre ikili bağlar, "ortak güvenlik kaygıları ve dengeli ikili ticaret üzerindeki uzlaşıya" dayanıyor. Ayrıca ABD'nin "eylemleri ABD çıkarlarını zedelediğinde Türkiye'yi sorumlu tutarken", karşılıklı çıkar alanlarında Türkiye ile temas kurmaya kararlı olduğu vurgulanıyor.

Türkiye'ye bölgesel barış çabaları konusunda övgü

Dışişleri Bakanlığı ayrıca Kongre'ye mektubunda Ankara'ya, ABD'nin bir dizi diplomatik ve bölgesel girişimine destek verdiği için de olumla atıfta bulunuldu. Mektupta Türkiye'nin; Rusya ve Ukrayna, Azerbaycan ve Ermenistan'ın yanı sıra Gazze'yi de kapsayan ABD barış çabalarını desteklediği, aynı zamanda IŞİD'le mücadele operasyonlarına ve daha geniş bölgesel terörle mücadele çabalarına katkıda bulunduğu vurgulandı. 

Türkiye'nin Hamas ile ilişkilerine dair uzun süredir devam eden endişelerini yeniden teyit etmekle birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı, yine de Ankara'nın Gazze ile ilgili son diplomatik çabalarda yapıcı bir rol oynadığını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı, Ankara'nın Hamas'ın siyasi liderliği üzerindeki nüfuzunu "ABD Başkanı'nın Gazze barış planının kabul edilmesini sağlamak ve ateşkesin ilk aşamasına geçmek" için kullandığına dikkat çekti. Mektupta ayrıca Türkiye'nin daha sonra "Barış Kurulu'nun kurucu üyesi" olduğu belirtildi. 

Hamas vurgusu

Mektupta ayrıca, Hamas'ın Türkiye topraklarından faaliyet gösteren finansal altyapısına ilişkin açık bir uyarı da yer alıyor. Dışişleri Bakanlığı'na göre ABD, organizasyonun askeri kanadına fon aktaran sahte hayır kurumları da dahil olmak üzere, Hamas'la bağlantılı yapılara yaptırım uygulamayı sürdürüyor. Mektupta, "Hamas'ın fonlara erişmek için Türkiye'deki kayıt dışı finans ağlarını ve ruhsatsız döviz bürolarını kullanması bir endişe kaynağı olmaya devam etmektedir ve biz bu yasa dışı finansman akışlarını kesmeye kararlıyız" ifadesi yer aldı.

Dışişleri Bakanlığı, Kongre ile olan ortaklığına verdiği önemi vurgulayarak; ABD-Türkiye ilişkileri, F-35 programı ve daha geniş bölgesel güvenlik konularındaki gelişmeler hususunda Kongre üyeleriyle yakın çalışmaya devam edeceğini taahhüt ederek mektubu sonlandırdı.

*** 

Yapay zekâ test ortamından kaçtı, ABD'nin açığını Çin modeli ortaya çıkardı. 

ABD merkezli yapay zekâ platformu Hugging Face’in altyapısını hedef alan otonom siber saldırının incelenmesinde Çinli Z.ai şirketinin geliştirdiği GLM-5.2 modelinin kullanılması, yapay zekâ sektöründeki güvenlik kısıtlamaları konusunda tartışma başlattı.

Hugging Face, temmuz ayında yaptığı açıklamada sistemlerine yönelik saldırının, binlerce ayrı işlem gerçekleştiren otonom bir yapay zekâ ajanı tarafından yürütüldüğünü bildirdi. Saldırgan sistemin veri işleme altyapısındaki iki farklı kod çalıştırma açığından yararlandığı, ardından yetkilerini yükselterek bazı bulut ve küme erişim bilgilerini ele geçirdiği belirtildi.

OpenAI modelleri test ortamından çıktı

OpenAI’nin 21 Temmuz’da yayımladığı ön incelemeye göre olay, şirketin yapay zekâ modellerinin siber güvenlik yeteneklerini ölçmek amacıyla yürüttüğü bir değerlendirme sırasında meydana geldi.

Şirket, saldırının GPT-5.6 Sol ile henüz piyasaya sürülmemiş daha gelişmiş bir modelin birlikte kullanıldığı testlerden kaynaklandığını açıkladı. Güvenlik kısıtlamaları azaltılmış şekilde çalışan modellerin, kendilerine verilen testi tamamlamak amacıyla izole ortamdan internete erişmenin yollarını aradığı belirtildi.

Modellerin önce OpenAI’nin test altyapısındaki açıklardan yararlandığı, ardından internete erişim sağlayarak Hugging Face’in sistemlerine yöneldiği kaydedildi. Yapay zekâ sistemlerinin çeşitli güvenlik açıklarını zincirleme biçimde kullanarak test sonuçlarına Hugging Face’in veri tabanından ulaşmaya çalıştığı aktarıldı.

OpenAI, olayın dar kapsamlı bir değerlendirme görevini tamamlamaya odaklanan modellerin beklenmeyen ve tehlikeli davranışlar geliştirebildiğini gösterdiğini bildirdi. Şirket, gelişmeyi ileri düzey yapay zekâ yeteneklerini içeren ve benzeri daha önce görülmemiş bir siber güvenlik olayı olarak nitelendirdi.

ABD modelleri analiz talebini reddetti

Hugging Face’in saldırının ardından topladığı verileri analiz etmek için önde gelen ABD yapay zekâ modellerinden yardım istediği, ancak bu modellerin siber saldırı ile savunma amaçlı inceleme arasındaki farkı belirleyemediği bildirildi.

Modellerin güvenlik politikaları nedeniyle inceleme taleplerini reddetmesi üzerine Hugging Face, Pekin merkezli Z.ai tarafından geliştirilen açık ağırlıklı GLM-5.2 modeline başvurdu. Çinli model, saldırının ardından elde edilen kayıtların incelenmesinde ve olayın yeniden yapılandırılmasında kullanıldı.

Bu durum, kötüye kullanımı önlemek amacıyla geliştirilen güvenlik önlemlerinin yetkili siber güvenlik ekiplerinin savunma çalışmalarını da yavaşlatabileceği yönündeki eleştirileri yeniden gündeme getirdi.

GLM-5.2’nin siber kapasitesi dikkat çekiyor

Haziran 2026’da tanıtılan GLM-5.2, uzun süreli ve çok aşamalı görevleri yerine getirmek üzere geliştirildi. Modelin özellikle yazılım geliştirme, mühendislik ve otonom yapay zekâ uygulamalarındaki performansıyla geliştiricilerin ilgisini çektiği belirtildi.

İngiltere Yapay Zekâ Güvenliği Enstitüsünün testlerinde GLM-5.2, incelenen açık ağırlıklı modeller arasında siber güvenlik alanında en yüksek kapasiteye sahip sistem olarak değerlendirildi.

Enstitüye göre model, bazı siber güvenlik görevlerinde kendisinden dört ila yedi ay önce piyasaya sürülen kapalı modellere yakın performans gösterdi. Açık ve kapalı modeller arasındaki performans farkının 2025’te altı ila 10 ay arasında olduğu, son değerlendirmelerde ise bu farkın daraldığı bildirildi.

Açık modeller Çin’e avantaj sağlayabilir

Hugging Face Üst Yöneticisi ve kurucu ortağı Clement Delangue, olayın ardından savunma ekiplerinin daha güçlü, erişilebilir ve açık yapay zekâ modellerine ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Uzmanlar, ABD merkezli şirketlerin modellerine uyguladığı sıkı kullanım kısıtlamalarının Çinli açık ağırlıklı modellere rekabet avantajı sağlayabileceğini değerlendiriyor. Buna karşılık, gelişmiş modellerin herhangi bir denetim olmadan kullanılabilmesinin kötü niyetli kişilerin siber saldırı kapasitesini de artırabileceği uyarısı yapılıyor.

OpenAI erişim politikasını değiştirdi

OpenAI, olayın ardından Hugging Face’i “Trusted Access for Cyber” adı verilen güvenilir erişim programına dahil ettiğini açıkladı.

Program, kimliği ve faaliyetleri doğrulanan siber güvenlik ekiplerinin daha az ret üreten modelleri kullanmasına imkân tanıyor. Yetkili ekipler bu kapsamda güvenlik açığı inceleme, zararlı yazılım analizi, tersine mühendislik ve güvenlik yamalarının doğrulanması gibi işlemlerde gelişmiş modellere erişebiliyor.

OpenAI ayrıca gelecekteki testlerde kullanılan izole ortamların, erişim kontrollerinin ve takip sistemlerinin güçlendirileceğini bildirdi. Hugging Face ise saldırıda kullanılan açıkları kapattığını, ele geçirilen erişim bilgilerini iptal ettiğini ve etkilenen sistemleri yeniden kurduğunu açıkladı.

Olay, gelişmiş yapay zekâ modellerinin yalnızca siber saldırıları tespit etmekte değil, insan müdahalesi sınırlı biçimde karmaşık saldırılar gerçekleştirmekte de kullanılabileceğine ilişkin endişeleri artırdı.

***

CHP'li Yavuzyılmaz: AKP, Akkuyu'da Rusya'ya 9,8 milyar dolarlık teşvik sağladı 

CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, TBMM Genel Kurulu'nda görüşülen kanun teklifindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali'ne ilişkin düzenlemelerin Rusya'ya yeni imtiyazlar sağladığını savundu. Yavuzyılmaz, bugüne kadar sağlanan teşviklerin 9 milyar 819 milyon dolara ulaştığını öne sürerek, yeni düzenlemelerin Türkiye'ye yaklaşık 5 milyar dolarlık ilave yük getireceğini belirtti.

TBMM Genel Kurulu, Meclis Başkanvekili Celal Adan başkanlığında toplandı. Genel Kurul'da, en düşük emekli aylığının 23 bin 552 liraya çıkarılmasına ilişkin düzenlemenin de yer aldığı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin görüşmeleri sürüyor.

Kanun teklifinin 1'inci maddesi üzerine söz alan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Akkuyu Nükleer Güç Santrali'ne ilişkin düzenlemeleri eleştirerek şunları söyledi: AKP, Akkuyu Nükleer Güç Santrali işinde Cumhuriyet tarihinin en büyük peşkeşine imza attı. AKP'nin bugüne kadar Akkuyu'da Rusya'ya sağladığı teşviklerin, yaptığı indirimlerin dolar tutarı karşılığı 9 milyar 819 milyon dolar. İşte, belgesi burada; teşvik belgesi, vergi indirimi, yatırıma katkı oranı bu belgelerde hepsi belirtiliyor. AKP şimdi de Rusya'ya 2045 yılına kadar yeni imtiyazlar vermenin peşinde. Bu kanun teklifine göre Akkuyu'da damga vergisi kalkıyor; inşaat, malzeme, teçhizatta KDV istisnası geliyor.

"Türkiye'ye faturası ne olacak?"

Rusya az sermaye koysun diye, çok borçlanma yapsın diye yüzde 25'lik bir avantaj mekanizması kuruluyor. Peki, bu teşviklerin Türkiye'ye faturası ne olacak? Bizim hesaplamalarımıza göre yaklaşık 5 milyar dolar. Yani Rusya 5 milyar dolar az para, az vergi ödesin diye vatandaşlarımızın sırtına bir ekstra 5 milyar dolar daha vergi yükü binecek. Sayın milletvekilleri, madem Rusya'ya bu devasa tutarlar teşvik olarak ödenecekti, o halde bu tutarlarla teşvik vermek yerine Akkuyu'ya ortak olunabilirdi, Akkuyu'nun yarıya yakınına Türkiye'ye sahip olabilirdi, Rusya'ya garanti edilen on beş yıllık elektrik alım tutarı düşürülebilirdi.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin ömrü, işletme süresi, uzatma süresi, söküm süresi dahil toplam yüz yıl, Türkiye'yi 2125 yılına kadar Rusya'ya göbeğinden bağımlı hale getiren berbat bir sözleşme. Bakın, elimdeki bu belgeler Akkuyu Nükleer AŞ'nin kozmik derecede gizli olan yeminli mali müşavir raporundaki belgeler. Bu belgelere göre Rusya'nın işletme ömrü boyunca Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nden elde etmeyi planladığı toplam gelir 478 milyar dolar yani vatandaşın cebinden çıkacak yıllık ortalama tutar 7 milyar dolar. Peki, bu santral ne kadar yerli, ne kadar millî? Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin Yönetim Kurulundaki Rus üye sayısı 4, Fransız üye sayısı 1. Türk üye sayısı kaç? Sıfır. Türkiye'nin Akkuyu'daki ortaklık payı ne kadar? O da yüzde 0 yani Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin yüzde 100'ü Rusya'ya ait. Peki, bu santral nerede, Moskova'da mı? Hayır, bu santral Türkiye'de, Mersin'de. Bu ticaretin adı, Türkiye'nin içindeki bir nükleer santralden yüz yıl boyunca ithalat yapmaktır.

"Sizin bu yaptığınız ülkeyi soydurmak"

AKP'nin Akkuyu'ya verdiği bu teşvikleri sözleşme imzalanmadan önce pazarlık etmek gerekmiyor muydu? Rusya'yla yapılan sözleşmenin şartları 2010 yılında belirlendi ve imzalandı, AKP ise sözleşmede olmayan bu teşvikleri 2012 yılından itibaren Rusya'ya vermeye başladı. Peki, ne karşılığında, ne karşılığında maç başladıktan sonra bu kurallar değiştiriliyor? Eğer bu uygulama bir ihalede yapılmış olsaydı bunun adı ihaleye fesat karıştırmaktı. Sizin bu yaptığınız nükleer santral yaptırmak değil ülkeyi soydurmaktır." 

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Yargıtay’ın BSMV kararı: Bankanın vergisini tüketici ödeyebilir mi?-Murat Batı-  Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi...