Ölümün gölgesinde insan psikolojisi -Tuğrul Aşkar /T24-

 'İnsan ve Ölüm' kitabı genel olarak insancıl ve terapötik bir dille kaleme alınmış. Bu yönüyle yalnızca akademik bir metin olmanın ötesine geçerek, okuyucuya pratik bir değer de sunuyor. Sosyal psikoloji ve politik psikoloji öğrencileri için iyi bir başlangıç kaynağı niteliğinde; ancak daha ileri düzey analizler için yapısalcı ve eleştirel teorilerle tamamlanması gerekiyor. Nitekim Fuat Tanhan’ın da bu sınırlılığın farkında olduğu anlaşılıyor.

Bazı cümleler vardır ki; sizi yakalar, sarsar ve bir daha asla eskisi gibi düşünmenize izin vermez. Amerikalı yazar ve karikatürist Allen Saunders, 1957 yılının Ocak ayında Reader’s Digest’te yayımlanan bir yazısında tam da böyle bir cümle kurar:

“Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.”

https://quoteinvestigator.com/2012/05/06/other-plans/

Bu söz, yıllar içinde sınırları aşar; ama onu asıl ölümsüzleştiren, John Lennon’ın sesi olur. Lennon’la birlikte bu ifade artık sadece bir alıntı değildir; insanın kendi hayatına bakarken kaçamadığı bir aynaya dönüşür.

Çünkü gerçek; biz plan yaparken, hayat çoktan kararını vermiştir. Biz geleceği kontrol ettiğimizi sanırken, aslında bilinmezliğin içinde savruluruz. Ve o bilinmezliğin ortasında, inkâr etmeye çalışsak da hep orada duran tek bir kesinlik vardır; o da ölümdür.

İnsan, bir gün onunla karşılaşacağını bilir. Ancak bilmek, yüzleşmek değildir. Ölüm düşüncesi çoğu zaman zihnin kıyısında sessizce dolaşır; biz ise onu görmezden gelerek yaşamaya devam ederiz. Gündelik telaşların, planların ve umutların ardına saklanırız. Ta ki hayat, bizi o kaçınılmaz gerçekliğin soğuk ve sarsıcı yüzüyle ansızın karşı karşıya bırakana kadar…

O an geldiğinde ne var ki, biz çoktan bu dünyadan göçmüş oluruz. Yani, ölüm üzerine düşünmek ile onun gerçeğiyle yüzleşmek arasında derin bir uçurum vardır. Antik filozof Epikür’ün söylediği gibi: “Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz olmayız.” Bu söz, ilk bakışta ölüm korkusunu hafifletir gibi görünse de aslında daha derinde, çok daha keskin bir farkındalık yaratır: Ölüm, bizden bir şey eksiltmez; fakat yaşamın değerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Belki de bu yüzden ölüm düşüncesi, bir sonun habercisi olmaktan çok, yaşamın anlamını sorgulatan en güçlü çağrıdır. Çünkü insan, sonluluğunu kavradığı ölçüde yaşamın değerini hisseder; her anın geri dönülmezliğini fark ettikçe, varoluşuna daha sıkı tutunur…

İşte Fuat Tanhan’ın çarpıcı eseri İnsan ve Ölüm, tam da bu sarsıcı karşılaşmanın izini sürüyor. Bu yazımda, bu güçlü esere dair değerlendirmelerimi paylaşacağım. Ancak önce, psikoloji okumalarımın beni bu kaçınılmaz gerçeğin peşine düşüren bu kitapla nasıl buluşturduğunu anlatmam gerekiyor.

Psikoloji, sosyoloji ve felsefi metinleri politik bağlamıyla birlikte okumak, benim için her zaman ayrıcalıklı bir düşünsel uğraş olmuştur. Bu yolculuk, 1970’lerin sonlarına doğru Sigmund Freud’un klasik eseri Düşlerin Yorumu ile başladı; ardından Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ile devam etti.

Sonrasında Erich Fromm’un Sevme Sanatı ile düşünsel derinliğim arttı. Fromm’un bu eserinde ortaya koyduğu yaklaşım, günümüzde kapitalist sistemin insanı ve ilişkileri nasıl metalaştırdığını görmemi sağladı. Bu kitabı okurken, tüketim kültürünün sevgiyi nasıl aşındırdığını, bireyi yalnızlaştırırken aynı zamanda onun toplumsal bir varlık olduğunu da daha iyi kavramaya başladım.

Zamanla bu okuma hattı genişledi; Alfred Adler, Ernest Becker, Zygmunt Bauman, Leon Festinger, Henri Tajfel, Carl Gustav Jung ve Erving Goffman gibi sosyal psikolojinin önemli isimleriyle daha da zenginleşti.

Türkiye’de Özcan Köknel, Üstün Dökmen, Yankı Yazgan ve Doğan Cüceloğlu gibi önemli isimleri okuyarak bu alandaki kavrayışımı felsefeyle harmanladım ve zamanla derinleştirdim. Ancak sosyal psikolojiye yönelmemde asıl belirleyici olan, Gündüz Vassaf ve onun Cehenneme Övgü (Gündelik Hayatta Totalitarizm) adlı eseriydi.

Bu kitap, demokratik görünümlü kapitalist düzenlerin bireyin gündelik yaşamını nasıl görünmez bir totalitarizmle kuşattığını çarpıcı biçimde ortaya koyarken, benim için yalnızca etkileyici bir okuma olmanın ötesine geçip düşünsel olgunlaşmama da önemli katkı sağladı.

Cehenneme Övgü, beni yalnızca sosyal psikolojiye yönlendirmekle kalmadı; sosyal ve politik psikolojiye bakışımı derinleştirerek, bu alanı tarihsel ve diyalektik bir çerçevede değerlendirme ilgimi de güçlendirdi.

Psikoloji okumaları ilerledikçe şunu çok daha net gördüm: İnsan doğasını anlamadan, toplumun doğasını çözmek mümkün değil. Bu farkındalık, beni yalnızca bireysel gelişim çizgisinde değil, aynı zamanda sosyal psikoloji ekseninde de daha sistematik düşünmeye ve okumaya yöneltti.

Bu yolculukta, Viktor E. Frankl’ın insanın temel motivasyonunu “anlam arayışı” olarak tanımladığı varoluşçu psikoterapi yaklaşımı—logoterapi—ile tanışmam gerçek bir kırılma noktası oldu. İnsanın Anlam Arayışı ile birlikte yaşama bakışım köklü biçimde değişti. Frankl’ın şu düşüncesi zihnime kazındı: “Yaşamak için bir ‘neden’i olan insan, her türlü ‘nasıl’a katlanabilir.” Bu fikir, bana; hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, ben izin vermedikçe yaşam özgürlüğümü kimsenin elimden alamayacağını öğretti.

Aslında bu düşünceyle ilk temasım çok daha eskilere, 1970’lerde okuduğum Direnme Savaşı adlı anı romana uzanır. Vietnamlı devrimci yazar Nguyen Duc Thuan’ın kaleme aldığı bu eser, zindanlarda, işkence koşullarında dahi insanın nasıl direnebildiğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Tüm baskı, acı ve yıkıma rağmen, insanın ruhunda ve bedeninde var olan o derin yaşama tutunma dürtüsü… İşte bizi ayakta tutan, vazgeçmememizi sağlayan asıl güç tam da budur.

İş ve özel yaşamımda bir başka dönüm noktasını başlatan kitap ise Dr. Eric Berne’ün İnsanların Oynadığı Oyunlarkitabı oldu. Bu kitapta ortaya konulan Transaksiyonel Analiz yaklaşımı, “iletişim ve kişiliği” anlamamda önemli bir başlangıç noktasıydı benim için. 1950’lerin sonlarında Berne tarafından geliştirilen bu kuram, insan davranışlarını “Ebeveyn”, “Yetişkin” ve “Çocuk” olmak üzere üç temel ego durumu üzerinden açıklar. Bu çerçeve hem iş hayatımda hem de özel yaşamımda yöneticilik pratiğime somut katkılar sağladı; insan ilişkilerini daha isabetli okumamı ve daha sağlıklı yönetmemi kolaylaştırdı.

Tüm bu birikim, beni yalnızca psikolojik bir özne olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir varlık olarak düşünmeye yöneltti. Tam da bu düşünsel çerçeve içinde, son dönemde dostum Fuat Tanhan’ın İnsan ve Ölüm kitabını okudum ve üzerine kapsamlı notlar aldım. 185 sayfalık bu kitabı sadece okumakla kalmadım; kendi düşünce süzgecimden geçirerek yeniden anlamlandırdım. Bu süreç, düşünsel olarak beni daha da besledi ve geliştirdi.

İnsanın en çok korktuğu ve tüm bunlara rağmen metanetle karşıladığı tek şey vardır, o da ölümdür. Hepimiz öleceğimizi bilerek yaşarız; ama ne zaman öleceğimize dair zihnimizi derin bir sorgulamaya nadiren açarız. Belki de bu, yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli bir yanılsamadır. Çünkü Sigmund Freud’un da işaret ettiği gibi, insan bilinçdışında kendi ölümüne gerçekten inanmaz; ölüm, her zaman “başkalarının başına gelen” bir olgu olarak kalır.

İnsanoğlu, ölümlü olduğunu idrak ettiği anda aslında hem bireysel hem de toplumsal sorumluluklarıyla yüzleşmeye başlar. Bu yüzleşme, varoluşun ağırlığını hissettirir. Fuat Tanhan bu konuyu çok güzel kaleme almış.

Fuat Tanhan kitabının ana teması aslında hepimizin bildiği ama bir türlü dillendirmeye cesaret edemediği şeyleri ifade eden çarpıcı nitelikte. Tanhan, ölümü “belirsizliklerin en kesin olanı” olarak tanımlarken, ne zaman ve nasıl geleceğinin bilinmemesinin, insanın varoluşunun merkezindeki kaygıyı ve teselli arayışını beslediğini vurguluyor. Ona göre hayat, travmatik bir varoluş yüküyle deneyimlenir; yaşamak ise, aynı zamanda kaybetmeyi göze almaktır.

Tanhan kitabında da alıntıladığı üzere Martin Heidegger bu durumu “ölüme-doğru-varlık” kavramıyla açıklıyor. Tanhan’ın kitabında ileri sürdüğü tezleriyle insan, ölümünü düşünerek otantik bir yaşam kurma imkânına sahip olur. Ancak, ölümü bastıran değil, onunla birlikte yaşayan insan, bu şekilde daha sahici bir varoluşa yaklaşır.

Fuat Tanhan’ın kitabında felsefi açıdan da ölüm kapsamlı ele alınmış. Kitapta  geçen “Ölümü hatırla” düşüncesi —Latince ifadesiyle memento mori— ölümü unutmamayı bir erdem olarak kurumsallaştırıyor. Bu anlayış, yaşamı küçültmek yerine ona derinlik ve yoğunluk kazandırır. Çünkü ölümün bilincinde olmak, zamanı hoyratça harcamamayı öğretirken; bireysel sorumluluklarımızdan toplumsal yükümlülüklerimize kadar uzanan gerçekleri de yüzümüze çarpar. Aslında ölüm, insanı “iyi insan” olmaya yönelten paradoksal bir varoluş biçimidir. Ölümle sonlanmıyoruz… Ölüm, yalnızca bireysel bir son değil; aynı zamanda insanın hem kendisine hem de topluma karşı sorumluluklarını hatırlatan en güçlü gerçektir. İnsan, ölümlü olduğunu idrak ettiği ölçüde yaşamını anlamlandırma ihtiyacı hisseder. Bu anlam arayışı, bireyi yalnızca “iyi bir insan” olmaya değil, aynı zamanda “yararlı bir insan” olmaya da yönlendirir.

Bu noktada ölüm bilincini bireysel bir korkudan daha çok kolektif bir sorumluluk çağrısı olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Karl Marx’a göre insan, “türsel bir varlık”tır; yani yalnızca kendisi için değil, içinde yaşadığı toplum için de var olur. Bu bakış açısında ölüm, bireyin sınırlı zamanını hatırlatarak onu daha adil, daha eşitlikçi ve daha kolektif bir yaşam kurmaya zorlar. Çünkü yaşam sınırlıdır; ama toplumsal etki süreklidir.

Friedrich Engels, insanın doğa ve toplumla kurduğu ilişkide sorumluluğun belirleyici olduğunu vurgular. Ölümün kaçınılmazlığı, bu sorumluluğu ertelememek gerektiğini hatırlatır. İyi insan olmak, bu perspektifte yalnızca ahlaki bir tercih değil; tarihsel bir görevdir. Çünkü birey ölür, fakat onun emeği, mücadelesi ve bıraktığı değerler yaşamaya devam eder.

Antonio Gramsci ise insanın “organik aydın” olma sorumluluğuna dikkat çeker. Ona göre her birey, kendi yaşam pratiği içinde toplumu dönüştürme potansiyeline sahiptir. Ölüm bilinci, bu potansiyelin ertelenmemesi gerektiğini fısıldar. Zaman sınırlıdır; bu yüzden susmak değil, üretmek; geri çekilmek değil, müdahil olmak gerekir.

Ernst Bloch’un “umut ilkesi” de bu çerçevede anlam kazanır. İnsan, ölümlü olduğunu bilerek yaşar; ama aynı zamanda henüz gerçekleşmemiş olanın umuduyla hareket eder. Bu umut, bireyi daha iyi bir dünya kurma sorumluluğuna bağlar. Ölüm, bu sürecin sonu değil; aksine onu daha anlamlı kılan sınırdır.

Bu nedenle toplumcu düşüncede “iyi insan”, yalnızca kendi vicdanını rahatlatan değil; başkalarının hayatını da iyileştirmeye çalışan insandır. Ölümün kaçınılmazlığı, bireyi bencillikten uzaklaştırır ve kolektif faydaya yöneltir. Çünkü herkesin ölümlü olduğu bir dünyada, kalıcı olan tek şey dayanışmadır.

Sonuçta ölüm, insanı küçülten değil; onu büyüten bir bilinçtir. İnsana şunu hatırlatır: Zamanın sınırlıysa, sorumluluğun sınırsızdır. Ve belki de bu yüzden, gerçek anlamda “iyi insan” olmak, ölümün farkında olarak yaşamaktan geçer.

Ölüm, varlıkla yokluk arasındaki o ince ve kırılgan çizgidir. İşte tam da bu yüzden, hayatın anlamını aramak bir tercih değil, adeta tarihsel bir zorunluluk olarak çıkar karşımıza. Bana göre her ölüm, içinde mutlaka bir yarım kalmışlık taşır. Gerçekten de öyle değil midir? Ölüm gelip çattığında, geride hâlâ yapılacak sayısız şey, okunacak nice kitap, kurulacak sayısız hayal kalır. Türk şiirinin usta kalemlerinden Cemal Süreyya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?” şiirindeki o çarpıcı ifade, bu duyguyu en yalın hâliyle dile getirir: “Her ölüm, erken ölümdür.”

Bazen ölümün psikolojisi ile sosyolojisi iç içe geçer; birey, bu kesişimde yönünü kaybeder ya da yeniden bulur. İşte tam da bu noktada insan, yalnızca yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; anlam arayan bir varlığa dönüşür. Yaşamın anlamının peşine düşen insan ise aslında hiçbir zaman tam anlamıyla ölmez. Bedeni toprağa karışsa da düşünceleri, eserleri ve etkileri kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder.

Çünkü insan, ölümüyle değil; geride bıraktıklarıyla ölçülür. Ölüm bir son değil, bir devirdir: bedenden fikre, zamandan hatıraya, bireyden insanlığa doğru bir geçiştir. Ve belki de bu yüzden en büyük ölümsüzlük, yaşarken bıraktığımız izlerin derinliğinde saklıdır.

Tanhan’ın kitabı, yalnızca bir psikoloji kitabı değil; aynı zamanda politik ve felsefi psikolojiyi de içinde barındıran çok katmanlı bir düşünsel çalışma olarak önümüzde duruyor. Temelinde, Ölüm Kaygısıyla Baş Etme Eğitiminin Ölüm Kaygısı ve Psikolojik İyi Olma Düzeyine Etkisi başlıklı doktora tezinin bulunduğu bu kitap, Prof. Tanhan’ın yıllar içinde edindiği akademik birikimi, saha deneyimlerini, gözlemlerini ve yeniden düşünme süreçlerini içselleştirerek yeniden kaleme aldığı olgun bir eserdir “İnsan ve Ölüm”. Böylesi bir çalışmayı psikoloji literatürüne kazandırdığı için kendisine içtenlikle teşekkür ediyorum.

Giriş: Ölümle başlayan bir düşünce yolculuğu

Bu kitap, insanın en temel varoluşsal gerçeği olan ölümle yüzleşmesini merkeze alan, psikoloji ile felsefe arasında güçlü bir köprü kurmaya çalışan yoğun ve sarsıcı bir niteliğe sahip... Yazar, insanın yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda öleceğini bilen bir varlık olduğu gerçeğinden hareketle, yaşamın tüm anlam mimarisini bu farkındalık üzerine inşa ediyor. Bu yönüyle eser, klasik bir psikoloji kitabından çok, insanın kendi varlığıyla yüzleşmesine davet eden bir varoluş metni niteliğinde.

Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren hissedilen temel yaklaşım şu cümlede kristalleşiyor: “İnsan, kayıpla kurulan bir varlıktır.”

Kayıplar ve insan doğası, temel ontolojik krizin alt yapısını oluşturuyor

Kitabın en güçlü ve yoğun bölümlerinden biri olan “Kayıplar ve İnsan Doğası”, yazarın düşünsel omurgasını en açık biçimde ortaya koyan bir bölüm. Bu bölümde kayıp, yalnızca duygusal bir deneyim değil; insan varoluşunun kurucu unsuru olarak ele alınıyor. Jane Austen’dan yapılan edebi bir alıntıyla açılan pasaj, hemen ardından psikanalitik ve felsefi referanslarla derinleşiyor.

Yazar, Freud’un yas ve melankoli ayrımını, Hobbes’un doğa durumundaki korku ve güvensizlik halini ve Levinas’ın “öteki”ne karşı etik sorumluluk fikrini bir araya getirerek kaybın çok katmanlı yapısını ortaya koyar. Bu bağlamda şu tespit oldukça çarpıcıdır: “Kayıp, insanın temel varoluşsal ontolojik krizidir.”

Bu yaklaşım, kaybı yalnızca bireysel bir acı değil, insan olmanın kaçınılmaz bir koşulu olarak konumlandırırken, kitabın en dikkat çekici yanlarından biri de kaybın paradoksal doğasına yaptığı vurgu oluyor: “Kayıp, bireyi hem özgürleştirir hem de köleleştirir.”

Bu ifade, insanın kayıp karşısındaki ikili durumunu güçlü biçimde özetliyor. Kayıp, bir yandan bağımlılıkları kırarken, diğer yandan yeni bağlanmalar ve anlam arayışları üretir.

Bununla birlikte bölümün en önemli sorunu, yoğun soyutluk düzeyidir. Austen’dan Freud’a, oradan Hobbes ve Levinas’a hızlı geçişler, düşünsel zenginlik yaratırken okuyucunun takibini biraz zorlaştırıyor. Burada belki, özellikle “kayıp sonrası insan doğasının yeniden inşası” gibi iddialı tezler, somut örneklerle desteklenebilir ve konu daha anlaşılabilir hale gelebilirdi.

Bu bölümde Fuat Tanhan kaybın kültürel ve sınıfsal boyutunu sınırlı ele alması, metnin evrensellik iddiasını biraz sekteye uğratıyor. Kişisel görüşüm o ki; göç, yurt kaybı, kolektif travmalar gibi çağdaş kayıp biçimlerinin daha fazla işlenmesi, metni önemli ölçüde güçlendirebilirdi.

Ontolojik kayıp, insan doğasının sürekliliğini aşındırıyor

Bu bölümle birlikte kitabın genel yaklaşımı daha net hale geliyor. İnsan yaşamı bir “ilk kayıp” ile başlar ve tüm yaşam bu kaybın yankılarıyla şekillenir.“Her kayıp, ilk kaybın yankısıdır.”

Bu yaklaşım güçlü olmakla birlikte, insanı yalnızca kayıplar üzerinden tanımlama riskini de bünyesinde taşıyor.

Ölüm kaygısı, varoluşsal gerilimi besliyor

Kitapta ölüm, yalnızca bir son değil, anlamın kurucu unsuru olarak ele alınıyor.  “İnsan, öleceğini bildiği için yaşamak zorundadır; ama bu bilgi yaşamın üzerine düşen bir gölge gibi onunla birlikte yürür.” Bu nedenle de ölümün bir yandan varoluşsal bir gerilim yarattığını da Tanhan çoğu yerde tekrarlıyor.

İnsan diğer canlılardan farklı olarak kendi sonluluğunun bilincine sahiptir ve bu bilinç canlılık arzusu ile yaşamın geçiciliği arasında derin bir gerilim yaratır. Bir yandan varlığını sürdürmek isteyen insan, diğer yandan tüm canlıların bir gün öleceği gerçeğiyle yüzleşir. Bu varoluşsal kaygı, insanı ölümü anlamlandırmaya ve ölüm karşısında düzen kurmaya zorlar. Bu bağlamda, bireyin ölümle ilişkisini kuşatan kültürel ve toplumsal düzeneklerin varlığı anlaşılır hale gelir.  Robert Kastenbaum buna ölüm sistemi adını veriyor.

Bu çerçevede ölüm kaygısı, insanın tüm kültürel ve psikolojik üretimlerinin temelinde yer alır. Bu bölümü çok bilgilendiğimi de belirtmek isterim.

Ölümsüzlük arayışı kültür ve ideoloji içinde gizli

Tanhan, kültürü ölüm kaygısına karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olarak yorumluyor. “İnsan, ölümlü olduğunu unutabilmek için ölümsüzlük hikâyeleri üretir.”

Bu çok ilginç ve bir o kadar da güçlü bir yaklaşımı ifade ediyor. Bu yaklaşım, toplumsal yapıları anlamada önemli bir anahtar sunar; ancak maalesef indirgemeci bir riski de içinde taşır.

Viktor frankl eksikliği, anlam aramayı yarım bırakıyor

Bu noktada kitabın bana göre en önemli eksiklerinden biri, Viktor Frankl’ın yaklaşımına (belki de yer darlığından) yeterince yer verilmemesidir. Çünkü kitap kayıp ve ölüm ontolojisini güçlü biçimde kurarken, bu deneyimlerin nasıl dönüştürülebileceği sorusunu sınırlı bırakıyor.

Frankl’ın şu sözü, bu eksikliği doğrudan tamamlayacak niteliktedir:“İnsanın elinden her şey alınabilir; ancak tek bir şey asla alınamaz: Her koşulda kendi tutumunu seçme özgürlüğü.” Bana göre bu perspektif, insanı pasif bir kayıp taşıyıcısı olmaktan çıkararak aktif bir anlam kurucuya dönüştürür.

Benzer şekilde, V.Frankl’ın “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir” ifadesi, kayıp ve yas süreçlerini dönüştüren temel dinamiği açıklar. Tanhan, “yas” bölümünü anlatırken, bu temel yaklaşım, ona bir temel oluşturma ve olayı daha iyi ortaya koymada yardımcı olabilirdi.

Yine, kişisel düşünceme göre, Frankl’ın yaklaşımı kitapta biraz daha yer bulabilseydi, kitap yalnızca kaybın ontolojisini değil, aynı zamanda anlamın ontolojisini de kurabilirdi.

Felsefi ve psikolojik denge sorunu

Metin, varoluşçu derinliğiyle güçlü duran bir yapıda bulunuyor; ancak yer yer karamsar bir ontolojiye sıkışıp kalabiliyor; “Var olmak, eksik olmaktır.” Bu yaklaşım, insanın yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini sanki biraz gölgede bırakmış gibi geldi bana.

Genel değerlendirme: Derinlik ve zorluk arasında bir metin

Kitap, düşünsel açıdan son derece zengin, fakat yer yer ağır bir metindir. Özellikle “Kayıplar ve İnsan Doğası” bölümü, eserin kalbi niteliğindedir. Eğer kitabın tamamı bu bölümdeki yoğunluk ve derinlikte olsaydı, Türkçede son yılların en önemli felsefi-psikolojik eserlerinden biri olabilirdi.

İnsan kayıp, ölüm ve anlam arasında arayış içinde

Kitap, okuyucuyu şu temel soruyla baş başa bırakıyor: “Eğer ölüm kaçınılmazsa, yaşamı anlamlı kılan nedir?”

Şüphesi bu soruya hiçbir kimse kesin bir yanıt vermez. Ancak Frankl’ın perspektifiyle birlikte düşünüldüğünde şu sonuca ulaşmak ta mümkün görünüyor.  İnsanı belirleyen, kayıpları değil; o kayıplara verdiği anlamdır.

Sosyal psikoloji, politik psikoloji ve felsefe açısından “İnsan ve Ölüm”

Kitap, varoluşsal psikoloji ağırlıklı bir yaklaşımla ölüm kaygısı (mortality salience), anlam arayışı, kayıp/yas süreçleri ve inanç sistemlerinin işlevini temel olarak ele alırken; ana referanslar Ernst Becker (ölüm inkârı ve kültür), Viktor Frankl, Schopenhauer, Heidegger gibi isimlerden oluşuyor.

Bu bağlamda kitaba yönelik genel değerlendirmelerimi olumlu ve Odaklanılması gereken yönleriyle üç perspektiften yapacağım.

  1. Sosyal psikoloji açısından

Olumlu gördüğüm yönler:

  • İnsanların ölüm kaygılarının Terör Yönetimi Kuramı ile güçlü uyumunu Tanhan çok iyi bir biçimde yansıtmış. Ernest Becker’in “Ölümün İnkarı” düşüncesi, sosyal psikolojideki ana akım yaklaşımlardan biri olan Terör Yönetimi Kuramı ile doğrudan örtüşüyor. Bu yaklaşıma göre, insanların ölüm kaygısı; kültürel değerlerine daha sıkı sarılmalarına, kendilerine verdikleri değeri (özsaygı) artırmalarına ve ait oldukları gruplarla bağlarını güçlendirmelerine yol açar. Bu açıklama hem tutarlı hem de bilimsel çalışmalarla desteklenmektedir…
  • Kayıp ve yasın çok boyutlu analizi (duygusal, bilişsel, davranışsal, fizyolojik) çok iyi yapılmış. Konuya ilişkin referanslar ve sosyal destek vurgusu, modern sosyal psikolojiyle uyumlu bir şekilde ilişkilendirilmiş.
  • İnanç sistemlerini “varoluşsal tampon” olarak görmesi, sosyal psikolojideki anlam-koruma ve belirsizlik toleransı çalışmalarına katkı sağlıyor.

Odaklanılması gereken yönler:

  • Bireysel-varoluşsal vurgu ağır seyrediyor; sosyal bağlam olarak güç ilişkileri, sınıf, cinsiyet, ırk konusunda biraz daha derinleşme olanaklı olabilirdi. Örneğin kayıpların toplumsal olarak üretilmiş eşitsizliklerden kaynaklandığı (yoksulluk, savaş, ayrımcılık) yeterince kitapta yer bulamamış.
  • Grup süreçleri ve kolektif travma konusu biraz daha derinleştirilebilirdi. Sosyal psikolojide önemli bir yer tutan “paylaşılan gerçeklik” ve “kolektif bellek” kavramlarına biraz daha yer verilebilirdi. Kitap, bu yönüyle daha çok bireyin anlam arayışına odaklanıyor; oysa toplumsal düzeyde ortak deneyimlerin ve birlikte inşa edilen anlamların rolü geri planda kalıyor.
  • Bazı bölümlerde, kültürler arasında ortak (evrensel) bir yas deneyimi olduğu varsayılıyor. Ancak farklı toplumların yas tutma biçimlerinin çeşitliliği ve incelikleri yeterince ayrıntılı ve derinlikli ele alınmıyor.
  1. Politik psikoloji açısından

Olumlu bulduğum yönler:

  • Tanhan’ın siyasi ideolojilerin ve dinin ölüm kaygısına karşı “sembolik ölümsüzlük” sağladığını söylemesi politik psikoloji için verimli bir konu. Becker etkisiyle, otoriterlik, milliyetçilik ve köktenciliğin varoluşsal kaygıdan beslendiği tezi klasik ve güçlü.
  • “İnanç”ın, hem birey hem de toplum için düzen, öngörülebilirlik ve aidiyet sağladığını vurgulaması oldukça isabetli bir yaklaşım. Bu yaklaşım, politik psikolojideki güdülenmiş toplumsal biliş kuramıyla da uyumlu bulunuyor. Kayıp sonrası “yeniden anlamlandırma” ve toplumsal entegrasyon vurgusu, politik travmalar (savaş, göç, diktatörlük sonrası) için faydalı bir çerçeve sunuyor.

Odaklanılması gereken yönler:

  • Aşırı indirgeme riski var: Politik tutumları büyük ölçüde “ölüm kaygısını yönetme”ye bağlamak, insanların maddi çıkarlarını, tarihsel koşulları ve ekonomik çatışmaları geri planda bırakabilir. Bu yüzden Marksist ve yapısalcı eleştiriler karşısında zayıf kalabilir.
  • Güç ve hegemonya kavramlarına ise çok az yer verilmiş. Hangi inanç sistemlerinin baskın hale geldiği (kimin lehine, kim tarafından dayatıldığı) sorusu daha zengin bir biçimde sorulabilirdi.
  • Kitap statükoyu koruma yorumuna açık bir yapıda bulunuyor. Mevcut kültürel değerlerin “insanın varoluşsal ihtiyacı” olarak açıklanması, bu değerleri sorgulamadan kabul etmeye yol açabilir. Bu da köklü değişim taleplerinin “sadece kaygıdan kaçış” gibi görülmesi riskini doğurabilir.
  1. Felsefe açısından

Olumlu gördüğüm yönler:

  • Tanhan’ın Martin Heidegger, Arthur Schopenhauer ve Viktor Frankl gibi düşünürleri psikolojik bir çerçeveye yerleştirmesi oldukça yerinde. “Ölüm karşısında anlam kurma” fikri, özellikle Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” kavramının daha sadeleştirilmiş ve geniş kitlelere uyarlanmış bir anlatımıdır. Frankl’in logoterapi vurgusu ve Schopenhauer’den alıntı, felsefe-psikoloji köprüsünü güçlendiriyor. Ancak ben Tanhan’ın daha çok Heidegger etkisi altında kaldığını düşünüyorum. Bunda da bir sakınca yok.
  • Ontolojik kırılganlık (varoluşsal yaralanabilirlik) ve kayıp sonrası “yeniden doğuş” teması derin ve poetik. Jane Austen alıntısı gibi edebi dokunuşlar kitabı zenginleştiriyor (her bölümün başındaki alıntılar gerçekten çok iyi!).

Odaklanılması gereken yönler:

  • Eklektizm ve yüzeysellik: Birçok filozofu (Freud, Adler, Fromm, Klein, Hobbes, Rousseau vb.) hızla yan yana koyuyor ama aralarındaki derin çelişkileri yeterince tartışmıyor. Örneğin Heidegger’in Nazizm geçmişi ve ontolojik analiziyle Becker’in evrimsel-kültürel yaklaşımı arasında gerilim var, bu gerilim işlenebilirdi…
  • Belki iddialı bir ifadede bulunacağım (Tanhan hoca ne der bilemiyorum) Schopenhauer’in karamsar irade metafiziği ile Frankl’in iyimser anlam arayışı arasında sentez bana biraz zorlama gibi geldi. Bu sentez felsefi olarak biraz temel teorik baz ile güçlendirilebilirdi. Ancak, hocanın böylesi bir senteze gitmesini de taktirle karşılıyor; entelektüel bir zenginlik olarak görüyorum.
  • Normatif boyut zayıf: “İnsan doğası”ndan çok bahsediliyor ama bu doğanın tarihsel mi, biyolojik mi, toplumsal mı olduğu konusundakiş vurgu daha net olabilirdi. Sanki, bu kısım bana göre klasik felsefi antropoloji eleştirilerine (Foucault, Butler gibi) karşı savunmasız kalabilir.
  • Bazı bölümlerde popüler psikoloji dili öne çıkıyor. Bu durum, “ontolojik travma” ve “varoluşsal bütünlük” gibi felsefi kavramların daha basitleştirilip psikolojik terimlere indirgenmesine yol açıyor.

Genel değerlendirme

Kitabın güçlü yönü: Varoluşsal psikolojiyi klinik, kültürel ve felsefi boyutlarıyla birleştirme çabası samimi ve okunaklı. Özellikle ölüm kaygısı, kültür ve inanç arasındaki ilişki iyi kurulmuş. Günümüz “anlam krizleri” (sekülerleşme, pandemi sonrası kayıplar, iklim kaygısı) bağlamında güncel kalıyor.

Odaklanılması gereken yönü: Sosyal ve politik yapısal faktörler biraz daha hakkettiği yeri alabilirdi. Bu da bazı açıklamaları psikolojik indirgemeci yapabiliyor; felsefi derinliği bazen popüler sentez düzeyinde bırakabiliyor.

Haddim olmayarak bir öneri:

Elbette bir psikoloji profesörüne eleştiri getirmek, benzer düzeyde bir akademik birikim gerektirir. Böyle bir altyapım olmadığı için, Fuat Tanhan’a yönelik bu değerlendirmelerim biraz “tribünden seslenmek” gibi görülebilir. Yine de okur olarak beklentim şu olurdu: Tanhan hocanın yaklaşımında daha eleştirel bir hat kurulması; örneğin Becker’ın düşüncelerinin Marx ya da Bourdieu ile, Heidegger’in ise Adorno veya Butler ile bir gerilim içinde birlikte ele alınması. Böyle bir okuma hem varoluşsal derinliği koruyabilir hem de toplumsal eleştiri boyutunu daha güçlü hale getirebilirdi.

Berfu Ana’nın bitmeyen bekleyişinin acısı nasıl açıklanabilir?

Kitabın son bölümünün etkisinde çok kaldım…

Berfo Ana, yani Berfo Kırbayır, 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında gözaltında kaybedilen oğlu Cemil Kırbayır’ın akıbetini öğrenmek için 33 yıl boyunca susmadan direnen bir toplumsal bellek figürüne dönüştü. Her cumartesi “Cumartesi Anneleri” ile birlikte Galatasaray Lisesi önünde tuttuğu nöbet, sadece bir annenin evlat arayışı değil; aynı zamanda bu topraklarda kaybın, yasın ve adalet talebinin kamusal bir dile dönüşmesiydi. 105 yaşında hayata veda ettiğinde ardında sadece bir hikâye değil, kolektif vicdana kazınmış bir mücadele bıraktı.

Kitabın “Kayıplar ve İnsan Doğası” bölümü tam da bu noktaya temas ediyor… Kaybın yalnızca bireysel bir acı değil, insanın varoluşuna ilişkin çok boyutlu bir deneyim olduğunu gösteriyor. Freud’dan Adler’e uzanan kuramsal çerçeve içinde kayıp, “benlik” duygusunu sarsan bir eşik olarak ele alınıyor.

Ancak bu bölümün en güçlü yanı, bu bireysel deneyimi toplumsal ve politik bir zemine oturtması. Çünkü bazı kayıplar sadece kişisel değildir; iktidar ilişkileri, devlet pratikleri ve tarihsel travmalar tarafından üretilir. Berfo Ana’nın hikâyesi de tam olarak burada durur: yas tutma hakkının bile politikleştiği bir yerde. Bu nedenle kitap, kaybı yalnızca psikolojik bir mesele olarak değil, adalet, hafıza ve dayanışma meselesi olarak ele alır. Bu yaklaşım, bireyciliğin “kendi acınla baş et” telkinine karşı, ortak acıyı görünür kılan ve onu toplumsal sorumluluğa dönüştüren daha kolektif, daha vicdani bir duruşa da açıkça selam verir.

Dil akıcı, akademik olmasına rağmen erişilebilir; kavramlar somut örneklerle (Berfu Ana, Bertolt Brecht atıfları vb.) zenginleştirilmiş. Yazar, kaybı romantize etmeden, hem karanlık hem dönüştürücü yanını dengeli veriyor. Özellikle muğlak kayıp ve belirsizlikle başa çıkma bölümleri günümüz insanının en büyük yaralarından birine dokunuyor.

Kitap, okuyucuyu “kayıp seni nasıl değiştirdi?” sorusuyla yüzleştiriyor. Bu tür eserler, sadece bilgi vermiyor; empatiyi, dayanıklılığı ve anlam arayışını besliyor. Sosyal ve psikolojik bilimlerle ilgilenen herkesin okuması gereken, düşündürücü bir bölüm. Kayıplarımızla barışmak, insan doğasının en zorlu ama en insani yolculuklarından biri. Bu sayfalar o yolculuğa rehberlik ediyor.

Sonuç itibariyle okunmayı hak eden bir kitap ile karşı karşıyayız

Kitap genel olarak insancıl ve terapötik bir dille kaleme alınmış. Bu yönüyle yalnızca akademik bir metin olmanın ötesine geçerek, okuyucuya pratik bir değer de sunuyor. Sosyal psikoloji ve politik psikoloji öğrencileri için iyi bir başlangıç kaynağı niteliğinde; ancak daha ileri düzey analizler için yapısalcı ve eleştirel teorilerle tamamlanması gerekiyor. Nitekim Fuat Tanhan’ın da bu sınırlılığın farkında olduğu anlaşılıyor.

Tanhan, konulara ideolojik bir dayatma ile değil; bilim etiği çerçevesinde, dengeli ve nesnel bir yaklaşım sergileyerek yaklaşıyor. Ölüm olgusunu çok boyutlu bir şekilde ele alırken, insanlığın binlerce yıldır süren ölümle yüzleşme kaygısının aslında korkulacak bir şey olmadığını sade, ikna edici ve yalın bir dille ortaya koyuyor.

Bunu yaparken de oldukça hassas ve tartışmalı bir alanda olmasına rağmen; din, tanrı, ölüm, cennet ve cehennem gibi teolojik konuların çekim alanına kapılmadan ilerliyor. Akıcı dili, zekice kurgulanmış yaklaşımı ve düşündürücü ifadeleriyle, kitabını okuyucuya güçlü ve berrak bir anlatımla sunmayı başarıyor.

Tuğrul Aşkar /T24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Yargıtay’ın BSMV kararı: Bankanın vergisini tüketici ödeyebilir mi?-Murat Batı-  Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi...