CNNTürk'ten habercilik örneği: Trump'ın oturduğu klozetten canlı yayın yaptılar
NATO Zirvesi öncesinde Ankara yolundaki Trump'ı taşıyan uçağın konumunu dakika dakika ekrana getirerek yayıncılık başarısına imza atan CNNTürk, zirvenin ardından da benzer bir performansa imza attı. Trump'ın kullandığı tuvaletten canlı yayın yapıldı, dışkısını yanında götürüp götürmediği araştırıldı.
Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi için milyonlarca lira harcandı. NATO liderlerinin geçeceği yol güzel görünsün diye antik görünümlü saksılar koyuldu, Türkiye'deki yoksulluk gerçeğini görülmesin diye gecekondu mahallelerinin önüne bariyerler döşendi.
En yoğun çalışma, ABD Başkanı Donald Trump'ın kalacağı otel ve çevresinde yapıldı. Otelin önü asfaltlandı, güzergahlara çiçekler ekildi, dış cepheler fırçalarla temizlendi.
Utanç verici çalışmalar yandaş basın tarafından gururla duyuruldu. Öyle ki zirvenin üzerinden 3 gün geçmiş olmasına rağmen CNNTürk, Trump'ın kaldığı otele gitti, kaldığı odayı görüntüledi. Otel müdürü stüdyoda ağırlanırken, muhabir ise Trump'ın kaldığı odadan canlı yayın yaptı.
Yayının bir bölümü Trump'ın kullandığı tuvalete ayrıldı. Ekrana canlı olarak Trump'ın kullandığı klozet yansıtılırken, otel müdürüne, Trump'ın geride DNA'sını bırakmamak adına dışkısını alıp götüreceği özel bir tuvalet sistemini beraberinde getirip getirmediği soruldu.
Müdür, şu yanıtı verdi: Bizim otelimiz içerisinde, odamız içerisinde yapılan en ufak bir tuvaletle alakalı değişiklik yoktu.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/trump.mp4
***
NATO Zirvesinin halkımıza tek yararı Trump’ın dışkısını da yanına alarak defolup gitmesi oldu -Erhan Nalçacı-
Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.
Başlıktaki konuya geleceğiz ama NATO Zirvesinin “yararını” tartışmadan önce şu 3.0 meselesine bakalım. NATO kendi tarihini Ankara Zirvesi öncesi dönemlendirdi, 1.0, 2.0 ve son dönemi 3.0 olarak. Sanki NATO teknolojik bir gelişme ve onun yeni modelleri piyasaya sürülüyor gibi.
Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde çok ünlenmiş bir genellemesi vardır. Burada kendisine sadık kalarak hatırlamakta yarar var:
“Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak bir hükme varılamaz...”
NATO’nun kendisine ait bu sınıflandırmanın ideolojik bir araç olduğu, bir yanılsama ve güzelleme sunduğu ortada. Öte yandan Zirveden iki yıl önce bu köşede sunulan dönemlendirme denmesi ile NATO’ya ait dönemlendirmenin çakıştığı yerler var.
1- Sosyalizme karşı emperyalizmin karşı-devrim örgütü olarak NATO (1949-1990) yani NATO 1.0
2- Sovyetler Birliği’nde karşı devrim sonrası dünyanın emperyalist yeniden yapılandırılmasının aracı olarak NATO (1990-2011) yani NATO 2.0
3- Emperyalist paylaşım savaşında Batı emperyalizminin topyekûn savaş örgütü olarak NATO (2011- …) Yani NATO 3.0
Zamansal olarak tek çakışmayan kısım NATO 3.0’ın NATO’cular tarafından çok yeni bir tarihte, hani nerdeyse Ankara zirvesiyle başlatılması. Oysa kendi sınıflandırmamızı Obama’nın 2011’de yaptığı konuşmaya, bundan sonra önceliğin Çin’i askeri olarak kuşatmak üzere Pasifik’e vereceklerini söylemesine dayandırmıştık. O günden bu yana adım adım Ukrayna savaşı da dâhil olmak üzere bu sürecin ilerletilmesine tanıklık ettik.
Öte yandan bu zirvede gerçekten çok fazla yol aldılar. Yiğit Günay soL Haber’deki yazısında Zirvenin sonuç bildirisini yorumlarken haklı olarak her kararın olduğu gibi resmileştirilmediğini ve sonuç bildirisine yansımadığını yazdı. Batılı tekellerin bu hizmetkârları ikiyüzlü, yalancı ve hilekârlardır. Ancak sürecin tümü ve satır araları değerlendirilerek sonuç hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.
Sonuç bildirgesinde NATO’nun Ukrayna’yı araç olarak kullanarak Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşa bir yıl içinde 70 milyar Avro sağlaması gibi somut maddeler var.
Ancak gözden kaçan ve en masumu gibi anlaşılan bir maddenin arkasındaki niyetini anlamak zorundayız. Bu madde NATO’ya bağlı silahlı kuvvetlerin savaş yeteneklerinin nasıl artırılacağı ile ilgili. “Derinlikte hassas vuruş, bütünleşmiş hava savunma sistemleri…, birbiriyle uyumlu çalışabilen transatlantik muharebe bulutu…”
Bu maddenin siyasi önemi lafla anlatılamaz, insan sadece dehşete düşer.
Çünkü 1949’dan 2011’e kadar NATO topyekûn bir savaş örgütü değildi. Özellikle 2. Döneminde köşeye sıkıştırılan ülkeye karşı savaş açıldığında devletler katılırlarsa bir miktar kuvvetlerini NATO emrine veriyorlardı, onun dışında bağımsız davranıyorlardı.
Şimdi bu zirveden sonra ABD Genel Kurmayının yönettiği tek bir ordu oluşturuluyor. Tamamen birbiri ile bütünleşmiş, bağımsız karar yetkisi olmayan, büyük bir uluslararası savaşa dâhil olmak üzere ön hazırlıklarını yapan bir süreçten bahsediyoruz.
Bu şu anlama gelir: Egemenler Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını bu zirve ile kendi çıkarları doğrultusunda elden çıkarmışlardır. Boğazlar ve Karadeniz egemenliği, istediği silah sistemlerine sahip olma, bütçenin ne kadarının askeri harcamalar için kullanılacağı, bağımsız askeri operasyon vb. bu zirveyle bitmiş oldu.
Apar topar S-400’leri ellerinden çıkarmaları bununla ilişkili.
Trump dünyanın gördüğü en ahlaksız adam. Bir ülkeyi resmi olarak ziyaret ederken o ülkenin komşusuna savaş açmak nasıl bir şeye denk geliyor?
İşte buna, ABD isterse komşu ülkenin köprülerini, demiryollarını ülkenizden verilen bir emirle bombalar, yüzlerce kız öğrencinin kasıtlı olarak öldürüldüğü saldırının bir numaralı suçlusunu baş konuk olarak ağırlarsınız.
Düzen medyası Zirve boyunca bu rezalete kılıf bulmak için İsrail’in ne kadar gelişmelerden rahatsız olduğunu yazıp durdu. Oysa bundan sonra Türkiye’nin İsrail ile savaşma olasılığı İran ile savaşa sürüklenme olasılığından bir milyon kere daha az.
Milliyetçi bir hava estirmek için Yunanistan ile bir rekabet körükleniyor. Buna hiç aldanmayın, ABD’li bir generalin emrinde Türkiye ve Yunanistan’dan emekçi çocukları birlikte savaşıp ABD, Alman ve Fransız şirketleri için ölecekler.
Zirvenin kazanımı olarak, zirve esnasında 50 milyar dolarlık silah alış verişi yapıldı ve Türkiye kökenli şirketlerin bundaki payı konuşuluyor.
Ama biz halkımızın kazanımlarını başlığa taşıdık. Silah üreticileri ve tüccarları kazanmış olabilir, bunun halkımıza faydası nedir? Ne emeklinin yaşam koşulları iyileşti, ne gençlere bir aşağılanmadan başka bir şey sunmayan çalışma koşulları. Ne de ülkenin bağımsızlığına ve egemenliğine bir katkı yaptı, aksine egemenlikten son kalanlar da tükendi gitti.
Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.
Trump’ın dışkısı rakip ülkeler DNA’sını incelemesinler diye toplanıp götürüldü. Bu da halkımızın tek kazanımı olarak kaldı, bu iğrenç adam ülkemizi kirletmemiş oldu.
Diğerleri ne yaptılar bilmiyoruz. Günü gelir arkalarından yollarız yaptıklarını.
/././
NATO'da pişti, patronlara da düştü: Savaşın yeni ortaklıkları Ankara'da kuruldu -Emre Alım / Cem Demirok-
Ankara'daki NATO Zirvesi, bir süredir dümeni silah sanayiine kıran patronlara da can suyu oldu. Öyle ki kâr hırsı için soykırım ortaklarıyla dahi aynı masaya oturuldu. Zirve, Türkiye sermayesini savaş ekonomisine daha sıkı bağladı.
Ankara'da NATO Zirvesi'ne paralel bir de “Savunma Sanayii Forumu” düzenlendi. Adı “forum” olsa da, aslında şirketlerin stant kurmadığı bir tür silah fuarıydı bu.
Askerler ve patronlar yeni projelerin temellerini attı, nihayete erenleri kamuoyuna duyurdu.
NATO projeleri kapsamında yeni siparişler için sembolik imza törenleri yapıldı. Ev sahibi olarak Türkiye de payını aldı.
Savaşın sipariş defteri Ankara'da açıldı
Türkiye, 7 farklı silah sanayii projesinin tamamında katılımcı ülke olarak yer aldı.
Projelerden henüz ikisinin detayları açıklanmadı. Kalan beşinin toplam büyüklüğü 74 milyar dolar.
Türkiye, bu projelerin yüklenicileri belli olan 4 tanesinde doğrudan üretici olarak görev üstlenecek.
Uydu ve radardan 30 milyar lira kazanacaklar
NATO'dan Türkiye silah sanayiine düşen ilk pay uzay teknolojisinden geldi. NATO’nun önüne koyduğu hedeflerden biri uzay teknolojisini askeri sanayiye daha fazla entegre etmek.
Bugün Türkiye dahil birçok ülke kendi uydusunu yapıp, eskiye kıyasla daha düşük maliyetlerle fırlatabiliyor. Bu uydular gözetleme, istihbarat, hızlı iletişim, füze takibi gibi kritik alanlarda kullanılabiliyor.
NATO şimdi üye ülkelere ait askeri uyduları bir çatıda buluşturmaya hazırlanıyor.
Ankara’dan ilan edilen bu projenin adı “Halo”.
Bu kapsamda Türkiye’ye iki yeni uydu siparişi verildi. Yüksek çözünürlüklü bu uydular Ankara'da TÜBİTAK tarafından üretilecek. Karşılığında en az 300 milyon dolar (14 milyar lira) ödenecek.
Uzay teknolojisi alanında bir imza da Aselsan ile atıldı. Şirket, hava savunma sistemi Çelik Kubbe için geliştireceği radarları NATO ülkelerine satacak. Ayrıca NATO’nun alçak yörüngedeki uydularla haberleşmesini sağlayan sistemin tasarımına dahil edilecek. Aselsan'ın bu sözleşmelerin toplam maliyetinin 350 milyon dolardan (16,4 milyar lira) fazla tutacağı öngörülüyor.
Forumdaki gösterinin merkezinde yer alan savaş uçağı KAAN için zirve öncesinde Beyaz Saray'da yeşil ışık yakılmıştı. Trump, jet motorlarının satışı sorulduğunda “Erdoğan'ı çok mutlu edecek bir şey yapacağını” söylemişti. Bugün itibariyle motorların ihracatına ilişkin ABD Kongresi’ndeki 15 günlük resmi inceleme süreci tamamlandı. Kongre'den bir itiraz gelmemesi dikkat çekti.Aselsan, Roketsan ve Palantir aynı karede
Ukrayna ve İran örneklerinin ardından NATO hava saldırısı kapasitesini artırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunmuştu.
Bu girişimlere üç ek Ankara’da yapıldı.
İlk olarak insansız hava araçlarını önleme kapasitesini artırmak için NATO ülkelerinin 5 yıl içinde 40 milyar dolar harcamasına karar verildi. "NATO Dron Edge Girişimi" adı verilen bu projenin yüklenici firmaları henüz açıklanmadı ama üreticiler arasında Türkiye’den firmaların da yer alması bekleniyor.
İkinci olarak Roketsan’ın ürettiği Atmaca isimli uzun menzilli füzelerden “önemli sayıda” satın alma taahhüdünde bulunuldu. Türkiye'nin yanı sıra başka ülkelerden de füze tedarikinin yapılacağı bu proje için 1,6 milyar dolar harcanacak.
Ve son olarak hava savunma sistemleri için aralarında Türkiye'nin de bulunduğu sekiz ülke toplam 26 milyar dolarlık anlaşmalara imza attı.
Detayları paylaşılmayan bu projede Türkiye’den Aselsan ve Roketsan birlikte yer alacak.
Projenin yüklenicileri arasında Filistin'de, İran'da, Lübnan'da katliam yapabilmesi için yapay zeka sistemlerini ABD ve İsrail ordularının hizmetine sunan Palantir de var.
Soldan sağa doğru Palantir (Shon Manasco), NCIA (Dylan Browne), Anduril (Brian Moran) ve Athea (Philippe Gasc) yöneticileri temsili imza töreninde. Palantir ortaklığının maliyeti ne olur?
NATO’nun hava savunma sistemlerinin inşasında Türkiye'nin daha kapsamlı bir rol üstlenmesi kararı, aynı zamanda Türkiye'nin savunma altyapısının NATO'nun teknolojik sinir sistemine, yani doğrudan ABD merkezli veri ve yapay zeka şirketi Palantir'in ekosistemine de entegre olması anlamına geliyor. Haliyle karşımızda duran tabloda, "Teknolojik Cumhuriyet" manifestosuyla niyetini açıkça ortaya koyan bir şirket var ve şirketin CEO’su Alex Karp’ın doğrudan devletlerin karar alma mekanizmalarına el koyma yetkisi istediğini biliyoruz.
Peki, böylesi karanlık bir sicile ve açıkça tekno-emperyalist bir vizyona sahip Palantir'in, Türkiye'nin savunma ağına sızması ne anlama geliyor ve ne gibi tehlikeler barındırıyor?
Cevabın birden fazla boyutu var. Hava savunma sistemleri, saniyenin onda biri hızında karar verilmesini gerektiren, insan zihninin işleyemeyeceği büyüklükte veri setleriyle çalışıyor. Palantir'in askeri sistemleri (örneğin NATO'nun entegre etmeye başladığı yapay zeka hedefleme programı Maven ile onun altyapısını oluşturan Gotham ve AIP), sahadaki "tehdidi" algılayan, olasılıkları hesaplayan, hedefleri önceliklendiren ve nihayetinde vurma veya müdahale etme kararını öneren yapay zeka algoritmaları sunuyor.
Türkiye ise bu sisteme entegre olduğunda, neyin tehdit olup olmadığını kendi dinamiklerine göre değerlendirmek yerine, doğrudan ABD ve NATO'nun küresel çıkarlarına göre eğitilmiş bir yapay zekanın filtrelerinden geçirerek görmek zorunda kalacak. Bu durum da egemenliğin ve inisiyatifin teknolojik olarak ve tek taraflı bir biçimde devredilmesi, yani açık bir algoritmik vesayet anlamına geliyor.
Ayrıca Palantir'in temel iş modeli salt bir yazılım satmak değil. Şirket, verileri birleştiriyor, analiz ediyor ve kendi tekelinde tutuyor. Böylece NATO'nun hava savunma sorumluluğunda ortak rol üstlenilmesiyle birlikte Türkiye'nin hava sahasındaki hareketliliklere ilişkin veriler de Palantir'in platformlarına ve veri merkezlerine akmış oluyor.
Özetle Türkiye'nin ABD emperyalizminin küresel veri ağında bir veri toplama uydusu haline getirilmesi söz konusu. Palantir yöneticilerinin açıkça Batı'nın (özünde ABD'nin) sert gücü olmayı hedeflediklerini ilan ettikleri bir denklemde, Türkiye'nin en kritik güvenlik verileri ticari bir tekelin elinde toplanmış olacak. İstihbarat özelleştirilmekle kalmayıp doğrudan emperyalist ülkelere devredilecek.
NATO Zirvesi için akreditasyon verilmeyen birçok gazeteciye Savunma Sanayii Forumu için vize çıktı. Sermaye NATO’nun gölgesinde büyüyor
Aselsan ve Roketsan ile Palantir’i NATO çatısı altında bir araya getiren şey iddia edildiği gibi “ittifakın savunma mimarisini inşa etmek” değil, sadece daha fazla kâr etmek.
Zira NATO kendi başına bir silah pazarı. Ve bu pazar da tıpkı diğerleri gibi “serbest” değil. Bir ülkenin kapacağı payın doğal bir sınırı var.
Türkiye için bu sınır son yıllarda esnetilmeye başlandı. Zirvede imzalanan projeler de bunun göstergesi. Türkiye artık sadece bir müşteri olmaktan çıkıp, üretici ortaklardan biri haline getiriliyor.
Bu noktada Türkiye silah sanayiinin yapısına mercek tutmakta fayda var. Çünkü Aselsan Aselsan’dan, Roketsan Roketsan’dan ibaret değil.
Bugüne nasıl gelindi?
1970’lerin sonlarından itibaren Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları kuruldu. Bu vakıflar, 1987’de Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) çatısı altında birleşti. Bugün Türkiye silah sanayiinin omurgasını oluşturan Roketsan, Aselsan, Havelsan ve Tusaş gibi şirketler de bu dönemde doğdu.
1985’te kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve onun finansal aracı olan Savunma Sanayii Destekleme Fonu, sistemin temel dayanaklarından biri oldu. Fon akaryakıt, sigara, içki, piyango gibi kalemlerden alınan paylarla besleniyor ama bütçenin dışına taşınıyordu. Bu durum, Meclis denetiminden büyük ölçüde muaf bir ekonomik yapı yarattı.
NATO şefi Mark Rutte'yi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün uğurladı.Bugün milyarlarca dolara ulaşan bu ekonomik yapı önce büyük sermaye gruplarını, sonra onların altındaki binlerce taşeronu besliyor.
Örneğin, NATO Zirvesi’nde de gündeme gelen, motorunu ABD’den ithal edecek olması tartışma yaratan KAAN uçağı projesinde ana yüklenici TUSAŞ. Ancak TUSAŞ'a bağlı yüzlerce alt yüklenici şirket bulunuyor. Bu şirketlerdeki toplam çalışan sayısı 2 binden fazla. TUSAŞ’ın Ankara yerleşkesinin hemen karşısına bu amaçla kurulmuş dev bir sanayi bölgesi var.
Savaş ve sömürü el ele
NATO’dan vakıf şirketlerine, oradan irili ufaklı binlerce şirkete uzanan bu zincir Türkiye sermayesinin soluk alanlarından biri haline geldi.
Tekstil sanayiinden, gıda sanayiinden elde edilemeyen yüksek kârlar artık silah sanayiinden çıkarılıyor. Sermaye, silah imalatında bulduğu yüksek sömürü oranlarıyla, klasik üretim alanlarında karşılaştığı krizleri telafi ediyor. NATO zinciri boyunca birbirine eklemlenen bu şirketler, yalnızca üretimin değil, emperyalist savaş ekonomisinin asli bileşenleri haline gelmiş durumda.
Silah üretimi, doğası gereği riskten arındırılmış bir yatırım alanı sunuyor. Siparişler NATO ülkelerinden ya da doğrudan devlet ordularından geliyor, ödemeler garanti altında ve fiyatlar imalat sanayi ortalamasının üzerinde.
Onursuzluğa boyun eğmediler
NATO Zirvesi'nden iki gün önce "ülkemizin ve onurumuz ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceğiz" diyen TKP'liler başkentteki polis ablukasını delmiş, Kızılay Meydanı'na yürümüştü.
Komünistlerin itirazı yalnızca Ankara'ya adeta kilit vuran fiili OHAL tedbirlerine değildi. Savaş patronlarının Saray'da ağırlanmasına itiraz eden TKP'liler, Türkiye'nin NATO'dan derhal çıkmasını, ülkedeki tüm yabancı üslerin kapatılmasını talep ediyordu.
Komünistler gözaltındayken tamamlanan zirve, Türkiye silah sanayiinin emperyalist savaş makinesine daha da derinden eklemlenmesine yol açtı.
Ankara'da ortaya çıkan tablo, savaş ekonomisinin sermaye birikimi için nasıl bir kurtuluş reçetesi olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Emekçinin alın terinden çalınanlar emperyalist savaşın değirmenine su taşımak için harcanıyor, özetle NATO’nun "güvenliği" adına Türkiye halkının geleceği ipotek altına alınıyor.
***
Panista işçileri hak gaspına karşı direnişi büyütüyor: 'Artık sömürülmek istemiyoruz!'
Maaşları ve tazminatları gasp edilen, hileli iflas oyunuyla hakları yok sayılan Panista işçileri, Patronların Ensesindeyiz Ağı ile birlikte direnişi büyütüyor. "Artık sömürülmek istemiyoruz" diyen işçiler, yaşadıkları hak gasbını ve verdikleri mücadeleyi soL TV'ye anlattı.
Yaklaşık bir yıl önce maaşları, yıllık izinleri ve ihbar tazminatları verilmeden işten çıkarılan Panista işçileri hakları için Patronların Ensesindeyiz Ağı ile birlikte direnmeye devam ediyor.
Patron Gürsel Erbap, hileli iflas oyunuyla hem mallarını kurtarmış hem de işçilerin hukuken haklarını aramasının önüne geçmeye çalışmıştı.
İşçiler önce Panista şubeleri önünde direnişe başladı. Ardından patronun lüks evinin kapısına dayandı. Direnişlerini Ankara'ya taşıyan işçiler Erbap’ın genel başkanı olduğu Hububat Tedarikçileri Derneği’nin Sheraton Otel’de düzenlediği buluşmada da eylem düzenledi. Direniş karşısında geri adım atan patron Gürsel Erbap, HUBUDER genel başkanlığı görevinden de istifa etti ve işçilerin tüm alacaklarını ödeme sözü verdi ama sözünü hâlâ tutmadı.
Alacakları tamamlanana dek direnişlerini sürdürmekte kararlı olan işçiler, soL TV’de yayınlanan Gökhan Kazbek'in sunduğu Sınıfın Penceresinden Yurt ve Dünya'da programına konuk oldu.
'Şirketi bir mahkumun üzerine yaptılar'
İşçiler, karşı karşıya oldukları hukuksuzluğun boyutlarını anlatırken patronların sorumluluktan kaçmak için başvurdukları yöntemlere dikkat çekti. Panista işçisi Emre Oytun, şirket sahipliğinin kağıt üzerinde nasıl değiştirildiğini şu sözlerle ifade ediyor: "Şirketin üç ortağından biri diyor ki, 'Benimle hiç alakası yok, ben yönetim kurulu başkanıyım'. Biri diyor ki 'Benimle hiç alakası yok, ben mali müşavirim'. Biri diyor ki 'Benimle hiç alakası yok, diğerleri şirketin ortağı'. Ticaret Sicil Gazetesi'ne bakınca bu şirketin şu anda sahibi kim diye, bir kişi bulabiliyorsunuz. O bir kişi de şu anda hapishanedeki bir mahkum. Yani aslında hapishanedeki bir mahkumun üzerine yaptılar şirketi."
'Pandemide durak bilmedik, cebimizde para taşıdık'
Çalışma koşullarının ağırlığına değinen Panista işçisi Nagihan Özdemir, pandemi döneminde bile durmaksızın çalıştıklarını, ancak karşılığında hem hak ettikleri ücretleri alamadıklarını hem de hukuki boşlukların kurbanı olduklarını belirtti. Özdemir yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Pandemide de çalıştık, hiçbir zaman durak bilmedik, gecelerimiz yoktu. Gece 02.00’de işe gidiyordum, akşam19.00-20.00’ye kadar çalışıyorduk. Pandemi izni falan da yapmadık. Daha sonraki süreçte önceki şirket olan Komşu Fırın'ın hacizleri gelmeye başladı. Hacizler geldikçe telefon açıp 'Paraları cebinizde taşıyın' diyorlardı. Biz de paraları cebimizde taşıdık. Yani hukuksuzluklarının çoğuna biz de dahil olmak zorunda kaldık. Maaşlarımız 2 ayda bir, 15 günde bir yatıyordu. Artık biz maaşlarımızı da kontrol edememeye başlamıştık."

Özdemir ayrıca 139 günlük yıllık izin ve fazla mesai alacağı olduğunu ancak bu haklarının da evrakların kaybolduğu bahanesiyle gasp edilmeye çalışıldığını vurgulayarak, "Buradaki absürtlük şu: 139 günden bahsediyoruz, saatten değil. Ortalama 10-15 yılın üzerinde çalışmış işçilerin fazla mesaisinin ödenmediği ve saatlerce çalıştırıldığı anlamına geliyor. Toplamın 139 gün üzerinden hesaplanıp 8 ile çarpılması bile inanılmaz bir rakam yapıyor" ifadelerini kullandı.
Patronların Ensesindeyiz Ağı ile büyüyen direniş
Patronların Ensesindeyiz Ağı temsilcisi avukat Baran Nevcanoğlu, işçilerin hakkını gasp eden patron Gürsel Erbap’ın "saygın iş insanı" imajını sarsan eylemlerin önemine değindi. Ankara Sheraton Otel’de, Hububat Tedarikçileri Derneği’nin (HUBUDER) düzenlediği toplantı önünde yaptıkları eylemin dönüm noktası olduğunu belirten Nevcanoğlu, şunları söyledi.: "Gürsel Erbap, buranın saygın iş insanlarından biri olduğu için dernek başkanlığını yapıyor. Durum trajikomik aslında. Bir yandan işçiden para kaçırıyor, piyasayı dolandırıyor, şubeler açıp şube müdürlerini hukuksuzluğa itiyor. Sadece Gürsel Erbap değil, diğer yönetim kurulu üyeleri de hep beraber bu işi yapıyorlar ama hepsi çok 'saygın'. O imajın ya da hukuki boşluğun arkasına sığındıkları için Sheraton otellerde takım elbiseleriyle Türkiye tarımının geleceğini anlatıyorlar. Ta ki biz Sheraton otelde kendisinin 'façasını çizene' kadar... Eylemleri planlayıp programladık. Panista şubelerinin önüne, Cengiz Doğan'ın ve Gürsel Erbap'ın evlerinin önüne gittik. En son Sheraton'da, diğer patronların, uluslararası konukların ve akademisyenlerin önünde eylem yapınca görüşmek zorunda kaldı."
'Birlik olmadan hiçbir şey olmuyor'
Direnişin işçiler üzerindeki dönüştürücü etkisine vurgu yapan Panista çalışanı Duygu Düzgün, istifa etmiş olmasına rağmen mücadelenin bir parçası olmaya devam ettiğini belirterek, şu ifadeleri kullandı: "Ben işten çıkartılmadım, kendi isteğimle ayrıldım ama mahkemeye verdim. Yine aynı durumlar burada da söz konusu olmaya başladı. Maaşlarımız bölünmeye başlamıştı. Personel bölge yöneticisi olduğumuz için altımızda çalışan 100'e yakın personel var ve onların da maaşları aynı şekilde bölünüyordu. Bu süreçten dolayı ayrılmıştım. Mahkemem hâlâ devam ediyor, Eylül ayında sonuçlanacak ama kazansam da aslında buraya, bu dayanışmanın içinde olmamın sebebi bir yandan da o. Çünkü kazansam da bu hakkımı yasal ve hukuki olarak alamayacağım, hileli bir iflas verildi. Patronların Ensesindeyiz Ağı'ndaki dayanışmamız büyüdükçe bizi dinlemeye başladılar. Örgütlü çalışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum, yoksa ben de umudunu kesenlerdendim ama şu an öyle düşünmüyorum."
Sürecin başından beri hiçbir muhatap bulamadıklarını ifade eden bir diğer Panista çalışanı Gazi Yıldız ise, "Bize alacağımız paranın çok cüzi bir miktarını önerdiler. Bunu da 'onay verirseniz ancak şu kadar süreçte alabilirsiniz' diyerek 24 aya bölmek istediler. Biz bunu kabul etmedik. Birbirimizle destek olduğumuz sürece kendimizi çok güçlü hissediyoruz. Bizden sonraki gelen nesillerin aynı sıkıntıları yaşamaması adına, yaşadıklarımızın örnek teşkil etmesi gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu.
'Artık sömürülmek istemiyoruz'
Yalnızca haklarını istediklerini vurgulayan Panista işçisi Nagihan Özdemir, patronlara şu çağrıda bulundu: "Şu anda kendimi o kadar güçlü ve kuvvetli hissediyorum ki her şeyi yapabileceğimize inanıyorum. Bu patronlara mücadelemizi kabul ettirerek paramızı alacağımızı düşünüyorum. Biz onlardan artı ya da eksi hiçbir şey istemiyoruz, sadece hakkımız olanı istiyoruz. Bize fazla para versinler ya da emeğimizin fazlasını versinler istemiyoruz; sadece emeğimizin karşılığını, çalıştığımız haklarımızı, bizi sömürdükleri hakları versinler yeter. Çünkü artık sömürülmek istemiyoruz."
Panista işçileriyle söyleşinin tamamını soL TV'nin Youtube kanalından izleyebilirsiniz.
***
Türk Havadis gazetesinde basın emekçilerine sömürü: Harçlık vaadiyle başlayan işsizlik serüveni -Özkan Öztaş-
Ankara'da yayın yapan Türk Havadis gazetesinde çalışan on basın emekçisi, maaşları ve tazminatları ödenmeden işten çıkarıldı. Büyük vaatler, hediye yalanları ve mobbing ile geçen sürecin ardından sokağa atılan gazeteciler, patron Ferit Önal'ın kurduğu güvencesizlik ve aldatmaca düzenini anlattı.
Ankara'da 19 Ocak 2026 tarihinde Önal Grup bünyesinde kurulan Türk Havadis gazetesinde yaşananlar, medya sektöründeki emek sömürüsünün son örneği oldu.
Gazetede çalışan 10 basın emekçisi, geride bıraktığımız Haziran ayının başında İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı ve Patronların Ensesindeyiz platformu aracılığıyla hak gasplarına uğradıklarını duyurmuştu.
Maaşları ve tazminatları ödenmeden işten çıkarılan gazeteciler, yaşadıkları sistematik mobbingi, patron Ferit Önal'ın tutulmayan vaatlerini ve içeride kurulan aldatmaca düzenini anlattı.
İş görüşmesinde harçlık ve tutulmayan Bilkent sözü
İşe alım sürecinin en başından itibaren büyük bir manipülasyonla karşı karşıya kaldıklarını belirten bir basın emekçisi, ilk günleri şu sözlerle aktardı: İş görüşmesinde bize, 'İşsizsiniz, buraya kadar geldiniz' diyerek harçlık verdiler ve gözümüzü boyadılar. 'Paranızı zamanında yatırırız, hiç aksama olmaz' dediler ancak son maaşlarımızı hâlâ yatırmadılar.
Gazetecilerin aktardığına göre, kurumsal bir yapı inşa ediliyormuş izlenimi yaratmak için Bilkent'te birkaç katlı bir binaya taşınılacağı, binanın şu an tadilatta olduğu söylendi. Ancak ilerleyen süreçte böyle bir binanın hiç tutulmadığı ortaya çıktı. İşten çıkarılan bir başka çalışan bu durumu şöyle özetledi: Eylül ayında televizyona gireceğimizi, sektörün en büyüğü ve en yüksek maaş vereni olacaklarını söylediler. Bırakın televizyonu, ofise bir kamera bile alınmadı.
Çalışanlar, ofise kamera alındığının ve geleceğinin söylendiğini, daha sonra taşınınca alınacağı yalanıyla oyalandıklarını ve o kameranın hiçbir zaman gelmediğini ifade ediyor.
Önal Grup, 2025 yılının sonlarında Ankara'da düzenlediği bir şirket yemeğinde 2026 yılı hedeflerini açıklamıştır. Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Önal, o dönem yaptığı konuşmada 2026 yılını şirketleri için bir "atılım yılı" olarak gördüklerini ve kısa vadede 300 kişiye istihdam sağlamayı amaçladıklarını belirtmiştir. Bu hedefin ilk adımlarından biri olarak da 19 Ocak 2026 tarihinde dijital habercilik yapan Türk Havadis gazetesini kurmuşlardır.Hediye vaadinden diploma yalanına
Çalışma ortamındaki yalanlar sadece fiziksel mekanla veya ekipmanla sınırlı kalmamış.
Basın emekçileri, ürettikleri haberler sosyal medyada "keşfet"e düşünce kendilerine çeşitli hediyeler alınacağı yönünde vaatler duyduklarını ancak defalarca "keşfet" bölümüne düşmelerine rağmen hiçbir zaman hediye yüzü görmediklerini dile getirdi.
Haberciler için önem taşıyan basın kartı meselesi de idare tarafından bir başka oyalama taktiğine dönüştürüldü. Gazetecilerden biri bu süreci, "Bize işe girerken 'Basın kartınızı hemen alacaksınız' denildi. Fakat bırakın kartı almayı, başvuruya bile gidilmedi" ifadeleriyle anlattı. Ardından da sürece dair şunları ekledi: Neden başvuru yapılmadığını sorduğumuzda, patron Ferit Bey'in diplomasını kaybettiği bahanesini öne sürdüler.
Şirketin işten çıkarma ve alacakların yatırılmasına dair imzalattığı belgeServis hakkına lütuf muamelesi ve cinsiyetçi yaklaşım
Ofis içinde yaşanan mobbing ve güvencesizlik, personelin ulaşım hakkı üzerinden de kendini gösterdi. Başlangıçta herkesin evden alındığı bir servis düzeni kurulacağı vadedilmişken, sadece metro durağından alınan çalışanlar bile bu süreçte psikolojik baskıya maruz kaldı. Bir kadın çalışan, servis ile ilgili yaşanan bir sorunu patrona ilettiğinde aldığı yanıt aslında şaşırtmamış. Patron bana, 'Sözleşmenizde servis sağlanacağı yazmıyor, kız çocuğusunuz, iyilik ve kolaylık olsun diye öyle söyledik' dedi. Sonra da bu konuda hiçbir adım atılmadı. Yani bize yalan söyleyerek, 'kız çocuğuyuz' diyerek incelik yapmışlar kendilerince.
Tehditler ve evden çalışmanın ardından gelen işten çıkarma
Süreç ilerledikçe maaşlarda yaşanan gecikmeler, yönetimin tehditkar tavrını da gün yüzüne çıkarmış.
Maaşların ne zaman yatacağı sorulduğunda patronun açıkça çalışanları hedef aldığını belirten bir gazeteci, şirket yöneticilerinden birinin kendilerine, "Burası özel şirket, devlet kurumu değil. Maaşlar öyle günü gününe yatmaz" dedikten sonra çalışanlara sesini yükselterek "Beğenen kalır, beğenmeyen gider. İtirazı olan varsa gidebilir" dediğini aktardı.
Maaşlarını alamadıkları için yol parası bulamayan ve işe gidemeyen gazeteciler, bu süreçte idareden avans talep etti ancak bu talep de reddedildi.
Yol parasına çözüm bulmak yerine müdürlerinin yönlendirmesiyle üç gün evden çalışan gazeteciler, üçüncü günün sonunda ofise çağrılarak işten çıkarıldı.
İşten çıkarılma gerekçesi olarak başta "maddi sıkışıklıklar" öne sürüldü, bu nedenle faaliyet durdurma kararı alındığı iddia edildi. Ancak hemen ardından patron Ferit Önal, "çalışanların işe gelmediği için çıkarıldığını" savundu.
O gün yaşanan tutarsızlıkları anlatan bir çalışan, sözlerini şöyle noktaladı: Ferit Önal tüm bu sürecin sonunda, 'Eğer işe gelemeyecek durumda olduklarını bilseydim iki yüz üç yüz lira cep harçlığı verirdim' diyerek hepimizle aklınca alay etti. Firma şimdi de daha büyük yatırımlardan daha büyük basın yayın faaliyetlerinden bahsediyor. Bir yanda yol harçlığı dahi vermedikleri gazeteciler diğer yandan medya sektöründe yatırımlar. Bu ikiyüzlülük bilinmeli. Patron Ferit Önal, çalıştırıp parasına çöktüğü gazetecilerin hakkını vermek zorunda.
***
Şiir Üzerine -Ayşe Şule Süzük-
Şairi uğurlarken, ona elveda derken şiirleriyle ışıkları kararmış yalnız bir yaz bahçesinin taze demlenmiş tavşan kanı çay buğusunda buluştuk yeniden.
Ahmet Telli’yi kaybedince şiire demir attık. Dizelere sığındık. Ahmet Telli’nin şiiri ile geçirilen birkaç gün ile nefeslendik diye düşünüyorum. Bir şairin halkı tarafından benimsenmesi, okunması, “bizden biri” kertesinde içtenlikle kabul ve saygı görmesi az şey midir bu yoz karanlık günlerde? İmgelerde buluştuk, hüzünlerimiz bir yoldaşlık bağı içinde birbirimize geçti, Ahmet Telli’nin dizelerindeki imge yağmurunda ıslanırken kayıplarımıza, çocukluğumuza, sürgünlüğün dokunaklı yalnızlığına, bir kentin içinde kaybolmaya doğru sessizce baktık, yutkunduk, içimizi çektik hafiften. Çürüyen suyun, yangın yıllarının ve mıh gibi yüreğe nakşolunan bakışının hesabını kim verecek duygusu ile onurumuzu omzumuza atıp bildiğimiz o kadim patikadan yürümeye devam edeceğimizi itiraf ettik birbirimize usulca. Yenilmiş olsak da delikanlıydık, öfkemizi, onurumuzu ve güzel günlere inancımızı hiç kaybetmemiştik. Kuşları hafifçe, incitmeden öpen çocuklar olarak kentin ışıklarını bir bir söndürdük belki de bu birkaç günde şairi uğurlarken. Şairi uğurlarken, ona elveda derken şiirleriyle ışıkları kararmış yalnız bir yaz bahçesinin taze demlenmiş tavşan kanı çay buğusunda buluştuk yeniden.
Söz büyülüdür. Şair büyücü… Peki, söz nedir?
Söz ve bundan doğan mitler, masallar, efsaneler, meseller, destanlar giderek modern zamanların şiiri, hikâyesi insan soyunun birbirine bağlanma, birbirine yaslanma yolculuğunun köşe taşları. İnsan olarak kendimizi anlamlandırmak, çevremizde olup bitenlere yanıtlar üretmek, kavramak, susmak, düşünmek, hissetmek, harekete geçmek, tanımlamak, kavramlaştırmak, nitelemek, eğlenmek, sezmek, yoğunlaşmak için ihtiyaç duyuyoruz söze. Söz kimi zaman şiirde, kimi zaman öyküde, kimi zaman bir ağıtta kendini gösteriyor ve kendini kuruyor; kendini kurarken de bize sızıyor, bizi ürpertiyor ve imgesel çağıldayışlar ile içsel bir yolculuğa kapı aralıyor.
“Şiir ne”, “Şair kim” sorusuna karşılık önce bir sessizlik olur. Çok bildiğimiz ama aslında pek üzerinde düşünmediğimiz, düşünmediğimizden ötürü de içten bilip söze dökemediğimiz kırık dökük bir şeyler geveleriz. İşte, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir alan daha size, bize…
O hâlde…
Şiir ne? Şair kim?
“Ruh bir imge olmaksızın asla düşünmez” demiş Aristo. İmgeden imgeye, imgeden insana…
“Dilin bütün anlatım boyutlarını kapsar şiir, bu boyutların sınırlarını zorlar. ‘Öğrenmeyi ya da anlatmayı yadsır. Çağrışım yapmayı seçer özellikle, sözcüklerin sözlük anlamlarının söylemediği şeyleri söyler.’ Kimilerinin belki karşı çıkmayı düşünebilecekleri bir şiir tanımı. Ama ne yapalım ki önsel olarak ‘seçkin’dir şiir. İmgeye pek az başvuran Brecht gibi ozanlar şiirlerini imgelerle kurmasalar bile, şiirlerinin oluşturduğu bütünsel bir imgeyle yeni bir şey çağrıştırır” * der Özdemir İnce, haksız da sayılmaz. Şiir, uzak yıldızların şarkısını fısıldar çünkü ölümsüzlük düşüne. Şairi, şiiriyle uğurlayalım o zaman: Gidersen Yıkılır Bu Kent
Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük nar çiçekleri ürperirken
Gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca
Sessizliğini dinliyorum şimdi ve soluğunu
sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
bir de seni ekliyorum susuşlarıma
Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
yüreğimize alırız onları, ısıtırız
gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam
Gidersen kar yağar avuçlarıma, üşürsün
bir ceylan sessizliği olur burada aşklar
Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
yangınları anımsatıyor genç ölülere artık
Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcacık kalsın
devriyeler basıyor karartılmış evleri yine
Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
bir tufan olurum sustuğun her yerde
-----
Özdemir İnce (1995). Şiir ve Gerçeklik, Can Yayınları, İstanbul.
Aşk Şiirleri (1993), Aşk Şiirleri, Derleyen İnci Asena, Adam Yayınları, İstanbul.
/././
Tabakların hepsi boştu…-Aydemir Güler-
Bütün bu tabloda neyin eksik kaldığı herhalde görülmektedir. Lakin “Halksızlaştırmanın” hem bir sınırı, hem de daha önemlisi sonu vardır. Halk belki kadrajın dışına itilmiştir, ama o da görmektedir, kendine kalan tabakların hepsinin boş olduğunu.
NATO Zirvesinin içeriğine bir de ben girmeyeyim, bol bol yazılıyor. İçerik savaş ve gericilik… Biçimin yetkinliği, bunu ne ölçüde desteklediğiyle, içeriğin salgıladığı sakilliği telafi edip edemediğiyle ölçülür. Yani yeterince büyük ve işlevsel bir örtü örtülmelidir kepazeliğin üstüne.
Ancak bugün bu örtünün bütün nüfusun gözünü boyaması hiç gerekmiyor. Zira içinden geçtiğimiz çağın en önemli özelliği veya konsepti “halksızlık.”
Siyasetin halkla, kitlelerle, emekçi sınıflarla bağının kopması esas. Örneğin siyasal partilerin halkla ilişkisi sadece seçimde kurulmalı, ama oylamanın sonucunun uygulanıp uygulanmayacağı ayrıca kararlaştırılabilmeli. Veya sendika gücünü tabanından değil, kurumsallığından almalı, “mücadelede taraf” değil “projede paydaş” olmalı. Buna göre halkı çağrıştıran her tür ideolojik unsur, kurtulunması gereken yüktür…
Zirvede AKP bu perspektif doğrultusunda bir çığır açmışa benziyor. Birileri de, iki gündür, halkın okumayacağına güvendiklerinden olsa gerek, ağırlamanın detaylarını haberleştiriyorlar. Adını koyalım, ev sahipliği halksızlaştırılıyor. Halktan kurtulunca kendilerini son derece özgür hissediyorlar ve yaratıcılıkları patlıyor. Kamuoyuna mal olan geçici OHAL uygulamaları, halkı fiziken dışta bırakmak içindi. Böyle ev sahipliği ancak korunaklı bir alanda hayata geçirilebilirdi.
***
Örnekleri çok daha fazladır, ama ben karşıma çıkan birkaçını derlemekle yetineceğim. Öncelikle “NATO’yu doyuran üç şef” belgeselinin çekilmesini önereceğim! Senaryo yazımı için çoktandır züppeliği üslup haline getirmesiyle tanınan Ertuğrul Özkök’e şans verilebilir...
Bu yazının yukarıdaki başlığını da üç şeften birinden ödünç aldım:
“Herkes çok mutluydu. Biz şefler için en önemli şey dönen tabaklardır. Tabakların hepsi boştu, bu çok önemli. Çok büyük bir gurur yani, en büyük hissiyatımız şu anda da o.”
İki hafta önce bu köşede Türkiye’nin Batıyla ilişkilerinde 1950’lere geri dönmekten söz etmiştim. Ama arada büyük bir farkla: Bugün halkımızın (şefin söz ettiği) söz konusu gurura ortak olması gerekli sayılmamaktadır ve bu, Erdoğan ile Bayar-Menderes yıllarını ayıran önemli bir noktadır. O zamanki “konukseverlik” kitlelerin kendilerini olup bitenin parçası hissetmesini önemsiyordu. Memur veya öğrenciler konukları alkışlasınlar diye bulvara dizilir, genelevler baştan aşağı temizlenirdi. Bugün konseptimiz halksızlık olduğu için, ben de şeflerin menülerini burada paylaşmayacağım. Ama gerçekten anlattıkları gibi doldurdukları tabaklar boş geri dönmüşse, NATO zirvesi aynı zamanda bir tür Dünya Hazcılar toplantısı sayılır!
Bizim haz ustası egemenlerimizse şöyle düşünüyorlar muhtemelen:
“Türkiye’de 20 milyona yakını açlık çekmek üzere 60 milyonun üstünde yoksul yaşıyor. Bu topluluğun kendi derdinden kafayı kaldırıp sarayda olanlarla ilgilenmesi mümkün değil. Madem öyle, bu kaybedenler kalabalığını boş verip kendi aramızda eğlenelim. Gerisiyle de tarikatlar ilgilensin…”
Ülkede üretilen gelirin yarısına el koyan beşte birlik mutlu kesim ile onlara özenme lüksüne sahip olanlar için üretilen bir ideoloji ve kültürden söz ediyoruz, “aralarında eğlenmek” derken. Bu alana gerçekten yatırım yapıyorlar:
“Yaklaşık sekiz aylık bir çalışma vardı. Bizler son bir buçuk ayda yemek içme olarak heyetlere dâhil olduk. Tabii külliyeden zaten direktifleri aldık… Yedi bölgemizden yedi ayrı meze seçtik… Çok güzel yemek hikâyeleriyle onları ülkelerine uğurladık.”
Dilerim, belgeseli yine kendi özel gösterimleri için çekerler de, biz alıp halkımıza seyrettiririz! Halkımızın “table setting”e kafası basmayabilir, ama masayı devireceği gün böyle böyle yakınlaşabilir!
***
“Setting” edilen “table” ne diye sorarsanız, o “first lady”lerin masası. Özkök bu masanın “renkli hikâyesini” yazdı.
Duymuşsunuzdur, MADO da NATO zirvesine dondurma servis etmiş. Bu firmanın patronları 2023’ten bu yana deprem bölgesinin mezar binalarından birinin sahipleri olarak tanınıyor. Benzerlik bu ya, sultanların masasını tasarlamak da Mecidiyeköy katliamıyla tarihe geçen Torunlar holding ailesinden birine düşmüş. Adı önemli olmayan hanım kızımız üç şeye önem veriyormuş: “… masadaki her objenin bir hikayesi olması… birer ‘zanaat’ ürünü olması… (ve) sürdürülebilirlik.”
Ertuğrul bey, üç şey dediyse lafın gelişi!
“Dördüncü özellik de şu: Gerek örtülerde gerek tabak çatal bıçakta mutlaka Türk motiflerinin kullanılması… Bir de beşinci ilke var: Türk motifleri en klasik haliyle baskın biçimde kullanıldığında masada yorucu bir etki yapabiliyor.”
Bu nedenle Selçuklu yıldızı falan modernize edilmiş. Ayrıca masaya gerçek değil porselen hamurundan tek tek yoğrularak yapılan çiçekler konmuş. Özkök yemek menüsüne ulaşmış, ama içecekleri daha öğrenememiş!
Böyle yüksek bir estetik düzeyine şiddet kültürünün eşlik etmesi zorunludur. Bu ayrıcalıklı dünyanın ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğine göre, Cumhurbaşkanımızın da konuklarına sembolik olarak ve üstlerine isimleri kazılı tabancalar dağıtması pek isabetli olmuştur. Lakin çağ atlamakta geciken kimi ülkelerin mevzuatı yüzünden silahların çoğu ya Ankara’da elçiliklere emanet edilmiş, ya da gümrüklere takılmış! Haberlerin bu son bölümü konukların neden Türkiye’ye hayran kaldıklarını açıklar niteliktedir. Bizimkiler olsa bellerine takar geçerlerdi!
Bütün bu tabloda neyin eksik kaldığı herhalde görülmektedir. Lakin “Halksızlaştırmanın” hem bir sınırı, hem de daha önemlisi sonu vardır. Halk belki kadrajın dışına itilmiştir, ama o da görmektedir, kendine kalan tabakların hepsinin boş olduğunu. Trump’ın İran’a ateş emrini Ankara’da verdiği de görülmektedir. Bu mesajın ağırlığı hiç umursanmayanların sırtına çökmektedir. Basit bir olguyla karşı karşıyayız. Kapitalizmin yok saydıkları, aslında vardır! Üretmekte, yaşamakta, düşünmektedirler. Porselen hamurundan çiçek görmemişlerdir bir kere bile, ama ayaklarını dibe vurup yükselmeyi bileceklerdir.
Kuşkunuz olmasın; belki biraz daha zaman geçecek, ama bu uğursuz zirve mutlaka yeni bir aydınlık çağın habercisi olarak tarihe yazılacak.
/././
İstanbul 1920, Ankara 2026 -Cangül Örnek-
2026’da Ankara’yı, 1920 İstanbul’una benzettiler. Öyle ki, 1920 İstanbul’undaki işbirlikçilik manzarasında bir zamanlar gerçeküstü bulduğumuz sahneler, 100 yıl sonra bize de yaşatıldı. Şu farkla: İşgal İstanbul’u, adı üstünde işgal edilmiş, iradesi teslim alınmış, boyun eğerek kurtuluş arayan zavallıların İstanbul’uydu. 2026 Ankara’sı ise sözümona egemen bir devletin başkentiydi.
100 yıl önce İngiltere ve Fransa başta olmak üzere İtilaf Devletleri’nin işgal ettiği İstanbul’da yaşananları anlatan tanıklıkları ve o günün ruhunu canlandıran edebi metinleri pek çoğumuz bilir: Halide Edib’den Türk’ün Ateşle İmtihanı, Yakup Kadri’den Sodom ve Gomore, Mithat Cemal Kuntay’dan Üç İstanbul... Aynı zamanda Bilge Criss’in İstanbul’un İşgali başlıklı kitabı ve daha pek çok akademik araştırma, 1918’den 1923’e kadar İstanbul’a hakim olan karanlık tabloyu, bu tabloyu oluşturan kişileri ve olayları anlatır.
Bütün bu eserlerde anlatılan pek çok sahneyi, başka bir dünyada yaşanmışçasına, inanmakta zorlanarak okumuşuzdur. Örneğin, Halide Edib’in şu tanıklığı, işgal İstanbul’unda yaşananlara dair pek az şey bilenlere ilk okuyuşta gerçeküstü görünür: "Yalnız şu var ki, Müttefik kuvvetleri, küçük bahanelerle, durmadan Türkleri tevkif ediyor, cezalara çarptırıyor ve bazan da Müttefik merkezlerinde fena halde dövüyorlardı. Evler zorla sahiplerinin ellerinden alınıyor, içerdekiler dışarıya atılıyordu."1
Anadolu’da kurtuluşa giden mücadelenin örüldüğü günlerde, İmparatorluğun başkentinde nasıl olmuş da bu kadar haysiyet kırıcı olaylar yaşanabilmiştir? Bana kalırsa insanı esas dehşete düşüren, işgal kuvvetlerinin tacizleri ve taşkınlıkları değil; işgal yönetiminin işlerini kolaylaştıran, işgali normalleştiren ve ona uyum sağlayan geniş bir işbirlikçi sınıfın varlığıdır. Bu listenin başını hiç kuşkusuz Padişah Vahdettin ve onun kurdurduğu hükümetlerin sorumlu mevkilerinde oturanlar çeker (Bu işgal işbirlikçilerini çok seven Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i de burada analım). Başka bir şekilde ifade edecek olursak; İstanbul’un işgalciyle birlikte hareket eden "yerli ve milli" unsurları vardı.
İşgal İstanbul’u tabii ki sadece teslimiyetten ibaret olmadı: Sultanahmet Meydanı’nda toplanan binlerin ve onları işgale karşı direnişe çağıran Halide Ediblerin öfkesi de şehri sarmıştı. Gizliden gizliye Ankara’ya insan ve silah kaçıran yer altı örgütlerinin faaliyetleri sürüyordu. Greve çıkan tramvay işçilerinin direnişi, işgalcinin keyfini kaçırmıştı. İşgale karşı çıkan ya da çıkacağı düşünülen aydınların payına ise tutuklanmalar ve sürgünler düşmüştü. Bütün bunlara rağmen İstanbul’daki direniş, teslimiyeti gölgede bırakacak kadar görkemli olamadı.
İşte, Kurtuluş Savaşı’nın yürütüldüğü şehir olan Ankara’nın başına, 2026 yılında ev sahipliği yaptırılan NATO Zirvesi vesilesiyle tam olarak bunlar geldi.
2026’da Ankara’yı, 1920 İstanbul’una benzettiler. Öyle ki, 1920 İstanbul’undaki işbirlikçilik manzarasında bir zamanlar gerçeküstü bulduğumuz sahneler, 100 yıl sonra bize de yaşatıldı. Şu farkla: İşgal İstanbul’u, adı üstünde işgal edilmiş, iradesi teslim alınmış, boyun eğerek kurtuluş arayan zavallıların İstanbul’uydu. 2026 Ankara’sı ise sözümona egemen bir devletin başkentiydi.
Yurttaşlarını, 2026 yılının başkentinde 1920’nin İstanbul’undakine benzer uygulamalara tabi tutan, siyasal İslamcı çizgiden gelen AKP iktidarı oldu.
Ankara’nın gecekondularını yol kenarlarına koyulan paravanlarla gizlemek, yurttaşına reva gördüğü yol çukurlarını NATO liderleri arabalarında sarsılmasın diye alelacele onarmak, sokak köpeklerini Batılı liderlerin steril gözlerine görünmesinler diye toplayıp ölüme mahkum etmek, esnafı dükkanından giyimine kuşamına kadar NATO liderleri için hizaya çekmek, Ankaralı yurttaşları apartman kapısından sokağa adımını atar atmaz GBT kontrolüne almak, sağı solu boyayıp parkları NATO liderleri yeşil görsün diye sulamak... Ama belki de en absürdü; uluslararası siyasette hiçbir ağırlığı olmayan, gelip geçici bir siyasetçi olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron sabah koşusuna çıkacak diye Ankara’nın en büyük parklarından birini halka kapatmak...
Sabah saatlerinde kapılarını kırarak bastıkları evlerde NATO’ya karşı çıkacağını düşündükleri insanları yok yere gözaltına almak, hatta tutuklamak gibi hukuksuzluklara imza atmak...
İşte son bir ayda; 1920 İstanbul’unda işgal kuvvetlerinin memnuniyeti için canını dişine takan zihniyet de, hatta 1949’da Amerikan Missouri gemisinin demirlediği İstanbul’un genelev sokaklarını boyamayı bir fikir olarak ortaya atan ve uygulayan zihniyet de tarihin utanç sayfalarından çıkıp yeniden aramızda dolaşmaya başladı.
2026’nın Ali Kemalleri de vazifelerini haya duygusundan arınmışçasına icra ettiler. Peyam-ı Sabah’ın uğursuz kalemi Ali Kemal, işbirlikçiliğin basındaki en ünlü numunesi olarak parmakla gösterilen düşük bir tipti. Bağımsızlık peşindeki Ankara’yı aşağılayan, İngiltere’nin gücüne boyun eğmeyeni gerçekçi olmamakla suçlayıp hakir gören Ali Kemal’in 2026 sürümlerini de utanarak izledik.
ABD Başkanı Donald Trump’a yapılan atlı karşılamada atların disiplinini öveni mi dersiniz, Saray’ın şatafatını "liderlerin ağzı açık kaldı" diye anlatanı mı, yoksa tören kıtasında mehter takımı yer aldığı için İmparatorluk günlerine geri döndük diye nara atanı mı... Ali Kemal’in bedenlerinde yeniden dirildiği yandaş kalemlerin taklalarını öfkeyle izledik.
Konuklar kimdi? ABD Başkanı, Alman Şansölyesi, AB Komisyonu Başkanı... Yani 80 bine yakın Filistinlinin öldürüldüğü soykırıma her türlü desteği verenler, İran’da okul bombalayarak 160 kız çocuğunu acımadan katledenler...
Filistin için, İranlı masumlar için tek kelime etmeden bu debdebeden başı dönmüşçesine ekranlarda Trump’ın uçağının Ankara’ya inişini, Macron’un sabah koşusunu uzun uzun anlattılar.
Ankara’nın sokak hayvanları NATO liderleri için toplanıp ölüme gönderilirken, minik Ankara kedisi yavrularını yabancı delegasyona şirinlik olsun diye zirvenin yapıldığı alana bizzat bunlar salıverdi.
Hiç kuşku yok ki Türkiye tarihinin en onur kırıcı sayfalarından birine tanıklık ettik.
Peki ama bu ülkenin onuruna, bağımsızlık duygusuna ne oldu?
Uzun uzadıya tahlil yapmaya bu aşamada gerek duymuyorum: Bağımsızlığın ve başı dikliğin düşmanı, siyasal İslamcılar ve farklı partileriyle sağ milliyetçilerdir. Saadet Partisi’ni ve Filistin direnişinin az sayıdaki savunucusunu bu kitlenin dışında tuttuğumu belirtmek istiyorum.
Aslında bunu hep söyledik: Türkiye’de siyasal İslamcıların ve sağ milliyetçilerin tarihi, Batılı devletlerle içli dışlı ilişkilerin tarihidir. Sadece Kemalistleri ya da bu ülkede laikliği benimseyen yurttaşları gördüklerinde akıllarına gelen kültürel Batı karşıtlıklarının, emperyalizme karşıtlıkla hiçbir alakası olmadığını defalarca söyledik, çokça yazdık. Tanık olduğumuz bu onur kırıcı tablo, o tarihin güncel bir sürümüdür.
Siyasal İslamcı çizgiden gelen ancak bugün ideolojik yakıtını kişi kültüne bulanmış monarşist hayallerden ve Cumhuriyet düşmanlığından alan AKP, bu zirveyi Türkiye toplumunu içine aldığı cendereye meşruiyet sağlamak için çok önemsedi. Batılı devletler ve NATO liderliği, AKP’ye içeride kurduğu yarı-monarşist, yarı-İslamcı, baskıcı rejim için aradığı meşruiyeti bir kez daha verdiler. AKP iktidarı için Ankara’nın esir edilmesinin meyvesi buydu.
Bu iş birlikteliğinde bize düşen ders, bağımsızlık ve özgürlüğün birbirinden ayrı kazanılamayacağını bir kez daha anlamak oldu.
Peki, NATO Ankara’da neden toplandı? Zirve, Batı'nın zayıflayan dünya hegemonyasını ayağa kaldırmak için daha fazla silahlanma ve daha fazla militarizasyon hedefiyle toplandı. Amaç dünya barışı değil, yaklaşmakta olduğuna dair belirtilerin arttığı dünya savaşının hazırlıklarını görüşmekti. Emperyalizm bir kez daha dünya savaşına hazırlanırken, 1920’ler İstanbul’unu 2026 Ankara’sında canlandırmak emperyalizm tarihine de pek uygun düştü.
Son sözü de her türlü yasak ve baskıyı yok sayarak sokağa çıkan komünistler, sosyalistler ve tüm ilericiler için söyleyelim: Bu ülkenin bağımsızlığına düşkün, savaş örgütlerine “defol” diyen sesi olarak tarihe onlar geçti.
Tanıklık ettik ki; yavru Ankara kedilerini bile o kirli ellerden bu siyaset kurtaracak.
1Halide Edib Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Yenigün, 1998, s. 13.
/././
Olmaz dememeli -Mesut Odman-
Hele 28 Şubat günü İran’ın Minab kentinde bir okul dolusu bebenin ölümüne yol açabileceği besbelliyken gözünü kırpmadan "canlar alına” buyruğu vermekten hiç çekinmeyen bir hükümdar, kendi canı söz konusu olduğunda ürkmez olur mu? Ürker elbette, insandır ne de olsa!
“Neler oluyor hayatta?” diye bir şarkı vardı eskiden. Başına gelmedik kalmayan chp adlı partimizin Ecevit’li zamanlarında partinin bir tür “resmi” şarkıcısı sanılan yahut sayılan bir hanım şarkıcı söylerdi. Nedense, son günlerde ikide bir dilime takılıp duruyor. Ama konu o olmayacağı için şarkıyı türküyü bırakıp birkaç ilginç haberi art arda sıralayalım:
* Trump Ankara’daki zirvenin sonunda düzenlediği basın toplantısı sırasında, kendisinin kolay bir iş yapmadığını, güçlükler arasında öldürülme olasılığının da bulunduğunu söyledi; hatta oldukça yüksek bir oran da verdi.
* Ankara’ya gelirken kullandığı Katar şeyhinin armağanı, olağanüstü özelliklere sahip, onlarla da yetinilmeyip kendi adamları tarafından elbette güvenlik önlemlerinin de özellikle gözetildiği değişiklikler yapılmış uçağını Avrupa’ya gönderip kendi imalatları başkanlık uçağını kullanarak ülkesine döneceğini açıkladı. Neden olmasın, biraz eser akıllı olsa da, koskoca ABD başkanı, istediği uçağı kullanamaz mı? Buna kim ne diyebilir! Ama gösterdiği gerekçe pek de ciddi sayılamazdı. “Katarlı dostunun göz kamaştırıcı armağanını Avrupa’daki Amerikan askerlerinin de görüp incelemelerini istediği” türünden ciddiyetten uzak bir gerekçeydi.
* İranlı komşularımızın bizim “kırk gün gün kırk gece” diyerek uzattığımız masallara yakışır düğünlerimizden esinlenerek midir nedir, bir türlü tamamlayamadıkları cenaze törenlerinin Meşhed kentindeki bölümünde, belki başka kentlerde de benzerleri olmuştur, yüksek bir binaya yukarıdan aşağıya kocaman bir pankart asıldığını gördük. Pankartta İngilizce iri harflerle “Trump’ı öldüreceğiz” yazılıydı.
Uzatmaya gerek yok. Şimdi siz gelin de kendinizi Bay Başkanın yerine koyun. Haydi diyelim ki o insanlar korku nedir bilmezler. Biraz olsun ürperdikleri de mi görülmemiştir ya da şöyle diyelim, ne badireler atlatmışlardır atlatmasına da, “can tatlı” der bizim halkımız, Amerikan halkının da buna benzer deyişleri yok mudur? Ben bilmiyorum ama bilenler vardır mutlaka. Hele 28 Şubat günü İran’ın Minab kentinde bir okul dolusu bebenin ölümüne yol açabileceği besbelliyken gözünü kırpmadan "canlar alına” buyruğu vermekten hiç çekinmeyen bir hükümdar, kendi canı söz konusu olduğunda ürkmez olur mu? Ürker elbette, insandır ne de olsa!
Şu son cümlede sözü geçen “canlar alına” buyruğu Amerikalı olanından çok bizim eski hükümdarlarımızın üslubuna benzedi galiba. Kaptırmış yazıp giderken oluyor böyle “şeyler”, bağışlayın. Yoksa, Allah'ın keferesi nerden bilecek bizim anlı şanlı hükümdarlarımız gibi konuşmasını!
Hangi birine değinsem, bilemiyorum. O son basın toplantısı, saldırganlık ve savaş çığırtkanlığı özellikleri bir an için ihmal edilebilirse, basbayağı eğlenceli sayılabilirdi. Hele o komünizm ile ilgili bölümü…
Bay Başkan’ın kendi ülkesinde komünizmin gelişimi ve düpedüz Amerikan rüyası için bir tehdit durumuna gelişi ile ilgili son zamanlardaki etkileyici çözümleme ve uyarılarını ülkemiz medyasında bile az çok izlemiştik. İzlerken de kendisinin üçüncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ın yetmişli yıllarda söylediği ve birkaç kez de yinelediği “Bu kış komünizm gelebilir.” özlü sözünden haberi var mıdır acaba diye düşünmemiş değildik. Basın toplantısının gazetecilerin sorularına açılmasıyla birlikte salondaki yabancı gazetecilerden biri o uyarılarla ilgili bir soru sordu. Burada iki olasılık olabilir: Biri, soru sahibi Trump’ın adamıydı ve tam anlamıyla bir çanak soru idi. Başkanına konuyla ilgili derin bilgisini ve önemli uyarısını bir kez daha yineleme fırsatı vermiş oluyordu. Öteki olasılıksa, Beyaz Saray’ın adamları dışındaki ciddi gazetecilerden biriydi ve buradakiler de biraz eğlensinler diye soruyordu. Her neyse, bundan sonra yazacaklarım iki olasılıktan hangisi geçerli olursa olsun anlamlıdır.
Bay Başkan’ın komünizm ve komünistler hakkındaki derin bilgisi şaşırtıcıydı. O derinliği anlatmam çok zor, o yüzden bu kadarla yetiniyorum. O arada Lenin’in adını vurgulayarak söylemesi toplantıya ayrı bir hava kattı. Bilgisinin şaşırtıcılığı içinse şu kadarını söylemek yeterli olabilir: Bir zamanlar bizdeki kıyıda köşede kalmış kahvehanelerde kâğıt oynayacak adam bulamayan ihtiyarların “biraz da siyaset konuşalım” diyerek giriştikleri sohbetleri andırıyordu. Bir de, 11 Eylül 2001’de Müslüman savaşçılarının İkiz Kulelere yönelen saldırısı ile 7 Aralık 1941’de Japonya uçaklarının ABD’nin Hawaii’deki Pearl Harbor üssünü bombaladıkları saldırıyı aynı cümlede ve hangi bağlamda yapıldığı belirsiz bir karşılaştırmada kullanması da az buz zekâ ürünü değildi doğrusu. Gerçi benimki de pek aşırı bir titizlenme, Mesleki açıdan çok başarılı, çok da zengin bir emlakçi ve sekiz savaşı bitirdikten sonra dokuzuncuyu sona erdirerek Nobel Barış Ödülünün rakipsiz adayı olmasına ramak kalmış, insanlığın iyiliği için her şeyi yapan bir devlet adamı, bir de tarih mi öğretsin!
Eski yıllarda bu köşedeki yazıların birinde, 9-10 yaşlarındayken ilk kez babamdan dinlediğim bir öyküden söz etmiştim. Bir kez daha onun yeri geldi sanıyorum.
Yıllardan 1402. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile Timurlenk’in orduları bizim Ankara’nın Çubuk Ovası’nda çarpışıyorlar. Savaşı Timur kazanınca Yıldırım tutsak edilerek Timur’un huzuruna getiriliyor. Bir bacağı aksak olan Timur, Bayezid’in de bir gözünün görmediğini anlayınca, ellerini gökyüzüne açarak “Hey büyük Allah’ım, dünyayı bir körle bir topala mı bıraktın?” diyor.
Trump’ı hiç bilmiyor değiliz de, son birkaç gün boyunca, üstelik bu kadar uzun uzun ve bu kadar yakından izleyip dinledikten sonra, Timur’dan daha çok şaşırmamak ne mümkün! Üstelik o dünyanın kimlerin elinde olduğunu çok da bilemeden konuşmuş. Oysa, bizim ayağı değil aklı aksak zat-ı muhterem, şimdilik bile olsa, dünya benden sorulur havasında. Öyle görünüyor. İsteyen komik desin, isteyen trajikomik
/././
Akademik etik -Rıfat Okçabol-
Şimdi, bu paraşüt akademisyene sormak gerekiyor: Öğrenciler sizinle resim çektirmek zorunda mı? Bu zorunluluk nerede yazıyor? Sizinle resim çektirmeyen öğrenciye ceza verilmesi ne anlama geliyor? Etik mi? Bir paraşüt olarak, Felsefe Bölümünü temsil etme yetkinizi nereden alıyorsunuz?
Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Felsefe Bölümü’nün mezuniyet töreninde, komik olduğu kadar anlamlı ve düşündürücü olan bir sahne yaşanıyor. Bölüm mezunlarına diplomalarını veren kişi, mezun olan bir öğrenciye diplomasını verirken fotoğraf çektirmek istiyor. Öğrenci ise o kişiyle fotoğraf çektirmek istemiyor ve bir an önce diplomasını almak istiyor. Çekişme sırasında akademisyen öğrenciyi itmiş olsa da, öğrenci resim çektirmeden diplomasını alabiliyor.
Bu olayı görenler ve duyanlar, herhalde duruma şaşırıyor ve de yadırgıyor. Ancak olayın arka planı bir başka öyküyü içeriyor.
Bilindiği gibi BÜ’ye, YKS’de ülkedeki herhangi bir programa girebilecek yüksek puan alan öğrenciler giriyor. Diyelim ki siz bu öğrencilerden birisiniz, ilahiyata ilgi duymuyorsunuz ve BÜ’nün Felsefe bölümünü seçtiniz. Sonra bir bakıyorsunuz BÜ kayyım yönetimin elinde ve üniversite paraşüt akademisyenlerle1 dolu. Felsefeyi seçtiğinize göre sorgulayan bir gençsiniz. Sorguladıkça ve kayyım yönetimin ne anlama geldiğini, gençlerin gözdesi olan BÜ’yü ne hale getirdiklerini gözledikçe, ister istemez kayyım karşıtı oluyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz 2024’te bölümünüze bir paraşüt akademisyen daha atanıyor ve 2026’da da Nafi Baba Tasavvuf, Tarih ve Kültürel Miras Araştırma Merkezi’nin müdürlüğüne getiriliyor. Üstelik bu akademisyen paraşüt bölüm başkan yardımcısı yapılıyor.
Zaman içinde paraşüt akademisyenin özgeçmişini de öğreniyorsunuz.
1986’da Ankara’da doğan paraşüt akademisyen meğer 2008’de ilahiyat fakültesinden lisans derecesini almış. Ramazan Bayramı yerine Şeker Bayramı diyenleri islamofobikler olarak adlandıran İbrahim Aytunç’un 17 Şubat 2019 tarihli röportajından2 öğrenildiğine göre ilahiyat öğrencisiyken, din felsefesi dersinden zayıf not almış. Kısa bir süre imamlık yapmış. Sonra eğitim bakanlığı bursuyla gittiği Indiana Üniversitesi’nde yüksek lisans ile ‘Nature, God, and Creation: A Necessitarian Case’ (Doğa, Tanrı ve Yaratılış: Zorunlulukçu Bir Argüman) başlıklı teziyle de 2018’de din felsefesi alanında doktorasını tamamlamış. Doktora yaptığı üniversitede, İstanbul Şehir Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nde çalışmış. ‘Metafizik, Dini Epistemoloji, Bilim ve Din, Eleştirel Düşünme, Değer Felsefesi, Hayatın Anlamı’ konularına ilgi duyduğu anlaşılıyor. ‘Two methods of Understanding the Sacred Book’ (Kutsal Kitap'ı Anlamanın İki Yolu) ve ‘God of Ibn Sīnā: Immutable Yet Responsive’ (İbn Sina'nın Tanrısı: Değişmez Ama Cevap Veren) adlı makaleleri bulunuyor. Prof. Dr. Gürbüz Deniz’in ‘Metaphysics of Free Will in Islamic Philosophy’ (İslam Felsefesinde Özgür İradenin Metafiziği) kitabını da İngilizceye çevirmiş.
Bu paraşüt akademisyen, aynı zamanda İLKE Vakfı’nın3 bir yan kuruluşu olup İslami ve insani değerler üzerinden ilgili olduğu konularda dijital yayın yapan İLKE Analiz’e de katkıda bulunuyormuş.
Şimdi siz, Cumhuriyet’in aydınlanmacı değerlerine bağlı, laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinin bir genci olarak, hem paraşüt hem de Cumhuriyet değerlerine mesafeli olduğu belli olan bir akademisyenle resim çektirmek ister misiniz?
Resim çektirmeme hakkını koruyan öğrenci, törendeki diğer öğrenciler tarafından alkışlanıyor ve toplumun büyük çoğunluğunun beğenisini kazanıyor.
Ancak işin ucunda kayyım karşıtlığı olunca, olay bu noktada kapanmıyor. BÜ’nün kayyım yönetimi, ortada bir suç varmışçasına, öğrencinin mezuniyet kartını iptal edip 5 yıl süreyle yerleşkeye girişini yasaklıyor!
Bu arada paraşüt akademisyen de, “Törene katılıyorsanız seremoninin işleyişi nasılsa ona uyacaksınız. Yoksa gidip diplomanızı sekreterlikten alabilirsiniz. Ben orada kendimi değil Felsefe Bölümü'nü temsil ediyorum, sizin şovunuzun bir parçası olamam” demiş! Şimdi, bu paraşüt akademisyene sormak gerekiyor:
* Öğrenciler sizinle resim çektirmek zorunda mı? Bu zorunluluk nerede yazıyor?
* Sizinle resim çektirmeyen öğrenciye ceza verilmesi ne anlama geliyor? Etik mi?
* Kayyım yönetimleri meşru kabul ediyor musunuz? Neden?
* İstenmediğiniz bir fakülteye/bölüme paraşüt akademisyen olmak, akademik etikle bağdaşır mı?
* İstenmediğiniz bir yerde çalıştığınıza göre, işgalci konumuna düşmüyor musunuz?
* Bir paraşüt olarak, Felsefe Bölümünü temsil etme yetkinizi nereden alıyorsunuz?
* Bir ilahiyatçı olarak, seküler felsefeye (dini inançlara veya doğaüstü kabullere dayanmayan, sorgulamaları akıl, bilim ve nesnel olgularla açıklamaya çalışan düşünce sistemine) dayalı bir bölüme gelip o bölümün kimliğini değiştirmeye çalışmak akademik etikle bağdaşır mı?
* Röportaj sırasında İbrahim Aytunç’a, “Bugün gezerken şahit olduğunuz bir olayı, olay olup bittikten sonra kısacık bile düşünüyorsanız, tebrikler. Felsefecisiniz” demişsiniz. Siz kayyımlığın ve paraşüt akademisyenliğin ne demek olduğunu düşünüp felsefe yapıyor musunuz?
Paraşüt akademisyenin bu sorulara ne yanıt vereceği önemli değil. Toplumun bu konularda neler düşündüğü çok daha önemli!
-----
1 Paraşüt akademisyenlik, aklı başında ya da sorgulayan ve tüm toplumun gözdesi olmuş bir kurumun kurumsal hafızasına saygılı olanların kabul etmeyeceğiniz bir şey. Çünkü paraşüt akademisyen, bölümü ve fakültesi uygun görmeyip istemese de, kayyım rektörlüğün keyfi olarak tepeden atadığı bir kişi oluyor.
2 https://medium.com/@aytuncrahim/yasin-ramazan-ba%C5%9Faran-r%C3%B6portaj%C4%B1-4c3ff25905a8,
3 Web sayfasına göre bu vakfın değeri “İslami ve insani değerler çerçevesinde yaşama, yaşanmasına vesile olma, toplumda bu yönde bir dönüşümün gerçekleşmesine ön ayak olma amacına yönelik olarak hayır odaklı iş üretmektir” (https://ilke.org.tr/tr/ilke-hakkinda).
/././
soL










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder