‘Uluslararası toplumun’ kurtaramadığı doktor -Akdoğan Özkan-
2024 yılının son günlerinde İsrail güçlerince tutuklanan Gazze’deki Kemal Advan Hastanesi’nin Başhekimi Dr. Hüssam Ebu Safiyye, zindanda günbegün ölüme giderken, uluslararası toplumun yaşanan zulüm karşısındaki kayıtsızlığı bitmiyor.
Gazze’nin kuzeyindeki Cebeliye kenti yakınlarında yer alan Avdet Hastanesi'nin normalde ameliyat takvim ve planlamalarını kaydettikleri beyaz panosuna 2023 yılının 20 Ekim günü Dr. Mahmut Ebu Nuceyle tarafından İngilizce olarak şu not düşülmüştü:
“Sonunda hayatta kalabilenler hikâyemizi anlatacaklar. Biz elimizden geleni yaptık. Bizi hatırlayın.”
Aradan üç yıla yakın bir süre geçti. Hatırlamayı bırakın, üzerine kaç vahşet, kaç acı daha yaşandı, unutuldu. Dr. Nuceyle, o satırları yazdıktan bir ay sonra, 21 Kasım 2023’te İsrail uçaklarınca bombalanan hastanede, görevi başında Dr. Ahmed el Sahar, Dr. Ziyad el Tatari gibi meslektaşları ve bazı sağlık personeliyle birlikte can verdi. Tıpkı İsrail’in Gazze’deki kıyımı sırasında hayatını kaybeden pek çok meslektaşı gibi. Ancak Filistin’de olan bitenler karşısındaki suskunluğumuzdan utanmamız gereken trajediler bunlarla da sınırlı kalmadı. Hatırlayanlar olacaktır, İsrail güçleri 2024 yılının son günlerinde de Gazze’deki Kemal Advan Hastanesi’nin Başhekimi Dr. Hüssam Ebu Safiyye’yi tutuklamış, ardından da hastaneyi ateşe vermişti.
Filistinli çocuk doktoru Dr. Ebu Safiyye’nin üzerinde beyaz önlüğüyle, yıkıntılar arasında çağrıldığı İsrail tankına doğru yürüyüşü, 2024 yılının hafızamıza kazınan en dramatik ve en utanç verici görüntüleri arasında yer almıştı. Gazze’de görev yaptığı hastaneyi terk etmemiş, en zorlu şartlar altında ihtiyacı olanlara şifa dağıtma düsturuyla hareket etmiş, hatta oğlunu da İsrail saldırılarında kaybetmiş Dr. Ebu Safiyye, aradan geçen bir buçuk yılı aşan süreye rağmen herhangi bir resmi suçlama yöneltilmeksizin ve yargılanmaksızın hâlen İsrail cezaevlerinde tutuluyor. Hücre hapsine atılan ve işkenceye maruz kaldığı anlaşılan Ebu Safiyye, sağlık durumundaki kötüleşmeye rağmen hâlâ tahliye edilmiş değil. “Uluslararası toplum,” hekimlik yeminine sadık kalmasının bedelini bu denli ağır bir şekilde ödeyen doktoru tahliye ettirmekten bile aciz kaldı!
En son 10 Haziran'da online olarak katıldığı duruşma sırasında görüntülenen Ebu Safiyye'nin, gözaltına alınmadan önceki haline kıyasla epeyce kilo kaybettiği görülmüştü. Bunun ardından, avukatı Nasır Ebu Avdet, 2 Temmuz'da Nitzan Hapishanesi'nin Rakefet yeraltı sorgu merkezinde Dr. Safiyye'yi ziyaret etmişti. İsrail merkezli İnsan Hakları İçin Doktorlar Örgütü’nün (PHRI) ziyarete dair yaptığı açıklamaya bakılırsa, avukatıyla görüştüğü odaya elleri ve ayakları kelepçeli olarak, yüzleri maskeli gardiyanlar eşliğinde getirilen Ebu Safiyye'nin başı, göz çevresi, kulakları ve boynunda ciddi yaralar bulunmaktaydı.

Nitekim Ebu Safiyye, görüşme sırasında avukatına, Ganot Hapishanesi'nde tutulduğu süre zarfında çekiç ve coplarla darp edildiğini; Nitzan Hapishanesi'ndeki Rakefet merkezine nakledildiği 24 Haziran'dan bu yana ise her gün sistematik şekilde işkenceye maruz kaldığını söylemişti.
Hayatından ciddi şekilde endişe ettiği kaydedilen Ebu Safiyye, avukatına “Bu beni son görüşünüz olacak. Beni buraya öldürmek için getirdiler. Hayatta kalabileceğime ihtimal vermiyorum. Artık sona geldim," demiş. Nefes almakta ve dik durmakta zorlanan Ebu Safiyye'nin, konuşurken birkaç kez bilincini kaybetme noktasına geldiği de ifade ediliyor.
Filistin'in Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi nezdindeki Daimî Temsilcisi Büyükelçi İbrahim Hurayşa, BM ve çok sayıda uluslararası kuruluş ile insani kuruluşa acil bir mektup göndererek Ebu Safiyye'nin serbest bırakılması için acilen harekete geçilmesini talep etti. Uluslararası Af Örgütü de, Ebu Safiyye ve alıkonulan diğer Filistinli sağlık çalışanlarının derhal ve koşulsuz serbest bırakılması için kampanyalar yürütüyor.
Ancak ne İsrail uluslararası tepkilere aldırış edip Filistinli başhekimi serbest bırakıyor ne de “uluslararası toplum,” Tel Aviv yönetimine bu insanlık dramının sona erdirilmesi yolunda baskı uyguluyor.
Aile endişeli. Doktorun Middle East Eye’e konuşan kız kardeşi Semahir Ebu Safiyye, işgal güçlerinin bu işi inada bindirip, Hüssam Ebu Safiye’ye yönelik muamelelerini her geçen gün daha kötü hale getirdiklerini savunuyor.
Bu arada, Filistin kurumlarının verilerine göre, İsrail hapishanelerinde yaklaşık 350'si çocuk, 99'u kadın ve 3 bin 244'ü idari tutuklu olmak üzere toplam 9 bin 500 civarında Filistinli tutsak bulunuyor.
Binyamin Netanyahu’nun yargılandığı davalardan affını isteyen Amerikalı başkanlar çıkıyor; hatta eşi Sara Netanyahu’ya ömür boyu koruma sağlanması bile onaylanıyor. Ama Dr. Ebu Safiyye’nin uluslararası hukuku dinlemeyen, bu insanlık dışı tutsaklığına, “uluslararası toplumdan” tek tük birtakım sesler dışında, güçlü bir itiraz maalesef yükselmiyor. “Uluslararası toplum,” ancak Francesca Albanese gibi uluslararası hukuk uzmanlarına soykırım ekonomisini ifşa ettiği için yaptırımlar ve yasaklar getirmekle meşgul olabiliyor! Birleşmiş Milletler (BM) Filistin Özel Raportörü Albanese, ABD tarafından kendisine uygulanan yaptırımlar ve mali abluka nedeniyle bugün hiçbir kredi kartı, banka kartı veya banka hesabını kullanamamakta. Yaptırımlar yüzünden başka ülkelerde yeni banka hesabı bile açamayan Albanese, ABD tarafından finansal sistemden tamamen tecrit edilmiş durumda. Aynı ABD, İsrail'e yıllık 3,3 milyar dolarlık askeri yardımın kesilmesini öngören yasa tasarısını oy çokluğuyla reddedebiliyor. Almanya ise İsrail Devleti'nin var olma hakkının reddedilmesini suç sayan yasa çıkarıyor. Almanya Federal Konseyi'nde onaylanan ve yaz tatilinin ardından Federal Meclis'te görüşülmesi beklenen yasa ile İsrail'in var olmasını kamuya açık şekilde reddeden ya da eleştiren kişilere 5 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Niye? Çünkü anti-semitik şiddeti tetikleyebilir, diyor Almanlar.
Ama tabii Dr. Hüssam Ebu Safiyye son nefesine kadar cezaevinde kalabilir! Orada bir şiddet yok çünkü!
Yıl 2026, beyhudeliğimiz, utancımız bitmiyor, büyüyor ve Dr. Hüssam gözlerimizin önünde zindanda eriyor!
/././
Avukat Bişar Abdi Alınak: Deniz Göktaş'ın tutuklanması 'sosyal medya mahkemeleri'nin bir örneği; kitlesel infaza dönüşen bu suçlara karşı mahkemeler kurulmalı -Aslı Atasoy-
Linç kültürünün yıkıcı etkileri tüm dünyada rahatsızlık verici boyutlara ulaşmış durumda. Çünkü ifade özgürlüğü; linç kampanyaları, manipülasyonlar ve bot hesapların yarattığı suni gündemlerle hiç olmadığı kadar tehdit altında. Avukat Bişar Abdi Alınak, "X'te kitlesel infaza dönüşebilen herhangi bir konu, kanun nezdinde suçun unsurlarını oluşturmasa dahi manipülasyon ve dezenformasyonla pekâlâ mahkemelerin konusu hâline getirilebiliyor, tutuklama kararı verilebiliyor. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik kapsamında değerlendirilebilecek bu kitlesel infazlar en nihayetinde kötü eller marifetiyle fikir ve düşünce açıklama hürriyetinin sınırlarını zorlayan bir hâle dönüşebiliyor. 'Sosyal medya mahkemeleri' tam da budur. Deniz Göktaş'ın tutuklanması da buna en yakın örnek" diyor.
Dijitalleşen dünyada bilgi ve öfke aynı hızla yayılıyor. Hakaret ve karalama, hukuk dünyasını sıkça meşgul ediyor. Peki, sosyal medyanın kendi adaletini dağıttığı bu düzende, bireyin savunma hakkı ve masumiyet karinesi ne kadar korunabiliyor? Türkiye'nin dijital linçle imtihanını, sosyal medyadaki nefret söylemlerine karşı yürütülen hukuki mücadeleyi bizzat bu davaların içinde yer alan avukat Bişar Abdi Alınak ile konuştuk.
-Bişar Bey, X’i kullanıyor musunuz?
Aktif olarak kullandığım bir Twitter/X hesabım bulunmamaktadır. Ancak haber sitelerinin büyük bir kısmı, sahip oldukları yayın politikaları ve ideolojik yaklaşımlar doğrultusunda haber sunarken; X ve diğer sosyal medya platformlarında farklı bakış açılarına ve alternatif gündemlere ulaşabilmeyi mümkün kıldığı için gündemi zaman zaman buradan takip etmekteyim.
-Kullanmama nedeninizi öğrenebilir miyiz?
X’in ilk dönemlerinde çok daha özgür ve objektif bir tartışma alanı mevcutken, günümüzde ekonomik olarak desteklenen bot hesaplar aracılığıyla suni gündemler oluşturulabildiği, gerçek gündemlerin geri plana itebildiği ve organize şekilde hareket eden bazı grupların toplum algısını yönlendirmeye yönelik çalışmalar yürütebildiği görülmektedir. Bununla birlikte en önemli sorunlardan biri, yalnızca iktidar politikalarına yönelik eleştirel paylaşımlar yapan bazı hesapların, İletişim Başkanlığı ve ilgili mekanizmalar aracılığıyla kısa sürede sosyal medya platformlarından kaldırılabilmesidir. X platformunun ancak iktidarın izin verdiği ölçüde özgür kalabildiği bir ortamda, bu platformda aktif bir kullanıcı olmayı ve düşüncelerimi burada paylaşmayı; iktidarın baskısı ve kontrol mekanizmaları altında gerçekleşen sınırlı bir özgürlük alanı olarak görmekteyim. Bu sebeplerle X hesabı kullanmamaktayım.

-Sosyal medya bir yandan hızlı iletişim sağlarken bir yandan da anlık ve kitlesel “infaz” mekanizmasını çalıştırabiliyor. Bir hukukçu olarak bu size ne düşündürüyor?
X platformunda örgütlenen linç kampanyalarının bir kısmı doğalında gelişen ani refleksler olabildiği gibi bir kısım linçte ekonomik olarak desteklenen hesaplar marifeti ile örgütlenmektedir. Kitlesel infaza dönüşebilen herhangi bir konu, kanun nezdinde suçun unsurlarını oluşturmasa dahi manipülasyon ve dezenformasyonla pekâlâ mahkemelerin konusu hâline getirilebilmektedir. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik kapsamında değerlendirilebilecek bu kitlesel infazlar en nihayeti de kötü eller marifeti ile fikir ve düşünce açıklama hürriyetinin sınırlarını zorlayan bir hâle dönüşebilmektedir. X platformunda gündem olan herhangi bir konu suçun maddi unsurlarını taşımasa dahi mahkemeler tutuklama ciheti ile kanuna uygun olmayan kararlar tesis edebilmektedirler. Sosyal medya mahkemeleri dediğimiz husus tam da budur. Mahkemeler bu noktada kamuoyu baskısından çekinerek suça konu edilen eylemin maddi unsurlarını gözetmeden tesis ettikleri kararlar ile bir hukuk devletinde olması gereken yeknesaklık ilkesini göz ardı etmektedirler. Yakın zamanda tutuklanan Deniz Göktaş yargılaması da buna en yakın örnektir. Toplumun kendi gibi düşünmeyenleri cezalandırma aracına dönüşen bu platformlar hukuk ilmi ile özleşmeyen, bireylerin hareket alanını açık bir şekilde belirlemeye çalışan, bu noktada korkuyu ve hukuksuzluğu büyüten bir sonuca hizmet etmektedir.
-Dijital linçler, masumiyet karinesi ve savunma hakkını nasıl etkiliyor?
Dijital linçler ile yaygınlaşan vakaların birçoğu görmekteyiz ki ilmi herhangi bir disipline dayanmamaktadır. Bilgisi olmayan kişi ya da kişilerin fikirlerinin toplumun büyük bir bölümünün fikri gibi lanse edilebildiği bu platform toplumun düşünsel anketlerini bir kısmında manipüle ederek yukarıda da bahsettiğim sonuçların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Sosyal medya aracılığıyla hedef haline getirilen bir kişi linç ile karşı karşıya kaldığı durumlarda Türkiye hukuk sistemi ne yazık ki öznesi muhalif olan ve olmayan ayrımı yapmak suretiyle objektif olmayan kararlar almaktadır. Yani lince uğrayan konusu ve başlığı ne olursa olsun muhalif ise ayrı uygulama iktidara yakın ise ayrı uygulama ile karşı karşıya kalmaktadır.
Masumiyet karinesi dediğimiz ilke ise yine bahsettiğim ayrıma göre çalıştırılmaktadır. Sosyal medya platformlarında Cumhurbaşkanı’na hakaret eden birisi saatler içerisinde bulunup tutuklanabiliyorken aynı mecrada bulunan başka bir siyasî lidere yapılan her türlü cürüm aynı şekilde sonuç doğurmamaktadır. Bu sebep ile sosyal medya linçlerinin savunmaya etkisini tartışırken savunan kişinin hangi siyasî görüşe sahip olduğu sonucu direkt etkilemektedir. Yani özetle, masumiyet karinesi yargı mecralarında kişinin suçlu olup olmadığına bakılmaksızın fikir ve düşüncelerine göre işletilen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bunun dışında lince dönüşen her konu tarafına bakılmaksızın masumiyet karinesini yok saymaktadır. Dezenformasyon yasası doğru ve tarafsız işletilir ise yargısız infaz yapan kişi ya da gruplar daha dikkatli hareket etmek zorunda kalacaklardır.

-Dijital dünyada hakaret, karalama ve linç; ifade özgürlüğü savunusu arkasına saklanabiliyor. Bu gibi durumlarda hukuk, bireyi nasıl koruyor?
Bilişim suçları kapsamında ilgili yasalar her ne kadar bireyi koruyor gibi görünse de pratikte savcılık makamları her türlü saldırıyı derecesi ne olursa olsun hukuki kılıflarla örtbas etmektedir. Örneğin hakaret edilen bir kişi siyasetçi ise sinkaflı bir söylem bile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne atıfta bulunulan çarpıtma bir yorumla savcılık tarafından takipsizlik ile sonuçlandırılabilmektedir. Konu başlığı siyasîlerin eleştirme hürriyetine bağlayan bu kararlar küfür edeni koruyan bir mekanizmaya dönüşebilmektedir. Şayet hakarete maruz kalan kişi siyasetçi değil ise de hakaretin kime yapıldığı, şüpheliye ulaşılamadığı, ağır eleştiri gibi mazeretler ile yine takipsizlik ile sonuçlandırılmaktadır.
Hakarete maruz kalan bir kişi hakkını tazminat yolu ile aramak istediğinde de mahkemeler nezdinde hâkime geniş takdir yetkisi tanındığı için maruz kalınan manevi tahribatı daha da arttıran komik dahi olmayan rakamlarda kararlar tesis edilmektedir. Türkiye’de sosyal medyada oluşan suçlara dair ceza ve hukuk mahkemelerinin kurulması gerekmektedir. Zira dijital evrende oluşan büyük nefret ve akabinde gelişen hakaret kültürü şu an mevcutta bulunan savcılık ve mahkemelerin taşıyamayacağı kadar büyük ölçeklidir. Zira cezasız kalan her suç bir sonrakine davetiye çıkarır. Hakaret kültürünün bu kadar yaygın olmasının bir sebebi de Türkiye yargısının bu konudaki yetersizliği ve objektif karar alma mekanizmasının gelişmemesinden kaynaklıdır.
-Toplumdaki insanların kendi kendine hakimlik yaptığı bu düzende gerçek adalet için nasıl bir yol haritası önerirsiniz?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur aslında. Her bireyin pek tabii de düşünsel yargılamaları vardır. Mühim olan bu düşüncelerini açıklarken asgari tahammül ve farklı düşüncelere asgari düzeyde etraflı değerlendirme yapması gerekmektedir. Türkiye’de ne yazık ki kendi gibi düşünmeyen hemen hemen herkes farklı olan düşünceyi kendisine ve değerlerine saldırı yapılmış gibi değerlendirerek kendi yarattığı sanrılara kapılıp öfkelenmektedirler.
Bu ülke maalesef linç kültüründen kaynaklı olarak çok büyük bedeller ödedi, hâlâ da ödemeye devam etmektedir. 1955 yılında 6-7 Eylül olayları olarak bilinen Rum halkına karşı yapılan katliamlar, Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilenler, Zilan’da, Dersim’de, Digor’da katledilen binlerce insan linç kültürünü devlet organizasyon vesilesi ile gerçekleşmiştir. Bugün sosyal medya üzerinden hâkimlik yapmaya çalışan akıl da bunların bilişim çağındaki türevleridir. Bu sebep ile gerçek adalet için önerebileceğim yol haritası insan, yaşam ve düşünce hürriyetini benimseyen ve yok saymayan bir kültürün oluşması gerektiğidir. Bu ilkeleri yok sayan her türlü düşünceyi bir hastalık olarak görmeliyiz. Sağduyuyu egemen kılan bir anlayış gerekmektedir.

-Sosyal medyada hakaret içerikli paylaşımlara yönelik çalışmalarınızı biliyoruz. Süreç nasıl işliyor?
Bu noktada müvekkillerimizin talepleri doğrultusunda yargısal süreçler yönetmekteyiz. Gerek müvekkillerimizin tespiti gerekse de kendi tespitlerimiz doğrultusunda her işlem için müvekkillerimizin onaylama süreçlerini tamamladıktan sonra gerek savcılık makamlarında şüphelilerin belirlenmesi gerekse de hakaret içerikli yorumların kaldırılması yönünde hukuk mahkemelerinde başvurular yapmaktayız. Maalesef süreç yukarıda da belirttiğim üzere mahkemelerin ve savcılıkların sayı olarak yetersiz olmasından ve muhaliflere yönelik hakaretlerin büyük bir kısmı görmezden gelindiğinden arzu edilen seviyelerde sonuç almamızın önüne geçmektedir.
-En çok kime karşı negatif içerik üretiliyor?
Negatif içeriklerin Türkiye’deki en büyük mağdurları maalesef muhalif kesimlerdir. Muhalif kesim içerisinde de en çok negatif içerik üretilen kişiler Kürt meselesine yakınlığı ile bilinen sanatçı ve siyasetçilerdir. Ancak verisel olarak değerlendirecek olursak negatif içeriklerin en büyük mağduru maalesef Sayın Yılmaz Güney’dir. Savcılık makamları yapmış olduğumuz binlerce başvuruyu maalesef Yılmaz Güney’e küfür edenleri ödüllendirircesine takipsizlikle sonuçlandırmaktadırlar. Cezasızlık ile harlanan toplumdan etkilenen Cumhuriyet savcıları bile kendi sosyal medya sayfalarında fütursuzca küfredebilmektedirler. Yargı mercileri, Kürt meselesine duyarlı olan herkesi ve özellikle Yılmaz Güney’e yönelik hakaretleri meşru gören bir anlayış ile değerlendirmektedir. Kabul edilemez bu pratik yargıya olan güveni daha da azaltmaktadır. Pek tabii de suça konu eylemler bakımından başvurularımız bu kanunsuz kararlara rağmen devam etmektedir.

-Bu davaların gelir modeline dönüştüğü, insanların kredi çekip ödeme yaptığı iddiaları hakkında ne söylersiniz?
Sosyal medya mecralarında kim kime hakaret ediyor ise kanun mağduru korumak zorundadır. Bu konuda mağduriyeti fazla olan bir kişinin dava sayısı da doğal olarak fazla olacaktır. Burada tartışılması gereken husus maalesef manipüle edilmektedir. Küfür edenin mağduriyet devşirdiği bu tartışma konusu mağdurun uğradığı manevi zararı görmezden gelmektedir. Pek tabiide ekonomik bir külfetle karşılaşan hakaret faili bu durumu mağdurun bu konuyu gelir kapısına dönüştürdüğü iddiası ile manipüle etmeye çalışmaktadır. İç dünyasında “Bana hakaret edilsin bende para kazanayım” düşüncesi ile hareket edenleri ayrık tutarak hiç kimsenin kendisine küfür edilmesinden mutlu olmayacağı gerçeği ile çelişen bir durum ortaya çıkmaktadır. Kanun mağduru korumakta ve sanığın ve davalının yargıda oluşan ücretlere de katlanmak zorunda olduğunu düşünmekteyim.
/././
Türk ceza yasalarında Türkçe yanlışlarından üç örnek -Sami Selçuk-
Üzerinde düşünülmeden yapılan sıradan bir sözcük çevirisinin bir hukuk terimine ve kavramına dönüşmesi, elbette sadece kaba saba bir yanlışlık, yalnızca bir güldürü değil, bunun da çok ötesinde yasayı hazırlayan sözde bilim insanları açısından bağışlanamaz bir dram, bir ağlatıdır da...
Birinci örnek, “kasıt” kavramını tanımlayan 2004/5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 12’ikinci maddesiyle ilgilidir.
Bu madde Türk Ceza Yasası’nda yanlış tanımlanan diliyle “KAST” (KASIT, YÖNELİM) terimiyle ilgilidir. Buna göre, “Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir:” (m. 21).
Peki, doğru terim ve tanım neymiş?
Doğru terim, kast değil, elbette “kasıt”tır.
Zira karşılık “kast” sözcüğü, toplumbilimsel bir terimdir; Hindistan’da yaşanan ve babadan oğula geçen sınıflardan her biridir.
Yeri gelmişken belirtelim ki, kökenbilim (etimoloji) açısından “kasıt” (kasd) sözcüğü, Arapçada içinden iliği çıkarmak için kemiği kurmak, amaçlı davranmak anlamlarına gelmektedir. “İktisad” sözcüğü de aynı kökten türetilmiştir ve olanakları amaca göre kullanma anlamına gelmektedir (Cemaleddin ibni Mükrem (İbni Manzûr). Lisan-ül Arab, III, Beyrut, tarihsiz, s. 353-357, ileten: Yüce, Turhan Tufan, Ceza Hukuk dersleri, Manisa, 1982, s. 322).
Öte yandan “kasıt” sözcüğü, Türkçede niyet, amaç, gaye, bilerek isteyerek güdülen erek, istek, kurma, tasavvur, tertip, kötü niyet, garaz, birinin aleyhine bir işe kalkışma, bilerek yapma, bir işe bilerek ve isteyerek, gerekliliğine inanarak kalkışma, girişme anlamlarında da kullanılmaktadır.
Türk Hukuk Lügati bu kasıt (intentio, Vorsatz, Absicht, intention, intenzione, dol, dolo) terimini, suçun öznel öğesi olarak tanımlamaktadır (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara, 1991, s. 193).
Kavrama daha yakından bakıldığı zaman dil ve terim açısından şu gerçekler ortaya çıkmaktadır: “Kasıt” kavramı, Hint-Avrupa anadil ailesinin Batı kolunda yer alan Cermen dillerinden sözgelimi, Almancada Vorsatz, Absicht; buna karşılık İngilizcede Latin anadil ailesine içinde yer alan Fransızca gibi intention olarak karşılanmaktadır. Latince anadili içinde yer alan dillerde ise söyleniş biçimi dışında tutarlı biçimde aynı terimin kullanıldığı görülmektedir: Terimin adı, Fransızca gibi İtalyancada intenzione, İspanyolcada intención, Portekizcede intenção’dur. Öte yandan Latin anadili içindeki bu beriki dillerde kötü niyeti, hileyi de içeren anlamda Latince dolus, Fransızca dol, İtalyancada dolo sözcüklerinin de yer yer kullanıldığı görülmektedir.
Bu bilgilerin ışığında kanımızca kasıt teriminin karşılığı, Latin anadili içinde yer alan dillerdeki terimler gözetilerek “yönelim” olmak gerekir.
Bundan başka Türk Ceza Yasası’nda kastın tanımını yapılırken cümle kuruluşunda etken ve edilgen durumlar yan yana getirilmiştir. Oysa “ve” sözcüğü, aynı işlevleri gören sözcükleri, sözcük öbeklerini ya da cümleleri birbirine bağlayan bir “bağlaç”tır. Dolayısıyla eşit olan özneleri, nesneleri, nitelikleri, tamamlayanları, tamamlananları, önermeleri, kipleri birbirine bağlar. Özetle özneler, nesneler, tamamlayan ve tamamlanan aynı; eylemler, kip ve kişi açısından birbirine eşit ise “ve” bağlacı kullanılabilir. Oysa maddede birbirine bağlanan iki cümlecikten birincisi olan “bilerek” eylemin eyleyeni (fail) belli biri tarafından işlendiğini gösteren etken çatıyla; ikincisi olan “bilinerek” ise, eylemin eyleyeni belli olmayan biri tarafından işlendiğini gösteren edilgen bir çatıyla kurulmuştur. Dolayısıyla çatı aynı olmadığı için iki cümlecik, elbette bağlacıyla bağlanamaz. Dolayısıyla maddeyi dilbilgisi açısından düzeltmek ve bunlardan birini seçmek zorunludur.
Dolayısıyla “kasıt” hukuk teriminin tanımı ve tanım maddesinin ilk fıkrası şöyle olmak gerekirdi: “Suçun oluşması, yönelimin (kastın) varlığına bağlıdır. Yönelim, suçun yasal tanımındaki öğeleri bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir.”
İkinci çarpıcı örneği, Yargıtay’da bulunduğum sırada yaşamışımdır.
1926/765 sayılı Eski TCY’nin kamu görevlisinin önünde (huzurunda) ve görevinden dolayı (m. 266) ya da görevi sırasında (m. 267) hakaret eylemleri iki ayrı suç olarak düzenlenmişti.
Her iki suçun ortak ağırlaştırılmış biçimi ise, TCY’nin 269’uncu maddede yer almıştı.
Bu maddeye ve bu doğrultuda gelişen Yargıtay’ın görüşlerine göre, hakaret, “cebir ve şiddet (yaralama) ve tehdit” kullanılarak işlenmişse verilecek ceza artırılacak, ancak cezayı artırıcı nitelikteki bu maddede “ve” bağlacı kullanıldığı için, üç eylemin, yani sövme, şiddet ve tehdit eylemlerinin bir arada gerçekleşmesi aranacak; kısaca yargılanan sanık, sövecek, tehdit edecek, ayrıca şiddet de kullanacak, yani bugün kullanılan terime göre kamu görevlisini yaralayacaktı. Bu eylemlerden birini yapmadığı takdirde, sözgelimi, fail sövme ve tehditle yetinirse, ortak artırıcı nedeni düzenleyen Yasa’nın 269’uncu maddesinde “ve” bağlacı kullanıldığı için, hakkında bu madde uygulanamayacak, ancak kamu görevlisine karşı sövme ve tehdit olmak üzere fail, iki ayrı suçu işlemiş olacak ve buna göre cezalandırılacak, son çözümlemede faile TC Yasası’nın 266 ya da 267’nci maddelere göre verilen ceza, üç ayrı suç gerçekleştiği takdirde 269’uncu maddeye göre artırılacaktı.
Bu anlayışın ulaştığı çarpık, düşündürücü ve şaşırtıcı sonuç ise, insanları başkaldırtacak boyutta çok şaşırtıcıydı: Eğer sanık, hakaret ve tehdit gibi iki ayrı suçu işlemişse, kendisine verilen cezaların toplamının, üç ayrı suç, yani hakaret, tehdit ve yaralama suçları için verilen ağırlaştırılmış tek cezadan daha ağır oluyordu.
Bu akıl almaz, gülünç ve çarpık çelişkiye yol açan olay ise, elbette Yasa’nın 269’uncu maddesinde kullanılan “ve” bağlacıydı.
Oysa Kaynak Yasa’da yer alan ve ülkemizdeki 269’uncu maddenin karşılığı olan maddede “ve” değil, “ya da” (veya) bağlacına yer verilmişti. Dolayısıyla suç işlemeyi kışkırtan bu çarpık duruma son vermenin yolu, aslında çok kolaydı. Çünkü bunun için kaynak yasaya ve “düzeltici yorum”a başvurmak “ve” bağlacının yerine “ya da” bağlacını geçirmek yeterliydi.
Dolayısıyla Başkanlığını yürüttüğüm Dördüncü Ceza Dairesi, bu gerekçeyle birkaç karar verdi.
Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bilinen “yerleşik (müstakar) kararlara göre” gerekçesiyle eski görüşünde uzun süre direndi ve görev yaptığım dairenin düzeltici yorumla ulaştığı görüşe katılmadı.
CGK’nın bu akla ve mantığa aykırı yaklaşımı ve ulaştığı sonuç üzerine Yargıtay’ın kitaplığında var olan 1926/765 sayılı Eski TCY’nin harf devrimi öncesi 1926 yılında Resmî Gazetede Arap alfabesiyle yayımlanan ilk metni bulunmuş, Türk dilinin arınmasını ve zenginleşmesini sağlamak için Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunun eski genel yazmanı ünlü dilcimiz Merhum Ömer Asım Aksoy’a gönderilmiş; Aksoy, Arapça alfabede üç tür “vav” (v harfi) bulunduğunu; Eski TCY’nin Arapça alfabeyle kaleme alınan 269’uncu maddesinde geçen “vav”ın “ve” değil, “ya da” (veya) olarak anlaşılıp yazıya dökülmesi gerekirken, Yasa metninin Arap alfabesinden Latin alfabesine dönüştürülmesi sırasında bunun yanlış olarak “ve” biçiminde yazılmış olduğunu belirlemiş; aynı görüşü edebiyat araştırmalarıyla tanınan yazarlarımızdan Merhum Hikmet İlaydın da paylaşmıştı.
İşte toplanan bu bilgilerin ışığında Arap harfleriyle yazılan metne göre Yargıtay CGK, görüşünü değiştirmiş, ancak böylelikle doğru uygulama gerçekleştrilebilmiştir.
Arap harfleriyle yürürlüğe giren bu metni Latin harflerine dönüştürerek kaleme alanlar, elbette Arap alfabesini çok iyi bilen uzman insanlardı.
Ancak görüldüğü üzere, bu uzmanlıklarına karşın onlar bile, Arap alfabesiyle kaleme alınan eski yasayı yeni Latin alfabesine dönüştürürlerken yanılmaktan kurtulamamışlardır.
Üçüncü örnek ise, araştırmadan, yeterince bilmeden sonuçlar çıkarmanın, yargılarda bulunmanın yaşadığım en çarpıcı örneklerden biridir: 1926 / 765 sayılı Eski TC Yasası’nın 188/3, 455, 459’uncu; 6123 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce 480 ve 482’nci maddelerinde geçen “birkaç kimse;” 193/2’nci maddesinde geçen “birçok kimseler” sözcükleri, 1889 tarihli Kaynak Yasa’da (md. 154, ayrıca 155/son, 157/2, 371, 375, 393 ve 395) “bir(den çok kişi” (più persone) olarak kaleme alınmıştı. 1930 tarihli İtalyan Ceza Yasası (md. 339/1, 662, 589, 590, 594/son, 595/1) da aynı doğrultudaydı.
Durum böyle iken bir çeviri olan TCY’de bir hukuk terimi, dolayısıyla hukuk kavramı olmayan bu sözcükler, “birden çok,” “birkaç” ve “birçok” olarak çevrilmiş, yani bunlar tutarlı biçimde tek bir örnek olarak çevrilmemişti. Bu ise, elbette şaşılacak bir durum değil, kişiden kişiye değişebilen, her zaman görülebilen, yaşanılabilen bir çeviriden ibaretti.
Ancak bu konuda benim ülkemde yaşananlar, çok şaşırtıcı, hatta dehşet vericiydi.
Gerçekten bu çeviri üzerine bir hukuk terimi olmayan söz konusu sözcükler, Kaynak Yasa’ya başvurularak anlamlandırılacak ve düzeltici yorum ile ele alınarak sonuca ulaşılacak yerde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK) 19.3.1949 tarih ve 4/84-82 sayılı kararında “birkaç” üç, “birçok” ise üçten çok olarak tanımlanmış; daha sonraki kararlarla da bu anlamlandırmalar yerleşiklik, süreklilik kazanmıştı.
Ne yazık ki, çok şaşırtıcıydı, bu yaklaşım!?
Şimdi daha çok şaşıracaksınız. Çünkü bununla da kalınmamış, bir hukuk terimi olmadığı halde Yargıtay’ın ulaştığı bu yadırganası, hatta saçma görüş, 1953 / 6123 sayılı Yasa değişikliğinde Eski TCY’nin yoklukta hakaret ve sövme suçlarını tanımlayan 480 ve 482’nci maddelerinde Yargıtay’ın bu görüşüne dayanılarak “birkaç kimseyle ihtilat eder” sözleri, “ikiden ziyade kimseyle ihtilat eder” biçiminde değiştirilerek yasalaştırılmıştı.
Ancak ben, bunlara hiç şaşırmamışımdır. Çünkü az düşünen insanlar toplumlarında doğaldır bu tür saçmalıklar. Üstelik mantıksal düşünmenin değil, kendinden öncekileri öykünmenin (taklit) öne çıktığı toplumlarda ise, bu yadırganası yanlışlıklar çok da bulaşıcıdır.
Nitekim bu yanlışlık, sıradan bir çevirinin de çok ötesine geçmiş, bu noktada kalmamış, 2004/5237 sayılı son TCY’nin 125’inci maddesine de yine “en az üç kişiyle ihtilat” biçiminde yasalaşmıştır.
Ancak bu gülünç yaklaşıma sıradan bir yanlışlık diyerek göz yummak elbette çok güçtür. Çünkü üzerinde düşünülmeden yapılan sıradan bir sözcük çevirisinin bir hukuk terimine ve kavramına dönüşmesi, elbette sadece kaba saba bir yanlışlık, yalnızca bir güldürü değil, bunun da çok ötesinde yasayı hazırlayan sözde bilim insanları açısından bağışlanamaz bir dram, bir ağlatıdır da.
Yoklukta (gıyap) hakaret suçunu yargılayan bir yargıcın, yaşını başını almış iki tanığın, sanığın suçu işlediğine ilişkin tanıklıklarının ardından, tarafların anlamadıkları Osmanlı Türkçesiyle “ihtilat unsuru” oluşmadığı gerekçesiyle bir sanığı aklaması karşısında yakınanın neler düşündüğünü, hatta neler kurguladığını lütfen bir düşünün!
Ah, benim güzel halkım, ah!?
/././
Kafelerin çoğalması refahın göstergesi mi? Yunanistan’ın “kafe ekonomisi” uyarısı -Murat Batı-
Gerçek refahın ölçüsü daha fazla masa kurabilmek değil; çalışan başına daha fazla katma değer üreten bir ekonomi inşa edebilmektir.
2 Temmuz 2026’da Industrial and Corporate Change dergisinde yayımlanan bir makalede, Michalis Nikiforos, Vlassis Missos, Christos Pierros ve Nikolaos Rodousakis, Yunanistan’da 2009 sonunda başlayan krizin ve bunu izleyen ekonomik uyum programlarının uzun dönemli etkilerini inceliyor.
2010 yılında uygulamaya konulan ekonomik uyum programlarının temel amacı, Yunanistan ekonomisini daha rekabetçi, daha üretken ve ihracata dayalı bir yapıya dönüştürmekti. Bu kapsamda kamu harcamalarında önemli kesintilere gidildi, iş gücü piyasası esnekleştirildi, ürün piyasaları serbestleştirildi, özelleştirmeler hızlandırıldı ve ücretler önemli ölçüde geriledi. Beklenti, kaynakların daha verimli sektörlere yönelmesi ve iş gücü verimliliğinin artmasıydı.
Ancak çalışma, ortaya çıkan sonucun beklentilerden oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Yazarlara göre kriz sonrasında Yunanistan ekonomisinde Accommodation and Food Service Activities (AFSA) olarak tanımlanan konaklama ve yiyecek hizmetleri faaliyetlerinin ağırlığı belirgin biçimde arttı. Oteller, restoranlar, kafeler, barlar ve benzeri turizm odaklı hizmet faaliyetleri ekonominin lokomotiflerinden biri hâline gelirken, yazarlar bu dönüşümü “cafe economy” (kafe ekonomisi) kavramıyla tanımlıyor.
Burada anlatılmak istenen elbette kahve kültürünün gelişmesi değildir. Kastedilen, ekonominin giderek düşük katma değerli ve verimliliği görece düşük hizmet faaliyetlerine daha fazla bağımlı hâle gelmesidir.
Makalenin en dikkat çekici bulgularından biri, 2009-2023 döneminde konaklama ve yiyecek hizmetleri sektöründe istihdamın yaklaşık yüzde 87 artmasına rağmen, aynı dönemde çalışan başına iş gücü verimliliğinin yaklaşık yüzde 41 gerilemiş olmasıdır. Aynı dönemde sektörde reel ücretler kullanılan fiyat endeksine göre yaklaşık yüzde 59 gerilemiştir.
Başka bir ifadeyle sektörde çalışan sayısı hızla artmış; buna karşılık çalışan başına üretilen katma değer gerilemiştir. Yazarlar, bu nedenle kriz sonrasında söz konusu sektörde istihdamın önemli ölçüde arttığını; buna karşın bu artışın çalışan başına üretkenlikte benzer bir yükseliş sağlamadığını ortaya koymaktadır.
Sorun yalnızca bu sektörle de sınırlı değildir. Çalışmaya göre, 2023 yılı itibarıyla Yunanistan’ın toplam iş gücü verimliliği hâlâ 2009 seviyesinin yaklaşık yüzde 16 altında bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle ekonomi yeniden büyüme sürecine girmiş olsa da üretkenlik kriz öncesindeki düzeyine ulaşamamıştır.
Yazarlar bunun nedenini yalnızca sektörlerin değişmesinde aramıyor. Onlara göre kemer sıkma politikaları toplam talebi önemli ölçüde daraltırken, reel ücretlerdeki sert düşüş de firmaların verimlilik artırıcı teknoloji yatırımlarına yönelme isteğini zayıflattı. İş gücü maliyetleri düştüğünde işletmeler açısından yeni teknolojiye yatırım yapmak yerine daha fazla düşük ücretli işçi çalıştırmak daha cazip hâle gelebiliyor. Bu durum ise verimlilik artışını sınırlayan önemli unsurlardan biri olarak değerlendiriliyor.
Makalenin belki de en önemli uyarısı burada ortaya çıkıyor. Bir ekonomide kafe, restoran ve turizm işletmelerinin sayısının artması tek başına refah göstergesi değildir. Eğer istihdam artışı ağırlıklı olarak düşük verimlilikli sektörlerde gerçekleşirken yüksek katma değerli üretim aynı ölçüde gelişmiyorsa, uzun vadede ekonominin üretkenliği zayıflayabilir. Kısa vadede istihdam artarken çalışan başına üretilen katma değer aynı ölçüde yükselmeyebilir.
Bu değerlendirme, turizmin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Makale, tam tersine, turizmin Yunanistan’a önemli döviz kazandırdığını ve cari işlemler açığının azaltılmasına ciddi katkı sağladığını kabul ediyor. Ancak ekonominin büyümesinin giderek düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine dayanmasının uzun vadede sürdürülebilir büyüme açısından önemli bir risk oluşturduğunu da vurguluyor.
Yunanistan örneği önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Bir ekonominin başarısını yalnızca açılan işletme sayısıyla, dolu kafelerle veya canlı sokaklarla ölçmek doğru değildir. Asıl bakılması gereken, ekonominin ne kadar katma değer ürettiği, çalışan başına verimliliğin nasıl değiştiği ve üretim yapısının uzun vadede ne kadar güçlendiğidir.
Ekonomik canlılık ile ekonomik verimlilik her zaman aynı anlama gelmez. Bazen hareketli görünen bir ekonomi, üretkenlik bakımından aynı başarıyı gösteremeyebilir. Yunanistan üzerine yapılan bu çalışma da tam olarak buna dikkat çekiyor. Kafe ekonomisi kavramı, kafelerin çoğalmasını değil; ekonominin düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesini ifade ediyor. Bu nedenle ekonomileri değerlendirirken görünen hareketliliğin yanı sıra, üretkenlik ve katma değer göstergelerine de bakmak gerekmektedir.
Türkiye için aynı durum mu geçerli?
Yunanistan üzerine hazırlanan bu çalışma ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Türkiye ekonomisi de giderek kafe, restoran, konaklama ve turizm faaliyetlerinin ağırlık kazandığı, düşük ücretli ve düşük verimlilikli bir yapıya mı dönüşüyor?
Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek doğru olmaz. Çünkü Türkiye ile Yunanistan’ın son 15 yılda izlediği ekonomik seyir aynı değildir. Yunanistan, 2010 sonrasında millî gelirinin yaklaşık dörtte birini kaybettiği çok ağır bir ekonomik kriz yaşarken; Türkiye aynı dönemde dalgalanmalar yaşasa da üretimini, ihracatını ve istihdamını artırmaya devam etti. Dolayısıyla Yunanistan’da yaşanan verimlilik çöküşünü Türkiye için birebir tekrarlamak isabetli olmaz.
Ancak bu farklılık, Yunanistan örneğinin Türkiye açısından hiçbir anlam taşımadığı anlamına da gelmez. Tam tersine, makalenin ortaya koyduğu temel uyarılar Türkiye bakımından da dikkatle değerlendirilmelidir.
Öncelikle hizmet sektörünün büyümesi tek başına olumsuz bir gelişme değildir. Gelişmiş ekonomilerde de hizmetlerin millî gelir ve istihdam içindeki payı oldukça yüksektir. Finans, yazılım, sağlık, eğitim, lojistik, danışmanlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok hizmet alanı yüksek katma değer üretmekte ve ekonominin rekabet gücünü artırmaktadır.
Dolayısıyla mesele, hizmet sektörünün büyümesi değil; hangi hizmet sektörlerinin büyüdüğüdür.
Turizm, konaklama ve yiyecek-içecek hizmetleri Türkiye açısından önemli sektörlerdir. Bu alanlar yüz binlerce kişiye istihdam sağlamakta, özellikle gençler için iş gücü piyasasına giriş imkânı sunmakta ve ülkeye önemli miktarda döviz kazandırmaktadır. Cari işlemler dengesi üzerindeki olumlu etkileri de yadsınamaz.
Ancak ekonominin büyümesi giderek bu sektörlere bağımlı hâle gelmeye başladığında, Yunanistan çalışmasının işaret ettiği riskler ortaya çıkabilir.
Makalenin en önemli tespitlerinden biri, düşük ücretlerin her zaman rekabet avantajı sağlamadığıdır. Geleneksel anlayışa göre ucuz iş gücü maliyetleri işletmelerin rekabet gücünü artırır. Ancak araştırmacılar bunun her zaman geçerli olmadığını savunuyor. Onlara göre emek maliyetleri çok düştüğünde işletmeler teknoloji yatırımı yapmak, otomasyona geçmek veya çalışan başına üretimi artıracak yeniliklere yönelmek yerine daha fazla düşük ücretli işçi çalıştırmayı tercih edebilmektedir. Bunun sonucu olarak istihdam artsa bile çalışan başına üretilen katma değer yeterince yükselmemekte.
Bu tespit yalnızca Yunanistan için değil, gelişmekte olan birçok ekonomi açısından da önem taşıyor.
Çünkü sürdürülebilir refahın kaynağı sadece daha fazla insanın çalışması değildir. Asıl önemli olan, çalışan başına ne kadar değer üretildiğidir. Bir ekonomide aynı sayıda kişi çalışıyor olabilir; ancak yüksek teknoloji kullanan, yenilik yapan ve nitelikli üretim gerçekleştiren bir işletmeyle düşük katma değerli hizmet sunan bir işletmenin ekonomiye katkısı aynı değildir.
Türkiye açısından üzerinde durulması gereken konu da tam olarak budur.
Son yıllarda şehir merkezlerinde, alışveriş yerlerinde ve turizm bölgelerinde kafe, restoran ve benzeri işletmelerin hızla arttığı gözlenmektedir. Bu durum ekonomik canlılığın bir göstergesi olabilir. Ancak aynı dönemde yüksek teknoloji üretiminin, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin, patent üretiminin, dijital dönüşümün ve çalışan başına katma değerin de benzer ölçüde artıp artmadığı en az bunun kadar önemlidir.
Ekonomik büyümenin niteliğini belirleyen unsur, tüketimin nerede yapıldığı değil; üretimin hangi alanlarda yoğunlaştığıdır.
Yunanistan üzerine hazırlanan çalışma tam da bu nedenle yalnızca turizm sektörünü eleştirmiyor. Asıl eleştiri, ekonominin üretkenliğini artıracak sektörler yerine düşük verimlilikli faaliyetlerin büyümenin temel motoru hâline gelmesine yöneliktir. Yazarlara göre kısa vadede istihdam yaratan bu model, uzun vadede üretkenlik artışını sınırlamakta ve refah artışını yavaşlatmaktadır.
Türkiye’nin bugün Yunanistan’ın bulunduğu noktada olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak ekonomik büyümenin giderek düşük katma değerli faaliyetlere dayanması, ücret artışlarının verimlilik artışından kopması ve teknoloji yatırımlarının yetersiz kalması hâlinde benzer risklerle karşılaşılması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Mesele, ülkede kaç kafe, restoran veya otel bulunduğu değildir. Bunlar canlı bir ekonominin doğal unsurlarıdır. Asıl soru şudur: Ekonomi, yüksek katma değer üreten sektörlerle mi büyüyor; yoksa düşük ücretli ve düşük verimlilikli faaliyetler büyümenin ağırlık merkezini mi oluşturuyor?
Yunanistan’ın kafe ekonomisi üzerine yapılan çalışma, bu sorunun sadece komşu ülke için değil, üretim yapısını güçlendirmek isteyen bütün ekonomiler için önem taşıdığını hatırlatıyor. Çünkü uzun vadede refahı belirleyen, açılan işletme sayısı değil; o işletmelerin çalışan başına ne kadar katma değer üretebildiğidir.
Sonuç ve genel değerlendirme
Yunanistan örneği aslında ekonomiye bakarken hangi göstergelere odaklanmamız gerektiğini de hatırlatıyor. Bir ekonominin sağlığını yalnızca açılan işletme sayısıyla, dolu kafelerle ya da hareketli caddelerle ölçmek yanıltıcı olabilir. Asıl soru, bu hareketliliğin ne kadar katma değer ürettiği ve çalışan başına üretimi ne ölçüde artırdığıdır.
Kafelerin ekonomik kriz dönemlerinde müşteri bulmaya devam etmesinin bir nedeni de kahvenin görece düşük maliyetli bir sosyalleşme imkânı sunmasıdır. Gelir düzeyi gerilese bile insanlar tamamen sosyal hayattan çekilmek yerine, daha pahalı alternatifler yerine kahve gibi nispeten erişilebilir harcamalara yönelebilmektedir. Bu nedenle kafelerin dolu olması, tek başına hanehalkının refahının arttığını ya da ekonominin sağlıklı bir üretim yapısına sahip olduğunu göstermeyebilir.
Türkiye bakımından bu tabloyu değerlendirirken, düşük ücret politikasının yanı sıra özellikle bazı sektörlerde kayıt dışı çalışan yabancıların oluşturduğu ucuz iş gücü arzını da göz ardı etmemek gerekir. Muhtemelen siz de bir kafe ya da restorana gittiğinizde, özellikle mutfakta veya müşterilerin doğrudan görmediği bölümlerde çalışan yabancı uyruklu kişilerle sıkça karşılaşıyorsunuzdur. Bu gözlem tek başına kayıt dışılığı kanıtlamaz; ancak emek yoğun hizmet sektörlerinde düşük maliyetli yabancı iş gücünün yaygınlaştığını gösteren dikkat çekici bir işarettir.
Ekonomide çoğu zaman gözden kaçan basit ama önemli bir gösterge vardır: Bir sektörün katma değerdeki payının istihdamdaki payından daha küçük olması, o sektörün verimliliğinin ekonomi genelindeki ortalamanın altında olduğunu gösterir. Başka bir ifadeyle, çok sayıda insanın çalıştığı bir sektör ekonomiye aynı ölçüde değer katmıyorsa, istihdam artışı tek başına refah artışı anlamına gelmez.
Elbette hiçbir ülke yalnızca sanayiyle büyüyemez; hizmet sektörü de modern ekonomilerin vazgeçilmez unsurudur. Ancak önemli olan, hangi hizmetlerin büyüdüğüdür. Yazılım, finans, sağlık, eğitim ve yüksek teknolojiye dayalı hizmetlerle büyüyen bir ekonomi ile ağırlığını düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine veren bir ekonomi aynı değildir.
Asıl mesele, şehirlerde kaç kafe veya restoran açıldığı değildir. Önemli olan, bu işletmelerin ekonomide hangi üretim yapısının sonucu olduğudur. Eğer kafeler, güçlü bir sanayinin, yüksek teknoloji üretiminin ve artan gelir seviyesinin doğal sonucu olarak çoğalıyorsa bu ekonomik gelişmenin göstergesi olabilir. Ancak üretken sektörler güç kaybederken ekonomi giderek düşük katma değerli hizmet faaliyetlerine dayanıyorsa, aynı görüntü bambaşka bir gerçeği anlatır.
Yunanistan üzerine yapılan çalışma da tam olarak bu uyarıyı yapıyor. Sokakların kalabalık olması, kafelerin dolu olması, hatta son yıllarda özellikle üniversite kampüslerinin ve çevresinin giderek kafelerle kuşatılması tek başına refahın göstergesi değildir. Bunlar ekonomik canlılığın işaretleri olabilir; ancak üretkenliğin arttığını tek başına göstermez.
Ezcümle, gerçek refahın ölçüsü daha fazla masa kurabilmek değil; çalışan başına daha fazla katma değer üreten bir ekonomi inşa edebilmektir.
/././
Futbol bahane; Arjantin’e nefret, İspanya’ya sevgi, ya Türkiye?-Ercan Uygur-
Soykırımcı İsrail hayranı ve bu İsrail’in destekçisi ABD Başkanı Trump’ın daha da çok hayranı bir başkanın yönettiği Arjantin’e kim sevgi gösterir? Arjantin’in karşısındaki İspanya, tüm kolonyal geçmişine karşılık, neden sevilmesin? Türkiye hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve Trump’a Arjantin gibi yaklaşmaya çalışıyorsa, mazlum geçmişine karşılık tepki toplamaz mı?
Arjantinli arkadaşıma / meslektaşıma “İspanya – Arjantin maçı ne olur?” diye sormuştum. Şaşırtıcı bir yanıt verdi: “Sonucu bilemiyorum ama, Arjantin yenilse sevineceğim.” Sordum: “Neden?”
“Çünkü biz yendikçe bize karşı diğer ülkelerin nefreti yükseliyor. Bu durum hiç hoşuma gitmiyor.” Bu açıklamayı kabul etmedim: “İyi ama final maçı oynayacağınıza göre İspanya da hep yeniyor demektir. Onlara da mı nefret yükseliyor?”
“Bilmem, belki başka nedenler de vardır. İstisnalar dışında büyük çoğunluk İspanya’ya sevgiyle bakıyor, onlar yensin istiyor.”
Bu saptama doğru bence. Benim gözlemime göre de İspanya’ya daha fazla sevgi var. Nedenini merak ettim. Konuyu diğer bir Arjantinli meslektaşıma da sordum. Şöyle dedi; “Diğer Latin Amerika ülkeleri bile bize nefret duyarlar. Birçok nedeni var.”
Arkadaşım birkaç tarihsel olay aktardı. Ama bu açıklama ile yetinmedim, biraz araştırdım. Tarihsel olaylar var evet, ama bugünlerde bile yaşanan bazı olaylar Arjantin’e olumsuz bakışlar getiriyor. Nedir bunlar?
Arjantin’i bir kıstas, bir ölçü olarak alırsak Türkiye bu bakımdan nerede duruyor? Bu yazının amacı asıl olarak Arjantin nefretini açıklamaktır. Türkiye ile ilgili de kısa bir açılamam var.
Arjantinliler dışındaki Latin izleyiciler Arjantin’in rakiplerini destekliyor
Arjantin’in 2022 Dünya Kupası'nda ve 2026 Dünya Kupası'nda oynadığı önceki maçlarda da görülmüştü. Ancak Arjantin’in 15 gün önceki Yeşil Burun (Cape Verde) ve 4 gün önce oynadığı İngiltere yarı final maçında olay artık çok dikkat çekti.
Kupadan elenmiş Latin Amerika ülkelerinin taraftarları Arjantin yerine çoğunlukla rakip takımı destekledi. Tarafsız bile kalmadılar. Arjantin’e karşı takınılan bu olumsuz tavrın arkasında ne vardı acaba? Ayrıca konu Latin izleyicilerle sınırlı değildi.
İngiltere-Arjantin maçının oynandığı saatlerde ABD’deki “Seçilmiş Latin Yöneticiler Ulusal Birliği” üyelerinin geleneksel toplantısı/konferansı vardı. Bu konu orada da gündem oldu. Çoğunluğu ulusal ve yerel idarelerde etkili yönetici olan Birlik üyelerine şöyle bir jest yapılmıştı.
İsteyen yöneticiler Dünya Kupası'nda destekledikleri ulusal takımın formasını düşük bir fiyata satın alabiliyor ve hatta toplantıda giyebiliyordu. Forma satışından ve giyilen forma dağılımından şöyle bir sonuç çıkıyordu.
Arjantin forması giyen neredeyse yoktu. Buna karşılık bu Latino üyeler toplantısında İngiltere forması alanlar ve giyenler vardı. Açıkça, Arjantin’e karşıtlık, hatta bir nefret ifadesi görülüyordu.
ABD kaynaklı Politico dergisi bu konuyu bazı birlik üyelerine sordu. California’da orta ölçekli bir şehrin belediye başkanı ve Meksika kökenli bir üye şöyle dedi. “Bu Arjantinliler Latinlere benzemiyor ki. Bunlar hep Avrupalı olma ve görünme özentisi içindeler. Elbette bunları değil İngiltere’yi destekliyorum.”
İngiltere maçında Kolombiya’lı bir izleyici şöyle demişti: “Arjantinliler kendilerini beyaz Avrupalı olarak görüyor ve yerlilerle ve Afrika kökenlilerle karışmış diğer Latin kişilere ve ülkelere tepeden aşağılayıcı biçimde bakıyorlar. Bu nedenle ben, Perulu ve Uruguaylı arkadaşlarımla İngiltere’yi tutuyorum.”
Latin Yöneticiler Birliği konferansındaki bir başka yönetici şöyle diyordu: “Arjantin, 2. Dünya savaşı sonrasında birçok Avrupalı mülteci kabul etti. Bunlar içinde önemli sayıda Nazi kalıntısı da vardı. Nazilerin bazıları sonra İsrail tarafından telef edildi.”
İşin ilginç yanı Arjantin, Avrupalı ve beyaz diye olmalı, Avrupa’dan Yahudi mültecileri de kabul etti. Büyük ve ayrı bir Yahudi mahallesi oluştu.
Bazı Latin kökenlilerin görüşleri için kaynak olarak kullandığım Politico yayını (gazete ve web sitesi) konusunda bilgi vermeliyim. Bu konuda hassas davranıyorum, çünkü basın yayın organları bazı grupların görüşlerini yansıtıyor olabilirler. Elbette bağımsız kalmaya çalışanlar da var.
Nitekim Politico, 2007’de bağımsız bir ABD yayın organı olarak bir yatırımcının finansmanı ile ve Washington Post’tan iki gazetecinin idaresinde kuruluyor. Ancak 2021’de Alman Springer Verlag tarafından 1 milyar dolara satın alınıyor.
Springer Verlag için iki önemli bilgi vereyim. Birincisi Almanya’nın ve Avrupa’nın en büyük basın-yayın kuruluşlarından birisi. Bünyesinde çok etkili Bild ve Die Welt gazeteleri / yayınları var. Başta en çok satan Bild olmak üzere bu yayınlarda çalışanların Avrupa Birliğini, serbest piyasa ekonomisini ve en önemlisi İsrail’i desteklemeleri isteniyor.
Bild’in, Almanya’da ortalama vatandaşın görüşünü ve siyasilerin kararlarını önemli ölçüde etkilediği biliniyor. Der Spiegel dergisi, Bild’in Almanya’yı yanlış yöne sürüklediğini, Netanyahu propagandası yaptığını ve halka İsrail soykırımını destekleyen yanlış haberler verdiğini söylüyor.
Arjantin’de beyaz ve Avrupalı saplantısı ve soykırımlar
Arjantin’de beyaz ve Avrupalı olma saplantısının tarihçesi var. Arjantin hükümetleri, 1816’da bağımsızlık ilanından sonra Avrupalı göçmenlere işlenecek toprak verme kampanyası başlatıyor. Hem de Şili ile yarış halinde.
Arjantin ve Şili, Patagonya gibi güneydeki tarıma açılmamış ve kendilerinin olmayan toprakları işgale başlıyorlar. Ancak o toprakların yerli sahipleri var. Yerliler de topraklarını bırakmayınca, öldürülerek, esir alınıp sürülerek ve hatta aç bırakılarak soykırıma uğratılıyorlar. Bu ilk soykırımlar 1870-1885 arasında oluyor.
Sonra 1920’lerde ikinci bir dalga daha başlıyor. I. Dünya Savaşı sonrasında ülkeye göçen Avrupalılara yeni topraklar vermek için bu kez kuzeydeki eyaletler yerlilerden temizlenmeye başlanıyor. Bu temizleme birçok alanda yapılıyor ve kimine göre katliam, kimine göre soykırımdır. Bu etnik temizlik 2020’de soykırım olarak resmen kabul ediliyor ama herhangi bir tazminat veya gönül alma bile yoktur.
Önemli bir soykırım alanı Chaco eyaletindeki Napalpi’dir. Burada Temmuz 1924’te binlerce yerli öldürülüyor, esir alınıp sürülüyor ve aç bırakılıp ölüme terkediliyor. Böylece üstün beyazlar insan olarak bile görmedikleri yerlileri yok ediyorlar.
Bir soykırım da II. Dünya Savaşı sonrasında Ekim 1947’de tarım alanı dışında yaşanıyor. Çok düşük ücretlerle büyük çiftliklerde çalışan yerliler, bir şeker fabrikasının biraz daha yüksek ücret verme sözünü dikkate alarak burada çalışmaya başlıyor.
Ancak fabrika açıkladığı ücretin yarısını bile vermiyor. Konuşmalar, görüşmeler sonuç getirmiyor ve yerliler çalışmayı bırakıyor. Beklendiği gibi kendilerine başkaları da iş vermiyor. Bunun üzerine binlerle daha büyük bir şehre yürümeye başlıyorlar.
Bu yürüyüş sırasında açlıktan ve salgın hastalıktan çok sayıda yerli ölüyor. Aylar sonra büyük şehre varıyorlar. Ama bu kez de şehir halkı bunlardan şikayetçi oluyor. Bölgeye otomatik silahlı önemli bir jandarma gücü sevkediliyor.
Bir söylenti çıkıyor; “yerliler bir beyaz hristiyanı öldürdü” diye. Bunun üzerine jandarma ve şehrin beyazları yerlilere saldırı başlatıyorlar. Birkaçı dışında büyük bölümü ölüyor. Kucağında bebeği olan kadınlar dahil.
Bu dönemde iktidarda Juan Peron var. Soykırımı yapan jandarma komutanı “silahlı yerliler bize saldırdı” diye rapor veriyor. Bu soykırım için de Arjantin hükümeti herhangi bir tazminat ödemesi yapmamıştır.
Bu noktada çok kişinin sorduğu şu soruyu hatırlatayım: Tüm Latin Amerika ülkeleri futbol takımlarında Afrika kökenli oyuncular var. Neden Arjantin takımında yok? Bu sorunun yanıtı daha acıklı bir soykırım hikayesine götürüyor.
1800’lerin başında Buenos Aires’de nüfusun üçte biri Afrika kökenli kölelerden oluşuyor. Bazı şehirlerde bu oran yüzde 50’yi buluyor. Sonraki yıllarda kölelik kaldırılıyor. Ancak sözde.
Sonra İspanya ve İtalya başta olmak üzere Avrupa’dan göç başlayınca Afrikalı işgücüne ihtiyaç da azalıyor. Diğer yandan 1868-1874 döneminde başkan olan Domingo Sarmiento “Afrikalı siyahlara ihtiyacımız yok” politikası izlemeye başlıyor.
Sarmiento, Afrika kökenli Arjantinlileri eritmek üzere şu önlemleri alıyor: (i) Paraguay ile yapılan savaşlarda bu grubu bilerek en önde savaşa sürüyor ve grup onbinlerce zayiat veriyor. (ii) Bu grup belli alanlarda iskan ediliyor ve salgın hastalıklarda özellikle tedavi edilmiyor. (iii) Bu gruba iş de verilmediği için grup mensupları yoksulluktan ve açlıktan kitleler halinde ölüyor.
20. Yüzyıl başında Arjantin’de artık çok az Afrika kökenli kalıyor. Bunlar da nüfus kayıtlarında gösterilmiyor. Arjantin hükümetleri bu grubun varlığını inkar bile ediyor. Halbuki Arjantin’in çok öğündüğü Tango dansının Kongo’dan gelen Afrikalıların dansı olduğu biliniyor. Ama Kongolular beyaz Avrupalı değil.
İşte bu Arjantin’in parlamentosu, 1993’te “beyaz” Avrupalıların girişimi ve hükümetin önerisiyle, bir soykırım kararı alıyor. Nasıl? Kararda “1915’te Osmanlı hükümeti Ermeni soykırımı yapmıştır” diyor.
Şimdi yerli, Afrika kökenli ve melez nüfusun hemen her Latin ülkesinde yüzde 50’yi aştığını düşünelim. Bu ülkelerden gelen futbol izleyicileri Arjantin’e sevgi duyar mı?
Türkiye Cumhuriyeti’nin (TC) tarihi Ajantin ile karşılaştırıldığında çok masum kalır. Aslında TC, mazlum bir halkın mazlum cumhuriyetidir. Ancak bu mazlumluk yeterince savunulmuş, hatta anlatılmış değildir.
Tersine, “bir gece ansızın gelebiliriz” söylemleri, Mehter Takımı gösterileri ile mazlumluğun bir yana atılması göze batıyor.
Şimdiki zaman ve Trump
Bugüne dönelim. Arjantin’i nefretlik kılan başka önemli nedenler de var.
Arjantin’in 2024 sonunda seçilen Başkanı Javier Milei, bir Donald Trump hayranı olduğunu çok sık ifade ediyor. Karşılığını da alıyor. İktidara geldiğinde Trump’ın da baskısıyla önce IMF’den sonra Dünya Bankasından büyük kaynaklar sağladı.
Milei ayrıca İsrail’e ve yahudiliğe hayran olduğunu söylüyor. Bunun da karşılığını aldı, alıyor. 2025 yazında uyguladığı enflasyonu düşürme programı iflas etmişken, Trump bir kez daha devreye girdi ve ABD hazine kaynaklarından swap işlemi ile 22 milyar dolar sağladı.
Sonuçta Milei kaybedeceği kesin olan ara seçimi kazandı, ama büyük farkla da değil.
Şimdi; soykırımcı İsrail hayranı ve bu İsrail’in destekçisi ABD Başkanı Trump’ın daha da çok hayranı bir başkanın yönettiği Arjantin’e kim sevgi gösterir?
Arjantin’in karşısındaki İspanya, tüm kolonyal geçmişine karşılık, neden sevilmesin?
Türkiye hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve Trump’a Arjantin gibi yaklaşmaya çalışıyorsa, mazlum geçmişine karşılık tepki toplamaz mı?
/././
Valinin taytı, Aleyna’nın gözlüğü -Eray Özer-
Biri ülkenin bir şehrini yöneten üst düzey bir bürokrat… Diğeri çocuk yaşta şöhrete kavuşan genç bir müzisyen. İkisi de neden “normal,” yani “ortama uygun,” yani “olması gerektiği gibi” davrandıklarını/giyindiklerini açıklamak zorunda kaldı geçen hafta. Biri görevden alındı. Bu iki örnekte anormal olan tek şey var oysa, o da memleketin ruh hâli
Şarkıcı Aleyna Tilki - Görevden alınan Ardahan Valisi Mehmet Fatih ÇiçekliDuymuşsunuzdur, Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli bisiklet kullanırken tayt giydiği görüntülerin basına yansıması sonrası görevden alındı.
Valinin görevden alınmasına giden yolun taşlarını bir CHP milletvekili şu açıklamasıyla döşedi: “Önünde arkasında dört koruma. Vatandaşın içerisinde taytla geziyor. Böyle vali olmaz. İçişleri Bakanı’na sesleniyorum; ya bu valileri alın ya da bunlara asma yaprağı gönderin.”
Ne denir ki Kars milletvekili İnan Alp Akgün’ün bu açıklamasına?
Eminim kendiyle gurur duyuyordur sayın vekil. “Vay be” diyordur, “Üç cümle söyledim valiyi indirdim koltuğundan.” Tebrikler!
Ben İçişleri Bakanı olsam Vali Bey’i arar, tayt giydiği için tebrik ederdim. Çünkü bisiklete bakkala gitmek için değil de spor amaçlı biniyorsanız tayt giymeniz gerekir.
Neden mi? Hemen söyleyeyim.
Bir: Sürtünmeyi azaltır. Diğer kumaşlar gibi apış aranızda toplanıp pişik yapmaz, tahriş etmez.
İki: Taytın kıç tarafı pedlidir, dolayısıyla selenin kemiklere baskısını azaltır ve ağrıyı önler. Bu ped bisikletçilerin kronik sorunlarından testis kanserini önlemede de biraz olsun işe yarar.
Üç: Teri azaltır. Diğer kumaşlar gibi ıslak kalmaz, nemli kumaşın cildi tahriş etmesini ve üşümeyi engeller.
Dört: Pedallara takılmaz. Bisikleti uzun pantolonla sürenler bilir, pedal paçaya takılır hatta oradan zincire sıkışır. Sonra ayıkla pirincin taşını…
Beş: Rüzgar direncini azaltır. Özellikle zamana karşı yarışlarda saliseler önemlidir ve tayt havayla daha az sürtündüğü için derecelerinizi etkiler.
Vali Bey’i görevden alanlar ve alınmasını isteyenler için kâbus gibi bir bilgim daha var: Bisiklet taytı iç çamaşırsız giyilir. İç çamaşırı pedin korumasını düşürebilir, çamaşırın dikişleri sürtünmeyle pişiğe ve tahrişe neden olabilir.
Ezcümle, Mehmet Fatih Çiçekli olması gerekeni yapmıştır. Valinin yıllardır bisiklete binen, bu sporda amatörlüğün sınırlarını geçip profesyonellik sınırlarına ulaşan biri olarak başka türlü bisiklete binmesi düşünülemezdi.
Üşenmedim, yüzlerce sayfaya tek tek baktım: Vali Çiçekli için tek bir olumsuz cümleye rastlamadım. Ne adının karıştığı bir karanlık iş ne de arkasından beddua edenler… Görevden alınması sonrası çıkan haberleri eledim ve geriye kalan toplamda 800 kadar haberi/yorumu okudum. Bir tane kötü bir şey yok.
Ayrıca bisiklet tutkusu da yeni değil. 2025 Ocak’ında bisiklet antrenmanında köprücük kemiğini kıracak kadar disiplinle yapıyor bu sporu. Görev yaptığı şehrin bisiklet takımının antrenmanlarına katılıyor. Bisiklet takımı yoksa, kuruyor.
İmam Hatip mezunu. Akabinde Ankara Üniversitesi’nde hukuk okuyor.
Benden üç yaş büyük, 50 yaşında. Bisiklet dışında kürek ve yelkenle de ilgileniyor.
Önceki görev yeri Karaman’a bu yılın başında veda ederken yüzlerce kişi geliyor uğurlamaya. Dokuz yaşındaki Ömer Efe bir pankart açıyor o uğurlamada: “Vali Amca lütfen gitme Karaman’dan.”
Fatih Bey’in Karaman’a veda konuşması da ilginç.
“Ben kendimi şöyle tanımlıyorum” diyor Vali, “Defalarca ölmüş birisiyim. Her gittiğim yerde yeniden doğuyorum, her ayrılışta da ölüyorum. Burada amel defterim kapanıyor, yeni bir amel defteri, yeni bir başlangıç, yeni bir doğuşla başlıyor.”
Belli ki sıra dışı bir adam. Belli ki kafası başka türlü çalışan bir adam.
Görevden alınmasının ardından yaptığı açıklama da öyle olduğunu gösteriyor:
“Pedallamaya devam. Ben yelken, kürek sporcusuyum. Bisiklet sporcusuyum. Üzerimdeki kıyafet spor kıyafetidir. Sporu spor kıyafetiyle yapıyorum. Karar büyüklerimizin takdiridir. Ben sporun değişik branşlarını profesyonele yakın yapan birisiyim. Hatta neredeyse profesyonelim. Profesyonel düzeyde yapmak için elimden geleni yapıyorum. Üzerimdeki kıyafet de sabahları spor yapmakta kullandığım, spor yaparken giydiğim bir spor kıyafetidir. Onun dışında normal mesaimizde, hafta içinde zaten bu kıyafetle dolaşmıyoruz. Dolaşmayız. Hafta sonu, çok erken saatlerde bu sporu yaparız. Sporu spor kıyafetiyle yapıyoruz yani.”
Bırakın görevden almayı bir insanı şu açıklamayı yapmak zorunda bırakmak bile ayıp. Spor yaparken neden spor kıyafetini açıklıyor vali. Ne hallere düştük.
Geçen hafta Vali Çiçekli gibi görünüşüyle haber olan biri daha vardı: Aleyna Tilki.
Sosyal medyaya Paris’te çekilen bir videosu düştü. Bir restoranda saza eşlik ediyor Aleyna. Gözünde gayet düz bir çerçeveye sahip numaralı gözlüğü, üzerinde çizgili bir tişört. Sıfır makyaj. “Dön Gel Birtanem” türküsünü söylüyor.
Yorgunum aramaktan
Gördüğüme sormaktan
Dön gel birtanem dön gel
Ama ne söylemek… Kısacık videoda bile ok gibi saplanıyor insanın içine.
Valiyi taytı için linçleyen akıl bu defa Aleyna’nın üzerine çullandı. Neymiş, “Kezban” gibiymiş. “Kılığına kıyafetine hiç dikkat etmez olmuş.” “Şu kılıkla nasıl kamera karşısına geçermiş.”
Dekolte giyinse ahlâkınızı bozuyor, herkes gibi giyinse “kezban”laşıyor! Ne yapacak Aleyna? Sizi mutlu etmek için ne giyecek?
Aleyna da bir açıklama yaptı ve o da niye “herkes” gibi bir tişört giydiğini açıklamak durumunda kaldı:
“Çıktım stüdyodan, yürürken bir bağlama tınısı duydum ve tabii ki ona kayıtsız kalamadım. Oturup bir türkü söyledim. Taktığım gözlük, giydiğim alelade bir tişört. Türkülerimiz, bizim türkülerimiz, türkü söylemem... Bunlar insanlara ne zaman garip gelir oldu? Anlamıyorum. Bu arada benim kariyer yönetimime de çok da kafanızı takmayın. Ben yaşayan bir insanım, bir ürün olmadığım için beni bol bol böyle göreceksiniz. Ben müziği seviyorum, hayatı seviyorum. Böyle olmaya devam edeceğim.”
Biri ülkenin bir şehrini yöneten üst düzey bir bürokrat… Diğeri çocuk yaşta şöhrete kavuşan genç bir müzisyen. İkisi de neden “normal,” yani “ortama uygun,” yani “olması gerektiği gibi” davrandıklarını/giyindiklerini açıklamak zorunda kaldı geçen hafta.
Bu iki örnekte anormal olan tek şey var, o da memleketin ruh hâli.
Durumlar hiç iyi değil. Herkes patlama noktasında. Gözünün üstünde kaşın var, diye dalmak için kurban arıyoruz. Her yerimizden mutsuzluk akıyor. Mutlu olanın, kendi halinde huzurla yaşayıp gidenin canına okumak istiyoruz.
Geçmişle geleceğin arasına sıkışmış vaziyetteyiz. Bir yandan geçmişi özlüyor, bir yandan da hızla bugünleri geride bırakıp daha iyi bir geleceğe ışınlanmak istiyoruz.
İkisi de olamadığı için bugüne saldırıyoruz. Ama ne saldırma! Önünü arkasını düşünmeden tırnaklarımızı iyi olan, güzel olan her şeye geçirip kanatıyoruz. Hedefini şaşıran öfkemiz en çok bize zarar veriyor.
Toplumdaki bu öfkeyi bilimsel bir çerçevede, hatta devletin ilgili kurumlarıyla ele alıp tartışmak gerekiyor. Zira, teşhis ve tedavi edilmediği her gün bu mutsuzluk kendini toplumsal şiddet olarak gösteriyor.
/././
Yargıda 12’de sıfır: Bisiklette 'devlet ciddiyeti'nde bir numara!..-Yalçın Doğan-
“Memleketimizin en can yakıcı sorunlarından biri olarak, bir valinin bisiklete binmesinin” CHP’li bir vekil tarafından ihbarı üzerine, valinin görevden alınması ortak bir zihniyeti temsil ediyor. Bisiklet haberi tepkiyle karşılanırken; yargıç olarak görev yaparken, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Adalet Bakanı Akın Gürlek, Meclis’e Yargı Reformu Paketi gönderiyor! Yargı paketlerinde 12’de sıfır çekmiş olabiliriz ama bisiklet turnuvalarında “devlet ciddiyetini” biz koruyoruz!..
Amerikan Başkanı Obama kafasında kaskı, üzerinde şortu Washington sokaklarında bisikletle dolaşıyor.
Rus Devlet Başkanı Putin, Başbakan Medvedev,
Hollanda Kralı Willem Alexander, Kraliçe Maxim,
Belçika Kralı Philippe, Kraliçe Mathilde,
Fransa Cumhurbaşkanı Macron,
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Bank Ki - Moon şortla ve kaskla keyifle bisiklete binerken...
Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Avustralya Başbakanı Tony Abbott, İtalya Başbakanı Matteo Renzi, Danimarka Başbakanı Lars Rasmussen görevde iken, işine bisikletle gidip geliyor.
Dünyanın her yerinde sempatiyle karşılanan sahneler.
CHP’linin ihbarı
Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli de bisiklet meraklısı. Kaskı ve spor kıyafetiyle bisiklete biniyor, halkı da alıştırmış, arkasında pek çok bisikletli kişiyle doğada turluyor.
Neeee, vali mi, spor kıyafetiyle bisikletli mi, halkın arasında mı?..
Durumdan vazife çıkartan CHP milletvekili İnan Akgün Alp valiyi İçişleri Bakanına ihbar ediyor:
“Vatandaşın içinde taytla geziyor, akşama kadar bisiklet sürüyor, devlet ciddiyetini, vakarını elden bırakmışlar, akşama kadar TikTok çekiyorlar. Böyle vali, mali olmaz.Ya bu valileri alın ya da bunlara birer asma yaprağı gönderin”.
Dünyada krallar, kraliçeler, devlet başkanları bisiklete binebilir ama, bizde bir valinin bisiklete binmesi “devlet ciddiyeti ve vakarıyla” bağdaşmaz!..
CHP’li Alp’in çok zekice bir de önerisi var:
“Asma yaprağı göndermek!..”
Asma yaprağı yerine, AKP daha kalıcı bir çözüm buluyor, Vali Çiçekli görevden alınıyor.
Butlan takımından
“Memleketimizin en can yakıcı sorunlarından biri olarak, bir valinin bisiklete binmesinin” CHP’li bir vekil tarafından ihbarı üzerine, valinin görevden alınması ortak bir zihniyeti temsil ediyor.
“Devlet nedir, ciddiyet nedir, bireysel özgürlük nedir?” gibi soruların “asma yaprağında” kaldığı talihsiz zihniyeti, acınası bir gerçek!..
CHP’li belediyelerin çoğu yönettikleri kentlerde özel bisiklet yolları yapıyor, kent planlamalarında bisiklet yollarına yer veriyor. Hatta olmazsa, halk itiraz ediyor.
Bundan haberi olmayan İnan Akgün Alp CHP’nin butlan takımında yer alanlardan.
118. sıraya geriledik
Bisiklet haberi tepkiyle karşılanırken...
Arkası kesilmeyen şafak baskınları, ters kelepçeler, tutuklamalar arasında Meclis’te “12. Yargı Reform Paketi” kabul ediliyor. Gerekçesinde şöyle bir cümle var:
“Hukukun üstünlüğünü esas alan ülkemizde 2002 yılından bu yana aralıksız süren reform iradesi...”
Söylenen “üstünlükte” 2015 yılında 145 ülke arasında 80. sırada bulunan Türkiye bugün 118. sıraya gerilemiş bulunuyor. Gerilemenin somut göstergeleri ortada.
Yargıç olarak görev yaparken, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Adalet Bakanı Akın Gürlek Meclis’e Yargı Reformu Paketi gönderiyor!..
TİP milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürerek, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Meclis o Yargı Reformu Paketi’ni kabul ediyor!..
2019’da kalan iki ilke
AB’ye uyum çerçevesinde hazırlanan “reform paketleri"nin bazılarının tanıtımına Tayyip Erdoğan bizzat katılıyor. Onlar arasında günümüz açısından en çarpıcı olanlardan biri Ekim 2019’da kabul edilen Birinci Yargı Paketi’ndeki şu ilke:
“Esas olan tutuksuz yargılamadır, tutuklu yargılama istisnai bir uygulamadır.”
Bu kuralın kabul edildiği günden bugüne kadar...
Tutuklu yargılama ana kurala dönüşüyor, “istisna” lafta kalıyor.
Ve bir başka ilke:
Polis sabahın köründe eve baskın yapmayacak, zanlı kişi karakola davet edilecek!..
Son yıllarda örneği var mı?.. Tersine, polisin gün doğmadan yaptığı baskınlar yerleşik kurala dönüşüyor.
Rejimin niteliği
“12. Yargı Reformu” adı altında getirilen pakette önemli bir şey yok.
Pardon, var!..
Sayıştay’dan sonra Danıştay’ın da yetkileri kısıtlanıyor, idari davalarda Danıştay’a gitmek artık pek kolay değil. Hukukta bir adım daha geriye gidiliyor.
Onun dışında, bazı bürokratik düzenlemeler.
“Adalete erişmek artık daha kolay” dedirtecek bir yenilik yok. Önceki on bir “Yargı Reform Paketi” hangi sonucu verdiyse, 12. paket de öyle görünüyor.
Rejimin niteliğini belirleyen yargı bağımsızlığı güvencesinden yine ses yok.
Yargı paketlerinde 12’de sıfır çekmiş olabiliriz ama bisiklet turnuvalarında “devlet ciddiyetini” biz koruyoruz!..
/././
Hoşgörü operasyonları -Fikret İldiz-
"İfade özgürlüğünün sınırlarında gezinmek risklerle dolu olabilir. Ancak bu riski almak demokrasinin doğası ve onurudur ve eğer demokrasi bu tehlikeye karşı çıkamıyorsa, o zaman savunmaya değer değildir"
Gözaltına alındı... İfadesi tamamlandı... Savcılığa götürüldü...
Emniyet ifadesi ele geçirildi. Savcılıkta suçlamaları reddetti. Savcılık tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti… Gözaltına alınırken mahkemedeki görüntüleri...
Tutuklandı… Ev hapsiyle serbest bırakıldı...
Operasyonlar devam ediyor…
Ne olmuş? Tweet'lerindeki sözleriyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yakalanmış.
Attığı tweet yüzünden halka yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçundan savcılık talimatıyla gözaltına alınmış.
Televizyonlarda haberlere böyle başlanıyor. Manşetlerinde bu haberler var. Yorumlarıyla böyle olayları haber olarak veren gazeteler okunmuyor ama haberler bunlar. Sosyal medya hesaplarında yapılan açıklamalar, başvurulan kısa kısa haberlerin sosyal medya duyurularının başkalarıyla paylaşılması, elektronik haberleşmenin hızla yayılan haberleri ve YouTube haberleri…
Haberler böyle… Gazeteciler her gün bu haberlerle güne başlamaktan bıktı.
Görüşlerini açıklayanların, protesto edenlerin yorumlarıyla dolu sosyal medya haberleri…
Günlerimizin her sabah, her akşam, her gece yarısı sürekli böyle başladığı zamanlar içinde kaybolan özgürlüklerimiz…
28 Mayıs 2003 tarihli Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 840. toplantısında kabul edilen “İnternette İletişim Özgürlüğü Deklarasyonu” gereğince; İnternet yayınlarında İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'nin (AİHS) 10'uncu maddesinin 2'inci paragrafında yer alan ilkelere göre devletler kendi iç hukuklarında yasal düzenleme yapabilirler.
Hatta İnternetteki yayın “içeriğine” erişimin engellenmesi veya içeriğin yayından “kaldırılmasını” sağlamak için yasal sınırlandırmalar getirebilirler. Yeter ki; İnternet ortamındaki yayınlara getirilecek her sınırlandırma ifade özgürlüğünün korunması amacıyla getirilsin. Yasal önlemler; sansüre yol açmasın ve oto sansür yaratmasın!
AYM’nin 2014 yılında verdiği kararına göre; “İnternet, modern demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir araçsal değere sahip bulunmaktadır. İnternetin sağladığı sosyal medya zemini; kişilerin bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle düşünceyi açıklamanın günümüzde en etkili ve yaygın yöntemlerinden biri haline gelen internet ve sosyal medya araçları konusunda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda devletin ve idari makamların çok hassas davranmaları gerektiği açıktır.” (Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm. B. No 2014/3986, Karar Tarihi: 2/4/2014)
Anayasa Mahkemesi “twitter.com isimli siteye” erişimin mümkün olmadığı tespitinden sonra kararında; “Ülkemizde milyonlarca kullanıcısı olan bir sosyal paylaşım sitesine erişimin engellenmesinin bu kişilerin demokratik toplumun temellerinden olan ifade özgürlüğünü sınırlayıcı etkisi dikkate alındığında, bu tür sınırlamaların hukuka uygunluğunun acilen denetlenmesi ve hukuka aykırılık tespiti halinde sınırlamanın hemen kaldırılması demokratik hukuk devleti ilkesinden kaynaklanan bir zorunluluktur” ifadelerine yer verdi.
İfade özgürlüğünün demokratik hukuk devletindeki önemini dikkat çeken Anayasa Mahkemesi; twitter.com isimli internet sitesine erişimin engellenmesi yalnızca bu engellemeye dayanak gösterilen ve URL bazlı verilen kararların muhataplarını değil, twitter.com ağından yararlanan tüm kullanıcıların ifade özgürlüğüne yönelik ağır müdahale niteliğinde olduğuna ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.
O halde görüş açıklamak yasak mıdır?
Yorum yapmak yasaklanabilir mi?
Sansür esas, sosyal medya yasak mıdır?
Kimileri tweet'lerle suç işlendiğine inanıyor. Yasaklanmalıdır görüşüne karşılık yasaklamanın yasak olduğuna inanlar var… Adaletin göreceli olarak ne olduğuna veya yasaklamamak gerektiğine inananların ne dediğine bakmalı…
Saf hukuk kuramının ünlü hukukçusu (11.10.1881-19.4.1973) Hans Kelsen; bu tartışmalara göreceli adaleti ekliyor. Soruyor; “göreli adalet” felsefesinin ahlakı nedir? Bu felsefede “ahlaktan” bahsedilebilir mi? Görecelik, bazılarının düşündüğü gibi ahlak dışı değil midir?
Göreli bir değer anlayışında ahlaki ilkenin hoşgörü ilkesi olduğuna inanmaktadır. Aynı düşünceyi, başkalarının dini, siyasi veya sosyal görüşlerini paylaşmayabilirsiniz. Ama durumunuz; böyle görüşlerin hoşgörülü şekilde anlaşılması talebidir. Kelsen’e göre; “Bu hoşgörü, hukuka tabi olanlar arasında barışı garanti eden, onları her türlü şiddete başvurmaktan meneden, görüşlerinin barışçıl şekilde ifade edilmesini kısıtlamayan pozitif bir hukuk düzeni çerçevesinde gerçekleşir.”
Hans Kelsen’e göre; “Hoşgörü ifade özgürlüğü demektir”
En yüksek ahlaki ideallerin onları savunanların hoşgörüsüzlüğü yüzünden tehlikeye atıldığını ifade ediyor ve engizisyondan başlayarak hoşgörüsüzlüğü eleştiriyor.
“Başkasını yargılamayın ki siz de yargılanmayasınız. Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız.”
17. yüzyılın korkunç mezhep kavgalarını, böyle bir dönemde mevcut dini veya siyasi düzenin savunulmasını, en iyi yolun diğer inançlara karşı hoşgörüsüzlükten geçtiğini düşünenlere karşı insan vicdanının kurtarıcılarından Pierre Bayle’nin sözlerini hatırlatıyor: “Tüm düzensizlikler hoşgörüden değil, hoşgörüsüzlükten kaynaklanır...”
Devamındaki öğretisinde şunu söylüyor:
“Eğer demokrasi adil bir yönetim biçimiyse; bunun tek nedeni (demokrasinin) özgürlük olmasıdır; özgürlük ise hoşgörü anlamındadır. Fakat demokrasi anti-demokratik faaliyetlere karşı savunma yapmak zorunda kalırsa hoşgörülü kalabilir mi? Kalabilir! Nasıl? Anti-demokratik görüşlerin barışçıl ifadeleri bastırmadığı ölçüde. Demokrasiyi otokrasiden ayıran tam da bu hoşgörüdür. Otokrasiyi reddetme ve demokratik yönetim biçimimizle ancak bu farklılığı koruduğumuz sürece gurur duyma hakkına sahibiz.
Demokrasi kendinden vazgeçerek kendini savunamaz. Ama herkesin, hatta demokratik bir yönetimin bile, onu (otokrasiyi) zorla ortadan kaldırmak, zorla bastırmak ve uygun araçlarla önlemek hakkı vardır. Bu hakkın kullanılması ne demokrasi ilkesine ne de hoşgörü ilkesine aykırıdır.”
Demokrasiyi savunma, bazı fikirlerin yayılması, görüşlerin açıklanması, kitlelere ulaşarak ifade özgürlüğünün kullanılması, görüş edinme hakkının sağlanması, eleştirmek, yorumlamak, özgürlüğü kullanmak, başkalarına karşı hoşgörülü olmak, hoşgörü beklemek, basın özgürlüğünü korumak; çoğunlukla bir tehlike yaratabilir.
Buna rağmen demokrasi savunulmalıdır. Bazen demokrasiyi sürdürmek için sınır çizmek gerekebilir. Bütün tehlikeler ve tartışmalar bu sınırın ne olduğu ve ne olmaması gerektiğine dairdir.
İfade özgürlüğünün sınırsız olmadığı, yüzyıllardır bilinir.
Ama özgürlüğe ve ifade özgürlüğüne getirilecek sınır ne olmalıdır?
Bu sorunun yanıtı nettir. Sınır, ifade özgürlüğüdür.
İşte bu sınır tehlikelerle dolu bile olabilir. Hatta her zaman tehlikelidir!
Gözaltına alınabilirsiniz, tutuklanabilirsiniz, hapsedilirsiniz… Malınıza mülkünüze el konabilir. Bazı haklarınızdan mahrum edilebilirsiniz. İddianame beklersiniz! Mahkeme önüne çıkmak hakkınızdır, elinizden alınabilir. Yıllarca ceza verebilirler.
Bu tehlikeleri çoğaltabilirsiniz!
İfade özgürlüğünün sınırlarında gezinmek, böyle risklerle dolu olabilir.
“Ancak bu riski almak demokrasinin doğası ve onurudur ve eğer demokrasi bu tehlikeye karşı çıkamıyorsa, o zaman savunmaya değer değildir.”
Hans Kelsen böyle söylemiş. Demokrasi doğası gereği özgürlük ve özgürlüğün ise hoşgörü anlamına geldiği kanaatindedir.
Adalet nedir?
Tartışma ile karşıt görüş varsa adalet; özgürlüğün, barışın, demokrasinin ve hoşgörünün adaletidir.
/././
Yolsuzluk bulaşıcıdır, balık da baştan kokar!-Mehmet Y. Yılmaz-
Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, 100 üzerinden alınan 31 puanla 180’i aşkın ülke arasında 124. sırada yer alıyor. Oysa aynı endekste 2002 yılındaki yerimiz 102 ülke içinde 64. sıraydı. Bunun tek bir nedeni var: Halk adına kamu yönetimini denetlemekle görevli olanlar, bu görevi yerine getirmemişler. Normal bir demokraside bu görevi halk adına parlamento, yargı, bağımsız kamu kurumları ve bağımsız medya yerine getirir. Cezasızlık algısı, “herkes yapıyor, bir şey olmuyor” inancı öyle bir virüs ki her yere kolayca bulaşabiliyor.
Ahbap Derneği Başkanı Haluk LeventAdalet Bakanı Akın Gürlek, sert konuştu: “Bağış güveni istismar edilemez!”
Türkiye’de yaşamıyor olsaydım, böyle kararlı bir karşı duruş görünce rahatlar, devlet büyüklerimizin bu işlere el atmasının verdiği huzur içinde bir uyku çekebilirdim.
Maalesef böyle olmuyor.
Özellikle de yöneticilerimize güvenimiz her düzeyde “istismar ediliyor!”
Artık kime güvenebileceğimizi bilmiyoruz.
En çok da memleketin savcıları bilmiyor olmalı!
Çünkü önlerinde öyle bir örnek var ki “zekât hırsızlarını” değil, bunu soruşturan savcıları hedef almıştı.
Bu “zekât hırsızları” tanımı bana ait değil, Deniz Feneri e.V. davasını yürüten savcılardan Abdul Vahap Yaren’e ait.
Deniz Feneri e. V.’nin yardım paralarını nasıl iç ettiğini hatırlayanlar, hatırlamayanlara anlatabilirler.
Failler, soruşturmayı yürüten savcıların başına öyle bir çorap ördüler ki sadece “parayı aşırmakla” kalmadılar, “zamanı da aşırıp” takipsizlik bile alabildiler.
Onun için Bakan Bey’in sözleri bende nostaljik bir etki yarattı!
Aslına bakarsanız bu ülkede “yardım işi” her zaman ve her kesim için biraz kuşkulu alanda kalmıştır.
Rahmetli Yakup Dedem, Cuma namazının ardından cebindeki paranın bir bölümünü “cami yaptırma, yaşatma derneği” adına cami avlusunun çıkışına konulmuş mukavva kutuya atar, sonra da “Bakalım ne kadarı camiye gidecek?” derdi.
Paranın toplandığı şey bazen bir torba olurdu, bazen bir kutu. Aslında sadece bu bile kuşku duyması için yeterliydi.
Bir yandan yaptığı yardımın asıl amacına uygun kullanılmayacağına ilişkin kuvvetli bir kuşku duyar, diğer yandan kısıtlı bütçesiyle yapabileceği yardımı kutuya atmaktan da imtina etmezdi.
En başta devletimiz bile yardım paralarının yerine harcanması konusunda titiz değildir.
Zamanın Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Recep Önal’ın, 1999 depreminden sonra “deprem yardımı” olarak IMF’den gelen paranın memur maaşlarının ödenmesinde kullanıldığını söylediği hâlâ kulaklarımda.
Sadece yardımlar değil, deprem için toplanan vergiler bile yerine harcanmadı.
Zamanın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de deprem vergisiyle toplanan paralarla yol yapıldığını açıklamıştı, hatırlarsınız.
2020’deki Elâzığ depreminin ardından Acun Ilıcalı televizyon kanalında gerçekleştirdiği kampanya ile depremzedeler için 73 milyon lira civarında bağış toplamıştı.
Ilıcalı’nın kampanyaya 20 bin lira katkıda bulunan İçişleri Bakanı’na söylediklerini de unutmadım:
“Sizden de bir ricam var. Bu akşamki kampanyadaki önemli miktarı -ki sizin bazı şeyleri yapacağınızdan asla bir şüphem yok ama- depremzedelerin şartlarının daha iyi olmasına kullanılmasını rica ediyoruz.”
Acun Ilıcalı bunu söylemişti çünkü o sözler, o gün ya da bugün yardım yapan, yapmayı düşünen herkesin aklından geçirdiği bir şey.
Ve dikkatinizi çekerim ki yardımın “tümünün” değil, “önemli miktarının” depremzedelerin şartlarının iyileştirilmesi için kullanılmasını rica ediyor.
Çünkü açıkça söylemese bile yılların tecrübesiyle biliyor ki yardımın tümü hedefine ulaşamayacak.
Siyasi tutumlarımızdan, dünya görüşlerimizden bağımsız olarak biz Türkler, yaptığımız yardımların yerine ulaşmadığından genellikle şüphe ederiz.
Onun için Haluk Levent olayının ardından artık kimsenin yardım yapmak istemeyebileceği gerçekçi bir tespit değil.
Biz Türkler, bunu bilerek yardımlarımızı yapıyoruz ve umarım bu iddiamı test etmemize neden olacak bir felaketle karşılaşmayız.
Türkiye’nin ciddi bir ahlâki çöküş yaşadığından söz edildiğini duyuyorum, bu konuda yazılmış yazıları okuyorum.
Bu sorun, denetlenemeyen güçten kaynaklanır ve Türkiye tarihinde şeffaflıktan söz edebileceğimiz bir dönem yaşandıysa da çok kısa bir süreye tekabül etmiş olmalı.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, 100 üzerinden alınan 31 puanla 180’i aşkın ülke arasında 124. sırada yer alıyor.
Son bir yılda 3 puanla 17 basamak gerileyen Türkiye, endekste en çok düşüş yaşayanlardan biri olmuştu. Oysa aynı endekste 2002 yılındaki yerimiz 102 ülke içinde 64. sıraydı.
Bunun tek bir nedeni var: Halk adına kamu yönetimini denetlemekle görevli olanlar, bu görevi yerine getirmemişler.
Normal bir demokraside bu görevi halk adına parlamento, yargı, bağımsız kamu kurumları ve bağımsız medya yerine getirir.
Sorunumuz da bundan kaynaklanıyor: Bağımsız medya çok güçsüz, geri kalanlar yönetimdeki tek adamın iki dudağının arasında.
Ve unutmayalım ki yolsuzluk diye tarif edilen şey bulaşıcıdır: Yukarılarda nelerin döndüğünü fark eden memur, rahmetli Turgut Özal’ın deyişiyle “işini bilir!”
Cezasızlık algısı, “herkes yapıyor, bir şey olmuyor” inancı öyle bir virüs ki her yere kolayca bulaşabiliyor.
Haluk Levent’e de bulaşmış görünüyor, olan biten bundan ibaret.
/././
T-24









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder