Türkiye’nin en zenginini tanıyalım: Kimdir bu Cemil Kazancı ve daha önemlisi zirveye nasıl yükseldi?-Özgür Tuna-
Türkiye'nin en zengini listesinin zirvesi değişti. 5.3 milyar dolarlık kişisel servetiyle listenin ilk sırasına çıkan Cemil Kazancı'nın gerçek öyküsünün satır başları soL'da...
Türkiye'de milyonlarca insan açlık sınırının altında bir gelirle yaşam mücadelesi veriyor.
Türk-İş’in hazırladığı rapora göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 35 bin 759 liraya ulaştı. Gıda harcamasına kira, giyim, eğitim, sağlık, ulaşım ve faturalar gibi temel ihtiyaçların eklenmesiyle hesaplanan yoksulluk sınırı ise 116 bin 478 lira olarak belirlendi.
Buna karşın net asgari ücret 28 bin lira, en düşük emekli aylığı ise yaklaşık 23 bin lira düzeyinde bulunuyor.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre 6,8 milyon kişi, DİSK-AR'ın araştırmasına göre ise 11,2 milyon kişi asgari ücretle çalışıyor.
SGK verilerine göre ise 9,3 milyon yurttaş emekli aylığıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Bunların yanı sıra geniş tanımlı işsizlik verilerine göre 10,9 milyon kişi işsiz kalmış durumda.
Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde milyonlarca yurttaş yoksulluk sınırının hayalini bile kuramıyor, açlık sınırının altında bir gelirle hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Hal böyleyken bir de üstüne iktidardan halka “kemer sıkma” talimatları geliyor.
Ancak ülkemizdeki tek gerçek fotoğraf bundan, yani yoksulluktan ibaret değil.
Bir de halk büyük bir yoksulluk yaşarken servetine servet katanlar var. Gelin şimdi oraya, zenginler listesine, o listesin zirvesinde yer alan ismin hikayesine bakalım.
En zenginler listesinin yeni zirvesi
Forbes'un Temmuz 2026 listesine göre, yurt dışında yaşayan ve servetleri “küresel ölçekte” hesaplanan isimler (Hamdi Ulukaya, Eren Özmen ve Uğur Şahin) hariç tutulduğunda, Türkiye’nin en zengin 10 patronu şu şekilde sıralanıyor:

Murat Ülker uzun süredir bu listenin zirvesindeydi.
Şimdi zirve el değiştirdi ve Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı ilk sıraya çıktı.
Peki, kimdir bu Cemil Kazancı ve bu kadar zenginleşmesinin arkasında ne var?
Bir özelleştirme ve ballı büyüme hikayesi
Kazancı Holding'in temelleri 1968 yılında Watt Elektrik Motor Fabrikası'nın kurulmasıyla atıldı.
1980'li yıllarda jeneratör üretimine, 1990'lı yıllarda ise elektrik üretimine yönelen holding, esas büyümesini AKP döneminde, enerji sektöründe gerçekleştirilen özelleştirmelerle yaşadı.
Öyle ki, Bloomberg dergisi 2010 yılında "Erdoğan iş dünyasında kendi elitini oluşturdu" diye bir haber yaptığında, listede Aksa'nın da adına yer veriyordu.
2000'li yılların başından itibaren doğalgaz dağıtım sektörüne giren Kazancı Holding, elektrik ve doğalgaz dağıtımının özel sektöre devredildiği süreçte peş peşe ihaleler alarak zenginleşme alanını genişletti.
Bugün Aksa Doğalgaz aracılığıyla 21 doğalgaz dağıtım lisansı kapsamında 27 il merkezi ile yüzlerce ilçe ve beldede yaklaşık 4,5 milyon aboneye sahip.
Şirket yaklaşık yüzde 21'lik pazar payıyla Türkiye'nin en büyük özel doğalgaz dağıtım şirketi konumunda bulunuyor. Cemil Kazancı’nın açıklamalarına göre bu pay önümüzdeki yıllarda daha da artacak.
Şirket, elektrik dağıtımında ise Çoruh (Artvin, Giresun, Gümüşhane, Rize ve Trabzon) ile Fırat (Elazığ, Bingöl, Malatya ve Dersim) dağıtım bölgelerini işletiyor.
Holding, 2013 yılında Van Gölü Elektrik Dağıtım AŞ'nin işletme hakkını üstlenirken, sonraki yıllarda Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından düzenlenen Ağrı il merkezi ve Doğubayazıt doğalgaz dağıtım ihalesini de kazandı.
Kazancı Holding bu süreçte elde ettiği dağıtım lisansları sayesinde milyonlarca abonenin elektrik ve doğalgaz tüketiminden düzenli ve uzun vadeli kar elde eden şirketlerden biri hâline geldi.
Yani Kazancı’nın devasa servetinin önemli bir bölümü, milyonlarca yurttaşın her yıl büyük zamlarla ödediği elektrik ve doğalgaz faturalarından kaynaklanıyor. İktidarın Kazancı’ya hediyesi olan bu özelleştirmeler, büyümenin arkasındaki en önemli kaynaklardan.
Yeni Osmanlıcı büyüme: AKP nereye hamle yapıyorsa Kazancı da orada
AKP’de beliren “Yeni Osmanlıcı”, yayılmacı çıkışların peşinden iştahlı şekilde giden aktörlerden biri olan Kazancı, yurt dışında da önemli hamlelere imza atıyor.
Capital Dergisi’ne verdiği demeçlerde bu noktaya işaret eden Kazancı, “Dünyada enerjide çok büyük şirketler var. Elbette biz de onların seviyesine gelmenin yanı sıra, globalde etkin bir oyuncu olmak isteriz” diyor.
Kazancı burada da durmayıp devam ediyor, “Stratejimize göre ülkeleri seçiyoruz. Bir ülkeye girip orada 10 bin MW kapasiteye sahip olabilirdik. Ama o riski almıyoruz. Parçalayarak, hatta kıtaları bile parçalayarak yatırım kararları alıyoruz” diyor.
Bu kapsamda şirket kendi sitesinde ulaştığı gücü şöyle tanımlıyor: “Bugün Kazancı Holding, 17.000’i aşkın çalışanı, 4 kıtadaki üretim gücü, 25 ülkedeki faaliyet ağı ve 180’den fazla ülkeye ulaşan satış hacmiyle küresel bir enerji lideri konumundadır.”
Peki, bu yatırım alanları nereler?
AKP son dönemde nerelere el atıyorsa, Kazancı da oralarda.
Örneğin Afrika. Kazancı’nın şirketi Gabon ve Gana’da gaz santrallerini işletiyor.
Yine geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir habere göre, Aksa Enerji, Senegal’de yapımı devam eden 255 MW kurulu güce sahip doğalgaz kombine çevrim santralinin yatırımı için 57 milyon avro tutarında yeni bir finansman anlaşmasına imza attı.
Bunlara ek olarak Mali ve Kongo’da da yine enerji alanında yatırımlar yapıyorlar.
Cemi Kazancı, Afrika'daki yatırımları dolayısıyla Erdoğan'dan ödül alırken...Şirket sadece Afrika’ya değil, her yere giriyor, yine AKP stratejisini izleyerek.
Özbekistan’da, Kazakistan’da, Kuzey Makedonya’da da şirketin enerji sektöründe önemli yatırımları bulunuyor.
Geçtiğimiz yıl soL’da da işaret ettiğimiz üzere, AKP stratejisinin bir sonucu olarak kucağına birçok pasta düşen şirketin son adımlarından birinin de Ermenistan olacağı, Ermenistan Elektrik Şebekeleri’nin varlıklarının Aksa Enerji'ye verileceği ifade ediliyordu.
Neden önemli?
Tüm bu öykü aslında bize çok şey anlatıyor.
Bir yanda ülkemizde büyük bir yoksulluk yaşanırken diğer yandan kişisel serveti 5,3 milyar dolara ulaşan bir isimden söz ediyoruz.
Bu zenginleşmenin arkasında ise yine hiç şaşırtıcı olmayan şekilde derin bir sömürü ve işçi cinayeti tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz.
* Elazığ'ın Ağın ilçesinde Aksa Elektrik'te çalışan işçilerden 38 yaşındaki Faik Polat, akıma kapılarak yaşamını yitirdi.
* Giresun'un Keşap ilçesinde Çoruh Aksa Elektrik şirketinde bakım işçisi olarak çalışan Emre Karatürk akıma kapılarak hayatını kaybetti.
* Bolu’nun Göynük ilçesinde Aksa Enerji’ye ait termik santralde çalışırken başı makine bandına sıkışan 33 yaşındaki işçi Fatih Boztepe hayatını kaybetti.
Bu kanlı tablonun zeminini oluşturduğu öyküye bir de kamu kaynaklarının özelleştirme adı altında teslimi ve Yeni Osmanlıcı iştah eşlik edince zirveye yerleşmek de kolay oluyor.
***
Bir anayasaya gereksinim var ama…-Ali Rıza Aydın-
Dinsel ve etnik gericilerin, savaş ve katliam yanlılarının, halkı kandıranların, cumhuriyet düşmanlarının, doğa ve insan kıyımcılarının, sermaye sınıfının, sömürücülerin anayasasına değil, halkın egemen ve iktidarda olduğu, ilkelerinden ödün verilmeyen bir cumhuriyetin, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun anayasasına…
AKP’nin yeni ve sivil anayasa isteği hem Meclis içinde (360-400’e bağlanacak) yeterli sayı sorunu hem de siyasal ve ideolojik olarak toplum tarafından yeterli desteği bulamaması başta olmak üzere birçok nedenle boşa düşse de nakaratlar ve arayışlarla devam ediyor. Çözüm süreciyle, CHP operasyonlarıyla ve seçme-seçilme haklarını yok sayan, transferlere dayanan pazarlıklarla yeni dallara tutunma emareleri görülmeye başladı.
Araya, “zor olan yerine kolayını yapalım” örneğiyle “çerçeve yasa” devreye sokulmaya çalışılıyor.
Başta notunu düşelim. Çerçeve yasa diye, Anayasa ile yasalar arasında kalan, yasaların çizilen çerçeveye uyması gibi bir ara model yok. Çerçeve yasa denilen de diğer yasalar gibi yasalaşma, değiştirilme ve yürürlükten kaldırılmada aynı sürece ve kurala bağlı. Yani yasa neyse çerçeve yasa da o, hiyerarşik bir üst-alt ilişkisi yok. Örnek olsun, geçmişte yasama organı bir yasayı, o yasanın amaç ve kapsamını korumak ve disiplinini sağlamak için “başka yasalara konulan hükümlerle bu yasa değiştirilemez” ya da “yasanın değiştirilmesiyle ilgili hükümler ancak bu yasayla yapılabilir” gibi önlem kuralları koysa bile sonraki yasama organları bu uyarılara uymadı. Artık eskise de Katma Değer Vergisi yasasının başına geldi yasama iradesinin bu tür disiplin maddesine uymama konusu.
Çözüm sürecinde çerçeve yasayla yapılacak olanın, olası anayasa değişikliklerine veya yeni anayasaya yerleştirilmesi isteniyorsa, Lozan Antlaşması, Montrö Antlaşması, Cumhuriyet devrimleri yok sayılacaksa -ki yaşanan süreç başıboş bırakılırsa hiç de sürpriz olmaz ama başıboş da bırakılmaz -bunu ayrıca analiz etmek sayılacaksa- üzerinden devam edelim.
AKP merkezli anayasa değişiklikleri veya yeni anayasa girişimleri, “yaptıkları yapacaklarından belli”, “zaten anayasaya uymuyorlar, uygulamıyorlar”, “uygulanan maddelerse kendi siyasal iktidarları ve yandaşları için, kapitalist/emperyalist amaçlar için” denilerek geçiştirilemez; yanına MHP, DEM ve başka hangi siyaseti alırsa alsın hafife alınamaz.
Çeyrek asra dayanan iktidar günlerinde yaşananlar ve siyasal, ideolojik, ekonomik, toplumsal emeller dikkate alındığında ve de bu süre içerisinde 19 Anayasa değişikliğiyle devreye sokulan anlam ve içerik değerlendirildiğinde artık yeni bir anayasa isteminin öncekilerin finali olacağı, emperyalizme tam teslimiyetin kurallaştırılacağı belli.
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken bu finalin emareleri: alabildiğince liberalizm ve gericilik, ümmetçilik, iyice vahşileştirilmiş kapitalizm ve emperyalizm, doğayı ve insanları katleden sürekli savaş hali, emekçilere ve halklara kapitalist/emperyalist dünyanın gereksinmelerini karşılayacak kadar sınırlı nefes, sermayenin sınırsız baskısı ve denetimiyle sınırsız sömürü…
Hukukun en az başvurulan ama en önemli ve etkin denetimidir “amaç denetimi”. En belirgin özelliği de hukukun tümce, sözcük, virgül ve noktaları arasına sıkıştırılmış halinin sözel ve düşünsel yorumunu bütünsel olarak değerlendirme, analiz edebilmedir; sınıfsal okumaya, analize en uygun yöntemdir. Yukarıda kimilerine değindiğimiz emareler bile amaç denetiminin özelliklerini göstermeye yetecek durumda.
Amaç denetimiyle bağlantılı konulardan biri “gereksinim”. Kimin neye gereksinimi var ve bu durum neden anayasal güvence altında? İsteyen istediği kadar yanıt, konu ve gerekçe bulsun, istenildiği kadar rapor ve taslak hazırlansın, emekçilerin bakacağı yer sınıfsal, net söyleyelim sınıfsal bakış burada da olmazsa olmaz. Gerisi kandırmaca.
Klasik deyişle -Atilla İlhan’a el sallayarak- ne kadar anayasa raporu ve taslağı görüldü ama emekçiler yönünden yoktular. Sosyallikleri, demokratlıkları, ilkesellikleri, hak ve özgürlük nitelendirmeleri ne kadar hukuksal ve dengeli gibi gözükse de burjuvazinin en iyi anayasa örneklerinin seçildiği ne kadar ileri sürülse de “toplumcu anayasa” içerik ve kimliğine sahip olamadılar. O taslakların ekonomi politiklerinin özü “sömürü” olmaktan hiç kurtulamadı. Çünkü o taslaklar, ekonomi politiklerinin özü sömürü olmadığı bir toplumda üretilmedi. Düzen içinden gelen taslaklar da farklı olmayacak.
AKP’nin merkezinde olduğu anayasa değişiklikleri veya yeni anayasa çalışmalarına, İmralı ve DEM eklemeli çalışmalara, hatta mevcut Meclis kaynaklı ya da mevcut siyasal, kurumsal kaynaklı çalışmalara düzen içi ve düzen içinin ekonomi politiğiyle, sınıfsallığıyla bakılmak zorunda. Burjuvazinin devleti de anayasası da hukuku da çöktüğü için hep yenisini istiyorlar. Onların anayasalarının en otoriter olanıyla en yumuşağının, direnişlerle ortaya çıkan kimi özgün dönemler dışında, sömürücü düzenin sınırsız gereksinmeleri yönünden farkı yok. Yollar hep çürüme meydanına çıkıyor.
Bu kadar üzerinde oynandığı, bu kadar değişiklik yapıldığı halde hâlâ değişiklik ya da yeni anayasa diye diretiliyorsa, emperyalist NATO Zirvesi'nin koyduğu batağın içine itilmiş, dinsel, etnik, liberal ayaklı bir dünyanın, Yeni Osmanlıcıların, cumhuriyet yanılsamasıyla başkanlık rejimi güçlendireceklerin ve vahşi sömürü düzeninin esnetilmeye hazır anayasasıdır istenilen.
Evet, bir anayasaya gereksinim var ama dinsel ve etnik gericilerin, savaş ve katliam yanlılarının, halkı kandıranların, cumhuriyet düşmanlarının, doğa ve insan kıyımcılarının, sermaye sınıfının, sömürücülerin anayasasına değil, halkın egemen ve iktidarda olduğu, ilkelerinden ödün verilmeyen bir cumhuriyetin, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun anayasasına…
/././
Pastacılar kralı -Alpaslan Savaş-
Şirket egemenliği böyle işte. Patronların ayrıcalıklı yurttaş olması anlamına geliyor. Bozuk düzen de diyebiliriz. Bozuk düzene çomak sokmanın yolu ayrıcalıklının karşısına dikilmekten geçer.
Hazine ve Maliye Bakanlığı açıkladı, merkezi yönetim bütçesi Haziran ayında yaklaşık 114 milyar lira fazla vermiş. İktidar kalemşorlarında bir keyif, görmeyin. Bu para, ilk altı ayın 943 milyar liralık bütçe açığına zerre merhem olmamış ya ne gam. Kemer sıkma politikaları sonuç veriyormuş. Yalakalık diz boyu.
Aslında haklılar, evet sonuç alıyorlar. Milyonlarca emekçinin, işsizin, emeklinin kemerini sıktıkça kasada kalan ne varsa değişik biçimlerde kaynak olarak şirketlere akıyor. Yoksa memura enflasyon altı, emekliye sadaka niyetine, işçiye sıfır zam para yok diye değil, patronların iştahı hiç eksilmesin diye yapıldı. Patronlar ferah ferah kazansın diye kemerler sıkılıyor...
Soygun var, hem de büyük. Haziran ayı bütçe fazlası bu soygunun sonucu, önceki ayların bütçe açığı da. Nasıl olmasın? Patronların beyan ettiği vergilerin toplam gelir vergisi içindeki payı yüzde 1,71 iken işçilerin ücretlerinden daha bordrolar hazırlanırken kesilen vergilerin payı yüzde 24,7. Yani bütçe gelirleri patronların kasasından değil, emekçi halkın cebinden çıkıyor.
Organize halk soygunu bu. Çünkü şirket egemenliği çağındayız. Her şey şirketler için. Güvenlik onlar için, güvence onların geleceğine ait, devlet onlar için var. Her zaman kazanıyorlar. Kârları azaldığında kıyameti koparıyorlar ama o zaman bile deli gibi kazanıyorlar. Şirketi çalıştırıp kazanıyorlar. Şirketi batırdıklarında da... "Kazan kazan" adında bir dünya yarattılar.
Şüphe eden, son günlerde işçilerin kapısına dayandığı pastacılar kralına bakabilir. Panista patronu Gürsel Erbap’tan söz ediyorum. Pastacı derken öyle mahalle pastanesi gibi, kendi yağında kavrulan esnaflardan değil kendisi, bir dönem neredeyse tüm Türkiye’ye yayılan Komşu Fırın isimli zincir fırın-marketlerin sahibidir. Hikayesi ilginçtir, özel sektörün ülkede nasıl bir soygun düzeni kurduğunu anlatır.
2006 yılında açtığı Komşu Fırın’dan milyonlarca lira kazanan pastacılar kralı, 2020 yılında onu batırdı. Onlarca şubeyi kapattı, çalışanları kapının önüne koydu. İçeride kalan maaşlarla tazminatları ödemedi.
Batırdığı şirketin yerine yeni bir şirket açtı. Komşu Fırın tabelaları indi, yerine Panista tabelaları takıldı. Borçlar, işçi alacakları hepsi eskisinde kaldı. Pastacılar kralı yeni şirketi ve yeni markasıyla, biraz küçülmüş olsa da iyi kazanmaya devam etti. Parasını isteyen işçilere “o şirket battı” yenisini soranlara “eski şirketle alakası yok” dedi.
Pastacılar kralı Gürsel’in marifeti pastasında değil hileli iflaslarında. İkinci şirketi de bu marifetini kullanarak batırdı. Panista’nın bağlı olduğu şirket konkordato ilan etti. SGK, alacakları için haciz işlemi başlattı. Başlattı başlatmasına da ne hikmetse haciz işleminden iki gün önce Panista şubeleri bir başka şirkete devredilip, üçüncü şahıslara isim hakkıyla (Franchise diyorlar) satıldı. Bu Franchise Panistalar ile nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyoruz ama İstanbul’un en lüks semtlerinde yüksek cirolu iki şubeyi onlara değil karısının sahibi olduğu şirkete devrettiğini biliyoruz.
İflas, bir "kazan kazan" stratejisidir. Hilesiz olanına pak rastlanmıyor. Benzeri gibi pastacılar kralının da başvurduğu yollardan biridir ve anladığımız kadarıyla hâlâ bir patron olarak gemisini yüzdürebilmesini buna borçludur.
Bunca şirketi batır, işçilerin alacaklarına çök, sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayat devam etsin! Pastacılar kralı Gürsel Erbap için durum böyle. Geçtiğimiz aylara kadar sektörün önemli şirketlerinin üyesi olduğu Hububat Tedarikçileri Derneği’nin (HUBUDER) başkanıydı. Halen Doruk Un adlı şirketin sahibi. Tekirdağ’da un üretimi yapan bir un fabrikası, kendine ait bir un markası, tarımsal üretim ve ar-ge işlerini yapan bir tohumculuk şirketi var. Markalarının Türkiye’de ilk üçe girdiğiyle övünüp, başkanlığını yaptığı derneğin ABD Büyükelçiliği Tarım Müsteşarı onuruna verdiği yemeklerde boy gösteriyor. Uluslararası tarım ve ticaret çevreleriyle Türkiye tarımının geleceğini pazarlıyor.
Şirket egemenliği böyle işte. Patronların ayrıcalıklı yurttaş olması anlamına geliyor. Bozuk düzen de diyebiliriz.
Bozuk düzene çomak sokmanın yolu ayrıcalıklının karşısına dikilmekten geçer. Şu sıralar Panista işçileri bunu yapıyor. Bir araya gelip Patronların Ensesindeyiz Panista İşçileri Dayanışma Ağı’nda örgütlendiler. Sonra Panista şubelerinde, patronun villasının önünde, şirket merkezinde, sektörün patronları ne zaman toplansa onların buluştuğu beş yıldızlı otellerin önünde, yani hayatına hiçbir şey yokmuş gibi devam eden patronun karşısına her yerde dikildiler. Böyle olunca işler değişti, pastacılar kralı işçilere tüm alacaklarını ödeme sözü verdi. 15 Ağustos kendisinin verdiği son tarih.
Panista işçileri patron sözüne güvenerek hareket etmemeleri gerektiğini bilecek kadar deneyime sahip artık. Örgütlendiler, daha ne olsun. Bozuk düzene çomağı soktular bir kere.
NOT: Pastacılar kralı Gürsel’in marifetlerini ve haklarına çöktüğü Panista işçilerinin yürüttüğü mücadelenin tüm detaylarını Patronların Ensesindeyiz Haberleşme Mücadele ve Dayanışma Ağı tarafından dün yayınlanan rapordan görebilirsiniz.
/././
Öğretmenin taban maaş mücadelesi -Atilla Özsever-
Özel okul öğretmenlerinin taban maaş mücadelesinde yeni bir aşamaya gelindi. Kamu ve özel sektördeki en düşük öğretmen maaşının brüt düzeyde eşitlenmesine patronlar “sıcak” bakıyor, fakat Bakanlık taban maaşın yasal çözümüne mesafeli. Mülakat mağduru öğretmenlerle ilgili çalışmanın da bittiği belirtiliyor.
Özel sektör öğretmenleri, 2014 yılında kaldırılan taban maaş hakkının geri getirilmesi ve güvenceli çalışma koşulları için mücadele ederken mülakat mağduru 1.611 öğretmen de atama haklarının yeniden verilmesi amacıyla çabalarını sürdürüyor.
Özel okul öğretmenlerinin en önemli talebi, taban maaş hakkıyla ilgili bulunuyor. 2014 yılına kadar uygulanan yasa hükmü gereğince özel sektörde çalışan öğretmenlerle kamu kurumlarında çalışan öğretmenlerin taban maaşı, yani en düşük ücreti eşit düzeydeydi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, müsteşarken 2014 yılından itibaren bu uygulamayı kaldırdı. Eğitim emekçileri de beş yıldır bu mücadeleyi sürdürüyorlar.
Öte yandan KPSS’ye (Kamu Personel Seçme Sınavı) girip yüksek puan aldıktan sonra Bakan Yusuf Tekin’in icraatları sonucu kontenjan dışı kalan öğretmenlerin mücadelesi de iki yıldır devam ediyor.
Eylemlilik süreci
Öğretmenler, bu taleplerini MEB ve TBMM’deki siyasi partilere ve Milli Eğitim Komisyonuna ilettiler, sözler verildi ancak bir türlü gerçekleşmedi. Sonuçta 14 Haziran 2026’da Ankara’da eyleme başladılar, polisin çok şiddetli bir müdahalesi oldu.
15 Haziran’da eylemler, açlık grevine dönüştü. Öğretmenlerin anne-babaları da eylemlerine destek verdi. 13 Haziran’da Ankara Valiliği, NATO toplantısı nedeniyle eylemleri yasaklama kararı aldı.
NATO toplantısının ardından 16 Temmuz’da tekrar Ankara’ya dönen öğretmenler mücadeleye devam etti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Dikmen Yerleşkesi önünden Milli Eğitim Bakanlığı’na yürümek isteyen öğretmenlere polis sert müdahale etti. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali başta olmak üzere 51 öğretmen ters kelepçeyle gözaltına alındı.
Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni bir çalışma yapacağı ve özel okul patronlarıyla ilgili görüşmelerin de süreceğinin bildirilmesi üzerine öğretmenlerin sendikası, bir bekleme durumuna girdi.
Öğretmenlerin talepleri
Özel okul öğretmenleri ile mülakat mağduru öğretmenlerin temel talepleri şöyle sıralanabilir:
1-Taban Maaş Hakkı: 2014 yılında bir gecede ellerinden alınan, kamudaki meslektaşlarıyla eşit ücret hakkı tanıyan 5580 sayılı Kanun'un ilgili maddesinin iade edilmesi,
2- Güvenceli Çalışma: Belirli süreli iş sözleşmesi sömürüsüne son verilerek insanca yaşayacak ücret ve iş güvencesi,
3- Mobbinge Son Verilmesi: Çalışma sürelerinin artırılmasına, gereksiz etkinliklerle öğretmenlere yönelik angarya işlere son verilmesi,
4- Mülakat Sonuçlarının İptali: 2023 KPSS mülakatlarında haksız ve keyfi puanlarla elenen 1. 611 liyakatli öğretmenin atanma haklarının iadesi.
Son durum
Sendika Başkanı Eren Edebali, Bakanlığın mülakat mağduru öğretmenlerle ilgili çalışmasının bittiğini ancak nasıl bir çözüm bulunduğunu henüz öğrenmediklerini söyledi. Edebali, taban maaş konusunda da şunları ifade etti: “Halen kamuda 65 bin lira olan en düşük net maaşın patronların sigorta ve vergi yönündeki itirazları nedeniyle özel okul öğretmenleri için brüt şeklinde ödenmesi yönünde bir uzlaşma gözüküyor. Patronlar, brüt maaş üzerinden eşitlenmeye ‘sıcak’ bakıyorlar. Ancak Bakanlık, taban maaş uygulamasının diğer meslek gruplarının da talebi olacağı için olumlu bir tutum sergilemiyor”.
Sendika Başkanı Edebali, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan da sendika, işveren ve bakanlık temsilcilerinin katılacağı üçlü bir toplantı için haber beklediklerini belirtti.
Maaş uçurumu
Kamuda yeni başlayan bir öğretmenin maaşı, ek dersler hariç 62 ile 66 bin lira bandında bulunuyor. Özel öğretim kurumları ve kurslardaki pek çok öğretmen ise, asgari ücret (28 bin 75 lira) veya asgari ücretin çok az üzerinde bir ücretle çalıştırılıyor. Bu durum, asgari ücretin özel sektör eğitim kurumlarında adeta bir "tavan ücret" haline geldiğini gösteriyor.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, taban maaş hakkının yeni Öğretmenlik Meslek Kanunu'na eklenmesi taleplerine karşı bu konunun kanunla çözülecek bir durum olmadığını savunuyor. Bakanlık, konunun yasal bir zorunlulukla değil, özel okul sahipleri (patronlar) ile yapılacak müzakereler ve formüller üzerinden çözülmesi gerektiğini ileri sürüyor.
Özel okul öğretmenleri taban maaş sorununun çözümü için çok kararlı gözüküyorlar, mülakat mağduru öğretmenler de hakları konusunda ısrarlı bir tavır gösteriyorlar.
Öte yandan özel vakıf üniversitelerinden de birçok akademisyen işten çıkarılıyor. Onlar da şimdi bu öğretmenler gibi aynı konumdalar. Önümüzdeki süreçte, işsiz kalan akademisyenlerin de öğretmenlerle birlikte mücadele etmesi söz konusu olabilir...
/././
soL




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder