NATO 3.0 ve Türk silah sanayii: Emperyalizm patronlara ne vaat ediyor?-Ogün Eratalay-
Ankara’daki NATO Zirvesi ile gündeme gelen “NATO 3.0” konsepti, tarihsel kökenleri dışa bağımlılığa dayanan Türk silah sanayiini tedarikçi konumundan ortak üretici rolüne taşıyor. S-400 ve F-35 denklemi ile emperyalist hiyerarşideki kızışan rekabetin gölgesinde, sektörün dönüştüğü yeni aşamayı ve dinamiklerini inceledik.
7-8 Temmuz'da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinin yankıları çok çeşitli alanlarda sürüyor.
Bu alanlardan birisi de toplantılarda sayısız kez öne çıkarılan Türk silah şirketleri.
NATO Zirvesinin etkisini değerlendirmeden önce Türk silah şirketlerinin sektörel geçmişine bakmak faydalı olacaktır.
Türk savunma sanayisinin geçmişi
1970’li yıllarda Türkiye sermaye sınıfının savunma sanayiinde varlık gösterdiği örnekler çok sınırlıdır. 2. Dünya Savaşının ardından NATO üyesi olan Türkiye, savunma sanayii alanında doğrudan ABD bağımlısı konumda oldu. Bu dönemden önce ve Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde kalkınma planlarıyla hamle
yapılan savunma sanayileşme girişimleri terk edilmiş, savaşın ardından Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında NATO kapsamında ülkeye bedelsiz giren ihtiyaç fazlası silah ve teçhizat karşısında yerli üretim sürdürülemez hale gelmiştir.
Bu durum 1974 yılında değişmeye başladı. Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ABD, tedarik ettiği silah sistemlerinin izni dışında kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye üç yıl sürecek ambargo uyguladı. Bu ambargo Türkiye’de savunma sanayiinin inşası için bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir. Bu döneme kadar sektördeki tamamen dışa bağımlı alana müdahale edilmiştir. Burada 12 Eylül 1980 Darbesinin ardından iktidara gelen Turgut Özallı yıllarda uluslararası piyasalara açılması teşvik edilen özel sektöre mali devlet desteği sağlanmış, küresel aktörlerle teknoloji transferi/üretim ve montaj antlaşmaları imzalanmıştır.
İlk örnekler İngiliz BAE Systems ile ortaklaşa kurulan FNSS, ABD’li Lockheed Martin ile ortaklaşa kurulan TAİ (Tusaş Air Industries) ve Raytheon ile ortaklaşa Stinger füzesi üretimi için temelleri atılan Roketsan’dır. Bu dönem, Türkiye burjuvazisinin bu alana devlet desteğiyle sermaye aktarması, sektöre dair bilgi birikimi toplama süreci olarak adlandırılabilir.
İzleyen 1990’lı dönemde lisans ücreti ödenerek, tasarıma dair girdide bulunmaksızın seri üretim gerçekleştirilmiştir. Bu dönemin önemli siparişlerinden bazıları oldukça hacimli olan Malezya’ya zırhlı personel taşıyıcı ve Mısır’a F-16 satışlarıdır.
Günümüzdeki durum
Savunma sanayindeki bağımlılık ilişkisi diğer sektörlerdekine benzer içeriktedir. Türkiye’nin sanayileşme sorunu mevcuttur. Türkiye, ilk dönemde katma değersiz ara ürün üreten ülke olarak devreye girmiş, kısıtlı teknoloji transferi alabilmiştir. 1990’lı yılların offset anlaşmalarının ardından başlanılan montaj üretimi, geriye bir silah sanayii kültürü bırakmıştır. Bugün gelinen noktada artık öğretileni tekrarlama ve kendi uygulama dönemi açıldı.
Bugün savunma sanayiinde hammadde ve ileri teknoloji içeren ürün anlamında dışa bağımlılık tartışmasız şekilde sürmektedir. Bu bağımlılığı belirli oranda aşmaya yönelik girişimler olsa da temel kalemlerde bu bağımlılığın kısa vadede ortadan kalkması mümkün gözükmüyor. Küresel ölçekte öne çıkan savunma sanayii firmaları ya doğrudan ya da dolaylı ortaklık olarak ABD bağlantılıdır.

1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ilan edilmemiş iç savaş ortamını, daha sonra Suriye İç Savaşı, Libya İç Savaşı, İkinci Karabağ Savaşını laboratuvar olarak kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri ve silah şirketleri, AKP iktidarı döneminde sermaye sınıfının yeniden yapılandırılması kapsamında ortaklıklarını sıkılaştırmıştır. AKP önderliğinde yurt dışına açılarak sermaye ihracatına başlayan Türk sermayesi, paralel hamleleri TSK ve silah anlaşmalarıyla yapmıştır. Bugün Kıbrıs, Somali ve Katar’daki kalıcı üslerinin dışında Irak ve Suriye’de askeri varlığı olan TSK, ikili anlaşmalar ve ittifak görevleri kapsamında Arnavutluk, Kosova, Bosna-Hersek, Lübnan ve Azerbaycan’da askeri olarak bulunmaktadır.
Günümüzde her yıl açıklanan dünyanın en büyük 100 silah şirketi listesine yaklaşık 4-5 firması dahil olan Türkiye savunma sanayii son dönemde özellikle insansız hava sistemleri, mühimmat teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları, radar ve elektronik harp sistemleriyle öne çıkmaktadır. Bu sektörün lokomotifleri arasında Aselsan, TAİ, Roketsan, Havelsan, STM, MKE gibi firmalar olsa da AKP iktidarı döneminde yaratılan silah yan sanayisiyle beraber Alp Havacılık, Arca Savunma, Samsun Yurt Savunma gibi orta büyüklükte aktörler başarıyla sahne almıştır.

NATO 3.0 ne getirdi, bunun etkileri ne olacak?
Ankara’daki NATO Zirvesinin ittifakın yeni bir anlayışla yeniden örgütleneceğinden hareketle 3.0 olarak adlandırıldığı biliniyor. Bu kapsamda aslında ittifak üyesi ülkelerin silah sanayisinde de ortak faaliyetlere girmeleri, tedarik süreçlerinin hızlanması, cephane stoklarının hızla sıcak çatışmalara hazırlanması öngörülüyor.
Bu çerçevede Türkiye savunma sanayii deklare edilmese de önemli bir sürece girmiş durumda olduğu görülüyor:
* Tedarikçi olmaktan ortak üretici konumuna geçiş: NATO 3.0'ın temel hedeflerinden biri, müttefiklerin savunma üretim kapasitesini birlikte artırmasıdır. Türkiye'nin gelişmiş mühimmat, İHA/SİHA, kara araçları, elektronik harp ve gemi inşa kabiliyetleri nedeniyle daha fazla ortak üretim projesinde yer alması bekleniyor.
* NATO projelerine erişimin artması: Ankara Zirvesi'nde açıklanan NATO Front Door for Industry girişimiyle NATO tedarik ve inovasyon süreçlerine sanayinin erişiminin kolaylaştırılması hedefleniyor. Bu sayede, Türk savunma şirketlerine NATO projelerine daha etkili katılım fırsatları açılıyor.
* Üretim kapasitesinin artırılması: NATO artık yalnızca yeni silah geliştirmeye değil, geleneksel silah ve mühimmatın hızlı ve yüksek adetlerde üretilebilmesine de odaklanıyor. Bu nedenle mühimmat, hava savunma sistemleri, füzeler ve kritik alt sistemlerde seri üretim kapasitesi ön plana çıkıyor. Bunun en iyi örneği Ukrayna-Rusya Savaşı sırasında temel füze sistemleri ve topçu mühimmatlarına artan talebin o dönemde Türk silah şirketleri tarafından büyük kârlarla yerine getirilmesidir.
* Standartlaşma ve birlikte çalışabilirlik: Türkiye'nin geliştirdiği sistemlerin NATO standartlarına uygunluğu daha kritik hâle geliyor. Türk silah şirketlerine daha çok ihracat olanağı sağlayacak bu adımın ilk örneklerinden birisi Türkiye'nin de yer aldığı 155 mm NATO standardı obüs mühimmat projesidir.
* Savunma yatırımlarının büyümesi: NATO 3.0 kapsamında müttefik üyeler savunma harcamalarını artırmayı taahhüt ediyor. Daha büyük savunma bütçeleri, ortak projeler ve tedarik hacminin de büyümesi anlamına geliyor. Özellikle Baykar-Leonardo, Alp Havacılık-Sikorsky, BAE-Thales-Aselsan, TAİ-Boeing gibi işbirliklerinin daha da derinleşerek devam edeceği ve genişleyeceği öngörülebilir.

S-400 sorunu ve F-35 projesinin belirsizliği
Türkiye’nin geçtiğimiz dönemde Rusya Federasyonundan çok bariz bir siyasi kararla tedarik ettiği ve hiç kullanılmayan S-400 hava savunma sistemleri, Türkiye ile ABD arasında büyük bir gerginliğe yol açmıştı. Trump iktidarıyla beraber sorunun çözümü yönünde bir eğilim belirse de bu yönde atılmış somut bir adım yok. ABD tarafından ilan edilen CAATSA yaptırımları ortak projeleri çok etkilemese de S-400 yüzünden F-35 programından çıkarılmış durumdaki Türk şirketleri, bu ortaklığa dönme peşinde.
Eğer bu yönde bir gelişme olursa Türk silah şirketlerinin ittifak kapsamında daha derin bir işbirliğine gireceği çok açık. Bu kapsamda belki de daha önce F-35 projesine dahil olmamış olan Havelsan gibi simülatör ve yazılım alanında faaliyet gösteren firmaların bile projeye dahil olması öngörülebilir. Ancak bu karar henüz alınmamıştır ve emperyalist hiyerarşideki bir alışverişin konusu yapılması muhtemeldir.


Sonuç yerine
NATO 3.0 ile Türkiye silah sanayii yalnızca ulusal ihtiyaçlara üretim yapan bir yapıdan, NATO'nun ortak üretim, ortak tedarik ve ortak teknoloji geliştirme ekosisteminde daha büyük rol üstlenebilecek bir konuma doğru ilerlemektedir. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği ise hem Türk silah şirketlerinin üretim kapasitesini artırmasına hem de NATO içindeki siyasi ve endüstriyel iş birliğinin gelişimine bağlı olacaktır. Türk silah şirketlerinin kimi alanlarda avantajları olsa da, özellikle emperyalist hiyerarşi içinde çok yoğun bir rekabet olduğu, Türk silah şirketlerinin bahsettiğimiz mevcut “olanakları” elinden kaçırmamak için kıyasıya bir mücadeleye girmek durumunda olduğu da açıktır.
/././
Katliamlar, çalınan topraklar, provakasyonlar: Batı Şeria'da ne oluyor?-Yalçın Çuğ-
Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymayan İsrail, uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyor. Askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da savaş zemini yaratmaya çabalan Tel Aviv neyin peşinde?
Bir sabah, dedelerinizden miras kalan araziye, yıllarca dişinizden tırnağınızdan artırarak inşa ettiğiniz evin, içindeki tüm hatıralarla birlikte askeri bir iş makinesiyle yerle bir edildiğini düşünün.
Ya da acil müdahaleye ihtiyaç duyan bir yakınınızı taşıyan ambulansın, silahlı askerler tarafından kontrol noktasında bilinçli ve sistematik bir şekilde saatlerce alıkonulduğunu...
Veya hayal edin: Tek geçim kaynağınız olan zeytin ağaçlarınızın tek tek sökülüşünü izlediğinizi, gecenin bir saati kapınıza dayanıp ölüm tehditleri savuranları dinlerken yaşayacağınız korkuyu...
Hatta sokakta kendi halinizde yürürken bir anda karga tulumba gözaltına alınıp yıllarca tutsak edildiğinizi, işkencelere maruz kaldığınızı, öldürüldüğünüzü...
Aşağılanmayı, hor görülmeyi, küçük düşürülmeyi...
Bunlar karanlık bir distopyanın senaryosu değil. İşgal altındaki Batı Şeria'daki milyonlarca Filistinlinin sıradan bir günde yaşadığı veya yaşayacaklarının sadece ufak birer kesiti.
Bir yandan Gazze Şeridi'ni insansızlaştırma politikasına devam eden İsrail, diğer yandan Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymuyor. Uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyan siyonist rejim, askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da "savaş" zemini yaratmaya çabalıyor.
Amaç açık: İşgali derinleştirmek, Batı Şeria'yı yaşanmaz hale getirmek ve nihai bir ilhaka giden yolda direnenleri "terörist" ilan edip yok etmek.
Peki, bu strateji sahada nasıl işliyor? Batı Şeria'da ne oluyor?
Bir bahane olarak Tel provokasyonu: 'Artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı geldi'
Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te de Filistinlilere yönelik gözaltı, baskın ve saldırılar radikalleşti.
İsrail ordusunun bu dönemde işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerle işbirliği halinde tırmandırdığı gerilim, 1182 Filistinlinin ölümüne, yaklaşık 13 bin kişinin yaralanmasına, 24 bine yakın kişinin gözaltına alınmasına ve 33 bin kişinin zorla yerinden edilmesine yol açtı.
Ancak bu tırmanış, son zamanlarda hızla ivmelendi. İsrail çeşitli bahanelerle Batı Şeria'daki evleri yıkmaya, gözaltı sayılarını artırmaya, düzenlediği baskınları şiddetlendirmeye başladı.
İsrail ordusu ve İsrailli yerleşimcilerin 24 Temmuz'da Nablus'a bağlı Tel beldesinde kurguladığı provokasyon ise bu "bahane üretme" stratejisinin en net örneği oldu. Asker korumasında bölgeye saldıran yerleşimcilere karşı direnen Filistinlilerin kendilerini savunması sonucu yaşanan arbedede dört Filistinli katledildi, iki İsrail askeri ise öldü.
Bu olay, bizzat aşırı sağcı İsrail hükümeti tarafından bulunmaz bir nimet olarak görüldü.
İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Batı Şeria'daki Filistin kent ve köylerinin Gazze Şeridi'nde İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Beyt Hanun gibi yerle bir edilmesi çağrısında bulundu.
Ben-Gvir, Başbakan Binyamin Netanyahu ve İsrail ordusu yetkililerinden bölgedeki Filistinlilerin "evlerinin havadan ve D9 buldozerleriyle dümdüz edilmesini" isteyeceğini ifade etti ve şöyle dedi: "Ortadoğu'da konuşulan dil budur ve bunu Gazze'de nasıl konuştuysak, artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı gelmiştir"
İsrail kabinesinin bir diğer aşırı sağcı ismi Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise gasbedilen Filistin topraklarındaki yasa dışı yerleşim yerlerinin İsrail'in "koruyucu duvarı" olduğunu öne sürerek İsrail ordusunun Filistinlilere sert saldırılarda bulunması çağrısını yaptı.
Tel beldesine düzenlenen saldırıda katledilen Filistinliler. Netanyahu'dan karar: Filistinlilerin hayatı daha da zorlaştırılsın
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dökülen kanın hemen ardından Batı Şeria'daki kaçak Yahudi yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını verdi. Tel Aviv'in planı basitti: Önce saldır, sonra direnişi bahane edip gaspı yasallaştır.
Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz tarafından yapılan ortak açıklamada, Batı Şeria'daki işgali derinleştirecek ve Filistinlilerin yaşamını daha da zorlaştıracak bir dizi karar bildirildi.
Batı Şeria'daki kaçak yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını veren Netanyahu, bölge genelinde İsrail birliklerinin takviye edilmesini istedi.
Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Tel beldesi yakınlarına gelmesiyle başlayan olaya karışan bir Filistinlinin evinin yıkılması emrini veren Netanyahu, bölgedeki Filistinlilerin İsrail nezdindeki çalışma izinlerinin iptal edilmesini de istedi.
İsrailli yerleşimciler ve Filistinlilerin kullandığı trafik ve kontrol noktalarının ayrılması işgali derinleştirecek kararlar arasında yer aldı.
'Bizi üçüncü intifadaya doğru itiyorlar'
Nitekim bu provokasyon İsrail'de de tartışmalara neden oldu.
İsrailli muhalif lider Yair Golan, Netanyahu ve hükümetinin Batı Şeria'yı kasıtlı olarak İsrail'in güvenliğini tehlikeye atan bir "barut fıçısına" çevirdiğini itiraf etmek zorunda kaldı.
İsrail Meclisi (Knesset) Üyesi Gilad Kariv ise durumu daha net özetledi: "İsrail'de bizi kasıtlı olarak üçüncü bir intifadaya doğru iten bir grup var. Netanyahu bunu siyasi nedenlerle yapıyor. Smotrich de bunu kendi planının bir parçası olduğu için yapıyor. Görevimiz bu çılgınlığı durdurmak ve daha fazla kan dökülmesini ve can kaybını önlemektir."
Birinci İntifada (1987-1993), Filistin halkının İsrail işgaline karşı sapan ve taşlarla başlattığı, Oslo Anlaşmaları ile sona eren kitlesel bir sivil itaatsizlik süreciydi. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiyle başlayan İkinci İntifada (2000-2005) ise yerini silahlı çatışmalara ve İsrail ordusunun geniş çaplı askeri katliamlarına bıraktı.İsrail'in "sivil" kıyafetli teröristleri olan yerleşimciler ise hükümetten aldıkları bu siyasi cesaretle Batı Şeria'yı adeta ateşe veriyor. Devletin zirvesinden "her tepeyi ele geçirin" felsefesiyle fonlanan bu haydut sürüsünün son bir haftadaki ve 2026'nın ilk yarısındaki sicili, işlenen suçların faturasını açıkça ortaya koyuyor:
* İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria'daki saldırıları, 2026'nın ilk yarısında önceki döneme göre yüzde 63 artış göstererek 660'a yükseldi.
* Yılın başından bu yana 21'i doğrudan yerleşimciler tarafından olmak üzere toplam 86 Filistinli öldürüldü.
* Tel'deki olayın ardından geçen sadece birkaç günde, Batı Şeria'da sekiz yeni kaçak yerleşim yeri daha kuruldu.
* Nablus'un Kusra beldesinde inşası süren Rahmet Camisi ateşe verildi, duvarlarına "Kanlı intikam" gibi çeşitli ölüm tehditleri yazıldı.
* Yüzlerce zeytin ağacı söküldü, birçok tarım arazisine araçlarla girilerek mahsule zarar verildi.
'Gazzeleştirme' planı iş başında
Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese'nin de vurguladığı gibi, silahlı İsrailliler Filistinlilere karşı ölümcül saldırılarını artırırken, İsrailli liderler de açıkça Batı Şeria'nın "Gazzeleştirilmesinden" bahsediyor.
Bir yandan kaçak yerleşimler mantar gibi çoğalırken, diğer yandan C Bölgesi'ndeki "ruhsatsız yapı" kılıfıyla Filistinlilerin evleri başlarına yıkılıyor.
Kudüs, Ramallah, El Halil, Cenin ve Beytüllahim'de Filistinlilere ait onlarca ev, tarım tesisi ve ağıl, İsrail ordusunun iş makineleri tarafından yerle bir ediliyor. Vahşet öyle bir noktaya vardı ki; Nablus'taki İhtisas Hastanesi'ne baskın yapıp acil servisteki sağlık çalışanlarına silah doğrultularak yere yatırıldı, askeri kontrol noktalarında ambulansların hareketi kısıtlanarak diyaliz hastaları dahi ölüme terk ediliyor.
Batı Şeria'da saldırılarını sürdüren İsrail, Nablus'un Tel beldesine yönelik baskınlarında onlarca Filistinliyi gözaltına aldı.Cılız mesajlar, oldubittiler ve gerçekler
Birleşmiş Milletler ardı ardına açıklamalar yapıp "derin endişe" duyduğunu yineliyor ve "failler hesap vermeli" çağrıları yapıyor. Avrupa Birliği ise taraflara "kışkırtıcı söylemlerden kaçınma" gibi suya sabuna dokunmayan mesajlar veriyor. Ancak İsrail, uluslararası toplumun bu cılız açıklamalarından değil, yarattığı "oldubittilerden" güç alıyor.
İsrail devleti; Batı Şeria'yı parça parça yutmak, Filistinlileri göçe zorlamak ve hegemonyasını pekiştirmek için bölgeyi kasten bir savaş alanına çeviriyor.
Çünkü İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında bulunan tüm Yahudi yerleşim birimleri halihazırda uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul ediliyor.
Bunların çoğu İsrail makamlarının planlamasıyla yapılırken, daha küçük olan bazıları Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler tarafından kaçak olarak kuruluyor.
İsrail makamları, Batı Şeria'da Filistinlilerin toprakları üzerine kurulan bu kaçak yerleşim birimlerini "yasal" kabul etmese de destek veriyor, bunlara kendi kanunları nezdinde resmiyet kazandırarak yerleşim birimlerini genişletmeye devam ediyor.
İsrail'in yıkım, kundaklama ve saldırı politikaları ise özellikle Batı Şeria'nın "C Bölgesi"nde meydana geliyor. Peki ya bu durum tesadüf mü?
Elbette hayır. Bu durum 1993 Oslo Anlaşmaları'nın yarattığı çarpık statükonun doğrudan bir sonucu. Söz konusu anlaşma ile Batı Şeria A, B ve C olmak üzere üç bölgeye ayrıldı.
Batı Şeria'nın yüzde 18'ini A Bölgesi, yüzde 22'sini ise B Bölgesi oluşturuyor. Bu bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli yaşarken, bölgelerin sivil idaresi Filistin Devleti'nde bulunuyor. Asıl kriz ise Batı Şeria'nın yüzde 60'ını oluşturan C Bölgesi'nde düğümleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca bu bölgenin kontrolünün ilerleyen yıllarda tamamen Filistin Yönetimi'ne devredilmesi gerekiyordu.
Fakat bu devir hiçbir zaman gerçekleşmedi. İsrail, 300 bin Filistinlinin yaşadığı bu geniş coğrafyada güvenlik, planlama ve inşaat dahil tüm idari kontrolü elinde tutuyor. Böylece C Bölgesi'ndeki neredeyse tüm Filistin inşaatları "yasadışı" ilan ediliyor ve ev yıkımlarına, topraksızlaştırma politikalarına adeta kılıf uyduruluyor. Bu nedenle ev yıkımlarının ve saldırıların büyük çoğunluğu bu bölgede meydana geliyor.
/././
Vurulan tankerler, kışkırtılan aşiretler, kurulan ittifaklar: Yemen'deki 'yarı barış' dönemi sona mı eriyor?-Yalçın Çuğ-
Yıllar önce "kısa sürede yok edilecek" denilen Ensarullah'ın bugün Kızıldeniz'de kendi ablukasını dayatması, bölgedeki emperyalist güçleri yeni ittifak arayışlarına itti. Washington'ın askeri yaptırım tehditleri, içeride kışkırtılan aşiretler ve Suudi Arabistan'ın bir araya getirmeye çalıştığı cephe, 2022'den bu yana süren "sessizlik ortamını" çatışma zeminine sürükleyecek gibi gözüküyor.
Yemen'i 12 yıldır açlığa, yıkıma ve istikrarsızlığa mahkum eden Suudi Arabistan öncülüğündeki abluka, Ensarullah hareketinin Kızıldeniz'de devreye soktuğu karşı hamleyle yeni bir evreye giriyor.
Yıllardır süren kuşatmaya, sivil katliamlara ve açlık politikalarına karşı deniz ablukası ilan eden Ensarullah, Kızıldeniz'de yeni bir denklemin kapısını aralıyor.
Suudi Arabistan, bugün kendi yarattığı savaşın maliyetini Kızıldeniz sularında ve bizzat kendi topraklarında ödüyor.
Vurulan Suudi petrol tankerleri ve Aramco tesisleri, içeride kışkırtılan aşiretler, Riyad güdümünde tek çatı altında birleştirilmeye çalışılan yeni cephe ve Washington'ın artan tehditleri...
Nisan 2022'de sağlanan ateşkesin ardından dört yıldır süren "yarı barış" ortamı hızla dağılırken, Yemen'de artık sadece askeri bir çatışma değil; bölgesel ittifakların, aşiretlerin ve küresel ticaret yollarının merkezde olduğu çok denklemli yeni bir savaş konsepti örülüyor.
Yıllardır Riyad'ın, Washington'ın ve Tel Aviv'in bombalarına direnen, her seferinde "bitti" denilen ancak bugün kendi ablukasını dayatan Ensarullah'ı ve Ensarullah'ın karşısına dizilenleri ne bekliyor?

'Bitti' denilen direnişten bölgesel aktörlüğe
2014'te başkent Sana'yı kontrol altına aldığında, Ensarullah'ın ömrünün aylar, belki de haftalarla sınırlı olduğu iddia ediliyordu. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Yemen'e başlattığı askeri müdahale, kısa sürede bir "yok etme" harekatına dönüştü. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.
Yıllar süren güç kullanımına, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın fonladığı işbirlikçi güçlerin saldırılarına rağmen Ensarullah; bırakın yok olmayı, Yemen'in yoğun nüfuslu kuzeybatısını elinde tutmayı başardı.
Özellikle Filistin halkıyla dayanışma amacıyla ABD ve İsrail bağlantılı gemilere yönelik yürüttüğü Kızıldeniz operasyonları, hareketin salt yerel bir güç olmadığını kanıtladı.
Yüzlerce hava saldırısına rağmen geri adım atmayan hareket, şimdi namlusunu yıllardır Yemen'i boğan Suudi Arabistan'a çevirmiş durumda.
Ensarullah'tan deniz ablukası kararı ve ablukayı ciddiye almayan Suudilerin hazin sonu
Sürecin fitilini ateşleyen gelişme, Suudi Arabistan'ın Sana Uluslararası Havalimanı'nı hedef alması üzerine Ensarullah Hareketi Askeri Sözcüsü Yahya Seri'nin 20 Temmuz'da yaptığı açıklamayla duyuruldu.
Halka yönelik ablukanın gayrimeşru olduğunu belirten Seri, Suudi Arabistan'a karşı resmi olarak "deniz ablukası" başlattıklarını ve herhangi bir tırmanışa çok sert karşılık vereceklerini ilan etti.
Bu açıklama kağıt üzerinde kalmadı. Kararın hemen ardından Kızıldeniz'de geçiş yasağını ihlal eden Suudi Arabistan'a ait ENCELIA ve LAYLA isimli petrol tankerleri, Ensarullah güçleri tarafından insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle vuruldu. Aynı günlerde bölgedeki yaklaşık 10 ticari gemi de geri dönmeye zorlandı.
'Gerilime gerilimle karşılık verildi': Suudiler saldırdı, Ensarullah yanıt verdi
Yemen'deki karışıklığın baş aktörlerinden Suudi Arabistan ise Ensarullah'ın bu adımlarının ardından diplomatik bir ikiyüzlülük örneği sergiledi. Riyad yönetimi, yıllardır süren yıkımı unutturmaya çalışırcasına, Yemen'e "kalkınma projeleri ve bütçe desteği" sağladığını iddia eden bir kınama metni yayımladı.
Riyad'ın "gemilerimizi koruyacağız" açıklamasının sahadaki karşılığı ise Suudi yönetiminin öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Hudeyde kentine, Kamaran Adası'na, Marib ve Cevf vilayetlerindeki Ensarullah mevzilerine yönelik hava saldırıları oldu. İletişim tesislerinin ve sivil alanların da hedef alındığı bu saldırılara karşı Ensarullah'tan net bir yanıt geldi: "Ablukaya ablukayla, limanlara limanlarla ve gerilime gerilimle karşılık verilecek."
Bu restleşmenin ardından çatışmalar hızla tırmandı. Mevzilerine düzenlenen hava saldırılarına karşı Ensarullah, Suudi Arabistan'ın Cazan ve Yenbu kentlerindeki milli petrol şirketi Aramco'ya ait kritik tesislere balistik füzeler ve İHA'larla ağır saldırılar düzenledi. Özellikle Yenbu'da ham petrol nakli sağlayan noktaların vurulması, savaşın doğrudan Suudi ekonomisinin kalbine yöneldiğini gösterdi.
Saflar sıklaşıyor, Ensarullah'a karşı ittifaklar kuruluyor
Kızıldeniz'de ve sınır ötesinde bunlar yaşanırken, emperyalizmin Yemen içindeki klasik "böl ve yönet" stratejisi de yeniden devreye girmiş gözüküyor.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Yemenli güçlerin kendi içlerindeki bölünmüşlüğü, Ensarullah'ın elini rahatlatan en önemli unsurlardan biriydi. Ancak son aylarda tablo değişiyor. Yemen'in Birleşmiş Milletler tarafından tanınan, Riyad güdümündeki Başkanlık Liderlik Konseyi daha koordineli bir yapıya büründürülüyor.
Nitekim Suudi destekli hükümetin Savunma Bakanı Tahir el-Ukayli'nin "ordunun savaşa girmeye hazır olduğunu" ilan etmesi ve Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin "Arap Koalisyonu ile deniz yollarını korumak için birlikte çalıştıklarını" açıklaması, içeride açılacak yeni cephenin resmi ilanı niteliğinde.
Bununla eş zamanlı olarak, ülkenin güneybatısındaki Dali vilayetinde hükümet güçleri ile Ensarullah arasında patlak veren ve 30'dan fazla kişinin öldüğü veya yaralandığı çatışmalar, ateşkesin çökmekte olduğunun habercisi. Öte yandan Sada, Taiz, İbb, Amran ve Sana'da yaşanan çatışmalar da ülkedeki gerilimin yeniden yükselişe geçtiğini doğruluyor.
En dikkat çekici iç gelişme ise "aşiretler" üzerinden kurgulanan provokasyonlar. El-Cevf vilayetindeki bir aşiret liderinin gözaltına alınması ve serbest bırakıldıktan sonra Ensarullah aleyhine açıklamalar yapması dikkat çekici gelişmelere sebep oldu. Olayın ardından farklı vilayetlerden binlerce aşiret mensubu El-Cevf'te toplanarak Ensarullah yönetimini alenen kınadı.
Böylece yıllardır parçalı halde hareket eden aşiretler, birlik mesajı vermiş oldu. Bu nedenle El-Cevf'teki Ensarullah karşıtı aşiret ittifakının, çatışmaların yeniden başlaması halinde hükümetin askeri operasyonlarına kritik bir destek sunabileceğine dair yorumlar artıyor.
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump'ın petrol tankerlerinin vurulmasının ardından doğrudan İran'ı ve Ensarullah'ı hedef göstererek "büyük bir askeri yaptırım" uyarısında bulunması, Washington'ın Kızıldeniz'deki ticari hegemonyasını korumak için Yemen'i yeniden topyekûn bir kan gölüne çevirmeye hazır olduğunu gösteriyor.
ABD cephesinden gelen bu uyarı da Kızıldeniz'de kurulacak yeni uluslararası askeri ittifakların habercisi olabilir. Ancak karşılarında 2014'ün parçalı yapıları değil; bölgesel güçlere kafa tutabilen ve gerektiğinde kendi ablukasını kurabilen bir hareket var. Ensarullah'ın elinde 200 binden fazla savaşçı, gelişmiş bir füze teknolojisi, birleşik bir komuta kontrol yapısı ve yılların getirdiği ciddi bir muharebe deneyimi bulunuyor.
Nisan 2022'den bu yana süren görece "sessizlik ortamı", yerini çok daha sert ve çok daha boyutlu bir çatışma zeminine bırakacak gibi gözüküyor.
/././
Kemal Okuyan: Partiler şirketleşiyor, amblemler yerini logolara bırakıyor
Son dönemde siyasi partilerde amblemlerin yerini logoların almasına dikkat çeken Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, "Siyasi partilerde amblemlerin geriye çekilip yerine logoların geçmesi, ideolojik kimliklerin önemsizleşmesinin ürünü. Siyasi partiler şirketler gibi marka değeri peşinde koşmaya zorlanmakta" dedi.
Özgür Özel ve ekibinin CHP'den ayrılarak kurduğu Yeni Parti, ismi ve isminden oluşan logosuyla tartışma konusu oldu. Sosyal medyada kimi kullanıcılar ismi yaratıcı bulmadığını söyledi, kimileri de logo tasarımını "basit" buldu.
Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan ise son yıllarda kurulan düzen partilerinde amblem yerine logoların tercih edildiğine ve isimlerin tıpkı bir marka gibi görüldüğüne dikkat çekti.
Okuyan, X hesabından paylaştığı değerlendirmede, "Siyasi partilerde amblemlerin geriye çekilip yerine logoların geçmesi, ideolojik kimliklerin önemsizleşmesinin ürünü. Siyasi partiler şirketler gibi marka değeri peşinde koşmaya zorlanmakta" ifadelerini kullandı.
'Parti adları 'içeriksiz', amblemler ise yok oldu'
Sosyal demokrat partilerin uzun yıllar boyunca kırmızı gülü simge olarak seçtiğini, komünist gelenekteki orak çekiç ve kızıl yıldız gibi simgelerin ideolojik derinliğe sahip olduğunu, CHP’nin altı okunun güçlü bir mesaj içerdiğini hatırlatan Okuyan, "Şimdi parti adları 'içeriksiz', amblemler ise yok oldu, marka logoları gibi adın kolay hatırlanacağı görseller öne çıkıyor" dedi.
Partilerin artık liderlerinin isimlerini alma eğiliminde olduğunu belirten Okuyan, "Yakında parti amblemi diye emlakçıların kullandığı türden şahıs fotoğrafları da kullanıma girer kesin. Bir de 'satılık' yazmıyorlar mı!" ifadelerini kullandı.
Kemal Okuyan'ın değerlendirmesinin tamamı şöyle:
"Siyasi partilerde amblemlerin geriye çekilip yerine logoların geçmesi, ideolojik kimliklerin önemsizleşmesinin ürünü. Siyasi partiler şirketler gibi marka değeri peşinde koşmaya zorlanmakta.
Sosyal demokrat partiler uzun yıllar boyunca kırmızı gülü simge olarak seçti. Küçük farklılıklarla Almanya, Fransa ve İngiltere’de kırmızı güllü amblemleri vardı sosyal demokrat partilerin. İdeolojik anlam geriye çekildikçe bu partiler de logo tasarımlarına geçip gülü sıradan bir aksesuara dönüştürdü. Komünist gelenekte orak çekiçin yeri biliniyor. Kızıl yıldız, pergel çekiç, çark pala gibi simgeler de aynı ideolojik derinliğe sahip. Çark çekiç bu kültüre ülkemizden bir katkı. Sosyalizm tarafından ağır bir yenilgiyle uğratılıp tarihin çöplüğüne atıldıktan sonra emperyalizm eliyle yeniden diriltilen faşist parti ve hareketler uğursuz geçmişlerine sadakati göstermek için gamalı haç, SS, kurukafa, balta gibi simgelerden vazgeçmiyor. Bütün bu simgeler, sözcüklere gereksinim duymadan kendi başlarına birer anlam ifade ediyor. Türkiye’de önce bu simgeler tuhaflaştı. CHP’nin altı oku güçlü mesajı olan bir amblemdi. Demokrat Parti’nin eli bir ideolojik yönelim ifade etmese de, 'millet iradesi' vurgusunu temsil etmekteydi. Sonra Adalet Partisi’nin kıratı geldi. Ve zaman içinde koçlar, kurtlar, arılar, güvercinler, kelebekler, ceylanlar, horozlar, yunuslar eklendi. Bunlar içinde belli bir ideolojik anlam yüklenebilecek olan güvercin ve bozkurt dışında kalanlar, cana yakın olmalarına karşın, zorlama amblemlerdi. Şimdi parti adları 'içeriksiz', amblemler ise yok oldu, marka logoları gibi adın kolay hatırlanacağı görseller öne çıkıyor.
Yeni Parti’nin logosunun bir dizi nedenle akılda kaldığı muhakkak. Gerçi yeni bir tasarım yapılacakmış.
Gidişat partilerin liderlerinin isimlerini alması yolunda! Bündnis Sahra Wagenknecht (Sahra Wagenknecht Birliği) öncülerden biri. Sahra Wagenknecht’in adını taşıyor. Parti adını değiştiriyorlar şimdi. Ama yeni ad önceki kısaltmaya uygun bir biçimde kararlaştırıldı ve liderin isminin baş harflerini taşıyor: (B)ündnis (S)oziale Gerechtigkeit und (W)irtschaftliche Vernunft. BSW! Yakında parti amblemi diye emlakçıların kullandığı türden şahıs fotoğrafları da kullanıma girer kesin. Bir de 'satılık' yazmıyorlar mı!" https://x.com/OkuyanKemal/status/2082103338569461885
***
Erdoğan: Irak Türkiye'ye günde 1 milyon varil petrol verecek, sağa sola muhtaç olmayacağız.
Türkiye'ye resmi bir ziyaret gerçekleştiren Irak Başbakanı Ali Zeydi ile ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak'ın Türkiye'nin petrol ihtiyacını tek başına karşılayacağını duyurdu. Erdoğan, Irak'a silah sanayi alanında destek verileceğini de vurguladı.
Türkiye'ye resmi bir ziyaret gerçekleştiren Irak Başbakanı Ali Zeydi ile Saray'da düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Irak'ın Türkiye'ye günde 1 milyon varil petrol vereceğini duyurdu.
Irak ile kapsamlı bir enerji anlaşması imzalandığını duyuran Erdoğan, "Sayın Başbakan, 'Biz Türkiye'ye petrol verebiliriz. Bir milyon varil. Başka yere muhtaç olmayın' dedi. Evet, sağa sola muhtaç olmaya gerek yok. Hemen komşumuz. İnşallah bir milyon varil petrolü buraya transfer ettiğimizde ihtiyacımızı karşılarız" dedi.
Ziyarette İran, Suriye ve Filistin başta olmak üzere bölgesel gelişmeler hakkında fikir alışverişinde bulunulduğunu söyleyen Erdoğan, "Irak'ın ihtiyaç duyduğu savunma sanayi ürünlerinin tedariki noktasında da üzerimize düşeni yapmaya hazırız" diye konuştu.
Kasım 2025'te yapılan seçimlerin ardından uzun süren hükümet pazarlıkları sonunda Mayıs ayında yemin ederek göreve başlayan Zeydi, yurtdışına ilk ziyaretini bu ay ABD'ye, ikinci ziyaretini de geçen hafta İran'a yapmıştı. Irak basınında çıkan haberlere göre, Irak Başbakanı'nın bir sonraki durağı Suudi Arabistan olacak.
ABD, Türkiye ve Irak arasındaki temasları takip ediyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, dün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile bir araya gelmişti.
1 milyon varil sözü neyi değiştirir?
Türkiye ham petrol ithalatında büyük oranda Rusya'ya bağımlı durumda.
Toplam aylık ithalatın yaklaşık 29,9 milyon varil olduğu güncel verilere göre, Rusya tek başına 12,1 milyon varil ile ihtiyacın yüzde 40'ını tek başına karşılıyor.
Rusya'yı yüzde 12 ile Kazakistan, yüzde 8,5 ile ABD izliyor. Bu iki ülkenin toplam payı bile Rusya'nın tekil payının yarısına ancak ulaşabiliyor.
Irak'ın, Türkiye'ye "günde 1 milyon varil" petrol sağlama sözü gerçekleşirse Rusya'nın yüzde 40'lık hakimiyeti kırılabilir.
Kaynak: EPDKBasra'dan Avrupa'ya
Irak Başbakanı Zeydi ortak basın toplantısında, "Bizim bu ziyaretimiz protokol icabı değil ancak asırlar öncesine dayanan ilişkilerimizin pekiştirilmesinin bir nişanesidir. Kardeşlik içerisinde bir ortaklık arzu ediyoruz ve özellikle Kalkınma Yolu Projesi üzerinde çalışıyoruz" diye konuştu.
Irak'ın Basra Körfezi'ndeki Faw Limanı'ndan başlayan, güneyden kuzeye ilerleyerek Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşması öngörülen Kalkınma Yolu Projesi, önemli bir ulaşım, enerji ve ticaret koridoru olarak değerlendiriliyor.
Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışmalar nedeniyle önemi artan projenin en önemli ortakları arasında Türkiye de bulunuyor.
Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu başkanlığındaki bir heyet geçtiğimiz hafta Bağdat'a yaptığı ziyaret sırasında Başbakan Zeydi ile görüşmüş ve Kalkınma Yolu Projesi konusunda önemli gelişmelerin yaşanacağını kaydetmişti.
Bakan, bu sene bitmeden projeye ilk kazmanın vurulmasını planladıklarını söylemişti.
Petrol anlaşması yenilendi, yeni hat gündemde
Türkiye ile yeni Irak hükümeti arasındaki ilk uzlaşı Temmuz ayı başında petrol anlaşmasının 12 ay daha uzatılması konusunda sağlandı.
Bağdat'a giden Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, Irak Başbakanı Zeydi'nin yanı sıra Petrol Bakanı Basim Muhammed Hudayyir ile görüştü ve 27 Temmuz itibariyle sonlanan olan Türkiye-Irak petrol anlaşmasını geçici bir süre için uzatma kararı alındığını açıkladı.
Türkiye ile Irak arasında 1973'te varılan anlaşma kapsamında Irak'ın kuzeyinden çıkartılan ham petrol Kerkük-Yumurtalık boru hattı aracılığıyla diğer ülkelere taşınıyor.
Türkiye, bu hattın kapasitesinin daha da artırılmasını ve Basra'dan Kerkük'e çekilecek yeni bir hatla güney Irak'tan çıkarılan petrolün de Yumurtalık'a taşınmasını istiyor.
***
Eylem paylaşmak da suç oldu: ‘NATO defol!’ demek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmiş!-Özgür Tuna-
İktidarın NATO karşıtlığı korkusu ilginç haberlere konu olmaya devam ediyor. TKP'nin 5 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirdiği NATO yürüyüşünü sosyal medya hesabından "NATO defol" diyerek paylaşan bir avukat, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla ifadeye çağrıldı.
7-8 Temmuz’da NATO Zirvesi sebebiyle Ankara’da neredeyse yaşamı durduran AKP iktidarı, şimdi de bu utanç zirvesine tepki gösteren yurttaşları "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla ifadeye çağırıyor.
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde yaşayan bir yurttaş, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) X hesabından yayımladığı “5 Temmuz’da NATO’ya karşı ülkemiz ve onurumuz için yürüyoruz!” paylaşımını ve 5 Temmuz günü Kızılay Meydanı’nda TKP üyelerinin gerçekleştirdiği yürüyüşü alıntılayarak “NATO defol!” yazdığı için ifadeye çağırıldı.
'NATO'ya karşı olmak şerefli her yurttaşın görevidir'
İfadeye çağrılan Avukat Emir Ahmet Arda, soL’a yaptığı açıklamada, “NATO bir terör örgütüdür, ona karşı olmak şerefli her yurttaşın görevidir” dedi.
Arda, "Sosyal medyada Siber Suçlarla Mücadele birimleri tarafından fişleme operasyonu yapılıyor. Bu onursuzluğa boyun eğmeyen başka yurttaşlara da soruşturmalar açıldığını öğrendik. Ankara'daki iddia makamları, bu soruşturmayı açmakla bile görevlerini kötüye kullanmakta, siyasi haklarımıza saldırmaktadır” ifadesini kullandı.
Geçtiğimiz günlerde Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesinde yaşayan bir yurttaş da yine benzer bir suçlamayla ifadeye çağrılmıştı.
5 Temmuz’da Ankara’da ne olmuştu?
AKP iktidarının NATO Zirvesi öncesi Ankara’da adeta sıkıyönetim ilan etmesi, kentteki tüm yürüyüş ve protestoları yasaklaması büyük tepki çekmişti.
Bu yasaklamalara karşı Türkiye Komünist Partisi tarafından 5 Temmuz’da Kızılay Meydanı’na doğru kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirilmiş, NATO protestosunun yasaklanması girişimi boşa düşürülmüştü.
Büyük destek gören eylemin ardından polis saldırısı sonucu 139 TKP üyesi 4 gün boyunca gözaltında tutulmuş, üç TKP üyesi hakkında ev hapsi kararı verilmişti.
***
6 yıllık organize karartma: Gülistan Doku dosyasında çürümenin haritası
Gülistan Doku’ya olanlar hâlâ aydınlatılabilmiş değil. Memurundan korucusuna, valisinden patronuna herkes elbirliğiyle bir genç kadının cinayetini örtbas etmeye çalıştı. Kamu gücünün ve bürokrasinin etrafında kümelenen çürüme ağı iktidarın bugün kendini aklama çabasının sebebini de anlatıyor.
1999 yılında Diyarbakır'da doğan Gülistan Doku, Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisiydi. 5 Ocak 2020'de Dersim'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra bir daha haber alınamadı. Uzun süre de akıbeti bilinmiyordu.
Ailesi kayıp başvurusu yaptı, arama çalışmaları başlatıldı.
En azından kamuoyuna böyle bilgi paylaşıldı. Ancak ailenin yıllar süren mücadelesi ve Gülistan'a ne olduğunu bulma çabası gösterdi ki, devletin neredeyse bütün organları bir ilin en tepesindeki isim ne derse onu yapmış, Gülistan Doku cinayetinin üstünü elbirliğiyle örtmüştü.
İktidar ise yıllarca örtbas ettiği bu cinayetin ortaya çıkması an meselesi olunca suçlarını gizlemek için kutudaki isimlerin ipini çekmeye başladı. Ve ortaya büyük bir çamur yığını, organize olmuş karartma girişimi çıktı.
Peki baştan bu yana neler yaşandı, dosya hangi kritiç dönemeçlerden geçti, hatırlayalım.
Yanlış yönlendirilen arama çalışmaları, 'intihar' yalanı
Gülistan ortadan kaybolunca Doku Ailesi, 6 Ocak 2020’de Emniyet Müdürlüğü’ne gidip kayıp başvurusunda bulundu. Gülistan Doku’nun Atatürk Mahallesi’ndeki minibüs durağından üniversiteye giden araca bindiği ancak üniversiteye gitmediği anlaşıldı.
Ardından İl Emniyet Müdürlüğü ile İl Jandarma Komutanlığı 7 Ocak 2020’de arama çalışması başlattı. Bugün cinayet kapsamında tutuklu bulunan ve delilleri karatan dönemin Valisi Tuncay Sonel de bizzat çalışmalara katıldı. Çalışmalar Uzunçayır Baraj Gölü ve Dinar Deresi çevresinde yoğunlaştırıldı. Sonradan anlaşıldığı üzere bu bölge Vali'nin yönlendirmesiyle bilerek seçilmişti ve Doku'nun orada olmadığı en başından biliniyordu.
Sonra birden özellikle yandaş medyada Gülistan'ın intihar etmiş olabileceğine dair haberler yayımlanmaya başladı. Doku Ailesi bu iddiaları başından itibaren reddetti.
İntihar konusunu açan isimlerden biri deşüpheli eski sevgili Zaynal Abakarov'un eski polis olan üvey babasıydı. Sosyal medya hesabından Gülistan Doku’nun intihar ettiği iddiasına dair bir fotoğraf paylaştı ve bunun dosyada bulunduğunu öne sürdü. Ancak savcı, dosyada böyle bir bilginin olmadığını söyledi. Doku Ailesi de bunun üzerine suç duyurusunda bulunmuştu.
Gülistan Doku Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Devlet yurdunda kalıyordu.Eski sevgilinin emniyet bağı ve çelişkili ifadeleri
Bu sırada Gülistan Doku’nun kaybolmadan bir gün önce eski erkek arkadaşı Zaynal Abakarov ile tartıştığının öğrenilmesi üzerine ailenin avukatı, Abakarov’un şüpheli olarak tutuklanması için 17 Haziran 2020’de Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe verdi.
Üvey babası eski polis olan Abakarov’un tutuklanma talebi reddedildi. Daha sonra Abakarov’un Gülistan Doku’nun dosyasına erişimi olduğu anlaşıldı.
Davanın başşüphelilerinden Abakarov’un verdiği ifadeler, teknik veriler ve fiziki kanıtlarla doğrudan çelişince, şüpheler bu ismin üzerinde yoğunlaştı. Abakarov'un Gülistan Doku'ya fiziksel ve psikolojik baskı yaptığı kesinleşti.
Su altında yapılan arama çalışmaları İçişleri Bakanlığı talimatıyla 6 Temmuz 2020’de durduruldu. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Doku Ailesi 17 Temmuz’da görüştü. Görüşmenin ardından barajdaki su boşaltıldı ve su altı arama çalışmaları yeniden başladı.
21 Temmuz 2020'de bilirkişi raporunda Abakarov’un Gülistan Doku’yla “ihtar ve ikaz eder biçimde fazlaca ısrarcı şekilde konuştuğunun” belirlenmesi üzerine yeniden tutuklama istendi. Ancak Doku Ailesi'nin bu talebi reddedildi.
Aile vazgeçmedi: Vali hakkında suç duyurusu
Gülistan Doku’yu aramayı hiç bırakmayan ailesi 24 Ocak 2024’te Abarakov’un tutuklanması ve üvey babasının şüpheli sıfatıyla dosyaya girmesi talebinde bulundu. Aile ayrıca dönemin Vali Tuncay Sonel hakkında da “görevi kötüye kullanmaktan” suç duyurusunda bulundu.
6 yıl sonra ortaya dökülenler: Vali ve etrafında kümelenen çürüme
Ve sonunda Nisan ayında çözülme başladı.
Gülistan Doku’nun akıbetine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında aralarında eski Vali Tuncay Sonel'in oğlu Mustafa Türkay Sonel ile Zaynal Abarakov‘un da bulunduğu 13 kişi 13 Nisan 2026’da gözaltına alındı.
15 Nisan 2026’da Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku, “Şu an gözaltında olan Gökhan isimli polis bize ulaştı ve Gülistan’ın delillerini silmek karşılığında 10 bin dolar aldığını söyledi. Bu bilgileri belgeleriyle paylaştı. Ayrıca Gülistan’ın 5 Ocak günü geç saatlere kadar hayatta olduğunu ve o görüntüleri de kendisinin sildiğini ifade etti” dedi.
Vali'nin oğlu Mustafa Türkay Sonel, Gülistan Doku soruşturması kapsamında "cinsel saldırı" ve "kasten öldürme" suçlamalarıyla 18 Nisan 2026 tarihinde tutuklandı.Bir hafta sonra da eski Vali Tuncay Sonel tutuklandı. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığından Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen yazıda, Sonel hakkında "Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçunu işlediğine ilişkin yeterli şüphe bulunduğu" belirtildi. Sonel tutuklandığında İçişleri Bakanlığı müfettişti.
Önce hiçbir soruya yanıt vermedi, "Ben devletin valisiyim. Emniyette cevap vermem, susma hakkımı kullanıyorum. Sadece savcıya ifade veririm" dedi.
Sonel, 13 Haziran 2017-9 Haziran 2020 arasında Dersim'de görev yapmış ve 17 Nisan'da Elazığ'da gözaltına alınmıştı. Gözaltına alındığı sırada İçişleri Bakanlığı müfettiş olarak görev yapıyordu.Suçlamalar neler?
Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma "kasten öldürme", "cinsel saldırı", "suç delillerinin gizlenmesi-yok edilmesi", "bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek suretiyle verileri yok etme-bozma", "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "suçu bildirmeme" ve "suçluyu kayırma" suçlarından sürdürülüyor.
Eski Vali hakkında da çok sayıda iddia ve suçlama var. Bunlardan bir bölümü şöyle:
* Gülistan Doku’ya dair hastane kayıtlarının silinmesi,
* Gülistan Doku’ya ait SIM kartını alıp WhatsApp yazışmaları ile sosyal medya mesajlaşmalarındaki önemli verilerin silinmesi yönünde talimat vermesi,
* Gökhan Ertok’un HTS kayıtları ve banka dokümanları üzerinde yapılan incelemede, dönemin
* Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve yine gözaltında bulunan eski koruma Şükrü Eroğlu ile görüşme trafiği ve birden fazla para transferi gerçekleşmesi,
* Gülistan Doku’nun sosyal medya hesaplarına girilmesi için talimat vermesi.
Sonel dün de pek çok suçtan ayrıca tutuklandı. Hakimlik Sonel'in "bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme veya değiştirme", "kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma", "nitelikli yağma" ile "kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme" suçlarını da işlediğine karar verdi.
Kimler tutuklu?
Abakarov, eski polis üvey babası ve annesi ile eski Vali ve oğlu dışında çok sayıda isim dosya kapsamında tutuklu.
Bunlar arasında Gülistan'ın hastane/tıbbi kayıtlarının silinmesi üzerine suçlanan Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir, eski İl Özel İdare çalışanı Erdoğan Elaldı ve köy korucusu Fatih Özmen dahil toplam 13 kamu görevlisi var.
Gülistan Doku'nun cep telefonundaki verilere hukuka aykırı şekilde müdahale ettiği saptanan bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca da 24 Temmuz'da "bilişim sistemini bozma ve delil karartma" suçundan tutuklandı. Erzurumlu olan Aca yönettiği internet haber sitesinde emekçi düşmanlığı yaparken, hakkını isteyen çalışanları Sedat Peker’e olan yakınlığı üzerinden tehdit etmişti. Bürokrasiyle yakın ilişkileri de olan Aca sık sık il emniyet müdürleri ve il jandarma komutanlarıyla da yan yana geliyordu.
Kırmızı bültenle aranan firari şüpheli Umut Altaş ise ABD'de Mayıs ayında gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Dosyanın kilit isimlerinden Altaş'ın iadesi bekleniyor.
Valinin koruma polisi Şükrü Eroğlu ve emekli polis Gökhan Ertok'la birlikte tutuklananlar arasındaki dikkat çekici isim Vali'nin eşi Handan Sonel.
25 Temmuz'da tutuklanan Handan Sonel hakkında tanıkların verdiği ifadeler çok çarpıcı. Tanık Turan Güler, Handan Sonel'in kendisine "Gülistan Doku'nun cesedini alıp yok etmesi karşılığında 100 bin lira verdiğini" söyledi. “Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçlamasıyla tutuklanan Sonel'in eşiyle birlikte cinayeti karartmak için çabaladığı anlaşıldı. Handan Sonel'in evinde silahla birlikte ilk aramada bulunmayan 3 cep telefonu, 3 tablet, 2 hard disk, bir flaş bellek, bir harici bellek ve bir dizüstü bilgisayar, sonraki aramada ortaya çıkıverdi.
Aynı ifadede Vali'nin oğlu Mustafa Türkay Sonel'in Gülistan Doku'yu iki el ateş ederek öldürdüğünü ifade ettiği de tutanaklara geçti.
Sabah'taki habere göre, Handan Sonel’in mal varlığı da dikkat çekici. Yalnızca evinden ziynet eşyasının yaklaşık 13 milyon lira olduğu söyleniyor.Suçlu cinayeti işleyen(ler) mi?
Gülistan Doku dosyasında ortaya saçılan tablo, münferit bir cinayetin ya da birkaç kişinin suçunun çok ötesinde bir gerçeği işaret ediyor: Devlet aygıtının bir ilde bütünüyle bir cinayeti karartmak için harekete geçirilmesi.
Valisinden koruma polisine, başhekiminden bilişim şirketine, jandarmasından köy korucusuna kadar birim birim organize olmuş devasa bir suç şebekesi var.
Bir ilin en tepesindeki isim olan Tuncay Sonel, elindeki kamu gücünü ve devlet imkânlarını, oğlunu, bir genç kadının katil ya da katillerini korumak, delilleri yok etmek, verileri silmek ve kamuoyunu sahte intihar senaryolarıyla kandırmak için kullandı. Üstelik bu süreçte hastane kayıtları silindi, cep telefonları sıfırlandı, abla Aygül Doku'nun da vurguladığı gibi polislere delil karartmaları için binlerce dolar rüşvet dağıtıldı.
Peki, bir vali tek başına koca bir kentin emniyetini, yargısını, sağlık sistemini ve mülki idaresini 6 yıl boyunca bu suça nasıl ortak edebildi?
Yanıt, iktidarın yarattığı denetimsiz, kuralsız karanlık sistemde saklı. Yıllarca süren bu organize karartmaya hiçbir kamu kurumu dur demedi, diyemedi. Aksine, İçişleri Bakanlığı'ndan yerel mülki amirlere kadar herkes bu çürümeye göz yumdu; şüphelerin üzeri ısrarla örtüldü, failler koruma zırhıyla gezdirildi.
Dolayısıyla bu dosyada suçlu; sadece tetiği çeken ya da cinayete iştirak edenler değil, kamu otoritesini bir suç örtbas aygıtına dönüştüren, bu barbarlığa yıllarca alan açan ve koruyan, şimdi kendini aklamaya çalışan iktidarın kurduğu bu sistemin ta kendisi.
***
Barış ve barışmak -Sinan Sönmez-
Lozan’a karşı çıkarak 1923 öncesini savunmak, şeriat bayrağı altında toplanarak silahlı isyan başlatanlara sahip çıkarak mı demokrasi yolunda ilerlenecektir?
Barış bir ütopya mı? Söylence mi? Son dünya savaşından günümüze dek toplumları sarsan, derin tahrip edici sarsıntılar yaratan birçok savaş yaşandı, yaşanıyor. Ülkemiz sınırlarının dışındaki yakın coğrafyada; kuzeyde, doğuda, güneyde silahlı çatışmalar, işgaller, katliamlar sürüp gidiyor. Çatışmaları tetikleyen, küresel ve bölgesel düzenin hakimi olmaya soyunan ABD ve İsrail uzak ara ön sırada yer alıyor. Örneğin ABD’de yönetim Demokratik Parti ve Cumhuriyetçiler arasında gidip gelse de emperyalist politika, hegemonik güç hırsı ve saldırganlık doğrudan veya çeşitli kılıflarda sürdürülüyor. ABD emperyalizmiyle özdeşleşen İsrail yayılmacılık doğrultusunda saldırganlık ve katliamlarda geri adım atmıyor.
Barış sözcüğü kaçınılmaz olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Barış Derneği’ne karşı cunta rejiminin giriştiği saldırıyı, yöneticiler ve üyelerinden bir bölümünün haksız, hukuksuz şekilde hapsini çağrıştırıyor. Mevcut koşullarda ise barış ortamı ve demokrasi talep ve tartışmaları, periyodik görüşmeler ve tekrarlanan argümanlar ile lastik gibi sündürülerek son şekli verilmeye çalışılan çerçeve yasayla sınırlandırılmak isteniyor. Acaba demokrasiye yöneliş ve iç barış Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı sonuç bildirgesinde vurgulandığı üzere “hiçbir kategorik ayrım yapılmaksızın tüm örgütsel kademeleri ve yapıları kapsayacak şekilde bütünlüklü bir yaklaşımla ele alındığında” mı sağlanacaktır? Demokrasi yalnızca çerçeve yasanın onaylanmasıyla elde edilmesi beklenen gelişmelere mi bağlıdır? Bu ortamda DEM Parti milletvekili, İmralı Heyeti üyesi ve TBMM başkanvekili etiketlerini taşıyan kişinin muhalif basını tehdit edercesine hükümetten, dolayısıyla Cumhurbaşkanı ve AKP genel başkanının eleştirel sesleri susturmak için müdahalesini talep etmesi ne tür bir demokrasi anlayışını yansıtmıştır? Bu bağlamda yüzyıllık esareti gündeme defalarca getirip Lozan’a karşı çıkarak 1923 öncesini savunmak, şeriat bayrağı altında toplanarak silahlı isyan başlatanlara sahip çıkarak mı demokrasi yolunda ilerlenecektir?
Öncelikle vurgulanması gerekli husus eksiksiz demokratik rejimdir. Demokrasinin tüm ilkeleri yalnızca anayasalarda yazılı kalmamalı, uygulanmalıdır. Bu konuda siyasal yazın kitaplar, belgeler ve makaleler çok zengin bir külliyat oluşturuyor. Bu nedenle tekrara düşmemek için sözü uzatmadan barış kavramına ters bakışın yeni ve anlamlı bir örneğine göz atalım. Milli Eğitim Bakanı “Osmanlı ile Cumhuriyeti” barıştırma söylemiyle kısa bir süre önce vurguladığı “neyden kurtuluyoruz?”, sorusunun yanıtını kendince “daha önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” diyerek yanıtlamış ve yeni müfredatta “Kurtuluş Savaşı” yerine “Milli Mücadele” kavramına yer verileceğini müjdelemişti! Kurtuluş Savaşı özünde Milli Mücadeleyi zaten içermekte, dışlamamaktadır! Diğer yandan yapılan açıklamayla Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’ya küs olduğunu da böylece öğrenmiş olduk! Bakan Bey Mülkiye mezunu olduğu için ve ben de akademik yaşamımım bir bölümünü sürdürüp emekli olduğum geçmişteki bu seçkin kurumun üstat hocaları Prof. Taner Timur, Prof. Sina Akşin ve Prof. Cem Eroğul’un derslerine devam edip etmediğini, Prof. Korkut Boratav’ın yapıtlarına aşina olup olmadığını sormak isterim! Merak ediyorum da…
Geçmişten günümüze dek Kurtuluş Savaşı gerçeğini, Lozan’ı, tarihi gerçekleri yadsıyarak veya çarpıtarak özellikle çocukluk yaşlarından itibaren gençleri etkilemek ve bilinçaltına gerçek dışı hayali bir dünya yerleştirme çabaları ve politikalarının somut örnekleri birbirini izliyor. Sözü uzatmadan temel kaynak olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutku’ndan kısa bir alıntıyla yetinelim:
"Millet ve memleketi Harb-i Umumi’ye sürükleyenler, kendi hayatları kaygısına düşerek, memleketten kaçmışlar. Sultanlık ve halifelik makamında bulunan Vahdeddin, soysuzlaşmış, yalnızca kendisini ve tahtını güven altına alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta, Damad Ferid Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın iradesine uyan ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri ateşkes hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer bahane ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayantap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da, İtalyan askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yerde yabancı subay ve memurları ve adamları faaliyette. Sonunda, sözün başlangıcı kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 1 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor."1Nutuk’ta ülke içinde ve İstanbul’da milli varlığa düşman kuruluşlar olarak: “Özellikle Diyarbekir, Bitlis, Elaziz vilayetlerinde İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı, yabancı korumasında bir Kürt hükümeti kurmaktı. Konya ve çevresinde, İstanbul’dan yönetilen Teali-i İslam Cemiyeti kurulmasına çalışılıyordu. Memleketin hemen her tarafı İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selamet dernekleri vardı. İstanbul’da, çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, bir takım fırka ya da cemiyet adı altında kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılabilecek girişimlerden biri İngiliz Muhibleri (dostları) Cemiyeti idi..., bu cemiyeti oluşturanlar, keendi şahıslarını ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendileri ile çıkarlarının kurtuluş çaresini Lloyd George hükümeti aracılığıyla İngiliz himayesini sağlamada arayanlardır... Bu derneğe katılanların başında ‘Osmanlı padişahı ve halife-i rû-yi zemin (bütün yeryüzünün halifesi) ünvânını taşıyan Vahdeddin, Damad Ferid Paşa, Dahiliye Nezareti’nde bulunan Ali Kemal, Adil ve Mehmed Ali Beyler ve Said Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz milletinden bazı serüvenciler vardı; mesela Rahip Flew gibi. Ve anlaşıldığına göre derneğin başkanı Rahip Flew idi. Bu derneğin iki yüzü ve niteliği vardı. Biri görünen yüzü ve uygarca girişimlerle İngiliz koruyuculuğunu isteyip bunu sağlamaya yönelik yüzü idi; öteki, gizli yüzü idi. Asıl eylem, bu yönde idi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilal çıkarmak, milli bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolu tarafından yönetilmekte idi… İstanbul’un bir kısım mevki sahibi erkek ve kadınları da, gerçek kurtuluşun Amerika mandasını istemekte ve sağlamakta olduğu kanısındaydılar”.2
Genel duruma ilişkin değerlendirmesinde: “Düşman devletler, Osmanlı Devlet ve ülkesine maddi ve manevi saldırı halinde, yok etmeye ve bölerek parçalamaya karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde olacakları bekliyor… Ordu ismi var cismi yok bir durumda”.3
Cumhuriyet rejimi Osmanlı devletine sırtını mı dönmüştür? Burada hangi Osmanlı sorusunu sormanın yeridir. Sözü Atatürk’e bırakalım: “… mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünyanın gözünde hiçbir değeri, erdemi ve onuru kalmamıştı; uluslararası hukukun dışında tanınmış, eni konu konuşmaya ve güdülmeye ihtiyaç duyan bir durumda olduğu düşünülüyordu. Geçmişteki hoşgörüleri gösterenler, yanlışları yapanlar biz olmadığımız halde, aslında yüzyılların yığılmış hesaplarının bizden sorulmaması gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek, bize düşmüştü”.4
Özünde ana sorunsal gerçeklerle yüz yüze gelerek gerek geçmişteki gerekse günümüzdeki gerçekleri yadsımamaktır. Bireysel, toplumsal ve siyasi haklara saygıyla özdeşleşen demokratik bir düzenin oluşturulması için gerçeklik ötesi (post truth) kurguyu bir kenara bırakmak gerekiyor.
-----
1Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, 1919-1927, Hazırlayan Kemal Bek, Bordo Siyah, İstanbul, 2005, s. 37.
2Nutuk, s. 43.
3Nutuk, s.48.
4Nutuk, s. 638.
/././
İki eşik, tek tarihsel sorumluluk -Turgay Develi-
Yeni anayasa, sermayenin hareket özgürlüğünü genişletirken emeğin örgütlenme hakkını zayıflatıyor, mülkiyeti korurken barınma, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarını temenniye dönüştürüyorsa halkın anayasası olamaz.
Türkiye, önümüzdeki dönemde yalnızca günlük siyasetin dengelerini değil, birlikte yaşama biçimimizi de belirleyecek iki önemli tartışmayla karşı karşıya kalacaktır: Bir tarafta yeniden gündeme taşınan yeni anayasa arayışı, öte tarafta ise Cumhuriyet’i kuran siyasal iradenin örgütlü ifadesi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni yönetiminin bu konu da dahil nasıl bir gelecek tasavvuru olduğu ve bunu gerçekleştirmek için de nasıl bir yol izleyeceği.
Anayasa konusunda bugün ortalık görece sessiz olabilir. Fakat bu sessizlik, konunun önemsiz olduğunu değil, tarafların hesaplarını ve hazırlıklarını sürdürdüğünü gösteriyor. Bu açıdan, meseleyi, kararlar verilip pazarlıklar tamamlandıktan sonra değil, şimdiden tartışmak gerekir. Çünkü anayasa maddeleri, o metnin hangi siyasal ihtiyaçtan doğduğu, kimlerin arasında hazırlandığı ve kimin geleceğini güvence altına almayı hedeflediği açısından belirleyicidir.
İktidarın izlemesi muhtemel yol giderek belirginleşiyor. Önce çözüm sürecinin hukuki çerçevesini oluşturacak düzenlemeler Meclis gündemine gelecek, ardından bunların bir bölümünün anayasal güvenceye bağlanması tartışılacaktır. Tartışılan başlıkların başlıcalarını, yurttaşlık, kültürel haklar, yerel yönetimler, siyasal temsil ve devletin yapısı olarak sıralayabiliriz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu süreci yalnızca Kürt meselesine kalıcı bir çözüm bulma arayışı olarak değerlendirdiğini söylemek güç. “Sivil ve özgürlükçü anayasa” çağrıları, yürütülen çözüm arayışıyla birlikte okunduğunda, Erdoğan’ı yeniden Cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyabilecek siyasal ittifakların zeminini genişletme hesabı olarak görülmelidir. Bu nedenle yeni anayasa arayışını, yeniden adaylık ve mevcut iktidar düzeninin devamı hedeflerinden bütünüyle bağımsız ele almak gerçekçi değildir.
Yeni anayasa belirli taleplerin karşılandığı, karşılığında iktidarın siyasi destek aldığı bir alışveriş belgesine dönüştürülemez. Cumhuriyet’in demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliği, seçim hesabının konusu yapılamaz. Anayasa, iktidarın yetkilerini genişletmek için değil, yurttaş haklarını korumak ve toplumsal birliği/barışı güçlendirmek için hazırlanmalıdır.
Bu noktada CHP’nin sorumluluğu herhangi bir muhalefet partisinin sorumluluğundan farklıdır. Çünkü CHP, masa başında hazırlanmış sıradan bir seçim örgütü olarak doğmadı. Anadolu ve Trakya’daki yerel direniş hareketleri, Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısı altında birleşti; bu örgütlü irade Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı, Millî Mücadele’yi yürüttü ve Cumhuriyet’i kurdu. Halk Fırkası’nın kuruluş anlayışı, millî egemenliğin halk tarafından ve halk için kullanılmasına, Türkiye’nin çağdaş bir devlet düzeyine yükseltilmesine ve hukukun bütün kuvvetlerin üzerinde egemen kılınmasına dayanıyordu.
Bu tarih, CHP’ye Cumhuriyet üzerinde bir mülkiyet hakkı vermez; elbette Cumhuriyet bütün yurttaşlarındır. Ancak kurucu siyasi örgüt olmak, partiye herhangi bir genel başkanın, belediye başkanının, milletvekilinin ya da yöneticinin kişisel geleceğine göre değişmeyecek bir görev yükler. Koltuklar geçicidir; kurucu sorumluluk kalıcıdır. CHP yönetiminin görevi, Cumhuriyet’in laik, bağımsız, halkçı, kamucu ve devrimci kolonlarını korumak; iktidarda değilse bunların aşındırılmasına karşı demokratik, hukuki ve toplumsal direnci örgütlemektir. Bu nedenle CHP’nin tarihsel rolü, yalnızca iktidarın hatalarını saymak ya da onun yerine daha düzgün bir yönetim vaat etmekle sınırlanamaz. Türkiye’nin ihtiyacı çağdaş, laik, planlamacı, bağımsız ve cumhuriyetçi bir devlet düzeni ile ülkeyi bu hedeflere/iktidara taşıyacak gerçek bir siyaset iradesi ortaya koymaktır.
Elbette Cumhuriyet, tek partiye mahkûm ya da emanet edilmiş bir rejim değil, siyasal çoğulculuğun ve serbest seçimlerin güvencesi olmak zorundadır. Aynı hedef iddiasında, CHP’den farklı siyasi partilerin, düşüncelerin ve örgütlerin bulunması doğaldır. Tarihin çeşitli dönemlerinde Halk Partisi’nden farklı yolları tercih edenlerin bulunması da şaşırtıcı değildir. İnsanlar ayrılabilir, yeni partiler kurabilir, başka siyasi seçeneklerin peşinden gidebilir.
CHP’nin ayırt edici olarak tarihsel varlık nedeni Cumhuriyetin muhafızlığıdır. Çünkü CHP herhangi bir siyasi marka değildir. Onun tarihsel zemini, emperyalizme karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşıdır. Kurduğu devlet, cetvelle çizilmiş bir sömürge idaresinden değil, parçalanmak istenen bir ülkenin halkının örgütlü direnişinden doğmuştur. Bu mücadele, tebaanın yerine ulusu, kulluğun yerine insan onurunu, ümmet bağının yerine eşit yurttaşlık hukukunu koymuştur.
Cumhuriyet’i yalnızca geçmişte yaşanmış bir kurtuluş destanı olarak anmak ise yeterli değildir. Onu korumak; yurttaşın ekonomik bağımsızlığını, emeğin hakkını, laik eğitimi, kamusal hizmetleri, hukuk güvenliğini ve halkın yönetime katılma imkânlarını korumayı gerektirir. Tam da bu nedenle, yeni anayasa, sermayenin hareket özgürlüğünü genişletirken emeğin örgütlenme hakkını zayıflatıyor, mülkiyeti korurken barınma, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarını temenniye dönüştürüyorsa halkın anayasası olamaz.
CHP ve ülkemiz, 24 Ocak kararlarından 12 Eylül sonrasındaki neoliberal dönüşüme, Gümrük Birliği’nden Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Kemal Derviş düzenlemeleriyle çok uzun zamandan bu yana ideolojik politik bir kuşatma altında. Şimdi de içeriden açılan gediklerle ortaya çıkan bu kopuşlara verilecek yanıt, piyasacı aklın içinde erimeyi reddederek, halkçılığı ve devletçiliği yeniden ayağa kaldıracak ekonomi politik hattı yeniden inşa etmekten geçiyor.
Tarih, ortak siyasal değerlerini yitiren toplumların ağır çatışmalara ve büyük yıkımlara sürüklenebildiğini gösteriyor. ABD'nin kurucu babalarından ve üçüncü Başkanı Thomas Jefferson’ın, ABD'nin kuruluşundan kısa zaman sonra çıkan bir isyanla ilgili olarak söylediği meşhur bir lafı vardır: "Özgürlük ağacı, zaman zaman vatanseverlerin ve tiranların kanıyla sulanmalıdır." Bugün artık bu yaklaşımı kabul etmek ya da yüceltmek değil, aşmak zorundayız. Yirmi birinci yüzyılda asıl sorumluluk, özgürlüğü korumak için insanların kan dökmek zorunda kalmayacağı güçlü demokratik kurumları, hukuku ve örgütlü yurttaş iradesini kurmaktır.
Dolayısıyla, Türkiye’nin önündeki tercih, barış ile Cumhuriyet arasında değildir. Asıl görev, Cumhuriyet’in temeli olan, yurttaşlık, halk egemenliği ve sosyal adalet temeli kazanımlarından şaşmamaktır. Kimlik ve mezhep temelli argümanlarla soslanmış yeni bir yeni anayasa ile bir kişinin siyasi geleceğini güvenceye alma arayışı, bütün yurttaşların ortak geleceğini tehlikeye atmamalıdır.
Bu açıdan, ülkemizin (ve CHP’nin de) gerçek gündemi, bir oldu bittiyle getirilebilcek anayasa karşısında Cumhuriyet’in temel niteliklerini koruma görevidir. Bu görev başarıyla sürdürüldüğü sürece günlük/dönemsel ayrışmalar/tartışmalar aşılabilir; fakat kurucu sorumlulukta gösterilebilecek en küçük zaaf yıkıcı olur.
Tüm bu değerler bütününün sinir sistemi olan Cumhuriyet’in muhafızlığı da makamdan önce onuru, kazançtan önce vicdanı, kişisel gelecekten önce halkın ortak geleceğini savunabilme iradesinde anlam kazanır. Buradaki ölçü ise, yürünmüş yolun temizliği, ödenmiş bedelin haklılığı ve halka karşı taşınan sorumluluğun ağırlığıdır.
/././
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder