Enflasyonu düşürme adı altında uygulanan kemer sıkma programları da büyük tavizlerle girişilmiş uluslararası meşruiyet arayışları da Türkiye ekonomisini düzeltemiyor. Faizleri düşüremeyen Saray hükümeti, sanayideki erimeyi de ve itirazları da durduramayınca ‘seçici’ kredilerle bazı sermaye kesimlerini kurtarmaya yöneliyor. İstikrarlı olan tek şey tüm ücretlilerin ve emeklilerin ücretlerinin erimesi. Emekçilerin payına, sıcaktan fenalaşan bir liman işçisine söylenen söz düşüyor: Yüzünü yıka çalış.
***
Şimşek programının yüksek faizi, ücretliler için reel gelir kaybı, emekliler için tüketimlerini azaltma ve borçlular için daha fazla faiz yükü anlamına geliyor ve bu ‘dezenflasyonun gereği’ sayılıyor. Ancak Saray iktidarının sınıfsal tabanını oluşturan sanayi sermayesinin de maliyetlerini yükseltiyor. İç pazara çalışan işletmelerin satışları zayıflıyor. Bu noktada devreye iktidarın ‘seçici kredileri’ giriyor. Ama bu destekler büyük firmaları avantajlı hale getirirken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemli bir bölümü yüksek kredi faizleri ve zayıflayan iç taleple karşı karşıya kalmayı sürdürüyor. Şimşek programının maliyeti toplum içinde eşit dağılmıyor.
İstanbul Sanayi Odasının geçtiğimiz hafta düzenlediği “Türkiye’yi bekleyen tehlike: Erken sanayisizleşme” başlıklı toplantıda Oda Başkanı Erdal Bahçıvan, “erken sanayisizleşme tehlikesi karşısında uzun vadeli bir sanayi politikasına ihtiyaç” olduğunu söylüyordu. Ancak sanayideki erimeye yalnızca para politikalarıyla çözüm bulmak mümkün değil. Ücretleri baskılayarak, çalışma koşullarını ağırlaştırarak ve şirketlere yeni vergi indirimleriyle teşvikler sağlayarak kurulacak bir rekabet rejiminin geniş kesimlere sunacağı fazla bir şey olmadığı açık. Bu koşullarda işçi sınıfının payına, Derince’deki bir limanda kliması bozuk makinede çalışan işçiye amirinin söylediği söz düşüyor: “Elini yüzünü yıkasın, devam etsin.”
‘Kalp krizi geçirmesek iyi’
Kavurucu yaz sıcaklarında Türkiye’nin dört bir yanındaki işçilerin ortak sorunları var. Çalışma ortamlarında ve servislerde çalışmayan klimalar, aşırı sıcaklara rağmen mola saatlerinin değişmemesi, soğuk suya erişememek… İzmit Körfezi’ndeki doklarda çalışan liman işçileri de Antep’in dokumacıları da aynı sorunlarla karşı karşıya. Safiport limanının işçileri yemek yiyebilmek için güneşin altında kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor. Antep işçileri “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz” diyor.
***
Makineler soğutuluyor, işçiler yanıyor -Mesut Baylav-
Antep’te makineler için binlerce liralık soğutma sistemleri kuran patronlar; işçileri sıcak suya, klimasız servislere ve kirli sulara mahkum bırakıyor.
***
Antep – Yaz mevsiminin başlaması fabrikalarda var olan sorunlara ek başka sorunları da beraberinde getiriyor. Bunların en öne çıkanları soğuk suya erişememek, fabrikanın korkunç sıcak çalışma ortamı, işe gidiş gelişlerde servislerde klimaların çalışmaması. Antep’te de yaz aylarının gelmesiyle işçilerin çokça dile getirdiği sorunlar bunlar. Bu seneye özgü değil tabi. İşçilerden ‘her sene böyle’ cümlesini sık duyuyoruz. Soğuk suya erişmek, çalışma ortamının düzenlenmesi, klimalı ulaşım da bir mücadele konusu. Bazı fabrikalardan kimi işçi aktarımlarına göz atalım.
Şireci işçisi: “Şireci’de hâlâ içme suyuna çözüm bulamadık. Su kokuyor. Sürekli karnımız sancılanıyor. Geçtiğimiz haftalarda çok sayıda işçi zehirlendi sudan dolayı. Amire, çavuşa, müdüre herkese söyledik, hiçbir şey yapan yok. Bu sıcakta içecek su yok. Fabrikada artık suyu evden getiriyoruz. Sıcakta çalışıyoruz, temiz bir su içemiyoruz. Şireci, işçisine bir içme suyu ayarlayamayacak kadar berbat bir yer. Su içtiğimiz dolapların içi yosun tutmuş.”
Eruslu işçisi: “Mesai bitene kadar üstümüzdeki kıyafetler 5-6 defa ıslanıp kuruyor. Sular kan gibi. Servisler ateş gibi yanıyor. Üstüne bir de promosyon muhabbeti çıktı. Allah bildiği gibi yapsın. Allah süründürmeden almasın canlarını.”
Sanat Ambalaj işçisi: “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz. Başımızdaki şefin elinden gelse fiş takacak bize. Mola süresi iki dakika geçeni hemen uyarıyor, tutanak tutuyor. Soğuk suyu sorunca sürekli dolap gelecek diyor. Soğuk suya hasret kaldık.”
Akınal Sentetik işçisi: “İşletme çok sıcak. Kalp krizi geçirmesek iyi. Kan ter içinde çalışıyoruz. Sular da kan gibi sıcak, içilmiyor.”
Aşırı sıcakta çalışmanın getirdiği dikkat dağınıklığı, yorgunluk, reflekslerin yavaşlaması, sıvı kaybı gibi durumlar işçilerin çalışırken iş kazası geçirme ihtimalini de arttırıyor. Peki sorun sıcaklar mı, yoksa patronların önlem almaması mı? Bir işçi bu soruya yanıt olarak şöyle diyor: “Sıcak Allah’ın emri. Ama ona karşı hiçbir tedbirin olmaması işçinin değersizliğinin sonucu. Benim eski çalıştığım iş yerinde makineler için çok pahalı soğutma sistemleri kurulmuştu. Ama biz yanmaya devam ediyorduk. Bir keresinde sıcaktan artık bayılma noktasına geldiğimi hatırlıyorum. Düşüyordum, arkadaşlar tutmuştu. Yani önlem almak falan hikaye.”
/././
Hakan Safi’yi daha ne yapsak da memnun etsek? -Adem Korkmaz-
Hakan Safi için cennet olan liman, işçiler için cehenneme dönüşmüş durumda: Yıllardır çalışmayan klimalar, aşırı sıcaklara rağmen değişmeyen çay ve yemek molaları, yarım saatlik yemek molasında yemekhaneye gidip gelmek için en az 1.5 km yürümek...
***
Kocaeli – Yazın kavurucu sıcağından herkesin şikayet ettiği bugünlerde, liman işçileri konteyner, beton ve makine sıcaklığı üçgeninde mekik dokuyor. Liman sahaları büyüdükçe işçilerin ekmeği küçülüyor. Kliması bozuk makinede çalışan işçiye amirinin, “Elini yüzünü yıkasın, devam etsin” demesi ise çalışma koşullarının adeta özeti. Yıllardır çalışmayan, tamir edilmeyen klimalar, aşırı sıcaklara rağmen değişmeyen çay ve yemek molaları, yarım saatlik yemek molasında yemekhaneye gidip gelmek için en az 1.5 kilometre yol yürünmesi… Safiport liman işçileri bunları ve daha fazlasını anlattı.
“İşçinin onuru, gururu çiğneniyor. Sanki biz baba değiliz, sanki biz evlat değiliz, sanki eş değiliz gibi işçiye kaba davranıyorlar. Bizim tek hakkımız var; o da çalışmak. Başka da hiçbir hakkımız yok. Limana gelmeden stres başlıyor. ‘Acaba bugün başımıza ne gelecek?’ kaygısıyla psikolojimiz bozuldu. Şikayetçi olmak, itiraz etmek; hedef olmak, fişlenmek anlamına geliyor. Sonra vay o işçinin haline… Gemi operasyonu bir an önce bitsin diye amir ve memurlar prim alıyor; ama bu durum biz işçiler için baskı, stres ve iş kazası demek.”
‘Yapay zeka gelsin bizim geçim derdimizi ölçsün’
Telsizlerden yapılan anonslarda kullanılan dilin işçiyi hor gören ve aşağılayan bir dil olduğunu söyleyen başka bir işçi ise “Biz yıllık zam alıyoruz. Yılın başında aldığımız zam her işçi için farklı ve çok düşük oldu. Bunun da yapay zeka destekli performans ölçümüne göre belirlendiğini biliyoruz. Gelsin o yapay zeka bizim evdeki, mahalledeki geçim derdini, psikolojik sorunlarımızı, çocuğumuza ‘hayır’ demenin yarattığı bunalımı ölçsün. Ölçemez. Yapay zeka kafayı yer. Bu durumdayız. Patron yıllardır banka promosyonlarımıza el koyuyor. Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda dokuz günlük resmi tatilde yaptığımız fazla mesailerin ücretlerine de çöktüler. Normal günlerdeki gibi çalıştık. Patronun arkası sağlam olacak ki yasa da dinlemiyor, kural da” diyor.
‘Başarı ve kâr onların; baskı, düşük ücret, stres bizim’
Evine gittiğinde çocuğunun herhangi bir isteğine ‘hayır’ demek istemediğini söyleyen bir başka liman işçisi de “Liman çok yoğun. Dar alanda, çok kısa sürede yapılması istenen ve ‘hep acil’ denilen işler nedeniyle işçiler kaza yapıyor. Her gün irili ufaklı kazalar oluyor. Üç tutanak tazminatsız işten atılmak demek. Kaza yaptın diyelim; teknik ekibin hazırladığı raporda hasar işçiye yıkılıyor. İşçi kabul ederse, ‘iyiliksever’ amirler hasarın bedelini ya tazminatından kesiyor ya da her ay maaşından 10, 15 ya da 25 bin lira gibi tutarlarla taksit taksit kesinti yapıyor. İşçi kabul etmezse de doğrudan kapı gösteriliyor. Başarı ve kâr onların; baskı, düşük ücret, stres ve hak kaybı bizim. İşçi bu halde nasıl mutlu ve huzurlu olsun? Kısacası, Hakan Safi için cennet olan liman, biz işçiler için cehenneme dönüşmüş durumda.”
Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir iş kazasını hatırlatan aynı işçi, “Kaza yapan arkadaşımız işten atıldı. Kaza masrafını tazminatından keserek kapıyı gösterdiler. Limanda işçinin hukuku budur. Sizlerin huzurunda tüm işçi arkadaşlarımız adına şu soruyu sormak istiyorum: Acaba daha ne yapsak da liman yönetimini ve her şeyden haberdar olan Hakan Safi’yi memnun ederiz?” diye soruyor.
‘İşçi dağınık olduğu için böyle at koşturuyorlar’
Resmi tatillerde yüzde 50 zamlı ödenmesi gereken fazla mesai ücretlerine el konulduğunu söyleyen bir başka işçi ise yaşadıklarını şöyle anlattı: “Müdür geldi, bayramda ailemizi bırakıp işe geldiğimiz için ne kadar özverili ve fedakar olduğumuzu uzun uzun anlattı. Affedersiniz ama işçiye köpek muamelesi yapıyorsunuz. Biz işçiler bunun farkındayız. Ama birliğimiz yok. İşçi dağınık olduğu için böyle at koşturuyorlar.” Sözlerini şöyle tamamladı: “Geçen gün bir haberde Hakan Safi’nin ‘türkiye’nin gönlü zengin 50 patronu’ listesinde 10. sırada yer aldığını okudum. Bizim yaşadıklarımız ise ortada. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları istiyoruz. İşçisine adeta nefret edercesine yaklaşan, onu ezilmesi gereken bir böcek gibi gören, milyonlarca avro ödediği bir futbolcunun formasından bile daha değersiz sayan bir anlayışın vicdanı hiç mi sorgulanmaz? Gerçeği gelin Safiport işçisine sorun; size Hakan Safi’nin kim olduğunu onlar anlatsın.”
/././
Merkezin ayağı frende -Ümit Akçay-
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 23 Temmuz toplantısında politika faizini yüzde 37’de tuttu. Gecelik borç verme ve borçlanma faizlerinde de değişikliğe gitmedi. Bu karar bekleniyordu. Yine de açıklama metninde yapılan küçük değişiklikler, ekonomi programının geldiği aşamayı ve yönetimin önündeki seçenekleri göstermesi bakımından önemli.
Haziran açıklamasında enflasyonun ana eğiliminin “bir miktar” gerilediği söylenmişti. Temmuz metninde bu iyileşme “sınırlı bir miktar” olarak tarif edildi. İç talepteki zayıf seyrin sürdüğü ifadesinin yerini ise zayıflamanın “belirginleştiği” tespiti aldı. Enerji fiyatları konusunda da yüksek ve oynak seyirden yeniden yükselme eğilimine geçildi.
Merkez Bankası iki gelişmeyi aynı anda kayda geçiriyor. Ekonomik faaliyet daha güçlü biçimde yavaşlıyor, fakat enflasyondaki düşüş bu yavaşlamaya rağmen beklenen hızda ilerlemiyor. Bankanın ayağını frende tutmasının yakın gerekçesi bu.
Kararın politik ekonomisi ise açıklama metninde yazılandan daha geniş.
Daralma programın yan etkisi değil
Merkez Bankası iç talepteki zayıflamayı politika değişikliğini gerektiren bir sorun olarak görmüyor. Talep daralması, dezenflasyon programının işlemesini sağlayan başlıca mekanizmalardan biri.
Resmi metindeki “talep kanalı” ifadesini somutlaştırmak gerekir. Yüksek faiz tüketici kredilerini, kredi kartı kullanımını, konut ve otomobil talebini sınırlandırıyor. Şirketlerin işletme sermayesi ve yatırım maliyetleri yükseliyor. Reel ücretlerin gerilemesi hane halkı tüketimini baskılıyor. İç pazara çalışan işletmelerin satışları zayıflıyor. Enflasyonun düşmesi, bu mekanizmaların yeterince uzun süre çalışmasına bağlanıyor.
Bu nedenle ekonomik yavaşlama programın istenmeyen bir yan sonucu değil. Programın temel araçlarından biri.
TCMB metni bu süreci toplumsal öznelerden arındırılmış bir dille anlatıyor. İç talep kendi kendine zayıflayan bir büyüklük gibi sunuluyor. Oysa talebin zayıflaması, ücretlilerin daha az tüketmesi, borçluların daha yüksek faiz ödemesi ve küçük işletmelerin daha az satış yapması demek. Daralmanın kimler tarafından taşındığı açıklamadan çıkarıldığında, bölüşüm tercihi teknik zorunluluk görünümü kazanıyor.
Aynı durum enflasyonun nedenleri için de geçerli. Metinde enerji maliyetleri, beklentiler ve talep var. Kâr marjları, vergiler, yönetilen fiyatlar ve şirketlerin fiyatlama gücü yok. Enflasyonun kaynakları seçilerek görünür hale getiriliyor. Bunun sonucunda çözüm de önceden belirleniyor: ücretleri ve iç talebi baskılamak, krediyi sınırlamak ve yüksek reel faizi korumak.
Faiz indiriminin önündeki görünmeyen sınır
İç talep belirgin biçimde zayıfladığı halde neden faiz indirilmiyor? Cevap yalnızca aylık enflasyon verilerinde değil. Asıl sınır döviz kuru, rezervler ve dış finansman ihtiyacı.
TCMB açıklamasında rezervler, sermaye hareketleri ve ülke risk primi hakkında tek cümle yok. Buna karşılık sıkı para politikasının “kur kanalı” üzerinden dezenflasyonu güçlendireceği özellikle belirtiliyor. Kur, ekonomik teşhiste görünmüyor, fakat kararın merkezinde.
Faizin düzeyi, TL’de kalmanın getirisini, döviz talebini ve sermaye hareketlerini etkiliyor. Erken bir faiz indirimi TL’nin reel getirisini azaltabilir. Bu durumda döviz talebi artabilir, kur üzerindeki baskı güçlenebilir. Kur artışı enerji ve ithal girdi fiyatları üzerinden enflasyona yansıyabilir.
Bu döviz-faiz kıskacı, Merkez Bankasının hareket alanını daraltıyor. Faizi yüksek tutmak üretim, yatırım ve iç talep üzerinde baskı yaratıyor. Faizi düşürmek ise kur ve enflasyon riskini artırıyor. Para politikası bu iki maliyet arasında serbestçe seçim yapmıyor. Türkiye’nin dış finansmana bağımlı ekonomik yapısı, seçenekleri baştan sınırlandırıyor.
Bu nedenle TCMB ekonomik yavaşlamayı kabul ederken faiz indirimini erteliyor. Bu anlamda programın önceliği büyümeyi desteklemek değil, döviz talebini kontrol altında tutmak ve TL cinsinden varlıkların cazibesini korumak olarak görülebilir.
Yüksek reel faiz, ücretliler ve borçlular açısından daralma anlamına gelirken, TL cinsinden finansal varlık sahipleri açısından gelir ve güvence sağlıyor. Bir başka ifadeyle para politikasının maliyetleri ile faydaları toplum içinde eşit dağılmıyor.
Revizyon kimin için?
13 Temmuz’da açıklanan paket bu noktada önem kazanıyor. Yatırım taahhütlü avans kredisi (YTAK) programının bütçesinin 750 milyar liraya çıkarılması ve imalat sanayisine yeni kredi olanakları açılması, sanayi sermayesinden yükselen taleplere verilmiş bir yanıttı. Paket, üretimin yavaşlamasını önleme, rekabet gücünü koruma ve ihracatı destekleme gerekçesiyle açıklandı.
Ancak 23 Temmuz’daki faiz kararı, revizyonun sınırını çizdi. Genel faiz seviyesi düşürülmedi. İç talebi ve toplam kredi hacmini sınırlayan yaklaşım korunuyor. Buna karşılık belirli yatırımlar ve firmalar için kamu destekli kredi kanalları genişletiliyor.
Yani Merkezin ayağı frende kalırken hükümet, seçilmiş sanayi kesimleri için frenin etkisini hafifletmeye çalışıyor.
Bu politika, genel bir gevşeme değil. Sıkılaştırma rejimi içinde oluşturulan istisnalardan oluşuyor. Programın merkezinde yüksek faiz, talep kontrolü ve kur istikrarı bulunmaya devam ediyor. Değişen, yüksek faizin sanayi sermayesi üzerindeki maliyetinin nasıl yönetileceği.
Burada belirgin bir sınıfsal asimetri var. Ücretlilerin reel gelir kaybı, emeklilerin tüketimlerini azaltması ve borçlu hane halklarının yüksek faiz yükü dezenflasyonun gereği sayılıyor. Sanayi sermayesinin finansman maliyeti ise üretimi tehdit eden ve kamu müdahalesi gerektiren bir sorun olarak görülüyor.
Başka bir ifadeyle, daralmanın emek üzerindeki maliyetleri programın işleyişine dahil ediliyor. Sermaye üzerindeki bazı maliyetler ise kredi teşvikleri, vergi indirimleri ve kamu sübvansiyonlarıyla hafifletiliyor.
Üstelik desteklerden bütün sermaye kesimleri aynı ölçüde yararlanamayacak. YTAK programının ölçeği, sermaye yeterliliği ve proje koşulları büyük firmaları avantajlı hale getiriyor. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemli bir bölümü yüksek ticari kredi faizleri ve zayıflayan iç taleple karşı karşıya kalmayı sürdürecek.
İktidar bloku içindeki gerilim
Kısacası, faiz kararı, ekonomi yönetimi içindeki basit bir görüş ayrılığından daha fazlasına işaret ediyor. Sorun, farklı sermaye kesimlerinin aynı programdan farklı biçimlerde etkilenmesi.
Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası finansal varlık sahipleri, dış kaynak ihtiyacı yüksek büyük şirketler, döviz kredisine erişimi olanlar ve ekonomi yönetiminin uluslararası finans çevreleriyle ilişkisi açısından işlevsel. Buna karşılık iç pazara çalışan sanayi şirketleri, KOBİ’ler ve TL krediye bağımlı işletmeler için yüksek finansman maliyeti ve düşük talep anlamına geliyor.
13 Temmuz paketi, iktidar bloku içindeki bu gerilimi seçici krediler ve vergi avantajlarıyla yönetmeye çalışıyor. Bu tercih, programın siyasal sürdürülebilirliği açısından önemli. Genel bir faiz indirimi kur ve enflasyon riskini büyütebilir. Sanayinin taleplerini tamamen reddetmek ise üretim kaybını artırabilir ve iktidarın sermaye tabanı içindeki gerilimleri derinleştirebilir. Seçici destekler bu iki riski aynı anda kontrol etme girişimi.
Fakat bu yöntemin sınırı var. Destekler dar tutulursa üretimdeki genel yavaşlamayı durduramaz. Kapsamı genişletilirse toplam kredi büyümesini ve iç talebi kontrol altında tutmayı amaçlayan para politikasıyla çelişir. Hükümetin sektörel olarak gaza basması, Merkez Bankasının genel freniyle bir noktada daha açık biçimde karşı karşıya gelebilir.
Açıklanan kredi programlarını şimdiden yeni bir sanayi politikası olarak adlandırmak da erken. Seçici kredi tek başına üretim yapısını dönüştürmez. Kredilerin teknoloji, ithal girdi bağımlılığı, verimlilik, nitelikli istihdam ve ücret koşullarıyla bağlanması gerekir. Aksi halde kamu kaynakları, mevcut üretim yapısının ve seçilmiş şirketlerin finansman ihtiyacını karşılayan bir telafi mekanizmasına dönüşür.
Toparlamak gerekirse, 23 Temmuz kararı, 13 Temmuz’da başlayan revizyonu durdurmadı. Revizyonun hangi sınırlar içinde ilerleyeceğini gösterdi. Merkezin ayağı frende. Hükümet freni kaldırmak yerine, seçtiği şirketlerin yüklerini hafifletmeye girişiyor. Bu, sıkılaştırmanın yükünü yeniden dağıtarak iktidar blokunu bir arada tutma çabası olarak görülebilir.
Para politikasındaki ve ekonomi yönetimindeki bu sıkışma, seçim dönemi yaklaşırken iktidarın seçenekleri üzerinde etkili olacak. Bu nedenle, gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.
/././
Türkiye sanayisizleşiyor -Özgür Orhangazi-
Geçtiğimiz hafta İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından “Türkiye’yi bekleyen tehlike: erken sanayisizleşme” gündemli bir toplantı düzenlendi. İSO Başkanı toplantıda yaptığı konuşmada Türkiye’nin sanayileşmesini tamamlayamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye dönüşmekte olduğunu belirtirken erken sanayisizleşme tehlikesi karşısında uzun vadeli bir sanayi politikasına duyulan ihtiyacı vurguladı.
Erken sanayisizleşme kavramı bir süredir iktisat literatüründe yer etmiş bir kavramdır. Kalkınma iktisadı ve yapısal dönüşüm çalışmaları, imalat sanayisinin üretim ve istihdam içindeki payının ülkelerin gelir düzeyi yükseldikçe önce arttığını, yüksek gelir düzeylerine ulaşıldığında ise gerilemeye başladığını göstermektedir. Sanayinin ekonomik ağırlığı azalırken hizmetlerin öne çıktığı bu dönüşüm genellikle sanayisizleşme olarak adlandırılmaktadır. Sanayileşme kalkınmanın temel aşamalarından biri olarak görülürken sanayisizleşme kavramı daha çok yüksek gelir düzeyine ulaşmış ülkelerde gözlenen hizmetler ağırlıklı büyüme sürecini tanımlamak için kullanılmaktadır. Buna karşılık, özellikle Afrika ve Latin Amerika’daki imalat sanayisinin üretim ve istihdam içindeki payının yüksek gelir düzeyine ulaşılmadan gerilemeye başlaması literatürde erken sanayisizleşme olarak tanımlanmaktadır.
Türkiye’de imalat sanayisinin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payının yüzde 30 düzeylerine yaklaşmadan, henüz yüzde 20 civarındayken düşüşe geçmesi, 2010’lu yıllarda Türkiye’nin de bir erken sanayisizleşme sürecine girip girmediği yönünde tartışmalara yol açmıştı. Bugün imalat sanayisinin ekonomideki payına baktığımızda çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayız. Pandemi öncesinde yüzde 18 civarında olan imalat sanayisinin GSYH içindeki payı, daha sonra yükselişe geçerek 2021’in sonunda yüzde 23.6’ya kadar çıkmıştı. Ancak 2020 sonrasında bu payda ortaya çıkan yükselişin uzun soluklu olmadığı görülüyor. Pandemi döneminde mal talebinin artması, sonrasında TL’nin hızla değer kaybetmesi ve düşük faiz politikasına geçilmesi paydaki artışın bir süre daha devam etmesini sağlamıştı. Ne var ki 2022’nin ortalarından itibaren dönemsel yükselişlere rağmen belirgin bir gerileme eğilimi ortaya çıktı. Pandemiye özgü koşulların ortadan kalkması ve göreli fiyatların değişmesiyle başlayan bu geri çekilme, 2023 ortasından sonra yüksek faizler, TL’nin reel olarak değerlenmesi ve iç ve dış talepteki zayıflamayla daha görünür hale geldi. Açıklanan son GSYH istatistiklerine göre 2026’nın ilk çeyreğinde imalat sanayisinin GSYH içindeki payı yüzde 14.9’a gerileyerek son dönemin en düşük seviyelerinden birine indi.
İmalat sanayisinin GSYH içerisindeki payı (%)
Kaynak: TÜİK GSYH istatistikleri
İmalat sanayisinin cari fiyatlarla hesaplanan GSYH payındaki düşüş, tek başına sanayisizleşmenin kanıtı olarak görülemez. Ancak bu düşüş reel üretimdeki durgunlaşma ve istihdam kaybıyla birlikte gerçekleştiği ölçüde Türkiye açısından ciddi bir yapısal zayıflamaya işaret ediyor. Nitekim TÜİK’in ana iktisadi faaliyet kollarına göre yayımladığı zincirlenmiş hacim endeksine baktığımızda, imalat sanayisinin reel üretim hacminin dalgalı bir seyir izlemekle birlikte aynı dönemde kayda değer bir artış göstermediğini görüyoruz. İmalat sanayisi istihdamında da benzer bir eğilim var. İmalat sanayisinin toplam istihdam içindeki payı 2022’de yüzde 20’ye çıktıktan sonra gerilemeye başladı ve 2025’te yüzde 18.7’ye düştü. 2024’te imalat sanayisinde ortalama 6.28 milyon kişi çalışırken bu sayı 2025’te 6.09 milyona gerilemiş durumda. Başka bir ifadeyle, imalat sanayisi durgunlaşırken ve toplam ekonomik faaliyet içindeki ağırlığı azalırken sektörün istihdam yaratma kapasitesi de zayıflıyor. Son veriler, artık yalnızca istihdam payının değil, imalat sanayisinde çalışanların sayısının da düşmeye başladığını gösteriyor.
Peki bu gerilemeyi nasıl değerlendirmek gerekiyor? Kanımca meseleyi konjonktürel ve yapısal olmak üzere iki düzeyde ele almak gerekir. Konjonktürel düzeyde, yüksek faiz politikasına geçilmesiyle finansman maliyetlerinin artması ve TL’nin reel olarak değerlenmesiyle ihracatçıların fiyat rekabetinin zayıflaması öne çıkıyor. Son aylara ilişkin göstergeler iç talepte de bir ivme kaybı yaşandığına işaret ederken dış talepteki durgunluk ve ihracat pazarlarındaki kayıplar imalat sanayisi üzerindeki baskıyı artırıyor.
Ancak bugünkü gerilemeyi yalnızca son üç yıldaki para ve kur politikalarıyla açıklamak mümkün değil. Türkiye’de 1980 sonrasında doğrudan sanayileşmeyi merkeze alan politikalar geri çekilirken sanayi politikası daha dolaylı, parçalı ve teşvik ağırlıklı bir nitelik kazandı. 2001 sonrasında ise makroekonomik istikrar önceliği altında finans, inşaat ve hizmetler öne çıktı. Sanayileşme, bütünlüklü bir kalkınma stratejisinin merkezine yerleştirilemedi.
İmalat sanayisinin durgunlaşmasının Türkiye ekonomisi açısından kritik önem taşımasının bir başka nedeni de ihracatın çok büyük bir bölümünün bu sektörden gelmesi. Dolayısıyla zayıflayan bir imalat sanayisi, ihracat kapasitesini ve ihracat gelirlerinin artışını sınırlayarak ekonominin dış denge sorununu daha da ağırlaştırma potansiyeli taşıyor.
Bu noktada kimilerinin önerdiği gibi TL’nin yeniden değer kaybetmesine izin verilmesi de tek başına bir çözüm değildir. Bu öneriyi savunanlar, ihracatçı şirketlerin gelirleri döviz üzerindeyken ücretler ve kiralar gibi giderlerinin önemli bir bölümünün TL cinsinden olduğuna dikkat çekiyor. Enflasyonun döviz kurundan daha hızlı arttığı dönemlerde ihracatçıların fiyat rekabetinin zayıfladığını vurguluyorlar. Ancak kur yükseldiğinde, üretimdeki ithal girdi payının yüksekliği nedeniyle maliyetler de hızla artıyor. TL’nin değer kaybetmesi ihracatçıya kısa vadede bir miktar rahatlama sağlayabilir. Fakat ithal girdi bağımlılığı ve yüksek kur geçişkenliği nedeniyle kur politikası tek başına kalıcı bir sanayileşme stratejisinin yerini tutamaz. İmalat sanayisindeki erimeye yalnızca kurun yükselmesine izin vererek çözüm bulmak mümkün görünmüyor.
Önümüzdeki dönemde dünyadaki belirsizlikler ve jeopolitik riskler artarken ABD ile Çin arasındaki rekabetin sertleşmesi de sanayi politikalarının ve devletçiliğin yeniden yükselişine yol açıyor. Altyapıların, ticaret yollarının, finansal akımların, enerji kaynaklarının ve teknolojik kapasitenin birer mücadele aracına dönüştüğü bu ortamda devletler üretim yapılarını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Geçtiğimiz haftaki yazıda özetlediğim gibi Türkiye’de de “savunma” sanayisinde bu devletçiliğin izlerini sürmek mümkün.
Türkiye’nin kısır para politikası tartışmalarının dışına çıkıp yeni bir sanayi politikası oluşturması artık bir zaruret halini almış durumda. Nitekim başta sözünü ettiğim toplantıda İSO Başkanı Bahçıvan da “Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde, uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir” vurgusunu yapıyordu. Ancak nasıl bir sanayi politikası sorusu, en az sanayi politikasının kendisi kadar önem taşıyor. Ücretleri baskılayarak, çalışma koşullarını ağırlaştırarak ve şirketlere yeni vergi indirimleriyle teşvikler sağlayarak kurulacak bir rekabet rejiminin geniş kesimlere sunacağı fazla bir şey olmadığı açık.
/././
Küçük iş yerlerinin büyük ölüm bilançosu -Deniz İpek-
Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) 4/a kapsamındaki yıllık istatistiklerine göre bildirilen iş kazası sayısı 2024’te 733 bin 646 iken 2025’te 766 bin 39’a yükseldi. Bir yıldaki artış 32 bin 393, yani yüzde 4.4. İş kazası sonucu ölen sigortalı sayısı ise 1897’den 1931’e çıktı. Başka bir ifadeyle 2025’te resmi kayıtlara göre her gün ortalama 2 bin 99 iş kazası yaşandı, 5-6 işçi hayatını kaybetti. Artış kadın işçiler bakımından daha sert. Kadınların geçirdiği iş kazaları 176 bin 716’dan 199 bin 761’e çıktı; yüzde 13 arttı. Erkeklerdeki artış yüzde 1.7’de kaldı. İş kazası sonucu ölen kadın sayısı da 54’ten 67’ye yükseldi. Bu, yüzde 24.1’lik artış demek. Kadın istihdamının genişlediği iş kollarında işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin aynı ölçüde geliştirilmediği açık.
Kazaların dörtte biri, ölümlerin yarıdan fazlası
İş yeri büyüklüğüne göre dağılım çok daha ağır bir gerçeği açığa çıkarıyor. 2025’te 50’den az çalışanı bulunan iş yerlerinde 179 bin 680 iş kazası ve 1074 ölüm kaydedildi. Bu iş yerleri bütün kazaların yüzde 23.5’ini oluştururken ölümlerin yüzde 55.6’sını taşıdı. Buna karşılık 50 ve üzeri çalışanı bulunan iş yerlerinde 586 bin 359 kaza ve 857 ölüm kaydedildi. Yani kazaların yüzde 76.5’i bu iş yerlerinde gerçekleşirken ölümlerdeki payları yüzde 44.4’te kaldı. Yalnızca kaza sayılarına bakmak bu nedenle yanıltıcıdır. Her .000 bildirilen iş kazasına düşen ölüm sayısı 2025’te 50’den az çalışanı bulunan iş yerlerinde 5.98, 50 ve üzerindeki iş yerlerinde 1.46’dır. Küçük iş yerlerinde meydana gelen kazalar yaklaşık 4.1 kat daha sık ölümle sonuçlanmıştır. 2024’te de tablo hemen hemen aynıdır: sırasıyla 6.14 ve 1.54 ölüm. Aradaki uçurum geçici bir dalgalanma değil, yapısal bir eşitsizliktir. Burada kullandığımız ölçü çalışan başına iş kazası riski değildir; bunun için her gruptaki toplam çalışan sayısını bilmek gerekir. Bu oran, bildirilen kazaların ne kadarının ölümle sonuçlandığını gösteriyor.
İş yeri küçüldükçe ölüm büyüyor
Ayrıntı daha da çarpıcıdır. 2025’te her 1000 kazaya düşen ölüm sayısı:
1-3 çalışanı bulunan iş yerlerinde 13.86,
4-9 çalışanı bulunan iş yerlerinde 7.11,
10-20 çalışanı bulunan iş yerlerinde 6.33,
21-49 çalışanı bulunan iş yerlerinde 4.32’dir.
Elli çalışan sınırı aşıldığında oran 50-99 çalışanlı iş yerlerinde 2.46’ya, 100-199 çalışanlı iş yerlerinde 1.97’ye iner. Bin ve üzeri çalışanı bulunan iş yerlerinde ise 0.97’dir. En küçük ve en büyük iş yerleri arasındaki fark yaklaşık on dört kattır. Bu fark işçinin dikkatsizliğiyle, “iş güvenliği kültürü” eksikliğiyle ya da birkaç teknik ayrıntıyla açıklanamaz. Küçük işletmeler; zayıf denetim, düşük sendikal örgütlenme, kayıt dışılık, üretim baskısı ve maliyet gerekçesiyle ertelenen önlemlerin kesiştiği alandır. İş yerinin ölçeği küçüldükçe işverenin sorumluluğu küçülmüyor; ancak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının denetimi ile işçinin kendini koruma ve örgütlü biçimde müdahale etme gücü zayıflıyor.
Mevcut sistem, küçük iş yerlerindeki işçi sağlığı hizmetini de işverenin satın alma gücüne ve tercihine bırakıyor. Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri (OSGB) işçiye değil, sözleşme yaptıkları işverene karşı ekonomik olarak bağımlı çalışıyor. İş yeri ziyaretleri evraka indirgenirken iş güvenliği uzmanı ile iş yeri hekiminin mesleki bağımsızlığı, işverenin sözleşmeyi feshetme tehdidi altında kalıyor. İşçi sağlığı bir hak olmaktan çıkarılıp patronun satın aldığı en düşük maliyetli hizmete dönüştürülüyor. Oysa küçük işletmelerde işçi sağlığı hizmeti, iş yerlerinin mali ve idari kapasitesine bırakılamaz. Sanayi bölgelerinde, üretim havzalarında ve sektörler temelinde kamusal, ücretsiz, sürekli ve işverenden bağımsız ortak işçi sağlığı birimleri kurulmalıdır. İş yeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, iş hijyenisti ve sağlık personeli işverenin değil kamunun güvencesi altında çalışmalıdır. Bu birimler yalnızca rapor hazırlamamalı; ölçüm yapmalı, meslek hastalıklarını izlemeli, önlemleri denetlemeli ve gerektiğinde üretimi durdurabilmelidir. Kamusal olmak da tek başına yeterli değildir. Seçilmiş işçi temsilcileri bu birimlerde çoğunlukta olmalı; risk değerlendirmesinden vardiya düzenine, çalışma hızından dinlenme sürelerine ve işi durdurma kararına kadar bütün süreçlerde doğrudan yetki kullanmalıdır. İşçi sağlığı teknik bir hizmetten ibaret değil, işçinin üretim üzerindeki söz ve karar hakkının parçasıdır. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun bütün iş yerlerini kapsaması korumanın sağlandığı anlamına gelmiyor. Evrak düzenlemek, eğitim imzası toplamak ve risk değerlendirmesini dosyada tutmak işçiyi korumuyor. sistemi tasfiye edilmedikçe, küçük iş yerlerine kamusal ve ücretsiz hizmet götürülmedikçe, işçiler ve sendikalar denetim ve karar süreçlerinde yetkili olmadıkça bu ölüm uçurumu kapanmayacaktır.
Çocukların payına iki kat ölüm
Yaş verileri aynı düzenin en ağır yüzünü gösteriyor. On sekiz yaş altındaki sigortalıların geçirdiği iş kazası sayısı 2024’te 18 bin 100 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükseldi. Yüzde 15.1’lik bu artış, genel iş kazası artışının üç katından fazla. Erkek çocukların yaşadığı kazalar 14 bin 222’den 16 bin 242’ye, kız çocukların yaşadığı kazalar 3 bin 878’den 4 bin 594’e çıktı. İş kazası sonucu ölen çocukların sayısı ise yalnızca bir yılda 11’den 22’ye yükseldi. Ölen erkek çocukların sayısı 10’dan 18’e, kız çocukların sayısı 1’den 4’e çıktı. Bildirilen her 1000 çocuk işçi kazasına düşen ölüm 0.61’den 1.06’ya yükseldi. Çocuk işçiliği genişlerken yalnızca kazalar değil, bu kazaların ölümcüllüğü de artıyor. Çocukları koruduğu ileri sürülen eğitim, staj ve mesleki öğretim mekanizmalarının neden ölüm ürettiği sorgulanmadan bu tablo açıklanamaz. Üstelik SGK’nin yaş tablosu 14 yaşla başlıyor. Kayıt dışı çalıştırılan, tarımda aile emeği içinde görünmez kılınan, MESEM, staj ve mesleki eğitim adı altında okul sıralarından işletmelere taşınan bütün çocukların bu tablolarda eksiksiz yer aldığını söylemek mümkün değil. Bu uygulamalar devlet eliyle genişletilen bir çocuk işçilik rejimine dönüşmüş durumda. Çocuğun eğitimi değil işletmenin iş gücü ihtiyacı; gelişimi değil üretime katkısı; güvenliği değil patronun maliyeti esas alınıyor. Çocuk okulda öğrenci, iş yerinde ise ucuz, örgütsüz ve kolayca gözden çıkarılabilir işçi sayılıyor. Resmi veri gerçeğin tamamı değil, yalnızca kayda girebilen bölümüdür. Çocuk işçiliğiyle mücadele birkaç iş yerinde önlem alınmasına indirgenemez; çocukları ucuz iş gücüne dönüştüren eğitim, istihdam ve sosyal politika düzenine karşı mücadeleyi gerektirir.
Meslek hastalığında görünmezlik sürüyor
Meslek hastalığına tutulan sigortalı sayısı 2024’te 888, 2025’te 916 olarak kaydedildi. Milyonlarca işçinin çalıştığı bir ülkede bu sayılar iş yerlerinin sağlıklı olduğunu değil, meslek hastalıklarının tanınmadığını ve bildirilmediğini gösteriyor. Meslek hastalığı sonucu 2024’te üç ölüm kayda girerken 2025’te sayı sıfır görünüyor. İş kazası ölümlerinin binlerle ifade edildiği bir ülkede meslek hastalığı ölümlerinin “sıfır” çıkması, sağlığın değil kayıt sisteminin göstergesidir. Sigortalılığı sona erdikten sonra meslek hastalığı tanısı alan 116 kişi 2024’te, 101 kişi ise 2025’te yaş ve iş yeri büyüklüğü gruplarına dağıtılamıyor. Hastalık yıllar sonra ortaya çıkıyor; işçi iş yerinden ayrılıyor, nedensellik bağı silikleşiyor ve hastalık sıradan bir sağlık sorunu gibi kayda geçiyor. Meslek hastalığının görünmezliği, sermayenin bilançosunu temizlerken işçinin bedenindeki zararı saklıyor. SGK’nin iki yıllık tablosu yalnızca sayıları sıralamıyor; sınıfsal bir harita sunuyor. En az örgütlü, en az denetlenen ve en güvencesiz iş yerlerinde ölümün payı büyüyor. Çocuklar eğitim adı altında çalışma hayatına sürülürken meslek hastalıkları kayıtlardan siliniyor. Küçük iş yerlerinin büyük ölüm bilançosu kader değildir. Bu bilanço; denetimsizliğin, örgütsüzlüğün ve işçi sağlığını maliyet kalemi sayan düzenin sonucudur.
/././
EVRENSEL




.png)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder