soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-

NATO Zirvesinde iktidarın korku ve endişesi -Özkan Öztaş-

NATO zirvesi bugün Ankara'da başlarken, iktidarın haftalar öncesinden devreye soktuğu yasaklar, sansür girişimleri ve kitlesel gözaltı dalgaları zirveye damga vurdu. Ülke genelinde gazeteciler, avukatlar ve siyasiler hedef alınırken, bu adımlar iktidarın korkusunun yansıması olarak değerlendiriliyor.


7 ve 8 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek zirve için iktidar türlü önlemler almış ve bir dizi adım atmıştı. Bunlardan bazıları yoksul semtlerin önüne görüntü kirliliğini önleme amacıyla bariyer çekmek olarak şekillenirken, bazı örneklerde yollar asfaltlandı ve emperyalist liderlerin geçeceği sokaklara çiçekler ekildi. Hatta zirve anısına üzerinde NATO amblemi olan para dahi bastırıldı.

İktidarın bir diğer odağı da Türkiye'deki NATO karşıtlarını bastırmak, susturmak ve mümkün olduğunca sesini kısmak oldu.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, dün soL TV'deki Komünist Bakış programında yaptığı değerlendirmede yaşanan tüm örneklerin iktidarın gücünü değil korkusunu gösterdiğini ifade etti. İktidarın kendi zayıflıklarını açık eden, ortaya çıkaran her şeyin üzerine gittiğini belirten Okuyan, son gözaltıları hatırlatarak bunları eleştiriye tahammülsüzlük olarak tanımlamanın doğru olmayacağını, iktidarın kendi zayıflık ve çürümüşlüklerini ortaya çıkaran her şeyde büyük bir panik yaşadığını belirtti.

Zirve öncesi başlayan gözaltı ve operasyon dalgaları

NATO kapsamında yapılan gözaltılar ve operasyonlar zirveden yaklaşık bir ay öncesine kadar uzanıyor. 

Bu süre zarfında yaşananlar, iktidarın NATO'culuk yapmak için her şeyi göze aldığını ve aynı zamanda ülkedeki NATO karşıtı toplumsal tepkiden duyduğu kaygıyı gözler önüne serdi. Erken operasyonlar olarak bilinen 12 Haziran civarında Balıkesir, Eskişehir, Karabük, Kastamonu, Mardin, Muğla, Van ve Zonguldak olmak üzere 8 ilde DGD üyesi öğrencilere yönelik ev baskınları düzenlendi. Bu baskınlarda NATO'ya karşı faaliyetler iddiasıyla 14 öğrenci gözaltına alınırken, sonrasında 10 kişi tutuklandı.

En büyük gözaltı dalgası ise 22 ve 23 Haziran 2026 tarihlerinde Ankara merkezli olarak gerçekleşti. 

Ankara Emniyet ve Jandarma ekiplerinin eş zamanlı operasyonlarında savcılık yasadışı örgütlere üye oldukları iddiasıyla birçok kişiye operasyon düzenledi. Operasyon kapsamında 241 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken, en az 209 kişi gözaltına alındı. 

Gözaltına alınan şüphelilere 24 saatlik avukat görüş kısıtlaması uygulandı. 

Emniyetteki sorguların ardından 135 kişi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk edildi ve 129 kişi nöbetçi sulh ceza hakimliğine çıkarıldı. Yargı süreci sonucunda 300 kişi hakkında tutuklama kararı verilirken, 26 kişi adli kontrol şartıyla, 34 kişi ev hapsiyle ve altı kişi doğrudan serbest bırakıldı.

İstanbul Dolmabahçe'deki NATO Parlamenter Zirvesi protestolarında ise DGD ve farklı yapılardan oluşan onlarca kişi gözaltına alındı ve çoğu kısa sürede serbest bırakıldı. Gerçekleşen protestolarda Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri üyeleri NATO karşıtı pankartları taşımaları nedeniyle gözaltına alındı. Yine zirveyi protesto etmek amacıyla Şehir Hatları vapurundan pankart açan Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi 4 kişi gözaltına alındı. 

Zirve yaklaştıkça baskılar da arttı

Operasyonlar silsilesi Temmuz ayında da devam etti. 

1 ve 2 Temmuz tarihlerinde Cumhuriyet gazetesi muhabiri Gülnur Saydam, "Göktürk'te çeteler mi var" başlıklı haberi nedeniyle gözaltına alınıp serbest bırakıldı. 5 Temmuz 2026 tarihinde ise yeni bir büyük operasyon dalgası yaşandı. İstanbul merkezli operasyonlar Ankara, İzmir, Kocaeli, Çanakkale, Antalya, Bursa, Adana ve Kastamonu gibi 18'den fazla ile yayıldı. NATO karşıtı örgütlerin ve siyasi partilerin hedef alındığı operasyonlarda 50 kişiye yönelik yakalama kararıyla 39 kişi gözaltına alındı.

Basın, çevre savunucuları ve sivil topluma yönelik baskılar

Operasyonlar kapsamında basına yönelik ciddi kısıtlamalar uygulandı. 

Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Yıldız Tar ev baskınlarında gözaltına alındı. Sorgusunda kendisine aile yılı politikalarına yönelik beyanları sorulan Tar, 25 Haziran'da tutuklanarak cezaevine gönderildi ve gözaltında olduğu için daha önceden yargılandığı başka bir davanın duruşmasına katılamadı. 

Aynı dönemde Evrensel gazetesi muhabiri Doğa Baskan, yanlışlıkla yayınlanıp kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Devam eden operasyonlarda T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü, OdaTV editörü Ceren Erdoğdu, Bianet muhabiri Abbas Vural ile X paylaşımları nedeniyle adları geçen Hazar Dost ve Kayhan Ayhan gibi gazeteciler de gözaltına alındı. 

NATO tarafından Türkiye'deki birçok eleştirel medya kuruluşunun zirveye akreditasyon talebi reddedilirken, basın örgütleri gazetecilerin mesleki teyitinin NATO tarafından belirlenemeyeceğini ifade ederek duruma tepki gösterdi.

Sürecin en çok tartışılan konularından biri çevre hakkı savunucularına yönelik operasyonlar oldu. 

TEMA Vakfı Ankara İl Temsilcisi Nevzat Özer ve yaşları 50 ile 80 arasında değişen 42 TEMA gönüllüsü gözaltına alındı. Emniyet sorgularında bu kişilere katıldıkları bir piknik gezisi hakkında sorular yöneltildiği basına yansıdı ve ifadelerin ardından Nevzat Özer'in de aralarında bulunduğu çok sayıda çevre gönüllüsü tutuklandı.

Akademisyenler, öğrenciler ve avukatlar da hedefler arasındaydı. 

Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş ile akademisyenler Sibel Özbudun ve Temel Demirer gözaltı listelerinde yer aldı. Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar Semra Demir, Kürşat Bafra, Doğa İncesu, Ezgi Önalan ve Yunusemre Işık'ın yanı sıra hukuk öğrencileri Boran Işıldak, Burhan Can ve Çanakkale'de beş DGD üyesi üniversite öğrencisi Umut-Sen Sözcüsü Burcu Arıkan, SGDF (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) üyeleri, ev baskınlarında gözaltına alındı. 

Sendika temsilcilerinden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası yöneticileri Yiğit Pertev, Diğde Simay Pertev ve Mehmet Akif Karaca da gözaltına alınan isimler oldu. Siyasi parti ve derneklerden Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren sağlık durumu nedeniyle fiilen gözaltına alınmazken, parti üyeleri, Antalya Halkevi Başkanı Gülcan Şahin, Gürkan Gülseven, Filistin Direniş Çadırı aktivistleri Murat Kurtuldu ve Yusuf Şanlı ile Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi, Kaldıraç, Partizan ve AKA-DER üyeleri operasyonların hedefi haline geldi.

Kurumların tepkileri ve RTÜK uyarısı

Süreç devam ederken Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yayıncı kuruluşlara resmi bir uyarı açıklaması yaparak medya organlarının haber ve tartışma programlarında "millî güvenlik perspektifini ve kamu yararını gözetmesini" istedi. RTÜK'e basın örgütlerinden sert tepkiler geldi. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), kurumun açıklamasındaki yayın akışlarının zirvenin ehemmiyetine uygun bir titizlikle takip edildiği yönündeki ifadelerin gazetecilere apaçık bir tehdit olduğunu belirterek, RTÜK'ün görevinin NATO komiserliği olmadığını dile getirdi.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ise avukatlar ve hukuk öğrencilerine yönelik gözaltı operasyonlarını toplumsal muhalefeti sindirme çabası ve tamamen siyasi nitelikli saldırılar olarak değerlendirdi. Dernek, bu uygulamaları iktidarın NATO'ya dikensiz gül bahçesi sunma vaadinin bir parçası olarak nitelendirirken, dosyalara getirilen gizlilik kararları ve 24 saatlik avukat görüş yasakları ile savunma hakkının fiilen askıya alındığını duyurdu.

Ankara sokaklarında yasaklar ve siyasi partilerin eylemleri

Gözaltı dalgasının yanı sıra Ankara Valiliği tarafından zirveye özel olağanüstü önlemler hayata geçirildi. 

Valiliğin genelgeleriyle kent genelinde konser, panel, mezuniyet töreni, gösteri ve basın açıklaması gibi her türlü etkinlik on üç gün süreyle yasaklandı. Ankara'nın dokuz ilçesinde sağlık, güvenlik, itfaiye, 112, göç, lojistik ve ulaşım gibi zorunlu hizmetlerde çalışanlar hariç tüm kamu personeline idari izin verildi. Güvenlik gerekçesiyle ülke genelinde yapılması planlanan sınavlar ertelendi. 

Bu yasaklara karşı Türkiye Komünist Partisi, memleketin yurtsever ve cumhuriyetçi tabanını memlekete sahip çıkmaya çağırdı. Yurtseverlerin anti-emperyalizm mücadelesini büyütmesi gerektiğini ifade eden TKP, Ankara'daki NATO düzenlemeleri kapsamındaki eylem yasağını protesto ederek kitlesel bir eylem düzenledi. 

TKP'nin yaptığı eylemlerde Soma'da bir, Kocaeli'de beş, Ankara'da 139 olmak üzere toplam 145 TKP üyesi gözaltına alındı. Gözaltı süreci devam eden partililer, NATO'ya karşı çıkmanın değil, NATO'culuğun suç olduğunu ifade ediyor.

Öte yandan bugün TİP, EMEP, Halkevleri ve Devrimci Parti gibi siyasi parti ve örgütler de NATO'yu protesto ederken, Ankara sokaklarında yeni gözaltılar yaşandı.

Kurtuluş Parkı’ndaki eylemde 37 ve Dikmen’deki eylemde 36 olmak üzere, toplamda 73 yurttaşın gözaltına alındığı öğrenildi. Devrim Partili 19, TİP’li 18, Halkevleri üyesi 16, EHP’li 7, EMEP’li 3 ve Kızılbayrak üyesi 8 yurttaşın gözaltına alındığı belirtiliyor.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan Ankara'da Pazar günü NATO'ya karşı yürüyüşte polis şiddeti sonucu yaralanan ve durumlarının ciddiyeti nedeniyle gözaltıları sona eren partililerle bir araya geldi. Okuyan sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada "Bugün Ankara’da NATO’ya karşı yürürken polis şiddeti sonucu yaralanan ve durumlarının ciddiyeti nedeniyle gözaltıları sona eren partili arkadaşlarımızla birlikteydik. Moralleri iyi. Kaburga ve kol kırıkları iyileşir. Sizin NATO sevdanızın ise tedavisi yok ne yazık ki" diye belirtti.

Hukuksuzluk OHAL düzenini aratmıyor

Konuya dair soL'a konuşan eski AYM raportörü ve soL yazarı Ali Rıza Aydın, NATO zirvesi nedeniyle alındığı ileri sürülen ve Ankara ağırlıklı olup birçok ile yayılan yasakların, halka karşı baskı ve şiddetin yaşamın olağan bir parçası gibi gösterilmeye çalışıldığını belirtti. 

Hukukta OHAL ilanı ve düzenine karşılık gelen bir durumun söz konusu olduğunu ifade eden Aydın, "Hukuken OHAL ilanı yok. Olsaydı, orada da hukuksuzluğun çalıştırılacağını 2016 OHAL’inde gördük." sözlerine yer verdi.

NATO'nun emperyalizmin militarist, siyasal ve ekonomik bir suç örgütü olduğunu vurgulayan Aydın, uluslararası antlaşmaya dayanmasının bu niteliğini değiştirmediğini dile getirdi. Hukukta NATO'nun askeri ve stratejik eylemlerine karşı olmak diye bir suç bulunmadığını belirten Aydın, "NATO’ya karşı olmak anayasal güvence altındaki düşünce, düşünceyi açıklama ve yayma hakkının, siyasi faaliyet hakkının en doğal sonucu" dedi. Aydın, Türkiye'de yasal faaliyet gösteren siyasi partilerin bir bölümünün NATO'cu, bir bölümünün ise karşıtı olmasının olağan olduğunu hatırlatarak, emperyalizme karşı olma suçu bulamayanların kapsamlı suçlar yaratma arayışında olduğunu ifade etti.

Bu arayışın halkı yasaklarla yaşamaya, eylem yapmamaya ve korkutmaya itme amacı taşıdığını belirten Aydın, "Diğer yandan da halktan korkmanın, halk kadar güçlü olamamanın dışavurumudur." dedi. Hukuksuz yasakları uygulayanların, TKP ve birçok siyasi partinin yargıda bekletilen yürütmeyi durdurma davalarına rağmen, 5 Temmuz saat 17.00'de Ankara Kızılay'da yaptıkları gibi yaralayıcı, kol kırıcı ve yakından gaz sıkıcı şiddet uygulamaktan kaçınmadıklarını belirten Aydın, "Asıl davaların kendilerine açıldığını ve açılacağını bile bile yasaklar, şiddet ve gözaltılarla korkutmaya devam ediyorlar" diye ekledi. İktidarın kendi güçsüzlüğü ve halktan korkması nedeniyle kamu gücünü hukuksuz kullandığını ifade eden Aydın, "Dünya ve hukuk emperyalistlerin olacak sanıyorlar. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceğini, toplumcu anayasa ve hukuku öğrenmeleri uzak olmayacak" değerlendirmesini yaptı.

/././

NATO 3.0 Rusya'dan nasıl görülüyor?-Ogün Eratalay- 

Soğuk Savaş sonrası genişleme sancıları yaşayan NATO, Ukrayna Savaşıyla birlikte yeni bir varoluşsal düzleme, NATO 3.0 evresine geçti. Peki, Rusya bu dönüşümü nasıl okuyor? Dmitri Trenin’in makalesi üzerinden Batı’nın yeni çevreleme stratejisini, Avrupa’nın silahlanma ajandasını ve Moskova’nın bu senaryoya karşı geliştirdiği perspektifi inceliyoruz.

NATO Zirvesi'nde artık açıktan cephe alınan Rusya Federasyonu tarafında itidalli siyaset yaklaşımı sürüyor. 

Savaş halinde bulunduğu Ukrayna üzerinden emperyalist merkezlere mesaj veren Putin yönetimi, dolaylı bir yayınla NATO 3.0 kavramına dair düşüncelerini kamuoyuna ilan etmiş durumda. 

Bu yazıda Dmitri Trenin'in Russia Today yayın organında yayınladığı makaleyi ele alacağız.

Kimdir bu Trenin?

Dmitri Trenin, 1955 doğumlu. 1972-1993 arasında Sovyet Kızıl Ordu ve Rusya Ordusunda istihbarat subayı olarak görev yapmış. Sovyetler Birliği dağılmadan Roma'daki NATO Savunma Kolejinde araştırma yapmasına izin verilen ilk kişilerden olmuş. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 1994 yılında Carnegie Moskova Merkezine (Rusça: Московский центр Карнеги) girdi. ABD merkezli Carnegie Uluslararası Barış Vakfının şubesi olarak ortaya çıkan kurum, kapitalizme yeni geçmiş Rusya Federasyonunun daha iyi anlaşılması ve kapsanabilmesi açısından görev yürüten bir düşünce kuruluşuydu. Rusya'nın Batı ile ilişkilerinin gidişatına paralel bir seyri olan kurum, Ukrayna Savaşının başlamasıyla beraber Putin tarafından 2022'de kapatıldı.

2000'li yılların başında Rusya'nın Avrupa Birliği ve NATO ile entegrasyonunu savunan Trenin, Batı medyası tarafından zamanının çok ilerisinde bir düşünür olarak öne çıkarılıyordu. İlerleyen dönemde Putin siyasetini benimsemeye başlayan Trenin, Ukrayna Savaşının başlamasıyla beraber tamamen bu safta yer alırken, ülkeden ayrılan muhalifleri de eleştirdi.

Trenin makalesi yeni bir çağrı mı?

Trenin makalesinde, NATO'nun kurulduğu Soğuk Savaş döneminde savunma yönünün ağır bastığını belirterek Batı Avrupa'yı kapitalizmin egemen olduğu haliyle ve ABD denetiminde tutmaya yaradığını söylüyor. Soğuk Savaşın ardından NATO'nun hak etmediği bir zafer kazandığını yazarken saldırgan bir ittifak haline gelerek Avrupa'nın güvenliğini sağlayan yegane unsur olmaya çalıştığını ekliyor. Eski Doğu Bloku ülkelerini bünyesine alan NATO'nun Rusya ile ilişkilerde başarısız olduğunu söyleyen Trenin , Rusya'nın güvenlik kaygılarını anlamayıp genişlemeye devam ederek Moskova'nın Avrupa çapında güvenlik önerilerini reddettiğini belirtiyor.

Ukrayna Savaşının NATO'ya yeniden hayat verdiğini belirten Trenin, "ortak düşman Rusya" edebiyatının Batı ittifakını sağlamlaştırdığını ekliyor. Ukrayna üzerinden doğrudan Rusya'ya saldırabilen NATO'nun hedefinin Rusya'nın stratejik yenilgisi olduğunu vurguluyor. Trump yönetiminin başa gelmesiyle beraber NATO'nun iç örgütlülüğünün yeniden yapılandırıldığını belirten yazar, ABD'nin savunma stratejisinin artık Avrupalı ittifak üyelerinin kendi başlarına Rusya ile "başa çıkabilecek" güce gelmesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Bu kapsamda uzunca bir süredir savunma harcamalarını artırmak için ayak direyen Avrupa hükümetlerinin yeni fırsatlar kapsamında tarif edilen yeni hatta uydukları ekleniyor.

Silahlanmanın durgunluk içinde bulunan Avrupa ekonomisine itki sağlayacağının anlaşıldığını belirten Trenin, "kapıdaki düşman" söyleminin hem iç siyasette muhaliflere baskı hem de ekonomik entegrasyon için gerekli argümanı sağlayacağını ekliyor. Bu anlamda Ukrayna üzerinden Rusya ile savaş, Avrupa Birliğini yeniden yapılanması için bir harç malzemesi olarak görülüyor.

Rusya, NATO 3.0'dan ne anlıyor?

Rusya açısından NATO 3.0 söyleminin, yaklaşık 80 yıldır ilk kez Rusya'nın Avrupa çapında ortak düşman ilan edilmesi olduğunu belirten Trenin, Rus düşmanlığında ABD'nin artık ikinci plana çekilerek ittifak üyelerini öne sürdüğünü iletiyor. NATO 3.0 söyleminin çok açık bir saldırganlık içerdiğini ekleyen yazar, Rusya'nın stratejik anlamda yenilgisini hedeflediklerini ve bu gerçekleşmeden sıcak çatışma halini sonlandırmayacaklarını öne sürüyor. Rusya'nın bu anlamda asla yenilemeyeceğini belirten Trenin Putin rejiminin elindeki nükleer cephaneliğin ötesinde caydırıcı silahları olduğunu ve Rusya'nın yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini vurguluyor. Şu ana kadar Rusya'nın nükleer anlamda aşırı sorumlu davrandığını belirten yazar, NATO'ya teslim olunacağını düşünmenin saflık olduğunu ekliyor. On yıllardır güvenliğini ABD'ye emanet etmiş Avrupa hükümetlerinin ırkçı yaklaşımlarını son dönemde Rusya aleyhine yükselttiklerini belirten Trenin Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelecek bir senaryonun sonunda NATO'nun varlığından artık bahsedilemeyeceğini ekliyor.

Gayriresmi görüşler

Girişte belirtmeye çalıştığımız gibi Trenin sıradan birisi değil. Rusya Federasyonu'nun ilk dönemlerinde emperyalist merkezlerle uyumlu bir ilişki girişimlerinin aktörü olmuş bir istihbaratçı. Bunun dışında ülkesinin NATO'ya üye olmasını savunmuş bir "muhalif" düşünür. Son dönemde ise Putin rejimi yanlısı görüşlerini açıklasa da Batı merkezleriyle bir uzlaşıyı asla reddetmeyecek bir yaklaşıma sahip.

Dolayısıyla belirttiği fikirler NATO 3.0 zirvesinin Rusya'dan algılanmasıyla ilgili önemli veriler veriyor. Bunlardan ilki "son tahlilde" Rusya'nın da kapitalist yolcu olduğu ve Avrupa liderliğinin konsolidasyon sevdasına, Rus düşmanlığını yükseltmesinin kendi çıkarlarına da ters olduğu şaşkınlığı. Emperyalizmin silahlanma ve ittifakı güçlendirmek, Avrupa'da silahlanmaya dair yeni bir kalkınma modeli kurmak için ortak düşman söyleminin arka planı gören Trenin, milliyetçiliği de elden bırakmadan bu planın tutmayacağını belirtiyor. Emperyalizmin ana sorunu olan Çin Halk Cumhuriyetinden söz etmeyen Trenin, asıl sorunun bu olduğunu dillendirmeden örtülü şekilde uzlaşma, işbirliği ve bu anlamda "onurlu bir kapsanma" çağrısı yapıyor denilebilir.

/././

Ankara'da NATO zirvesinde milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları: Şirketler savaşa hazırlanıyor 

NATO Zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda yakın dönemde silah şirketleri ve üye ülkeler arasında işbirliği olanakları güçlendirilirken özellikle Rusya'yı hedefe alacak olan platformlara ağırlık verildiği görülüyor. Bu kapsamda Türk silah şirketleri de avuçlarını ovuşturuyor.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Ankara'da bugün başlayan NATO Zirvesi pek çok başlıkla birlikte milyarlarca dolarlık silah anlaşmalarına da ev sahipliği yapıyor.

Zirvenin bir parçası durumundaki Savunma Sanayi Forumu, NATO liderlerinin yanı sıra üst düzey askeri yetkilileri ve silah şirket yöneticilerini bir araya getiriyor. Trump yönetiminin savunma yatırımlarını her üye ülkenin yüzde 5 seviyesine çekme talebiyle beraber "silah üretimi, işbirliği ve yeni teknoloji geliştirme" üye ülkelerinin gündemine girdi.

Savunma Sanayi Forumu kapsamında altı adet kapalı toplantı ön görülürken, zirvenin öne çıkan başlıklarından birisi de Ukrayna-Rusya savaşı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ukrayna'yı desteklemeye devam edeceklerini açıkça söylemişti. Bu kapsamda Rusya karşıtı "yatırım, işbirliği ve üretim"de öncelik alanları hava savunma-taarruz sistemleri, insansız hava araçları ve füze sistemleri, uzay tabanlı istihbarat olarak öne çıkıyor.

Çoğunlukla gizli tutulan anlaşmalar arasında, Reuters'ın verdiği bilgiye göre, Avrupa ülkelerinin ABD'li Northrop Grumman şirketinden gözetleme insansız hava araçları (İHA) satın alması ve NATO'nun İsveçli Saab şirketinden uçak alması yer aldı. 

Saab'ın hisseleri değer kazandı: Rutte 'Tek bir platformdan eşzamanlı gözetleme imkanı sunuyor' diyerek övdü

Saab hisseleri yüzde 5'ten fazla değer kazanarak Avrupa borsalarında en çok yükselen hisse oldu. Morgan Stanley de hissenin notunu yükseltti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bugün bazı NATO ülkelerinin söz konusu uçakları değiştirmek için yaklaşık 10 Saab uçağı tedarik edeceğini bildirerek, "Bu, NATO'nun sahip olduğu ve işlettiği gözetleme ve erken uyarı kapasitesini önümüzdeki yıllar boyunca güçlü ve güvenilir kalmasını sağlayacaktır" değerlendirmesinde bulundu. Saab şirketinin ürettiği GlobalEye uçağının "havadan erken uyarı ve kontrol sistemini daha üst bir seviyeye çıkardıklarını" savunan Rutte, bu sistemin "tek bir platformdan hava, deniz ve kara alanlarında eşzamanlı gözetleme imkanı" sunacağını ifade etti.

GlobalEye uçağının "balistik ve seyir füzeleri de dahil olmak üzere karmaşık tehditleri tespit etme, izleme ve tanımlama kabiliyetini kanıtlamış bir sisteme sahip olduğunu" söyledi, bu sistemin ABD'nin katkılarıyla Avrupa ve Kanada tarafından yürütülen bir program olduğuna işaret etti. Rutte, "Bu, gerçek bir başarı öyküsüdür. Ve yine NATO'da üretilmiştir" dedi.

Saab, "hava, kara, deniz ve güvenlik" olmak üzere dört alanda da üretim yapıyor. En bilinen ürünü, Türkiye'nin komşularında ve birçok NATO ülkesinde de görev yapan JAS 39 Gripen savaş uçakları. Kara ve silah sistemleri ile denizaltılar ve deniz sistemleri de üretiyorlar. İsveç'in NATO'ya resmi olarak katılması sonrası şirket sipariş rekorları kırdı. Başta İsveç'in kendisi olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa, Polonya ve diğer NATO müttefikleri ile ABD'ye uçaklar, radar sistemleri ve anti-tank mühimmatları satan şirket, İsveç'teki yasalar gereği doğrudan büyük sistemlerin satışı olmasa da tedarik zinciri, bileşenler ve dolaylı ticari ortaklıklar ile İsrail'le de iş yapıyor. Örneğin ABD ordusunun aktif kullandığı Carl-Gustaf veya bazı radar bileşenleri gibi bazı askeri mühimmatların ABD üzerinden İsrail'e sağlandığı öne sürülüyor.

36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, "Savunma Sanayii Forumu"yla başladı. Forum kapsamında NATO'nun "Uzay ve Gözetleme", "Taarruz Kabiliyetleri" ve "Entegre Hava ve Füze Savunması" alanlarındaki yeni projelerine taraf olan ülke ve şirketlerle toplu imza töreni yapıldı.

'İttifak İHA'lara karşı 40 milyar dolardan fazla yatırım yapacak'

Diğer şirketlerse ABD'li savaş suçlusu Lockheed Martin ile Almanya'dan Rheinmetall

ATACMS füzelerini Almanya'da ortaklaşa üretmek için bir taslak anlaşma imzalandığını duyuran Reuters, bu hamlenin söz konusu kısa menzilli balistik füzenin ABD dışında ilk kez üretilmesi anlamına geleceğini belirtti. Rutte, "NATO müttefiklerinin önümüzdeki beş yıl içinde İHAsavar yeteneklerine 40 milyar dolardan fazla yatırım yapacağını" söyledi.

Lockheed Martin, Saab'dan farklı olarak İsrail'in Gazze ve Ortadoğu'daki saldırganlığının en büyük destekçisi. Geçtiğimiz haftalarda İsrail'in Lockheed Martin ve Boeing'e verdiği milyarlarca dolarlık yeni F-35 ve F-15IA savaş uçağı siparişleri duyurulmuştu. Emperyalist savaş aygıtının halklara yönelik doğrudan bir tehdidi olan şirketin Pentagon'dan aldığı yüz milyonlarca dolarlık hava savunma ve füze sistemleri dünyanın dört bir yanında kullanılıyor.

Her şey daha çok kazanmak için: İnsansız hava araçları, gözetleme sistemleri, mühimmatlar... 

Forum kapsamında ilk aktarılan bilgilerde çeşitli proje isimleri de zikredilmiş durumda:

Drone Edge Girişimi, insansız hava araçları sistemlerine karşı savunma amaçlı olarak 5 yıl boyunca üye ülkelere 40 milyar dolar kaynak aktarıyor. NATO'nun özellikle Rusya karşısında Ukrayna tarafından biriktirilen kabiliyetleri tüm üye ülkelere aktarma ve buradan yeni teknolojiler geliştirme amacı açıklıkla görülüyor. Elbette İran Savaşı'ndan alınan derslerin de burada değerlendirildiği görülüyor. Girişim kapsamına İHA operatörü sayısının artırılması, simülasyon sistemlerinin geliştirilmesi de giriyor.

Rutte'nin açıkladığı diğer stratejik tedarik alanı ise Çok Uluslu Çok Rollü Tanker Filosu. Airbus A400M ve A330 uçaklarının sayısının artırılmasını kapsayan proje, havada yakıt ikmali, stratejik personel ve yük taşımasını kapsıyor. Özellikle A400M Atlas uçağı pervaneli turbojet motoru sayesinde kısa pistlerde iniş kalkış yaparken, güçlü manevra kabiliyeti ile askeri harekât için düşünülmüş bir platform.

Bir diğer öne çıkan proje ise ortak istihbarat, gözetleme ve keşif kabiliyetini artırmak için envantere 5 adede kadar MQ-4C Triton sisteminin dahil edilmesi. Amerikan Northrop Grumman tarafından üretilen MQ-4C triton yüksek irtifada çalışan insansız hava aracı. Halihazırda ABD ve Avustralya Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan İHA'nın 14 metre uzunluğu ve 40 metre kanat açıklığı var. 56 bin feet (17 bin metre) irtifaya çıkabilen aracın menzili 15 bin km ve 30 saat. Northrop Grumman da küresel silah tekellerinin ve ABD saldırganlığının en tehlikeli aktörlerinden biri. Şirket, Ortadoğu’daki katliamların ayrılmaz bir parçası.

Türk silah şirketlerinin durumu ne?

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından zirve öncesinde özellikle övgü düzülen Türk silah şirketleri ve Aselsan isminin zikredilmesi de bu tabloya oturuyor. Özellikle hava savunma sistemleri, elektronik harp, elektronik güdüm sistemlerinin diğer silahlara entegre edilmesi gündeminde Aselsan öne çıkıyor. 

"Çelik Kubbe" olarak tanıtılan entegre hava sistemini Roketsan, Tübitak, Havelsan ile beraber gerçekleştiren Aselsan'ın birikiminin artık tüm üye ülkelerle paylaşılacağı anlaşılıyor.

İran Savaşı'ndan öğrendiği deneyimlerini kurumsallaştırmaya çalıştığı belli olan emperyalizm, Roketsan'ın geliştirdiği "Kara Atmaca" uzun menzil hassas vuruş kabiliyetli füze sistemine de ilgi göstermiş durumda. Rusya-Ukrayna Savaşı'nda geleneksel mühimmat stoklarının önemini gören emperyalizm, benzer şekilde 155 mm obüs stoklarının önemine vurgu yapıyor. Bilindiği gibi Çorum'da yerleşik ARCA Savunma bu alanda faaliyet göstererek kısa sürede aranan bir tedarikçi haline gelmiş durumda.

Türkiye'ye 23 Haziran'da resmi ziyarette bulunan Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve beraberindeki heyet, ASELSAN Gölbaşı Tesisleri’nde ağırlanmıştı. Ziyarette Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye (ortada), Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün (sağda) ile ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol (solda) eşlik etti.

Savunma yalanlarının sonu

"NATO 3.0" adıyla artık pek çok alanda yepyeni bir anlayışa geçildiği vurgulanan NATO'nun artık tamamen jargon olarak kullandığı "barış" ve "savunma" gibi kavramları terk ettiği görülüyor. 

Özellikle Ukrayna desteği üzerinden Rusya'yı tehdit eden ittifak, artık taarruz gücünü net bir şekilde artıran adımlar atıyor. Bu anlamda başta Aselsan olmak üzere Türk silah şirketlerinde çalışan emekçilerin artık kendi vicdanlarını rahatlatacak, "ülkemin güvenliği için üretiyorum" argümanı da tamamen boşa düşüyor.

***

Kanlı terör örgütü NATO'nun gösterisi başladı: Öncelikli plan daha fazla silah satışı 

İktidarın "tarihi fırsat" olarak değerlendirdiği, 1923’ün tasfiyesi için de kullanmaya çalışacağı anlaşılan NATO Zirvesi başladı. Zirvenin ilk gününde yapılması beklenen silah anlaşmaları, önümüzdeki dönemin ipuçlarını şimdiden veriyor: Bölgemizde ve dünyada daha fazla savaş...

AKP iktidarının haftalardır hazırlandığı Ankara'daki NATO zirvesi başladı.

Tam adı 36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi.

Bir süredir korku ve panikle kenti açık hava hapishanesine çevirmeye, ülkeden yükselecek NATO karşıtı sesi bastırmaya çabalayan iktidar başarılı olamadı. Pek çok kentte NATO karşıtı eylemler düzenlendi.

Ankara’daki NATO Zirvesi’nin nereye denk düştüğünü değerlendiren TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, iktidarın bu zirveyi 1923’ün tasfiyesi üzerine "yeni bir AKP Türkiyesi" inşa etmek için dış destekli bir fırsat olarak gördüğünü söylemiş, NATO'nun çok uluslu tekellerin egemenliğinin uzantısı olduğunu hatırlatmıştı.

Yandaşların 'Süper Türkiye' rüyası: 'Tarihi fırsat aman kaçırmayalım' vurgulu manşetler 

Yandaş gazeteler de zirveyi tam da bu pencereden "tarihi fırsat" olarak yorumladı.

Türkiye gazetesi iktidarın "krizleri fırsata çevirip küresel oyun kurucu ülke hâline geldiğini" söylerken, silah şirketlerine odaklandı. Türkiye'nin "insansız hava aracında dünyanın bir numarası" olduğunu savunan gazete şu ifadeleri kullandı: "(2004’teki NATO zirvesinde) Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu o günün Türkiye’sinde Erdoğan, eşi başörtülü diye zirvede yer alamamıştı."

Gazetenin yazarlarından İsmail Kapan da Erdoğan'ı övdü, "Türkiye'nin NATO 3.0 bünyesinde, 'üretici askerî güç' kapasitesi ile kilit bir konuma yükseleceğini" yazdı.

Yeni Şafak'ta da yandaş yazar İbrahim Karagül'ün köşesi manşete taşındı. Karagül, "NATO Zirvesi değil, 'Türkiye Zirvesi' bu! Türkiye ilk kez bir masaya bu kadar güçlü oturuyor. Peki NATO toparlanması mı, 'Süper Türkiye'nin ilanı mı?" diye yazdı. "Yeni bir Batılı düzenin artık mümkün olmayacağını" savunan Karagül, "Türkiye’nin bu zirveye bu kadar önem vermesinin sebebi, NATO’dan çok Türkiye’nin süper güç olduğunun ilan edilmesi çalışmasıdır" iddiasında bulundu. Türkiye için "patron devlet" nitelemesi yapan Karagül, diğer iktidara yakın gazetelerden farklı bir tutum da geliştirdi. "Batı’nın ve NATO’nun bölge planlarının özellikle son otuz yılda Türkiye’ye çok ağır zararlar verdiğini" söyleyen Karagül, NATO'nun da "Türkiye'nin süper güç olma ilanını kabul etmek zorunda kalacağını" ifade etti.

Zirve kapsamında NATO üyesi 32 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanı, binlerce diplomat, gazeteciler ve davetliler ağırlanıyor. Programların bir kısmı ATO Congresium'da gerçekleştirilecek.

Son dönemde AKP içi hiziplerin gerginliği nedeniyle gündemde olan Sabah gazetesi ise ABD ile ilişkilere ve Trump-Erdoğan görüşmesine odaklandı. "NATO çatlağına Türkiye harcı" manşetini atan Sabah, "Erdoğan'ın başarılı diplomasi yürüttüğünü, Türkiye'nin, küresel krizlerin çözümünde önemli bir odak haline geldiğini" öne sürdü. Trump'ın "Erdoğan gel dedi, gidiyorum" dediği için Türkiye'ye geldiği söylenen gazetede, bugünkü ikili görüşmede Türkiye ile ABD arasındaki "savunma ve güvenlik işbirliği" ile CAATSA yaptırımlarının kaldırılması konusunun masaya yatırılması ihtimali vurgulandı.

Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi de, NATO Zirvesi’yle ilgili yazısında yabancı basın ve yerel basın için Külliye’de hazırlanan alandan övgü dolu sözlerle bahsetti. Yabancı gazetecilerin “çok sade, çok etkileyici” sözleriyle beğenisini dile getirdiğiyle gurur duyan Selvi, ücretsiz yemek ve içecek salonlarından duyduğu memnuniyete de yer verdi. “Türk misafirperverliği” başlığında döner verilmesinden bahsederken, “Yunanlı gazetecilerin de Türk dönerinden tatmalarını isterdim” dedi. Ankaralı gazeteci olarak kendisini ev sahibi gibi hissettiği için “müfettiş edasıyla verilen hizmetleri kontrol ettiğini” söyleyerek böbürlendiği yazıda NATO standartlarının üstünde yapılan hazırlık için İletişim Başkanı Burhanettin Duran’a teşekkürler yağdırdı. Birçok uluslararası zirveyi izleyen gazetecilerle konuşarak "Türkiye’nin verdiği hizmetlerin ‘standart üstü’ olduğu" onayını alarak gururlandığını belirtti. Aynı yazıda, Selvi “‘NATO Türkiye’ye hangi katkıyı yapacak?’ diye soruyorlar. Bu soru artık anlamını yitirdi. Bundan sonraki sorunun adı, ‘Türkiye NATO’ya ne tür katkıyı yapacak?’ olmalı. Çare Türkiye. Reçete Ankara’da yazılabilir” ifadelerini kullandı.

Türkiye'ye gelen ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Anıtkabir'i ziyaret etti.

Bugünün planı silah satışı ve şirket gösterileri

Peki programda neler var?

Ankara Ticaret Odası Kongre ve Sergi Merkezi'nde başlayan "Savunma Sanayii Forumu", NATO tarihinin en geniş kapsamlı sanayi etkinliği olacak.

NATO devlet ve hükümet başkanları da 8 Temmuz'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde bir araya gelecek. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde bugün NATO savunma ve dışişleri bakanlarının katılacağı etkinlikler düzenlenecek.

Son 3-4 yıldır NATO'nun yan etkinliği şeklinde tasarlanan "Savunma Sanayii Forumu", ilk kez Türkiye'de zirvenin resmi programı dahilinde yapılıyor. NATO'nun paylaştığı programa göre önemli bir duyurunun yapılacağı söylenen Forum'da, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin konuşma yapması planlanıyor. Savunma sanayisine ilişkin çeşitli oturumların düzenleneceği Forum kapsamında Rutte ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de açıklama yapacak.

NATO Genel Sekreteri Rutte, savunma sanayisi üretiminin artırılmasının Forum'un en önemli başlıklarından biri olacağını belirtmişti.

Rutte sabahki konuşmasında da, "gün içinde Atlantik'in iki tarafından da müttefiklerin ve savunma sanayisi devlerinin büyük projeleri duyuracaklarına ve milyarlarca dolar değerinde anlaşmalar imzalayacaklarına" dikkati çekti. Rutte, bunun "güvenliklerine yatırım yapacağını, ekonomilerini güçlendireceğini ve yüz binlerce yeni istihdam sağlayacağını" savundu. Dünyanın en kanlı örgütünün başındaki Rutte, "1 milyar insanı ve topraklarının her bir noktasını savunduklarını" öne sürdü.

Donald Trump'a 'babacık' diyen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte.

Bir dizi görüşme planlanıyor

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında aralarında ABD Başkanı Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Slovakya Cumhurbaşkanı Peter Pellegrini, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Kanada Başbakanı Mark Carney, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, Karadağ Başbakanı Milojko Spajic ve NATO Genel Sekreteri Rutte ile Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Antonio Costa'nın bulunduğu liderlerle görüşecek.

Ankara'daki zirveye katılan liderlerin karşılama komitesindeki kadın görevlilerin giydiği kostümler dikkat çekti. AKP'nin Yeni-Osmanlı sevdası NATO'cuları karşılama törenine de yansıdı. 

Zirve kapsamında dışişleri bakanları ve savunma bakanları da çalışma yemeklerinde bir araya gelecek.

2004'te İstanbul'daki NATO Zirvesi'nde hayata geçirilen ve Katar, Bahreyn, Kuveyt ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin yer aldığı "İstanbul İşbirliği Girişimi" kapsamında dışişleri bakanları düzeyinde özel oturum düzenlenecek ve "NATO İstanbul İşbirliği Girişimi Dışişleri Bakanları Toplantısı" yapılacak.

https://www.youtube.com/watch?v=04hUQ9-6dvY&t=4s

***

NATO'nun Kuzey karakolu büyüyor: İzlanda'ya dökülen beton ve kıyılarına demirleyen uçak gemisi -Fırat Kadaganlı- 

NATO'nun İzlanda'daki askeri altyapısı büyüyor. 10 milyar kronluk yatırım ile Helguvík'te yakıt depolama tesisi genişletilirken, İngiliz uçak gemisi HMS Prince of Wales adayı üs olarak kullanacak. Kuzey Atlantik'e yapılan yatırım ve askeri yığınağın gerekçesi ise "Rus tehdidi".

İzlanda, kendi ordusu olmamasına rağmen NATO'nun kurucu üyeleri arasında bulunuyor ve coğrafi konumu sebebiyle NATO'nun Kuzey Atlantik'teki ileri karakolu olma görevini sürdürüyor.

NATO'nun Kuzey Atlantik'teki yığınağı ve yatırımları hız kesmeden devam ediyor. İzlanda ve NATO, İzlanda'nın güneybatısında, Helguvík limanında bulunan akaryakıt depolama tesisini genişletme çalışmalarına başladı. Yapılan anlaşmaya göre, 10 milyar İzlanda kronunu bulması belirtilen finansmanı NATO üstlenecek. 2026 sonunda başlanması, 2029 yılında tamamlanması planlanan proje, 390 metre uzunluğunda bir rıhtımın ve 25 bin metreküp gemi yakıtı kapasitesi bulunan bir depolama tesisinin inşasını kapsıyor.

NATO tarafından finanse edilen proje için İzlanda Dışişleri Bakanı, Reykjanes Limanı Müdürü ve Reykjanesbær Belediye Başkanı yaptıkları açıklamalarda "iş imkânı" ve "sivil kullanım" söylemlerine yer verdi. Liman Müdürü Halldór K. Hermannsson, projenin "sivil amaçlarla da kullanılabileceğini ve bölge için çeşitli ekonomik faaliyetler yaratabileceğini" söylerken, Belediye Başkanı Kjartan Már Kjartansson projenin "topluma gelir sağlayacağını ve iş imkânı yaratacağını" ifade ediyor. Dışişleri Bakanı Þorgerður Katrín Gunnarsdóttir kurulacak altyapının "sivil ve turizm amaçlı" da kullanılabileceğini savunurken, asıl amacı gizlemiyor: "Müttefik savaş gemilerine destek ve savunma altyapısını güçlendirmek."

Amiral gemisi ada üzerinden konuşlanıyor

NATO ile yürütülecek projeyle eşzamanlı olarak, İngiliz Kraliyet Donanması da adayı fiili bir üsse çeviriyor. Bin 300 kişilik mürettebata sahip HMS Prince of Wales uçak gemisi, İzlanda açıklarında konuşlandı. İzlanda ve İngiliz hükümet heyetleri uçak gemisinde bir araya geldi. İngiltere, İzlanda çevresindeki deniz sahasında konuşlanarak hava sahası gözetimini ilk defa üstlendiğini bildirdi. "Arctic Sentry" (Kuzey Kutbu Nöbetçisi) adı verilen operasyonun amacı ise NATO'nun bölgedeki "caydırıcılığını" artırmak.

"Rusya ve düşmanlarımızdan gelen tehdide karşı tetikte kalacağız" diyerek açıklama yapan İngiliz Savunma Bakanı Jarvis, operasyonun asıl amacını ortaya koymuş oldu.

'Rus tehdidi'

Operasyonun yürütüldüğü deniz sahası, İzlanda, Grönland ve İngiltere'nin kuzeyini kapsıyor ve bu bölge Soğuk Savaş'ın klasik cephe hatlarından biri. NATO aynı hattı yeniden ısıtıyor. Ukrayna savaşının tetiklediği NATO-Rusya gerilimi; İttifak'ın üye devletlere dayattığı yüzde 5'lik askeri harcama hedefinin, yeni üslerin ve bölgenin her gün biraz daha silahlandırılmasının gerekçesi haline getiriliyor.

***

AfD Kongresi üzerinden anti-faşist mücadeleye bakış -Haluk Arıcan- 

Almanya’nın doğusundaki Erfurt kentinde hafta sonu gerçekleştirilen AfD Kongresi'nin engellenmesi planı, polis müdahalesine bile gerek kalmadan başarısızlığa uğradı. AfD’ye alan açan emekçi düşmanı politikaları hazırlayan, destek veren ve bunları uygulayan partilerle birlikte yürütülen AfD odaklı anti-faşist mücadele, AfD’nin sürekli artan oy oranının da gösterdiği gibi, başarısızlığa mahkûm bir siyaset.

II. Dünya Savaşı bitiminde, kelimenin gerçek anlamıyla yerle bir olmuş Almanya’da sosyal demokratından komünistine, solun çıkardığı en büyük ders, “faşizme bir daha asla alan açmamak”tı. Bunun gerçekleşebilmesinin ön şartı da işçi sınıfının, 1933 öncesinde olduğu gibi, “sol içi ayrışmalarla” bölünmemesiydi. Bunu sağlamak için KPD ve SPD, Almanya’nın doğusunda bir araya gelerek Sosyalist Birlik Partisi’ni (SED) kurdular. Birleşmenin temeli işçi sınıfı, mücadele konusu sermaye düzeni, hedefi ise sosyalizmdi.

Almanya'nın batısında ise sermaye düzeni, bu birleşmeye izin vermedi ve bu konudaki çabalar baskıyla engellendi.

O dönem çoğu kişi yaşayarak görmüştü ki faşizm, sermayenin ve burjuvazinin bir bütün olarak desteği olmadan, ona alan açılmadan güçlenemiyordu. Bu destek olmadan iktidara gelemiyordu. Yani faşizm, küçük burjuvazinin radikalleşerek kontrolden çıkmasından değil; sermayenin girdiği büyük krizi, yoksullaşan kitlelerin umutsuzluğu ve radikalizmiyle harmanlayarak, işçi sınıfı hareketini şiddetle ezip krizi kendi lehine çözme girişimiydi.

Bundan dolayı, Soğuk Savaş fırtınasında yolunu kaybetmeden önce, 1939’da Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Max Horkheimer, “Kapitalizm konusunda konuşmak istemeyen, faşizm konusunda da susmalı” derken önemli bir noktaya parmak basıyordu.

Yukarıda bahsedilen “solun birliği”nin ve en geniş anti-faşist ittifakın Almanya’nın doğusunda başarılı olmasının tek bir nedeni vardı: Birlik, işçi sınıfı temel alınarak, sermaye karşıtlığı üzerinden oluşturulmuştu. Partinin adı da buna işaret ediyordu. Elbette SSCB’nin faşizme karşı mücadeledeki büyük prestiji de bu birleşmenin en büyük desteklerinden biriydi.

Almanya'nın batısında ise zamanla faşizme karşı mücadele, sermaye karşıtlığı temeli ve sosyalizm hedefi üzerinden değil, “ne olursa olsun, yeter ki faşizme karşı en büyük birlik oluşturulsun” anlayışına dönüştü.

Böylece anti-faşist mücadele, sorunun temeli olan sermayeye karşı mücadeleden uzaklaşarak ahlaki bir karşı duruşa dönüştü. Radikal görünen ve gölgelere karşı mücadele eden bir hareket! Sermayenin olmadığı yerde sosyalizme de gerek kalmıyordu. Düzen güçleri ise elbette gönül rahatlığı içinde bu türden bir anti-faşist harekette yer alabilirlerdi. Üstelik sermaye karşıtlığının olmadığı bir anti-faşizm, bu hareket içindeki düzen güçlerine de anti-faşist kitleler nezdinde bir meşruluk kazandırıyordu.

AfD Kongresi

Almanya’nın doğusundaki Erfurt kentinde hafta sonu gerçekleştirilen AfD Kongresi'ne de on binlerce anti-faşist, en geniş birlik temelinde hazırlandı. Herkes, kongre için seçilen bölge ve tarihin, tam 100 yıl önce Nazilerin (NSDAP) yaptıkları kongreye bir gönderme olduğu konusunda hemfikirdi. Yani AfD meydan okuyordu.

Geniş cepheci sol da iddialıydı. Almanya'nın dört bir köşesinden anti-faşistler, yolları kapatarak kongreyi engellemek için sabahın erken saatlerinde Erfurt’a vardılar.

Kongreye giden bütün yolların göstericiler tarafından kapatılarak kongrenin engellenmesi planı ise, polis müdahalesine bile gerek kalmadan başarısızlığa uğradı. Yaklaşık 600 AfD’li kongre delegesi, ya kongre binasının bitişiğindeki otelde kalarak ya da sabaha karşı, göstericiler yolları kapatmadan önce kongre binasına giderek, kongrelerini ne parti dışında ne de parti içinde herhangi bir sorun yaşamadan tamamladı.

Üstelik AfD içindeki en radikal politikacılardan sayılan ve Nazi dönemine sempatisini saklamayan AfD Thüringen Eyaleti Başkanı Björn Höcke’nin destekçileri de merkezi kurullardaki güçlerini artırdılar.

Kendine güveni daha da artan AfD, hiçbir engelin kendilerini iktidar hedefinden alıkoyamayacağını ilan ediyordu.

AfD durdurulabilir mi?

AfD’ye alan açan emekçi düşmanı politikaları hazırlayan, destek veren ve bunları uygulayan partilerle birlikte yürütülen AfD odaklı anti-faşist mücadele, AfD’nin sürekli artan oy oranının da gösterdiği gibi, başarısızlığa mahkûm bir siyaset.

Üstelik CDU’dan Sahra Wagenknecht ve partisine kadar birçok çevre, “yumuşatılmış” bir AfD ile işbirliğinin yolunu ararken; istihbarattan emniyete, ordudan yargıya kadar, AfD karşıtı ya da AfD yanlısı olsun, faşist, şoven ve militarist görüşlere bulaşmış devlet kadroları, sorunun yalnızca AfD’ye sıkıştırılamayacağını da ispat ediyor.

Yine bu kadroların, (Rusya gibi) belli noktalarda hizaya gelmeyen AfD’yi yasaklama girişimlerinin başarılı olması durumunda ise geriye, bu şartlarda, militarizmle de kuşanmış emperyalizmden farklı bir düzenin kalmayacağını unutmamak gerekiyor.

Düzenden göbeğini kesemeyen “sol” ise düzen aktörlerinin tepişmesinden en büyük zararı görecek kesim olacak.

Üstelik bu sefer “Bilmiyorduk” da diyemeyecekler. Ya bunu bilenler?

/././

Ankara’ya geldi, İran’a saldırı başlattı! Trump başkentimizden ilan etti: ’Ateşkes bitti’ 

ABD ordusu dün gece İran’a karşı yeni bir saldırı başlattı. Saldırılar Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi’nde düzenlenen akşam yemeği sonrası kaldığı otele dönmesinden kısa süre sonra başladı. Trump dün Erdoğan’la düzenlediği basın toplantısında “Büyük ihtimal İran’ı da konuşacağız” demişti. Trump bugün de İran'la ateşkes için "Bence bitmiştir" dedi, İran'a karşı savaşı ülkemizin başkentinden ilan etti!

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya geldi, gece ABD ordusu İran’a karşı yeni saldırılara başladı. Trump bugün de Ankara’da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile birlikte kameralar karşısına geçti ve İran’la ateşkesin bittiğini ilan etti.

“Dün gece güçlü şekilde saldırdık, onları sevmiyorum, pislikler, nükleer silaha sahip olmalarına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullanan Trump’a 17 Temmuz'da varılan mutabakatın ve ateşkesin bitip bitmediği soruldu. Trump “Bence bitmiştir” dedi.

Erdoğan'la görüşmede İran gündeme geldi mi?

Dün Beştepe’de Erdoğan ile ikili görüşme öncesi basın toplantısında konuşan Trump, Erdoğan ile muhtemelen İran konusunu da konuşacaklarını söylemişti.

Erdoğan ise ABD-İran ilişkilerinin yeni bir düzleme taşınması çabasında olduklarını savunarak “dünya barışı” için birlikte çalıştıklarını iddia etmişti.

Görüşmede İran’a yeni saldırı gündeme geldi mi henüz bilinmiyor ancak Trump dünkü basın toplantısında “Eminim Türkiye de İran'ın nükleer silahlara sahip olmasını istemiyordur” ifadesini kullanmıştı.

Erdoğan Ankara’da Trump’ın gelişine özel yaptırılan yeni havalimanında Trump’ı bizzat karşılamış, ikilinin görüşmesinin basına açık bölümünde karşılıklı övgüleri kameralara yansımıştı.

İran'a ABD saldırısı Ali Hamaney'in cenaze törenlerinin devam ettiği günlerde yaşandı. ABD-İsrail'in 28 Şubat'taki saldırısında yaşamını yitiren İran lideri Ali Hamaney ve aile üyelerinin cenazeleri, Türkiye'de NATO Zirvesi'nin toplandığı hafta gerçekleşiyor. Cenaze törenlerine Tahran ve Kum şehrinde on milyonlar katılırken törenler bugün Irak'ın Necef ve Kerbela kentlerinde devam edecek. Türkiye, Hamaney'in Tahran'daki cenaze törenine Cumhurbaşkanı Cevdet Yılmaz başkanlığında bir heyetle katılmıştı.

Trump emri Ankara'dan verdi: ABD ordusu 80'in üzerinde hedefi vurdu

ABD ordusu dün gece İran’a yönelik saldırılara dair açıklamasında 80’den fazla hedefi vurduklarını duyurmuştu.

CENTCOM tarafından yapılan açıklamada saldırıların gerekçesi olarak Hürmüz Boğazı'ndan geçen 3 ticari gemiye yönelik saldırılar sunuldu. Açıklamada İran'a ait hava savunma sistemleri, komuta kontrol ağları ve kıyı radar noktalarının vurulduğu belirtildi.

Bir ABD yetkilisi, Axios'a yaptığı açıklamada, Trump'ın Türkiye'deki NATO Zirvesi sırasında saldırı planını onayladığını ve emir verdiğini söyledi.

İran Devrim Muhafızları Ordusu ABD’nin saldırılarına yanıt verdiğini duyurarak ilk olarak Bahreyn'deki Selman Limanı ve ABD Beşinci Filo karargahı ile Kuveyt'teki Ali el-Salem Hava Üssü dahil olmak üzere ABD'ye ait 85 askeri tesisin hedef alındığını açıkladı. Ayrıca bir MQ-9 tipi İHA'nın da düşürüldüğü kaydedildi.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da yaptığı açıklamada 17 Temmuz’da ABD ile imzalanan mutabakat zaptının 4 maddesinin ABD tarafından ihlal edildiğini açıkladı.

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki düzenlemelerinin ihlal edildiğini belirten Kalibaf, askeri saldırı tehdidinin sürdürüldüğünü, İran'ın güney bölgelerine saldırı düzenlendiğini, petrol yaptırımlarının yeniden yürürlüğe konulduğunu ve İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının devam ettiğini belirtti.

İran Meclis Başkanı Kalibaf, "Zorbalık ve şantaj dönemi bitti. Bu bir yere varmıyor. Biz boyun eğmeyiz” dedi.

***

İran, ABD saldırılarına karşılık askeri tesisleri hedef aldı: 'Baskıyla taviz koparma dönemi sona erdi, geri adım atmayız'

https://haber.sol.org.tr/haber/iran-abd-saldirilarina-karsilik-askeri-tesisleri-hedef-aldi-baskiyla-taviz-koparma-donemi

***

Denizlere çıkar sokaklar -Fatih Yaşlı- 

Pazar günü Kızılay’da örneğini gördüğümüz üzere sokakları Deniz’lere çıkaracak olanlar onlar. Türkiye’nin dört bir yanında ülkenin onurunu da umudunu da geleceğini de onlar temsil ediyorlar. Bu ülkenin bir yarını olacaksa o yarını onlar kuracaklar. 

Deniz’i herkes bilir ama İmran’ın adı daha az duyulmuştur. Genç bir işçi, iyi bir komünist ve sıkı bir örgütlenmeci olan İmran Aydın Deniz’lerin idamından tam 19 yıl sonra, 28 Mart 1991’de Ankara’da işkencede öldürülür, öldüğünde sadece 28 yaşındadır.

Bu ülkede çocuklara Deniz ismi koymak 6 Mayıs 1972’den beri adeta bir gelenektir; İmran Deniz adı ise daha az tercih edilmiştir ama Deniz’lerden İmran’lara uzanan bir politik gelenekten geliyorsanız, çocuğunuza İmran Deniz adını koymanız pek de şaşırtıcı olmayacaktır. 

İmran Deniz Göktaş, İmran Aydın öldükten 3 yıl sonra doğmuş, ODTÜ’de psikoloji okumuş ama komedyenliği seçmiş, komedyenlik yaparken de aman etliye sütlüye bulaşmayım dememiş, komediyle siyaseti, mizahla eleştiriyi buluşturmak istemiş, bunu da sosyalist bir zemin üzerin kurmuş ve başarılı olmuş. 

Deniz’in milyonların izlediği son gösterisi bu buluşmanın bir ürünüydü ve aslında hedefine ulaşan tek kişilik bir politik eylem, tek kişilik bir politik gösteriydi. Deniz de o sahneye bunun sonuçlarının neler olabileceğinin farkındalığıyla çıkmıştı. Oyunun adı “Ölü Deniz”di, yapılan iş “kelle koltukta” bir işti. Deniz, “aman tadımız kaçmasın” demedi, “başımıza iş almayalım” demedi, doğru bildiklerini söyledi, koca bir ülkeyi ağlanacak haline güldürdü, yaptıklarının sorumluluğunu aldı, memleketine döndü ve ters kelepçeliyken bile gülümsemesi görülmesin diye gözaltı fotoğrafı arkasından çekilip öyle servis edildi.

Deniz’in gözaltı süreciyle anlattıkları aynı zamanda bir itibarsızlaştırma operasyonuyla da karşı karşıya olduğunu gösteriyordu; polis Deniz’den uyuşturucu testi yapmak için tırnak, kıl ve saç örneği almıştı. Eğer kanında uyuşturucu bulunsa “uyuşturucu bağımlısı bir vatan millet düşmanı müptezel” olarak kitlelerin önüne atılacaktı ama olmadı.

Operasyonun başka ayakları da vardı; Deniz’e tam da adını İmran Deniz koyan ailesi üzerinden de saldırıldı ve babasının “Çorum olayları”na karışan bir terörist olduğu ve bir polisi öldürdüğü yazıldı çizildi. Avukatlar babanın adının söz konusu dosyada geçmediğini belgeleriyle birlikte ortaya koydular ama itibarsızlaştırma operasyonunun aktörleri doğal olarak bir düzeltme yapmadılar, gerçeği duyurmadılar.

Peki “Çorum Olayları” diye anılan hadise neydi, 1980 yılının Mayıs’ından Temmuz’una Çorum’da neler yaşanmıştı? 

Bu sorunun yanıtı aynı zamanda Deniz’in tutuklanmasından ayrı ele alınamayacak ama ayrıca kendi dinamikleri olan bir meseleye, NATO zirvesine ve emperyalizme bir kez daha bakmamız anlamına gelecek.

Çorum’da 1980 yılında yaklaşık üç ay sürecek birtakım şeyler yaşanmıştı ama bunlar “Çorum Olayları” diye failsiz, kendiliğinden gelişen, doğal hadiseler olarak ele alınabilecek hadiseler değildi; ortada politik konjonktürün belirlediği bir katliam girişimi vardı ve o girişimin de gerisinde adı sanı belli aktörler bulunmaktaydı.

Bülent Ecevit’in 1978 yılının başlarında hükümeti kurmasıyla birlikte faşist terör gemi azıya almış, Gladio’nun belirleyiciliğinde bir yandan yüzü sola dönük, sosyalist aydınlara, yazarlara, akademisyenlere suikastlar düzenlerken bir yandan da kitle katliamlarına zemin yaratmaya başlamıştı. 1978-80 arası Sivas, Malatya, Maraş ve Çorum’da katliamlar/katliam girişimleri yaşandı. Bu katliamlarda doğrudan halk hedef alındı ve yüzlerce yurttaş katledildi; eğer devrimciler halkla birlikte bir örgütlü direniş sergilemese, ölü sayısı akla hayale gelmeyecek boyutlara ulaşabilirdi.

İşte 1980 yılının Mayıs ayında Çorum'da yaşananlar da bu zincirin bir halkasıydı ve yıllar sonra eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş katıldığı bir televizyon programında bu katliamlara dair konuşurken daha önce pek duyulup konuşulmamış bir bilgi vererek şöyle diyecekti:

Bir gün Amasya Belediye Başkanımız, bana telefon etti. "Buralarda bir Amerikalı geziyor, benden de bir randevu aldı." dedi. "Ne sorarsa not et, bana bildir." dedim. Sonra not etti ve bana gönderdi. Nüfus durumunu, alevi-sünni ayrışmasını soruşturmuş. Bir ihtilaf çıkarsa alevi-sünni arasında mı yoksa işçi-işveren arasında mı sağ-sol çatışması mı olur diye araştırmış. Sanki ihtilaf çıkartacak da neden arıyormuş gibi sorular sormuş. 

Program sunucusunun “peki siz ne yaptınız” şeklindeki sorusuna Güneş’in verdiği yanıt ise şöyleydi:

O zamanki Amasya Valisi'ne telefon ettim. İlgilenmesini söyledim. Hatta devlet misafirhanesinde kalsın dedim. Çünkü görüştüğü kişileri söylüyor, hep bu tip tertiplere yatkın kişiler. Kontrol edelim istedim. Bir kaç gün sonra bir cenazeye katılmak için oraya gittim. Bir gazeteci bana "Buralarda bir Amerikalı geziyor, biliyor musunuz?" dedi. Ben de "Biliyoruz ve izliyoruz." dedim. Bunu yayınladılar. Amerikan Büyükelçiliği ayağa kalktı, "Bu sözünü geri alsın, nasıl izler!" diye. Bu adam Maraş olaylarından önce de orada dolaşmış. Ben incelettim, Kıbrıs'ta görevli bir CIA ajanı çıktı.
Bu arada Amerikalılar Dışişleri Bakanımız Gündüz Ökçün'ü sıkıştırıyorlar. Bu olayı büyüteceğiz diyorlar. Ben de "Bu adam Türkiye'ye akredite değil, önümüzdeki Bakanlar Kurulu'nda 'istenmeyen adam' ilan edilmesi için başvuracağım." dedim. Bunun üzerine geri çektiler. 12 Eylül darbesinden sonra bir partinin genel sekreterinin randevu defterinde bu Amerikalının ismi çıktı...

Bakanın isim vererek anlattığı üzere Türkiye 12 Eylül öncesi Soğuk Savaş’ın en sıcak cephelerinden birine dönüşmüştü ve bir tür “küresel iç savaş” diyebileceğimiz bu süreçte ABD/NATO, yerli tetikçileriyle işbirliği halinde siyasi cinayetler, suikastlar, sabotajlar ve kitle katliamlarıyla bizzat sahada yer alıyor, komünizmle bu yöntemlerle mücadele ediyordu. ABD’yi, Batı’yı ya da NATO’yu Türkiye’de demokrasinin garantisi olarak görenlerin kör olduğu bir şekilde, bunların Türkiye’deki temel hedefi 1960’ların başından 12 Eylül darbesine uzanan büyük toplumsal uyanışın önünü kesmek, halkın siyasete dâhil olma ve daha eşit bir ülkede yaşama talebini baltalamaktı. 

Hikâyenin üzerinden yıllar geçti, reel sosyalizm çözüldü, Sovyetler Birliği dağıldı ama komünizm tehlikesine karşı kurulmuş olan NATO “tehlike bitti” diyerek kendisini feshetmedi; çünkü mesele sosyalizmin yenilgisi değil emperyalizmin varlığıydı ve emperyalizm NATO’ya ihtiyaç duyuyordu. Soğuk Savaş sonrasında NATO kendisini yeniden yapılandırdı, Soğuk Savaş’takinden daha hızlı bir şekilde genişledi, emperyalizmin küresel polis gücüne dönüştü ve yoluna devam etti. 

Şimdilerde NATO 3.0 denilerek yeni bir dönemin açılışının sinyalleri veriliyor, bu dönemin açılış toplantısının Türkiye’ye denk gelmesi ise bizim için hayırlı olacağa benzemiyor. NATO 3.0 konsepti, Türkiye’den bakıldığında dünya sisteminin yaşadığı büyük krizi ancak savaşlarla çözebileceği bir yere doğru gitmesiyle, Türkiye’nin düzeninin yaşadığı krizi ancak bu savaşlar için gönüllü olduğunu dünya sistemine ispat ederek çözebileceğine inandığı bir zaman dilimine tekabül ediyor.

Avrupa, ABD’nin kendisine yüklediği NATO’yu taşıma yükünü, başka ülkelere ihale etmek durumunda; evet Avrupa bu yükün finansal boyutunu üstlenebilir ama yaşlanan nüfusundan kaynaklı olarak asker için Türkiye gibi ülkelere ihtiyacı var. 

Öte yandan Türkiye’nin Karadeniz’deki varlığı ve boğazlar Rusya’ya karşı, sınır komşusu pozisyonunda olması ve kitlesel göçe karşı tampon pozisyonunda olması ise İran’a karşı düzenlenecek seferler için Türkiye jeopolitiğini Batı açısından bir kez daha vazgeçilmez hale getiriyor. 

Sadece bunlar değil, belki de daha önemlisi, Türkiye’nin silah sanayi şu an Avrupa açısından hayati bir öneme sahip ve bu da Türkiye’nin askeri teknolojisinin gelişkinliğiyle değil üretim maliyetleriyle ilgili. Bir ülkenin silah sanayi o ülkenin kapitalizminin mevcut durumundan ayrı ele alınamaz. Batı bugün, düşük maliyetli ve seri silah üretiminde zorlanıyor, savaşların değişen yapısı insansız araçları, çeşitli füze sistemlerini ve top mermilerini öncelikli hale getirirken, Batı’nın bunları ucuza üretme ihtimali yok. Tam da bu nedenle nasıl ki bir zamanlar tekstil gibi sektörler Türkiye gibi ülkelere taşınmışsa, şimdi de silah endüstrisinin en azından bu yeni ihtiyaçlarının Türkiye gibi ülkelerden, hızlı, sorunsuz ve düşük maliyetli bir şekilde tedarik edilmesi hedefleniyor. 

Bu ise grevin, sendikanın, toplu sözleşmenin fiilen olmadığı, asgari ücrete mahkûm edilmiş milyonlardan oluşan bir emek rejiminden, her türlü muhalefetin susturulduğu, fiilen seçimsizleştirilmiş bir ülkeden ve fiilen monarşik karakter taşıyan, güvenlikçi/şefçi bir devlet mimarisinden geçiyor. 

Batılı dergilere “demokrasi yoksa güvenlik de yok” makaleleri yazarak ya da mahkeme salonlarında NATO zirvesi üzerinden Batılı devletlere “halimizi görün” çağrıları yaparak Batı’nın desteğini alabileceğini zannedenler, diploma iptalinden butlana, yolsuzluk operasyonlarından dokunulmazlıkların kaldırılma ihtimaline, yaşanan her şeyin ABD’nin, Avrupa’nın, NATO’nun bilgisi dâhilinde olduğunu görmüyor ya da görmezden geliyorlar. 

Görenler ise belki bugün sayıca azlar, güçsüzler, zayıflar ama başta pazar günü Kızılay’da örneğini gördüğümüz üzere sokakları Deniz’lere çıkaracak olanlar da onlar. Türkiye’nin dört bir yanında ülkenin onurunu da umudunu da geleceğini de onlar temsil ediyorlar. Bu ülkenin bir yarını olacaksa o yarını onlar kuracaklar.

/././ 

CHP hangi cumhuriyetin partisi olacak?-Turgay Develi-

Bugün tüm muhalif siyasetle birlikte CHP’nin önündeki soru şudur: Bu zinciri kıracak mı, yoksa zincirin kırmızı kravatlı halkası olmaya devam mı edecek?

CHP çok uzun zamandır yalnızca kötü yönetilen bir parti değildir; daha ciddi olan, 1940'lı yıllardan itibaren kendisine ait olmayan bir siyasal aklın içine sıkışmış olmasıdır. Bunu söylerken konuya günlük parti içi çekişmeler, kurultay hesapları, adaylık yarışları, belediye dengeleri ya da ekranlarda kimin daha çok göründüğü tartışmalarının ötesinden bakıyorum. Asıl soru çok daha derinde: CHP hâlâ Cumhuriyet’in kurucu iradesini taşıyan bir parti midir, yoksa emperyalizmin rızasını “demokratlık”, piyasaya teslimiyeti “rasyonellik”, finans çevrelerine güven vermeyi “sorumlu siyaset” sayan bir sosyal demokrasi anlayışının vitrinine mi dönüşmektedir?

CHP’nin önünde bugün iki yol var: Ya devrimler yapmış, devlet kurmuş, ümmetten ulus, kuldan yurttaş yaratmış; işgal altındaki bir ülkeden bağımsız bir Cumhuriyet çıkarmış tarihsel iradenin bugünkü temsilcisi olacak... Ya da kendi kurduğu Cumhuriyet’e yabancılaşmış, halkçılığı seçim bildirgelerine sıkıştırmış, devletçiliği utangaç bir nostaljiye çevirmiş, bağımsızlıkçılığı tören konuşmalarına hapsetmiş bir parti olarak kalacaktır.

Tartışmanın özü budur.

Bugün CHP’nin zihinsel sınırlarını çizen etkili çevreler, Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı damarını “eski dünya”, “ulusalcı refleks” ya da “devletçi tortu” diye küçümserken; emperyalizmin onayladığı sosyal demokrasiyi ilericilik diye sunuyor. Teslimiyeti açıkça savunamadıkları için “dünyayla uyum”, “uluslararası güven”, “piyasaları ürkütmeme”, “yatırım iklimini koruma” gibi daha steril kavramlar kullanıyorlar. Fakat sonuç değişmiyor: Halkın çıkarı, finans kapitalin beklentilerine; üreticinin kaderi, piyasanın disiplinine; siyasetin ufku, dış sermayenin onayına bağlanıyor.

Bu anlayış, CHP’yi tarihsel rolünden koparıyor. Devleti kuran partiyi, devletin tasfiyesine seyirci kılıyor. En temel ilkesi halkçılık bir partiyi, halkı yalnızca seçmen ve sosyal yardım alıcısı olarak gören bir düzleme itiyor. Kamuculuk kökenli bir partiyi, kamu varlıklarını piyasa mantığıyla yönetmeye alıştırıyor. Bağımsızlıkçı bir gelenekten gelen partiyi, dış finans çevrelerinin takdirine muhtaç bir muhalefet partisine dönüştürüyor.

CHP’ye giydirilmek istenen elbise yeni değil tabii. Önceki dönemlerdeki anomalileri bir tarafa bırakarak devam edecek olursak, bu elbise 12 Eylül'de biçildi, 24 Ocak kararlarıyla zorla giydirildi, Gümrük Birliği ile özel bir versiyonu yaratıldı, IMF ve Dünya Bankası reçeteleriyle daraltıldı, Kemal Derviş yasalarıyla tam olarak finans kapitale iliklendi, en sonunda da bütün partilere “çağdaş, rasyonel ekonomi politikası” diye dağıtıldı. Kim giyerse giysin sonuç değişmedi: Halk yoksullaştı, çiftçi tasfiye edildi, işçi örgütsüzleştirildi, esnaf zincirlerin karşısında yalnız bırakıldı, kentler ranta açıldı, belediyeler borç ve ihale düzenine mahkûm edildi, yurttaş müşteri, seçmen de birkaç yılda bir sandığa çağrılan edilgen bir kalabalık haline getirildi.

Bugün tüm muhalif siyasetle birlikte CHP’nin önündeki soru şudur: Bu zinciri kıracak mı, yoksa zincirin kırmızı kravatlı halkası olmaya devam mı edecek?

Çünkü CHP’nin rakibi yalnızca AKP değildir. Mesele yalnızca Erdoğan, saray rejimi ya da bugünkü iktidar bloku da değildir. CHP’nin asıl hesaplaşması gereken şey, Türkiye’de bütün siyasal alanın sınırlarını çizen neoliberal ekonomi politikadır. Ülkeyi kim yönetirse yönetsin, eğer borçlanmaya, özelleştirmeye, taşeronlaşmaya, tarımın tasfiyesine, emeğin ucuzlatılmasına, kamunun küçültülmesine ve yerel yönetimlerin rant-kredi cenderesine sıkıştırılmasına dayanan aynı düzlemde kalıyorsa, sonuç değişmez.

“Biz daha iyi yönetiriz“ ya da “Gerçek sahibi biziz“ demek bu yüzden yetmez.

Neyi daha iyi yöneteceksiniz? Dış borca dayalı büyüme modelini mi? Finans çevrelerinin kapısında güven tazelemeyi mi? Halkın alın terini faiz, kur, rant, ihale ve banka düzenine teslim eden mekanizmayı mı? Sömürü düzeni daha nezih kadrolarla yönetildiğinde halkçı bir düzene dönüşmez. Aynı arabayı daha iyi kullandığını iddia etmek, eğer yol aynı uçuruma gidiyorsa, siyaset değildir.

CHP’nin ihtiyacı olan şey, piyasanın güvenini kazanacak bir dil değil, halkın güvenini yeniden kuracak bir programdır. Çiftçiyi şirketlerin, bankaların ve ithalat lobilerinin elinden kurtarmadan halkçılık olmaz. Kooperatifleri ayağa kaldırmadan üretim bağımsızlığı olmaz. Ziraat Bankası’nı yeniden çiftçinin, Halkbank’ı yeniden esnafın ve küçük üreticinin bankası yapmadan kamuculuk olmaz. Stratejik sektörlerde kamusal planlama olmadan ekonomik bağımsızlık olmaz. Belediyeleri arsa satan, kredi arayan, ihale dağıtan kurumlar olmaktan çıkarıp halkın yönetime katıldığı, üretimin örgütlendiği, yoksulluğun kaynağına müdahale eden kamucu merkezlere dönüştürmeden yeni bir siyaset kurulamaz.

Bakın hiç mırın kırın etmeden, konunun çevresinden dönmeden belirtmek isterim: Bu CHP'nin, ülkenin en büyük şehrinin en büyük enerji dağıtıcısını daha birkaç yıl önce, aynı AKP gibi, ciddi ciddi özelleştirmeye kalktığını unutamayız. Hiçbir mağduriyet, bu konuda siyasal olarak taraf seçmeye engel değildir, açıkça belirtmek isterim.

Bu kabul edilebilecek bir siyasi çizgi değildir.

Siyaset, geçici kaynaklar yaratarak halkın çaresizliğini yönetme sanatı değildir; halkın kaderini değiştirme iddiasıdır.

Liberal akıl tam da bunu istemiyor. Vatandaş örgütlenirse, bütçeyi sorarsa, ihaleyi sorarsa, borcu, kamu malını, altyapısını sorarsa; toprağını, suyunu, emeğini, kentini, okulunu, hastanesini savunursa; parlatılan sosyal demokrasi maskesi düşer ve o maskenin altından da bildiğimiz sermaye düzeni çıkar.

Bu nedenle CHP’nin önündeki tercih nettir. Ya piyasanın dilini konuşan, halkın öfkesini sandığa kadar soğutan ya da, kimlikçilik, mezhepçilik tartışmalarıyla bütünleşik yapısına saldırılmasına sessiz kalarak emperyalizmin rızasına uygun bir sosyal demokrasi tabelası olarak kalacaktır. Ya da kendi tarihsel köklerini bugünün koşullarında yeniden üretecek; bağımsızlıkçı, halkçı, kamucu ve Cumhuriyetçi bir kurucu aklı yeniden inşa edecektir.

Bunun ortası yoktur.

Cumhuriyetçilik, emperyalizmin kapısında finansman arayıp içeride nutuk atmak değildir. Halkçılık, yoksula koli dağıtıp zengine düzen garantisi vermek değildir. Devletçilik, geçmişte kalmış bir iktisat başlığı değil, toplumun ortak kaynaklarını halk adına koruma iradesidir. Devrimcilik, parti içi ekip değişikliği değildir. Laiklik, halkın yoksulluğunu görmeden yalnızca yaşam tarzı savunusuna indirgenemez. Milliyetçilik ise bu ülkenin üretimini, emeğini ve kaynaklarını küresel ya da yerel sermayenin insafına bırakıp bayrak sallamak hiç değildir.

Dünyanın da artık bu eski liberal ezberlerin ötesine geçtiğini, geçemeyen merkez partilerin ise azalarak bittiğini sık sık yazıyorum. Son örnek İngiltere'den geldi: İktidardaki İşçi Partisi'nin lideri ve Başbakan Keir Starmer, klasik merkezci bir siyasi figür olarak, bir türlü politika geliştiremesinin etkisiyle halk desteğini giderek kaybetti ve rekor oyla seçimi kazanmasının ardından iki yılı bile dolduramadan partisi tarafından istifaya zorlandı. İşçi Partisi lideri ve Başbakan olarak onun yerini almaya hazırlanan ve partinin sol kanadından gelen Andy Burnham, koltuğa oturur oturmaz gücü ve kaynakları ülke geneline dağıtacak yeni bir yönetim merkezi kuracağını, savaş sonrası dönemin en büyük belediye/kamu konutu hamlesini başlatacağını, gençlere yeniden sanayileşmiş bir ülkede gelecek sunacağını, su, konut, enerji ve ulaşım gibi temel hizmetlerde daha fazla kamusal kontrol sağlayacağını ve çelikten savunmaya, enerjiden sanayiye stratejik sektörleri koruyacak bir politika izleyeceğini söylüyor. Mali disiplin vurgusunu korusa bile yön açıktır: Piyasanın toplumu kendiliğinden toparlayacağına dair inanç Batı’nın merkez siyasetinde bile çözülmüş ve farklı hatlara alan açmış durumda. Dünya yeniden kamuyu, üretimi, konutu ve temel hizmetlerde demokratik denetimi konuşurken CHP’nin hâlâ piyasaları ürkütmeyen eski liberal reçetelere mahkûm edilmesi tarihsel bir körlüktür.

Değişim ve gelişim, gerek parti içi ağırlıktan, gerekse de sandık aritmetiğinde yakalanan avantajdan daha fazlasını gerektirir. Siyasetin kamucu akla, örgütlü halk denetimine, ekonomik bağımsızlığa ve toplumsal adalete yaslanması gerekir. Çiftçiyi yeniden toprağına, işçiyi sendikasına, esnafı mahallesine, genci geleceğine, yurttaşı Cumhuriyet’ine bağlayacak bir program olmadan iktidar değişimi hayatı değiştirmez.

CHP’nin sorması gereken soru şudur: İktidarın kiminle ve kimden alınacağı değil; hangi programla, hangi hedef doğrultusunda ve kimin için alınacağıdır.

Bu yüzden içinde bulunulan tarihi süreçte Mustafa Kemal Atatürk ve Deniz Baykal'dan sonra 3. kurucu olarak partinin iradesine yön verebilecek olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu soruya açık yanıt vermesi gerekir: Hangi CHP’yi inşa edeceksiniz? Piyasalara göz kırpan CHP’yi mi? Finans çevrelerine “merak etmeyin, biz de kurallara uyarız” diyen CHP’yi mi? Yoksa halkına “bu düzen değişecek, üretim yeniden örgütlenecek, kamu yeniden ayağa kalkacak, yurttaş yeniden söz sahibi olacak” diyen CHP’yi mi?

Ana muhalefetin önündeki tarihsel görev, iktidarın başarısızlığını teşhir etmekten ibaret değildir. İhtiyaç yalnızca iktidar değişikliği değil, halkın hayatının değişmesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu bunu başarırsa CHP tarihsel rolüne döner.

Başaramazsa, devrimler yapmış, devlet kurmuş, Cumhuriyet’i emanet almış bir parti; kendi mirasına yabancılaşır ve aynen, emeğin ve emekçilerin iradesini temsil ettiği iddiasıyla yola çıkan ama onların çıkarlarını savunmak yerine sermaye ile anlaşarak onları yarı yolda bırakan sosyal demokrasinin tabelasına dönüşür. Halkın umudu, sermaye düzeninin vitrin süsü haline gelir. Ve tarih bir gün CHP’ye yalnızca şu soruyu sorar:

Sen bu halkın partisi miydin, yoksa halkın öfkesini düzen içinde tutmakla görevli son emniyet supabı mı?

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-

Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam- Şahsi düşüncem...