1 Mayıs’tan 2 Temmuz’a… Geldik bugüne…-Aydemir Güler-
1977’den, 1993’ten ve başka momentlerden geçen karşıdevrim nihayete ermiş değil. Geçmişteki mücadelelerin ve kazanımlarımızın Türkiye’ye fazla olduğunu düşünenler karşıdevrim yaptı. Ama gelinen noktada Türkiye bu kabuğa sığmadığını defalarca göstermiş oldu.
İnternette memleketin katliamlar listesi diye sayfa bile var. Eminim; orada eksiği vardır fazlası yoktur… Vahşet duygusu yaymak için söylemiyorum; kan, Türkiye’de düzen siyasetinin geleneksel kolaylaştırıcısıdır. Her defasında bir dönemeç alınması zorunlu değil, ama kritik kavşakların kanla sulanması değişmez kural!!1
On beş yıl arayla gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs 1977 ile Sivas 2 Temmuz 1993 katliamları arasında hem kimi benzerlikler hem de tamamlayıcılık bağı bulunuyor. Birincisi, 12 Eylül 1980’e giden yol sapağına dikilen işaret tabelasıydı. İkincisi, ürününü biraz daha uzun zamanda, 3 Kasım 2002’de verecekti. AKP’nin kazandığı ilk milletvekili seçimlerinin 12 Eylül darbesinin tamamlayıcısı olduğu zaman içinde kesinlik kazandı…
1970’lerin ve ‘90’ların başlarında Türkiye egemen güçlerinin kafaları karışık, anlaşmazlıkları boldu. Doğaları gereği bunlar tartışmalarını uygar ölçütlerle yürütmezler. Yol keserler, birbirlerini tehdit ederler, başkalarının kanını dökerek yön gösterirler. Mülk sahibi egemen sınıfın kafası böyle açılır!
***
Konu ettiğimiz birinci dönemde Türkiye çok boyutlu bir krize gidiyordu. 1950’lerin krizine yapılan müdahale egemenler cephesinde kimseyi mutlu etmemişti. Sermaye 40’lar ve 50’ler boyunca Cumhuriyet’in sırtında yük olduğuna kanaat getirmişti, ama 1960’larda bu kanaate aykırı biçimde Kemalist restorasyona dönülmüştü!
Hatadan vazgeçilmesi gerekiyordu egemenlere göre. İçerik belliydi: 1961 Anayasası “boldu.” Toplumun sola kayışı durdurulmalıydı. İşçi sınıfının yükselişi dağıtılmalıydı…
Bu içerik bir “program” olarak çok yüzeyseldir! Düşünün; genel olarak sol veya ilericiler, eşitlik, özgürlük, halkçılık, kalkınma, laiklik, bağımsızlık, planlama, kamuculuk, devrimcilik… vaz ederken düzenin pankartına “plan değil pilav” yazması acizlikten başka nedir? Bu nedenledir ki, 12 Mart 1971 darbesi kanlı bir kıyıcılıktan öte bir dönüşüm getirmez ve yarıda kalır. Solculaşma ve diğer ilerici arayışlar kaldıkları yerden devam edecektir.
Egemenlerin önüne, düzen içi iki uç seçenek çıkar. Biri solculaşmayı “kapsayarak yozlaştırmayı” öngören sosyal-demokrasidir. Diğeri ise ülkenin yönünü faşizme çevirmek diye özetlenebilir.
Bunların birbirlerini kökten dışladıklarını düşünmeyin. Faşizmin hırpaladığı bir solculuğu kapsamak sosyal-demokratların, sosyal-demokrasinin solu yozlaştırdığı bir zeminde yol almak da faşistlerin işine gelebilir. Ama bu iki doğrultudan birinden biri tercih edilmelidir.
Bu noktada emperyalistlerin, kapitalizmin dünya çapındaki derdine buldukları deva devreye giriyor. Şili’de Pinochet darbesiyle neo-liberal piyasacılığın laboratuvarı kuruluyor. Patenti ABD’dedir ve birkaç yıl içinde ABD’de Reagan, Britanya’da Thatcher, Federal Almanya’da Kohl iktidarlarıyla genel uygulamaya geçilecektir. Bu zincirin, o sıralar ekonomisinin büyüklüğü nedeniyle değil, ama jeostratejik konumunun kritikliği nedeniyle Türkiye’yi dışta bırakmaması gayet anlaşılır bir durumdur.
Piyasacılık Türkiye egemen güçlerinin yukarıda özetlediğim isteklerini yüzeysellikten kurtarmıştır. Ancak burada artık mantık, bütün toplumsal ve politik direnç kaynaklarını ezip geçmektir. 1 Mayıs 1977 sadece acımasız bir kontrgerilla operasyonu değil, egemen güçlerin manifestosu olmuştur. Oradan 12 Eylül darbesine doğrudan bir hat çekebiliriz.
“Sosyal-demokrasiye ne oldu” diye sorarsanız, o yıl, yani neredeyse bütün solun CHP’yi faşist yükselişe karşı biricik çare olarak gördüğü sıra, Bülent Ecevit sendikalar üstündeki etkisini komünist tasfiyesi için kullanır! Böylece söz konusu manifestonun gereğini yapmıştır. Ertesi yıl Ecevit başbakandır ve geniş kitleler tarafından “sol” sayılmaktadır. Kriz her düzeyde sürer, sağ terör ilericilere kan kusturur! Böylece solun “hükümet bile olsa iktidar olamayacağı” dosta düşmana kanıtlanmış olur! Sosyal-demokrasi faşizm seçeneğine böyle eklemlenmiştir.
Toplumun, askerin darbesi ve piyasacıların süpürme harekâtı için kıvama gelmesi egemen güçlerin ortak eyleminin ürünüdür. İşte 1 Mayıs Taksim katliamı bu anlamda bir karar anıdır.
***
Lakin “süpüremediler”… Seksenlerden doksanlara geçerken işçi sınıfı Bahar eylemleri, madenci yürüyüşü ve kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesiyle geri gelmişti bile. Politik örgütlenme yoktu, ama özelleştirmeler de ilerlemiyordu.
Sermayenin ve emperyalizmin programı, kamucu mirastan kopmayı gerektiriyordu, ama buna karşı devletin içinden direnç çıktı. O zaman “12 Eylül öncesi” denen “eski Türkiye”, “kamu yararı” kavramına, bunu içeren hukuka sırtını dayamış, özelleştirmeleri mahkemeden geri çeviriyordu.
Darbeciler “süpürme” işinde o kadar pervasız davranmışlardı ki, Diyarbakır cezaevi işkenceleri Kürt siyasi hareketinin meşruiyet zeminine dönmüştü. Hiç hesapta olmayan biçimde hareket kitleselleşmeye gidiyor, parlamentoya giriyordu.
Egemen güçler, düzen siyasetinin birleşik bir güç oluşturması için merkezde toplanmasını öngörmüşlerdi. Ama böyle bir merkez, ancak hareketsizleştirilmiş bir toplumda iş görürdü. Oysa tam da bu operasyon tutmamıştı.
İşte bu konjonktürde kafalar bir kez daha karıştı. Yine kanın kolaylaştırıcılığına başvurulacak bir “tartışma” başladı! Sağcısı ve “solcusuyla” merkez, sarsıntıyı üstün körü bir yapı güçlendirmesiyle hafifletmeye çalıştı. Demirel’in DYP’si ile Erdal İnönü’nün SHP’sini koalisyonda buluşturan buydu. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ını 1980 ekonomi politikalarının imzacısı (daha doğrusu Türkçeye çevirmeni) Özal’dan farklı kılan da buydu. Diğer uçta, yarım kalanı mantıksal sonuçlarına götürme seçeneği vardı.
2 Temmuz 1993’te canlı canlı insan yakan güruh, egemen güçler arası bir strateji tartışmasına müdahale etmiş oldular. Karar o gün verildi. Başbakan Çiller katliamcılara sahip çıktı, yardımcısı İnönü, iyi bir sosyal-demokrat olarak, bir kez daha solun iktidarsızlığı iddiasına delil üretti.
Sekiz buçuk ay sonra Erbakan’ın Refah Partisi’nin yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dâhil en fazla il belediyesini kazanması rastlantı olabilir mi? Ya aynı partinin Aralık 1995’te milletvekili seçimlerinden birinci çıkması sürpriz midir? 12 Eylül’ün resmi ideolojisi Türk-İslam sentezi, Kenan Evren’in miting kürsülerinde elinde taşıdığı Kuranı Kerim’di. Yarım kalan işe devam ettiler.
Sivas katliamı bir karar anı sayılabilir. Ancak kazanan tarafın programı bir başka zamanın dinci gericiliğinden devralınmıştı. Arkaikti, Batı karşıtı demagojik vurgularla doluydu. Yardıma bir kez daha emperyalistler yetişti. Onlar da tartışmaya sopa göstererek, kuyuya ip atarak, devşirmeler yaratarak katıldılar. 2002’ye geldiğimizde elde Kemal Derviş’in ekonomik reform programı vardı. Kürt sorunu, bölgesel boyuta taşınarak emperyalizmin kontrolüne geçmişti. Büyük sermayeye dış pazarlara yayılma yolları sunuluyordu. Sovyet sonrası çağda Türkiye kapitalizminin önüne bir fırsat penceresi açılıyordu. Dinci gerici hareketin “eski Türkiye’den” kalma halinden temizlenip “ılımlı (veya uyumlu) İslamın” AKP’sine dönüştürülmesi hızla gerçekleşti.
“1990’ların dengecilerine ne oldu” diye sorarsanız; bu doğrultuyu kabul ederek yeni tercihin içinde konumlandılar. Bir yanda şeriatçılar vardı, laikler laikliğin tehlikede olmadığını anlatıyordu. Gericiler Cumhuriyet parantezinin kapatılacağını ilan ediyordu. Atatürkçü geçinenler Vahdettin’de yurtseverlik, Fethullah Gülen’de hayırseverlik keşfediyordu. Yobazlar ve yanlarındaki kravatlı liberaller ulusal sınırlar bitti diyordu. Diğer taraf bununla sermayenin sınırsız yağmasının kast edildiğini Kürt düşmanlığıyla örtmeye koşuyordu. Yobazlar ve liberaller “ulusal hukuk da bitti” dediklerinde bu kez sözü alanlar “ne güzel” diyorlardı, Batı demokrasisi, insan hakları girsin işte içeri!
***
2 Temmuz’dan bunca yıl sonra büyük acıyı anmaya devam ediyoruz. Hatırlamanın mücadeleyi beslemesi için tekil olayları tarihsel bütünün içine yerleştirmek gerekir. Bunu yapmalıyız.
Bu ise geçmişe dair, dolayısıyla yararı belirsiz bir tartışma sayılmasın. 1977’den, 1993’ten ve başka momentlerden geçen karşıdevrim nihayete ermiş değil. Geçmişteki mücadelelerin ve kazanımlarımızın Türkiye’ye fazla olduğunu düşünenler karşıdevrim yaptı. Ama gelinen noktada Türkiye bu kabuğa sığmadığını defalarca göstermiş oldu.
Yaptığımız tartışma, karşıdevrim kabuğunu nasıl kıracağımızla ilintilidir.
-----
1Listedeki bütün katliamlar, aynı yöne bakmıyorlar, aynı bağlamın parçası da değiller. Bu tür farklılıklar ne yaşananların bazılarını daha az önemli kılar, ne salgıladıkları acıyı azaltır veya çoğaltır. Örneğin son yıllarda “çözüm sürecinin” tasfiyesi amacıyla veya Türkiye’yi Ortadoğu’da emperyalizm açısından işlevlendirmek güdüsüyle düzenlenen katliamlar yaşandı. Bu operasyonların kimisi yalnızca yerli aktörlerin kararıyla yapılmış olabileceği gibi, başkaları emperyalist merkezler tarafından iç dinamikleri hizaya çekmek için tasarlanmış olabilir. Sonuç olarak toptancı yaklaşımlar yanlışa götürebilir.
/././
Ukrayna meselesinin geldiği durum NATO Zirvesinin halkımız için neden tehdit olduğunu açıklıyor -Erhan Nalçacı-
Trump seçildikten sonra Rusya’ya bazı tavizler vererek savaşı çözme taktiği izledi bir süre. Avrupa devletlerinin engeliyle karşılaşıldı, şimdi ise bütün Batı emperyalizmi Rusya’ya karşı bir savaş için birleşmiş durumda. Varsa bir pürüz 7-8 Temmuz’da bunu halledecekler. Türkiye’nin sürece nasıl katılacağı da kararlaştırılacak.
NATO’nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesinin halkımızı kendisine ait olmayan bir savaşa sürükleme potansiyeli taşıdığı bu köşede ve soL Haber’de sıklıkla yazıldı. Bu acı gerçeğin birçok boyutu bulunuyor, ancak bu kez aynı şeyleri tekrarlamadan neden böyle bir konuma sürüklendiğimizi Ukrayna olgusu üzerinden ele alalım.
Önce bu köşeyi ilk kez okuyacakların Rus yanlılığı ile suçlamaması için bir önem alalım. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni sonlandıran ve Sovyet halkına ait bütün iktisadi yapılara çökerek bugünün Rus tekelci sermayesi haline gelenler dünyanın geldiği noktadan sorumlular. Çünkü emperyalizmi esas tehdit eden unsur rakiplerinin füze ve diğer askeri teknolojileri değil, sosyalizmin kendisi ve her ülkede iktidarı isteyen emekçi kitlelerdi. Eğer emperyalizm için bu tehdit bir süreliğine geri çekilmeseydi, kendi içlerinde bir emperyalist paylaşım savaşına cesaret edemezlerdi bugün.
Ve muhtemelen Rus yağmacıları emperyalizmin şeytani bir kötülüğü nasıl özlerinde taşıdığını öngöremediler veya onca deneyime rağmen el koydukları servetin büyüklüğü gözlerini kamaştırmıştı.
Ukrayna olgusunu ele almadan önce NATO’nun genişlemesine bakalım. NATO 1949’da 12 devlet tarafından kurulduğunda bir karşı-devrim örgütüydü. Nazilere karşı mücadelenin öncülüğünü yapan partizanların başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa’da iktidara gelmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Ancak ABD ve İngiliz Ordusunun işgal ettiği her yer Avrupa’da bir karşı devrim coğrafyasına döndü.
NATO sonrasında karşı devrim coğrafyasını sürekli olarak genişletti.
Aşağıdaki tabloya bakabiliriz şimdi.
Tablo: NATO'nun yıllar içinde genişlemesi*
Önce Türkiye ve Yunanistan’ı kapsıyor NATO. Sonra ABD ve İngiltere’nin işgali altında sosyalizme karşı bir barikata dönüşen Batı Almanya’yı. 1982’de İspanya’yı yutuyor karanlık.
Sovyetler Birliği’nde karşı-devrim sonrası NATO sosyalizm coğrafyasına yayılmaya başlıyor. Oysa çözülme esnasında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki görüşmelerde NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği sözü verilmişti.
1990’da Demokratik Almanya Cumhuriyeti Federal Almanya ile birleşiyor ve NATO ülkesi haline geliyor. 1999’da karşı-devrimin en şiddetli yaşandığı üç eski sosyalist ülke NATO’ya dâhil oluyor: Polonya, Macaristan ve Çekya.
2004’te NATO zirvesi İstanbul’da toplandığında bir kez daha doğuya doğru ilerleme kararı alınıyor, Balkanlarda ve Orta Avrupa’daki eski sosyalist ülkelerin yanı sıra Baltık’ta eski Sovyet Cumhuriyetlerini de NATO’ya alıyorlar.
2020’ye kadar eski sosyalist devletleri kapsayarak yayılıyor NATO.
Kapsamak çok basit kalıyor fiil olarak. Kapsamak şunları içeriyor: Sanayisi, tarımı ve bankaları batılı sermayenin güdümüne giriyor. Hangi siyasetin ülkeyi yöneteceği ve hangi yasaların çıkacağı konusunda Batı emperyalizmi belirleyici olmaya başlıyor. Batının fonları ile kadroların satın alınması ile Batı yanlısı sivil toplum kuruluşlarından gerici çetelerin oluşuma kadar karşı devrimci bir yığınak yapılıyor. Ayrıca ülke Batı emperyalizminin daha fazla doğuya doğru genişlemesinin askeri üssü haline geliyor.
Daha doğuda ise Belarus ve Rusya kalıyor. Bu ülkelerde sermaye sınıfı eski büyük devlet reflekslerini de canlı tutarak Batı emperyalizmine eklenmek konusunda gönülsüz davranıyor. Benzer şekilde Batı emperyalizmi ile ilişkilenmeyen ve dünyanın yeniden paylaşılarak tanımlanmasını isteyen kapitalist ülkelerle birlikte davranma eğilimi geliştiriyorlar.
Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden ikisi olan Ukrayna ve Gürcistan kendileri paylaşımın konusu olmakla birlikte Rusya’nın askeri olarak kuşatılmasında kritik bir yere sahipler. 2008’de iki ülke de NATO’ya dâhil olmaları teklifi alıyor. Buna karşılık Rusya iki ülkenin NATO’ya katılmasını güvenliği için kırmızı çizgi olarak kabul ediyor.
2014’de Ukrayna’da Batıya mesafeli yaklaşan yönetime karşı ABD Elçiliğinin, Soros Vakfının, CIA ve NATO’nun dâhil olduğu bir darbe gerçekleşiyor.
Bu tarihten sonra sürekli bir kışkırtma yaşanıyor. Rus nüfusun ağırlıkta olduğu Doğu Ukrayna’ya saldırıların düzenlenmesi gibi. 2020’den sonra Ukrayna’nın NATO’ya alınması çok güncel hale geliyor ve Rusya Ukrayna’ya karşı askeri harekâta başlıyor 2022’de.
Batı emperyalizmi Rusya’yı yıpratmak, ekonomik olarak diz çöktürmek, Pasifik Savaşına Rusya’yı katılamayacak hale getirmek ve tabi ki Ukrayna’nın zenginliklerine çökmek için bir vekâlet savaşını yürütüyor.
İnsani bedeli çok ağır, toplam bir milyon insana yakın kayıp olduğu söyleniyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bin kilometrelik bir cephede emekçi çocuklarını birbirine kırdırıyorlar.
Trump seçildikten sonra Rusya’ya bazı tavizler vererek savaşı çözme taktiği izledi bir süre. Avrupa devletlerinin engeliyle karşılaşıldı, şimdi ise bütün Batı emperyalizmi Rusya’ya karşı bir savaş için birleşmiş durumda. Varsa bir pürüz 7-8 Temmuz’da bunu halledecekler. Türkiye’nin sürece nasıl katılacağı da kararlaştırılacak.
Çok şey var sürecin buraya doğru gittiğine dair, bilgiye boğmak yerine birkaç tanesini sıralayalım:
Zirveye katılacak olan Zelenski çok yeni Belarusya’yı tehdit etti, sınırdaki askeri varlığınızı çekin, yoksa halletmesini biliriz diye.
Batı emperyalizminin desteği ile Ukrayna artık Rusya’nın iç bölgelerini vuruyor, kentler, petrol rafinerileri, askeri havaalanları. Almanya ile 1500 km menzilli ortak füze üretme anlaşması imzaladılar. Ayrıca geçen Nisan ayında Almanya’da askeri törenle karşılanan Zelenski Almanya ile stratejik ortaklık belgesine imza koydu.
Macaristan’daki siyasi değişim ve Macaristan vetosunun kalkması ile Avrupa Birliği Ukrayna’ya 90 milyar avroluk yardım yapmaya başladı. En az yarısı askeri malzemeyi içeriyor.
Litvanya’nın ardından yeni NATO’ya alınan Finlandiya da ülkesine nükleer silah yerleştirme yasağını kaldırdı.
Bütün bunlara karşı Rusya Sovyetler Birliği değil artık, şimdiden taktik nükleer silah kullanalım diyenler var devletin içinde.
Kapitalizm gerçekten böylesine akıl dışı ve yamyamlığa açık bir düzen, hiç şakası olmaz bu sürecin.
Bütün dünyada bu akılsızlığa ve gaddarlığa son verecek emekçi halkın iradesinin yükselmesi için çabalıyoruz.
/././
Balık baştan kokar -Rıfat Okçabol-
Cumhuriyetimiz hemen her alanda darboğaza girmiş durumda. Hatta bu darboğazın hızla çürümeye ya da kokuşmaya başlamasından korkuluyor. Bu gidişle ülkenin durumu yakın zamanda düzelme yoluna girmezse, “En çok çürüyen, kokan ne” sorusunu yanıtlamak bile kolay olmayacak.
Cumhuriyetimiz hemen her alanda darboğaza girmiş durumda. Hatta bu darboğazın hızla çürümeye ya da kokuşmaya başlamasından korkuluyor. “Hangi alanlarda darboğazlar görülüyor” sorusuna, şimdilik eğitim, ekonomi, hukuk, … diyenler çok olsa da, bu gidişle ülkenin durumu yakın zamanda düzelme yoluna girmezse, “En çok çürüyen, kokan ne” sorusunu yanıtlamak bile kolay olmayacak.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ile mülakat mağduru öğretmenler, günlerdir açlık grevindeler. Bu grevciler, günlerdir bakanlıkta kendilerini dinleyecek bir görevli arıyorlar. Bu grevcilerin durumundan Ağrı Dağı’ndaki köylüler bile haberdar. Özel İtalyan Lisesi'nin Türk öğretmenlerinin grevini kırmaya kalkışan Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise “Keşke açlık grevi yapmadan önce şikayetlerini söyleseydiler. Bize hiç şikayet gelmedi” diyebiliyor!
Eğitimin başında, öğretmenlerle böylesine ilgilenen, tarikatları demokratik sivil toplum kuruluşu olarak gören ve ümmetçi bir kişi oldukça, eğitimin darboğaza girmemesi mümkün mü?
Eğitim alanında olduğu gibi, darboğaza girmiş her alanın sorumluları var. Bu sorumlular, bahçıvan ya da güreşçiyken önemli görevlere getirilenler dışında, Eğitim Bakanı gibi yükseköğrenim görmüş kişiler. Hatta içlerinde yükseköğretimin ötesinde yüksek lisans ve / ya da doktora yapanlar da çok, doçent ve profesör gibi akademik unvan sahipleri de çok.
Bilindiği gibi Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti, “… kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ve benzeri başlangıç ilkelerine dayalı “… insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” (m. 2).
Bu durumda, yaşamla bire bir ilişkili olan alanlarda darboğazların oluşması, alan sorumlularının genelde kendilerine, mesleklerine ve de Anayasa’ya yabancılaşmış olmalarının sonucudur.
Dolayısıyla darboğazların, çürümenin ya da kokuşmanın kaynağı, bir bakıma yükseköğretim sisteminin anayasaya ve mesleğine sahip çıkacak insan yetiştirip yetiştirememesiyle ilişkili oluyor.
Bu noktada insanın aklına, ülkenin en eski ve köklü üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi’nin (İÜ), "İlkeye, Ülkeye, Aileye Aidiyetten Kudrete" temalı mezuniyet törenleri düzenlediği akla geliyor. Törenlerdeki oturma düzeninin, geçmiş yıllarda Atatürk ve Gençlik Anıtı'na bakacak şekildeyken şimdi anıtı arkalarına alacak şekilde olduğu görülüyor ve törenler "İnsanlık için Dua" ile bitiyor.
En köklü üniversitemizin işi duaya kaldıysa, yaşadıklarımızı ve de yaşayacaklarımızı doğal karşılamak gerekiyor. On sekiz yıldır AKP’lileşmiş YÖK’e ve de İÜ Rektörünün kim olduğuna bakınca, bu nitelikteki tören de beklenen bir durum oluyor. İÜ Rektörü, 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrasının gerici eğitim tezgahından geçmeden 1981’de tıp doktoru olmuş. Cumhurbaşkanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığında, belediyenin Sağlık Hizmetleri Daire Başkanlığı’nı yapmış. 2000’de profesör olmuş, AKP hükümeti tarafından 2004-2008 yılları arasında YÖK üyeliğine getirilmiş. 2011’de bir Kanun Hükmünde Kararname ile AKP’lileştirilen Türkiye Bilimler Akademisi’ne 2012’de üyeliğine seçilmiş. 2023 yılında da İÜ Rektörlüğüne getirilmiş. 18 Mart 2025’te ise, ilgili fakülte diplomada bir usulsüzlük-iptali gerektiren bir durum yok- demiş olsa da, Ekrem İmamoğlu’nun 30 yıl önce aldığı diplomayı, başkanı olduğu İÜ Yönetim Kurulu’na usulsüz bir şekilde iptal ettirmiş.
Şimdi bu rektörün özgeçmişi ile düzenlediği mezuniyet törenindeki oturum biçimi ve törenin dua ile sonlandırılmasına bakarak, törende kullanılan ilke temasının, Anayasa’nın başlangıç ilkeleriyle ya da Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkeleriyle ilişkili olmadığı gibi, törende kullanılan aidiyet temasının da cumhuriyete/çağdaşlığa aidiyet olmadığı belli oluyor.
İşin acı veren yanı ise, İÜ’de çalışan 1500 kadarı profesör olmak üzere 4300 akademisyenden bir karşı ses çıkmaması oluyor.
Türkiye’nin en köklü üniversitesi bu hale gelmişse, Boğaziçi Üniversitesi gibi diğer 130 devlet üniversitesinde olanları saymaya gerek kalmıyor. Darboğazların nereden kaynaklandığı belli oluyor.
/././
Siyasi bir cenaze ve bizim Deniz Göktaş -Cangül Örnek-
Zannediyorsunuz ki Deniz’i gözaltına alarak “mat” dediler. Hayır, diyemediler. Deniz, “şah” diyerek bu toplumu korkmamaya çağırdı. Korku duvarının zayıfladığını hissetmeyen olmasa gerek. İhtiyacımız olan bundan sonrasını doğru siyasetle yürümek. Toplum korkusunu aşabilir ama yönsüzlükle yol alamaz. Şimdilik son sözümüzü şöyle söyleyelim: Kimsenin hakkını yememiş, emekçi, solcu bir ailenin yetiştirdiği, kendini bu topluma karşı sorumlu hisseden tertemiz bir genç adam; onları zor anında yakaladın. İyi ki varsın!
Bu hafta Filistinli yönetmen Annemarie Jacir’in Filistin 36 filmi üzerine yazmak üzere bilgisayar başına oturmuştum. Yazıyı biraz ilerletmiştim ki önüme Deniz Göktaş’ın ülkesine dönerken havaalanında gözaltına alındığı haberi düştü.
Günlerden 2 Temmuz’du.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınma gerekçesi “halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağıladığı” iddiası. Mizahtan suç çıkar mı, ülkesine dönen insan gözaltına alınır mı sorularını sormanın anlamsızlaştığı bir ülkede yaşıyoruz; kabul.
Ama günlerden 2 Temmuz’du.
2 Temmuz’da, yani dini değerlerinin aşağılandığını ileri süren bir grup gericinin Sivas’ta diri diri insan yaktığı bir katliamın yıldönümünde, Deniz Göktaş mizah yoluyla bir kesimin dini değerlerini aşağılamaktan gözaltına alındı.
2 Temmuz 1993 günü Madımak’ın önüne toplanan gerici güruh da mizah yazarımız Aziz Nesin’i dini değerlerini aşağıladığı gerekçesiyle yakmak istemiş, Nesin son anda yakılmaktan kurtulmuş ancak 33 aydınımız yanarak can vermişti.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınması için bu tarihin bilinçli olarak tercih edildiğini zannetmiyorum. Ancak 2 Temmuz günü Aziz Nesin’in yolundan giden genç bir mizahçıyı, üstelik Alevi olduğu bilindiği halde gözaltına almak, bu toplumun büyük bir kesimine “sizin hassasiyetleriniz bizim için hiç hükmündedir” demek anlamına geliyordu.
Oysaki Deniz Göktaş gösterisini Youtube’a yüklediği günün sabahında gözaltına alınmayınca, AKP iktidarının kalemşörleri bile rotayı şaşırmış, yaşanan gecikmeyi yorumlamaya başlamışlardı. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyordu: Deniz Göktaş’ın “başına işler gelecekti”, hemen gelmemişti ancak bir süre sonra mutlaka gelecekti. Zannettikleri kadar uzun beklemeleri gerekmedi.
2 Temmuz günü ülkesine dönen Deniz Göktaş, havaalanında gözaltına alındı, sonra da Emniyet’te ters kelepçeli görüntüleri çekilerek servis edildi. Pek çok kişi “neden” sorusunun anlamsızlaştığını düşünse de bu yapılanların altında yatan dinamikleri hatırlatmadan siyaset yapamayız.
Çok tekrarlandı biliyorum ama düğüm noktası yine aynı: Bu iktidar, artık halkı ikna yoluyla yönetme kabiliyetini kaybetti. Yönetebilmek için halk içindeki farklılıkları düşmanlaştırmaya ihtiyacı var. “Türbanlı bacıma saldırdılar”, “dinimizi aşağıladılar”, “Ekrem İmamoğlu aslında Rum dönmesi”, “Aleviler, kripto Ermeni”, “Çocuk tecavüzcüsü tarikatları hedef alanlar aslında Müslümanlara saldırıyorlar”... Liste uzar gider. Düşmanlaştırmadan konsolidasyon sağlanamıyor. Aslında bugün bu yöntemin bile eskisi kadar etkili olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak ellerinde alternatif araçlar kalmadı.
Nedenini açıklarken tereddüt etmeye gerek yok: AKP’nin davası da hikayesi de bitti.
Gözden kaçtı ancak iktidarın cenazesi, bundan bir hafta önce düzenlenen AKP’nin 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda sembolik olarak kaldırıldı.
AKP’nin eski ve yeni ağır toplarının katıldığı toplantıda, Recep Tayyip Erdoğan kürsüdeyken AKP’nin 25. kuruluş yıldönümü için hazırlanan “Efsane Büyük Başkan” şarkısı ilk kez çalındı. Katılımcılar şarkıyı ayakta dinlediler dinlemesine ama alkışla tempo tutarken sergiledikleri isteksizlik ve heyecansızlık salonu tükenmişlik hissiyle doldurmuştu. Şarkının klibinde AKP’nin artık koflaşmış siyaseti, Erdoğan’ın gençlik yıllarına ait görüntüleri ve mahkeme görüntüleri bol bol kullanılarak giderilmeye çalışılmıştı. Gelecek sunamadıkları oranda geçmişe sarılan ama artık o geçmişi de tüketen bir hareketten bahsediyoruz. Görüntülerini klibe serpiştirdikleri yargılamaların daha büyüklerini ve daha hukuksuzlarını sürdürüyorken kim neden eski görüntülerden etkilensin? Klibin kimsede bir heyecan uyandırdığını zannetmiyorum. Çünkü artık siyasette bıraktıkları büyük boşlukları lider kültü ile doldurma dönemini de kapatmış görünüyorlar. 25. yıllarında artık Erdoğan’ın varlığı da eskisi kadar etkili bir uyarıcı değil.
“Efsane Büyük Başkan” şarkısı çok kötüydü. 25 yıllık iktidarlarında kendilerine de ülkeye de hiçbir estetik katkısı olmamış bir hareketin, şarkı bile üretemeyecek noktaya geldiğini izledik. Ben şarkıyı bir tür cenaze marşı gibi dinledim.
Salonda güzel bir şarkı dinliyormuş gibi rol yapan, ayakta tempo tutanların akıllarından da, muhtemelen, Erdoğan sonrasına oynayanların birbirlerine karşı başlattıkları ayak oyunlarında hangi pozisyonu tutacaklarına dair sorular dönüyordu. AKP kurucularının suratları ise alabildiğine asıktı. Herkes yorgun görünüyordu. Tüm ayrıntılar bu hareketin ruhunun çoktan uçup gittiğine işaret ediyordu.
Artık AKP derken ülkeye vereceği bir gelecek perspektifi olmayan ve kendi yönünü de kaybetmiş bir hareketten bahsediyoruz. Bir süredir parti örgütünün bıraktığı boşluğu da Erdoğan’a bağlılıkla telafi etmeye çalışıyorlardı. Artık onun da sınırlarına gelindi. Kritik kademelere kadroları yerleştirilen ve böylece Bilal Erdoğan’a bağlı kılınmaya çalışılan bir parti örgütü de ne kadar yol alır, bilinmez.
Üstelik bir süredir ülkede gündemi onlar kuramıyor. CHP’nin kavgalı da olsa oluşturduğu gündemin peşinden sürükleniyorlar. İşçi eylemleri, direnişler, davalar bile gündemi daha fazla belirleyebiliyor.
AKP’nin bitmiş ömrüyle, Erdoğan’ın karizmasının sınırlarına gelinmesiyle birlikte yapabilecekleri tek şey var: Zor aygıtını sonuna kadar zorlayarak kullanmak ve bu sırada emperyalist merkezlerin AKP’den vazgeçmesinin önüne geçmek. Ankara’daki NATO zirvesine bu kadar önem vermeleri bundan. Kemalistleri “Batı hayranlığı” nedeniyle suçlarken NATO liderlerine yaranmak için en banal işlere girişmeleri bundan. 75 yaşındaki bir öğretmeni yasadışı örgüt bahanesiyle şafak baskınıyla gözaltına alıp tutuklamaları bundan.
İşte Deniz Göktaş’ın mizahı, AKP iktidarını böyle bir anında yakaladı: Siyasi olarak tükenmiş, ABD’nin kendilerinden vazgeçmemesi için her şeyi yapmaya hazır halde. Karizması eskisi kadar güçlü olmayan liderlerine mizah oklarının saplanmasına seyirci kalamazlardı. Lider kültünü iyi kötü ayakta tutmaya ihtiyaçları var. Deniz de zeki bir adam olduğu için bunu fark etmiş ve gözaltına alınmadan önce yaptığı son paylaşımda gösterisinin karşı tarafın ısrarla konuşmadığı Erdoğan’la ilgili bölümüne dikkat çekerek “şah” demişti.
Zannediyorsunuz ki Deniz’i gözaltına alarak “mat” dediler. Hayır, diyemediler. Deniz, “şah” diyerek bu toplumu korkmamaya çağırdı. Korku duvarının zayıfladığını hissetmeyen olmasa gerek. İhtiyacımız olan bundan sonrasını doğru siyasetle yürümek. Toplum korkusunu aşabilir ama yönsüzlükle yol alamaz.
Şimdilik son sözümüzü şöyle söyleyelim: Kimsenin hakkını yememiş, emekçi, solcu bir ailenin yetiştirdiği, kendini bu topluma karşı sorumlu hisseden tertemiz bir genç adam; onları zor anında yakaladın. İyi ki varsın!
/././
Türkiye’nin Kalbi Ankara’nın dostları -Berkay Kemal Önoğlu-
1933 yılında Cumhuriyet'in 10. yılı şerefine bir kez daha tüm dünyanın gözü önünde sergilenen o tarihsel, devrimci ittifaka ve Cumhuriyet'in kalbi Ankara’mızın inatçı ve direngen ruhuna bugün ne oldu? Bir zamanlar tek bir işgalci postalı basmasın diye binlerce evladını Sakarya boylarında toprağa verdiğimiz Ankara’yı, bugün kimler için, kimlerden koruyorlar?
"Her vatandaş, Cumhuriyet'in onuncu yılında Türkiye'nin Kalbi Ankara'yı ziyaret etmelidir."
1934 yapımı Türkiye'nin Kalbi Ankara belgeseli, genç Cumhuriyetimizin doğuşunu gösteren en güçlü tarihsel kayıtlardan biri olmuştur. Belgesel Ankara’da yalnızca çağdaş mimari eserleri, geniş caddeleri, resmi geçit törenlerini kadraja almakla yetinmez. Sergey Yutkeviç ve Lev Arnstam’ın kamerası, bozkırın ortasında emperyalizme karşı zor kazanılmış bir bağımsızlığın ete kemiğe bürünmüş halini, adeta yaşayan bir devrim anıtını kayda almıştır. Küllerinden yeniden yaratılan başkentimiz, 10. yılında gerçekten de Cumhuriyet'in atan kalbidir.
Cumhuriyet'in 10. yıl kutlamalarında, Ankara’nın merkezine dikilen devasa anıtta ise şunlar yazılıydı: "Bayramımızda Sovyetler Birliği temsilcilerini görmekten büyük mutluluk duyuyoruz. SSCB, Türkiye'nin eski dostudur. Türkiye, eski dostlarına her zaman sadıktır."
Alelade bir nezaket gösterisi ya da geçici bir misafirperverliğin ürünü gibi görülmesin; bu sözler on sene öncesinden, cepheden gelen devrimci bir selamdır. Emperyalist kuşatmanın en çetin koşullarında sınanmış bir ittifakın selamı...
Bağımsızlık ve egemenliğin, eşit ve onurlu halklar arası ilişkilerin, hakiki bir yoldaşlık ve dayanışmanın nişanesi.
Bu yoldaşlık Ankara'nın kurucu felsefesinin harcında mevcuttu. Zaten nasıl mevcut olmasın? Sovyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dostluğu birbirleri için hayati niteliktedir. Ancak karşı devrimle geçen on yıllar boyunca bu dostluğun tüm izleri sistemli bir şekilde silinmek istendi. Cumhuriyet'in kuruluşundaki devrimci ittifak hafızalardan kazınmaya, tarihsel dostluklar yapay düşmanlıklara dönüştürülmeye çalışıldı. Memleketin imkânları, dün kime karşı savaştıysak ve kimi bu topraklardan kovduysak onların önüne altın tepside sunulurken, yan yana saf tuttuğumuz eski dostlara zamanla sırt çevrildi. Bugün o silinmeye çalışılan izlerden biri Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı'nda hâlâ direnirken, kim bilir o belgeseldeki devasa anıt gibileri ne zaman ve nasıl iç edildi? Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle hızlanan bu hafıza operasyonları, örneğin o yıla kadar kutlanan Kut-ül Amare Zaferi'nin de devlet takviminden çıkarılmasıyla devam ediyordu. Artık İngilizleri kızdırmaya, küstürmeye gelmezdi. Emperyalist düşmanla el sıkışılırken, hakiki dosttan yüz çevrilmiş oldu.
Tarihte çoğunlukla büyük ve nihai zaferlerin görkemi dikkatleri çeker. Hele ki Türkiye gibi kof milliyetçiliğin, siyasi ve ideolojik yetersizliklerin hamasetle örtüldüğü bir ülkede gözler hep göndere çekilen bayrakları, şanlı taarruzları ve muzaffer baskınları arar. Oysa halkımızın gerçek karakteri ve kuvvetli iradesi, en çok ağır yenilgi koşullarında, o en karanlık kaderle yüzleşildiği anlarda belirginleşti.
Milli Mücadele’nin 1921 yazında, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nin ardından ordu ağır kayıplar vermişti. Cephe yarılmış; işgalci güçler üstün ateş gücü ve lojistik avantajlarıyla doğrudan Ankara istikametinde ilerlemeye başlamıştı. O koşullarda Ankara için artık mesele bir cephe hattının geriye çekilmesi olmaktan çıkmış; yeni kurulan devletin yaşayıp yaşamayacağı yeniden ve şiddetle tartışılır hale gelmişti. Milli Mücadele önderliği belki de o ana kadarki en zor kararını verdi ve ordu, Sakarya’nın doğusuna çekildi. Bu hamleyle düşmanının ikmal hatları uzatılacak, taarruz gücü kırılacak ve savaşın inisiyatifi yeniden TBMM’nin eline geçecekti. Fakat bunları söylemek bugünden bakınca dile kolaydır, asker, dehası tartışmasız olan bu kararın siyasi faturası çok ağırdı…
Meclis çatısı altında sert tartışmalar patlak verdi. “Ankara düşerse ne olacak?" sorusu bütün ülkenin ortak kaygısı hâline geldi. Ankara'nın boşaltılması, Meclis'in Kayseri'ye taşınması ciddi ciddi gündeme alındı. Kayseri'de kullanılacak binalar hazırlandı, devlet evraklarının bir kısmı paketlendi. Ankara yalnızca işgal tehdidi altında değildi, Cumhuriyet devriminin kalbi yerinden sökülmek üzereydi.
Fakat malum ki bu ricat bozguna dönüşmedi. Sakarya Meydan Muharebesi'nde Mustafa Kemal’in askeri doktrine kazandırdığı "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır" ilkesi, Cumhuriyet devriminin inatçı ve direngen ruhunu perçinlemiştir.
Sonunda Sakarya'da düşman durduruldu.
Ardından Büyük Taarruz geldi ve sonra İzmir...
Ve Ankara, yalnızca kurtarılmış bir başkent değil, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve teslim olmayışın simgesi oldu.
Peki, 1933 yılında Cumhuriyet'in 10. yılı şerefine bir kez daha tüm dünyanın gözü önünde sergilenen o tarihsel, devrimci ittifaka ve Cumhuriyet'in kalbi Ankara’mızın inatçı ve direngen ruhuna bugün ne oldu?
Bir zamanlar tek bir işgalci postalı basmasın diye binlerce evladını Sakarya boylarında toprağa verdiğimiz Ankara’yı, bugün kimler için, kimlerden koruyorlar?
Görünen o ki anti-komünist hafıza operasyonu, bugün de en şiddetli şekilde NATO zirvesiyle sürüyor!
Yeniden kurucu bir abide gibi başkentimizi Cumhuriyet’in başkenti haline getirmek için önce boynumuza geçirdikleri prangaları kıracağız, sömürü düzenini alaşağı edeceğiz. Bu çürümüş düzenden nemalanan, Cumhuriyet'in tasfiyesinden servet devşiren holdingleri, karanlık tarikatları, emperyalizmin yerli işbirlikçilerini ve uluslararası tekelleri bu topraklardan defedeceğiz. Sonra da o enkazı temizleyecek ve Ankara'yı tarihsel, devrimci anlamıyla yeniden ayağa kaldıracağız.
Cumhuriyet'in kalbi, eşitlik ve bağımsızlık fikri yaşadığı sürece atmaya devam edecek.
‘Bilgelik, erdemli olmaktır’-Atilla Özsever-
Ünlü Romalı filozof Seneca, insanın mutlu olabilmesi için bilgeliğe ulaşması gerektiğini savunur. Bilgelikten kastı da erdemli olmaktır. Senaca, insan faaliyetinin bilinçli ve özgür bir yaşama hizmet etmesi halinde anlamlı olacağını vurgular.
Bu pazar günü yine felsefi bir konuya yer verelim istedik. Romalı devlet adamı ve filozof Seneca’nın İş Bankası yayınlarından çıkan “Mutlu Yaşam Üzerine ve Yaşamın Kısalığı Üzerine” (Latinceden çeviren Cengiz Çevik, 2025) isimli kitabını özetleyerek felsefi anlayışını ortaya koymaya çalışalım.
69 yıllık bir ömrü olan Seneca (MÖ 4 - MS 65), insanın iyiyi ve kötüyü doğru muhakeme ederek, yani aklını kullanıp ahlaki doğrulara önem veren, ölçüsüz hazları reddeden erdemli bir yaşamla mutlu olabileceğini belirtiyor.
Seneca’nın felsefesinde, erdemli davranmakla mutlu olunabileceğine vurgu yapılıyor. Peki, erdem kavramını nasıl tarif edebiliriz: Erdemli olmak, bir anlamda ruhi olgunluğa erişmiş olmak demektir.
Daha geniş tanımıyla “erdemli olmak”, ahlaki olarak doğru, iyi ve güzel olan davranışları bir yaşam biçimi haline getirmek, yanlış ve zararlı olanlardan ise bilinçli olarak kaçınmaktır. Kişinin ahlaki değerleri içselleştirip akıl ve iradesiyle bunları hayatına yansıtması sürecidir.
Seneca da, “erdemli olan ahlaksızca öneride bulunmaz” diyor. Herhangi bir pratik sonuç doğurmasa bile insanlar yararına uğraşmanın övgüye değer olduğunu belirtiyor.
Yaşamda adanmışlık
Seneca, kişinin sözleriyle eylemlerinin birbirine uygun olmasına da önem veriyor. Sabır, cesaret ve azimle zorluklara karşı mücadele etmenin de erdemli bir yol olduğunu söylüyor. “Yaşam, değerlendirmeyi bilirsen uzundur” diyen Seneca, bu konudaki görüşünü şöyle açıklıyor:
“Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi iyi bir şeye adanmadığında, lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaşır. İşte bunu anlamadığımız zaman da, yaşamın çoktan geçip gittiğini daha sonra kavramış oluruz”.
Romalı filozof, insanın her gününü son günüymüş gibi düzenleyip yarından korkmaması gerektiğini ifade ediyor. Seneca’nın yarına ilişkin görüşü de şöyle:
“En büyük yaşam engeli, yarına dayanıp bugünü tüketen beklentidir. Talihin elindeki şeyin planını yapıyor, kendi elindeki şeyden vazgeçiyorsun. Geçmişi unutanların, şu anı es geçenlerin ve gelecekten korkanların ömrü çok kısa ve kaygıyla doludur”.
Stoacılık
İspanya'nın Cordoba kentinde doğan Lucius Annaeus Seneca, dönemin siyasetinde çok etkili bir figür olmuştur. Roma İmparatoru Nero’nun hem akıl hocalığını, hem de danışmanlığını yapmıştır.
Seneca, zenginliğiyle bilinmesine rağmen Stoacı öğretinin sadelik ve akla uygun yaşama ideallerini savunmuştur. Nero'nun kendisine komplo kurmakla suçladığı Seneca, MS 65 yılında imparatorun emriyle kendi canına kıymaya zorlanarak intihar etmiştir.
Stoacı öğreti, M.Ö. 3. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan, erdemli yaşamayı, akılcı düşünmeyi ve doğayla uyum içinde bulunmayı temel alan antik bir felsefi akımdır.
Bu felsefi akım, kontrol edilemeyen dış olaylara karşı içsel huzuru korumayı, duyguları yönetmeyi ve kaderi kabullenerek metanet göstermeyi hedefler. Temel amacı, erdem ve bilgelik yoluyla içsel huzura ve mutluluğa ulaşmaktır.
Engels’e göre Seneca
Seneca, Stoacı bir filozof olarak yaşamın faniliğini, bu dünyadaki ıstıraplara karşı ahirette insanın mutluluğa erişebileceğini savunuyordu. O dönemdeki bu düşünceler, yeni dinin, yani Hristiyanlığın dünya görüşünün esasını oluşturuyordu.
Marksizmin kurucularından Friedrich Engels de, bu çerçevede Filon’u (MÖ 20 – MS 50) Hristiyanlığın babası, Seneca’yı da amcası olarak nitelemişti. Filon İskenderiyeli, Ortodoks Yahudi bir filozoftu. Yunan akılcılığı ile Yahudi-Hristiyan düşüncesini birleştirmesiyle ünlüdür.
Stoacı filozof Seneca, “sağlıklı bir ruh” için şu üç unsuru önemser:
* Kendine duyduğun memnuniyet,
* Kendi gücüne olan inanç,
* Dünya zevklerine düşkün olmamak, mütevazı bir yaşam.
Doğayla uyum
Mutlu yaşamın doğayla da uyumlu bir hayat olduğunu savunan Seneca, daha sonra şunları ifade eder: “Makam ve şöhret peşinde koşmak, yarını düşünürken bugünü kaybetmek, başka bir deyişle anı yaşamamak, yaşamı kısaltır. Buna karşılık kusurlarımızla yüzleşmeli, erdemli bir yaşam için kendimize dönmeliyiz.
Kazanmak için çok çalıştıkları şeyleri korumak uğruna daha çok çalışmak zorunda olan insanların yaşamının sadece kısa değil, en sefil yaşam olması kaçınılmazdır. İstediklerini zahmetle kazanır, kazandıklarının da kaygıyla ellerinde tutarlar. Bu arada asla kaybettikleri zamanı geri alma fırsatları olmaz”.
Yani Seneca, çalışmanın kendi başına bir erdem oluşturmadığını, insanın faaliyetinin bilinçli ve özgür bir yaşama hizmet etmesi halinde bir değer taşıdığını anlatmaya çalışır.
Anlamlı hayat
Bu yazımıza eleştirmen ve yazar Ferda Fidan’ın 9 Nisan 2026 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’nde Seneca ile ilgili ifade ettiği değerlendirmeyle son verelim:
Felsefenin iyi yaşamayı öğrenmek olduğunu belirten Seneca, iyi yaşamayı öğrenen bir insanın iyi ölmeyi de başaracağını söyler. Ölüm korkusunu yenemeyen insanın özgür yaşamadığını ifade ederek “Güzel yaşadım” diyebilmek için uzun bir ömre de ihtiyaç olmadığını belirtir, anlamlı bir hayata vurgu yapar.
Çoğu insan iyi bir yaşam sürmekten çok uzun bir yaşam sürmeyi düşlediği için ölüm gelip dayandığında yaşamının büyük bir bölümünü boşa harcadığını geç de olsa fark eder. Seneca, bedenden çok ruhun eğitilmesine önem verir.
Bir başkasına verebileceğimiz en değerli hediyenin kendi zamanımız olduğunu savunur. Bir başkasının bize vereceği zamanına şükran duyulması gerektiğini söyler. Seneca, “Para borcu ödenebilir ama bize verilen zamanın karşılığını dünyanın en minnettar insanı bile ödeyemez” der…
/././
NATO'ya karşı afişe çıkmak -Fide Lale Durak-
Afiş tek başına bir kâğıt değildir. Arkasında onu hazırlayanlar, çoğaltanlar, asanlar ve sahip çıkanlar vardır. Duvara yapıştırılan şey mürekkep değil, örgütlü iradedir.
Ülkede NATO Zirvesi nedeniyle olağanüstü bir atmosfer yaratıldı. NATO'ya karşı söz söylemek, itiraz etmek, örgütlenmek neredeyse başlı başına bir suç gibi gösteriliyor. Bunun son örneklerinden biri, "5 Temmuz'da NATO'ya karşı ülkemiz ve onurumuz için yürüyoruz" çağrısının afişlerini hazırlayan TKP üyelerinin gözaltına alınması oldu. Gerekçe de NATO atmosferiyle bağlantılı: "Suça tahrik."
İlginç olan şu: Her şeyin dijital ortama taşındığı, siyasetin sosyal medya ekranlarına sıkıştırıldığı söylenen bir dönemde iktidar hâlâ bir afişten korkuyor. Demek ki duvara yapıştırılan bir kâğıdın hâlâ değiştirebildiği bir şeyler var.
Uzun zamandır insanlara sokağın etkisiz olduğu anlatılıyor. Tepki göstereceksen paylaşım yap, beğen, yorum yaz... Siyaset ekranın içine çekilirken sokak da iktidarın gösterisine bırakılıyor. Oysa duvara asılan bir afiş tam tersini söyler. "Biz buradayız" der. Bir fikrin, bir örgütün, bir mücadelenin bu kentte yer tuttuğunu ilan eder.
NATO'nun afişleri ise zaten her yerde. Zirveler tanıtılıyor, güvenlik önlemleri duyuruluyor, kent NATO'nun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleniyor. Bunların hiçbiri propaganda sayılmıyor. Ama NATO'ya karşı bir yürüyüş çağrısı yapan afiş "suça tahrik" sayılabiliyor. Böyle zamanlarda asıl düşünülmesi gereken, hukuktan çok siyasetin nasıl işlediği ve toplumsal meşruiyetin nasıl kurulduğudur.
Benim NATO karşıtı bir afişle ilk karşılaşmam 2004 İstanbul Zirvesi sırasında olmuştu. Gazi Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi'nin duvarına asılmış "NATO'ya Karşı Gençlik Kampı" afişini gördüğümde üniversitede siyasallaşmaya başladığım yıllardı. Kısa süre sonra o afişleri ben de asmaya başladım.
Afişleri okul yönetimi istemiyor, sağcı öğrenciler ise söküyordu. Sonra afişlerin başında beklemeye başladık. Merak edenlere NATO'yu anlatıyor, broşür dağıtıyorduk. Bazen afişi indirmeye gelenlerin ezberini ironiyle bozuyorduk. "Yanlış anlamışsın; NATO'ya karşı derken denize karşı gibi. NATO manzaralı bir kamp olacak." O birkaç saniyelik duraksama bile, aslında ezberlenmiş NATO savunusunun ne kadar boş olduğunu göstermeye yetiyordu.
O günlerde şunu öğrendim: Afiş tek başına bir kâğıt değildir. Arkasında onu hazırlayanlar, çoğaltanlar, asanlar ve sahip çıkanlar vardır. Duvara yapıştırılan şey mürekkep değil, örgütlü iradedir.
Türkiye'de NATO karşıtı afişlerin tarihi de neredeyse NATO kadar eskidir. En üretken dönem ise kuşkusuz 1968 sonrasıdır. Üniversitelerde kurulan serigrafi atölyeleri kısa sürede politik üretim merkezlerine dönüşmüş, Vietnam direnişi, 6. Filo protestoları, tam bağımsız Türkiye talebi ve NATO karşıtlığı aynı görsel dil içinde buluşmuştu.
Bu afişlerin önemli bir özelliği vardı. Büyük bölümü imzasızdı. Çünkü afiş bir kişinin değil, örgütlü mücadelenin ürünüydü.
1960'lardan 1980'e uzanan dönemde Abidin Dino, Sait Maden, Tonguç Yaşar, İnci Tuğsavul Özgüden, İbrahim Niyazioğlu, Mehmet Sönmez, Sadık Karamustafa ve daha birçok sanatçı bu üretimin içinde yer aldı. Kimisi doğrudan afiş tasarladı, kimisi grafik dili geliştirdi, kimisi atölyelerde çalıştı. Sanat ile siyaset arasındaki ilişki galerilerde değil, çoğu zaman matbaalarda ve serigrafi tezgahlarında kuruldu.
Artık afişlerin önemli bir bölümü dijital olarak üretilmesine rağmen işlevi değişmedi. Hâlâ bir siyasal hattın görünür hale gelmesinin en yalın araçlarından biri.
Dolayısıyla toplumun harekete geçtiği dönemlerde afişlerin çoğalması da tesadüf değildir. Çünkü afiş, örgütlü bir gücün işareti olarak insanları çağırır, buluşturur, tartışmayı büyütür, örgütlü iradeyi güçlendirir.
Bu yüzden mesele afiş basmaktan ziyade, o afişin temsil ettiği siyasal iradeyi büyütebilmekte. Afişleri söktürmemek de onları asanları korumak da aynı mücadelenin parçaları.
Bugün bir afişten korkuluyorsa bunun nedeni, o kâğıdın arkasında yeniden örgütlenebilecek bir halk ihtimalidir. Belki de NATO Zirvesi günlerinde yeniden hatırlamamız gereken budur.
Bu vesileyle duvara asıldığı için suç tahriki sayılan afişe ve çağrısına burada yer verelim.
/././
soL Haber’i susturamazsınız: X hesabımıza erişim engeli
Son dönemde her gün milyonlarca erişim alan, yüz binlerce takipçili X hesabımıza iktidar talimatıyla erişim engeli kararı getirildi.
AKP iktidarının NATO zirvesi öncesi birçok kişi ve kuruma yönelik sosyal medya sansürlerinin son adreslerinden biri de soL’un X hesabı oldu.
Önceki gün Deniz Göktaş’ın gözaltına alınması sonrası, Göktaş’ın “en sevdiğim şakam” dediği Sevim Tanürek cinayetine dair tamamı geçmiş dönemde basına yansıyan olayları derlemiş, neler yaşandığını bir kez daha gündeme getirmiştik.
Bu haber X’te milyonlarca etkileşim alırken, dün gece geç saatlerde haberin paylaşıma erişim engeli getirildi.
soL'un engelli web'in paylaşımından öğrendiği karara göre, X hesabımız “milli güvenlik” gibi tamamen ilgisiz bir gerekçeyle erişime engellendi.
Bu tuhaf sansür sürecinde soL’a tebliğ edilmiş herhangi bir karar da bulunmuyor.
Tüm okurlarımıza dayanışmayı yükseltme çağrısı
soL Haber, bu yıl 20. mücadele yaşına girdi. 20 yıldır doğruları yazmaktan, gerçeğin kavgasını büyütmekten hiç vazgeçmedik. Şu ana kadar binlerce haberimiz erişime engellendi, yüzlerce haberimiz yargılama konusu oldu; iktidar, holdingler ve tarikatları mutsuz ettik diye ağır para cezalarıyla karşı karşıya kaldık. Haberlerimiz dolayısıyla hapis cezalarıyla da dahi karşılaştık.
Geri adım atmadık, atmaya da niyetimiz yok.
***
Hamaney'in cenazesi diplomasi kürsüsüne dönüştü: İran seçtiği ayetlerle kime, ne mesaj verdi?
İran, Hamaney’in cenaze törenine katılan yabancı heyetlere diplomatik mesajlar vermeyi ihmal etmedi. Heyetlerin saygı duruşu sırasında okunan ayetlerle Suudi Arabistan'a meydan okundu, Türkiye'ye taraf olma çağrısında bulunuldu, Lübnan hükümetiyse açıkça uyarıldı.
ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırıların ilk günü öldürdüğü İran lideri Ali Hamaney için ölümünden 4 ay sonra cenaze töreni düzenleniyor. Yaklaşık bir hafta sürecek törenler başkent Tahran’da başladı.
İran törenlere katılacak ülke liderlerinin listesini resmen duyurmadı ancak Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi en az 8 ülkenin devlet başkanı ya da başbakan düzeyinde, 12 ülkenin de meclis başkanı düzeyinde katılacağını açıkladı.
Törende yabancı heyetlerin saygı duruşları sırasında Kuran'dan farklı ayetlerin okunması dikkat çekti. Ayetlerin anlamına bakıldığında, her heyet için özellikle seçildiği ve mesaj niteliğinde oldukları anlaşıldı.
Suudi Arabistan'a 'kafirlerle' savaş hatırlatıldı
Örneğin, Suudi Arabistan heyeti için Ali İmran suresinin 13. ayeti seçildi. Ayetin Türkçesi şöyle: "(Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grupta sizin için büyük bir ibret vardır: Biri Allah yolunda çarpışan (mümin) grup, diğeri ise gözleriyle bunları kendilerinin iki misli imiş gibi gören kâfir grup."
Bu ayette anlatılan Bedir Savaşı, İslam tarihinde "müminler" ile "kâfirler" arasındaki ilk büyük çatışma. İran bu ayeti seçerek Riyad'a ABD ve İsrail'in safında yer aldığını bir kez daha hatırlatmış ve kendi evinde meydan okumuş oldu.
Türkiye açıkça taraf olmaya çağrıldı
Türkiye adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında bir heyet saygı duruşuna geçtiğindeyse Nisa suresinin 95. ayeti okundu.
Tesadüfen seçilmediği anlaşılan ayetin Türkçesi şöyle: "Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı."
Türkiye, İran'a yönelik saldırıların doğrudan parçası olmamış ama topraklarındaki ABD ve NATO üsleriyle dolaylı olarak destek vermişti. Buna karşın kamuoyu önünde "tarafsız" imajı çizmeye çalışan Ankara, arabuluculuk girişimlerinde bulunmuştu.
Bu bağlamda cenazede okunan ayetteki "oturanlar" vurgusu, Türkiye'nin mevcut konumuna karşı bir sitem niteliği taşıyor.
Hizbullah ve Hamas'a: Üzülmeyin, siz sözünüze sadık kaldınız
Tahran, müttefikleri olan Hizbullah ve Hamas heyetlerineyse bambaşka bir dil kurdu.
Hamas için okunan Ahzab suresinin 23. ayetinde "Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir" deniliyor. Hizbullah için seçilen Ali İmran suresinin 139. ayetinde de "Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz" ifadeleri yer alıyor.
Her iki ayet de müttefiklerin birbirine olan sadakatini ve ortak direnişini vurguluyor.
Katar'a temenni, Lübnan’a uyarı
Katar heyeti için tercih edilen Fetih suresinin 2. ayetindeki "Sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin" sözleriyle Tahran yönetimi, arabulucu konumdaki ülkeye dair temennilerini dile getirdi.
Lübnan hükümeti heyetine okunan ve "kendilerine verilen öğüdü yerine getirmeleri" gerektiğini hatırlatan Nisa suresinin 66. ayetiyse İsrail'le masaya oturan hükümete bir uyarı olarak yorumlandı.
***
İmamoğlu'nun diplomasını iptal etmişti: Öğrenciler rektörü protesto etti
İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinin mezuniyet töreninde öğrenciler, İmamoğlu’nun diplomasını iptal eden Rektör Osman Bülent Zülfikar’ı protesto etti.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının iptal edilmesine ilişkin karara imza atan İstanbul Üniversitesi Rektörü Osman Bülent Zülfikar, mezuniyet töreninde öğrenciler tarafından protesto edildi. Tören programı kapsamında konuşma yapmak üzere kürsüye çıkan Zülfikar, konuşmasına başladığı sırada öğrencilerin sessiz protestosuyla karşılaştı. Çok sayıda öğrenci, tepkisini göstermek amacıyla kürsüye sırtını döndü. Öğrencilerin protestosuna töreni izleyen aileler ve yakınları da destek verdi. Veliler ıslık ve alkışlarla rektöre tepki gösterdi.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/video.mp4
Ne olmuştu?
İstanbul Üniversitesi, Ekrem İmamoğlu'nun 1994'te aldığı İstanbul İngilizce İşletme Fakültesi Bölümü diploması 18 Mart'ta iptal etmiş, ardından diploma üniversitenin veri tabanından da silinmişti. İmamoğlu, İBB'ye yönelik operasyonda 19 Mart'ta gözaltına alınmış, 23 Mart'ta da tutuklanmıştı. Aynı gün CHP'nin düzenlediği ön seçimde tek aday olan İmamoğlu partinin cumhurbaşkanı adayı ilan edilmişti.
***
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder