15, 16, 17, 18 Temmuz... 2016-2026 -Umur Talu-
Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.
10 yıl önce "darbe girişimi" olduğunda Montreal'deydim. Kızımın yanında. Uzunca bir süre için. Öğleden sonra "Cirque du Soleil" gösterisine gidiyorduk ki henüz girmeden içeri, o "garip haberler" gelmeye başladı. "Sirk çadırı"na adım atarken, niteliği değil ama manası anlaşılıyordu. Gösteri başlamak üzereyken "sirk çadırı"ndan çıkıp Türkiye'nin "çadır sirki"ni anlamak, hatta tam anlaşılmasa bile hızla bir yazı yazmak için kızımın evine koştum.
Bir yandan muğlak haberleri izlerken yine hızla kısa bir yazı yazıp Habertürk'ün internet sitesine koydurdum. O sırada ne "darbe girişimi"nin adı ve gücü ya da güçsüzlüğü ortadaydı, ne iktidar ortadaydı ne de gazete ve diğer medya kuruluşları ne tavır alacaklarını bilebiliyordu. Yazıyı gazetede çıkmak üzere versem, ancak sabah çıkacak, internet sitesine de öyle girecekti. O yüzden rica ederek hemen o an konmasını istedim.
Attığım başlık şuydu: Darbe darbedir, darbeci de darbecidir... Darbeye hayır!
Sanırım o bilinemezlik içinde alınmış en erken tavırlardandır; "en erken" diye iddia edemediğim için.
Yazı şöyle akmıştı:
Bu başlığı en son "Mısır darbesi" için atmıştım. Kısmet bir de bugüneymiş!
İktidar ve TSK yahut "bir kısım darbeci TSK" Türkiye'yi bir iç savaşın eşiğine getirdi. Yok, diyebilirsiniz ki, "Zaten bitmeyen bir iç savaş var." Öyledir. Hem din hem etnisite, hem demokrasi-cumhuriyet ekseninde yıllardır süren, darbelerle doruğa ulaşan, 30 yılda 40 bin ölüyle yayılan, bir yenisi "paralel" denen her şey ile ortaya konan iç savaşlarımız zaten var. Darbeler, darbe girişimleri, darbe tasavvurları bunların şahikaları. Bu da öyle.
İktidarın darbelerle ilginç serüveni ise, 28 Şubat sonrasında doğup 2002'den sonra bir dizi darbe hevesiyle yüz yüze kalıp "darbeciler" yargılayıp sonra onları serbest bırakıp "darbecileri içeri atan darbeciler"i kumpasçı, ötekileri kumpas kurbanı saymasında... Ama lafı uzatmadan söyleyeyim: Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.
İster emir-komuta zincirinde olsun, ister zincirlerinden boşalmış olsun!
12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan'da aynı tavrı alan... Ayrıca iktidara "Evet" demeyen biri olarak... Darbeye tüm kalbimle, tüm aklımla Hayır diyorum. Bir daha söyleyeyim: Darbeye hayır... Darbeye hayır! Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır! Bir kez daha: Darbeye Hayır! Öyle de böyle dee, darbeye hayır!
Yukarıdaki ilk, erken, acele yazıdan sonraki yazılarım, 2016 kasımında yazılarıma son vermek zorunda kaldığım güne kadar hep şunu anlatmaya çalıştı:
Bu bir darbe girişimi ya da hevesi ama "darbeciler" bizzat bu iktidarın Genelkurmay, Silahlı Kuvvetler, Emniyet, yargı vd. içinde "konuşlandırdığı kişilerdi. Kimi, Astsubay Ömer'in vurduğu General Semih başta, Yüksek Askeri Şura'da ilk sıradan general yapılmıştı. Kimi Genelkurmay Başkanı'nın yanı başındaydı, hatta AKP'li Dişli ailesinden biri zar zor "paşa" yapılıp Genelkurmay içinde ona özel stratejik bir birim tahsis edilmişti.
Kendimden bir örnek vereyim: Kıbrıs'ta bir albay bir astsubayı darp etmiş, ben de bunu birkaç kez yazmıştım. "Sıralı amirler" bana dava açtı: O albaydan başlayarak, Kıbrıs'taki bir general... ve Genelkurmay ikinci başkanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, aynı dosyada sıralı imzalarla. Bir de o meşhur ve kayıp "Genelkurmay Adli Müşaviri." Darpçı albay o 15 Temmuz gecesi, "darbeci general" olarak ortaya çıktı. General Semih'le birlikte aynı Şura'da terfi ettirilmişti, arkasında bir astsubayı darp edişi olduğu halde. Kıbrıs'taki o general emekliydi ama o da içeri alındı. Adli Müşavir kaçtı. En üstteki iki sıralı amir ise, "direnmeden teslim" ve derdest olmuştu. Bir astsubay veya uzman çavuş, er böyle teslim olsa, "direnmeyerek TSK'nın onurunu zedelemek"ten ordudan atılır. IŞİD kovalarken esir düşen bir astsubay atılmıştı mesela!
Aynı şey, Hrant Dink cinayetinin kilit devlet görevlilerinden olup Emniyet İstihbarat'ın başına iktidarın en üst imzalarıyla getirilen kişi için de geçerliydi. Yine kendi hayatımdan örnekle, "Malatya'da kitabevi vahşeti" için yazdığım yazıda beni dava eden hâkimle ilgili olarak, davayı Yargıtay'da kazanmış iken ben, istinafta oylarını değiştirip beni mahkum eden birkaç üye için de. (Yıllar yıllar sonra o davayı AİHM'de kazandım.)
Kasım 2016'ya kadar yazılarım bu minvalde aktı. "Darbe girişimi gerçekse, FETÖ'cü ise; bu yapıyı yıllardır iktidar, devlet, yargı, askeriye, Emniyet iktidarı yapan iktidar da sorumluydu." Direnmek için sokağa çağrılanların öldürülmesinden de, bu iktidarın getirdiği sıkı disiplin kuralları yüzünden emre itaatsizlik yapamayıp hiçbir şey bilmeden "darbe girişimi"nin ortasında kalan gencecik askerlerin öldürülmesinden veya hayatlarının çalınmasından da. (15 Temmuz'un hemen arkasından Emekli Astsubaylar Derneği Başkanı arayıp "Bu darbenin önlenmesinde sizin de payınız var çünkü yıllarca alttaki askerlere her hukuksuzluğa boyun eğmemeyi anlattınız. Ve onların birçoğu, astsubay ya da uzman çavuş, tankları, zırhlıları, helikopterleri, uçakları çalıştırmadı" dedi. Bilemem elbette!)
2016-2026 arasını zaten biliyorsunuz. Bugünü de. O 15 Temmuz'da yazdığım erken yazıdaki cümleyle: Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır!
Bu cümledeki ve tavırdakilerden sadece "darbe" 10 yıl öncede kaldı; diğerlerinin hepsi 10 yılda koyulaştı, koyulaştı, koyulaştı. O yüzden onlara da her zaman Hayır!
Not: Elbette varsayım ama, daha önce de belirttiğim şüphelerle, şimdi "suikast" ve "ölüme terk" kuşkularıyla yeniden açılmış Muhsin Yazıcıoğlu (ve gazeteci İsmail Güneş) dosyasının, yani olayın "Dink suikastı" ile bağlantılarına da bakılsa iyi olur!
Not: Çok sevdiğim bir arkadaşımı, Galatasaray Lisesi yıllarımızın şahane bir dostunu, Vedat Yılmaz'ı da kayıplarımız listesine ekledik. 2016 kasımında yazılarımı kesmek zorunda kalıp 2017'de Paris'te çalışmaya başlamış, 2018 sonu da dönüyordum. Vedat'ın mesajları duruyor: "Canım ya, gönlüm diyor ki gelme. Burada neyi özleyeceksin ki." "Mecburiyet" dedim, "Canımsın" yazdı. "Artık görüşürüz Vedatcığım. Sana ve ailene güzel bir yıl dilerim" yazmışım. Sonra okul pilavlarında görüştük ayaküstü de olsa. Geriye "görüşeceğimiz" tek yer kaldı işte! Huzurla uyu canım kardeşim.
/././
Karl Marks yapay zekâ işinde de hizmetinizde!-Mehmet Y.Yılmaz-
Artı değer, yani işçilerin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile aldığı ücret arasındaki fark Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı”dır. Peki ya artı değeri makine yaratırsa? İşte Çinli akademisyenlerin son zamanlarda yanıt aradığı sorulardan biri de bu...
Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Çin’deki bir mahkemenin verdiği karar, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çizgiyi bir kez daha çizdi.
Aslına bakarsanız Çin’e ne kadar sosyalist denebilir, bilmiyorum.
Sosyalizm, üretim araçlarının kolektif mülkiyete tabi olması ile tanımlanıyorsa Çin bildiğiniz kapitalist bir ülke.
Ama kapitalistliği de bir tuhaf çünkü devlet düzenleyici olarak iktisadi hayatın tam merkezinde.
Sanayi dallarına hedefler koyuyor, birini geri çekerken, diğerine yol veriyor filan.
Nisan ayının sonunda Hangzhou Orta Halk Mahkemesi, bir teknoloji şirketinde işten çıkarılan bir işçinin açtığı davayı görüştü.
İşçi, yapay zekâ nedeniyle işinden atıldığını savunuyordu. Şirket, işçi ile yapay zekâ yazılımı arasındaki tercihini yapay zekâdan yana kullanmıştı.
Mahkeme işçi lehine karar verdi. Kararda “yapay zekâ teknolojisinin gelişimi, emeği özgürleştirmek, istihdamı teşvik etmek ve insanların yaşam standartlarını iyileştirmek için kullanılmalıdır” deniliyordu.
Bu Çin mahkemeleri tarafından bu konuda bugüne kadar verilen üçüncü karar. Üçünde de karar işçi lehine çıktı.
Çin’de bildiğimiz anlamda, daha doğrusu Batılı anlamda bir demokrasiden söz edebilmek mümkün değil, bunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Tıpkı bizim gibi
Sosyal medyadan tutun da televizyonlara, gazetelere kadar her şey sıkı kontrol altında.
“Aykırı seslere” tahammül yok, bu açıdan bizim alaturka demokrasimize benzediğini söylemek de mümkün aslında.
Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) de en son isteyeceği şey huzursuz ve söylenmeye başlayan işçi sınıfı. Tıpkı bizim buralarda olduğu gibi.
Çalışan kitleler arasında huzursuzluk yayabilecek sosyal medya sıkı bir sansüre tabi tutuluyor elbette ama bizim ile aralarındaki fark ÇKP’nin sansürlediği paylaşımları görmezden gelmemesi.
Tabii onlarda “şüyuu vukuundan beterdir” (duyulması, gerçekleşmesinden kötüdür) gibi bir atasözü yok.
Onun için duyulan, konuşulan sorunu konuşulamaz hale getiriyorlar ancak yok saymak yerine çözmek için planlamayı öne alıyorlar.
Belki hatırlarsınız, sonradan pandemiye dönüşecek COVID-19’un ilk görüldüğü yer Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan şehriydi.
Wuhan’ın şöhreti sadece buradan gelmiyor; kent sürücüsüz taksileri ile de tanınıyor, bu alanda dünya lideri.
Çinli teknoloji devi Baidu, 2022 yılında Wuhan merkezinde tamamen otonom taksi işletme izni aldı ve o zamandan beri şehirde 400 robot taksi çalışıyor.
Robot taksilerin trafiği ağırlaştığından ve fiyat rekabetine girişerek müşterilerini aldığından yakınan “insan taksi şoförleri” sosyal medyada büyük bir isyan başlattı.
ÇKP yetkilileri protestoları sosyal medyada sansürlediler ancak ortaya çıkan sorunu halının altına süpürmediler.
Çözülmesi istenen sorun şuydu: Yapay zekânın işgücü piyasasında insanları kitlesel olarak yerinden etmesini ve bununla birlikte gelen siyasi tepkileri nasıl önleyebiliriz?
Çin, otomasyon konusunda birçok ülkeden daha fazla deneyime sahip.
Fabrikalarında iki milyondan fazla robot çalışıyor. Sürücüsüz teslimat araçları birçok şehrinde dolaşıyor.
Otel ve restoranlarda servis robotları hizmet veriyor. Otopark robotları, ömrü tükenmekte olan elektrikli araç bataryalarını değiştiriyor. Drone’lar öğle yemeği teslimatı yapıyor vs.
Onun için Çin’in “yapay zekâ süper gücü olmak” hedefi resmi olarak yenilendi; artık hedef yapay zekâ ekonomisinin merkezinde insanları tutmak.
Bu mevcut beş yıllık plana da eklendi, Çin, yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisini “kapsamlı şekilde ele almayı” taahhüt etti.
Brookings Enstitüsü’nde Çin’in yapay zekâ politikasını inceleyen Kyle Chan, New York Times’tan Katrin Bennhold’a “Çin’in yapay zekânın insanları desteklemesini, yani eski ve yeni sektörlerde daha verimli olmalarını istediğini, yerlerini almasını istemediğini” söylüyor.
‘Hedefli istihdam’
Yine New York Times’tan Catie Edmondson’un haberine göre, Çin’in İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, “kilit sektörler için hedefli istihdam desteği” sözü veriyor.
Ulusal Halk Kongresi’nin bir üyesi, işini kaybeden işçiler için bir güvenlik ağı olarak “yapay zekâ işsizlik sigortası programı” isterken, ÇKP yetkilileri işçilerin yapay zekâ merkezli bir iş piyasasına uyum sağlamalarına yardımcı olmak için mesleki eğitim verilmesini savunuyor.
Marksist terminolojide “artı değer” olarak tanımlanan mesele, Marksist teorinin tam merkezinde yer alır.
Marksizm, kapitalist sistemin işleyişini, sermaye birikimini ve sömürü mekanizmasını bu kavramla açıklar.
İşçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki farktır. Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı” tartışmasına elbette burada girmeye niyetim yok.
SBF’de seminer ödevi olarak “sanatçı emeği ve Marksist artı değer” gibi yazıp da teslim edene kadar beni canımdan bezdiren bir konuyu seçtiğimi hatırladım, sırtımdan soğuk terler aktı.
Onun için o sulara girmeyeceğim.
Ancak Çinli akademisyenler benim bu lüksüme sahip değil doğal olarak.
“Yapay Zekâ Devrimi’nden sonra artı değeri kim veya ne yaratacak: Makine mi? Onu icat eden insan mı? Onu kullanan insan mı?” gibi soruların yanıtlarını aramaya başladılar bile.
Bu bilimsel alan artık “Yapay Zekâ Marksizmi” diye tanımlanıyor.
Yapay zekâ kaynaklı işsizliği önlemek için planlar geliştirilirken, hükümet de günü kurtarmaya çalışıyor doğal olarak.
ABD’de işler farklı
En yaygın uygulanan yol ise şirketlere işten çıkarmalardan kaçınmaları için yoğun baskı yapmak. Bunu ihlal eden şirketlerin sahip ve yöneticileri soluğu mahkemede alıyor.
ABD’de ise durum tam tersi.
Silikon Vadisi öncelikle tek bir şeye odaklanmış durumda: İnsanların yerini alabilecek süper zeki makineler geliştirmek!
Bu, Trump yönetiminin genel olarak desteklediği bir yaklaşım.
Brookings Enstitüsü uzmanı Chan, Çin’in kendi kendine yeten bir ekonomi istediğini ve bu nedenle, robotik gibi göz alıcı yeni işletmelerden çelik veya çimento gibi eski, popüler olmayanlara kadar her sektöre yapay zekâyı entegre ederek verimliliği artırmayı hedeflediğini anlatıyor.
Chan’e göre Çin’in yapay zekâ vizyonu devlet, Amerika’nınki ise şirket odaklı.
Open AI gibi şirketler şu an için daha geniş bir ABD stratejisi nedeniyle değil, kendi çıkarlarıyla örtüştüğü için süper zekâ peşindeler.
Biz ne yapacağız diyorsanız ona da bir yanıtım var: Geçen hafta yazdığım gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı bir “yapay zekâ eylem planımız” bile var.
“Fark et”, “İstifade Et”, “Üret” ve “Yönet” gibi dört ana başlığa sahip bu planla nereye varabileceğiz derseniz, Çin’in ya da ABD’nin vardığı yere varamayacağımızı şimdiden söyleyeyim.
Yine mi ıska?
Milli Eğitim Bakanı bunları bırakmış, Kurtuluş Savaşı’nın adına takmış.
Üniversiteler deseniz nepotizmini dini inancına bağlayan rektörlerle, öğrencisine fotoğraf çektirmedi diye üniversite kampüsüne 5 yıl girememe cezası verenlerle ne kadar olabilecek ise o kadar olacak.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yatırım programında imam hatip liseleri ve uygulama atölyeleri inşaatları için 2025 yılında 3 milyar 469 milyon 429 bin liralık harcama planlanmıştı.
Aynı programa göre fen liseleri için 1 milyar 397 milyon 264 bin lira kaynak ayırılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde dini taassuptan kaynaklanan nedenlerle Sanayi Devrimi’ni ıskaladı.
Sermaye birikimi sağlanamadı, eğitim ise hepten ihmal edilmişti.
Bugün yaşadığımız sorunların büyük bölümünün temelinde o dönemdeki geri kalmışlık var.
Öyle görünüyor ki yapay zekâ devrimini de kaçıracak, diğer ülkelerin arkasından bakakalacağız.
Not: Bu yazıyı yazarken New York Times’tan Katrin Bennhold, aynı gazeteden Catie Endmondson, ve Çin’de yayınlanan Sixth Tone adlı online gazeteden Ye Zhanyahng’ın haberlerinden yararlandım.
Oksijen'den alınmıştır.
/././
Sanal partnerler için yas tutuluyor: Çin'de yapay zekâ sevgililere kısıtlama -Melis Karaca-
Çin’de yapay zekâ destekli sanal partner hizmetlerini düzenleyen yeni kurallar yürürlüğe girdi. Teknoloji şirketlerinin kullanıcıları duygusal bağımlılığa sürükleyecek içerikler ve özellikler sunmasını yasaklayan düzenleme, özellikle yapay zekâ sevgilileriyle uzun süreli bağ kuran kullanıcıların tepkisine yol açtı. https://t24.com.tr/dunya/sanal-partnerler-icin-yas-tutuluyor-cinde-yapay-zek-sevgililere-kisitlama,1336831
***
Caretta carettalardan al haberi: İnci ve Mercan yola çıktı, Akdeniz’den haber getirecek!-Candan Yıldız-
Antalya-Manavgat Kızılot sahilinde koruma altındaki caretta carettalardan İnci ve Mercan, uydu cihazlarıyla Akdeniz’de yolculuk yapacak.
Carretta carettaların dünyasına gitmek ister misiniz?
Boğucu gündeme onların da gezegenimize kötü haberleri var.
Temmuz 2024’te Antalya’nın Manavgat ilçesi Kızılot sahilinde Altın ve Gümüş isimli iki caretta caretta sert kabuklarına takılan uydu cihazıyla birlikte denize uğurlandı. Gümüş, geçen iki yıl içinde 28 bin kilometre yol katetti. Bu esnada sırtında taşıdığı cihazla Akdeniz hakkında, göç yolları konusunda birçok bilgiyi karaya, bilim insanlarına ulaştırdı.
O bilgiler neydi?
Ordu Üniversitesi öğretim üyesi ve Ekolojik Araştırmalar Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Onur Candan açıkladı:
“10 yıl önce hayvanların göç rotaları üzerinden bir modelleme yapılmış, küresel ısınmanın etkileri 2050'de nasıl olacak diye. Bakın ne oldu? 2050'de beklediğimiz rotayı Gümüş 2025’te kullandı. Yani 25 yıl öne çekilmiş oldu bu rota. Buradan da diyoruz ki küresel ısınmanın etkileri tahmin ettiğimizden çok daha hızlı yaşanıyor. “Hem Prof. Dr. Onur Candan hem de caretta carettalarla bizi buluşturan, bu bilgileri sizlere duyurmamıza vesile olan etkinlik, maden firması TÜPRAG ile Ekolojik Araştırmalar Derneği’nin (EKAD) son iki yıldır su kaplumbağaları ile ilgili yaptığı iş birliği.
Son iki yılda altı caretta carettaya uydu takip cihazı takıldı. Onlar şimdi denizlerde veri toplamaya aracılık ediyor. Adları: Altın, Gümüş, Flora, Fauna, İnci ve Mercan. İnci ve Mercan da geçtiğimiz günlerde denize uğurlandı.1990’larda Türkiye nesli tüken caretta carettaları konuşuyordu. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin acımasız bir yüzünü öğreten caretta carettalar için, yumurtlama alanlarının korunmaya alınmasıyla neslin sürdürülmesi konusunda riskli seviye aşılmıştı. Ama insan doğanın efendisi olarak kendisini gördüğü sürece bu risk hep var.
İnci ve Mercan uydu takılarak denizle buluşturuldu
Onur Candan buna noktaya da dikkati çekti:
“Akdeniz'deki deniz kaplumbağası yuvalaması görülen ülkelerde, Kuzey Afrika hariç, düzenli koruma çalışmaları uzun yıllardır yapılıyor. 40 yıl önce caretta cerattaların yuvalarının korunması konusunda kritik derecede tehlike altındaydık. Bu seviye asgari endişe seviyesine indi ama bu korunmaya gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Koruma devam etmeli. Çünkü bırakırsak ne olur? Bunun en güzel örneklerinden biri 1970’lerde yeşil kaplumbağa (chelonia mydas) ihraç ürünü sayılıyor, deniz ürünü sayılıyor. O dönem kaplumbağa yakalama işinde çalışmış bir adamla tanıştım. ‘O yıllarda balıkta çok sıkıntı oldu, kaplumbağa satışına izin verilince bu kumsallar aylarca kandan kıpkırmızıydı’ dedi. 1970’lerde İskenderun Körfezi’nde bir kayda göre yılda 50 bin, bir kayda göre yılda 70 bin yeşil kaplumbağa katledilmiş. Tahminen 3 bin 500 dişi kalmış. Yine geçen sene Tunus civarında bir bölgede lokal balıkçıların etkisine bakıldı, sonuçları balıkçılık krizi olarak yayımlandı. 25-30 kadar orta ölçekli lokal balıkçı teknesi var bölgede. Yılda 3 binin üzerinde kaplumbağanın ölümüne sebep oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla korumayı sonlandırdığınız an 40 yıllık emek bir yılda çok daha kötü hale getirilebilir"
Son iki yılda 110 bin yavru caretta caretta yumurtalarından çıkmış. Ancak bunların sadece 120 ya da 130 tanesi erişkin birey olabiliyor. Zira çevre faktörleri hayat imkânı bırakmıyor.Caretta carettaların yuvalarının korunması projesinde gençler de gönüllü olarak yer alıyor. Yurt dışından gelenler de vardı.
Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi Merve Yılmaz’la konuştum. İki yıldır yuvaların korunması için Kızılot sahilindeki kampa katılıyor.
Günlük olarak araziye çıkıp yuvalama alanlarını tespit ediyor. Bulunduğu yerin koordinatlarını kaydediyor. Çünkü bu dönem yavruların çıkış dönemi… Yuvalardaki kaç kaplumbağa denize ulaşıyor, kaçı ölüyor, bu bilgiler de kayıt atına alınıyor.
Biyoloji öğrencisi Merve Yılmaz
Merve Yılmaz Yavru caretta carettaların hayatta tutunmasını zorlayan faktörleri de anlattı. İnsan baş sorumlu…
“Sadece bir canlının yemesi olarak bakmıyoruz. İnsan da bir predatör. Işık çok etkiliyor. Mesela alanlarımızdaki otel ışıkları çok önemli. Işık çok etkiliyor yuvaları. Onlara yön tayin ediyor. Anneler ışıktan nefret eder, yavrular ışığa âşıktır derler. Anneler ışık gördüğü zaman yuvalama yapmaz. Kendini denize götürür, gider, uzaklaşır. Ama yavrular yönlerini ay ışığına bakarak buldukları için aslında o yapay ışıklar, otel ışıkları, onları yanlış yere yönlendirir, bu yüzden denizden uzaklaştırır. İnsanların akşam saat 8'den sonra arazilerde bulunması yasak normalde. Her gün araziye çıkıyorum ve çöpleri topluyorum. Ertesi gün yine aynı yerde aynı çöpü görüyorum. Mesela geçen sene yavru bir kaplumbağanın pet bardağa sıkışıp öldüğünü gördüm. İnsanlar sahilde konuşuyor, eğleniyor, güzel ama bu aynı zamanda kaplumbağaların yuvalama alanı. Sen onların alanını işgal ediyorsun aslında. Ve insanlar şey bile diyebiliyor, kaplumbağa buradan niye çıksın? Sen onun yuvasındasın aslında… “
Uydu izleme cihazı takılan Altın, Gümüş, Flora ve Fauna, İnci ve Mercan’ı bu linkten canlı olarak izleyebilir, hangi rotaları takip ettiklerini, ne kadar yol gittiklerini takip edebilirsiniz.
İnci ve Mercan’a takılan uydu takip cihazlarıyla -daha gelişkin cihazlar olduğu açıklandı- caretta carettaların dalış derinlikleri, dalış süreleri, deniz yüzey sıcaklıkları gibi verilere ulaşılacak. Bu veriler NASA’da toplanıyor. Ve veri akışı ilgili kuruma belirli bir ücret karşılığında sağlanıyor.

Uzun miller yaparak kışlama alanlarına, yani ‘uyuşma’ alanlarına giden bu kaplumbağalar enerjisini tekrar topladıktan sonra, ki bu üç ya da dört yıl sürebiliyormuş, jeomanyetik dalgaların yönlendirmesiyle yuvaladığı kumsala geri dönecekler. Bu yolculukta hem kendi eko sistemleri hem de bilim için hayati bilgiler üretmiş olacaklar.
/././
Kupaya çöken kör milliyetçilik: “Las Malvinas son Argentinas”-Yalçın Doğan-
Hazır İngiltere’yi elemişler, aradan 44 yıl geçse de, savaşta kırılan gururlarını onarmaya çalışıyorlar, Arjantinli futbolcular “Adalar Arjantin’indir” pankartı açıyorlar. Futbol siyasetin tam göbeğinde, koyu bir milliyetçi tezgahın ortasında.
Sonunda devreye İnsan Hakları Örgütü Fair Square giriyor, hakkında bin türlü iddia dolaşan FİFA Başkanı İnfantino’yu Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne şikayet ediyor, “etik kuralları defalarca ihlal ettiği” gerkekçesiyle.
Dünya Kupası tarihinde bir insan hakları örgütünün FİFA Başkanını şikayet etmesi kupanın başladığı 1930’dan bu yana, yaklaşık yüz yıldır ilk.
Amerikan Başkanı Trump’ın telefonu üzerine, Amerika’nın son on altı turunda Belçika ile oynayacağı maçtan önce, ABD’li futbolcu Balogun’un kırmızı kart cezasını kaldırması...
Venezuela ve İran’a savaş açan Trump’a “FİFA Barış Ödülü” vermesi...
Gazze’de işlediği insanlık suçlarına rağmen, İsrail’in karşılaşmalardan men edilmesi kararını ertelemesi...
Maç bilet fiyatlarının anormal yüksek olması...
Devre arası normal 15 dakika iken, bugün süreyi 30 dakikaya uzatarak, araya show programları sıkıştırarak, sponsorlara para kazandırması...
İnfantino’nun karnesini baştan sona kırmızıya boyuyor.
Maçlarda yuhalanıyor, çeşitli ülkelerin futbol federasyonları onu “istenmeyen adam” ilan ediyor. Buna Avrupa Parlamentosu’ndan elliye yakın parlamenter destek veriyor.
Falkland Adaları kimin?
İnfantino skandalları konuşulurken...
Arjantin’in İngiltere’yi yarı finalde 2 - 1 yenerek elemesi sonrasında Dünya Kupası gündemi aniden tarihin kara sayfalarına kayıyor:
1982’te altı hafta süren İngiltere ile Arjantin arasındaki Falkland Adaları Savaşı’na.
O savaşta Arjantin yeniliyor. Ancak, İngiltere’yi eleyen Arjantinli futbolcular maçın bitiş düdüğü ile birlikte, sahanın ortasında bir pankart çıkartıyor:
“Las Malvinas son Argentinas”, Malvinas Adaları Arjantin’indir”.
Malvinas İspanyolca, İngilizcesi Falkland, 76 adadan oluşuyor. Güney Atlantik’teki adalar topluluğu, Arjantin’e yakın ancak, siyaseten Britanya Deniz Aşırı Toprakları statüsünde, halkı İngiliz yurttaşı.
Arjantin adalar üzerinde hak iddia ediyor, İngiltere itiraz ediyor, sonunda iki ülke arasında savaş çıkıyor, adalar yine İngiltere’de kalıyor.
Hazır İngiltere’yi elemişler, aradan 44 yıl geçse de, savaşta kırılan gururlarını onarmaya çalışıyorlar, Arjantinli futbolcular “Adalar Arjantin’indir” pankartı açıyorlar.
Futbol siyasetin tam göbeğinde, koyu bir milliyetçi tezgahın ortasında.
İngiltere’de kıyamet kopuyor, Arjantin’i o beş para etmez İnfantino’nun başında bulunduğu FİFA’ya şikayet ediyor.
Askeri cunta çöktü
Savaş gibi insanlık dışı bir harekata rağmen, Arjantin’in savaşı kaybetmesi, hayırlı bir sonuç doğuruyor.
Bizim 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Yunan Cuntası’nın çöküp, yerine demokrasinin yeniden gelmesine yol açması gibi...
Arjantin savaşı kaybedince, halk sokaklara dökülüyor, 1976’da Peronu’u askeri darbeyle devirerek, iktidarı ele geçiren cunta lideri General Galtieri istifa etmek zorunda kalıyor.
Ekim 1983’te yapılan seçimlerle ülke demokrasiye dönüyor, Alfonsin Devlet Başkanı seçiliyor.
Cuntacılar yargılanarak, cezaevini boyluyor.
Aşırı sağcı devlet başkanı
O güzel günler yıllar sonra anılarda kalıyor.
2023’te aşırı sağcı Javier Milei Arjantin’in Devlet Başkanı seçiliyor.
Milei Amerika ve İsrail’i “özgür dünya” olarak tanımlıyor, ulusal para birimi Peso yerine Amerikan doları getireceğini, çevre, sağlık ve eğitim bakanlıklarını kapatacağını söylüyor. Silahlanmadan yana.
Partisinin adayları arasında Neo - Naziler ve askeri diktatörlüğü savunan pek çok kişi var.
Lafı uzatmaya gerek yok, Trump’a hayranlık duyan Milei tam bir faşist.
Yarı finalde rakip İngiltere olunca, Milei için fırsat doğuyor. Çeşitli Batı Internet sitelerinin iddiasına göre, planı Milei hazırlıyor:
Arjantin ne yapıp edip, İngiltere’yi mutlaka yenecek, maçın bitiminde de o pankart açılacak!..
Ve bir iddia
Sabıkalı bir Dünya Kupası’nın yarın final maçı var. İddia o ki:
Maçlarda Arjantin’e kıyak geçiliyor. Bazı kararlarda Arjantin kollanıyor.
Bu iddianın arkasında Milei’nin Trump’la arasının iyi olması, İnfantino’nun da Trump’ın sözünden çıkmaması yatıyor - muş!..
Dünya güzeli, alımlı çalımlı Eva Peron’un insanları yıllarca peşinden sürükleyen romantik öyküsü, o ünlü “Benim için ağlama Arjantin” şarkısından, faşist bir devlet başkanının futbolu aşırı milliyetçiliğin göbeğine taşıdığı dramatik yolculuğun ülkesi Arjantin!..
Yarınki İspanya - Arjantin finali artık finali aşıyor, farklı bir çerçeveye oturuyor.
/././
FIFA Başkanı Infantino'dan Trump'a övgü: Siz olmasaydınız böyle bir başarıya dönüşemezdi
***
Kadir İnanır belgeselinin yönetmeni anlattı: 17 yaşından beri devasa bir arşiv biriktirmiş, yayımlanmamış el yazısı bir otobiyografisi var -Faruk Ekici-
"Şu sıralar sinemalardaki gösterimi için bir planlama yapıyoruz. Sonrasında da bir dijital platformda ya da ulusal bir kanalda yayımlanmasını çok istiyoruz. Bence keşke bu TRT olsa; TRT'de gösterilse de herkese ulaşsa... Sadece bir dijital platformda kalmasa"
77 yaşında yaşamını yitiren Türkiye sinemasının unutulmaz isimlerinden Kadir İnanır'ın bugüne dek gün yüzüne çıkmamış devasa kişisel arşivi, yönetmen Hüseyin Karabey'in kamerasından kapsamlı bir belgesele dönüştü. 2009 yılında filizlenen ve kurgusu yıllara yayılan Kuzeyden Gelen Adam; İnanır'ın 17 yaşından beri özenle sakladığı fotoğraflardan el yazması otobiyografisine kadar uzanan bir "hafıza odasının" kapılarını aralarken, efsanevi aktörün sadece sinema serüvenini değil, Türkiye’nin dönüm noktalarındaki toplumsal duruşunu da merkeze alıyor.
Klasik bir biyografi olmanın ötesine geçerek izleyiciyi Yeşilçam'ın bilinmeyen arka sokaklarına davet eden belgesel; Selvi Boylum Al Yazmalım'ın finali yüzünden Atıf Yılmaz'la yaşanan küslükten Yılmaz Güney ile olan görünmez bağa ve setlerdeki emek mücadelesine kadar pek çok çarpıcı gerçeğe ayna tutuyor. Kadir İnanır'ın iddialı, dominant ama bir o kadar da haktan ve emekten yana olan tavrını şeffaflıkla yansıtan belgesel, adeta bir "vasiyet" niteliği taşıyor.
Uzun süren kurgu aşamasının ve araya giren sağlık sorunlarının ardından izleyiciyle buluşmak için gün sayan belgeselin yönetmeni Hüseyin Karabey; Kadir İnanır'ın evinin altındaki arşiv odasına ilk girişini, Yeşilçam starının 13 yıl boyunca kendi belgeseline müdahale etmeme iradesini, 2013'teki çözüm sürecinde ekrandan yansıyan o tarihî kırılma anına dair unutamadığı anekdotu ve Türkiye sinema tarihinin yarısını barındıran bu hafızanın geleceğe nasıl taşınacağını T24’e anlattı.
Hüseyin Karabey
- Belgesel fikri ilk olarak nasıl doğdu? Türkiye sinemasında Kadir İnanır gibi bir ismin belgeselini çekmek isteyen pek çok yönetmen olmuştur mutlaka. Bu proje size nasıl ulaştı ve bu sürece nasıl dâhil oldunuz?
Ben Jülide Kural'ı tanıyordum, ilk işlerimi de onunla yapmıştım. Sessiz Ölüm'de canlandırma bölümlerindeki tek oyuncuydu. O dönemde en ünlü, en yetenekli oyunculardan bir tanesiydi zaten; bence hâlâ da öyle.
Jülide ile Kadir İnanır'ın ilişkisi başladıktan bir iki yıl sonra, Jülide beni Kadir İnanır'la tanıştırdı. Daha önce Jülide Kural'ın Frida Kahlo'yu oynadığı oyunla ilgili uzun soluklu bir belgesel yapmıştım. İki ya da üç yıl, belki daha da fazla sürmüştü. Kendi işimin yapımcısı olduğum için içime sinmeyen hiçbir şeyi yapmıyorum. İçime sinen bir işin ortaya çıkması da her zaman çok hızlı veya kolay olmuyor.
Kadir abi o belgeseli seyretmiş ve çok hayran kalmış, sonrasında da benimle tanışmak istedi. Tanıştıktan sonra bana evinin altındaki kocaman arşiv odasını gösterdi. 17 yaşından beri eline ne geçtiyse toplamış. Kayıt değeri olan önemli fotoğraflar... Dönemin teknolojisi neye izin verdiyse; fotoğraflardan sonra 8 milimetreler, 16 milimetreler, VHS'ler, Hi8'ler, bir sürü kamera arkası görüntü, 10 bine yakın fotoğraf, kostümler ve el yazmaları... Çünkü Kadir abi kendini bildi bileli not tutan, günlük yazan biri. Hatta en sonunda kendi el yazısıyla otobiyografisini de yazdı. Henüz yayımlanmayan 300 sayfalık bir kitap bu; umarım ileride o da yayımlanır.
Kadir İnanır ve Jülide Kural
Durum böyle olunca, "Kadir abi, burada inanılmaz bir malzeme var. Türkiye sinema tarihinin neredeyse yarısı burada yatıyor" dedim. Arşivci tarafım ağır bastı ve ne olur ne olmaz diyerek tüm bunları ilk etapta dijitale aktarmayı teklif ettim. "Tamam, haklısın" dedi. Bu işleme başlarken bir yandan da onunla uzun soluklu röportajlar yapmaya başladım. Bunun bir belgesele dönüşeceği belliydi ama nasıl bir şeye dönüşeceğini henüz bilmiyorduk. Benimkisi, tıpkı o 10 bin fotoğrafı kaydetmek gibi, Kadir abinin hafızasını da kaydetme içgüdüsüyle yapılmış röportajlardı.
Süreçte daha çok el yazısıyla yazdığı otobiyografik kitabını dikkate aldık. Oradan okuyup on sayfalık kısımların özetini çıkarıyor ve ondan bu bölümleri anlatmasını istiyordum. Çünkü 17 yaşında kasabadan çıkıp buraya gelişine kadar bütün ayrıntılar o notlarda mevcuttu. Bazı filmleri, bazı olayları, tarihin o anında neler yaşandığını ve Kadir abinin o sırada ne yaptığını anlatıyordu. Bu sayede ben de zamanla malzemeyi ve arşivi tanımaya başladım. Zaten yüzden fazla filmi var. Üstelik o dönemde çok ciddi sağlık sorunları da yaşadı; önce akciğer kanseri oldu, ardından bir beyin kanaması geçirdi.
- Peki bu süreç ne zaman başladı ve ne kadar sürdü?
2009'da başladı. Barış süreci başlayınca, açıkçası barış sürecinin sonlanmasını da bekledim. Sonra pandemi oldu. Yani beklememize somut bir sebep yok gibi gözükse de aslında birçok sebep var. Ülkenin durumu da buna dâhil. Çünkü Kadir abi hep tavrını koruyordu ve önemliydi. Ama sonra montaja başladık. Montaj yaklaşık iki yıl sürdü. Yani bir anlatım dili bulmamız lazımdı. Sonuçta bu, dediğim gibi, birçok filmin çıkabileceği korkunç bir havuzun içinden çıkan ilk ve en önemli film olarak tasarladık. Ama bundan başka, birçok film çıkacak o arşivden zamanla.
Kadir İnanır arşiv odasında
- Arşivden başka filmlerin de çıkacağını söylediniz. Bu belgeselde kullanmadığınız, dışarıda bıraktığınız pek çok materyal oldu o hâlde, değil mi?
Bilinçli olarak kullanmadığımız, ileride tematik olarak değerlendireceğimiz materyaller var. Mesela bir dijital platforma ya da televizyona otuzar, otuz beşer dakikalık sekiz bölümlük belgeseller yapılabilir. Bunlardan birinin konusu Yeşilçam’da set çalışma koşulları, bir diğeri yeraltı dünyası ve Yeşilçam ilişkisi, bir başkası ise politikacılar ve Yeşilçam ilişkisi olabilir.
Belli başlı filmlerin; örneğin Selvi Boylum Al Yazmalım, Katırcılar ya da Yılanların Öcü gibi yapımların arka plan hikâyeleri işlenebilir. Bunlar ciddi bir şekilde değerlendirildi ve ön hazırlıkları yapıldı. Ancak bir film, tek bir şeyi çok iyi anlatmalıdır; aksi takdirde çorbaya dönüşür. Biz de kendi aramızda bunu yüksek sesle dile getirdik; "Bunların da zamanı gelecek ama şimdilik asıl önemli olan bu filme odaklanalım" dedik. Belgeselin ana teması Kadir İnanır'ın kim olduğu, nereden geldiği ve Türkiye'nin dönüm noktalarında ne gibi tavırlar aldığı üzerine kurulu. Yoksa Kadir abinin kamuoyunun zaten bildiği pek çok hikâyesi var.
- Biraz da Kadir İnanır'ı sorayım. İzleyenler de mutlaka fark edecektir, kesinlikle kötü anlamda söylemiyorum ama Kadir İnanır'ın haklı bir egosu var. Sonuçta Kadir İnanır'dan bahsediyoruz. Sette de o otoriteyi sağladığını zaten kendisi ifade ediyor. Peki iş kendi belgeseline gelince durum nasıldı; kurgu sürecinde size ve sizin kararınıza ne kadar müdahale etti?
Hak'tan yana, emekten yana bir tavrı var. Ancak senin de dediğin gibi, sahip olduğu gücü ve iddialı duruşunu her zaman olumlu anlamda kullanıyor. Mesela set emekçilerinden de duyarsınız; onlar bir sorun yaşarsa o set durur. Sette yemekte ne pişiyorsa onlarla beraber yer. Çoğu sette kazandığı paranın yarısından fazlasını çalışanlarla paylaşır. Bu anlamda gerçekten dominant bir karakter ama bunu pozitif anlamda söylüyorum.
Kadir abi sinemayı çok seviyor ve 13 yıl boyunca işime bir kez olsun karışmadı. Sadece arada sırada haklı olarak, "Oğlum ne zaman bitireceksin bu filmi?" diye sitem ediyordu. Film bittiğinde son yaşadığı sağlık sorunları henüz başlamamıştı. Onu izlemeye davet ettim. O da, "Yanlış anlama, eğer beğenmezsem göstermem" dedi. Sürece hiç dâhil olmadığı için o da ne çıkacağını bilmiyordu ama bana olan güvenini her zaman hissettirdi, beni her yerde onore etti. Neyse, seyretmeye başladı. 15. dakikadan sonra dönüp "Ne yapmışsın oğlum sen?" diye başlayan övgü dolu cümleler kurdu, film boyunca da bunu konuştuk. Sonrasında oturup uzun uzun değerlendirdik. Ki onun seyrettiği aslında filmin ham hâliydi, henüz kesin olarak bitmemişti. Buna rağmen çok mutlu oldu ve yine hiçbir şekilde, "Şurayı değiştirsen şöyle olur, buraya dokunsan böyle olur" demedi.
Selvi Boylum Al Yazmalım'ın çekimleri sırasında bir set anısı
- Biraz belgeselin içine girmek istiyorum. Selvi Boylum Al Yazmalım ile ilgili iki ayrı detay var. İlkinde, "Selvi Boylum Al Yazmalım'ın sonunda yaşananlardan dolayı ben Kadir İnanır - Türkan Şoray ilişkisini bitirdim" diyor. İkinci bölümde ise Atıf Yılmaz'a sitemini belirtiyor. Baştaki o sözü, aslında Atıf Yılmaz'la yaşadığı sorundan dolayı mı Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisini bitirdiği anlamına geliyor?
Evet, ama Kadir abi daha ötesini açıklamak istemedi. Muhtemelen şöyle olduğunu düşünüyorum: O dönem, zor film çekilen dönemlerden bir tanesi. Kadir İnanır da Türkan Şoray da Atıf Yılmaz'ın projesini destekliyorlar. Normalde aldıkları parayı almıyor, her şekilde yardımcı oluyorlar. Muhtemelen ikisi de kendi güçleri oranında destek vermişler. Zaten kamera arkası görüntüleri uzun değil hissetmişsinizdir; çok ufak bir set. O en önemli sahnenin çekildiği yerde kamerayı ya da ekibi görüyorsunuz.
Sonunda Atıf Yılmaz, filmin bitmiş hâlini Kadir İnanır'a seyrettirmiş. Kadir abiye teyit ettirdikten sonra, bence Türkan Şoray’a da izlettirmiş. Türkan Hanım'ın ya da Atıf Yılmaz'ın kendince bir tasarrufu olmuş orada. Kadir abi son hâlini bildiği hâlde galada farklı bir versiyonu görünce çok sinirlenmiş ve üzülmüş. O günden sonra da —tam tarihi hatırlamıyorum ama galiba 13 yıl boyunca— Türkan Şoray'la bir arada film çekmemiş.
Atıf Yılmaz'a da uzun süre bu kırgınlığı duymuş. Ancak yıllar sonra bu kırgınlık, en azından Türkan Şoray nezdinde kapanıyor. Atıf abi hayattayken tanırdım; dünyanın en tatlı, en pozitif insanlarından biridir. Muhtemelen o da çok zor bir durumda kaldığı için o tasarrufu yapmıştır. Ancak Kadir abinin tavrı nettir, bu yüzden o kızgınlığını, öfkesini ya da fikrini paylaşmak istiyor. "Bana danışmazsan ben de yıllar sonra söylerim" diyor. Bu çok içten ve samimi bir tavır. Çünkü Kadir abinin kişiliğini temsil eden en önemli noktalardan biri budur: Karşısındaki kim olursa olsun, gücüne bakmaksızın, inanmadığı bir şeyi asla sineye çekmez. Söyleyeceğini hiç sakınmaz. Belki de bu yüzden halkın her kesiminden büyük bir sevgi görüyor.

- Kadir İnanır belgeselde Yılmaz Güney'den de büyük bir minnetle bahsediyor ancak onunla hiçbir filmde rol almadığını söylüyor. Üstelik bu konunun nedenini biraz muallakta bırakıyor. Siz biliyor musunuz, neden birlikte aynı filmde rol alma fırsatı bulamadılar?
Şimdi, orası biraz daha netleşsin diye sizin seyrettiğinizden farklı bir versiyon hazırladık. Yılmaz Güney'e çok saygı duyuyor, onu çok seviyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: Türkiye sinemasında yaptığı işler zaten ortada. Ama biz aynı dönemde, aynı tür filmler yapıyorduk. O da avantür filmler çekiyordu, ben de. Ayrıca sosyal çevremiz de aynıydı. Aynı şeyleri yaşadığımız ve aynı türden bir kariyerin peşinde olduğumuz için birlikte çalışma şansımız olmadı.
- Belgesel aslında bir buçuk saatlik bir yapım. İçinde, sizin de biraz önce bahsettiğiniz ve belki ileride izleyiciyle buluşacak başka videolar da var. Benim asıl merak ettiğim nokta şu: Belgeselin aralarında duyduğumuz dış sesler, yani bizim haber dilinde DSF dediğimiz okumalar var. Onlar Kadir Bey'in kendi metinleri mi?
Kendi yazdığı otobiyografi, el yazması ve yazdığı yerlerin metni. Sadece giriş bizim düşüneceğimiz, işte "Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda hayatım gözümün önünden film gibi geçiyor" diye. O bence çok anlamlı oldu. Kadir abinin de hoşuna gidince kabul etti.
Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder ve Kadir İnanır
- Peki söyleşi sırasında dinlerken içinize oturan, sizi çok etkileyen bir anekdot var mı?
2013 Mart Nevruzu'nda barış süreci nihai amacına ulaşmak üzereydi. Sırrı Süreyya Önder televizyondan, Kandil'den gelen mesajı okuyordu. Sonra Kadir abi duygusallaştı. Çünkü akil insanlara katıldığı için çok büyük bir lince uğramış, buna rağmen duruşunu hiç değiştirmemişti. Bir anlamda, istediği büyük barış amacına ulaşıyordu. Sonra röportaj yapmaya başladık. Başlamadan önce bana dönüp, "Hüseyin bak, burası Türkiye; her şey bitene kadar her şey olabilir" dedi. Gözündeki o tedirginliği ve korkuyu görmüştüm. Hem mutluydu hem de tedirgindi. O an beni tabii ki etkiledi ama daha sonra yaşanan olayların ardından, o sözlerden çok daha fazla etkilendim. Geçmişte yaşadıklarını unutmayan, nasıl bir sürecin işleyebileceğini aşağı yukarı tahmin edebilen birisinin öngörüsüydü bu. Açıkçası yıllar sonra bile hep o anı hatırlarım. "Belli olmaz, dikkat etmek lazım" demişti. Gerçekten de her şey birden tersine dönebiliyordu ve o, bunu televizyondan canlı izlerken bile biliyordu.
- Buradan şunu da anlıyorum; aslında başta da belirtmiştiniz, Kadir İnanır çok büyük bir arşivci. Böylesine önemli bir kırılma noktasının bile kaydını tutmak için çabalamış.
Kesinlikle. Örneğin, Kenan Evren'in bildirisini okuduğu bir bölüm var. O görüntü her yerde vardır ama biz onu doğrudan Kadir İnanır'ın arşivinden aldık. Elindeki ufak kamerayla televizyondan o anı çekiyor ve bir yandan da söyleniyor. İnsan arşivde tarama yaparken karşısına böyle şeyler çıkınca gerçekten çok şaşırıyor ve etkileniyor.
Kadir İnanır ve Jülide Kural, 2013 Nevruz kutlamasının canlı yayınını izlerken
- Jülide Hanım belgesel boyunca bir kere görünüyor, kendisi mi belgeselde daha fazla yer almak istemedi?
Kesinlikle, açıkçası filmde bu şekilde yer almak istemedi. "Kadir'in anlatacağı çok şey var. Benim de ne yaptığım, onun hayatında nerede durduğum ya da kendi yaşadıklarım zaten belli" dedi. Ben de anlayış gösterdim. O tek sahneyi gördü ve bir şey demedi. Sadece Jülide'yle ilgili de değil, genel anlamda Kadir abinin özel yaşamına girmek istemedim. Çünkü zaten bunu bilen biliyor. Bilinmeyenlere anlatmak için de yeterli zamanımız yoktu. Ama ileride başka filmlerde, başka belgesellerde bence bunlar da anlatılır.
- Peki Kadir Bey rahatsızlanmadan önceki son görüşmenizde yine filme dair bir şeyler konuşmuş muydunuz?
Biz filmi, Kadir abi seyrettikten yaklaşık üç hafta sonra İstanbul Film Festivali'nde gösterecektik. Ancak o gösterimi ertelemek zorunda kaldık. Sonrasında da iyileşip galalara sağlıklı bir şekilde katılabilsin diye bazı gösterimleri erteledik. Ama Kadir abi filmi çok seviyordu. Mesela uzun süre fizik tedavi gördü. İki yıl boyunca her gün uğraştı ve gerçekten ilerleme de kaydetti. Romatem’deyken kendisini ziyarete gelen birçok arkadaşına bu filmi gösterdi. Kendince gurur duydu. Belki de hayatı gözünün önünden geçti. Arkadaşlarının da o anlardan çok etkilendiğini biliyorum.
- Yakın zamanda bir platform veya gösterim aracılığıyla izleyicilerin de artık belgesele ulaşabilmesi mümkün olacak mı? Bu yönde bir görüşmeniz ya da anlaşmanız var mı?
Film aslında artık Kadir abinin bir vasiyeti gibi oldu. O yüzden elimizden geldiğince çok yerde göstermeye çalışacağız. Şu sıralar sinemalardaki gösterimi için bir planlama yapıyoruz. Sonrasında da bir dijital platformda ya da ulusal bir kanalda yayımlanmasını çok istiyoruz. Bence keşke bu TRT olsa; TRT'de gösterilse de herkese ulaşsa... Sadece bir dijital platformda kalmasa. Ama bu ülke enteresan bir ülke. Umarım bu filmin toplumsal mesajının ne kadar önemli olduğunun farkına varırlar. Gölgelerinden korkup çekinmekten vazgeçerler. Çünkü özünde sadece insanların iyiliğini ve barışı isteyen, emekten yana olan, koskocaman bir miras bırakmış bir Kadir İnanır filminden bahsediyoruz. Umarım bu eser herkese ulaşma şansını yakalar.
https://t24.com.tr/index.php/kultur-sanat/yesilcamin-selvi-boylumu-beyazperdenin-tatar-ramazani-adi-sinema-tarihine-altin-harflerle-yazilan-kadir-inanir-kimdir,1322267Bugün hava nasıl olacak?
Rapora göre, bugün İstanbul'da sabah saatlerinde 25 derece olan sıcaklığın, öğle saatlerinde 32 dereceye kadar tırmanması bekleniyor. Akşam saatlerinde termometrelerin 28 dereceyi göstereceği, gece ise havanın 24 dereceye kadar ineceği tahmin ediliyor. Kent genelinde nem oranının yüzde 40 ile 90 arasında değişeceği belirtilirken, hafta sonunu sahilde geçirmek isteyenler için deniz suyu sıcaklığının 24 derece seviyesinde olduğu kaydedildi.
Termometreler 33 dereceyi gösterecek
AKOM'un raporunda İstanbullular için özel bir uyarı da yer aldı. Paylaşılan bilgilere göre İstanbul'da önümüzdeki günlerde herhangi bir yağış beklenmiyor ve havanın çoğunlukla güneşli olması öngörülüyor.
Uzmanlar, sıcak havaların bunaltıcı etkisine karşı poyrazın devreye gireceğini belirtiyor. Uyarı metninde, aralıklarla kuvvetli (10-40 km/s) esecek kuzeydoğulu (Poyraz) rüzgârların yurttaşlara serinlik hissi vermeye devam edeceği ifade edildi. Ancak bu serinlik hissine rağmen, hava sıcaklıklarının önümüzdeki hafta boyunca 30-33 derece aralığında seyredeceği konusunda yurttaşlar uyarıldı.
AKOM raporu
***
Yüzyıl sonunda İstanbul’da aşırı sıcağa bağlı ölümler 10 kat artabilir -Dr. Merve Yılmaz-
Yeni bir çalışma, küresel emisyonların artmaya devam ettiği olumsuz senaryoda, yüksek sıcaklıkların yüzyıl ortasında İstanbul’da 25 bin fazladan ölüme neden olabileceği uyarısında bulunuyor. Yüzyıl sonuna gelindiğinde ise bu sayının yaklaşık 40 bine ulaşabileceği hesaplanıyor. Bu bulgular, yüksek sıcaklıklara bağlı ölüm riskinin, 2013-2017 dönemine kıyasla, neredeyse %40 artabileceği anlamına geliyor. Bilim insanları, bir buçuk derece hedefinin başarılması durumunda ise sıcağa bağlı ölümlerin yüzyıl sonunda 9 bin seviyesinde tutulabileceğine dikkat çekiyor.
Çalışmanın bulguları, İstanbul’da emisyon azaltımını uyum politikalarıyla birlikte düşünmek gerektiğini gösteriyor.
Öne çıkan adımlar arasında şunlar sayılabilir:
* Aşırı sıcaklara karşı erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi,
* Yaşlılar, kronik hastalığı olanlar ve düşük gelirli haneler gibi kırılgan grupların önceliklendirilmesi,
* Sağlık sisteminin sıcak hava dalgalarını hazırlıklı hâle getirilmesi,
* Mahalle ölçeğinde serinleme olanaklarının artırılması.
Mevcut araştırmanın bazı sınırlılıkları da yok değil. Her şeyden önce ölüm verilerine erişim kısıtlı. İlaveten, insanlarla kurumların sıcaklığa uyum sağlama kapasitesinin gelecekte nasıl değişeceği de belirsiz ve modelin içine dahil edilmiş değil. Fakat bu sınırlılıklar, bulguların önemini azaltmaktan ziyade, daha kapsamlı veri paylaşımına ve uzun dönemli sağlık-iklim izleme sistemlerine duyulan ihtiyacı gösteriyor.
İklim politikaları, halk sağlığı için de kritik önemde
Çalışma bir yandan da Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamında açıkladığı 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşmasının, İstanbul’daki sıcaklık kaynaklı sağlık risklerini kayda değer ölçüde azaltabileceğini göstermesi açısından önemli. Ancak bunun için yalnızca Türkiye’nin hedeflerine ulaşması yeterli değil; diğer ülkelerin de aynı başarıyı göstermesi gerekiyor. Bu sonuç, iklim politikalarının yalnızca enerji, ulaşım ve sanayi gibi başlıklarla sınırlı olmadığını; doğrudan halk sağlığı kazanımı yaratabileceğini ortaya koyuyor.
Ancak çalışmanın bulgularının da işaret ettiği üzere, emisyon azaltımı şart olmakla birlikte, tek başına yeterli değil: Düşük emisyon senaryosunda dahi yüzyıl sonundaki ölüm oranının, 2013-2017 referans döneminden %4,5 daha yüksek olması dikkate değer. Bu nedenle emisyon azaltımının; kentsel nüfusun yönetimi, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi ve şehirlerin iklim direncinin güçlendirilmesi gibi uyum stratejileri ile desteklenmesi gerekiyor. Aşırı sıcakların daha sık, daha uzun ve daha şiddetli yaşanacağı bir iklimde, İstanbul’un bugünden hazırlanması halk sağlığı açısından kritik önem taşıyor.
İklim Masası / T24
-----
Kaynak makale: Yılmaz, M., Tayanç, M., Toros, H. ve Can, G. (2025). “Future Heat-Related Mortality in Türkiye: Projections Under CMIP6 Scenarios Towards National Climate Action Targets.” Earth Systems and Environment, 10, 1701-1718. https://doi.org/10.1007/s41748-025-00707-x
/././
Bisiklet taytının Meclis'te gündem olmasının ardından görevden alınan Vali Çiçekli: Pedallamaya devam.
Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken bisiklet taytı giymesinin CHP'li İnan Akgün Alp tarafından Meclis gündemine taşınmasının ardından görevden alınma hakkında konuştu. Çiçekli, "Pedallamaya devam. Ben yelken, kürek sporcusuyum. Bisiklet sporcusuyum. Üzerimdeki kıyafet spor kıyafetidir. Sporu spor kıyafetiyle yapıyorum. Karar büyüklerimizin takdiridir" dedi. https://t24.com.tr/gundem/bisiklet-taytinin-gundem-olmasi-ardindan-gorevden-alinan-vali-cicekli-pedallamaya-devam,1336910
***
Haluk Levent'in yardımcısı 'etkin pişmanlık' ifadesi verdi: Bahis için talimat veriyordu, 190 milyonluk kupon kaybetti, paraları borç aldığını söyledi!
"Ahbap Derneği adına toplanan bağışların şüphelilerin hesaplarına aktarıldığı" iddiasına yönelik soruşturmada tutuklanan ve 'etkin pişmanlık' hükümleri kapsamında ifade veren derneğin kurucularından Alper Çelik, yardımcısı olduğu Haluk Levent'in kendisine "Şu maçlara kupon yap" diyerek para gönderdiğini söyledi. Çelik'in hesabından bahis sitesine 6 bin 126 işlemde toplam 279 milyon 367 bin 817 lira gönderildiği, 190 milyon 270 bin liralık kupon yapıp kaybettiği tespit edildi. Çelik söz konusu paranın kaynağı için "Bu paraları Levent borç alarak oynadığını söylemiştir. Parayı yatırmayı Levent'in talimatıyla yaptım, oynanan bahislerin hepsi Levent'e aittir" dedi. Çelik, Levent'in asistanı tutuklu Yeliz Kaya ve diğer bazı kişilerle aralarındaki yüklü miktarda para trafiğini için de "Bu paralar Haluk Levent talimatıyla gelmiştir ve gitmiştir. Özellikle Ahbap borç vs. yazılanlar gibi bunlar benim de dikkatimi çekmiştir. Kendisine bunu sorduğumda 'Bunlar benim tanıdığım, arkadaşlarımdan aldığım borç paralardır, geri iadesi yapılmıştır.' demiştir. Bu paralarla ödemeler, bahis, borsa ve kumar oynamıştır" ifadesini kullandı. https://t24.com.tr/gundem/ahbap-sorusturmasinda-etkin-pismanlik-ifadesi-veren-alper-celik-haluk-levent-telefondan-su-maclara-kupon-yap-talimati-veriyordu,1336886
***
Apple'dan yüzde 50'ye varan zam: Apple Music ve iCloud+ fiyatları değişti
Apple, Türkiye'deki dijital servis abonelik ücretlerini artırdı. Apple Music paketlerinde yüzde 50'ye varan fiyat artışları uygulanırken, iCloud+ depolama paketlerinin ücretleri yüzde 25 ile yüzde 37,5 arasında yükseldi. https://t24.com.tr/ekonomi/appledan-yuzde-50ye-varan-zam-apple-music-ve-icloud-fiyatlari-degisti,1336894
***
Hulusi Akar, BAE'ye satış konusunda muğlak konuştu, "pozitif mesaj aldık" dedi: Alıcısı konumunda değiliz, F-35 programına dönüyoruz.
TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı ve AKP Kayseri Milletvekili Hulusi Akar, "S-400 konusu bir şekilde çözülecek. Bu konuda birtakım gelişmeler bekliyoruz, umuyoruz, temenni ediyoruz ve olacak gibi görünüyor. Bunun sonunda da önemli ve pozitif gelişmeler olacak şekilde niteliyoruz S-400 konusunu. F-35 programının durdurulmasının gerekçesi S-400, o kalkınca zaten doğrudan F-35 başlayacak." dedi. Akar, "Bu 'S-400 BAE'ye gidiyor falan' demedik biz, demiyoruz. Bunun bir an önce çözülmesi için, bir an önce bir yola konulması için mutabakat sağlandığını ve yakın bir zamanda bazı gelişmelerin olabileceğini, aramızdaki bu sıkıntı olan hususun çözüleceğini kendileriyle konuştuk, görüştük. Bu konuda zaten onların kendi kanallarından aldıkları bilgiler var. O bilgiler çerçevesinde bize pozitif cevaplar verdiler." ifadelerini kullandı. https://t24.com.tr/dunya/hulusi-akar-s-400-baeye-gidiyor-demedik-kendi-kanallarindan-aldiklari-bilgiler-cercevesinde-bize-pozitif-cevap-verdiler,1336857
***
T-24















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder