‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? + TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı (EVRENSEL)


‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? -Kansu Yıldırım-

Türkiye kapitalizminin “agresif büyüme” temposu, emeğin ve doğal kaynakların aşırı sömürüsü yanında, giderek artan biçimde atık ithalatı ile de hızlanıyor. Her yıl başta Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden milyonlarca ton demir-çelik hurdası, plastik atık ve çeşitli endüstriyel atık Türkiye’deki işleme tesislerine geliyor. Endüstriyel atık kompleksi, sermayenin uluslararasılaşmasına paralel olarak küresel atık ekonomisinin büyüme dinamikleriyle birlikte genişliyor.

Türk şirketlerinin iştahını kabartan en önemli unsur, küresel atık pazarının bugün 1 trilyon doları aşmış olmasıdır. Bu pazarı cazip kılan yalnızca sanayinin ihtiyaç duyduğu ucuz ham maddeyi sağlaması değil, aynı zamanda çevre ve sağlık risklerini büyüten, ucuz emeğe dayalı yeni bir birikim alanını oluşturmasıdır. Marx’ın kapitalistlerin hareket tarzını anlatırken kullandığı “benden sonrası tufan” sözü tam da bu mantığı özetler. Sermaye çevresel riskleri sadece bir maliyet olarak değil, yeni yatırım ve değerlenme fırsatları olarak görür.

Atık ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi anlamak için Giacomo D’Alisa ile Federico Demaria’nın geliştirdiği “kirlilik yoluyla birikim” (accumulation by contamination) kavramına bakabiliriz. Yazarlar, Güney İtalya ve Hindistan üzerine yaptıkları çalışmalarda kapitalizmin yalnızca doğayı kirletmediğini, kirliliği ve atığın kendisini de yeni bir sermaye birikim alanına dönüştürdüğünü savunuyor.

Bu yaklaşım, Karl W. Kapp’ın şirketlerin çevresel maliyetleri topluma aktarma eğilimine ilişkin analizi ile David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kuramının sentezinden ileri geliyor. Ancak D’Alisa ve Demaria, Harvey’in yaklaşımını çevre alanına mekanik biçimde taşımak yerine kirliliğin üretimi, yönetimi ve bertarafının giderek daha kârlı ekonomik faaliyetlere dönüştüğünü, çevresel yıkımın yalnızca sermaye birikiminin bir sonucu olmadığını, sermayenin yeniden üretimini mümkün kılan mekanizmalardan biri haline geldiğini gösteriyor.

Kirlilik böylece doğrudan yeni bir kâr alanına dönüşüyor. Atık yönetimi sermaye için yeni bir yatırım alanı haline geldikçe şirketler çevresel maliyetleri ve riskleri kamunun üzerine daha fazla yüklüyor. Buna karşılık atığın toplanması, işlenmesi ve bertarafı için sağlanan teşviklerle yüksek kârlar elde ederken emek ve çevre maliyetlerinden kaçmanın yeni yollarını da buluyorlar.

Günümüzde “kirlilik yoluyla birikim” mekanizmasının daha fazla hızlandığı görülebilir. “Yeşil dönüşüm”, “döngüsel ekonomi” ve “sürdürülebilirlik” söylemlerinin üzerindeki perde kaldırıldığında atık toplama, ayrıştırma, lojistik, geri dönüşüm teknolojileri, bertaraf hizmetleri ve atık yönetiminden oluşan devasa bir küresel sermaye havuzu ortaya çıkıyor.

Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Katı Atık Birliğinin (ISWA) yayımladığı “Global Waste Management Outlook 2024” raporu dünyada üretilen katı atık miktarının 2050 yılına kadar yaklaşık 3.8 milyar tona çıkacağını öngörüyor. “Waste Recycling Services Market (2026–2033)” raporuna göre ise küresel atık geri dönüşüm hizmetleri pazarı 2025 yılında 68.2 milyar dolar büyüklüğe ulaşırken, pazarın 2026 yılında 71.6 milyar dolara, 2033 yılına kadar ise yıllık ortalama yüzde 6.3 büyüyerek 109.8 milyar dolara çıkması bekleniyor. 2025 yılı itibarıyla Asya-Pasifik bölgesi yüzde 42’lik payla pazarın lideri konumunda bulunurken, küresel atık yönetimi ekonomisinin toplam büyüklüğü bugün 1.52 trilyon dolara ulaşıyor.

Küresel atık ekonomisindeki bu büyüme eğilimi, Türkiye kapitalizminin son yıllardaki yeniden örgütlenme süreciyle de örtüşüyor. Türkiye artık yalnızca atık tüketen bir ülke olarak değil, uluslararası sermayenin maddi dolaşımında stratejik bir işleme merkezi olarak konumlanıyor. Sanayi üretiminde kullanılan ikincil ham maddelerin giderek daha büyük önem kazanması, ülkeyi küresel atık ticaretinin kilit duraklarından biri haline getiriyor.

Uluslararası ticarete konu olan atıkların önemli bir bölümü, sanayi üretiminde yeniden kullanılacak ikincil ham maddelere dönüşüyor. Avrupa açısından bu durum iki yönlü bir avantaj yaratıyor. Bir yandan çevresel yükler ve geri dönüşüm maliyetleri azalıyor, diğer yandan bu atıklar ucuz emeğin, düşük çevre standartlarının ve gelişmiş işleme kapasitesinin bulunduğu Türkiye gibi ülkelere yönlendiriliyor.

Türkiye’de “sıfır atık projesi” kapsamında bugüne kadar 74.5 milyon ton atığın “ekonomiye kazandırıldığı” açıklandı. Ancak Eurostat ile Greenpeace verileri tablonun uluslararası boyutunu daha açık gösteriyor. Avrupa Birliği 2024 yılında toplam 31.6 milyon ton atık ihraç etti. Bunun 12.25 milyon tonunu, yani yaklaşık üçte birini tek başına Türkiye aldı. Bu tablo Türkiye’nin küresel atık ticaretindeki merkezi konumunu açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye, Birleşik Krallık, ABD, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın da bulunduğu 213 ülke arasında son 10 yıldır Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı olmayı sürdürüyor. 2014 yılında 7.9 milyon ton olan toplam atık ithalatı, 2021’de 14.5 milyon tonla zirve yaptı. Hacim 2022 ve 2023’te 11.8 milyon ton bandına gerilese de 2024’te yeniden 12.25 milyon tona yükseldi.

Demir-çelik hurdasında tablo daha da dikkat çekici. AB’nin ihraç ettiği 17.8 milyon ton demir hurdasının yaklaşık yüzde 60’ı, yani 11.2 milyon tonu, Türkiye’deki tesislere gidiyor. Bu hurdalar doğrudan elektrik ark ocaklarında yeniden işlenerek demir-çelik sanayisinin temel girdilerinden birine dönüşüyor.

Plastik atık ithalatı üzerinde durulması gereken diğer bir önemli nokta. 2023 yılında Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’tan 456 bin 507 ton plastik atık ithal edildi. Bu miktar günde ortalama 125 çöp kamyonuna karşılık geliyor. Eurostat ile Greenpeace Türkiye’nin güncel verilerine göre yalnızca AB-27 ülkelerinden yapılan plastik atık ithalatı 2025 yılında yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı ve tüm zamanların rekoru olarak kaydedildi. AB kaynaklı plastik atık akışı 2004 yılına göre 435 kat artarken, Ticaret Bakanlığı verileri Türkiye’nin tüm dünyadan yaptığı toplam plastik atık ithalatının 1.29 milyon tona yükseldiğini gösteriyor.

Geri Dönüşümcüler Konfederasyonu ile Pagder Plastik Sanayicileri Derneği verileri bu ticaretin ekonomik boyutunu ortaya koyuyor. 2018 yılında 116 milyon dolar karşılığında ithal edilen 436 bin ton hurda plastik, geri dönüşümün ardından 770 milyon dolarlık ihracat geliri yarattı ve yaklaşık 654 milyon dolarlık cari fazla sağladı. Bugün toplam plastik atık ithalatı 1.29 milyon tona ulaşırken geri dönüştürülmüş ikincil ham maddeler başta ambalaj ve tekstil olmak üzere plastik mamul sanayisinin temel girdilerinden biri olmayı sürdürüyor.

Türkiye’nin küresel atık ekonomisinde giderek merkezi bir konuma yükselmesi tek bir nedenle açıklanamaz. Coğrafi avantajların, sanayi yapısının ve uluslararası iş bölümünün birlikte şekillendirdiği özgül bir sermaye birikim modelinin sonucu söz konusudur. Avrupa Birliği’ne yakınlık, Gümrük Birliği ilişkisi, gelişmiş liman altyapısı ve uluslararası taşımacılık ağındaki konumu, atıkların düşük lojistik maliyetleriyle kısa sürede Türkiye’ye taşınmasını kolaylaştıran öncelikli etkenlerdir.

Ne var ki, belirleyici olan sadece coğrafi avantajlar değil. Türkiye’nin elektrik ark ocaklarına dayalı demir-çelik üretim kapasitesi ile plastik işleme sanayisinin yüksek ikincil ham madde talebi, ithal edilen atıkları doğrudan sanayi üretiminin girdisine dönüştürür. Buna düşük iş gücü maliyetleri, çevre mevzuatının AB’ye kıyasla daha esnek uygulanması ve kamu teşvikleri de eklendiğinde Türkiye, küresel atık ticaretinde önemli bir işleme merkezi haline gelir.

Türkiye’ye yönelen atık akışı yalnızca çevresel yüklerin yer değiştirmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda uluslararası üretim ağlarında ikincil ham maddelerin yeniden dolaşıma sokulduğu ve yeniden değer kazandığı bir üretim sürecini ifade eder. Başka bir deyişle, atık Türkiye’ye girdikten sonra kullanım değeri tükenmiş bir artık olmaktan çıkarak ve yeniden işlenerek yeni metaların üretimine katılan stratejik bir girdiye dönüşür.

Avrupa’dan Türkiye’ye taşınan, sanayi üretiminde kullanılacak ikincil ham maddeler, bunlar üzerinden üretilecek artık değer ve Avrupa’nın üstlenmek istemediği çevresel maliyetlerin toplamıdır. Çevresel riskler merkez ülkelerden çevre ülkelere aktarılırken, sermayenin değerlenme süreci de yeni maddi girdiler üzerinden yeniden örgütleniyor. Bu nedenle “çöp ticareti” olarak görünen süreç gerçekte küresel sermaye dolaşımının özgül biçimlerinden biri olup, üretime yeniden girecek ham maddeler, bunların yaratacağı yeni değer ve çevresel maliyetlerin eşitsiz paylaşımı birlikte dolaşmaktadır.

/././

TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı -Uğur Zengin -

Donald Trump, önceki gün İran’a karşı yürüttüğü savaşın ortasında Teksas merkezli iki petrol şirketini kastederek herkesin gördüğünü dile getirdi: “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar. Bunu beğenmiyorum.” Trump’ın işaret ettiği Chevron üç ayda 12 milyar dolar, Exxon ise 14.5 milyar dolar kâr etti.

Yüzyıllar önceki sömürgeci fetihlerden bu yana, savaş ve doğal kaynaklar arasında yakın ilişki var. Yüzyıl önce Standart Oil’in ‘mucizevi savaş yakıtını’ üreten işçiler ne uğruna akıl sağlığını kaybetti? Amerikan uçaklarının daha yükseğe ve daha hızlı uçmasını sağlayan kurşunlu benzini üretirken kurşunun zehirlediği işçiler neden boşluğu tokatlıyordu? Vücutlarında ve etraflarında sürekli böceklerin uçuştuğunu sandıkları için. Fabrikanın adı işçiler arasında “Kelebekler Evi”ne çıkmıştı.

Harp zenginlerine ilişkin sayısız hikaye anlatılabilir. Dünyaca ünlü dizi Dallas’ın baş karakteri bu yüzden “Kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur” diyordu. Aile bağları her şeyden önemlidir ancak petrol (servet, çıkar ve güç) aile bağlarından daha baskın ve güçlüdür.

ABD’nin Chevron’u, Exxon’u, Standard Oil’i var da, bizim yok mu? Trump’ın bu şirketler için kurduğu, “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar” cümlesini TÜPRAŞ için de kurabilirsiniz. Ancak zaten ortadaki ‘kıtlık’ (doğrusu savaştır) TÜPRAŞ’a (Yani Koç Holdinge) kazandırıyor.

Kâr artışı yüzde 320

Exxon net kârını yüzde 384 artırdıysa, TÜPRAŞ yüzde 320 artırdı. TÜPRAŞ’ın esas faaliyet kârı bu yılın ilk 6 ayında 59 milyar liraya çıktı. Bu 1.32 milyar dolar net kâr demek. Peki bu kâr nasıl gerçekleşti ve daha önemlisi işçi gelirleri karşısında ne anlama gelir?

Her şeyden önce, dünya günde yaklaşık 100 milyon varil petrol tüketiyor. İran savaşı öncesinde bunun yaklaşık yüzde 20’si Basra Körfezi bölgesinden Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyordu. Stratejik rezervlerin devreye sokulması ve benzeri yöntemlerle bu miktar 92 milyon varilde stabilize oldu. Ve TÜPRAŞ’ın üretimi bu tüketimin yaklaşık olarak binde 5.5’ine denk geliyor.

TÜPRAŞ’ın kârını ne artırdı?

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Rusya’da petrol rafinerilerinin art arda vurulması TÜPRAŞ’ın önünü açtı. Savaşlar ve saldırılar nedeniyle daralan rafineri arzından (özellikle Rusya ve Ortadoğu) yüksek oranda beslendi. Avrupa’da jet yakıtı stokları bir aylık tüketimin altına indi. Trump’ın kastettiği ‘kıtlık’ bu.

TÜPRAŞ’ın rafineri marjları ise bu nedenlerle tarihsel zirveye çıktı. Jet yakıtında 5 yıllık ortalama rafineri marjı 20 ($/v) altındayken martta 84.4’ü, nisanda 65.5’i, haziranda 42.1’i gördü. Benzer şekilde örneğin geçtiğimiz yılın temmuzunda motorinde rafineri marjı 26.3 iken bu yıl 75’e çıktı. Benzinde de geçtiğimiz yılın temmuzunda 16.2 olan marj 43.9’u gördü. Bu büyük artışlar kârı besledi ve ücret ile kâr makası ücretler aleyhine açıldı.

Savaş enflasyonu körükledi. Altı aylık resmi enflasyon dahi yüzde 17.76’yı gördü. Ve bundan TÜPRAŞ işçileri de doğrudan etkilendi. Halbuki işçiler üç yıllık sözleşmede yüzde 35 zam almış ve zaten ek protokol istememiş miydi?

Bundan sonrası daha az çarpıcı değil.

TÜPRAŞ rafinerilerinin kapasite kullanımı bu olağanüstü dönemde yüzde 95.1’e çıktı. Ana ortaklığa ait net dönem kârı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık 4 katına çıkarak 49.8 milyar TL oldu.

İşçi başına 7.8 milyon TL net kâr
TÜPRAŞ’ta çalışan her bir işçi başına yaratılan net kâr bir yılda yaklaşık 4 katına çıktı ve bir TÜPRAŞ işçisi üzerinden Koç Holding 7.8 milyon TL net kâr etti. Geçtiğimiz yıl bu tutar 1.9 milyon TL (İşçi başına net kâr 4 katına çıktı) idi. İşçi sayısındaki artış ise sadece yüzde 2.7. Yani kâr artışı istihdam artışından değil, tamamen marj/kârlılık genişlemesinden kaynaklanıyor.

Kâr yüzde 320 artarken, iş gücü giderlerinin toplam maliyet içindeki payı da yüzde 3.5’ten yüzde 2.9’a kadar geriledi. Peki ne arttı? Ham madde alımı.

Bir lira işçiye, 10 lira 60 kuruş Koç’a

Kârın (50.3 milyar TL) ve ücretin (ortalama saatlik 477 TL) olduğu TÜPRAŞ’ta işçilerin haftada 50 saat fiili çalışıp haftalık 60 saatlik ücret (fazla mesailer dahil) aldığını, 6 aylık dönemi 26 hafta olarak kabul edelim.

Bir işçi bu 6 ayda 744 bin 120 TL ücret geliri elde etmiştir. TÜPRAŞ’ta çalışan 6 bin 378 işçinin toplam ücreti 4.7 milyar TL’dir. İlk 6 aylık net kâr (50.3 milyar TL) karşısında sömürü oranı tam yüzde 1060! Başka bir deyişle şirket, işçilere ödediği her 1 TL’lik ücrete karşılık işçilerin sırtından 10.6 TL net kâr elde etti.

Bu sömürü oranı (yüzde 1060), günde 10 saat (600 dakika) rafineri başında olan bir işçinin zamanının kime ait olduğunu net olarak gösterir. Üretilen toplam değer 11.6 birim (1 birim işçiye + 10.6 birim patrona) olduğuna göre, kendisi için çalıştığı süre günlük 10 saatin sadece 52 dakikasını kendi ücreti için çalışmış olur. Geriye kalan 9 saat 8 dakika doğrudan şirketin bilançosuna net kâr olarak yazılır.

Tüm bunlar şu demek: 50.3 milyar TL’lik net kâr, 6 bin 378 TÜPRAŞ işçisini bu şartlar altında yaklaşık 4 yıl 10 ay boyunca çalıştırmak için yeter. Yani şirketin 6 aylık net kârı, 6 bin 378 işçinin 4 yıl 10 aylık gelirine denk. Bu inanılmaz bir sömürü demek.

Sömürü sadece düşük ya da yüksek ücret almak veya kötü muamele görmek değildir. Patron risk de alsa, yönetim kararlarıyla verimliliği de artırsa, savaşlar nedeniyle kucağında şans topu da bulsa… Hiçbiri emek olmadan yeni değer yaratmaz. Tüm bunlar yalnızca emeğin koşullarını değiştirir ya da geliştirir. Dolayısıyla işçiler aldıkları ücretin yüksek olduğunu düşünse dahi sömürü gerçekleşir. Günümüz savaşlarının yarattığı muazzam şans da TÜPRAŞ’a tatlı gelirken, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürüyü artırdı. Çünkü kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur.

/././

EVRENSEL