Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler -Zülal Kalkandelen-
Ben bu satırları yazarken PKK terör örgütüne af getiren yasa önerisi, AKP, MHP, DEM, CHP ve YENİ Parti oylarıyla TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti. Bugün Meclis’te oylandıktan sonra AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da onaylanınca, büyük olasılıkla 10 Ağustos 2026 günü yani Osmanlı Devleti’ni hukuken ve siyasi olarak parçalayıp egemenliğini yok eden Sevr Antlaşması’nın 106. yıldönümünde kabul edilecek.
AKP, MHP, DEM/Öcalan tarafından hazırlanan yasa tasarısına CHP, HÜDA PAR ve DSP’nin de evet diyeceği belli; zaten öneriyi imzaladılar.
İmza vermeyenler arasında İYİ Parti başından beri karşı olduğunu ortaya koydu. Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, yasanın halkoyuna sunulması gerektiğini söylemişti. Yeni Yol grubunun genel kurulda ne yönde oy vereceğini göreceğiz. Yasa önerisine imza atmayan TİP, sessizliğini koruyor.
BELİRSİZLİKLE TEPKİLER DİZGİNLENMEYE ÇALIŞILDI
Özgür Özel’in kurduğu YENİ Parti’nin yönetimi ise günlerdir muğlak açıklamalarıyla kamuoyunun kafasını karıştırdı. Açılım için kurulan TBMM komisyonu kurulurken yaşanan kaos, bu kez de çerçeve yasa konusunda yaşandı.
Hatırlarsanız o zamanki CHP üyeleri, partinin komisyona girmemesi için yalvarmış ama parti yönetimi dinlemeyip girmişti. Komisyon heyetinin İmralı’ya Öcalan’ın ayağına gitmesi söz konusu olduğunda da aynı gerilime tanık olduk ve CHP, tabanın baskısıyla o heyete katılmadı.
Mutlak butlan kararından sonra CHP’den ayrılıp bir umutla YENİ Parti’ye geçen, evinin mutfak harcamalarından, çocuklarının eğitim masrafından ayırdığı paralarla partiye destek olan yüz binlerce insan, çerçeve yasa konusunda net bir tavır bekledi. Çünkü cumhuriyetçi ve Atatürk’ün ilkelerini sahiplendiğini iddia eden bir yönetim vardı karşılarında...
CUMHURİYETÇİ TABANIN TEPKİSİ BÜYÜK
Ama yasa önerisi açıklanmadan hemen önce Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, basına açıklama yaparak silah bırakan PKK terör örgütü üyelerinin siyaset yapmalarının güvence altına alınmasını istedi. Sosyal medyada adeta kıyamet koptu ancak YENİ Parti yönetiminden hiçbir yorum gelmedi. Hemen ardından gerçekten de PKK teröristlerine siyaset yolunu açan af metni gizli kapaklı toplantıların ardından ortaya çıktı.
YENİ Parti, milletvekillerinden önce Öcalan’a sunulan yasa önerisini yalnızca kendilerine geç gönderilmesi ve kayyım uygulamalarıyla yarattığı çelişki yönünden eleştirdi ve yine tabanın tepkisinden çekindiği için o aşamada imza vermedi. Ama bazı noktalarda eksikler olduğunu Adalet Komisyonu’nda ifade etseler de orada “evet” oyu verdiler. TBMM Genel Kurulu’nda da bu yönde oy kullanacakları anlaşılıyor.
Toplumdan yansıyan yoğun tepkileri değerlendirirsek YENİ Parti, bugün Meclis’te bu tasarıyı onayladığında ölü doğmuş olacak.
KUVÂ-Yİ MİLLİYE RUHU MU DEDİNİZ!
Hem ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki planları için tasarlanan hem de anayasa değişikliği ile Erdoğan’ın yeniden başkanlığının önünü açan, gerçekte Kürt yurttaşlarımız için değil PKK teröristleri için yapılan, barış ya da demokrasi ile bir ilgisi olmayan bu anayasaya aykırı düzenlemeye “evet” diyenlerin Kuvâ-yi Miliye ruhu ile ilgisi olamaz.
Diyeceksiniz ki o ruhu ara ki bulasın... Haklısınız! Tüm bunlar yaşanırken Le Monde’a yazı yazıp emperyalizmin savaş örgütü NATO’ya bağlılığını ısrarla ortaya koyan bir parti söz konusu sonuçta...
2010’daki yıkıcı dalgadan sonra yeni bir YETMEZ AMA EVET kasırgası ile karşı karşıyayız. Bu kasırganın geleceğini 2023 seçimlerinden sonra bu köşede duyurmuş, 2025’in başında da yeniden sahneye çıktıklarını yazmıştım. Bu süreçte kimlerin onlara katıldığını da gördük.
Çerçeve yasa konusunda susan herkes, anayasa değişikliği ve sonrasındaki bütün gelişmelere karşı da sussun ki tutarlı olsun, ikiyüzlülükle halk aldatılmasın!
/././
Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı (I)-Özdemir İnce-
PKK terör örgütü üyelerine “örtülü af” olarak değerlendirilen yasa tasarısının tezgâhlandığı şu günler, benim “Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı” adlı kitabımın gerekli ve zorunlu olduğu günler. Hiç çekinmeden, konuyu ele alan en kapsamlı ve yetkin kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın önsözünün giriş bölümünü okumanıza sunuyorum:
[Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkarmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı “Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:
[Pandora’nın kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.
Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçenin ikinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.
İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi anadilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.
Bu nedenle, ister okullarda ister kurslarda olsun, Kürtçe öğrenimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.
Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki engel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.
İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demokrasiyi kurmasına bağlı.
O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli olalım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç ummadığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]
Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayımlanmış. Şöyle başlıyor:
[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “bölünme paranoyası” ve “şeriat paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.
Ne idüğü belirsiz “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtçülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve öğelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.
“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı. Bu konuda soru soranları (ki sayıları fazla değildi), “şeriat paranoyası”na, “bölünme paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.
İşte bu sona erdi!]
Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:
1- Kürtler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subarular, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ 7250 yılına dayanır.”
O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.
İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?
O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram ettiler?
2- “1071 yılında Alparslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” (Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)
O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.
İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?
3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safevilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safevi yönetiminden rahatsız olan Sünni Kürtlerde de Osmanlılarla bir olarak Safevilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”
İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu, bir tarafta kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi seçme hakkını kullanamayıp sultandan bir beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.
/././
Cumhuriyet

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder