Yiyeceklerin metalaşması: İtalya’daki peynir bankaları krizde -Kavel Alpaslan-
İtalya’da 500 binden fazla parmesan peynirini elinde bulunduran bankalar, artan sıcaklıklarla birlikte enerji krizi yaşıyor. Süt üreticilerinden alınan kredi teminatı olarak kullanılan peynir disklerini soğutmak için depolardaki enerji tüketimi yüzde 30 artmış durumda.
Yiyeceğin besin olmaktan çıkıp metalaştığı bu tablo bize kapitalizmin gerçeküstü yanına işaret ediyor: Bir tarafta açlık ve yoksullukla boğuşan milyarlarca insan giderek vahametini arttıran gıda kriziyle karşı karşıya. Diğer taraftaysa gıdayı bir spekülasyon nesnesine dönüştüren sermaye, ‘metalaşan’ peynirleri korumak için daha fazla enerji harcayarak kâr için ekolojik kırıma devam ediyor.
Peynir bankacılığı nasıl işliyor?
Fortune’da yer alan habere göre, İtalya’nın kuzeyindeki Reggio Emilia ve Modena’da bir bankanın kasasındaki parmesan peynirlerinin değeri 300 milyon avroyu aşıyor. Credito Emiliano ya da kısaca ‘Credem’ olarak bilinen bu banka 1953’ten beri yerel süt üreticilerine verdiği kredilere teminat olarak taze parmesan disklerini kabul ediyor. Credem tesislerinde bu peynirleri olgunlaşmaya bırakırken çiftçilere, peynirlerin tahmini piyasa değerinin yalnızca yüzde 60 ile yüzde 80’i arasında bir peşinat ödüyor. Geri kalan kısım, bankanın olası fiyat düşüşlerine veya çiftçinin krediyi geri ödeyememesine karşı bir güvence olarak bankada tutuluyor.
Günümüzde farklı şekillerde de peynirler teminat olarak gösterilebiliyor. Yine de bankaların payı çok ciddi boyutlarda. İtalya’da yılda ortalama 4 milyon Parmesan diski üretilirken peynir bankları bunların yüzde 12’sini elinde tutuyor. CNN’ye konuşan Peynir Bankası Yürütücüsü Giancarlo Ravanetti, ‘Her yıl depolarında yaklaşık 2 milyon 300 bin disk işlendiğini’ söylüyor.
Kendi krizini derinleştiren sistem
Bu düzen iklim kriziyle birlikte sarsılıyor. İtalya’nın diğer pek çok Avrupa ülkesi gibi rekor sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldığı bu yıl, peynir depolarında günlük enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30 oranında arttı. Bankalar ‘teminat’ olarak kullandıkları peynirleri bozulmadan tutabilmek için harcanan enerji kadar yalıtım masrafları da yapmak zorunda kaldı.
Yine de bu sürecin ‘mağduru’ bankalar sayılmaz. Sıcaklıkların 40 dereceleri aşmasıyla birlikte daha az yem yiyen ineklerden elde edilen süt verimi yüzde 10 oranında düşüyor. Sadece miktar değil kalitede de düşüş yaşanıyor. Peynir üretimini doğrudan etkileyen krizle birlikte çiftçiler kredi için daha sık bankaların kapısını çalmak zorunda kalıyor. Yani depolarda yatan peynirler, hâlâ bankaların emin ellerinde.
Sermayeden gelen kötü kokular
Peynir bankasındaki kriz, kapitalizmin irrasyonel özüne ve krizi derinleştiren yanını gözler önüne seriyor. İnsan emeği gibi doğayı da sömürerek genişleyen sermaye, doğrudan kendi dizginsiz yayılımıyla ilişkili iklim krizine karşı daha fazla enerji tüketimiyle yanıt veriyor. Bu da iklim krizinin anlamsızca derinleşmesine sebep oluyor. Tabii bu sırada yine aynı krizden kaynaklanan borçlanmalarla birlikte kâr oranları artabiliyor. Yani sermaye, kaçınılmaz olarak kendi yarattığı felaketten kârını cebine atarak çıkma refleksi gösteriyor.
Düşünün tüm bunlar sadece iklim krizinden etkilenmeyen, aynı zamanda 3 milyar insanın yeterli gıdaya erişemediği bir dünyada yaşanıyor. Kapitalizmin sebep olduğu gıda krizi öyle ‘uzak’ yerlere has bir mesele de değil: İtalya’dan Türkiye’ye milyonlara insan markete bozuk para hesabı yaparak gidiyor. Beslenmesi için gerekeni değil, alabileceğini alarak hayatta kalmaya çalışıyor. İşte böyle bir ortamda milyonlarca peynir depolarda teminat olarak bekliyor.
Şüphesiz çelişkiyi göstermek için ille de peynir gibi yiyecek bir şeyin bankalarda tutulmasına gerek yok; bekleyen şey çalınan emek üzerinden elde edilen kârı temsil eden diğer elementler olsa da konuyu gıda krizine bağlayabiliriz. Zenginliğin eşitsiz dağılımı dünya genelinde artışını sürdürüyor. Burada dikkat çekici olan kapitalizmin insani ihtiyaçlara yanıt vermeye endeksli bir sistem olmayışını aracısız görebilmemiz. En temel ihtiyaçlardan beslenme bile ‘banka kasasında bir değer ölçütüne’ dönüşüyor. Sistemin kendi yarattığı krize verdiği yanıtsa kâr uğruna onu daha da derinleştirecek yöntemlerden başka bir şey değil.
Credem kasalarında bekleyen yüz binlerce disk kapitalizmin ne teoride ne pratikte işlemediğini bize hatırlatıyor. Sermayesi ‘Bozulmasın’ diye klimalara yüklenen bu sistemden gelen kötü kokular, aslında çok daha derin bir çürümeye işaret ediyor.
/././
ABD’de yükselen gözetim araçları kırıcılığı -Aras Coşkuntuncel-
ABD’de her sokağa yerleştirilmeye çalışılan gözetleme kameralarını bireysel ya da organize şekilde kıran, şehirlerine kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerini kurdurmamak için belediye toplantılarından yaka paça atılana kadar direnen bir akım yayılıyor. Flock kameralar görüş alanına giren her aracı takibe alıp yapay zeka yardımıyla aracın markasını, modelini, rengini, plaka numarasını, içinde kimlerin olduğunu, hatta tampona yapıştırılmış çıkartmalarını bile kaydediyor. Diğer yandan ülke genelindeki yaklaşık 5 bin veri merkezi vergi muafiyetleri ve özel imar izinleri dahil çeşitli ayrıcalıklarla kurulduktan sonra yüz binlerce evin elektrik kullanımı ile eş değer elektrik tüketiyor, her gün milyonlarca ton temiz su harcıyor, kurulduğu yerde elektrik faturalarını arttırıyor ve ürettiği teknolojiler ya insanları işlerinden etmeye ya da ücretlerinin düşürülmesine yol açacak şekilde konuşlandırılıyor. Yapay zeka ile bağlantılı bu iki teknolojiyi kırmaya ve durdurmaya çalışanları bu teknolojilerin sahipleri ve ceplerinde taşıdıkları politikacı ve gazeteciler Ludditler diye küçümsüyor, ancak Ludditler süregelen propagandanın aksine sermayenin teknolojiyi daha fazla kontrol ve kâr için kullanmasına karşı kitlesel direnen emekçilerdi.
Her eyalette, şehirlerde, köylerde, otoyollarda, mahallelerde şu anda 130 binden fazla Flock kamerası var ve yüzlercesi de her gün her yerde bitiveriyor. Üstelik Flock sirketi bu tip kameraları üretip polise, özel şirketlere, belediyelere, valiliklere satan tek şirket de değil. Tüm bu şirketlerin kameraları hemen hemen aynı fişleme yöntemleriyle şirketlere ve kolluk güçlerine vatandaşlarla ilgili sonsuz veri akışı sağlarken, bu verilerin nasıl toplandıkları, saklandıkları ve kullanıldıkları ise muamma. Bir vatandaşın yaşadığı yerdeki birkaç kamera bu vatandaşın arabasına kimleri aldığından hangi toplantı, ibadethane ya da eyleme gittiğine kadar her detayı öğrenip kaydedebilir. Yani bu kameralar asimetrik gözetlemenin bir parçası; bu şirketler herkes hakkında her şeyi bilirken, kimse bu şirketler, faaliyetleri ve yürüttükleri gözetlemenin boyutları ile içeriği hakkında bir şey bilmiyor.
Anketlere göre Amerikalıların çoğunluğu bu kameralara karşı ve insanlar sadece kurulmalarını durdurmak için belediye meclislerini basmakla kalmıyor. Ulusal kamu radyosu ağı NPR’nin araştırmasına göre en az 36 eyalette bireysel ya da örgütlenerek bu kameraları çalıyorlar, direklerini kesip deviriyorlar, araçlarıyla çarpıp üzerlerini boya ve çıkartmalarla kaplıyor ve hatta bu kameralara ateş ediyorlar. “Sosyal medya, izleyicilere metal bir direği fark ettirmeden nasıl kesecekleri gibi konularda talimatlar veren, mizahi bir dille hazırlanmış ‘Nasıl yapılır’ videolarıyla dolu.”Ve giderek yayılan bu hareket karşısında son iki ayda “en az 100 şehir” ya Flock ve benzeri şirketlerle imzaladıkları anlaşmaları iptal etti ya da kameraları “şimdilik” devre dışı bıraktı.
Geçtiğimiz mayıs ayında Arizona Üniversitesinin ayıla bayıla mezuniyet törenine konuşmacı yaptığı Google CEO’su Eric Schmidt, yapay zekanın getireceği teknolojik dönüşümün ve sonuçlarının öncekilerden çok daha büyük ve eşi benzeri görülmemiş olacağı gibi klişeleri sıralayınca öğrencilerin gürültülü yuhalamalarına maruz kalmıştı. Tıpkı gözetleme teknolojileri gibi yapay zeka için kurulan veri merkezlerine de büyük tepkiler var. Her 10 Amerikalıdan 7’si bu veri merkezlerine karşı. Geçtiğimiz ay 42 eyalette 142 veri merkezi karşıtı eylem gerçekleşti. Veri merkezi karşıtlığı da belediye meclislerindeki eylem ve konuşmalardan yapay zeka şirketlerinin binalarına ve kapılarına dayanan eylemlere kadar genişledi. OpenAI, Palantir gibi şirketlerin sahipleri açıkça insanların günlük hayatlarının her alanının yapay zeka tarafından kontrol edildiği distopyan gelecek tasvirlerinde emekçileri insandan bile saymazken, bu konuşmaları dinleyen emekçiler yine bu şirketlerin faaliyetlerinin ve sadece daha çok kâr ve güç için üretip konuşlandırdıkları teknolojilerin somut etkilerini bizzat yaşıyorlar. Ücret ve çalışma koşulları geriliyor, işlerini kaybediyorlar, elektrik faturaları artıyor, her adımlarının izlendiğine tanık oluyorlar, içme suları tükeniyor…
Peki bu daha çok kâr ve kontrol için üretilip konuşlandırılan gözetleme teknolojileri ve veri merkezleri kırıcılığı, savaş ve soykırım karşıtı hareket ve herkese sosyal sigorta gibi somut taleplerle aynı anda paralel şekilde yükselirken, hatta bu talepler süregiden ön seçimlerin ve yaklaşan ara seçimlerin ana meseleleri olmuşken ABD’nin popüler sol, sosyalist, anarşist kişi ve grupları ne yapıyor? Örneğin Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) örgütünün desteklediği adaylar ön seçimi kazanır kazanmaz kanal kanal gezip aslında sosyalist olmadıklarını, polis ve hapishanelerin devasa bütçelerinin durdurulması gibi taleplere katılmadıklarını vs. anlatmaya başlıyor; Angela Davis, Judith Butler, Rashid Khalili, Mumia Abu Jamal (Ki diğerleri neyse ama en sürprizi Mumia oldu) gibi isimler ise ABD ve İsrail’in barbarca başlattığı savaşın ortasında The Guardian’a “İran da kötü, ABD/İsrail de kötü” diye mektuplar yazıp imza veriyorlar.
/././
Fatih Yaşlı İsrail’in Ebu Zuhur saldırısını değerlendirdi: Esad sonrası nüfuz arayışının parçası -Elif Ekin Saltık -
Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı, İsrail’in Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na düzenlediği saldırının sadece İsrail’deki seçim hesaplarıyla açıklanamayacağını belirtti.
***
İsrail ordusunun, 18 Ağustos’ta Suriye’nin kuzeyindeki İdlib ilinin doğusunda yer alan atıl durumdaki Ebu Zuhur Askeri Havaalanına düzenlediği hava saldırısının yankıları sürüyor. Saldırıyla doğrudan Türkiye’yi hedef alan İsrail yönetimi, saldırıyı Türkiye hükümetine yönelik açık bir mesaj olarak vurgularken Milli Savunma Bakanlığı (MSB) ve Suriye Dışişleri Bakanlığı ise saldırıya gerekçe gösterilen “Türk askeri yığınağı” iddialarını yalanladı. Günlerdir süren tartışmaları, arka plandaki emperyalist planları ve bundan sonraki olası senaryoları Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı değerlendirdi.
Yaşlı, saldırının İsrail’de ekim ayında yapılacak seçimlerle doğrudan bir bağlantısı olduğu yorumunu yaparken İsrail’in iç politikasına da dikkat çekti: “Trump’ın tam olarak desteğini alamayan Netanyahu zor durumda ve seçime giderken düşman algısını ve tehdidini yükselterek milliyetçi ve güvenlikçi atmosferi daha da yoğunlaştırması gerekiyor, seçimleri bunun üzerinden kazanmaya dair hesaplar yapıyor. Geçtiğimiz günlerde Tel Aviv’de Likud tarafından asılan bir ilanda, İran’ın Ruhani Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Lideri Naim Kasım’ın, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafları yan yana konulmuş ve altına da ‘Netanyahu’nun kaybetmesini istiyorlar; onların kazanmalarına izin vermeyin’ yazılmıştı.”
İsrail’in Suriye stratejisi: Hem Colani’yi engellemek hem Türkiye’yi sınırlamak
Meseleyi sadece seçimlere indirgemeyi basit bir okuma olarak niteleyen Yaşlı, İsrail’in jeopolitik bakışına odaklanmak gerektiğini belirtti: “Esad yönetiminin devrilmesinin ardından İsrail, Suriye’nin tekrar düzenli bir orduya kavuşmasını engelleyecek şekilde en stratejik tesis, üs ve depoları vurdu, Suriye Arap ordusunun bütün varlığını ortadan kaldırdı. Amaç Colani yönetiminin tüm bunlara erişimini engellemek ve böylece Suriye’nin yeniden potansiyel bir tehdit olmasının önüne geçmekti. İsrail’in bir diğer hedefi ise Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını artırmasını engellemekti. Geçen yıl da T4 Üssünü bu gerekçeyle vurdular. Dolayısıyla seçimlerin yaklaşması nedenlerden biridir ama geri planda daha geniş bir jeopolitik okuma bulunuyor.”
Türkiye’nin vurulan bölgede bir üs kuracağı yönündeki iddialarına değinen Yaşlı, iktidarın Suriye politikasına değindi: “Suriye’de ayaklanmaların başlamasından itibaren Esad’ı devirmek ve siyasal İslamcı grupları desteklemek oldu. Esad’ın devrilmesinin ardından da burası “yeni-Osmanlıcı” emperyal vizyona uygun bir şekilde bir “yaşam alanı” olarak görülmeye başlandı ve sadece askeri değil ekonomik ve kültürel alanda da ciddi bir entegrasyon süreci başlatıldı. Ebu Zuhur’da ya da Suriye’nin başka bir yerinde üs kurma girişimleri de bu politikanın parçası. İsrail bunu görüyor ve zaten Suriye’nin güneyini fiilen işgal etmişken, kendi nüfuz arayışına rakip ve hasım olarak gördüğü Türkiye’nin nüfuz arayışını engellemeyi hedefliyor.”
"ABD, Türkiye ile İsrail arasında savaş değil ortaklık istiyor"
Saldırının ardından ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın kurulmasını istediği mekanizmaya ve gizli görüşmeler iddialarına da değinen Yaşlı, resmi bir mekanizmanın kısa vadede kurulmasının zor olduğunu belirtti: “ABD, Türkiye ile İsrail arasında bir savaş istemiyor, hatta uzun vadede bu iki devleti bölgede ortaklaştırabileceği bir zemin arıyor. Ayrıca ABD, Türkiye’nin hamiliğini üstlendiği bir Colani Suriye’sinin kendi ve İsrail’in çıkarları açısından uygun olduğunu düşünüyor. Barrack’ın saldırıya dair açıklamasında diplomatik bir dille de olsa İsrail saldırısını tasvip etmediğini söylemesi ve Colani’yi kollaması da buna işaret ediyor.”
"HTŞ emperyalizmle ilişkileri gereği İsrail için tehdit değil"
Öte yandan Yaşlı, HTŞ’nin şu an için uluslararası sistem nezdinde bir meşruiyeti olduğunu belirterek, “Ancak bu durum, ülkenin bir “failed state/başarısız devlet” haline geldiği gerçeğini değiştirmiyor. Ekonomik, politik ve toplumsal olarak çökmüş, modern kurumlardan yoksun, sanayiden yoksun, düzenli bir orduya sahip olmayan, süreklileşmiş bir potansiyel iç savaş durumu yaşayan, güneyi İsrail tarafından işgal edilmiş bir ülke var karşımızda. Bunun ne kadar sürdürülebilir olduğunu bilmiyoruz ama Barrack’ın söylediği üzere Colani yönetiminin hiçbir şekilde İsrail için bir tehdit olmadığını biliyoruz; gücünün yetip yetmeyeceğinden bağımsız Colani yönetiminin emperyalizmle ilişkileri bunun böyle olmasını gerektiriyor çünkü.”
"Suriye’nin enerji geçiş noktası olması uygun görünmüyor"
Suriye’nin önümüzdeki dönemde kritik bir enerji geçiş noktası olabileceği senaryolarını değerlendiren Yaşlı “ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaşa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak yanıt vermesi, uluslararası kapitalist sistemin fosil yakıta olan bağımlılığının ve enerji nakil güzergahının kırılgan yapısının bir kez daha anlaşılmasına vesile oldu. Buna Suudi Arabistan’a karşı savaşan Husilerin Babülmendep’teki blokajı eklenince petrol ve doğal gaz fiyatları yükseldi, dünya ve ABD ekonomisi enflasyonist bir basınçla karşılaştı, tedarik zincirleri zayıfladı” dedi.
Şimdi ise emperyalizmin bu iki boğaza alternatif güzergâhlar, enerji nakil hatları, geçiş güzergahları oluşturarak yanıt vermeye çalıştığını söyleyen Yaşlı, “Bunun için planlar yapılıyor, projeler geliştiriliyor. Suriye de potansiyel olarak bu güzergahların kurulabileceği ülkelerden biri olarak görülüyor. Ancak bu o kadar kolay değil; çünkü bu tür enerji yollarının yapımı o ülkedeki ve bölgedeki politik dengelerden, iklim ve coğrafya koşullarına, ekonomik sürdürülebilirlikten güvenliğinin sağlanmasına uzanan genişlikte, çok sayıda koşul ve riskin dikkate alınmasıyla söz konusu olabiliyor ve şu an için Suriye pek de buna uygun görünmüyor” dedi.
/././
Evrensel Gazetesi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder