T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ağustos 2026-

Diplomatik araçla insan kaçaklığının bedeli 16 bin Euro!-Tolga Şardan- 

“Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu. Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı. Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti. Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Türkiye - Bulgaristan sınırı

Edirne’de geçen şubatta yapılan bir operasyonda, diplomatik plakalı bir araçla gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı ortaya çıkarıldı.

Yasa dışı yolla yurt dışına kaçmak isteyen “müşteri”nin Casperler’ın üyesi olması, soruşturmayı daha ilginç hale getirdi.

Olayın ortaya çıkmasıyla başlatılan soruşturma sonucunda Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iddianame hazırlanarak mahkemeye sunuldu.

Önce olayı özetlemek gerekirse Casperler adlı suç örgütünde içinde yer alan ve “Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu.

Kurtoğlu, mahkeme kararları nedeniyle yasal yollardan çıkış yapamayacağı için Almanya’da yaşayan bir arkadaşından yardım istedi. Yardım istenen arkadaş, Kurtoğlu’nun cezaevi yıllarından tanıdığı Abdullah adlı eski hükümlüydü.

Yardım isteğinin ardından Kurtoğlu’nun yasa dışı biçimde Bulgaristan’a geçirilmesi için plan hazırlandı.

Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı.

Yolculuk devam ederken bir kez daha araç değiştirildi. Bu kez, araçtaki kişilere yaklaşık 800 Euro daha ödeme yapan Kurtoğlu, Edirne’de Exxen adlı pansiyona bırakıldı. Verilen odada yurt dışına kaçmak amacıyla bekleyen üç Türk daha vardı.

Ertesi sabah 08.30 sıralarında pansiyondan hareket eden bir cipe binen Kurtoğlu, Edirne Oto Sanayi Sitesi’ndeki Çelik Oto Yıkama adlı işyerine bırakıldı.

Buraya kadar olanlar yasa dışı yolla yurt dışına firarın ön hazırlık aşamasıydı. Asıl heyecanlı saatler bundan sonra yaşandı.

Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti.

Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Bu haldeyken araç, Kapıkule Gümrüğü’nün yaklaşık bir saat içinde geçerek Bulgaristan’a giriş yaptı. Diplomatik dokunulmazlık statüsü nedeniyle içinde dört kaçağı taşıyan araç, beklemeksizin yurt dışına çıkış yaptı.

Kurtoğlu ve beraberindekiler, Bulgaristan’a geçtikten kısa süre fabrika benzeri bir alanda duran diplomatik plakalı araçtan indirilerek bu defa Sofya’ya götürülmek amacıyla başka bir araca bindirildi.

Sofya’ya ulaşan Casperler’ın üyesi Kurtoğlu, burada Vasko adlı bir kişiyle buluşup Romanya’nın başkenti Bükreş’e doğru yola çıktı. Fakat Bulgaristan’dan Romanya’ya geçiş sırasında işler yolunda gitmedi.

Sınırdan geçiş sırasında Kurtoğlu, yanında taşıdığı sahte Almanya kimliğini sınır polisine gösterdi. Sınır polisi, kimlikten kuşkulandı. Kısa süreli araştırmada, kimliğinin sahte olduğu anlaşılınca yakayı ele veren Kurtoğlu, Bulgar polisince doğrudan Kapıkule’ye getirilip Türkiye’ye sınır dışı edildi.

Ortaya çıkan soru işaretleri

Son dönemde organize suç örgütleri arasında dikkat çeken eylemlere imza atan Casperler’in içinde yer alan Kurtoğlu, Türkiye’ye teslim edildikten sonra bu kez adli makamlara yaşadıklarını anlatınca polis, göçmen kaçakçılığı organizasyonunu ortaya çıkardı.

Burada Kurtoğlu’nun dosyada “mağdur” konumunda olduğunu belirteyim. Zira her ne kadar göçmen kaçakçılığı yoluyla yurt dışına çıkış yapmak istese de Kurtoğlu, yasa hükümlerine göre şebekenin mağduru!

Tabii yakalandıktan sonra daha önceki işlediği suçlardan dolayı hakkında verilen mahkeme kararları çerçevesinde cezaevine konulduğunu ekleyeyim.

İddianame okunduğunda bazı soru işaretleri de yok değil! Öncelikle İstanbul’da görevli diplomatın aracı Edirne’de neden bulunuyor?

Kaldı ki yapılan araştırmalarda suçta kullanılan diplomatik dokunulmazlığa sahip özel aracın, 23 Ocak ve 1 Şubat tarihleri arasında birçok kez Kapıkule üzerinden Bulgaristan’a, Pazarkule Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a çıkış yaptığı tespit edildi.

Bu arada, yaklaşık on günlük sürede, diplomatik plakalı bir aracın sıkça Bulgaristan ve Yunanistan’a geçiş yaptığı gümrük kayıtlarında yer alırken, gümrükçülerin hiç dikkatini çekmemesinin bir anlamı olsa gerek!

Ayrıca, savcılığa “bilgi sahibi” olarak ifade veren Kurtoğlu’nun, diplomatik plakalı araca bindikleri sırada sürücünün “Türkçe bilmeyen bir kişi” olduğunu söylemesi dikkat çekici. Bu kişinin kim olduğu önemli.

Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı, her ne kadar olaya adı karışan zanlılar Ali Çelik, Bilal Baran Çelik, Caner Özcan, Furat Oğuz, Süleyman Tığlı, Tahir Gezer ve Yasin Aziz Fidan hakkında 10 yıldan 16 yıla kadar hapis cezasıyla dava açsa da araçtaki “meçhul kişi”nin belirlenmesi amacıyla ayrı bir soruşturma yürütüyor.

Öte yandan davanın ilk duruşması geçen ay görüldü. Yedi sanık ve avukatları savunmalarını yaptı. Mahkeme, “tutuklulukta ve gözaltında geçirdiği süreler dikkate alınarak tutuksuz yargılanmak üzere sanıkların ayrı ayrı tahliyesine” karar verdi.

***

Vatandaşlıkta “emlak oyunu” operasyonu

Ülke genelinde, “ucuz gayrimenkulleri sahte ekspertiz raporlarıyla yüksek göstererek mülk edinme yoluyla Türk vatandaşlığı kazandırılması” konusunda yürütülen soruşturmada 72 kişi gözaltına alındı hafta başında.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İstanbul Emniyeti’yle yürüttüğü soruşturmada inşaat şirketleri sahipleri, gayrimenkullerin değerini tespit eden eksperler var. Savcılık talimatıyla “suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya yönetme veya üye olma”, “göçmen kaçakçılığı”, “kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık” ve “belgede sahtecilik” iddiasıyla gözaltına alınanların işlemleri halen İstanbul Emniyeti’nde sürüyor.

Operasyonla ilgili açıklama yapan İçişleri Bakanlığı, “danışıklı – gerçek dışı” yöntemle vatandaşlık hakkı kazanan 6 bin 134 kişinin vatandaşlığının iptal edildiğini duyurdu.

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın Türkiye’ye en yüksek maliyet yarattığı konuların başında vatandaşlık konusu geliyor kuşkusuz.

Basketbolcular Shane Larkin, Scottie Wilbekin, voleybolcu Melissa Vargas, Alexia Carutasu ve Sinead Jack Kısalgibi milli takımlarda yer alan kimi sporcular ve A Milli Futbol Milli Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella benzeri spor adamlarının dışında Türk vatandaşı olma peşinde koşanların başında Suriyeliler var.

Suriyelilerin en çok kullandığı yöntem ise, “gayrimenkul satın alarak” vatandaşlık hakkını elde etmek.

Daha önce 250 bin dolardı gayrimenkule yatırım koşulu. Ancak 2022’de yapılan düzenlemeyle 400 bin dolara çıkartıldı.

Bedel artışının temel sebebi, başvuru koşulunu zorlaştırmaktı. Fakat hemen her yasanın ve yönetmeliğin boşluğunun kullanıldığı Türkiye’de, bu kez gayrimenkul bedel tespiti yapan firmaların ve inşaat şirketlerinin içinde yer aldığı yasa dışı organizasyonlar türedi maalesef.

Aracı şirketler, gayrimenkullerin gerçekte düşük olan bedellerini, sahte belgeler ve raporlarla yükseltip “kazan – kazan” metoduyla voliyi vurmaya başladılar.

Hafta başındaki son operasyon gündemde ama daha geçen ocakta Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmanın bin sayfanın üzerindeki “Babatak” adlı iddianamesinin dumanı üzerinde tütüyor.

Ayrıca, Ocak 2022’de Büyüteç’te aynı konuda benzer bir soruşturmayı gündeme taşıdım.

Büyükçekmece’deki soruşturmadan sonra gazeteci İsmail Saymaz’a konuşan İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan -aynı zamanda sürecin yaşandığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü de kendisine bağlı- İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin bu konuda çok hassas olduğunu vurguladı. Zaten son açıklamadaki 6 binden fazla vatandaşlık hakkının iptal edilmesi bu hassasiyeti gösteriyor.

Tabii burada konuşulması gereken bir süreç daha var. Daha doğrusu madalyonun arka yüzü.

Özellikle linkini bıraktığım soruşturmada da görüleceği üzere, ortaya çıkarılan yolsuzluk ve usulsüzlük tek taraflı değil. Tablonun bir de devlet ayağı var kuşkusuz.

Devletten kastım İçişleri Bakanlığı. Elbette kimseyi zan altında bırakmak istemem ancak bu işler tek taraflı değil ne yazık ki.

İçişleri Bakanı Çiftçi, usulsüz işlemler nedeniyle vatandaşlığı iptal edilenlerin sayısıyla birlikte özellikle Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü ile Göç İdaresi bünyesinde ne tür işlemlerin yapıldığını açıklasa nasıl olur?

Kaç personele soruşturma açıldı, kaç personele hangi cezalar verildi?

Vatandaşlıkları iptal edilen 6 binden fazla hak sahibinin usulsüz olduğu anlaşılan işlemleri hangi İçişleri Bakanı döneminde gerçekleşmiş? Çok tartışılan “olağan şüpheli” döneminde işlemler nasıl yönetilmiş?

2018’den bu yana Nüfus Genel Müdürlüğü yapan üç isim; halen Kırıkkale Valisi Hüseyin Engin Sarıibrahim (2018-2020), Tunceli Valisi Şefik Aygül (2020-2023) ve Hakkari Valisi İbrahim Taşyapan (2023-2026) görevdeyken suçla nasıl mücadele edilmiş, hangi sonuçlara ulaşılmış?

Kamuoyu bilgi sahibi olsun, vatandaşlık meselesi başka konulara benzemez!

/././

Beyaz Saray yapay zekâ güvenliği çerçevesi belirlerken Wall Street, büyük bir yapay zekâ ses saldırısı ile karşılaştı -Füsun Sarp Nebil- 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, suçlular zaten yapay zekanın en acil gerçek dünya uygulamalarından birini sergiledi. Ölçeklenebilir insan taklitçiliği.

Beyaz Saray'ın OpenAI, Google, Anthropic, Meta, Nvidia ve diğer önde gelen yapay zekâ geliştiricilerini kontrol altına almaya yönelik, içeriği açıklanmayan, yeni "Siber Güvenlik Çerçevesi" toplantısı salı günü yapıldı. Trump yönetimi, henüz gönüllü seviyede ama gelişmiş yapay zekâ modelleri piyasaya sunulmadan önce yönetimin  kontrolünden geçmesini istiyor. Hemen arkasından da Wall Street, bu tür tartışmaların neden acil hale geldiğini gösteren bir siber saldırı ile karşılaştı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük hedge fonlarından bazıları, gelişmiş yapay zekâ destekli sesli kimlik avı ("vishing") saldırılarına maruz kaldı.

Yapay zekâ tarafından üretilen ve büyük fon şirketlerindeki güvenilir çalışanları taklit eden seslerle yapılan saldırılar, fonların kendileri tarafından yapılan açıklamalara göre, büyük bir veri hırsızlığıyla sonuçlanmadı. Bununla birlikte, siber güvenlik uzmanları, finans kurumlarına karşı yapılacak olan yapay zekâ destekli sosyal mühendislik saldırılarının maliyetinin önemli ölçüde düştüğü ve etkinliğinin de arttığı uyarısı yapıyorlar.

Wall Street'in en büyük firmaları hedef alındı

Amerikan basınında çıkan haberlere bakılırsa, Wall Street'in en bilinen hedge fonlarından bazıları (Point72, Citadel ve Millennium Management dahil) hedef alındı. Diğer yatırım firmalarının da etkilendiği bildirildi. Bu kuruluşlar toplu olarak yüz milyarlarca doları yönetiyor ve son derece gelişmiş işlem sistemleri işletiyor, bu da onları siber suçlular için cazip hedefler haline getiriyor.

Milyonlarca e-postayı ayrım gözetmeksizin gönderen geleneksel kimlik avı saldırılarının aksine, bu saldırıların amaçlı olduğu ve dikkatlice hedefler seçtiği görülüyor. Saldırganların firmaların iç operasyonlarını araştırdığı ve BT yardım masası personeli de dahil olmak üzere güvenilir kişileri taklit ettiği bildiriliyor. Çalışanlar, güvenli kurumsal sistemlere erişmek için gerekli olan giriş kimlik bilgilerini veya kimlik doğrulama kodlarını vermelerini isteyen ikna edici telefon aramaları ile karşılaştılar.

Yardım masası taklidinin kullanılması, saldırganların öncelikle kamuya açık bilgiler, sosyal medya, sızdırılmış kurumsal veriler veya önceki keşifler yoluyla iç iş akışları hakkında bilgi topladığını gösteriyor, ancak araştırmacılar hedeflerin tam olarak nasıl seçildiğini henüz açıklayamıyorlar.

Yapay zekâ, taklitleri çok daha ikna edici hale getiriyor

Güvenlik araştırmacıları, suçluların güvenilir meslektaşlarının ses tonunu, aksanını ve konuşma tarzını taklit edebilen, üretken yapay zekâ ses klonlama teknolojisini kullandığını söylüyor. Gerçekçi bir ses klonu oluşturmak için genellikle konferans sunumlarından, röportajlardan, podcast'lerden veya kazanç görüşmelerinden elde edilebilen kısa bir ses örneği bile yeterli olabiliyor. Kimliğin taklit edilmesi ve bir kuruluşun iç prosedürlerine ilişkin bilgilwe birleştiğinde, sahte aramalar geleneksel kimlik avı e-postalarından çok daha ikna edici hale geliyor.

Saldırılar nasıl tespit edildi?

Saldırılar, yapay zekâ tarafından tespit edilmedi. Bunun yerine, olayı insan dikkatinin ve prosedürlerin ortaya çıkardığı görülüyor. Çalışanlar veya güvenlik ekipleri kimlik doğrulama sürecinde şüpheli davranışları fark etti. Point72'deçalışanlar, saldırı girişimini tespit ettikten hemen sonra dahili bir soruşturma başlattı, kolluk kuvvetlerini bilgilendirdi ve dışarıdan siber güvenlik uzmanları tuttu. Firma daha sonra yatırımcılara müşteri bilgilerinin çalındığını sanmadıklarını bildirdi.

Citadel'in saldırıyı ilerletmeden durdurduğu görülüyor. Two Sigma ise güvenlik ekibinin hızlı bir şekilde müdahale ettiğini ve sistemlerinin veya verilerinin tehlikeye atıldığına dair hiçbir somut kanıt bulamadığını söyledi.

Olaylar, geleneksel güvenlik prosedürlerinin (örneğin, olağandışı istekleri bağımsız olarak doğrulamak ve birden fazla onay adımı gerektirmek gibi) yapay zekâ destekli saldırılara karşı bile etkili kaldığını gösteriyor.

Saldırıları kim yaptı?

Bu aşamada, saldırıları kimin yaptığını kimse bilmiyor. Araştırmacılar saldırganları henüz tespit edemedi ya da kamuoyuna açıklamadı ve yetkililer saldırıyı herhangi bir ulus devlete, suç örgütüne veya fidye yazılımı grubuna atfetmedi. Tüm olayların tek bir grup tarafından mı koordine edildiği, yoksa birden fazla aktörün bağımsız olarak benzer yapay zekâ destekli teknikler mi benimsediği bilinmiyor. Amerikalı kolluk kuvvetleri soruşturmalarına devam ediyor.

Yanısıra hasar verilip, verilmediği ya da ne kadar verildiği de bilinmiyor. Saldırıya uğrayan firmalar tar afından, şu ana kadar kamuoyuna açıklanan etki sınırlı görünüyor. Etkilenen firmalarda hassas müşteri bilgilerinin, işlem sistemlerinin veya finansal varlıkların tehlikeye atıldığına dair doğrulanmış somut bir kanıt yok.

Ancak siber güvenlik uzmanları, soruşturmalar devam ettiği için henüz finansal etkinin tam olarak değerlendirilemeyeceği konusunda uyarıyor. Başarısız saldırılar bile, firmaları adli soruşturmalar yürütmeye, kimlik bilgilerini değiştirmeye, düzenleyicileri bilgilendirmeye ve güvenlik kontrollerini güçlendirmeye zorluyor. Bu da önemli operasyonel maliyetler yaratıyor.

Siber saldırılar için Wall Street kurumları özellikle cazip hedefler. Çünkü, büyük finansal işlemlere erişim var, değerli tescilli işlem algoritmalarına erişim mümkün, gizli piyasa istihbaratı mevcut ve meslektaşlarına ve yöneticilerine sık sık acil talepler ileten çalışanlar, dolandırıcılığı kolaylaştıracak şekilde, dikkat edilmeyen işlemlere yol açabilir.

Sistemleri şifrelemeyi ve çözmek için para istemeyi amaçlayan fidye yazılımı saldırılarının aksine, bu operasyonlar kimlikleri ve kimlik bilgilerini çalmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor ve saldırganların kurumsal ağlara gizlice sızmalarına olanak tanıyor.

Bu saldırı seslerle yapıldı, sonraki saldırılar yapay zekâ ajanlarıyla yapılabilir

Bu saldırıların zamanlaması, 2 gün önce Beyaz Saray'ın ileri düzey yapay zekâ güvenliği çerçevesini açıkladığı toplantısına ek bir önem kazandırıyor. Bu da ilginç diğer bir konu. Çerçeveye katılım gönüllü görünse de, fiilen ABD hükümeti ile büyük yapay zekâ şirketleri arasında “önceden model inceleme” (pre-release review) mekanizması oluşturuluyor. Bu, ileride bir tür “Yapay zekâ ruhsat sistemi”ne dönüşebilecek çok önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve tartışmalara da yol açtı. Üstüne de bu önemli addedilen ama hasar olmadığı iddia edilen saldırı geldi. 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce kendileri tarafından değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, bu saldırıların failleri, sanki bunu şekil olarak örneklediler.

Bu saldırılar bugün bir çalışanı, kimlik bilgilerini açıklamaya ikna etmeye dayanıyor. Yarınki saldırı çok daha ileri gidebilir. Güvenlik araştırmacıları, gelecekteki yapay zekâ odaklı kampanyaların ses klonlama, deepfake video, otonom yapay zekâ ajanları ve gerçek zamanlı istihbarat toplama yöntemlerini birleştirerek, saldırganların minimum insan müdahalesiyle son derece kişiselleştirilmiş operasyonlar yürütmesini sağlayacağını tahmin ediyorlar.

Bir yapay zekâ ajanı, çalışanları tanımlayabilir, kamuya açık bilgileri toplayabilir, ikna edici konuşmalar üretebilir, kurbanların yanıtlarına gerçek zamanlı olarak uyum sağlayabilir ve hatta birden fazla iletişim kanalı üzerinden saldırıları koordine edebilir.

Bu evrim, siber güvenlik sorununun, bilgisayarları korumaktan, insan güvenini korumaya doğru kaydığını gösteriyor. Saldırının zamanlaması, yapay zekâ güvenliğiyle ilgili tartışmaların artık varsayımsal gelecekteki risklerle ilgili olmadığını ve yapay zekâ destekli siber saldırıların ilk neslinin zaten burada olduğunu gösteriyor. Bu saldırılara karşı savunma, yalnızca daha güçlü teknoloji ile değil, aynı zamanda görmenin veya duymanın artık inanmak anlamına gelmediği bir çağda, kimliği doğrulamak için yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile olacak.

/././

DEM usulü demokrasi: Öncelik “PKK affı”, gerisine bakarız!..-Yalçın Doğan- 

“Silahlara Veda”, tamam, ancak... DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor: “Demokratikleşme.” Şimdi de öyle. Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”


Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı saatlerde...

Ankara Güven Park’ta gaziler ve şehit yakınları kendilerine eşit haklar tanınması amacıyla sürdürdükleri eylemin 23. gününü yaşıyor.

Gerçi aynı gün Meclis’te kabul edilen yasa ile belli maaş artışı sağlanmış olsa bile, “kendilerine eşit hak tanınmadığını” söyleyen gaziler ve şehit yakınları eylemlerini sürdürüyor.

Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı günün sabahında Üsküdar’da...  

Hapse atılan Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın yerine yapılan Başkan Vekilliği seçiminin dördüncü turuna geçilirken, Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik:

“Üçüncü turda, insanlar aileleriyle, çocuklarıyla tehdit edilmiş, burada görev yapan arkadaşlarımız çeşitli operasyonlarla tehdit edilmiş, birtakım teklifler verilmiş, birtakım rakamlar konuşulmuş. Tezgah, tehdit, şantajla Üsküdar Belediyesi’ne çökmeye çalıştılar”.

Buna rağmen, Başkan Vekilliğini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazanıyor.

Bir yanda PKK’ya af...

Öte yanda...

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in gözaltına alınmasıyla başlayan CHP’li belediyelere dönük operasyonlar her düzeyde, her yöntemle dur durak bilmeden devam ediyor.

Üsküdar, Etimesgut ve Menderes Belediyeleri son örnekler.

Bu yasayla...

Bu ülkeye demokrasi nasıl gelecekse!..

DEM öyle söylüyor ya!..

En uzun KÜRT isyanı

İşte, bu aşamada...

Önümüzdeki hafta TBMM’de kabul edilmesi beklenen yasayla...

Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun ve en kanlı Kürt isyanının tarihe gömülmesi için bir fırsat doğuyor.

Kırk yılı aşan isyanda elli bin insan can veriyor. Korkunç bir gerçek!..

Gaziler, korkunç bir gerçek!..

2 trilyon 300 milyar dolarlık maliyet. Korkunç bir bilanço!..

Şimdi bir yol açılıyor.

Bu yasayı kimler hazırlıyor, kimler kaleme alıyor, belli değil.

Ancak, önemli Anayasa ve Ceza Hukuku hocalarının yasayla ilgili eleştirilerine bakınca, onlara danışılmadığı belli.

Onların açıklamalarıyla resmi açıklamalar birbirini tutmuyor.  

Kim yararlanacak?

O çelişkilerden biri şu. Adalet Bakanı Akın Gürlek:

“Terör saldırılarının planlayıcılarına yönelik herhangi bir düzenleme yoktur”.

Buna karşılık, Türkiye’nin saygın Ceza Hukuku Profesörlerinden İzzet Özgenç:

“Kandil’den terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçme ve seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir.

Örgüt yöneten kişiler haklarında hiçbir soruşturma yapılmadan serbest bırakılabileceklerdir”.

Prof. Özgenç noktayı koyuyor:

Dikkat edilmelidir ki, örgüt yöneticilerinin tamamıyla ilgili Türkiye’de henüz soruşturma açılmış değildir”.

Dolayısıyla, Prof. Özgenç yasa teklifinin “genel bir af yasasına dönüşeceğini” söylüyor.

Akın Gürlek ve iktidar sözcülerinden gelen açıklamalarla taban tabana zıtlıklardan biri.

Demokratikleşme

“Silahlara Veda”, tamam, ancak...

DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor:

“Demokratikleşme”.

Şimdi de öyle.

Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”

DEM’in bütün derdi, PKK’lıların evet silah bırakması, ardından hepsinin dağdan inerek, sivil hayata, siyasete karışması.

DEM’in demokratikleşme anlayışı PKK’ya af ile eşitleniyor!..

Akademisyenler, gazeteciler, aydınlar, ülkenin herhangi bir insanı iktidara yönelik en küçük bir eleştiride soluğu hapishanede alıyor.

Ona paralel, CHP’li belediyeler ve bürokratlarına uygulanan baskı, hapis “ya bize katılırsın ya içeri atılırsın” tehditlerine karşı DEM ne yapıyor?..

Birkaç cılız itirazla, dostlar alışverişte görsün!..

Mesele AKP ve MHP ile ters düşmemek!..

Kayyımdan ne haber?

DEM demokrasi geliyor diyor ya...

Kendi üyelerine bile acaba ne ölçüde geliyor?..

Örneğin...

Yasa çıktıktan sonra Güneydoğu’da pek çok belediyede varolan kayyım uygulaması sona erecek mi?..

Yasa teklifinde bundan söz yok.

Teklife göre, cinayete karışmamış, terörle bağlantılı olanlara “af” geliyor. Yerlerine kayyım atanan DEM’li belediye başkanları cinayete karışmamış ve fakat terörle bağlantılı oldukları iddiasıyla görevden alınıyor.

Bu durumda onların görevlerine dönmesi gerekmiyor mu?..

Önemli hukuk hocalarına danışmadan, kendi kendine yasa hazırlarsan, bu gibi boşluklar ve açmazlar kaçınılmaz.

/././

Cari açığın yolu ve finansmanı ve yapay zekâ -Ercan Uygur- 

Trump ve yönetimi, cari açığı daraltmak için gümrük tarifeleri yanında üretimde ve hizmetlerde yapay zekâ (YZ) unsurlarının beslediği yeni teknolojileri kullanmayı da çok önemsiyor. Böylece verimlilik artacak, maliyetler ve fiyatlar/enflasyon düşecek hesapları yapıldı, yapılıyor.

Geçen yazıda cari açığı oluşturan unsurlar ve bunların riskleri üzerinde durmuştum. Bu yazıda amacım cari açığın finansmanı tarafındaki riskleri de açıklamaya çalışmak. Aşağıda anlaşılacağı gibi, Türkiye’de cari açığın finansmanında son dönemde farklı yönelişler ve sıkışmalar görülüyor.  

Cari açık yolunda gözlemler

Bu konudaki verilere bakmadan önce, konuyla ilgili birkaç gözlemde bulunmak isterim. Bilindiği gibi ABD dünyada en yüksek cari açığı olan ülkedir. Başkan Trump ve yönetimi, yüksek cari açığı düşürmek üzere ithalat üzerindeki gümrük tarifelerini yükseltmeyi önemli gördü.

Bu politika dış ilişkiler, istihdam, mali hedefler gibi birçok başka amaç için de kullanıldığından büyük belirsizlikler ve dalgalanmalar yarattı. Kısacası bir taşla birçok kuş vurulmaya çalışıldı. Ancak en azından başlangıçta cari açık sorununu geriletmeye yönelikti.

Trump ve yönetimi, cari açığı daraltmak için gümrük tarifeleri yanında üretimde ve hizmetlerde yapay zekâ (YZ) unsurlarının beslediği yeni teknolojileri kullanmayı da çok önemsiyor. Böylece verimlilik artacak, maliyetler ve fiyatlar/enflasyon düşecek hesapları yapıldı, yapılıyor.

Bu çerçevede yönetim YZ ve yeni teknoloji üreten şirketlerle toplantılar düzenliyor. En son iki gün önce YZ, teknoloji güvenliği ve ABD’nin dünyada teknoloji önderliği konularında toplantı yapıldı. Daha önce de YZ için gereken işgücünün yetiştirilmesi ve devletin yeni teknoloji üreten şirketlere ortaklığı da konuşulmuştu.

Trump inişli çıkışlı, güven duyulmayan, günahı çok bir kişiliktir. Ancak teslim etmek gerekir ki, kendisi ve takımı YZ ve yeni teknolojiler ile cari açığı düşürmek için önemli mesai yaptılar.   

YZ ve yeni teknolojiler konusunda uygun altyapıyı oluşturmak üzere Vietnam da yoğun mesai yaptı yapıyor. Örneğin 2030’a kadar 500 bin YZ uzmanı yetiştirme projesi üç yıldır yürürlükte. YZ için gerekli veri merkezlerinin altyapıları oluşturuldu.

Bu veri merkezleri yoğun elektrik tüketiyor. Vietnam bunlara ucuz elektrik sağlamayı garanti ediyor. Örneğin, elektrik fiyatı Singapur’dakinin üçte biri kadar. Haliyle bunların işletme maliyeti Singapur’dan yüzde 50 kadar daha düşük. Le (29 Haziran 2026). 

Sonuçta son 3 yılda Samsung, Intel, Tayvanlı TSMC, Qualcomm ve Apple Vietnam’da YZ algoritmalarının yarı-iletkenleri için yeni veya ek üretim kapasitesi yarattılar. Lead the Shift (Mart 2026). Vietnam’ın yeni başkanı To Lam YZ, yarı-iletkenler ve yeni teknolojiler konusunda hedefler koyuyor. Le (29 Haziran 2026).

Haziran 2025’te Kore’de başkan seçilen Lee Jae Myung da ülkesinin YZ ve yarı-iletkenler arz zinciri içinde zaten önemli olan payını daha da yükselteceğini söylüyor. Bunu seçilirken vurguladı. 

Lee Jae Myung, konuyu 2026 Temmuz sonunda NVIDIA ve Open AI başkanlarının da olduğu toplantıda dile getirdi. Onlara arz zinciri garantisi verdi. The Korea Times (24 Temmuz 2026). Benzer çabaları Japonya, Hollanda, Tayvan gibi birçok ülkede görüyoruz.

Tüm bu ülkelerde yöneticiler ileri teknoloji için önceden başlatılan çalışmaları güçlendirme çabasındalar. 

Türkiye’de durum

Gelelim Türkiye’ye. İlk dikkatimi çeken şudur; Türkiye’de cari açığı düşürelim diye ciddi bir girişim olmadı, olmuyor. Daha çok cari açığın finasmanı üzerinde duruluyor. Hakkını yemeyelim, 2020-2021’de Yeni Ekonomi Modeli (YEM) ile bir cari açığı düşürme modeli açıklandı.

Ama nasıl? YEM’i destekleyen ne bir plan veya model; ne gerekli eğitim; ne gereken altyapı; ne özel girişim yatırımları; ne de devlet destekli tamamlayıcı yatırımlar vardı. “Düşük faizli kredi verelim, gelin teknolojik yatırımlar yapın” dediler. Krediler alındı ama bunlarla beklenen yüksek enflasyon için stoklar yığıldı. Sonrası patlayan enflasyon oldu.  

İkinci dikkatimi çeken şudur; ABD’de, Vietnam’da, Kore’de, Tayvan’da başkanlar ve yöneticiler YZ ve yeni teknolojiler için çaba gösterirken, Türkiye’de aynı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan rozet takıyordu. Kimlere? CHP’den veya başka partilerden seçilip AKP’ye geçmeye “ikna edilen” belediye başkanlarına, milletvekillerine ve diğerlerine.

Takılan elbette AKP rozetiydi. Ve bazılarına göre bu ikna etmeler, rozetler ve ikna olmazsa tutuklamalar siyasi başarı idi. Siyasi başarı ülkenin geliri, refahı, ilerlemesi ve başarısı değil midir? Türkiye nasıl bir ilerleme gösterdi? Siyasi başarı ölçütleri değişmiş görünüyor. Ne yazık.

Rozet takılmasını kabul etmeyenlerin bir bölümü tutuklanıyordu. Gündemde Türkiye’nin geleceğine şekil verecek yeni teknolojiler yerine, sürekli iktidarda kalmak için “ikna yöntemleri“nin ve dışarıda hazırlanan jeopolitik tasarımların uygulaması vardı.

Yukarıda sözünü ettiğim ülkelerde de zamanında cari açıklar vardı. Bu açıklar uygulanan doğru politikalarla düşürüldü, hatta cari fazlalar oluştu. Türkiye’nin son yıllarda verdiği cari açıkların toplamı nedir bir bakalım.

2020 Ocak-2026 Mayıs dönemindeki 77 ayda (6,4 yıl) Türkiye’nin verdiği toplam cari açık 200,6 milyar dolar. Geçen yazıda gösterdiğim gibi, milli gelir cari açık kadar düşer. Bu cari açıklar olmasaydı Türkiye’nin milli geliri yılda ortalama 31,4 milyar dolar daha fazla olacaktı.

Türkiye’de teknolojik ilerleme sorunu olduğu ihracat verilerinden bellidir. TÜİK verilerine göre 2026’nın ilk 6 ayında yapılan ihracatın ancak yüzde 3,5’i yüksek teknoloji ürünüdür. İhracatın yüzde 55,9’u düşük ve orta düşük teknoloji ürünlerinden oluşmaktadır. 

Türkiye’de cari açığın finansmanı ve sorunlar

Cari açığın finansmanı olağan koşullarda üç yolla olabilir. Net doğrudan yatırımlar, net portföy yatırımları ve net diğer (kredi ve mevduat) yatırımları. Olağan dışı koşullarda resmi rezervler de finansman amacıyla kullanılabilir. Ancak bu yol istisnaidir.  

A). Net doğrudan yatırımlar. Net, yatırım için içeri giren – yatırım için dışarı çıkan değerleri ifade eder. Bu yatırımlar imalat sanayii, enerji ve madencilik gibi üretici sektörlerde olabilir. Bankacılık, turizm, eğitim, sağlık, ulaşım gibi hizmet sektörlerinde olabilir. Arsa ve bina gibi gayri-menkullere de olabilir.

Şekil 1’de Türkiye’de yıllık Net Doğrudan Yatırımlar (DOYAT) kırmızı çizgi ile ve Net Doğrudan Yatırım Gelirleri (DOYGE) lacivert çizgi ile Milyon Dolar olarak yer alıyor. Görüldüğü gibi net doğrudan yatırımlar, ki içinde gayrimenkul edinimleri ve satışları da vardır, zaman içinde giderek azalıyor.

Bunun birinci nedeni ülkeye giren doğrudan yabancı yatırımların giderek azalmasıdır. İkinci nedeni ise ülkeden çıkan yerli doğrudan yatırımların giderek artmasıdır. İkisi birlikte şekildeki giderek azalan net doğrudan yabancı yatırımlar oluyor.

Neden böyle bir sonuç ortaya çıkıyor? İlk akla gelen Türkiye’de siyasi gerginliğin ve adalet eksikliğinin ve de aleni yolsuzlukların giderek artmasıdır. Bunlar gelen yabancı sermayeyi ürkütürken, yerli sermayenin de yurt dışına kaçmasına neden oluyor. İkinci akla gelen bölgedeki bazı çatışmalar ve yarattığı koşullar olabilir. 

Kaynak: TCMB

Ancak burada daha da dikkat çeken bir sonuç var. Lacivert çizgi ile gösterilen dışarı çıkan net doğrudan yatırım gelirleri yükseliyor ve bu çıkışlar net doğrudan yatırım miktarını da aşıyor.

Çıkan sonuç önemli; 2025 son çeyreğinden bu yana dışarı çıkan yabancı doğrudan yatırım gelirleri içeri giren net doğrudan yatırımları aştığı için doğrudan yatırımlar bir cari açık kapatma aracı olmaktan çıkıp tersine cari açığa katkıda bulunuyorlar. 

B). Net portföy yatırımları. Bu yatırımlar tahvil, bono hisse senedi gibi araçlar yoluyla içeri giren – bunlar yoluyla dışarı çıkan değerleri ifade ediyor. Bu yatırımlar devlet (Hazine) borçlanma senetleri yoluyla olabilir, özel kesim borçlanma senetleri ve hisse senetleri yoluyla da olabilir. 

Şekil 2’de Türkiye’de yıllık Net Portföy Yatırımları (PORTYA) kırmızı çizgi ile ve Net Portföy Yatırım Gelirleri (PORTGE) lacivert çizgi ile Milyon Dolar olarak görülüyor. Şekil 2’den izlendiği gibi, net portföy yatırımları 2024 ilk çeyreğinden sonra giderek azalıyor. 

2025 ilk çeyreğinden sonra ise dışarı çıkan portföy yatırımı gelirleri, net portföy yatırımı girişlerini aşıyor ve bu kalem de cari açığı kapatmakta yetersiz kalıyor. Peki bu sonuç kamu kesimiyle özel kesimiyle Türkiye’nin daha az borçlanması anlamına mı geliyor? 

Hayır. Türkiye’nin cari açığı artarken ve resmi rezervler de sürekli kullanılamayacağına göre, borçlanma üçüncü finansman kalemine kayıyor. Yani finansman giderek daha çok diğer yatırımlar dediğimiz kredilere ve mevduatlara yöneliyor.

Aslında hem Türkiye’de hem diğer ülkelerde cari açık olağan olarak daha çok portföy yatırımları yoluyla finanse ediliyor. Çünkü bu kalemle yapılan finansman daha uzun vadelidir. Ancak Türkiye’de 2024 ortalarından bu yana bu finansman kaleminde de bir gerileme dikkat çekiyor.

Kaynak: TCMB 

C.) Net diğer yatırımlar. Bu yatırımlarda yurt dışından içine giren ve yurt dışına çıkan krediler ve mevduatlar bulunuyor. Bunlar doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımlarına göre daha kısa vadelidirler.  

Şekil 3’de Türkiye’de yıllık Net Diğer Yatırımlar (DIGYAT) kırmızı çizgi ile ve Net Diğer Yatırım Gelirleri (DIGYGE) lacivert çizgi ile Milyon Dolar olarak görülüyor. Şekil 3’te net diğer yatırımların 2020 sonrasında giderek yükseldiği, 2024’te kısa süreli azalmadan sonra son iki yıldır yine yükseldiği izleniyor.  

Kaynak: TCMB

Bu yükselişlerin bir sonucu olarak diğer yatırımların net gelirlerinin giderek yükseldiği görülüyor. Cari açığın finansmanında görülen değişmeler, daha yüksek faiz ödemeleri ve dışarı akan gelirler bir sıkışmanın işareti olabilir. Bunların dikkatle incelenmesi gerekir.  

Kaynaklar

The Korea Times (24 Temmuz 2026). Lee declares vision to make Korea leader in AI supply chain - The Korea Times

/././

Futbolun Wall Street’e devri mümkün olabilecek mi?-Tuğrul Aşkar- 

FIFA’nın Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara açmayı hedeflediği “FIFA Forward Enterprise” projesi, futbol dünyasından gelen yoğun tepkiler üzerine şimdilik rafa kaldırıldı. FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, projenin ciddi bölünmelere yol açtığını kabul ederek geri adım attığını açıklaması, ilk bakışta bir geri çekilme gibi görünse de gerçekte bu hamle daha çok “zaman kazanma ve yeniden konumlanma” stratejisi olarak okunmalıdır.

FIFA, Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara açmayı hedefleyen “FIFA Forward Enterprise” projesini, gelen yoğun tepkiler üzerine rafa kaldırdı. Gianni Infantino, planın futbol dünyasında ciddi bölünmelere yol açtığını belirterek projenin hayata geçirilmeyeceğini resmen açıkladı.

Güç dengeleri değişecek mi?

Bu geri adımda UEFA’nın belirleyici etkisi açıkça hissedildi. UEFA’nın öncülüğünde diğer konfederasyonların da aynı çizgide buluşması, Infantino’yu projeyi geri çekmeye zorladı. Böylece, küresel futbolun güç dengeleri bir kez daha görünür hale geldi.

Aslında bu süreç, FIFA yönetiminin gerçek niyetlerini de açığa çıkardı. Görünen o ki, önümüzdeki dönemde futbolun üzerinden kurgulanacak yeni finansal modeller ve sermaye yapılarıyla karşılaşmamız kaçınılmaz. Ancak burada asıl dikkat çekici olan, UEFA’nın bu süreçte “futbolun çıkarlarını savunuyormuş” gibi bir söylem geliştirirken, gerçekte FIFA ile arasındaki güç dengesini korumaya odaklanmasıdır. Bana göre ilk devreyi UEFA 1-0 önde kapattı; fakat maç henüz bitmiş değil. Önümüzdeki yıllarda bu rekabetin çok daha sert çatışmalara sahne olması şaşırtıcı olmayacaktır.

UEFA–merkez ligler–sermaye üçgeni

UEFA ve 55 üye federasyonunun “Dünya Kupası satılık değildir” çıkışı, ilk bakışta futbolun tarihsel ve kültürel mirasını savunan etik bir duruş gibi görünse de, bu söylemin arkasında çok daha sert bir güç ve gelir paylaşımı mücadelesi yatmaktadır. “Futbol halkındır” vurgusu, bir yandan normatif bir değer üretirken, diğer yandan Avrupa merkezli futbol ekonomisinin ayrıcalıklı konumunu koruma refleksini de gizlemektedir.

UEFA’nın stratejisinin merkezinde ise üçlü bir güç dengesi bulunuyor. Bunu ben, UEFA–Merkez Ligler–Sermaye üçgeni olarak tanımlıyorum.  Bu yapı içinde elit kulüpler kritik bir rol oynuyor. Avrupa’nın büyük kulüpleri, UEFA için bir yandan güçlü bir kalkan işlevi görürken, diğer yandan en büyük kırılganlık alanını oluşturuyor. Çünkü bu kulüplerin ekonomik gücü ve küresel marka değerleri, UEFA’nın gelir modelinin temelini oluştururken; aynı kulüplerin olası bir kopuşu (örneğin bir “Süper Lig” girişimi) UEFA’nın tüm finansal yapısını sarsabilecek potansiyele sahip bulunuyor.

Dolayısıyla UEFA’nın “futbolun mirası” söylemi yalnızca etik bir savunma değil, aynı zamanda bu hassas dengeyi koruma çabasıdır. Bu çerçevede UEFA, yıllık 5 milyar Euro’nun üzerindeki futbol gelir havuzunu kaybetmemek adına, ulusal federasyonlar üzerinde ciddi bir yönetsel ve politik etki kurarak FIFA’ya karşı geniş bir cephe oluşturmayı başarmıştır. Bu cephe, yalnızca değerler üzerinden değil, doğrudan ekonomik çıkarların korunması üzerinden şekillenmiştir.

Infantino’nun geri adımı, FIFA açısından taktiksel bir hamle

Gianni Infantino’nun adımı, görünürde bir geri çekilme izlenimi yaratsa da, futbol ekonomisi açısından açık biçimde bir “zaman kazanma” stratejisi olarak okunmalıdır. FIFA’nın Dünya Kupası ticari haklarını sermayeye açma girişimi, yalnızca gelir artırma arayışının ötesinde; oyunun gelecekteki nakit akışlarını bugünden finansallaştırma ve küresel güç mimarisini yeniden kurgulama çabasını temsil etmektedir. Ancak özellikle UEFA, merkez ligler ve elit kulüpler ekseninde oluşan güçlü bloktan gelen sert tepki, FIFA’yı geri adım atmaya zorlamıştır.

Gianni Infantino

Ne var ki bu geri adım, projenin iptaline rağmen FIFA’nın güvenilirliği konusunda kamuoyunu ikna etmeye yetmemiştir. Aksine, süreç bana göre FIFA’nın alışıldık stratejik döngüsüne uygun biçimde “geri çekil – yumuşat – yeniden pazarlık et” evresine girmiştir.

Önümüzdeki dönemde FIFA’nın, başta CONMEBOL ve AFC olmak üzere diğer konfederasyonları daha yüksek gelir vaatleriyle kendi safına çekmeye çalışması kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, tartışmayı sportif rekabetin ötesine taşıyarak doğrudan finansal yapı ve küresel güç dağılımı eksenine yerleştirmektedir.

Dolayısıyla Infantino’nun açıklaması bir geri adım değil, bir kriz yönetimi refleksi olarak değerlendirilmelidir. FIFA’nın geri çekilmesi, küresel baskının etkisini ortaya koyarken; aynı zamanda bu tür finansallaştırma projelerinin farklı formlar altında yeniden gündeme geleceğinin de güçlü bir işaretidir. Futbol ekonomisi perspektifinden bakıldığında ise asıl mücadele, gelirlerin paylaşımından ziyade oyunun kontrolünün kimde olacağı sorusu etrafında şekillenmektedir.

Finansallaşmanın anatomisi

FIFA Neden Böyle Bir Kapıyı Açtı?

Bu sorunun cevabı finansmandan çok güçle ilgilidir. Kurulan model, organizasyonun artan maliyet ve operasyonel risklerinin bir bölümünü yatırımcıya devretme imkânı sunarken, getirinin büyük kısmını FIFA’nın bünyesinde tutmasına olanak sağlar. Böylece risk dışsallaştırılır, getiri ise merkezileşir.

Bununla birlikte bu tür ortaklıklar, FIFA’nın değerini finansal piyasalara taşır. Dünya Kupası artık yalnızca bir spor organizasyonu değil, fiyatlanabilir bir varlık haline gelir. Oyun bu noktada spor alanından çıkarak finans mühendisliğinin konusu olur.

Daha derin düzeyde ise bu hamle açık bir hegemonya stratejisidir. FIFA, bu model aracılığıyla UEFA, büyük kulüpler ve federasyonlar karşısında elini güçlendirmeyi hedefler. Amaç para kazanmak değil, finansal araçlar üzerinden bağımlılık ilişkisi kurarak küresel futbol üzerindeki kontrolü pekiştirmektir.

FIFA’nın yatırımcı arayışı bu nedenle bir zorunluluktan değil, bilinçli bir tercihten doğmaktadır. Bu tercih, futbolun artık sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp bilanço üzerinden yönetilen bir endüstriye dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyar. FIFA ise bu endüstrinin merkezinde, yalnızca oyunu değil, oyunun yarattığı ekonomik gücü yöneten bir aktöre dönüşmektedir.

Gelecekteki gelirleri şimdiden harcamak

Bu çerçevede FIFA’nın Dünya Kupası gelirlerini finansallaştırarak kurmayı planladığı FIFA Forward Enterprises (FFE) modelinin mantığı oldukça nettir. Gelecekte yaratılacak gelirler bugünden menkul kıymete dönüştürülmekte ve küresel finans kapitaline sunulmaktadır. Yaklaşık 20 milyar dolarlık değerleme üzerinden %20’lik payın 4–4,2 milyar dolara satılması, klasik bir ortaklıktan ziyade ileri düzey bir finansal mühendislik örneğidir. Çünkü yatırımcıların satın aldığı şey bir şirket hissesi değil, doğrudan gelecekteki nakit akışlarıdır.

Yatırımın cazibesini artıran unsurlar oldukça güçlüdür: gelirlerin yüksek öngörülebilirliği, futbol talebinin krizlere karşı dayanıklılığı ve 2026 itibarıyla 48 takıma çıkan yeni formatın yaratacağı ilave gelir potansiyeli. Daha fazla maç, daha yüksek yayın geliri ve artan ticari anlaşmalar, yatırımcıya hem mevcut kazançtan hem de gelecekteki büyümeden pay alma imkânı sunmaktadır.

FIFA’nın neden böyle bir satışa gitmek istediği sorusuna, FIFA hâlâ futbol kamuoyunu tatmin edebilecek bir yanıt verememiştir. Mevcut finansal gücü dikkate alındığında bunun bir nakit ihtiyacından kaynaklanmadığı açıktır. Asıl motivasyon politiktir. Elde edilecek milyarlarca dolarlık kaynak, federasyonlara dağıtılarak ekonomik bağımlılık yaratmak ve bu bağımlılığı politik sadakate dönüştürmek için kullanılabilir.

Bu dönüşümün bireysel boyutu da göz ardı edilmemelidir. Artan kurumsal gelirler ve yeni finansal yapı, üst yönetimin ekonomik gücünü doğrudan artırır. Böylece kurumsal dönüşüm ile kişisel çıkarların iç içe geçtiği bir yapı ortaya çıkar. Dünya Kupası’nın gelecekteki değerinin finansallaştırılması, yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda bireysel bir güvence mekanizmasına da dönüşür.

Modelin bir diğer stratejik boyutu ise UEFA ile güç dengesi üzerindeki etkisidir. Küresel futbol gelirlerinin büyük bölümü Avrupa’da üretilirken, FIFA politik gücü kullanarak bu ekonomik üstünlüğü dengelemeye çalışmaktadır. FFE modeli, doğrudan üretmeden değerin yönünü değiştirme imkânı sunar. Bu da uzun vadede UEFA’nın ekonomik hegemonyasının aşınmasına ve FIFA merkezli yeni bir güç mimarisinin oluşmasına zemin hazırlayabilir.

Ortaya çıkan tablo nettir: Futbol artık yalnızca oynanan bir oyun değil, finansallaştırılmış bir küresel varlıktır. Düzenli kâr üretir, servet biriktirir ve aynı zamanda politik güç yaratır. Bu dönüşümün en çarpıcı yönü ise futbolun geleceğinin bugünden fiyatlanması ve satılmasıdır.

Bu tabloya sadece rakamlar olarak bakarsak büyük resmi kaçırırız. Aslında burada gördüğümüz şey, futbolun finansal bir rejim değişimine uğradığının açık kanıtıdır. FIFA’nın gelirleri 2003–2006 döneminde yaklaşık 2.4 milyar dolar seviyesindeyken, 2023–2026 döngüsünde 13 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu, yaklaşık %434’lük bir artış demek. Daha da önemlisi, bu büyüme sadece toplamda değil, gelir kalemlerinin tamamında sistematik bir genişlemeye işaret ediyor. Yayın gelirleri 5.2 milyar dolara çıkarken, pazarlama gelirleri 3.3 milyar dolara, maç günü ve ağırlama gelirleri ise 3.6 milyar dolara ulaşıyor. Yani FIFA artık sıradan bir spor organizasyonu değil; düzenli, güçlü ve öngörülebilir nakit akışı yaratan bir finansal yapı haline gelmiş durumda.

Bu noktada kritik gerçek şu: FIFA’nın paraya ihtiyacı yok. Aksine, bu ölçekte bir gelir yapısı, fazlasıyla güçlü bir nakit üretim kapasitesine işaret eder. Bu nedenle dış yatırımcı arayışı bir “finansman ihtiyacı” değil, bilinçli bir stratejik tercihtir. Çünkü bu büyüklükte ve bu kadar garantili gelir akışına sahip bir organizasyona ortak olmak, finansal yatırımcı açısından son derece cazip, hatta deyim yerindeyse “ballı” bir yatırımdır. Dünya Kupası gibi alternatifsiz bir ürüne, küresel ölçekte garanti talebe ve sürekli artan gelir potansiyeline ortak oluyorsunuz. Risk neredeyse yok denecek kadar düşük, getiri ise son derece yüksek ve öngörülebilir.

FIFA–UEFA savaşı yeşil sahadan finans masalarına taşındı

Futbolda bugün yaşanan güç mücadelesi, yüzeyde kurumlar arası bir çekişme gibi görünse de, özünde sermaye birikiminin coğrafya değiştirmesiyle ilgilidir. FIFA ile UEFA arasındaki gerilim, Avrupa merkezli futbol ekonomisinin ağırlık merkezinin giderek Wall Street eksenine kaymasının somut bir yansımasıdır. Bu çerçevede Gianni Infantino’nun yıllardır dile getirdiği “futbolu küreselleştirme” söylemi, artık yalnızca retorik düzeyde kalmamakta; doğrudan ekonomik hamlelerle desteklenen stratejik bir dönüşüme işaret etmektedir.

Infantino’nun geçtiğimiz yıl Asunción’da yaptığı açıklamalar da bu yönelimi açık biçimde ortaya koymuştur. FIFA Başkanı, futbolun büyüme potansiyelinin Avrupa dışından geleceğini vurgulamış; özellikle Suudi Arabistan ve ABD’den gelecek “nispeten küçük” yatırımlarla küresel futbol ekonomisinin 270 milyar dolardan 500 milyar dolara ulaşabileceğini ifade etmiştir. Bu bağlamda Suudi Arabistan’ın 2034 Dünya Kupası için yaptığı büyük ölçekli yatırımlar ve yerel ligdeki agresif transfer harcamaları stratejinin bir ayağını oluştururken, ABD sermayesinin oyuna davet edilmesi finansal merkezin yön değiştirdiğini açıkça göstermektedir.

Nitekim bugün gelinen noktada, Infantino’nun Amerikan fonlarını küresel futbol ekonomisine dahil etme çağrısının ne anlama geldiği daha net anlaşılmaktadır. Bu süreç aynı zamanda Aleksander Čeferin ile Infantino arasındaki gerilimi de derinleştirmiştir. İki kurum arasındaki çatışma ilk olarak 2018 yılında FIFA’nın Japon ve Suudi destekli SoftBank ile 25 milyar dolarlık iş birliği girişimiyle belirginleşmiştir. Söz konusu proje, yenilenmiş Kulüpler Dünya Kupası’nı ve UEFA’nın kendi organizasyonu olan Milletler Ligi’nin küresel ölçekte genişletilmesini içermekteydi. Ancak UEFA, bu girişimin Şampiyonlar Ligi’nin değerini aşındıracağı, uluslararası maç takvimini bozacağı ve kendi ticari alanını daraltacağı gerekçesiyle sert bir muhalefet sergilemiştir.

Benzer bir gerilim, Dünya Kupası’nın iki yılda bir düzenlenmesi önerisinde de yaşanmıştır. UEFA’nın açık karşı duruşu ve Avrupa ülkelerinin boykot ihtimali, FIFA’yı geri adım atmaya zorlamıştır. Ancak bu geri çekilme, stratejik bir vazgeçişten ziyade, FIFA’nın sıklıkla başvurduğu “geri çekil–yumuşat–yeniden konumlan” döngüsünün bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Ekonomik veriler de iki yapı arasındaki ölçek farkını net biçimde ortaya koymaktadır. FIFA’nın 2023–2026 dönemi için başlangıçta 13 milyar dolar olarak açıkladığı (sonrasında 15 milyar dolara yükselttiği) gelir hedefi ile UEFA’nın yalnızca 2023-24 sezonunda elde ettiği 6,8 milyar Euro’luk yıllık gelir karşılaştırıldığında, yapısal farklılıklar daha görünür hale gelmektedir. Öte yandan sportif başarı göstergeleri de Avrupa’nın sistem üzerindeki belirleyici rolünü teyit etmektedir: Son altı Dünya Kupası’nın beşini Avrupa ülkeleri kazanmış, Kulüpler Dünya Kupası’nın son 18 organizasyonunun 17’sinde ise Avrupa kulüpleri zirvede yer almıştır. Bu durum, FIFA organizasyonlarının ekonomik değerinin önemli ölçüde Avrupa kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.

Nihayetinde bugün yaşanan çatışma, yalnızca sportif rekabet ya da yönetsel anlaşmazlıklarla açıklanamaz. Bu süreç, küresel futbol ekonomisinin hangi aktörler tarafından, hangi sermaye mantığıyla ve hangi coğrafi merkezden yönetileceğine ilişkin derin bir güç mücadelesidir. Avrupa’nın tarihsel olarak kurduğu futbol hegemonyası, Amerikan finans kapitali ve Körfez sermayesinin etkisiyle yeniden şekillenirken; FIFA da bu dönüşümün başlıca taşıyıcı aktörü olarak konumlanmaktadır.

Futbolun yeni sahibi kim?

Bugün futbol, yalnızca kulüplerin ya da federasyonların kontrolünde değil. Sermaye, oyunun merkezine yerleşmiş durumda. Ve bu sermaye, beraberinde kendi kültürünü de getiriyor.

Bu dönüşümün yönü açık:

* Daha fazla ticarileşme

* Daha fazla finansallaşma

* Daha fazla Amerikan spor modeli

Sonuçta futbol, sokaktan çıkıp küresel bir holding yapısına evriliyor.

Ancak tüm bu güçlü ekonomik araçlara rağmen, dünya genelinden gelen tepkiler sonucunda FIFA bu projede geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu geri adım, ilk bakışta bir yenilgi gibi görünse de, aslında stratejik bir zaman kazanma hamlesidir. FIFA’nın geçmişteki davranış kalıpları incelendiğinde, bu tür geri çekilmelerin genellikle daha güçlü bir yeniden müzakere sürecinin başlangıcı olduğu görülmektedir.

Bu noktada futbolun güç haritasını doğru okumak gerekir. Geleneksel olarak FIFA ile UEFA arasındaki rekabet üzerinden yapılan analizler artık yetersizdir. Günümüzde asıl güç dengesi, FIFA–UEFA–elit kulüpler üçgeninde şekillenmektedir.

UEFA, küresel futbol ekonomisinin büyük bölümünü üreten Avrupa futbolunun kurumsal temsilcisidir. Ancak bu değeri yaratan doğrudan UEFA değil; küresel marka haline gelmiş elit kulüplerdir. Bu kulüpler, yalnızca sportif başarılarıyla değil, aynı zamanda medya, sponsorluk ve dijital platformlar üzerinden yarattıkları ekonomik değerle sistemin merkezine yerleşmiştir.

Bu durum UEFA açısından çift yönlü bir yapı yaratmaktadır. Elit kulüpler bir yandan UEFA’nın en güçlü kalkanıdır; çünkü gelir modelinin temelini oluştururlar. Ancak aynı kulüpler aynı zamanda en büyük kırılganlık alanıdır. Çünkü bu kulüplerin sistemden kopması, UEFA’nın finansal mimarisini ciddi biçimde sarsabilecek potansiyele sahiptir.

FIFA’nın stratejik hedefi de tam olarak bu noktada şekillenmektedir. Amaç yalnızca UEFA’nın ekonomik gücünü dengelemek değil; aynı zamanda elit kulüpleri doğrudan kendi ekosistemine dahil ederek UEFA’nın aracılık rolünü zayıflatmaktır. Genişletilmiş kulüp turnuvaları ve yeni organizasyon formatları bu stratejinin sahadaki yansımalarıdır.

Ancak bu strateji kendi içinde ciddi bir çelişki barındırmaktadır. FIFA, elit kulüplerin ekonomik gücüne ihtiyaç duymakta; ancak aynı zamanda bu kulüplerin bağımsız bir güç merkezi haline gelmesinden çekinmektedir. Çünkü yeterli finansal ve kurumsal güce ulaşan bu kulüpler, mevcut yapıları bypass ederek kendi organizasyonlarını kurabilecek kapasiteye sahiptir.

Bu çelişki, modern futbolun en temel gerilimlerinden birini oluşturmaktadır. Bir yanda merkeziyetçi bir güç yapısı, diğer yanda giderek güçlenen bağımsız aktörler… Bu iki dinamik arasındaki denge, geleceğin futbol düzenini belirleyecektir.

Bu süreçte federasyonlar da kritik bir karar eşiğine gelmiştir. Kısa vadeli finansal kazanç ile uzun vadeli yapısal bağımlılık arasında bir tercih yapmak zorundadırlar. Ekonomik teşvikler cazip olsa da, bu modelin kabul edilmesi durumunda karar alma mekanizmalarının daha da merkezileşeceği ve federasyonların özerkliğinin zayıflayacağı açıktır.

Dolayısıyla FIFA’nın geri adımı yalnızca dış baskının sonucu değildir. Bu aynı zamanda sistem içindeki aktörlerin rasyonel bir güç dengesi değerlendirmesidir. Futbol artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir mücadele alanıdır.

Bu dönüşümün bir diğer önemli boyutu ise kültürel değişimdir. Sermaye yalnızca ekonomik yapıyı değil, oyunun doğasını da dönüştürmektedir. Artan yayın süreleri, reklam entegrasyonları, veri odaklı analizler ve tüketim merkezli yapı, futbolu giderek Amerikan spor endüstrisinin mantığına yaklaştırmaktadır.

Bu durum, futbolun tarihsel ve kültürel kimliğini yeniden tanımlamaktadır. Futbol artık yalnızca bir oyun değil; küresel bir eğlence ve yatırım ürünüdür. Taraftar, müşteri; kulüp, marka; maç ise içerik haline gelmektedir.

Sonuç olarak modern futbol, çok katmanlı bir güç mücadelesinin merkezinde yer almaktadır. FIFA politik gücü, UEFA ekonomik gücü, elit kulüpler ise piyasa gücünü temsil etmektedir. Bu üç aktör arasındaki denge, oyunun geleceğini belirleyecektir.

Ancak bu oyunda asıl belirleyici olan, yalnızca gelir üretimi değildir. Kritik olan, futbolun değer zincirini kontrol edebilmektir. Oyuncudan yayına, sponsordan taraftara kadar tüm ekosistemi yöneten aktör, gerçek gücün sahibi olacaktır.

Tüm bu yaşanılanlar, futbolun artık bir oyundan daha çok, ticari olarak iyi tasarlanmış bir finansal ürüne dönüştürüldüğünü gösteriyor.  

Sonuçta;

FIFA’nın Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara açmayı hedeflediği “FIFA Forward Enterprise” projesi, futbol dünyasından gelen yoğun tepkiler üzerine şimdilik rafa kaldırıldı. FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, projenin ciddi bölünmelere yol açtığını kabul ederek geri adım attığını açıklaması, ilk bakışta bir geri çekilme gibi görünse de gerçekte bu hamle daha çok “zaman kazanma ve yeniden konumlanma” stratejisi olarak okunmalıdır. Çünkü değişmeyen temel gerçek şudur: Dünya Kupası, her dört yılda yaklaşık 9–10 milyar dolar gelir ve 5 milyar dolar civarında kâr üreten devasa bir ekonomik makinedir. Bu büyüklük, yaklaşık 4,2 milyar dolarlık bir yatırımın iki turnuva içinde amorti edilmesini mümkün kılmakta ve küresel yatırımcılar için son derece cazip bir finansal fırsat yaratmaktadır. Dolayısıyla FIFA’nın bu projeden tamamen vazgeçmesinden ziyade, doğrudan satış yerine daha dolaylı ve yumuşak finansal ortaklık modelleriyle süreci yeniden kurgulaması kuvvetle muhtemeldir.

Bu gelişme aynı zamanda FIFA ile UEFA arasındaki güç mücadelesini de daha görünür hale getirmiştir. UEFA ekonomik gücü temsil ederken, FIFA politik gücünü kullanarak dengeyi kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Küçük ve orta ölçekli federasyonlar üzerinde ekonomik araçlarla kurulan etki, sistem içinde bir sadakat üretim mekanizmasının hâlâ işlediğini göstermektedir. Buna karşılık elit kulüplerin belirleyici rolü, bu güç mücadelesinin yönünü doğrudan etkilemektedir. Sonuç olarak proje geri çekilmiş olsa da stratejik yönelim değişmemiştir: Futbol giderek daha fazla finansallaşmakta, sahadaki oyunun ötesine geçerek bilanço tabloları üzerinden şekillenen küresel bir ekonomik varlığa dönüşmektedir.

/././

İran savaşı Suudi Arabistan'a genişliyor; Ukrayna, Rusya'nın 'Amazon'unu hedef alıyor-Dünya Basınında Bugün -Melis Karaca-

ABD’de yapay zekâ veri merkezlerinin hızla büyümesiyle bu tesislere enerji sağlamak üzere en az 82 doğal gaz santrali önerilirken ya da inşa edilirken, söz konusu santrallerin yol açacağı hava kirliliğine ilişkin endişeler arttı. Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü Jason Arday, doktora tezindeki 100’den fazla pasajın daha eski bir tezle benzerlik taşıdığı yönündeki intihal iddialarının ardından istifa ederken, üniversitedeki atama süreci de tartışmaya açıldı. Ukrayna ordusuna katılan bazı Kolombiyalıların ülkelerindeki yasa dışı silahlı gruplarla bağlantılı olduğu ve drone eğitimi aldıktan sonra geri dönmeyi amaçladığı ortaya çıkarken, Ukrayna Savunma Bakanlığı bu kişilerin tespit edilerek ülkelerine gönderildiğini açıkladı. Suudi Arabistan’dan üst düzey bir kaynak, İran Devrim Muhafızları, Yemen’deki Husiler ve Iraklı milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırı hazırlığı içinde olduğuna işaret eden “güvenilir istihbarat” bulunduğunu söyledi. Ukrayna’nın insansız hava aracı saldırıları, Rusya’nın en büyük çevrimiçi perakendecisi Wildberries’in toplam depo kapasitesinin yaklaşık yüzde 27’sini kullanılamaz hale getirdi.

The New York Times |  Trump’ın yapay zekâ hamlesi hava kirliliği riskini artırıyor

Mart ayında Meta’nın El Paso’daki veri merkezi üzerinde çalışan bir şirket, tesise elektrik sağlamak için 300 bin hanenin tüketimine yetecek kapasitede doğal gazla çalışan bir elektrik santrali kurmak üzere başvuruda bulundu.  Normalde büyük bir enerji santralinin onaylanması, kamuya açık toplantılar ve aylar süren ayrıntılı incelemeler gerektirebiliyor. Ancak Teksas’taki çevre düzenleyicileri projeye yalnızca 20 günde onay verdi. Daha da büyük bir veri merkezi santrali ise, yine doğal gazla çalışacak olmasına rağmen yalnızca iki günde izin aldı. Veri merkezleri ülke genelinde tartışmalara yol açarken, çevre sakinleri ve çevreciler sıklıkla su kullanımı ile gürültüyü sorun olarak gösteriyor. Daha az gündeme gelen konulardan biri ise bu veri merkezlerine enerji sağlayacak çok sayıdaki doğal gaz santralinden kaynaklanacak kirlilik. El Paso’daki tesisin elektrik santrali tamamlandığında, yılda 360 bin benzinli otomobilin aynı dönemde saldığı kadar karbondioksit açığa çıkarabilir. . Çevre araştırma kuruluşu Environmental Integrity Project’e göre ülke genelinde veri merkezlerine enerji sağlamak amacıyla en az 82 doğal gaz santrali önerildi ya da hâlihazırda inşa ediliyor. Bunların çoğu son 18 ay içinde açıklandı ya da izin aldı.

The Guardian | Cambridge Üniversitesi’nde intihal krizi sonrası “ırkçılık” tartışması

Cambridge tarihinin en genç siyah profesörü Jason Arday, doktora tezindeki 100’den fazla pasajın daha eski bir tezden alındığı iddialarının ardından istifa etti.  Arday’in doktora tezindeki 100’den fazla pasajın, akademisyen Paula Zwozdiak-Myers’ın altı yıl önce yayımlanan teziyle benzerlik taşıdığı öne sürüldü. İddialara göre bazı bölümler kaynak metinden çok az değiştirilerek alındı ve özgün metindeki editoryal hatalar dahi korundu. Cambridge Üniversitesi, Arday’in akademik nitelikleri ve fahri görevleri hakkında ulaşılan yeni bilgiler üzerine inceleme başlatıldığını açıklamıştı. Üniversite ayrıca akademik usulsüzlük konusunda yapılan başka şikâyetlerin de araştırma etiği politikası kapsamında değerlendirildiğini bildirmişti.  İntihal iddialarını, kendisini “ırk realisti” olarak tanımlayan ABD’li araştırmacı Nathan Cofnas gündeme taşıdı. Cofnas, Arday’in çalışmalarını intihal tespit yazılımıyla taradığını ve birçok bölümün kaynaklardan çok az düzenlemeyle alındığını savundu. Cofnas, bazı pasajlarda asıl kaynaklardaki yazım ve editoryal hataların da tekrarlandığını öne sürdü. Guardian’ın edindiği bilgilere göre Cambridge’deki kıdemli akademisyenler arasında, Arday’ın göreve getirilmesine yol açan süreç ve koşulların incelenmesi için ortak bir mektup dolaşıma sokuldu. Birçok akademisyen, üniversitenin personel çeşitliliğini artırma konusunda “hızlı bir çözüm” arayışına girdiğini düşünüyor.

The Financial Times | Kolombiya'da kartel bağlantılı kişiler, Ukrayna savaşına katılıp kendi ülkelerinde kullanmak üzere drone eğitimi alıyor

Ukrayna ordusu için gönüllü olarak çalışan Kolombiyalı bir asker, Kiev için için savaşan diğer bazı Kolombiya vatandaşlarının ülkelerindeki yasadışı silahlı gruplarla bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı.  Ukrayna Savunma Bakanlığı Dış Yabancı İşe Alım Merkezi’nde görevli Yarbay Taras Palianytsia, bu kişilerin ayıklandığını ve "evlerine gönderildiğini" söyledi. Kolombiya’nın görev süresi dolan Savunma Bakanı ve bir Hava Kuvvetleri generali olan Pedro Sanchez, FT’ye yaptığı açıklamada, “Drone sektörü patlama yaptı ve suçlular teknolojiyi saldırılar için uyarladı; bu da savaş alanındaki hava üstünlüğü için büyük bir zorluk teşkil ediyor” dedi. Savunma Bakanlığı, yasa dışı grupların 2024 ile 2025 yılları arasında çoğunlukla yukarıdan patlayıcı atmak için modifiye edilmiş ucuz ticari dronları kullanarak 264 drone saldırısı düzenlediğini tahmin ediyor. Mayıs ayında, koka yetiştirilen bir bölgede devriye gezen bir asker öldü, altı asker yaralandı. Nisan ayında dronlar, Ekvador sınırı yakınında üç askeri öldürdü ve Cauca vilayetindeki bir askeri radar sistemini vurdu. Aralık ayında ise bir askeri üsse düzenlenen saldırılarda sekiz kişi hayatını kaybetti. Kolombiya devleti, tüm dronlara sıkı ithalat kısıtlamaları getirerek bu tür satın almaları durdurmaya çalışıyor.

Al Arabiya |  İstihbarat kaynakları: İran ve desteklediği gruplar Suudi Arabistan’a saldırı hazırlığında

Suudi Arabistan’dan üst düzey bir kaynak, İran destekli gruplar ile Devrim Muhafızları’nın Suudi Arabistan’a saldırmaya hazırlandığına işaret eden “güvenilir istihbarat” bulunduğunu söyledi. Kaynak, Yemen’deki Husiler, Iraklı milisler ve İran Devrim Muhafızları arasında Suudi Arabistan’a yönelik saldırı hazırlıkları konusunda koordinasyon bulunduğunu gösteren “birden fazla güvenilir istihbarat raporu” olduğunu belirtti. Aynı kaynak, söz konusu raporların, Suudi Arabistan’ın gerilimi düşürme ve barışçıl çözüm arayışlarını sürdürdüğü, müzakerelerin de olumlu yönde ilerlediği bir dönemde gelmesi nedeniyle özellikle kaygı verici olduğunu söyledi. Kaynak, Suudi Arabistan’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermek için gerekli tüm önlemleri almaktan çekinmeyeceğini de belirtti. Bu açıklama, Iraklı kaynakların silahlı grupların 48 saat içinde “komşu ülkelere insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlemeyi planladığına” işaret eden bilgilere sahip olduklarını söylemesinden kısa süre sonra geldi.

The Moscow Times | Rusya’nın “Amazon’u” Ukrayna saldırılarından sağ çıkabilir mi?

Ukrayna’nın düzenlediği insansız hava aracı saldırıları, Rusya’nın en büyük çevrimiçi perakendecisi Wildberries’in depo kapasitesinin dörtte birinden fazlasını devre dışı bıraktı. Saldırıların, Rusya’nın en büyük çevrim içi perakendecisinin lojistik ağını aksatabileceği ve şirket ile satıcılarına milyarlarca dolarlık zarar verebileceği belirtiliyor. Analistler, saldırıların Rusya ekonomisinin geneli için ciddi bir tehdit oluşturmasının beklenmediğini ancak operasyonun uzaması halinde Wildberries’in maliyetlerinin artabileceğini, teslimatların gecikebileceğini ve şirketin, Batılı markaların Ukrayna işgalinin ardından Rusya’dan çekilmesiyle hızla büyüyen yoğun rekabetli pazardaki konumunun zayıflayabileceğini söylüyor. 18 Temmuz’da başlayan saldırılarda, satıcılara ait ürünlerin müşterilere gönderilmeden önce depolandığı tesisler defalarca hedef alındı. Kiev, Wildberries’i Rus ordusuna insansız hava aracı parçaları ve başka ekipmanlar sağlamakla suçladı. Vyorstka’nın tahminine göre pazartesi gününe kadar toplam 1,5 milyon metrekareden fazla alanı kapsayan 14 depo kullanılamaz hale geldi. Bu, şirketin toplam depo alanının yaklaşık yüzde 27’sine karşılık geliyor. Wildberries halka açık bir şirket olmadığı için yatırımcıların tepkisini hisse fiyatı üzerinden ölçmek mümkün değil. Şirket ayrıca saldırıların yol açtığı zarara ilişkin kapsamlı bir tahmin de yayımlamadı.

Ahbap Derneği'nin yönetimine kayyım atandı; tüm faaliyetleri durduruldu, binaları mühürleniyor 

Ahbap Derneği soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Ahbap Derneği'nin feshi istemiyle açtığı davada İstanbul 29. Asliye Hukuk Mahkemesi ara kararını açıkladı. Mahkeme, davanın kesinleşmesine kadar derneğin tüm faaliyetlerinin tedbiren durdurulmasına ve daha önce mal varlığının yönetimi için görevlendirilen kayyım heyetinin dernek yönetimine de atanmasına karar verdi. Dernek binalarının mühürlenmesi ve derneğin tüm faaliyetlerinin durdurulması da kararda yer aldı. https://t24.com.tr/gundem/ahbap-dernegi-nin-yonetimine-kayyim-atandi,1340565

***

10 yıl önceki felaketten çıkarılan dersler: Japonya deprem hasarlarını nasıl en aza indiriyor?-Melis Karaca- 

Japonya’nın güneybatısında geçen hafta meydana gelen 6,7 büyüklüğündeki depremin ardından merkez üssü ve çevresinde birkaç yüz bina yıkıldı ya da hasar gördü. Depremden bir hafta sonra can kaybı 38 olarak açıklandı. Uzmanlar ve yerel yetkililer, Japonya'da şiddetli depremlerin yarattığı hasarın geçmiş deneyimlerden çıkarılan dersler sonucu hafifletildiğini söylüyor.

The New York Times’ın aktardığı habere göre depremin merkez üssüne yakın Kumamoto eyaletinde sismologlar ve yerel yetkililer, can ve mal kaybının sınırlı kalmasında 10 yıl önce yaşanan acı deneyimlerden çıkarılan derslerin etkili olduğunu belirtiyor. 6,8 büyüklüğündeki depremin yaşandığı Kumamoto'yu 2016 yılında benzer büyüklükte art arda iki deprem vurmuş, 8 binden fazla bina yıkılmış ve 270’ten fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Uzmanlara göre son Kumamoto depremi; sarsıntının şiddeti, sığ derinliği ve yoğun nüfuslu bölgelere yakınlığı bakımından, haziran ayında Venezuela’da meydana gelen ve kıyı bölgelerinde büyük yıkıma yol açarak 6 binden fazla kişinin ölümüne neden olan depremlerle önemli benzerlikler taşıyordu.

Kanada’daki Western Üniversitesi’nde deprem mühendisliği profesörü olan Katsuichiro Goda, “Ancak can kaybı sayılarında çok büyük farklar olduğunu görüyoruz” dedi.

2016 depremlerinin ardından Kumamoto’da saha çalışması yapan Goda’ya göre bu farkın önemli bir bölümü, bölgenin son 10 yılda yeniden inşa edilme biçiminden kaynaklanıyor. Bu süreçte depreme dayanıklılığı artırmak için on milyarlarca dolarlık yatırım yapıldı.

"En kötü senaryoya hazırlık yapıldığı görülüyordu"

Geçen hafta meydana gelen depremin ardından Kumamoto’nun farklı bölgelerini inceleyen NYT muhabirleri izlenimlerini aktardı. Gazetecilerin aktardığına göre, hasar bölge geneline dağılmış durumdaydı. Ahşap evler çökmüş, yollar deforme olmuş, deprem sonrası meydana gelen gaz patlamasında ağır hasar gören bir alışveriş merkezi ise harabeye dönmüştü. Ancak gazetecilerin aktardığına göre, depreme dayanıklı hâle getirilen kent merkezlerinden arama-kurtarma konusunda eğitimli yerel topluluklara kadar, bölgede en kötü senaryoya karşı ciddi bir hazırlık yapıldığı da açıkça görülüyordu.

Depremin merkez üssüne yakın, 35 bin nüfuslu Uto kentinde, 2016’da kentin beş katlı belediye binası ağır hasar görerek kısmen çökmüş, bu durum felaketin ardından kritik önem taşıyan ilk günlerde yerel yetkililerin afet müdahalesini koordine etmesini büyük ölçüde aksatmıştı.

10 yıl önceki depremden alınan dersler

Yerel yöneticiler, şiddetli depremlerde ayakta kalacak şekilde özel olarak tasarlanan yeni bir belediye binası inşa etti. 2023’te hizmete açılan yapı, geçen haftaki depremin merkez üssü yaklaşık 8 kilometre uzakta olmasına rağmen zarar görmedi. Beton yapı ve geniş cam cepheler sarsıntıyı hasarsız atlattı.

Binanın depremi hasarsız atlatmasını sağlayan temel unsurlardan biri, yapının altındaki sismik izolasyon sistemiydi. Temel ile bina arasındaki loş yeraltı bölümünde yer alan kauçuk ve çelikten oluşan sistem, sarsıntının enerjisini emip dağıtarak zemin hareket ederken üstteki yapının büyük ölçüde sabit kalmasını sağladı.

Uto Belediye Başkanı Shogo Mitsui, yeni kompleksin 10 yıl önce çıkarılan önemli bir dersi yansıttığını söyledi: Depreme karşı güçlendirme çalışmalarında, kriz sırasında temel hizmetlerin kesintiye uğramaması için kritik kent altyapısına öncelik verilmesi gerekiyor.

Kumamoto’daki kasaba ve köylerde yerel yöneticiler, 2016 depreminden sonra, acil müdahale ekipleri bölgeye ulaşana kadar geçen ilk saatlerde devreye girecek yerel müdahale ağlarını güçlendirdiklerini söyledi.

Depremin merkez üssüne en yakın yollarda dört gün boyunca yapılan incelemelerde deprem dayanıklılığı için evlerde yapılan mühendislik çözümlerinin etkisi de görüldü. Yıkılan evlerin neredeyse tamamı eski, geleneksel ahşap yapılardı. Modern ve yakın zamanda inşa edilen yapıların ise büyük ölçüde hasarsız kaldığı görüldü.

Japonya genelinde dünyadaki en sıkı deprem yönetmeliklerinden bazıları uygulanıyor. Modern yapılar, çelikle güçlendirilmiş beton temeller ve bina iskeletini birbirine sabitleyen dayanıklı metal bağlantılar sayesinde şiddetli sarsıntılara dayanacak şekilde inşa ediliyor.

2016’daki depremlerin ardından Kumamoto’daki eyalet ve yerel yönetimler de ev sahiplerine güçlendirme çalışmaları için maddi destek sağlamaya başladı. Bu destekler kapsamında zayıf ahşap taşıyıcıların güçlendirilmesi ve ağır seramik kiremitlerin daha hafif malzemelerle değiştirilmesi teşvik edildi. 

***

Nükleer enerji santralleriyle ilgili getirilen vergisel teşvikler neler?-Erdoğan Sağlam- 

Hükûmet uzun vadede 12 büyük ölçekli nükleer santral kurmayı, elektrik üretiminin yüzde 10–15’ini nükleerden elde etmeyi ve yeni nesil kompakt reaktörlerle 5 bin megavatlık SMR kapasitesi oluşturmayı hedefliyor. 7590 sayılı Kanun ile nükleer enerji santrali yatırımlarına yönelik olarak damga vergisi, katma değer vergisi ve örtülü sermaye uygulaması açısından önemli vergisel düzenlemeler yapıldı. Söz konusu düzenlemeleri sizin için açıkladım.

Değerli okurlar, 31 Temmuz 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7590 sayılı Kanun ile nükleer enerji santrali yatırımlarına yönelik olarak vergisel açıdan çok önemli teşvikler getirildi.

Aslında bu teşvikler Meclise sevk edilen yasa teklifinde yer almıyordu. Bu teşvikleri getiren hükümler teklife Plan ve Bütçe komisyonunda eklendi!

Bu teşvikler hangi şirketler için getirilmiş olabilir?

Türkiye’de hâlihazırda işletmede olan, yani faaliyet gösteren herhangi bir nükleer güç santrali bulunmuyor.

Yaptığım araştırmada ülkemizde halen üç nükleer enerji santrali yatırımı söz konusu olduğunu tespit ettim.

Mersin-Akkuyu'da Rus devlet şirketi Rosatom iş birliğiyle inşası süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS), Türkiye'nin bu alanda atılmış ilk adımı.

Türkiye'deki diğer nükleer santral projeleri ise sırasıyla Sinop Nükleer Güç Santrali ile Trakya/İğneada Nükleer Güç Santrali. Bu iki projede henüz inşaata başlanmış değil.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisi'nin Kasım ayı olağan toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’nin enerji vizyonunu anlattı. 

Türkiye’nin nükleer enerji hedeflerine değinen Bakan Bayraktar, 2050’e kadar Türkiye’de 12 tane büyük konvansiyonel reaktör hedeflendiğini, bunun 4’ünün Akkuyu'da olmak üzere Sinop'ta ve Trakya ile birlikte toplam 12 reaktör yatırımı yapılacağını açıkladı. Bunlara ilaveten 5 bin megavatlık küçük modüler reaktörlerle Türkiye’nin, nükleer enerjiden tamamen istifade edebilen, elektrik üretiminin en az yüzde 10-15’ini nükleerden karşılayan bir ülke olacağını ifade etti. 

Bakan Bayraktar, bugün dünyada 31 ülkede 400’ün üzerinde reaktör bulunduğunu belirterek, “15 ülkede 63 yeni reaktör yapılıyor. Bunun 4’ü ülkemizde yapılıyor” diye konuştu.

Küçük modüler reaktör (SMR) gelişimine dikkat çeken Bakan Bayraktar, “Küçük modüler reaktörlerde büyük bir fırsat var. Bu, yeni nükleer nükleer çağının en önemli unsurlarından bir tanesi. İnanıyorum ki Türkiye'deki sanayicimizin gücü ve dinamizmi, küçük modüler reaktörlerde Türkiye'yi bu teknolojiyi geliştiren ve üreten ülkelerden biri haline getirebilir. Bu alanda daha farklı fırsatlar olduğuna da inanıyoruz” dedi.

Basında yer alan bir haberden, Baykar’ın da SMR yatırımına başladığını öğrendik.

Özetlemek gerekirse, hükûmet uzun vadede 12 büyük ölçekli nükleer santral kurmayı, elektrik üretiminin yüzde 10–15’ini nükleerden elde etmeyi ve yeni nesil kompakt reaktörlerle 5 bin megavatlık SMR kapasitesi oluşturmayı hedefliyor.

Getirilen teşvikler neler?

7590 sayılı Kanun ile nükleer enerji santrali yatırımlarına yönelik olarak damga vergisi, katma değer vergisi ve örtülü sermaye uygulaması açısından önemli vergisel düzenlemeler yapıldı. Söz konusu düzenlemeler şunlar:

1. Nükleer enerji santrali yatırımlarına ilişkin düzenlenen kağıtlar damga vergisinden istisna edildi

7590 sayılı Kanunla 488 sayılı Damga Vergisi Kanununa ekli (2) sayılı tablonun “IV- Ticari ve medeni işlerle ilgili kağıtlar” başlıklı bölümüne eklenen yeni bir fıkra ile, nükleer enerji santrallerinde elektrik enerjisi üretimi faaliyetinde bulunmak için önlisans ve/veya lisans alan tüzel kişilerin taraf olduğu nükleer enerji santrali yatırımlarına ilişkin düzenlenen kağıtlar damga vergisinden istisna edildi. Söz konusu düzenleme 31.7.2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

2. Nükleer enerji santrali yatırımlarına yönelik KDV düzenlemeleri yapıldı

7590 sayılı Kanunla 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununa geçici 47 nci madde eklenerek nükleer enerji santrali yatırımlarına yönelik iki ayrı KDV düzenlemesi yapıldı. Buna göre, 31.12.2045 tarihine kadar uygulanmak üzere, nükleer enerji santrallerinde elektrik enerjisi üretimi faaliyetinde bulunmak için önlisans ve/veya lisans alan mükelleflerin yatırım teşvik belgeleri kapsamında gerçekleştirdikleri nükleer enerji santrali yatırımlarına ilişkin inşaat işleri nedeniyle yüklenilen ve indirim yoluyla telafi edilemeyen KDV'nin iade edilmesine imkân sağlandı.

Bu kapsamda, söz konusu yatırımlara ilişkin inşaat işleri nedeniyle 1.8.2026 tarihinden itibaren yüklenilen ve takvim yılının altı aylık dönemleri itibarıyla indirim yoluyla telafi edilemeyen KDV, altı aylık dönemleri izleyen bir yıl içinde talep edilmesi halinde mükelleflere iade edilecek.

Diğer taraftan, söz konusu mükelleflere yatırım teşvik belgesi kapsamında nükleer enerji santrali yatırımlarına ilişkin olarak yapılacak makine ve teçhizat teslimleri KDV'den istisna edildi.

Bu kapsamda teslimde bulunanların bu teslimler nedeniyle yüklendikleri KDV, vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan KDV'den indirilecek, indirim yoluyla telafi edilemeyen KDV ise mükellefe iade edilecek. Yatırımın tamamlanmaması halinde, zamanında alınmayan veya iade edilen vergiler, vergi ziyaı cezası uygulanarak gecikme faizi ile birlikte yatırımcıdan tahsil edilecek.

Cumhurbaşkanı, maddede yer alan 31.12.2045 tarihini 31.12.2050 tarihine kadar uzatmaya, Hazine ve Maliye Bakanlığı ise maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkili bulunuyor. Söz konusu düzenleme 1.8.2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

3. Nükleer enerji santrali yatırımları kapsamında yapılan bazı borçlanmalarda örtülü sermaye hesabında dikkate alınacak oran %50'den %25'e düşürüldü.

Kurumlar Vergisi Kanununun 12'nci maddesi uyarınca, kurumların ortaklarından veya ortaklarla ilişkili kişilerden doğrudan veya dolaylı olarak temin ederek işletmede kullandıkları borçların, hesap dönemi içinde herhangi bir tarihte kurumun öz sermayesinin üç katını aşan kısmı ilgili hesap dönemi için örtülü sermaye sayılıyor.

Aynı maddenin ikinci fıkrasında, yukarıda belirtilen karşılaştırma sırasında sadece ilişkili şirketlere finansman temin eden kredi şirketlerinden yapılan borçlanmalar hariç olmak üzere, ana faaliyet konusuna uygun olarak faaliyette bulunan ve ortak veya ortakla ilişkili kişi sayılan banka veya benzeri kredi kurumlarından yapılan borçlanmaların %50 oranında dikkate alınacağı hükme bağlanmış bulunuyor.

Örtülü sermaye sayılmanın iki sonucu var. Birincisi örtülü sermaye üzerinden ödenen veya hesaplanan faiz, kur farkları ve benzeri giderlerin kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınamaması.

İkincisi ise, örtülü sermaye üzerinden kur farkı hariç, faiz ve benzeri ödemeler veya hesaplanan tutarların, Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunlarının uygulanmasında gerek borç alan gerekse borç veren nezdinde, örtülü sermaye şartlarının gerçekleştiği hesap döneminin son günü itibarıyla dağıtılmış kâr payı sayılmasıdır.

7590 sayılı Kanunla Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 20 nci madde uyarınca, nükleer enerji santrallerinde elektrik enerjisi üretimi faaliyetinde bulunmak için önlisans ve/veya lisans alan kurumların, nükleer enerji santrali yatırımları kapsamında yaptıkları borçlanmalar bakımından, Kurumlar Vergisi Kanununun 12 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan %50 oranı 31.12.2045 tarihine kadar %25 olarak uygulanacak.

Buna göre, kapsama giren kurumların nükleer enerji santrali yatırımları kapsamında yaptıkları ve KVK'nın 12 nci maddesinin ikinci fıkrası kapsamına giren borçlanmalarının, örtülü sermaye hesabında %50'si yerine %25'i dikkate alınacak.

Cumhurbaşkanı, maddede yer alan 31.12.2045 tarihini beş yıla kadar uzatmaya yetkili bulunuyor. Söz konusu düzenleme, 1.1.2026 tarihinden itibaren başlayan vergilendirme dönemlerine (özel hesap dönemine tabi kurumlarda 1.1.2026 tarihinden itibaren başlayan hesap dönemlerine) ait kurum kazançlarına uygulanmak üzere 31.7.2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

/././

İspanya, Fas ve mülteciler: Yine bir sömürge meselesi(I)-Eray Özer-

Sömürgeciler bir coğrafyada kavgaya tutuşuyorsa hemen o coğrafyanın kıymetli madenlerine, doğal kaynaklarına bakmak lazım. Mültecilerin İspanya’ya girdiği Ceuta’nın böyle bir zenginliği yok ama kavganın temelinde yatan Batı Sahra için aynı durum söz konusu değil. Birkaç yazıdan oluşan bir mini seride inceliyoruz.

Biliyorsunuz, bu köşede bazı olayları size aktarırken arka planına bakmayı seviyorum. Bu hafta da İspanya’daki mülteci akını meselesine böyle bakalım istiyorum.

Önce durumu özetleyeyim: İspanya’nın hemen güneyindeki Afrika kıtasında, etrafı Fas’la çevrili ama yönetimi kendine bağlı iki toprak parçası var. Ceuta ve Melilla. İspanya Sahra Afrikası’ndan çekilirken bu iki şehrin kendine bağlı kalmasını karşı tarafa kabul ettirmiş.

İşte bu şehirlerden daha kuzeyde yer alan Ceuta’ya geçen hafta büyük bir mülteci akını oldu. Bir anda Faslı ve başka uyruklu on binlerce mülteci -özellikle denizden- Ceuta’ya geçti.

Şöyle düşünün: Normalde günde 500 kadar benzeri iltica girişimi yaşanırken iki günde kimi kaynaklara göre 60 bin, kimilerine göre 84 bin, hatta 100 bin mülteci Ceuta’ya, dolayısıyla İspanya topraklarına girdi.

Olası nedenlerine ayrıca değineceğim, önce meselenin geçmişine bir bakalım.

İspanya’nın Melilla’daki varlığı ta Kristof Kolomb’lu keşif dönemlerine dayanıyor. Şehir 1497’de Kastilya Krallığı’na bağlanıyor. Ceuta ise bu tarihten daha önce 1415’te Portekizliler tarafından ele geçiriliyor. Sona Portekizlilerin Kastilya Krallığı altına girmesiyle ta 1640’a kadar bu krallığın toprağı olarak varlığını sürdürüyor.

1668’deki Lizbon Anlaşması’yla Portekiz yeniden bağımsızlığını elde ederken Ceuta, İspanya’da kalıyor.

1956 ve sonrasında Fas Krallığı’nın sömürgecilere karşı bağımsızlık mücadelesinde de İspanya bu iki şehir üzerindeki haklarından vazgeçmiyor.

Şimdi burada bir duralım ve bir başka bölgenin tarihine gidelim: Batı Sahra. Aslında Kuzey Afrika’da Sahra bölgesinde yaşanan çekişmelerin ve zaman zaman çatışmaların altında burası yatıyor.

Batı Sahra dünyanın en seyrek nüfuslu toprak parçalarından biri. Fas’ın iyice batısında kalıyor. İspanya bu topraklara 1884 yılından ta 1975’e kadar sömürgeci olarak hükmediyor. Özellikle Franco rejimi esnasında burası “İspanyol Sahrası” olarak biliniyor.

Batı Sahra’yı kıymetli kılan şey yerin üstünde değil, zaten yerin üstünde insan nüfusu çok seyrek. Asıl “ganimet” yerin altında. Bugün gübre sanayiinin hammaddesi olan fosfat açısından Fas’ın güneydoğusundaki başka bölgeler gibi Batı Sahra da çok zengin kaynaklara sahip.

Bir not: Biliyorsunuz, yakın zamanda “Petrolün Diyetini Ödeyen İran’ı Anlamak” isminde bir kitap yazdım. Yazarken şundan emin oldum; bir yerde birkaç ülke birbirine giriyorsa oranın doğal kaynaklarına bakmadan kavgayı yorumlamamak gerekiyor.

Batı Sahra’da İspanyol hegemonyası sürerken burada Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti isminde bir yönetim kuruluyor. Daha sonra sayıları çok olmasa da burayı tanıyan Birleşmiş Milletler üyesi devletler oluyor.

Batı Sahra’nın bağımsızlık mücadelesinde başı Polisario Cephesi isimli örgüt çekiyor. Bu cephe Sahra halkının Faslılardan farklı bir ulus olarak tanınması için bir zaman sonra silahlı mücadeleye de girişiyor.

Geldik yıllardan 1975’e. Franco rejimi sallanıyor. Bunu fırsat bilen Fas yönetimi sivillerin katıldığı büyük bir yürüyüş düzenliyor. 350 bin kişinin silahsız olarak Batı Sahra’ya doğru yürüyüşe geçtiği bu eylem tarihe “Yeşil Yürüyüş” olarak geçiyor.

Uzatmayalım, İspanya buradan çekiliyor, Fas burayı ilhak ediyor, Polisario Cephesi’yle Fas arasında bir savaş başlıyor. Sahil şeridinde Fas hükümdarlığı sürerken iç kısımlardaki dar bir alanda “Serbest Bölge” ilan ediliyor. Bir tür sahipsiz alan gibi düşünün. Buranın mülteci krizi bugün hala devam ediyor. Polisario hala bağımsızlık iddiasında.

Şimdi biraz da tarihten politikaya geçelim. Batı Sahra’nın etrafı Moritanya, Fas ve Cezayir’le çevrili. Fas, komşusu ve düşman kardeşi Cezayir’i Polisario’ya destek vermekle suçluyor. (Çok da yersiz bir suçlama değil bu.)

Burada asıl ilginç olan İspanya’nın durumu. Fas’ın içinde iki şehrin (Ceuta ve Melilla) kendine bağlı olduğunda ısrar ederken bir başka bölgeden “tamam, ben burada sömürgeciydim sahiden” diyerek çekilmiş. Fas da İspanya’nın gücü karşısında sesini yüksek perdeden çıkaramasa da “Abi, orada sömürgeciysen buralarda da sömürgecisin, buralardan da çekip gitsene” diyor.

Burada devreye pek tabii ki Trump giriyor. Hem de çok kritik bir zamanda. 2020’de Fas’ın Ceuta ve Melilla’da hak arayışının yükseldiği esnada birinci başkanlık dönemini yaşayan Trump radikal bir kararla Batı Sahra’daki Fas hakimiyetini tanıyor. Buyurun buradan yakın.

Fas bir anda uluslararası alanda büyük bir diplomatik koz elde ediyor.

Bir yıl sonra İspanya bir hamle yaparak Covid’e yakalanan Polisario Cephesi lideri Brahim Ghali’yi kendi topraklarına alarak tedavi ediyor. Fas’ın “bir numaralı terörist” olarak gördüğü birinden bahsediyoruz.

Sen misin, benim düşmanımı tedavi eden… Fas tıpkı bugünkü gibi mülteci kapaklarını açıp İspanya’nın üzerine on binlerce mülteciyi salıyor.

O gün bugündür Fas’ın elindeki en büyük koz bu: “Kızdırma, açarım kapakları” diyorlar İspanya’ya.

İspanya, Trump’ın Batı Sahra’daki Fas hakimiyetini tanımasından önce de, sonra da Fas’la hep dengeli bir siyaset tutturmaya çalışmış. Yani karşılıklı bir tedirginlik var ama bir yandan da “Ceuta ve Melilla’yı tartışmayalım, ben zaten oraları özerk yönetiyorum. Tadımız kaçmadan ilişkileri sürdürelim” yaklaşımını benimsiyorlar.

ABD’de Trump’tan sonra göreve gelen Biden yönetimi Batı Sahra kararını kaldırmıyor ama bu konuda başka bir adım da atmıyor. Bir anlamda topu ortada bırakıyor.

Konu uzadı, o yüzden gelin bu son meselede ABD’nin olası rolünü ve Trump’ın buradan nasıl bir ekmek çıkarmayı planlıyor olabileceğini yarına bırakalım.

/././

İspanya ve mülteci meselesi (II): Cezayir’le yakınlaşma Fas’ı kızdırınca…-Eray Özer- 

Fas ve Cezayir. Kuzey Afrika’nın iki “düşman” kardeşi. Bir zamanlar Tunus’u da içine alacak şekilde büyük bir Kuzey Afrika Cumhuriyeti’ne dönüşme ihtimalleri konuşulurken bugün dünyada savaş riski taşıyan sıcak noktalardan birinin iki tarafı haline geldiler. Peki, bu düşmanlığın İspanya’daki mülteci akınıyla ilgisi ne? Bakalım.

Önceki yazıyı bitirirken İspanya’daki mülteci akınından Trump’a nasıl bir “ekmek” çıkabileceği kısmına gelmiş ve orada durmuştuk.

Bugün bu sorunun yanıtını arayacağız ama gelin önce yine biraz arka plan bilgisine başvuralım.

İspanya’nın Kuzey Afrika’daki topraklarından Ceuta’ya on binlerce kişilik mülteci akını, malum, Fas topraklarından gerçekleşmişti. Benzeri bir geçişi 2021’de görmüştük: İspanya’nın, Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğine karşı özgürlük mücadelesi veren ayrılıkçı Polisario  Cephesi’nin liderini tedavi etmesi üzerine Fas mülteci musluğunu açmıştı.

Bundan kısa bir süre sonra, 2022’de, İspanya -kimi analistlere göre mülteci meselesinde vananın karşı tarafın elinde olmasının da etkisiyle- Fas’la ilişkilerinde bir değişikliğe gitti. Sanchez hükümeti, Batı Sahra’da en makul çözümün Fas’ın bu bölgenin özerkliğini muhafaza ederek yönetime gelmesi olduğunu duyurdu.

Bu durum, tabii en çok Fas’ın “düşman” kardeşi Cezayir’in tepkisini çekti. İspanya’daki elçi geri çağırıldı, ticari kısıtlamalara gidildi vs…

Peki, Cezayir’le Fas arasındaki bu gerilimin arka planı neydi? İki ülke arasında ta 1963’te yaşanan Kum Savaşı’na filan girerek yazıyı uzun bir tarihi bilgiye boğmayacağım.

Lakin şöyle bir özet yapabilirim: Her iki ülke -ve Tunus- uzun yıllar Fransız sömürgesi olarak kaldıktan sonra Fransa Fas ve Tunus’u azat etmesine karşın Cezayir’deki ısrarını sürdürdü. Cezayir özgürlükçü ve sosyalist bir damarla Fransız işgaline direnerek bağımsızlığını elde edince (Gillo Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı filmini mutlaka izleyin derim) Soğuk Savaş’ın Doğu Bloğu tarafına yakınlaştı. Buna karşın Fas ise başta ABD olmak üzere Batı’yla ilişkiler üzerinden yeniden bir devlet olma mücadelesine girişti.

Bunun yanı sıra Fas bir dönem kendi krallığına bağlı kabilelerden müteşekkil Cezayir’in topraklarının bir kısmında hak iddia etti. (Fas’ın sömürgecilerden sonra elinde kalan toprakları yetersiz bulması durumu bugün de geçerliliğini koruyor.) Büyük Fas Krallığı bir zamanlar kendine tabi Cezayir’in yanında küçücük kalmamalıydı. Cezayir’de bir türlü suların durulmaması da Fas’ın işine geldi. İspanya dışında Fransa da, kendini düşman gören Cezayir’le geliştiremediği ilişkiyi Fas’la telafi etme noktasına geldi.

Ayrıca sosyalist damarın güçlü olduğu Cezayir’le didişmek kendi monarşik yapısını korumak ve iç muhalefeti sindirmek açısından da işlevseldi.

Fas Avrupa’da Fransa ve İspanya’ya yaklaştıkça Cezayir de İtalya ve Almanya’yla iş birliği yapma yoluna gitti. Bu ülkelere özellikle yeşil hidrojen ve doğal gaz ithalatıyla ekonomisini güçlendirdi, askeri alanda yatırımlar yapmaya başladı. (Anlayacağınız, küresel silah tüccarları iki kardeşi birbirine kırdırarak kârlarına kâr katmaya burada da devam ettiler.)

Fas-Cezayir ilişkileri ta 1990’ların başına kadar hep kötü gitti. Sonra 90’larla birlikte neredeyse 30 yıllık düşük gerilimli bir dönem yaşandı. Ta ki, 2020’de Trump ve İsrail devreye girene kadar…

Önceki yazıda Trump’ın Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini 2020 yılında tanıdığını yazmıştım. Fas da bu büyük diplomatik jeste karşılığı İsrail’le yakınlaşarak ve meşhur İbrahim Anlaşmaları’na taraf olarak verdi. (Yakınlaşmanın boyutunu şöyle anlatayım: İsrail’in meşhur “Pegasus” casus yazılımını kullanan ülkelerden biri de Fas’tı. Üstelik yazılım kendisine karşı kullanılan Fransa buna rağmen Fas’la yakınlaşma politikasına devam etti. Çok çarpıcı bir detay: Daha bakanken Pegasus’la izlenen Fransız Başbakanı Sebastien Lecornu 15-16 Temmuz’da kendini izleyen Fas’ı ziyaret etti.)

İsrail’le yakınlaşma, İspanya ve Fransa’nın Batı Sahra politikasında Fas’ın yanında yer alması gibi gelişmeler Cezayir’i alarma geçirdi. 2020’de bağımsızlık yanlısı Polisario Cephesi’nin otuz yıllık ateşkesin bittiğini ilan ederek silahlı mücadeleye döndüğünü duyurmasının arkasında Cezayir’in olduğu konuşulmaya başlandı.

Peki, durumlar böyleyken, herkes Fas’ın yanında saf tutmuşken ne oldu da Fas birden mülteci kapılarını açtı ve İspanya’yı Ceuta’da çok zor duruma düşüren sahnelerin yaşanmasını sağladı?

Bu da yine temmuz ayında gerçekleşen bir ziyarete dayanıyor. Evet, İspanya Fas’ın Batı Sahra çözümüne destek veriyordu ama Cezayir’le arasının bu kadar bozulmasına da izin veremezdi. 20 Temmuz’da, yani Ceuta’daki olaylardan sadece günler önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez dört yıl aradan sonra Cezayir’e bir resmi ziyarette bulundu. Bu resmi temas Cezayir’le bozulan ilişkileri düzeltmek, diplomatik temaslara geri dönme amacını taşıyordu.

Fas bu ziyarete resmi bir tepki vermedi. Hatta Fas basınında ziyaretin “Cezayir’in Fas tezlerini kabul ederek teslim oluşunun işareti” sayılması gerektiğine dair analizler yayımlandı.

Fakat kapalı kapılar ardında Sanchez’in ziyaretinin Fas tarafından hiç hoş karşılanmadığı iddiaları da eksik olmadı. Ayrıca bir başka meselenin daha Fas’ın hiç hoşuna gitmediği yazılıp çizildi: İspanyol Kongresi bir zamanlar hakimiyeti altındaki Batı Sahra halkının torunlarına vatandaşlık hakkı vermeyi içeren bir yasayı onaylamıştı.

Dolayısıyla kimi analistlere göre Fas Afrika’nın bağrından kopup gelen 60-80 bin kişiyi İspanya kapılarına sürerek beş yıldır ittifak halinde olduğu İspanya’ya güçlü bir mesaj vermek istemişti: Benim tezlerime karşı hamle yaparsan salarım göçmenleri üstüne…

Tabii meselenin bir de Trump ve İsrail ayağı var. Ekolojik boyutu var. Kamuoyunda en çok seslendirilen, bir yargı kararının yanlış anlaşılması meselesi var. Bunlar da serinin üçüncü ve son yazısına kalsın.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ağustos 2026-

Diplomatik araçla insan kaçaklığının bedeli 16 bin Euro!-Tolga Şardan-  “Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş ma...