SDG’nin feshi, HTŞ’ye ilhakı: ABD'nin kanlı oyunundan ‘şaka’ gibi bir finale…-Ali Ufuk Arikan-
Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu. Emperyalistler, piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı. Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda. ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti. Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...
“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”, “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti ABD.
Yıllardır destek verdikleri, IŞİD’e karşı savaşta cephane sevk ettikleri SDG’nin artık kendileri için raf ömrünü tükettiğini çok sert şekilde ilan ediyordu ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack.
Bölge yeniden yapılandırılıyor, İsrail her boşluğu doldurmak için agresif bir saldırının kapağını açıyor, AKP ise Yeni Osmanlıcı hamleleriyle yayılmayı hedefliyorken geliyordu bu “ortada bırakma” mesajı.
ABD'nin, emperyalistlerin kimseye dost olmayacağı, dostluk yanılmasına kapılanların hep aynı sona yuvarlandığını bir kez daha görüyorduk işte.
Süreç gerçekten baştan aşağı çok ilginçti.
Hatırlayalım…
Emperyalistlerin cihatçı koalisyonu ve hedef tahtasına oturtulan bir halk
Emperyalistler ABD ve İsrail karşıtı Suriye’nin üzerine tüm dünyadan getirdikleri cihatçı kuvvetlerle birlikte çullandığında, neredeyse tek bir kurşun atmadan Suriye’nin kuzeyindeki birçok noktanın kontrolünü ele geçirmişti SDG’nin öncüleri.
Bazı iddialara göre başlangıçta Esad bilinçli olarak bu hamleye karşı harekete geçmedi. Dört bir yandan saldırı gelince, yeni bir cephe açmak istemediği iddia edildi.
Ancak kapak açılmıştı bir kere.
Açılan bu kapaktan emperyalistlerin kendi elleriyle yarattığı IŞİD barbarlığı serbest bırakıldı önce.
Tüm dünyaya ve bölgeye koyu bir karanlıkla güçlü bir mesaj veriyorlardı.
Bugün Suriye’nin başına geçirdikleri Şara, o karanlık kapağın ana aktörlerinden biri olan El Kaide artığı HTŞ’nin lideriydi örneğin.
Bu karanlığın önü bilinçli olarak açıldığında ana hedeflerden biri SDG’nin kontrolündeki bölge oldu.
Erdoğan’ın “Rojava düştü düşecek” sözleri de bu dönemde dile getirildi.
Sonuç olarak klasiklemiş bir senaryo sahneye konuldu.
ABD kendi elleriyle yaratıp serbest bıraktığı terör şebekesine karşı SDG’yi silahlandırdı ve “IŞİD’e karşı mücadele adına” Suriye’de Kürt gruplarını kendi vekil gücü yaptı.
Yıllarca bu güce silah ve mühimmat taşımaya devam edip, kimsenin onlara dokunamayacağını söyleyip durdular.
Sonrası tabii ki öyle olmadı.
Örneğin AKP iktidarının talimatıyla TSK bölgedeki SDG hakimiyetindeki bölgelere askeri operasyon başlattığında, ABD Başkanı Trump, çıkıp şu açıklamayı yaptı: "Hatırlıyor musunuz, bundan iki yıl önce Suriye'nin farklı bir bölgesinde Irak, Kürtlerle savaşacaktı. Birçok insan, Kürtlerle Irak’a karşı savaşmamızı istedi. Hayır dedim, Kürtler savaşı iki kez bıraktılar. Şimdi aynı şey Türkiye ile oluyor. Kürtler ve Türkiye yıllardır savaşıyor. Türkiye, PKK'yı teröristlerin en kötüsü olarak görüyor. Diğerleri gelip taraflardan biri için savaşmak isteyebilir. Bırakın savaşsınlar! Biz durumu yakından takip ediyoruz. Sonsuz savaşlar.”
Yıllar sonra bölgedeki Kürt silahlı grupları için şunları söyleyen de yine Trump olacaktı: "Kongre diyor ki: 'Ah, çok sıkı savaşıyorlar'. Hayır, paralarını aldıklarında sıkı savaşıyorlar. Bu yüzden Kürtler konusunda büyük hayal kırıklığı yaşıyorum."

Suriye dosyasının sonu ve yeni dönem: Pazarlık, savaş ve uzlaşı
Sonra bu sonsuz savaşların Suriye’de bir sona bağlanmasına karar verdiler.
İngiltere, ABD ve İsrail’in başını çektiği, AKP iktidarının da destek verdiği bir operasyonla en büyük hedeflerinden birini gerçekleştirip Suriye’yi cihatçı Şara’ya, HTŞ’ye teslim ettiler.
Bu adım atıldığında SDG son derece mutluydu, diktatörlük son buldu deniliyor, HTŞ övülüyordu.
“Bu değişiklik, tüm Suriyelilerin haklarını garanti altına alan, demokrasi ve adalete dayalı yeni bir Suriye'nin inşası için bir fırsattır” sözleri bizzat SDG lideri Mazlum Abdi tarafından dile getiriliyordu.
Artık yeni bir dönem açılmıştı ve kendileri için de en iyisi olmuştu.
Ancak sonrasında ilginç gelişmeler yaşanmaya devam etti.
HTŞ, SDG’nin kendi gücünün çok ötesinde, Arapların yoğun yaşadığı yerleri kontrol ettiğini söyledi, ayrı bir orduya izin vermeyeceğini ilan etti, SDG’nin ayrı yönetim mekanizmasının sonlandırılması gerektiğini duyurdu.
Bu çıkış önce büyük gerilime, sonra pazarlıklara, en sonunda da çatışmalara konu oldu.

SDG kontrolü altında tuttuğu birçok bölgeyi süratle kaybetti.
Bu süreçte SDG tarafından ABD ve Batı’ya çağrılar gelse de destek bulunamadı.
Ardından masayı yeniden ABD, Tom Barrack kurdu.
Akan kan duracak, SDG bunları kabul edecekti, öyle diyordu Barrack: "Bu anlaşma, SDG savaşçılarının bireysel olarak ulusal orduya entegre edilmesini, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıların devredilmesini ve IŞİD hapishanelerinin kontrolünün Şam’a geçmesini öngörmektedir.”
Kısmi değişikler oldu, ancak sonuç olarak böyle de oldu.
“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”, “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti açık açık Trump’ın bölge valisi Tom Barrack.
Bunu yaptılar.
Bu yüzden de Abdi çıkıp “İnsanlarımız katledildiğinde, ABD’nin tavrı bu saldırıları durduracak kadar güçlü değildi. Bu zayıf duruş nedeniyle halkımız arasında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor” diyordu, o kadar.
Çözüm süreci, Öcalan ve Suriye
Sonrasında açıkça öğrendik ki, Suriye’nin bu yeni dönemiyle Türkiye’deki çözüm süreci benzer bir hatta ilerlemiş.
Kol kola bir Yeni Osmanlıcılık “destanı” yazılmak istenmiş.
Örneğin Öcalan’ın SDG lideriyle görüştüğünü, hem silah bırakma hem de örgütün feshi gündeminde adım attığını öğrendik. Şara'ya da övgüler sıraladığını.
HTŞ-SDG çatışmasının zirve yaptığı günlerde doğrudan AKP iktidarının Öcalan’ın mesajını SDG’ye ilettiği, yalanlanan son çözüm süreci tutanaklarında yer alıyordu örneğin.
Sonuç olarak tüm bu sürecin sonunda SDG dün kendisini feshetti.
Oysa bundan sadece aylar önce "cihatçı çete" olarak tanımlıyorlardı Şara ve HTŞ'yi.
Ancak emperyalizmin desteği çekilince “bir adım geri atmayız” denilen kazanımlar önemli ölçüde buharlaştı, Öcalan'ın, AKP'nin ve emperyalizmin devreye girmesiyle de SDG kendisini feshetmiş oldu.
Bu final ne kadar sürer?
Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu.
Emperyalistler piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı.
Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda.
ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti.
Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...
Ancak bu finalin bölge halklarına ve Türkiye'ye sadece tehdit ve karanlık olarak döneceği kesin.
Bu saatten sonra esas konu bu karanlık finalin ne kadar hayatta kalacağı, bölge halklarının kendi iradesini emperyalistlerin elinden ve onların piyonlarından ne zaman alacağıdır...
/././
Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar: Filistinli çocukların uçurtmasını 'silah' sayan İsrail katliama girişti -Yalçın Çuğ-
İsrail, Gazze semalarında süzülen birkaç uçurtmayı "savaş eylemi" ilan etti. Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki o tanıdık tahammülsüzlük devasa bir açık hava hapishanesinde yeniden sahnelenirken, Tel Aviv de çocukların gökyüzüne saldığı poşet parçalarını yeni bombardımanların ve zorla yerinden etme politikalarının kılıfı olarak kullanıyor.
"Uçurtmayı Vurmasınlar" filminde küçük Barış'ın sadece izlemekle yetindiği bir uçurtmayla kurduğu bağa ve o bağın diğer kadın mahkumlara yansımasına tahammül edemeyen hapishane yönetimi, uçurtmayı vurmaya karar verir. Uçurtma vurulamaz, Barış ve kadın mahkumlar sevinir, film biter...
Bugün o hapishane avlusu çok daha geniş ve çok daha kanlı bir coğrafyada, Gazze'de yeniden kurulmuş durumda. Yıllardır abluka altında tutulan, dünyanın gözü önünde eşi benzeri görülmemiş bir katliama sahne olan bu devasa açık hava hapishanesinde, zalimin masumiyete ve özgürlüğe duyduğu o tanıdık tahammülsüzlük bir kez daha sahnede.
Ancak bu sefer kameralar kurmaca bir senaryoyu değil, gerçek bir soykırımı çekiyor. Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip siyonist rejimin uykularını birkaç tane uçurtma kaçırıyor. Bir de o uçurtmayı havalandıran yaşama iradesi.
"Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar" sesleri yükselse de hem uçurtmalar hem de Filistinli Barışlar vuruluyor.
Feride Çiçekoğlu'nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 1989 tarihli Uçurtmayı Vurmasınlar filmi.Yıkıntılar arasından havalanan uçurtmalar
Gazze Şeridi’nde evlerini, okullarını ve oyun alanlarını kaybeden çocukların ellerinde birkaç poşet parçası, biraz da ip... Gazzeli çocuklar için belki de bir anlığına korkudan ve yıkımdan uzaklaşmanın en masum yolu, yıkıntılar arasından havalandırdıkları bu uçurtmalar.
Sınırın diğer tarafında ise dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donatılmış ve arkasına ABD emperyalizmini almış olan İsrail, gökyüzünde süzülen bu poşet parçalarından büyük bir "varoluşsal tehdit" çıkarmayı başardı.
"Bunun bir şaka olduğunu düşündüm ama sosyal medyada güç kullanılarak sert karşılık verileceğini görünce gerçek olduğunu anladım."
Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid, İsrail'in uçurtma paranoyasını tam olarak bu sözlerle özetliyor. Fakat İsrail şaka yapmıyor. Yaklaşan seçimlerde oy devşirmek ve katliamı sürdürmek için her yolu mubah gören Tel Aviv, çocukların elindeki son oyuncağı da kan dökmek için bahane ediyor.
Gazze semalarındaki birkaç uçurtma nasıl oldu da Tel Aviv'in en üst düzey güvenlik toplantılarının bir numaralı gündem maddesi haline geldi?
Nahal Oz Kibbutzu üzerinde uçarken görüntülenen bir uçurtma.Ordu 'şüpheli değil' dedi, yerleşimciler 'müdahale' istedi
İsrail basınının aktardığına göre ağustos ayı boyunca Gazze’den sınırın diğer tarafına sadece 12 uçurtma ve 4 balon geçti. Geçtiğimiz hafta sonu Nahal Oz ve Kfar Aza yerleşimlerine düşen birkaç uçurtma ise Tel Aviv'de adeta alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
İsrail ordusu her ne kadar uçurtmalarda "hiçbir şüpheli bulgu veya patlayıcı olmadığını" ve kimse için bir tehlike arz etmediğini duyursa da İsrailliler sınırın hemen ötesindeki konforlu yerleşim yerlerinde birkaç poşet parçası yüzünden "dehşete" düştü.
Nahal Oz Kibbutzu yönetimi, İsrail ordusuna atfen yaptığı açıklamada, belirgin bir tehdit oluşturmamasına rağmen olayın ciddiye alınması gerektiğini öne sürdü. Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde de benzer durumların yaşandığı savunulan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "7 Ekim'den önce de böyle başlamıştı. Başlangıçta Gazze Şeridi'nden üzerinde Arapça yazılar olan, görünüşte masum uçurtmalar gönderilmişti. Daha sonra Hamas uçurtmaların tarlalarımıza düştüğünü fark ettiğinde onlara yanıcı maddeler bağladı ve binlerce dönüm buğday tarlası yandı. Bir sonraki adım, yerleşim yerlerindeki vatandaşlara zarar vermeyi amaçlayan patlayıcı balonlardı ve bunun nereye vardığını gördük. Güvenlik güçlerinden uçurtma olayını daha başlamadan bitirmesini talep ediyoruz."
Gazze sınırındaki yerleşim yerlerini kapsayan Shaar Hanegev Bölge Konseyi de benzer şekilde ordunun uçurtmalara karşılık vermesini talep etti.
Konsey Başkanı Uri Epstein, "Ordunun İsrail topraklarına geçen her uçurtmaya karşı harekete geçmesini, yerini tespit etmesini ve gerçek zamanlı olarak müdahale etmesini talep ediyoruz. Yere düştükten sonra değil, geriye dönük olarak değil, gerçek zamanlı olarak" ifadelerini kullandı.
Epstein, "İsrail topraklarına geçen bir uçurtma tepki gerektiren bir olaydır. Tepki verilmediğinde karşı tarafa verilen mesaj, buna devam edebilecekleri yönündedir. Bu hatayı bir daha yapmamalıyız. Olayların derhal soruşturulmasını ve gerçek zamanlı olarak devreye girecek bir müdahalenin olmasını talep ediyoruz" diye konuştu.
Çağrıları fırsata çevirdiler: Uçurtmalar vurulacak, halk yerinden edilecek
Tüm bu çağrılar meselenin siyasi bir şova dönüşmesine zemin hazırladı.
Olayın hemen ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir acil bir durum değerlendirme toplantısı düzenledi. Toplantıdan çıkan karar, İsrail'in orantısız güç kullanımının yeni bir kılıfı niteliğindeydi: "Uçurtmalar durmazsa, Gazze'ye yönelik yoğun saldırılar başlatılacak ve uçurtmaların uçurulduğu mahallelerdeki halk zorla yerinden edilecek."
Söz konusu kararın üzerine ordu alarma geçirilirken, Savunma Bakanı Katz da şu açıklamayı yaptı: "Her fırlatmayı her anlamda bir savaş eylemi olarak görüyor ve İsrail yerleşimlerinin mutlak savunmasına kararlılıkla bağlı kalıyoruz. Balona uçurtma, uçurtmaya ise patlayıcı taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın insansız hava aracı muamelesi yapılır. 7 Ekim öncesi gerçekliğe dönülmesine izin vermeyeceğiz; fırlatmaları organize eden, fırlatan veya fırlatılmasına olanak sağlayan herkesle anında ve en sert şekilde ilgilenilecektir."
Katz'ın bu sözleri Gazzeli çocukların oyuncağına karşı açılan savaşın resmi ilanı olurken, İsrail ordusu bu ilanı bir adım daha ileri götürdü. Ordu, uçurtmaların arkasında "Hamas tarafından yönlendirilen 12-13 yaşındaki çocukların" olduğunu öne sürerek, bizzat Gazzeli çocukları hedef tahtasına oturttu.
İsrail yerleşim yerlerine düşen uçurtmalar.Hamas: Saldırıları sürdürmek için bahane
İsrail'in uçurtmaları gerekçe göstererek yaptığı tehditlere Hamas'tan da yanıt geldi.
Hamas sözcüsü Hazım Kasım, söz konusu tehditlerin çocuklar dahil Filistin halkına yönelik saldırıları sürdürmek için uydurulan bir bahane olduğunu ifade etti.
Hazım Kasım, ABD, arabulucu ve garantör devletler ile BM Güvenlik Konseyi'ne Filistin halkına yönelik saldırıları ve Filistin tarafının bağlı olduğu ateşkes anlaşmasını baltalama çabalarını durdurması için İsrail'e baskı yapma çağrısında bulundu.
'Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret'
Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid ise İsrail ordusunun açıklamalarını ilk duyduğunda bunun bir şaka olduğunu düşündüğünü söylüyor.
"Uçan bir kağıt parçasının ne gibi bir tehlikesi olabilir?" diye soran Raid, 4-5 yaşındaki çocukların oynadıkları bu basit nesnelerin nasıl bir siyasi malzemeye dönüştürüldüğünü şu sözlerle özetliyor: "Bu uçurtmalar, çocukların nefes aldığı oyuncaklar. Oynayacakları başka bir şey kalmadı. İsrailliler, 'Bunlar bizim hayatımızı tehdit ediyor' diye şikayette bulunuyor. Hükümet de bunu bahane ederek yaklaşan seçimlerde de oy kazanmak için Gazze'de gerilimi tırmandırıyor. İsrail hükümeti çocukların kanları pahasına da olsa seçimleri kazanmak için uğraşıyor."
Sınırın iki tarafı arasındaki tezatlığa dikkati çeken Raid, Gazzelilerin yıkımın ortasında, çadırlarda güç şartlar altında hayatta kalmaya çalışırken sınırdaki yerleşimlerde İsraillilerin konforlu bir hayat sürdüğünü ve Gazze'den gelen kağıt parçalarından bile korktuklarını belirtiyor.
Raid, "Bunlar 4-5 yaşındaki çocuklar. Bu basit şeylerle çadırın kavurucu sıcağından kurtulmaya ve bu iğrenç hayattan çıkmaya çalışıyorlar. Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret. Yaşadıkları bu hayat yetmiyormuş gibi bir de cezalandırılıyorlar. Uçurtma uçurdukları, onunla oynadıkları için bile ölmeyi hak ediyorlar. İsraillilerse orada müreffeh bir hayat sürüyor" ifadelerini kullanıyor.
İlk başta bunun şaka olduğunu sanan ama sonra yanıldığını anlayan Raid, Katz'ın uçurtmaların tehdit oluşturduğu yönündeki açıklamasının hem provokatif hem gülünç olduğunu vurguluyor.
İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da bulunan Balata Mülteci Kampı'nda uçurtma uçuran Filistinli çocuk.Şaka değildi: Biri çocuk üç Filistinliyi katlettiler
Ancak Raid'in şaka olduğunu düşündüğü saldırı tehdidi çok geçmeden gerçeğe dönüştü.
"Hamas'ın mühimmat depolarını vuruyoruz" yalanına sığınan Tel Aviv yönetimi, el-Mevasi, Deyr el-Belah ve Bureyc Mülteci Kampı'na saldırılar düzenledi. Hedef alınan bölgelerde biri çocuk olmak üzere üç sivil Filistinli hayatını kaybetti.
Üstelik İsrail basınına sızan bilgilere göre, Netanyahu yönetimi saldırıları genişletme politikasını devreye sokmadan önce ABD Başkanı Donald Trump yönetimini çoktan bilgilendirmiş ve icazetini almıştı.
İsrail'in uçurtmaları bahane ederek gerçekleştirdiği saldırının ardından Bureyc Mülteci Kampı.Gazzeli çocuklardan protesto: 'Bizim suçumuz ne?'
Gazze Şeridi'ndeki Filistinli çocuklar ise Tel Aviv'in gerilimi tırmandırma tehdidinde bulunmasını "uçurtmalarıyla" eylem düzenleyerek protesto etti.
Onlarca çocuğun katıldığı protestoda, Filistin bayrakları ile uçurtmalarını taşıyan çocuklar, "Savaşı durdurun" ve "Oynamak bizim hakkımız" yazılı dövizler açtı.
Eylem sırasında çocuklar, savaşın sona erdirilmesini, çocukların korunmasını ve korkudan ve saldırı tehdidinden uzak, güvenli bir ortamda oynama haklarının güvence altına alınmasını istedi.
Eylemin organizatörlerinden Ummu Leyan ed-Daye, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gazze'deki çocukların evlerinin de oyuncaklarının da kalmadığını belirterek, savaş ve yıkım nedeniyle çocukların eğlence imkanlarından mahrum kaldığını söyledi. Dünya kamuoyuna Gazze'deki çocukların yaşadığı acılara karşı duyarlı olması çağrısında bulunan Daye, "Gazze'deki çocuklara merhamet ve şefkat gözüyle bakın. Çektikleri acıları artık görmezden gelmeyin. Çocuklukları savaşlar arasında eridi, hayalleri yok oldu" ifadelerini kullandı. Savaş ve yıkım nedeniyle eğlence imkanlarından mahrum bırakılan çocukların uçurtmaları "tek nefes alma alanı" olarak gördüklerini söyleyen Daye, "Bugün işgal güçlerinin kontrolündeki bölgelere bazı uçurtmaların düşmesine gösterdikleri tepkiyi protesto etmek için uçurtmalarımızı denize atmaya geldik." dedi.
Gösteriye katılan çocuklardan Suheyb Cerbu ise uçurtmaların, zor şartlarda yerlerinden edilen çok sayıda çocuğun tutunduğu basit oyuncaklar olduğunu söyledi. Gazze'deki çocukların yüksek sıcaklık altında, kemirgenlerin tehdidiyle çadırlarda yaşadığını belirten Cerbu, çocukların uçurtmayla eğlenme hakkından neden mahrum bırakıldığını sordu. Cerbu, "Gerçekçi olmayan korkular nedeniyle en basit oyunlarımızdan mahrum bırakılıyoruz. Bizim suçumuz ne? Bunlar sadece uçurtma; içinde patlayıcı ya da bomba yok" dedi.

Sorun havada süzülen poşet parçaları mı?
Bugün Gazze'de yaşanan kriz, havada süzülen bir tehlikeden kaynaklanmıyor.
Aksine, bu kriz siyonizmin yarattığı yıkıntıların arasında bile nefes almaya, oyun oynamaya çalışan çocukların varlığına duyulan tahammülsüzlükten, siyasi hesaplardan ve emperyalist hırslardan kaynaklanıyor.
Filmde hapishane yönetiminin asıl derdi uçurtmanın kendisi değil, onun mahkumlara hatırlattığı özgürlük ve umut hissiydi. Bugün dünyanın en donanımlı ordusunu birkaç poşet parçası karşısında alarma geçiren şey de bundan farklı değil.
İsrail devleti, o uçurtmaları vurmak için savaş uçaklarını kaldırabilir ya da uçurtmanın ipini tutan "Gazzeli Barışları" hedef alıp katledebilir. Ancak silahlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, Barışlar var olduğu sürece uçurtmalar da gökyüzünde süzülmeye devam edecek.
Gazzeli bir çocuk ve Filistin bayrağı desenli uçurtmasına yazdığı "Uç uçurtmam ve onlara hayata tutunduğumuzu söyle" cümlesi.Kendisine hediye edilen milyonluk Rolex marka saati sosyal medya hesabından paylaşan AKP Denizli Gençlik Kolları Başkanı Mahmut Mert Çelik, istifa ettiğini duyurdu.
Çelik'in "Kıymetli Ağabeyim Mehmet Kalyoncu’ya Teşekkür Ederim" notuyla Rolex marka saat paylaşması tepkilere neden olmuş, ilk etapta söz konusu Kalyoncu'nun "Kalyon Holding’in YK Üyesi Mehmet Kalyoncu" olduğu düşünülmüştü. Çelik'in istifa duyurusunun yanı sıra "Kalyon Holding YK Üyesi" Kalyoncu da konuyla ilgili açıklama yaptı.

AKP Denizli Gençlik Kolları Başkanı Mahmut Mert Çelik açıklamasında şunları kaydetti: "Bugün sosyal medyada gündem olan paylaşımım ile ilgili kamuoyunu bilgilendirme ihtiyacı doğmuştur. İsim benzerliği nedeniyle yanlış anlaşılmaya sebep olan kişi, İzmir'de iç mimar olarak projelerini yürüttüğüm müteahhit Mehmet Kalyoncu'dur. Tüm bu gerçeklere rağmen, eksik ifademden kaynaklanan bu durumun partime ve inandığım davaya zarar verdiğini üzülerek görüyorum. Bu sebeple, yürütmekte olduğum görevimden affımı talep ediyorum. İstemeden de olsa böyle bir yanlış anlaşılmaya mahal verdiğim ve kamuoyunu meşgul ettiğim için herkesten özür ve helallik dilerim. AK Parti aileme canla başla hizmet etmeye devam edeceğim."
‘Bahsedilen kişinin benimle aynı isim ve soyismi taşıyan İzmirli bir iş insanı’
Kalyon Holding’in Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Kalyoncu, saati hediye eden kişinin kendisi değil, isim benzerliği bulunan bir başka iş insanı olduğunu şu sözlerle duyurdu:
"Bugün bazı basın yayın organları ile sosyal medya hesaplarında, tarafımdan marka bir saat hediye edildiği yönünde haber ve paylaşımlar yer aldığını gördüm. Paylaşımı yapan kişi, paylaşılan saat ve dolaşımdaki içerikle hiçbir ilgim bulunmamaktadır. Bahsedilen kişinin benimle aynı isim ve soyismi taşıyan İzmirli bir iş insanı olduğunu öğrendim. Denizli ile tek ilişkim İTÜ Mimarlık’tan arkadaşım İsmail, kendisi Denizlili. Ayrıca 2024 Ağustos ayından itibaren Kalyon Holding’de İGA İstanbul Havalimanı Yönetim Kurulu Üyeliği dışında herhangi bir sorumluluğum bulunmamaktadır. Kendi işlerime ve projelerime odaklanıyorum."
***
Kazakistan Sosyalist Hareketi: Orta Asya ve Azerbaycan’da antikomünist baskılar artıyor
Kazakistan Sosyalist Hareketi, geçtiğimiz hafta yayımladığı açıklamada Özbekistan’da solcu yayıncı Aziz Hakimov’un 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılmasına tepki göstererek, bölgede komünistlere ve Sovyet geçmişini savunanlara yönelik baskıların arttığına dikkat çekti.
Hareket, Hakimov’un Basmacı Hareketi liderlerinin iade-i itibarına karşı çıktığı için mahkum edilmesini, Özbekistan ve Kazakistan’da komünist ideoloji ile Sovyet sembollerinin yasaklanmasına yönelik girişimleri ve Azerbaycan’da dört komünistin SSCB ve Azerbaycan SSC bayraklarını açtıkları gerekçesiyle hapis cezası almalarını birlikte değerlendirdi.
Açıklamada ayrıca, Sovyet iktidarına karşı silahlı mücadele eden Basmacıların ve Nazi Almanyası tarafından kurulan Türkistan Lejyonu’yla bağlantılı isimlerin rehabilitasyonuna dikkat çekilirken, benzer uygulamaların Türk Devletleri Teşkilatı’nın diğer üyelerine de yayılabileceği uyarısında bulunuldu.
Basmacıları eleştirdi, 4 yıl 2 ay hapis cezası aldı
Özbekistanlı tanınmış yayıncı ve solcu aktivist Aziz Hakimov (Comrade Aziz), Basmacı Hareketi liderlerinin itibarlarının iadesine karşı çıktığı gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Hakimov’a resmi olarak “nefret körükleme” suçlaması yöneltildi. Suçlamada, “Rus komünistleri” tarafından tasfiye edilmiş ve bugün “ulusal kahramanlar” olarak kabul edilen Basmacı liderlerine hakaret ettiği ileri sürüldü. Hakimov söz konusu isimleri “halkın katilleri ve cellatları” olarak nitelendirmişti.
Kazakistan Sosyalist Hareketi açıklamasında, bugün iade-i itibar verilen yüzlerce Basmacı liderinin cinayet, işkence, yağma ve terör eylemlerine karıştığını; farklı dönemlerde Türk, İngiliz ve daha sonra Nazi istihbaratıyla çalıştığını belirtti. Hareket, bu eylemlerin bugün Taşkent’te suç olarak değil, “ulusal kurtuluş mücadelesi” kapsamında değerlendirildiğini vurguladı.
Hakimov’a İkinci Dünya Savaşı dönemine ait Sovyet afişlerini kullandığı gerekçesiyle “savaş propagandası” suçlaması da yöneltildi. Bu suçlama daha sonra düşürüldü. Kazakistan Sosyalist Hareketi’ne göre soruşturmacılar söz konusu afişlerdeki komünist sembollere de odaklandı; komünist semboller ise Özbekistan’da henüz resmen yasaklanmış değil.
Buna karşılık Özbekistan’da bu yönde çağrılar yapılıyor. Özbekistan Parlamentosu alt kanadı Oliy Majlis Başkan Yardımcısı ve milliyetçi Milliy Tiklanish partisinin lideri Alisher Kadyrov, komünist ideolojinin ve Sovyet sembollerinin yasaklanmasını daha önce birçok kez gündeme getirdi. Kadyrov ve destekçileri 9 Mayıs Zafer Günü kutlamalarının kaldırılmasını ve SSCB’yi öven açıklamaların cezai kovuşturmaya konu edilmesini de savundu.
Basmacı Hareketi: Sovyet iktidarına karşı silahlı mücadele
Basmacı Hareketi, Ekim Devrimi’nin ardından Orta Asya’da Sovyet iktidarına karşı gelişen silahlı hareketlerin genel adıydı. Yerel feodal beyler ve gerici ulema, Sovyet iktidarının mağlup olmasından sonra idareyi yeniden ellerine alma ümidiyle hareketi destekledi.
Memleketten kaçmış olan Enver Paşa da 1921’in sonlarında Buhara’ya geçerek yeni bir maceraya atıldı ve “İslam ittihadı” oluşturma hedefiyle mevcut Basmacı güçlerini kendi liderliği altında birleştirmeye girişti.
Basmacı Hareketi aynı zamanda Orta Asya üzerindeki uluslararası mücadelenin de bir parçası oldu. İngiliz Askerî Ataşesi Frederick Bailey ve ABD’nin Taşkent Konsolosu Roger Tredwell bölgede faaliyet yürütürken, Basmacı güçleri de dış destek arayışına girdi.
Kızıl Ordu’nun ve Sovyet iktidarını destekleyen yerel köylü milislerinin müşterek operasyonları sonucunda hareket ağır darbeler aldı. Enver Paşa Ağustos 1922’de Kızıl Ordu’yla girdiği çatışmada öldürüldü; hareketten geriye kalan unsurların bir bölümü ilerleyen yıllarda Afganistan, Çin ve İran’a çekilmek zorunda kaldı.
Kazakistan’da benzer girişimler
Kazakistan Sosyalist Hareketi, Özbekistan’daki gelişmelerin kendi ülkelerinde gündeme gelen girişimlerle benzerliğine de dikkat çekti.
Kazakistan’da Ak Zhol partisinden milletvekilleri komünist ideolojinin yasaklanmasını önerdi. Ülkedeki Komünist Parti ise 2015 yılında Yüksek Mahkeme kararıyla kapatılmıştı. Parlamentoda Sovyet sembollerinin yasaklanması ve 9 Mayıs Zafer Günü kutlamalarının kaldırılması yönünde de öneriler gündeme geldi.
Açıklamada dikkat çekilen bir başka isim Mustafa Çokay oldu. Kazakistan Parlamentosu milletvekili ve “siyasi baskı kurbanlarının nihai iade-i itibarı devlet komisyonu” üyesi Berik Abdygaliuly, Mustafa Çokay’a hakaret edilmesini cezai yaptırıma bağlama niyetini dile getirdi. Abdygaliuly, “yarın biri Mustafa Çokay Alman hainidir diye yazmaya başlarsa” bunun cezalandırılabileceğini söyledi.
Kazakistan Sosyalist Hareketi, bu nedenle Özbekistan’dakine benzer biçimde Basmacıların ve Türkistan Lejyonu mensuplarının itibarlarının iadesini eleştirenlerin cezalandırılmasının Kazakistan’da da ileride gündeme gelebileceği uyarısında bulundu. Açıklamada ayrıca SSCB’nin Kazakistan’ın yeni yedi ciltlik tarihinde Kazak halkına “soykırım” uygulayan bir devlet olarak sunulduğu belirtildi.
Ruzi Nazar ve Mustafa Çokay
Ruzi Nazar (1917–2015)
Özbek olan Ruzi Nazar, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı savaşmak üzere Kızıl Ordu’ya alınmış, ancak daha sonra Alman tarafına geçerek Nazilerin Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturduğu Türkistan Lejyonu bünyesinde yer almıştı. Savaşın ardından Batı’ya geçen Nazar, daha sonra ABD’ye yerleşti ve CIA bünyesinde görev yaptı. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne ve özellikle Sovyet Orta Asyası’na yönelik antikomünist faaliyetlerde bulundu. (Ortaklaşa, Sayı 9)
Mustafa Çokay (1890–1941)
Kazak asıllı Mustafa Çokay, Bolşeviklerin İç Savaş’ta galip gelmesinin ardından ülkesinden ayrılarak Avrupa’ya yerleşti ve Sovyet karşıtı faaliyetlerini sürgünde sürdürdü. Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından Alman makamlarıyla Sovyet savaş esirlerinden oluşturulacak Türkistan birlikleri konusunda temaslarda bulundu. Çokay Aralık 1941’de Berlin’de öldü. Nazi Almanyası daha sonra Orta Asya kökenli Sovyet savaş esirlerinden Türkistan Lejyonu’nu oluşturdu.
Azerbaycan’da Sovyet bayrağına hapis
Hakimov’un mahkemesinden yaklaşık bir ay önce de Azerbaycan’da dört komünist hapis cezası aldı. İbrahim Asadlı ve Abdullah İbrahimli ikişer yıl, Elçin Bayramlı ve Mehman Zeynalov ise birer buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Cezaların gerekçeleri arasında SSCB ve Azerbaycan SSC bayraklarının açılması bulunuyor. Kazakistan Sosyalist Hareketi’nin açıklamasına göre, Lenin’in eserleri de yargılama sırasında “yıkıcı literatür” olarak sunuldu.
Böylece Özbekistan’da Basmacıların itibarlarının iadesine karşı çıkan bir solcu yayıncı hapis cezası alırken, Azerbaycan’da Sovyet bayraklarını açan komünistler hapsedildi; Kazakistan ve Özbekistan’da ise komünist ideoloji, Sovyet sembolleri ve Zafer Günü kutlamalarının yasaklanmasına yönelik çağrılar gündeme geldi.
Kazakistan Sosyalist Hareketi: Amaç gözdağı vermek
Kazakistan Sosyalist Hareketi, bu gelişmelerin yalnızca geçmişe ilişkin tartışmalardan ibaret olmadığı görüşünde.
Hareket açıklamasında, sosyalist görüşleri savunanlara yönelik dava ve hapis cezalarının, “toplum karşıtı reformlara, özelleştirmelere ve nadir toprak elementi yataklarının Batılı şirketlerin eline devredilmesine” karşı çıkanların yanı sıra, Sovyet iktidarına karşı silahla mücadele edenlerin ve Nazi Almanyası safında yer alanların itibarlarının iadesine karşı çıkanlara da gözdağı vermeyi amaçladığını belirtti.
Hareket, açıklamasını Aziz Hakimov’un, Azerbaycanlı komünistlerin ve Türk Devletleri Teşkilatı üyesi ülkelerde görüşleri nedeniyle hapis cezasına çarptırılan gazeteci ve yayıncıların derhal serbest bırakılması çağrısıyla sonlandırdı.
***
Tatil hakkımız, gün gelir söke söke alırız -İnci Boyacıoğlu-
Günümüz dünyasında gerçek bir tatil her açıdan imkânsız hale geldi. Ama hayal kurmak sağlıklıdır. Benim düşlediğim dünyada, turizm psikologlarının da dahil olduğu büyük bir ekip var ve biz emekçiler için en muhteşem tatil kategorilerini planlıyorlar.
Hayal edin lütfen: Yaz tatiline iki ay var. Çalıştığınız işyerinde tatil formları dağıtıldı, yanında küçük bir broşürle birlikte… Bu yıl harcadığınız tüm emek ve çabanın karşılığı olarak devlet size ailenizle veya bir arkadaşınızla yararlanabileceğiniz ücretsiz tatil paketleri hazırlamış.
Broşürün ilk kategorisi klasik bir deniz tatili. Ege veya Akdeniz sahillerinde seçebileceğiniz otellerin detayları için ziyaret edebileceğiniz web sitesinin adresi verilmiş, ama önce tüm broşüre göz atmak istiyorsunuz.
İkinci seçenek kültürel geziler. Ülkede daha önce hiç gitmediğiniz tarihi ve kültürel merkezleri içeren farklı rotalar için yine web sitesini ziyaret etmeniz söylenmiş. Tatil hakkından ilk defa yararlanacağınız için iki kategori de çok cazip geliyor, ama broşürün sayfasını çevirince başka kategoriler de olduğunu görüyorsunuz. “Deneyim tatili” kategorisinde ülkenin saygın sanatçıları, bilim insanları, düşünürleri, mimarları veya aşçılarıyla sayısız etkinlikten oluşan tatil paketlerinden birini seçme hakkınız da varmış. Bu gerçekten ilginç bir tatil seçeneği.
Spor paketi mi, tatilde mi?!? Sporla aranız pek iyi değil, ama rafting, dağcılık, dalgıçlık gibi sporların tanıtım fotoğraflarından oluşan kolaj aklınızı çeliyor. Deneseniz mi acaba?
Başka da kategori yoktur herhalde derken sonraki sayfa “Doğada kendinle baş başa” kategorisine ayrılmış, ormanda tek başınıza kitap okuyabileceğiniz sessiz bir mekânın huzuru çöküyor üstünüze. Buna gerçekten ihtiyacınız var. Tatil paketini seçmek kolay olmayacak sanki. “Olsun” diyorsunuz, “her sene başka birini denerim.” Üstelik kışın da ücretsiz bir tatil dönemi var!
Bu hayalime imkânsız diyorsanız, geçmişe göz atalım. Emekçilerin hafta sonu tatiline, bayram tatillerine ve asıl 8 saatle sınırlandırılmış işgününe dair kazanımlarının uzun bir tarihi var. İşçiler Sanayi Devrimi'nin başladığı ve büyük toplumsal dönüşümleri tetiklediği 18. ve 19. yüzyıllarda haftanın 6 veya 7 günü, günde 12 ila 16 saat arasında değişen korkunç bir çalışma rejimine tabiydi. Avrupa’da bu tarihlerde insan ömrü yaklaşık 35 yıldı. İnsanlık dışı çalışma koşullarının bir uzantısı olarak, emekçi kadınların fabrikalara bebekleri ile gelmesi ve bebekleri uyutmak için afyon kullanması oldukça yaygındı. Çocuklar 5-6 yaşından itibaren fabrikalarda çalışmaya başlıyordu. Salgınlar, yetersiz beslenme ve sağlıksız barınma koşullarıyla birlikte 200 yıl boyunca bebek ve çocuk ölümleri ortalama yaşam süresini aşağı çeken en temel etken olageldi. Bilindiği kadarıyla, mesai saatlerinin azaltılması talebi ilk olarak 1810 yılında Robert Owen tarafından dile getirilmiştir. O dönemin sınıf mücadeleleri kısmi kazanımlarla sonuçlandı. Örneğin, 1847'de İngiltere'de kadınlar ve çocuklar için çalışma süresini 10 saatle sınırlayan Fabrika Yasası çıkarılmış, Fransa'da 1848 Devrimi'nin ardından 12 saatlik (!) işgünü hakkı elde edilmiştir. 8 saatlik işgünü mücadelesi uluslararası düzeyde 1866 yılında Cenevre'de toplanan Birinci Enternasyonalde zirve yapmıştı. 1889 yılında Paris'te toplanan İkinci Enternasyonal de 1 Mayıs 1890'ı tüm dünyada 8 saatlik işgünü için uluslararası bir gösteri ve yürüyüş günü olarak ilan etmiştir. Ekim devriminin hemen ardından 1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), sosyalist bir ülkeye karşı sosyal devlet anlayışını benimsemek zorunda kalan Batılı ülkelerde 8 saatlik işgünü ve 48 saatlik çalışma haftasını uluslararası bir standart haline getirmiştir. 1810’dan 1919’a… 100 yıllık bir mücadeleyle elde edilmiştir 8 saatlik işgünü ve hafta sonu tatili hakkı.
Emekçiler tatil hakkı konusunda en radikal kazanımlarını şüphesiz Sovyetler Birliği’nde elde ettiler. 1922 İş Kanunu ile işçilere en az iki haftalık yıllık izin hakkı tanınmış, ardından 1936 Sovyet Anayasası’nın 119. maddesi ile “dinlenme hakkı” anayasal güvence altına alınmıştı. Yapay zekâ çağı, kuantum çağı derken süper-hiper-ultra modern insanlar için imkânsız bir hayal gibi gelen ücretsiz yaz tatili hakkı bir zamanlar bir yerlerde kazanılmış bir haktı. Milyonlarca Sovyet vatandaşı, devlet tarafından finanse edilen ve ülkenin dört bir yanına yayılmış sanatoryumlarda her yıl ücretsiz tatil yapıyordu. Kimi zaman aynı anda yarım milyon işçiyi ağırlayabilen bu devasa tesislerde tatil, bir lüks değil; halkın bedensel ve zihinsel olarak kendini onarması, sosyal yaşamı tüm zenginliğiyle yaşayabilmesi için tasarlanmış, devletin vatandaşına sunduğu en temel haklardan biriydi. O yüzden “tatil” kavramının kitlesel bir hak olarak ortaya çıkışı kendiliğinden rasgele bir olay değil, Sanayi Devrimi sonrası işçi sınıfının verdiği çetin mücadelelerin bir sonucudur.
Yıllık tatil gerçekten de bir hak olmalı çünkü insanın psikolojik sağlığı açısından bir gereklilik, altını çiziyorum, gereklilik. Tatil, yorucu ve tekrarlayan günlük çalışma hayatından uzaklaştığımız ve bu sayede zihnimizin kendini yenileme şansı bulduğu bir dönemdir. Kendi kararlarını alma, yaşamını kontrol edebilme, dünyayı ve kendini farklı açılardan deneyimleme, yeni beceriler edinme insan sağlığı üzerinde iyileştirici ve güçlendirici bir etkiye sahiptir. İnsanın temel psikolojik ihtiyaçları olan özerklik ve yetkinlik ihtiyaçlarına karşılık gelen bu deneyimler sebebiyle tatilleri hepimiz severiz. Özellikle, kapitalist üretim çarkları arasında kendini bir tuş veya dişli gibi hisseden bireyler için tatilsiz geçen bir yaz mevsimi, hiç bitmeyecek gibi gelen korkunç bir çalışma dönemine açılan kapıdır.
Ancak çağımızın turizm endüstrisi kendi paramızla bile böyle bir tatili bize çok görmekte. Günümüz kitle turizmi, bize "özerklik" hissinin aksine, çirkin ve tuhaf bir sürü içerikle paketlenmiş, her detayı planlanmış altın bir kafes sunmakta. Olur ya tatile gidebilirsek, kendimizi veya dünyayı deneyimlemeye değil; tüketmeye, fırsatı kaçırma korkusu ile kontrolsüz bir sürüklenmeye ve sosyal medyada teyit edilmek üzere hazırlanmış bir performansı sahneye koymaya gidiyoruz. Nitekim tatil psikolojisi üzerine yapılan güncel araştırmalar, tatilde hissedilen iyilik halinin işe döndükten sadece birkaç gün ile bir hafta arasında tamamen sönümlendiğini, hatta "tatil yorgunluğu" adı verilen yeni bir olgunun varlığını göstermekte. Mesai sonrasıymış, tatilmiş aldırmadan whatsapp iş gruplarından gönderilen bildirimlerin buna büyük bir katkı koyduğu aşikâr. Günümüz dünyasında gerçek bir tatil her açıdan imkânsız hale geldi.
Ama hayal kurmak sağlıklıdır. Benim düşlediğim dünyada, turizm psikologlarının da dahil olduğu büyük bir ekip var ve biz emekçiler için en muhteşem tatil kategorilerini planlıyorlar. Onların hayal güçlerinin insani bir dokunuşa dönüşebildiği her yerde dünya daha da güzelleşiyor…
/././
Emperyalizmin sıcak halleri ve Küba -Ali Rıza Aydın-
Küba; emperyalist zorbalığa, siyasi ahlaksızlığa, insan hak ve özgürlüklerinin yok edilmesine, işsizliğe, kapitalistlerin, toprak sahiplerinin ve diğer kan emicilerin sömürüsüne karşı savaşım verenlerin; işçi, çiftçi ve öğrenci örgütlerini kurarak sosyalist fikirlerin yayılmasını sağlayanların; Martí ve Fidel’in fikirleri özelinde, Marks, Engels ve Lenin’in toplumsal kurtuluş ve devrimci fikirlerini savunanların; insanın insanı sömürmesine dayalı bir rejim olan kapitalizme asla dönmeyeceğinden, insan onuruna yakışır şekilde ancak sosyalizmde ve komünizmde yaşayabileceğinden emin olanların yurdu.
Emperyalizm hem uluslararası kurumları ve hukukuyla hem devletlerle hem ulusal sınır tanımayarak şirketlerle ve yerel yönetimlerle hem her savaştan sonra hukukunu yazdığı savaşlarla; bunlardan kimi zaman bir kısmını, kimi zaman hiçbirini tanımayarak, tüm kurumsuzlukları ve kuralsızlıklarıyla doludizgin/dolu oyun, akıllı/deli sürdürüyor ilişkilerini.
Ve bu ekonomik ve emperyalist ilişkilerin ürünü olarak ulusal siyasetlerle, siyasal iktidarlarla, yasama ve yargı organlarıyla, akademik alanla, dernek-vakıf-sendika gibi örgütlenmelerle, milliyetçilikle, dinsellikle, legal ya da illegal dinsel organizasyonlarla, medyayla, akla gelecek gelmeyecek her türlü araç ve yolla buluyor işbirlikçilerini.
Ulusal siyasetlerle derken, düzen içi siyasi partilerce kimi zaman emperyalist ilişkilere karşıymış gibi tavırlar gösterilirken, örnek olarak 30 Ağustos Zafer Bayramı yaklaşırken emperyalizme karşı kurtuluş savaşını anımsayıp bu yönde anmalar yapılırken, emperyalistlerle, ABD’yle, NATO’yla ilişkilere devam edilmesini anımsatmak gerekir.
Bir de terörizm var. Dinsel, etnik, bölgesel her neyse terörizmi yaratıp sonra da onunla savaşım stratejileri geliştirmek de etkin yollar arasında. Savaş hukuku devre dışı kalıyor, vekalet savaşçıları ve keyfilik devreye giriyor. Suriye örneğinde olduğu gibi, terörist ilan edilen kişi, örgüt ya da devletler listeden çıkarılıveriyor.
Yakın tarihli gibi görülen ama İsrail’in kurulmasına kadar giden, “Nil Nehri’nden Fırat’a kadar” hedeflenen, “İranofobi” egemen duygusuna dayandırılan İran-İsrail Savaşı, Sevgili Mustafa Kemal Erdemol’un gerçekçi ve vurgulu anlatımıyla emperyalizmin sıcak hallerini anlatan çalışmalardan biri (M.K. ERDEMOL, Gölgeden gün ışığına İran-İsrail Savaşı, Yazılama Yayınevi). Gölge savaş, önleyici savaş, nükleer girişim, nükleer belirsizlik, garnizon devleti, çim biçme, cerrahi suikast, savaşlararası savaş, yönetilen çatışma, etno dinsellik, devlet terörü, kirli savaşım, ulusal güvenlik dengesi, bölgesel istikrar, toprak yutma, yayılmacı politikalar gibi birçok başlık ve kavramla, öz sözlerle devasa bir alanı anlatıyor Erdemol. Ve geçen haftaki yazımda değinip geçtiğim hukuklu hukuksuzlukta uluslararası durumun da vahim olduğuna ilişkin, Birleşmiş Milletlerde İsrail aleyhine, Küba lehine çıkan kararlar karşısında İsrail ve Küba’nın içinde bulundukları durum örneklerinden İsrail aleyhine verilen kararlara ve uluslararası hukuka aykırılıklara da giriyor.
Bir tarafta Filistin soykırımcısı, yayılmacı İsrail dururken, diğer tarafta abluka altında eritilmeye çalışılan eşitlikçi Küba’nın durumu soL okurları için bilinmez değil. Küba ABD tarafından ekonomik, ticari ve finansal ambargo altında soluksuz bırakılmaya terk edilmek isteniyor. Yıllarca bu ambargonun kaldırılmasının talep edildiği öneriler BM’ye sunuluyor, ABD ve İsrail’in reddine karşın ezici çoğunlukla kabul ediliyor ama her seferinde daha ağır kuşatma uygulanıyor. Aslında durum açık, bu bir politik ve yaşamsal kuşatma ve emperyalizm Küba kuşatmaları ve işe yaramayan oylamalarıyla insanlığı da kuşatma altında tutuyor.
Çok yönlü kuşatma altındaki Küba’nın gereksinmeleri çok, bunların çoğunluğu ivedi ve vazgeçilmez.
Jose Marti Küba Dostluk Derneğinin Küba Cumhuriyeti Devleti ile yapmış olduğu protokol kapsamında, Türkiye’deki resmi makamlardan alınan izinle, “Küba’ya Güneş Topluyoruz” sloganıyla bir dayanışma kampanyası başlatıldı. Bu kampanyayla Küba’nın güneş enerjisi üretimini arttırmak için sürdürdüğü seferberliğe, ivedi olarak da üç sağlık merkezine destek olunacak, güneş panelleri, inverterler, enerji depolama için bataryalar gönderilip çalıştırılacak, Küba’nın bu yaşamsal savaşımda galip gelmesini sağlayacak enerji dönüşümüne destek olunacak. Kampanya geniş bir katılımla başarıya ulaşmak üzere ancak hedefe ulaşmak ve bebekleri, hastaları kurtarmak için, düşmanca ve haince sürdürülen kuşatmayı kırmak için, emperyalizmin oyunlarını bozmak için son bir çabayla desteği artırmak, dostlara ve duyarlı insanlara duyurmak gerekiyor. (Jose Marti Küba Dostluk Derneği, Türkiye İş Bankası Meşrutiyet Şubesi IBAN: TR98 0006 4000 0014 2131 2503 79).
Küba; emperyalist zorbalığa, siyasi ahlaksızlığa, insan hak ve özgürlüklerinin yok edilmesine, işsizliğe, kapitalistlerin, toprak sahiplerinin ve diğer kan emicilerin sömürüsüne karşı savaşım verenlerin; işçi, çiftçi ve öğrenci örgütlerini kurarak sosyalist fikirlerin yayılmasını sağlayanların; Martí ve Fidel’in fikirleri özelinde, Marks, Engels ve Lenin’in toplumsal kurtuluş ve devrimci fikirlerini savunanların; insanın insanı sömürmesine dayalı bir rejim olan kapitalizme asla dönmeyeceğinden, insan onuruna yakışır şekilde ancak sosyalizmde ve komünizmde yaşayabileceğinden emin olanların yurdu.
Kapitalizmin, emperyalizmin hedefi daha fazla toprak yutma, daha fazla kâr ve rant, daha fazla sömürü ve emekçilerin egemenliğine ulaşacak yolları kapatacak politik kuşatma.
Onlar eşitsiz gelişmeyle, milliyetçilikle, dinsellikle sömürenlerin demokrasisi, özgürlüğü, barışı, adaleti derken, hukuk deyip hukuksuzlukla yol almaya yeltenirken birileri hâlâ kapitalizmi düzeltmek, emperyalizmle iyi geçinmek, burjuvazinin hukuksal yanılsamalarıyla yaşamak uğraşı içinde.
“Sorun”u sömürücü düzen bütünlüğüyle ve sınıfsallıkla tanımlamadan çözüm önerileri hep onların etkisinde ve sahte olacak. Onlar üretim araçlarını ellerinde tutmadan, emekçilerin sınıfsal savaşımlarını kırmadan yaşayamazlar. Emekçiler olmadan üretemezler, yutamazlar.
Kapitalizm ve emperyalizm insanın insanı sömürmediği düzen için savaşımla sona erecek.
Madenci, zayıf sınıfsal desteğe rağmen…-Atilla Özsever-
Ankara’da 17 gündür ödenmeyen ücret alacakları için direniş gösteren madencilere Türk-İş’in, DİSK’in ve genel anlamda işçi sınıfı örgütlerinin güçlü bir destek vermediği görüldü. Polis baskısına, gözaltılara rağmen aileleriyle birlikte direnen madencilerin kazanım elde etmeye yakın olduğu bildirildi.
Bağımsız Maden-İş Sendikası’na üye Doruk Madencilik işçileri, ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için 17 gündür Ankara’da direniyor. Keza aynı işverenin, yani Yıldızlar SSS Holding’in işletmelerinde çalışan Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden-İş üyesi Elazığ Eti Gümüş işçileri de bir aydır Ankara’da eylemlerini sürdürüyor.
Bağımsız Maden-İş Sendikası’ndan 26 Ağustos 2026 günü yapılan açıklamada, önceki gece işveren heyetiyle sürdürülen müzakereler sonucunda zafere (anlaşmaya) yakın olduğu bildirildi. Sendika avukatı Mürsel Ünder, alacakların büyük kısmı konusunda anlaşmaya varıldığını, tüm hesaplamaların yapılmasından sonra nihai durumun 27 Ağustos’ta netleşeceğini ifade etti.
Gözaltında bulunan Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ise, dün gece saatlerinde tutuklandı.
Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın güçlü bir sınıfsal destek ve dayanışma olmamasına rağmen yürüttükleri mücadele ve direniş sayesinde Enerji Bakanlığı’nı da arabuluculuğa zorlayarak işverene geri adım attırılması, önemli bir başarıdır. Madenciler, bu direnişlerinde polis baskısına, gözaltına alınmalarına karşın aileleriyle birlikte örnek bir mücadele sergilediler.
Türk-İş’in zayıf desteği
Şimdi burada konunun sınıfsal destek ve dayanışma boyutuna gelelim.
Türkiye Maden-İş Sendikası’na üye Eti Gümüş işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatları için Ankara’da Ulus Meydanı’nda, Sakarya Caddesi’nde ve Enerji Bakanlığı önünde fasılalı olarak eylemlerini sürdürürken Türk-İş yönetimi, sadece 5 Ağustos 2026 günü bu işçileri genel merkezde kabul etti.
Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, 5 Ağustos’ta konfederasyona üye Türkiye Maden-İş üyesi işçilere ücret ve diğer haklarının ödenmesi konusunda “sonuna kadar yanlarında olduklarını” söyledi.
Ancak Türk-İş yönetimi, işçilerin alacakları konusunda diğer sendikaları harekete geçirme, konfederasyonun daha kitlesel eylemleri gerçekleştirme konusunda bir adım atmadı. Konfederasyon, sözel olarak bir destek vermiş oldu.
DİSK’ten yazılı açıklama
Öte yandan sınıf sendikacılığı ilkesini savunan DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ise, 17 Ağustos 2026 tarihinde “Ücret haktır; gasp edilemez” başlıklı bir yazılı açıklama yaptı.
DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun yaptığı açıklamada, Türkiye’deki işçilerin dünyada en kötü koşullara sahip 10 ülke içinde yer aldığı, günümüzde sadece örgütlenme ve grev hakkını içeren sendikal hakların değil ücret hakkının dahi gasp edildiği belirtildi.
35 satırlık açıklamada madencilerin sorunlarına sadece 8 satırda yer verildi. DİSK’in açıklamasında, madencilerin sorunlarıyla ilgili olarak işverenle birlikte Enerji ve Çalışma Bakanlıklarının da kamu otoritesi olarak sorumlu olduğu hatırlatıldı.
Güçlü dayanışma eksik
Görüldüğü gibi DİSK yönetimi, Doruk madencilerinin direnişine açıktan destek vermekle birlikte sahada örgütlü bir dayanışma gösteremedi.
Hak-İş zaten “AKP yandaşı” konumunda bir işçi kuruluşu olduğu için Doruk madencilerinin direnişine yönelik bir ziyaret, açıklama, eylem ya da dayanışma çağrısında bulunmadı.
Özellikle Türk-İş’in kendi üyesi madencilerin hak eylemine ve DİSK’in de sınıf sendikacılığı açısından Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin direnişine aktif bir destek vermemesi, her iki konfederasyonun aynı patrona ait işçilerin haksızlığa uğramasına yönelik ortak bir tavır göstermemesi, kabul edilecek bir durum değildir.
Birleşik Metal-İş’ten somut destek
Bu arada bazı sendikaların münferit (tekil) destekleri daha dikkat çekiciydi. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası, madencilerin direnişine hem yazılı açıklama yaparak hem de bizzat direniş yerini ziyaret ederek gıda ve lojistik malzeme desteğinde bulundu. Sendikanın 18 Ağustos tarihli açıklamasında şöyle denildi: “Biz metal işçileri olarak madencilerin yanındayız; çünkü biliyoruz ki herhangi bir işyerinde işçilerin hakkına yönelen saldırı, bütün işçi sınıfına yöneliktir. İşçi sınıfı tüm bileşenleriyle bir bütündür. Madenciye kalkan eller, hepimize kalkmış sayılır”.
Birleşik Metal-İş Sendikası, madencilerin direnişi ile dayanışmak amacıyla da 19 Ağustos 2026 tarihinde örgütlü olduğu tüm fabrikalarda eş zamanlı vardiya giriş-çıkış eylemleri ve bildiri okuma etkinlikleri gerçekleştirdi.
Sendikanın Ankara Şubesi de, yine 19 Ağustos günü Doruk Madencilik ve Elazığ Eti Gümüş işçilerini eylem alanında doğrudan ziyaret ederek madencilere sıcak yemek ve su desteği sağladı.
Nisan 2026 direnişi
Aslında Nisan 2026 tarihinde Doruk Madencilerinin eylemine gerek DİSK ve gerekse diğer sendikalar daha aktif bir dayanışma göstermişlerdi. Keza meslek örgütleri, siyasal partiler, çeşitli demokratik kuruluşlar ve halkın toplumsal desteği ve dayanışması da etkili olduğundan o direniş bir kazanımla sonuçlanmıştı.
Ancak Yıldızlar SSS Holding işvereni, Nisan direnişi sonrasında üç bakanlığın (Enerji, Çalışma ve İçişleri) garantörlüğüne rağmen işçi alacaklarının sadece bir kısmını ödemiş, geri kalanını ödememişti. Bunun üzerine Doruk Madencilik işçileri, 10 Ağustos’ta yine Ankara’ya gelip eylemlere başlamışlardı.
Sınıfsal mesele yapmak
Özetle Doruk Madencilik direnişinde, belli bir sendikal destek olduysa da bu durum işçi sınıfının kolektif gücünü gösterecek düzeyde, sürekli ve koordineli bir dayanışmaya dönüşmedi. Oysaki ücretlerin ödenmemesi, tazminatların geciktirilmesi gibi sorunlar, sendikalı, sendikasız tüm işçilerin başına gelebilecek sorunlardır.
Burada konfederasyonlar arasındaki rekabetin, sendikaların sadece kendi üyelerinin sorunlarına yönelik dar sınıfsal bakışın, grev ve dayanışma eylemi kültürünün zayıflamasının, yasal sınırlamalar ve siyasal iktidarın baskısı gibi faktörlerin de rol oynadığını söylemek mümkündür.
Bununla birlikte bir işyerinde işçilerin haklarına yönelik saldırı, aslında bütün işçi sınıfına yapılmış bir saldırı şeklinde algılanmalıdır.
Direniş dersleri
Öte yandan Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden-İş üyesi işçilerin, direnişleri sonucu çeşitli kereler gözaltına alınan Bağımsız Maden-İş’in üyelerinin serbest bırakılması için gerçekleştirilen eylemlere katılmaması da dikkati çeken diğer bir konudur. Burada da sendikalar arasındaki ayrılık ve çekişmelerin mücadele birliğinin önüne geçtiği söylenebilir.
Sonuç itibarıyla yeterli bir sınıfsal destek ve dayanışma olmamasına rağmen Bağımsız Maden-İş’in direnişi, işçi sınıfı mücadelesi açısından önemli bir kazanımdır.
Bu direnişten çıkarılacak derslerden biri de, işçi sınıfının birliğini sağlayacak düzeyde ortak somut sorunlar etrafında sendikal rekabet anlayışını aşarak tabanda daha güçlü bir sınıf dayanışmasını gerçekleştirmek olmalıdır, şeklinde ifade edilebilir…
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder