İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş
Süleymancılar'a yönelik soruşturma dosyasından yansıyanlar tarikatın çocuk tacirliğini ortaya serdi. Yıllardır faaliyetlerine göz yumulan tarikatın yabancı çocukları yurtlara yerleştirdiği, turist vizesiyle Türkiye'de tuttuğu ortaya çıktı. Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı. Öte yandan Kuriş Ailesi'nin serveti ve kayıtdışı para da dikkat çekti.
Ankara Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Alihan Kuriş liderliğindeki Süleymancılar cemaatine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya başladı.
Cemaatin 2025’te 2 bin 82 dernek üzerinden elde ettiği 7,2 milyar liralık geliri kayıt dışı kullandığı, şifreli haberleşme uygulamaları ve “ulak” adı verilen kuryelerle gizli ağ kurduğu, Alihan Kuriş’in tabana “mehdi” olarak sunularak itaat sağlandığı iddia edildi.
Yandaş Sabah gazetesinden Halit Turan'ın haberinde, soruşturma dosyasında yer alan bilgiler aktarıldı. Yapılanmanın genel iletişim uygulamaları yerine şifreli e-posta, özel yazılımlar ve "ulak" olarak adlandırılan kuryeler üzerinden haberleştiği öne sürüldü.
Ulakların takip edilmemek için aynı güzergâhları ve araçları kullanmadığı, hassas evrakların ise kilitli çantalarda muhafaza edildiği iddialar arasında yer aldı. Ayrıca yurtlarda resmi kayıtların dışında gayriresmi kayıtlar tutulduğu ve denetimlerde kamera görüntülerinin verilmemesi yönünde talimatlar bulunduğu belirtildi.
Yabancı çocuklar yurtlara yerleştirildi, turist vizesiyle Türkiye'de tutuldu
Dosyada ayrıca yurtdışından getirilen yaşı küçük yabancı çocukların Türkiye'deki bazı yurtlara yerleştirildiği ve burada yapılanmaya bağlı bir eğitimden geçirildikleri iddia edildi.
Kütahya, Mersin ve Antalya'daki yurtlarda kalan çocukların turist vizesiyle Türkiye'de tutulduğu, uzun süreli kalışlarını sağlamak için dil eğitimi gerekçesiyle farklı kuruluşlarla iletişim kurulduğu ileri sürüldü.
Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı.
Avrupa'da koordinasyon merkezi planı
Dosyada 2 bin 82 dernek üzerinden sağlanan 7,2 milyar liralık gelirin kişisel hesaplar üzerinden aktarılarak kayıt dışı şekilde kullanıldığı savunuldu. Türkiye'deki denetimler sebebiyle merkezin Almanya'nın Köln’de 17 bin metrekarelik arazi üzerinde yaklaşık 70 milyon avro maliyetiyle inşaatı tamamlan İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) tesisinin Avrupa'daki dini ve eğitim faaliyetlerinin koordinasyon merkezi haline getirilmesinin planlandığı belirtildi.
Ayrıca kaçak ve ruhsatsız olarak yapılması veya depreme karşı riskli olması nedeniyle yıkılan dernek ve yurtlarının ardından cemaat tabanının hükümete karşı yönlendirildiği iddia edildi.
Ailenin dikkat çeken malvarlığı
Soruşturma kapsamında Kuriş Ailesi'nin tapu kayıtları da ortaya çıktı.
Resmi belgelere göre anne, baba, oğul ve kardeşten oluşan Kuriş Ailesi'nin üzerine kayıtlı toplam 191 adet gayrimenkul bulunduğu tespit edildi.
Sabah'tan Nazrin Malikova'nın haberine göre, mal varlığının çok büyük bir kısmının Alihan Kuriş'in annesi Ayşe Gülderen Kuriş'in üzerine kayıtlı olması dikkat çekti. Anne Kuriş'in üzerine tescilli tam 138 taşınmaz olduğu saptandı. Hayatını kaybeden babası Mahmut Sabri Kuriş'in üzerine ise 26 taşınmaz kayıtlı olduğu belirlendi.
Soruşturma dosyasında yer alan detaylı mülk listelerinde, Türkiye'nin en değerli lokasyonlarında yer alan lüks konutlar, geniş araziler ve ticari ofisler göze çarptı.
Evraklar imha edildi
Bazı evrakların imha edildiği yönünde ihbar alınması üzerine Ümraniye'deki bir evde arama kararı verildi. İhbarın doğru olduğu tespit edilirken, imha edilmek amacıyla parçalandığı belirlenen evraklara da el konuldu.
***
Grevlerden savaş ekonomisine: Avrupa'da silahlanmaya gelince kaynak nasıl bulunuyor?-Gamze Özdemir-
Sosyal güvenlikten çalışma haklarına kadar kemer sıkma politikalarını sürdüren Avrupa, savunma söz konusu olduğunda bütçe sınırlarını hızla esnetiyor. Hollanda’da peş peşe gelen grevlerse bu dönüşümün karşısında farklı işkollarını aşan bir sınıf mücadelesinin olanaklarını yeniden tartışmaya açıyor.
Belçika’da emeklilik, Hollanda’da sosyal güvenlik, Yunanistan’da çalışma süresi, Portekiz’de iş yasası... Avrupa’da işçilerin karşısına çıkan başlıklar birbirini pek tutmuyor.
Hollanda’da ise son haftalarda dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Sosyal güvenlikte yapılmak istenen kesintilere karşı farklı sektörler peş peşe harekete geçiyor. Liman işçileri 4 Eylül’de Rotterdam, Amsterdam ve Zeeland’da greve çıkacak; kamu sektörleri 8 Eylül’de ortak bir eylem ve grev günü düzenleyecek; toplu taşıma ve demiryolu çalışanları ise 9 Eylül’de 24 saatlik greve hazırlanıyor.
Üstelik ulaşım işçilerinin çağrısı yalnız kendi sektörlerinin taleplerine dayanmıyor. İşsizlik ve iş göremezlik güvencesinde yapılmak istenen kesintilerin bütün çalışanları ilgilendirdiği özellikle vurgulanıyor.
Bu tablo birkaç ay önce olduğundan farklı bir soru sormayı gerektiriyor. Mücadele yalnızca tek tek sektörlerin kendi sorunları etrafında mı ilerliyor, yoksa farklı işkolları arasında daha ortak bir hat oluşmaya mı başlıyor?
Hollanda işçi sınıfının tarihinde bu soruyu düşündüren çok daha eski bir örnek var. 1941 Şubat Grevi’nde (Februaristaking) Amsterdam’da tramvay işçilerinin başlattığı grev tersanelere, fabrikalara ve çevre kentlere yayıldı.
Seksen beş yıl sonra ne Hollanda aynı Hollanda ne de sınıf mücadelesinin koşulları aynı. 1941’den bugüne hazır bir mücadele modeli çıkarmak mümkün değil. Ancak bugünkü hareketlilik geçmişle karşılaştırıldığında başka bir noktayı görünür hale getiriyor: Bir mücadeleyi farklı işkollarına taşıyabilmek ile bu mücadeleleri ortak bir siyasal sınıf çıkarı etrafında birleştirebilmek aynı şey değil.
Hollanda’da bugün birincisinin işaretleri görülmeye başlıyor. Asıl soru ikincisinin ne ölçüde mümkün olacağı. Bugünkü tabloyu yalnızca yeniden silahlanmaya, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (North Atlantic Treaty Organization, NATO) ya da Ukrayna-Rusya savaşına bağlamak ise kolay ama yanlış olur. Avrupa’da sosyal hakların aşınması savaşla başlamadı.
Sosyal haklardan ‘güvenlik’ siyasetine
Avrupa’da bugün yeniden tartışmaya açılan hakların önemli bölümü savaş sonrasında güçlü işçi hareketlerinin, sendikal örgütlülüğün, sosyalist ve komünist hareketlerin ve reel sosyalizmin yarattığı güç dengesi içinde kazanılmıştı. 1980’lerden itibaren bu denge sermaye lehine bozulurken özelleştirme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi ve sosyal güvenliğin yeniden yapılandırılması farklı ülkelerde farklı hızlarla ilerledi. 2008 krizinden sonra bütçe disiplini, kamu borcu ve “sürdürülebilirlik” bu geri çekilişin ortak diline dönüştü; daha önce kamusal sorumluluk kabul edilen alanların bir bölümü giderek bireyin ve piyasanın sorumluluğuna bırakıldı.
Ukrayna-Rusya savaşı bu geri çekilişi başlatmadı; fakat ona çok kullanışlı yeni bir başlık açtı: güvenlik. Yeni olan yön değil, silahlanmanın bu yönelime kazandırdığı hız, ölçek ve siyasi meşruiyet.
‘Güvenlik’ artık ekonomik bir program
Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’nde yeni bir savunma hedefi açıklanmadı. Buna ihtiyaç da yoktu; yol büyük ölçüde bir yıl önce Lahey’de çizilmişti. Ankara daha çok, alınan kararların bütçelere, yatırımlara ve devlet politikalarına ne kadar yerleştiğini gösteren bir ara durak oldu.
Avrupa’nın yeniden silahlanmasını hâlâ gelecek yıllara ait bir planmış gibi tartışmak bu nedenle yanıltıcı. Bütçeler hazırlanıyor, finansman araçları kuruluyor, borçlanma olanakları genişletiliyor, kamu bankalarının görev alanları değiştiriliyor ve özel sermayenin savunmaya yönelmesi için yeni yollar açılıyor.
Mart 2025’te yayımlanan Avrupa Savunması için Beyaz Kitap – 2030 Hazırlığı (White Paper for European Defence – Readiness 2030), ardından gelen Avrupa’yı Yeniden Silahlandır / 2030 Hazırlığı (ReArm Europe / Readiness 2030) planı, 150 milyar avroluk Avrupa için Güvenlik Eylemi (Security Action for Europe, SAFE), Avrupa Yatırım Bankası’nın (European Investment Bank, EIB) savunmadaki rolünün genişletilmesi ve savunma harcamalarına tanınan bütçe esneklikleri bu yeni düzenin parçaları.
Beyaz Kitabın gerekçeleri tanıdık: Ukrayna-Rusya savaşı, Rusya tehdidi, ABD’nin Avrupa güvenliğini gelecekte ne ölçüde üstleneceğine ilişkin belirsizlik, mühimmat ve ekipman açıkları ve Avrupa’nın uzun yıllar savunmaya yeterince yatırım yapmadığı iddiası.
Komisyon bu tehdit tarifinden yalnızca daha büyük ordu bütçeleri çıkarmıyor. Mühimmat üretiminin artırılması, savunma şirketlerinin kapasitesinin büyütülmesi, kritik teknolojilere yatırım yapılması, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve ulaşım ile enerji altyapısının askerî ihtiyaçlara uyarlanması da aynı çerçevenin içinde yer alıyor.
Savunma böylece Savunma Bakanlıklarının bütçesinde duran ayrı bir kalem olmaktan çıkıp sanayi politikasına, enerjiye, ulaştırmaya, teknoloji yatırımlarına ve altyapıya yayılıyor.
Savunma, Avrupa sermayesi için yeni bir alan
Bu dönüşümü yalnızca NATO hedefleriyle açıklamak eksik kalır. Avrupa uzun süredir düşük büyümeyi, yüksek enerji maliyetlerini, sanayide rekabet kaybını ve ABD ile Çin karşısındaki teknoloji açığını tartışıyor. Savunma ise yüksek kamu harcamasının, ileri teknoloji yatırımlarının ve yıllarca devam edebilecek devlet garantili siparişlerin aynı yerde buluşabildiği az sayıdaki alanlardan biri.
Bu nedenle yeniden silahlanma askerî olduğu kadar ekonomik bir programa dönüşüyor.
Avrupa’da sosyal harcamalar söz konusu olduğunda yıllardır aynı sınırlar hatırlatılıyor: bütçe açığı, kamu borcu, mali disiplin ve sürdürülebilirlik. Savunmada ise tartışma başka türlü ilerliyor.
Kaynak yok denilen Avrupa’da kaynak bulundu
Avrupa’yı Yeniden Silahlandır planı üye devletlere yalnızca daha fazla savunma harcaması yapmalarını söylemiyor; harcamanın önündeki engellerin nasıl kaldırılacağını da tarif ediyor. Ulusal bütçelere daha fazla hareket alanı açılıyor, Avrupa düzeyinde yeni finansman olanakları kuruluyor, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredi kanalları genişletiliyor ve özel sermayenin sektöre girmesi teşvik ediliyor.
Son kırk yılın “devlet küçülmeli” söylemi açısından bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Savunma sanayisinde devlet ortadan kaybolmuyor; tam tersine finansmanı örgütlüyor, sipariş veriyor, yatırım riskinin bir bölümünü üstleniyor ve gelecekteki talebi güvence altına alıyor.
Sağlıkta, sosyal güvenlikte ya da konutta sınır diye gösterilen şeylerin savunmada yeniden tarif edilebilmesi tartışmayı başka bir yere taşıyor. Mesele yalnızca Avrupa’nın ne kadar silahlanacağı değil, bu ölçekte bir program için gereken paranın nasıl yaratılacağı ve bunun bedelinin kimlerin hayatına dokunacağı.
Bir sonraki yazıda Hollanda, Almanya, Danimarka ve Britanya’da verilen yanıtlara bakacağız.
/././
‘Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor’: Harç zammına tepki -Aslı İnanmışık-
Üniversite harçlarına yeni eğitim-öğretim yılında ortalama yüzde 20 zam geldi. Barınmadan beslenmeye, ulaşımdan ders masraflarına kadar artan giderleri karşılamak için çalışmak zorunda kalan öğrenciler, şimdi de uzayan eğitimlerinin faturasını harçlarla ödüyor. Marmara, Hacettepe ve İTÜ öğrencileri soL'a konuştu.
Üniversite öğrencileri yeni akademik yıla bir zam haberiyle daha giriyor.
15 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı'yla 2026-2027 eğitim-öğretim yılında yükseköğretim kurumlarında uygulanacak öğrenci katkı payları ve öğrenim ücretleri yeniden belirlendi. Birçok fakülte ve programda tutarlar geçen yıla göre ortalama yüzde 20 artırıldı.
Normal öğrenim süresindeki birinci öğretim ve açık öğretim öğrencilerinin katkı payları devlet tarafından karşılanırken, öğrenim süresini aşan öğrenciler harç ödemek zorunda. İkinci ve uzaktan öğretimde de öğrenim ücretleri öğrencilerin cebinden çıkıyor.
Yeni tarifeye göre yıllık katkı payı tıp fakültelerinde 4 bin 386 liraya, diş hekimliğinde 3 bin 669 liraya, eczacılıkta 2 bin 569 liraya, veteriner fakültelerinde 2 bin 911 liraya yükseldi.
Ancak öğrencilerin karşı karşıya olduğu ekonomik tablo harçlardan ibaret değil.
YÖK'ün açıkladığı son verilere göre Türkiye'de yaklaşık 6,7 milyon yükseköğretim öğrencisi bulunuyor. Bunların yaklaşık 3,7 milyonu örgün eğitim görüyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı ise devlet yurtlarının toplam yatak kapasitesinin yaklaşık 1 milyona ulaştığını açıklıyor.
Yurt bulamayan öğrenciler yüksek kiralar ve özel yurt ücretleriyle karşı karşıya kalırken, barınma sorununu çözenler için de beslenme, ulaşım, kırtasiye ve sosyal yaşam giderleri her geçen gün daha ağır bir yük oluşturuyor. Çok sayıda öğrenci bu giderleri karşılayabilmek için eğitim hayatıyla birlikte çalışmak zorunda kalıyor.
Çalışmak ise derslerin kaçırılması, sınavlara hazırlanacak zamanın azalması ve kimi durumda okulun uzaması anlamına geliyor. Okulu uzayan öğrencinin önüne bu kez katkı payı çıkıyor.
soL'a konuşan Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de harç zammını tam olarak bu tablo içinde değerlendirdi.
'Öğrenci artık yalnız hayatta kalmaya çalışan bir genç anlamına geliyor'
Marmara Üniversitesi öğrencisi Emre, üniversitesinde çoğunlukla emekçi ailelerin çocuklarının eğitim gördüğünü, kendisi gibi çok sayıda arkadaşının haftanın üç-dört günü hizmet sektöründe çalışmak zorunda kaldığını anlattı.
Çalışmanın öğrencilerin okulla bağını zayıflattığını söyleyen Emre, hayat pahalılığının "öğrenci olmanın anlamını" değiştirdiğini belirtti: Benim gibi neredeyse tüm arkadaşlarım hizmet sektöründe haftanın üç dört günü çalışmak zorunda kalıyor. Bu arkadaşlarımızın okulla ve dersleriyle kurdukları bağ zayıflıyor. Hayat pahalılığı öğrenci olmanın anlamını bütünüyle değiştirdi. Eskiden öğrenci dediğimiz kişinin ülkesine ve kendine faydalı olmak için alanında yoğunlaşan, geleceğe hazırlanan ve geleceği hazırlayan bir profili vardı. Bugün bu yoksulluk çarkında öğrenci dediğimiz varlık yalnız hayatta kalmak için çabalayan bir genç anlamına geliyor.
Bir öğrencinin dışarıda yemek yemesinin ya da kahve içmesinin bile sorgulanır hale geldiğini söyleyen Emre, harç zammına da tepki gösterdi: Bir de utanmadan, usanmadan yurttaşlarına eşit ve ücretsiz eğitimi sunması gereken bu cumhuriyette harç zamlarını dayatıyorlar. Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor. Sermayeye ayrılan bütçe öğrenciye ayrılmıyor.
Emre, öğrencilerin üniversitelerinden ve ülkelerinden uzaklaştırıldığını belirterek “Ancak bu memleket bizim, öyle kolay kolay bırakmayacağız” dedi.
'Çalıştığımız için kaçırdığımız derslerle okul uzuyor, sonra bizden harç isteniyor'
Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Nehir de üniversiteye başlayan bir gencin artık yeni bir yaşamın heyecanından önce barınma ve geçim kaygısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi.
“Acaba yurt çıkacak mı? Sadece KYK bursu ile geçinebilir miyim? Üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım?” sorularının daha öğrencilik başlamadan gençlerin karşısına çıktığını belirten Nehir, devlet yurduna yerleşmenin de sorunların bittiği anlamına gelmediğine dikkat çekti.
Yurtlardaki beslenme ve barınma koşullarını anlatan Nehir, ekonomik nedenlerle öğrencilerin okurken çalıştığını, bazılarınınsa eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kaldığını söyledi.
Harç artışının bu tabloyu daha da ağırlaştırdığını belirten Nehir şöyle konuştu: Bütün bunlara rağmen okula ödenecek olan harçlara yüzde 20 zam uygulayacaklarını açıkladılar. Yani çalıştığımız için kaçırdığımız dersler, sınavlarla okulumuz uzayınca bizden yaklaşık 2 bin 700 lira istiyorlar. Yukarıda bir kısmını sıraladığımız sorunlara ise umursama ibresi dahi göstermiyorlar.
Nehir, yeni döneme girerken öğrencilerin birbirlerine güvenmekten başka seçeneklerinin olmadığını belirterek “Gençlik bulunduğu her alanda umudun taşıyıcısı olmayı başarmış, ülkesine ve okuluna karşı sorumluluğunu her zaman hissetmiştir” dedi.
'Çalışmak nitelikli eğitime erişimimizi engelliyor'
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Çiğdem ise üniversite için aile evinden ayrılıp İstanbul'a geldiğinde hayat pahalılığıyla çok daha sert biçimde karşılaştığını anlattı.
Kendisinin de önceki yıllarda okurken çalışmak zorunda kaldığını belirten Çiğdem, bugün çok sayıda öğrencinin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ya da sosyal yaşamına küçük bir bütçe ayırabilmek için çalıştığını söyledi.
Ancak bunun doğrudan eğitim hakkını etkilediğini vurguladı: Çalışan öğrenciler dersleri kaçırıyor, sınavlara yeterince hazırlanmak için vakit yaratamıyor. Bunları akademik başarının düşüşü ve yükseköğrenime karşı bir motivasyonsuzluk izliyor. Çok azımızın almaya hak kazandığı ve yetersiz burslar başarımıza bağlı olduğundan burslarımızı da kaybetmemizin yolu açılmış oluyor.
Üniversite eğitiminin başından itibaren ücretsiz ve nitelikli barınma ile beslenme hakkına ulaşılamamasının bir kısır döngü yarattığını söyleyen Çiğdem, harçların ve diğer eğitim giderlerinin de bunun üzerine eklendiğini belirtti.
Ekonomik eşitsizliğin en ağır sonucunun öğrencinin eğitimini bırakması olduğunu söyleyen Çiğdem, barınma krizinin başka bir sonucuna da dikkat çekti: Devlet yurtlarının yetersizliğinden ötürü yerleşemeyen ve özel yurtlara gidecek imkanı da olmayanlar ya eğitim hayatlarına ara veriyor ya da tarikat yurtlarına mahkum oluyor.
/././
Rusya'dan Türkiye ve ABD'ye Ukrayna silahları uyarısı: 'İlişkiler zarar görür'
Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'nin elindeki ABD menşeli silahların Ukrayna'ya gönderilmesi planına ilişkin Ankara ve Washington'dan açıklama istedi. Bakanlık Sözcüsü Mariya Zaharova, sevkiyatın Rusya'nın iki ülkeyle ilişkilerine "ciddi zarar" vereceğini söyledi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Türkiye'nin envanterindeki ABD menşeli silahların Ukrayna'ya yeniden ihraç edilmesine ilişkin planlara tepki gösterdi. Zaharova, ABD Kongresi'ne sunulan belgelerde yer alan bilgiler üzerine Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın hem Washington hem de Ankara'dan açıklama talep ettiğini duyurdu.
Söz konusu plan, Türkiye'nin envanterinde bulunan ve önemli bölümü onlarca yıllık olan ABD menşeli silah ve mühimmatın Ukrayna'ya aktarılmasını öngörüyor.
Türkiye, silahların Ukrayna'ya "yeniden transferi" için ABD'den izin istemişti ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 6 Ağustos'ta Kongre'ye gönderdiği bildirimde ise Washington yönetiminin transfere izin vermeye hazır olduğu belirtildi.
Pakette ATACMS de bulunuyor
Kongre bildirimine göre 256 milyon dolarlık olası pakette Türkiye'nin elindeki 12 M270 çok namlulu roketatar sistemi ile birlikte 70 M39 ATACMS balistik füzesi, 2 bin 524 M26 roketi ve 47 bin M509A1 203 milimetrelik top mermisi bulunuyor. Mühimmatın önemli bölümünün misket bombası alt mühimmatları taşıdığı belirtiliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Kongre'ye yaptığı bildirimde Türkiye'nin eski savunma malzemelerinden oluşan envanterini azaltarak kaynaklarını modernizasyona ayırmak istediğini, Ukrayna'nın ise bu sistemleri saldırı ve savunma ateş desteği kapasitesini güçlendirmek amacıyla satın almak istediğini bildirdi.
Zaharova: İlişkilere ciddi zarar verir
Zaharova, olası sevkiyatın savaşın gidişatını değiştirmeyeceğini savunurken, Rusya'nın ABD ve Türkiye'yle ilişkileri açısından sonuçları olacağını söyledi.
Rusya Dışişleri Sözcüsü, sevkiyatın "yalnızca can kayıpları ve yıkımla" sonuçlanmayacağını, Moskova'nın Washington ve Ankara'yla ikili ilişkilerine de "ciddi zarar" vereceğini belirtti.
Silahların yeniden ihracını kimin başlattığının ve sevkiyatın Ukrayna'ya ne zaman ve nasıl ulaştırılacağının belirsiz olduğunu öne süren Zaharova, Washington ve Ankara'nın "Pandora'nın kutusunu açmaya" neden karar verdiğinin anlaşılmadığını söyledi.
Zaharova ayrıca Türkiye ve ABD'nin Ukrayna savaşının diplomatik yollarla çözümünde rol üstlenme iddiasında olduklarını hatırlatarak, bir yandan "barışçıl söylemler" kullanıp diğer yandan Ukrayna'ya silah gönderilmesinin güveni zedelediğini savundu.
Türkiye'den yapılan açıklamalarda daha önce Ukrayna'ya "öldürücü silah" sevkiyatından kaçınıldığının belirtildiğini kaydeden Zaharova, Ankara ve Washington için "durumu soğukkanlı biçimde değerlendirmek için henüz geç olmadığını" söyledi.
***
Yüksekova'da taş ocağı patlamaları evleri yıkıyor: 'Çocuklar korkudan içeri giremiyor'
Hakkari'nin Yüksekova ilçesine bağlı Akocak köyünün Sülük mezrasında faaliyet gösteren taş ocağındaki patlamalar evlerde çatlaklara ve yıkımlara neden oluyor. Köylüler, yıllardır devam eden patlamalara karşı yetkililere çağrı yaparak taş ocağının yerleşim alanından uzaklaştırılmasını ve oluşan zararın karşılanmasını istedi.
Hakkari'nin Yüksekova ilçesine bağlı Akocak köyü Sülük mezrasında yaşayan yurttaşlar, bölgede faaliyet gösteren taş ocağındaki patlamalar nedeniyle evlerinin zarar gördüğünü belirtti.
Son gerçekleştirilen patlamalardan birinde mezra sakinlerinden Alaattin Yardımcı'nın evinin bir duvarı çöktü. Olayın ardından bölgeye gelen AFAD ve itfaiye ekipleri, aileye geceyi evde geçirmemeleri yönünde uyarıda bulundu. Köylüler, benzer çatlak ve hasarların mezradaki çok sayıda evde bulunduğunu söylüyor.
'Şantiye yüzünden evim yıkılıyor'
ANKA'ya konuşan Alaattin Yardımcı, patlamanın ardından telefonla aranarak evinin yıkıldığının söylendiğini belirtti.
Eve geldiğinde asker ve itfaiye ekiplerinin bölgede bulunduğunu anlatan Yardımcı, evin birçok noktasında çatlaklar oluştuğunu söyledi. AFAD ve itfaiyenin evde kalmamaları yönünde kendilerini uyardığını belirten Yardımcı, taş ocağındaki faaliyetlerin yalnızca kendi evini değil köydeki çok sayıda yapıyı etkilediğini ifade etti.
Yardımcı, taş ocağının başka bir bölgeye taşınmasını ya da patlamaların azaltılmasını istedi. Hasarın üzerinin basit onarımlarla kapatılmasına karşı çıkan Yardımcı, evlerin güvenli hale getirilmesini talep etti.
Patlamalar 2015-2016'dan bu yana sürüyor
Mezra sakinlerinden İlyas Yardımcı da her patlamanın ardından mevcut çatlakların büyüdüğünü, çocukların korkarak evlerden dışarı çıktığını anlattı.
Sorunun 2015-2016 yıllarından bu yana devam ettiğini belirten Yardımcı, yeni yapılan evlerin dahi patlamalar nedeniyle çatladığını söyledi. Köyde bazı evlerin ağır hasar gördüğünü ve iki-üç evin yıkıldığını aktaran Yardımcı, zararlarının karşılanmasını ya da patlamaların azaltılmasını istedi.
'Zararımı karşılayacaklarını söylediler, karşılamadılar'
Mezra sakinlerinden Abdulgani Yalçıntuna ise yaklaşık üç yıl önce gerçekleşen bir patlama nedeniyle evinin zarar gördüğünü, ancak kendisine verilen sözlere rağmen zararının karşılanmadığını söyledi.
Yetkililere başvurduğunu anlatan Yalçıntuna, evindeki çatlakları bildirdiğini ve kendisine zararın karşılanacağının söylendiğini ancak bugüne kadar herhangi bir yardım yapılmadığını belirtti.
Köylüler, evlerde kapsamlı hasar tespiti yapılmasını, meydana gelen zararların karşılanmasını ve yerleşim alanlarının güvenliğini tehdit eden taş ocağı faaliyetlerine karşı kalıcı bir çözüm üretilmesini talep ediyor.
***
Ana dil böler mi?-Aydemir Güler-
Ne zaman ki, sosyalist siyasi iktidar bir kırılmaya uğradı, farklı kimlikleri birbirine vurdurarak sömürü düzeni kurmak isteyenlere gün doğdu. Bu özgürlük pratiğinin sömürücü sınıfların varlığında hayata geçirilmesi olanaksızdır.
Çerçeve yasaya hangi gerekçelerle sahip çıkıldığı, önemli değil. Türkiye, Cumhuriyet AKP’li yıllarda yıkılalı beri boşlukta debeleniyor. Böyle sürmesi imkânsızdır. Şimdi, yıkılanın yerine bir Osmanlı ucubesinin geçirilmesi yönünde adım atılmış oldu.
Taraflardan biri, Kürt temelli bir yapı arzuluyor olabilir. Tarikatlar amasız fakatsız şeriat istiyordur. Ne amaçladığı bir yana, ısrarla Batı’ya “biz sizin için daha kullanışlıyız” mesajı attıktan sonra emperyalizmle çelişen bir tutum alması olanaksız olan Yeni Parti’yi de unutmayalım. Her neyse… Ayrıca, bu farklı vizyonlardan yeni bir rejimin çıkması ihmal edilebilir bir olasılıktır. Daha yüksek ihtimal, coğrafyamızın çözülmesi olacaktır. İtiraz gerekçesi ne olursa olsun…
Ama çerçeve yasaya hangi gerekçelerle karşı çıkıldığı önemsiz değil, çünkü geleceğimizi etkileyecek.
İtiraz gerekçelerinden biri, ana dilde eğitimin zorunlu olarak bölünmeye varacağına dayanıyor ve hayli yaygın. Çerçeve yasa bunu içermiyor, ama biliyoruz ki, Kürtçe eğitimi savunanlar var…
Başlangıç olarak bilmeliyiz ki, federalizm, desantralizasyon gibi tezler veya Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda olduğu gibi erkin merkezden yerele aktarılmasını öngören modeller, emperyalist kapitalizmin güncel baskın eğilimidir. Demokratikleşme ambalajına kolayca sokulan bu eğilim, merkez emperyalist ülkeler için katlanılmaz bir kaygıya neden olmuyor. Zaten küreselleşme ile desteklenen “ulus-devlet bitti” propagandasının hedefi, esas olarak dünya sisteminin orta ve alt basamaklarındaki ülkeler... Açık konuşalım: Ortadoğu’da ve Türkiye’de merkezi üniter yapının zayıflaması, demokratikleşme değil çözülüş demektir. Elbette böyle bir yola girildiğinde dil birliği de aşındırılacaktır. Ama tersi doğru değildir: Yani bir üniter devlet, dil “reformu” yoluyla federasyona dönüşmez! Ana dil fobisi, toplumsal dokuyu asıl dağıtan faktörleri, başta sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri, sömürü ilişkilerini görmezden gelmeye yaramaktadır. Yurttaşların konuştuğu dilleri “bizim dillerimiz” olarak hissetmek bölücülük falan değildir.
Türkiye somutluğunda iletişim dili, resmi dil ve temel eğitim dili olarak Türkçe, toplumun önemli bir bağıdır. Bugün Kürt sorunu bağlamında bu işlevler arasında tartışma konusu olan, esasen ana dilde eğitim. Diğerlerinde çözüm daha kolay. Örneğin gerektiği yerde, siyasette, kültürde, sanatta Türkçe dışındaki dillerin kullanılmasına itiraz, açıkça ırkçılığın bir tezahürüdür. Veya yurttaşın hakkına veya hizmete erişiminde dil engelini ortadan kaldırmak devletin yükümlülüğü ve bunu resmi dili koruyarak yapması pekâlâ mümkün.
İnsanların ana dillerini öğrenmeleri de, eğitimde kullanmaları da temel bir haktır. Temeldir, çünkü eğitim çağına gelen çocuğun ana dilinden farklı bir dille yüzleşmesi, yurttaşların eşitliği ilkesine aykırıdır. Elbette günümüz gerçekliğinde o çocuk, Türkçeyi çok yüksek ihtimalle ilk kez duymuş olmayacaktır. Ama kendisini ifade etme açısından, karşısında atlaması gereken ek bir hendek bulacağı da açıktır.
Buna karşılık, “toplumsal iletişim” sadece hal hatır sormak olmadığına, bütün kamusal işlevleri, meslek öğrenimini, teknik beceriler edinmeyi, bilimsel, kültürel, sanatsal etkinlikleri de kapsadığına göre, Türkiye’de Türkçe eğitimin geri plana itilmesi söz konusu olamaz.
Peki, bu durumda, çocuklarımızın bir bölümünün eğitimde dezavantaja mahkûm edilmemesi ile Türkçe’nin esas eğitim dili niteliğinin korunması arasındaki çelişki çözülemez mi?
Kimlik politikalarının belirlediği bir pazarlık masasında bu soru bu sadelikte sorulamayacaktır. Üstelik tartışmaya AB’sinden aşiret reisine, bölgesel asgari ücret için ağzı sulanan Kürt burjuvasından emperyalizme asker devşirmek için sahaya çıkan sömürge valisine, ırkçısından liberaline, tarikatçısına herkes bulaşır. Bu ortamdan hiçbir şey çıkmaz!
Basit sorunun sağlıklı yanıtı ancak devrimci bir eksende verilebilir.
Benzeri soruların en gelişkin yanıtının 1917 Devriminden sonra Sovyetler Birliği’nde verilmiş olması rastlantı değildir. Benzersiz karmaşıklıkta bir halklar okyanusu olan bu ülkede on yıllar boyunca öne çıkan yaklaşıma takılan isim korenizatsiya, yerlileştirme idi. 1
Yüzlerce topluluk için ana dilde eğitim örgütlendi. Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı.
Sovyetler Birliği bir devletler topluluğuydu ve anladığımız anlamda üniter sayılamazdı. Ancak bu “seyrelme etkisini” telafi edecek başka bir dinamik işliyordu: Merkezi planlama. Alt birimler rekabet etmiyor, dayanışıyorlardı. Kâr arayışının yaratacağı piyasa anarşisinin yerini kamusal çıkarın gözetildiği planlama almıştı…
“Sovyet ulusu” farklı ulusal topluluklardan, etnik, kültürel, dil gruplarından oluşuyordu, ama siyasetin taşıyıcı kolonu ulusal değil sınıfsaldı. Rus faktörünün öne çıkması, ne bir politik hegemonya ne de diğerlerinin aşağılanması anlamına geliyordu. Diğer kültürlere ve dillere sadece hukuksal özgürlük tanınmış değildi; öyle olsaydı, özgürlük, onu kullanma olanağının muhtemel eşitsiz dağılmasına takılırdı. Dillerin geliştirilmesi, öğretilmesi kamusal bir sorumluluk olarak örgütlendi. Siyasal mücadelenin aracı ve konusu olmayan dil ve kültür çokluğu, toplumu bölen bir dinamiğe dönüşmedi.
Bu model büyük icat olduğu için değil, sömürücü sınıflar yok edildiği veya baskılandığı için başarılı olmuştur. Ne zaman ki, sosyalist siyasi iktidar bir kırılmaya uğradı, farklı kimlikleri birbirine vurdurarak sömürü düzeni kurmak isteyenlere gün doğdu. Bu özgürlük pratiğinin sömürücü sınıfların varlığında hayata geçirilmesi olanaksızdır.
Devrimi ve sosyalizmi gerçekçi bulmuyor musunuz? O halde yukarıdaki basit soruyu, bırakın sağlıklı, toplumu birleştirici bir biçimde yanıtlamayı, doğru dürüst sormayı, tartışmayı bile beceremezsiniz…
1Daha geniş anlatım için şu kaynağa bakabilirsiniz: Aydemir Güler, “Sovyetler Birliği’nde ‘Halklar’ Politikası”, 100. Yılında Büyük Ekim Devrimi (derleyenler: E. Z. Suda, N. E. Önal) içinde, Yazılama yayınları, İstanbul, Ekim 2017.
/././
Hangi Kürtlerin özgürlüğü?-Erhan Nalçacı-
Bir diğer uzlaşma başlığı Türkiye ve Kürt burjuvazisinin ABD başta olmak üzere Batı emperyalizmi doğrultusunda birlikte davranma kararlılığıdır.
Çerçeve Yasa Meclis’ten büyük bir uzlaşı ile geçti. Barışa açılan bir pencere olduğu çok şüpheli olan Yasa sürecin sadece bir parçasıydı ve daha çok tartışılacak nereye varacağı.
Bu yüzden bir parantez açıp esastan bir tartışma yürütelim.
Toplumsal analizde insanlığın geliştirdiği en önemli yaklaşımın sınıfsal analiz ve onun üzerinde yükselen siyaset teorisi olduğunu biliyoruz. Bu nedenle olaya yaklaşmak için bu yöntemi kullanacağız.
Sonuçta Kürtlerin özgürlüğü denen olgu 20. yüzyılda coğrafyamızda kurulan ulus devletlerin içinde azınlık olarak kalmaları ve kendi ulus devletlerini arama çabasıyla ilişkilendirilir.
Ancak özgürlük de sınıflara göredir.
Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları için özgürlük tanımı ile Kürt emekçi sınıflarının tanımı farklı olacaktır. Kürt burjuvazisi ve ağaları özgürlüğün yanına eşitliği yazmazlar bayraklarına, çünkü onların özgürlüğü sömürme özgürlüğünü de içerir.
Kürt emekçi sınıfları; topraksız ve küçük toprak sahibi köylüyü, yarıcıları, yerel veya çoğunlukla göçmen tarım işçilerini, kentlerde inşaat ve tekstil sektörlerinde çalışanlar başta olmak üzere işçileri, sağlık, eğitim gibi alanlardaki emekçileri içeriyor. Genellikle çok daha düşük ücretlere çalışan, çocuklarının eğitim sorunları olan, büyük bir yoksulluk yaşayan Türkiye işçi sınıfının önemli bir bölmesinden bahsediyoruz.
Bu sınıf için özgürlüğün yanına eşitliği yerleştirmek et ve tırnak gibidir. Eşitlik olmadan özgürlük de olmaz. Eşitlik ise ancak mülkiyette eşitlikle sağlanabilir. Aksi takdirde bir sınıfın özgürlüğü diğerinin sömürülerek yaşaması demektir.
Ve kısa bir süre önce Meclis’ten geçen yasa bir şeyi gizlemektedir, Türkiye emekçi sınıflarına karşı olan bir şeyi.
AKP yargısı siyasi bir araçtır ve bir meşruiyeti bulunmuyor. Ergenekon ve Balyoz’dan içeri atılan subaylar, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, CHP’li Belediye başkanları, paylaşımdan uzaklaştırılan tarikat şeyhleri…
Emekçi sınıflar iktidara geldiklerinde yargı süreçlerini eskileri tarihsel olarak, yeni olanları kendi mahkemelerinde tekrar ele alacaklar.
Sorun dediğimiz gibi, Yasa’nın neyi gizlediğidir.
Gizlenen Türkiye egemen sınıfları ve başlıca Türkiye ve Kürt burjuvazisi arasındaki uzlaşmadır.
Nerede uzlaşma?
Öncelikle AKP’nin diğer düzen partilerinin de desteği ile derin bir sömürü düzeni kurduğunu unutmayalım. Özelleştirmeler işçi sınıfının örgütlülüğüne büyük bir darbe indirdi. Uluslararası sermaye yatırımları için yüksek sömürü oranlı bir cennet yaratıldı. Bugün etnik kimliğinden bağımsız olarak Türkiye emekçi sınıfları tüm patronlar tarafından aşağılanarak bir kölelik düzeninde çalıştırılıyorlar.
Üzerinde uzlaşılan bu sömürü düzenidir.
Üstelik bu uzlaşma sadece Türkiye’de değil, sınır ötesinde farklı ulusların emekçilerinin de sömürülmesi niyetine dayanmaktadır.
Bir diğer uzlaşma başlığı Türkiye ve Kürt burjuvazisinin ABD başta olmak üzere Batı emperyalizmi doğrultusunda birlikte davranma kararlılığıdır.
Bunun barış değil, başlamak üzere olduğu belli olan uzun, kanlı ve yıkıcı bir savaşın başlangıç fişeği olduğunun farkındayız.
Bölgede İran, Yemen, Lübnan Hizbullah’ı, Irak’taki Şii unsurlara karşı bir savaşı içerme olasılığı artıyor. Rusya’ya karşı Batı emperyalizminin başlattığı savaşa dâhil olmayı içeriyor.
İran ve Rusya emekçi sınıflardan yana olduğu için değil, bu savaş dünyadaki tüm emekçi halklara karşı açıldığı için Türkiye’deki emekçi sınıfların birlikte davranmasını gerektiriyor.
Uzlaşma bununla da sınırlı değil, Türkiye sermayesi ve Kürt sermayesinin İsrail ile örtülü işbirliğini de kapsıyor. Kimi kandırıyorsunuz, Gazze ve Lübnan’da katliam yapanlar, ABD olmadan buna cesaret edebilirler miydi?
Son olarak, bu uzlaşma Türkiye’de yaşanan karşı devrimi derinleştirmeyi içermiyor mu? Halkın yönetime uzanmasının ve irade göstermesinin önlenmesine dayalı bir burjuva diktatörlüğü rejiminde yaşamıyor muyuz?
Laiklik çoktan ayaklar altına alınmadı mı?
Türkiye yayılmacı bir devlete dönüşmedi mi?
Emekçilerin sonsuz sömürüsü ve patronların sonsuz özgürlüğü yaratılmadı mı?
Cumhuriyet’in bu anlamda yıkılması üzerine inşa edilen bir uzlaşma.
Doğal olarak bu uzlaşma Meclisteki partilerin, AKP, MHP, CHP, Yeni Parti, bunların peşine takılan sol kökenli bazı partilerin büyük bir uzlaşmasıyla perçinlendi.
İyi Parti’nin ret oyları bir şeyi değiştirmiyor, bir seçim yatırımından başka bir anlamı yok. Milliyetçilik üzerinden yapılan bu yatırım büyük uzlaşmanın hiçbir başlığına karşı değil çünkü. Hepsi gibi ABD’ci, yayılmacı ve piyasa yanlısı.
Daha önce yazmıştık, Türkiye’deki düzen partileri kuruluşlarındaki orijinal kökleri kaybettiler ve hepsi tekelci sermayenin araçlarına dönüştüler diye.
Bu koşullarda etnik kökeninden bağımsız olarak bütün emekçilerin bir devrimci program altında birleşmeleri için sağlam bir zemin doğuyor.
Bu programda toplumsal eşitliğin garantisinin üretim araç ve nesnelerinin kamulaştırılması ve merkezi planlamayla yönetilmesi olduğu yazılıyor. Yayılmacılık lanetleniyor ve dünyadaki tüm emekçi halklarla dayanışma ilan ediliyor. İşsizliğin ve yoksulluğun kalmadığı toplumda insanların her yerel birimden başlayarak yönetime katılması öngörülüyor. Toplumsal aşağılanmayı sonlandırıyor, her bireyin çok yönlü gelişimi arzulanıyor. Anadilde eğitim almayı bir bölücülük maddesi olmaktan çıkarıyor. Hatta zaman içinde ulusal sınırları önemsizleştiren dünya halkları ile eşitlik temelinde kaynaşmayı öngörüyor.
Bu bir emekçi cumhuriyetidir işte.
Ülkemizin tüm emekçilerini bu mücadeleye çağırıyoruz.
/././
Gassal elindeki meyyit -Berkay Kemal Önoğlu-
İşte tarikatların insandan beklediği de tam olarak bu "ceset olma" hâlidir. Düşünmemeni, sorgulamamanı; bilime, hukuka ve insan onuruna sırt çevirmeni isterler ki, aklını ve iradeni bir şarlatanın hizmetine sorunsuzca sunabilesin.
Geçtiğimiz günlerde Süleymancılara yönelik başlayan operasyonlarda ortaya dökülenler kimseyi şaşırtmadı. Sayısız yurt, lüks özel hastaneler, gıda şirketleri ve milyarlarca liralık kapalı, karanlık bir ekosistemle karşı karşıyayız. Din kisvesi altında topluma ve kamu kaynaklarına sülük gibi yapışan bir başka organize örgüt daha...
İktidarın tarikatlar arasında ayrım yaptığı bilinen bir gerçek; kendi siyasi alanlarında kendilerinden olmayanların dolaşmasından rahatsız oluyorlar. Ekrem İmamoğlu’nun aslında Erdoğan’ı iktidara taşıyan çevrelerle benzer ilişkiler kurabilmesinin onu nasıl bir tehdit hâline getirdiğini daha önce de ifade etmiştik. Tarikatlar geleneksel olarak iktidarın siyasi alanındadır ve istisnasız bütün tarikatlar da yasa dışı örgütlenmelerdir.
Günümüzde maalesef tarikatların durumu kanıksatılmış, “ne yapalım bu toplumun gerçeği işte” denilerek iyi cemaat-kötü cemaat ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Bu tamamen bir safsatadır ve tarikatların hepsi zararlıdır. İsimleri veya liderleri kim olursa olsun, insanın aklını, vicdanını ve özgür iradesini elinden alıp onu kayıtsız şartsız biat ettirme esasına dayanırlar. Sadece kapalı ve denetimsiz oldukları için değil, aynı zamanda çağ dışı oldukları için de yozlaşmaya, istismara ve dış güçlerin rahatça kullanabileceği birer aparata dönüşmeye mahkûmdurlar. Anayasa'nın 174. maddesiyle güvence altına alınan 677 sayılı Devrim Kanunu'na göre de Türkiye'de tarikat faaliyetleri tamamen yasa dışıdır.
Fakat ne zaman tarikatların devasa ekonomik ve siyasi yapılanmaları, işledikleri karanlık suçlar veya istismar vakaları gündeme gelse, birilerinin hemen durumu aklamaya soyunduğuna, sivil toplum edebiyatına giriştiklerine şahit oluyoruz.
"Ne var bunda? Tarikatların siyasi partilerden ne farkı var? İsteyen istediği yerde örgütlenir," gibi akıl dışı ama toplumda ne yazık ki karşılık bulan söylemler devreye sokuluyor. Siyaseti, toplumu, tarihi zerre kadar bilmeyenlerin cehaletinden faydalanılıyor. Bu cehaletle mücadele etmek ve buna yanıt vermek de bizim boynumuzun borcudur.
Bir siyasi partiyi, sendikayı veya derneği tarikatla aynı kefeye koymak; özgür bir insanla boynuna tasma takılmış bir köleyi eşit tutmaktır. Bu, bir şekilde örgütlenmek ile "mürit olmayı" birbirinin yerine kullanma gafletidir. Oysa örgütlenmek insanı zincire vurmaz. Bir partiye, sendikaya veya derneğe katıldığınızda aklınızı kapıda bırakmazsınız; bir hukukun parçası olursunuz. Alınan kararları eleştirir, süreçlere katkı sunar veya tepkinizi gösterirsiniz. Emek verir, fikirlerinizi özgürce ifade eder, birlikte ortak kararlarınızı hayata geçirirsiniz. İtiraz ettiğiniz için kimse sizi dinden çıkmakla suçlayıp cehennemle tehdit etmez. Modern örgütlenme biçimleri bireyi yok etmez, tam aksine onu siyasal ve toplumsal alanda özne haline getirir.
Tarikat ise bir birey öğütme makinesidir. İnsanı aklından, iradesinden ve onurundan mahrum bırakarak onu sadece bir dolgu malzemesine çevirmek üzere faaliyet yürütür.
Tarikatların dayandığı temel tasavvufi ilkeyi duymuş muydunuz?
Mürit, şeyhin elinde gassal elindeki meyyit gibidir.
Yani ölü yıkayıcının önündeki ceset.
Teneşirdeki bir ceset "Suyu sıcak buldum" diyebilir mi? "Beni sağa değil sola çevir" diyebilir mi? Şüphesiz ki hayır. İşte tarikatların insandan beklediği de tam olarak bu "ceset olma" hâlidir. Düşünmemeni, sorgulamamanı; bilime, hukuka ve insan onuruna sırt çevirmeni isterler ki, aklını ve iradeni bir şarlatanın hizmetine sorunsuzca sunabilesin.
Yaratılan bu iradesizlik hâli, bugünkü ağır sömürü düzeninde, AKP Türkiye’sinde masum bir maneviyat arayışı değil elbette. Bu bir uyuşturucu madde etkisidir adeta ve tarikatların hepsi de istisnasız olarak her gün suç işlemekte, toplumu zehirlemeye devam etmektedir.
Milyarlarca lirayı yöneterek holdingleşen tarikatlar, hem başka holdinglere hem de yabancı güçlere eşsiz hizmetler sunar. Milyonlarca insanın bu ağır sömürü koşullarında isyan etmemeleri için tarikatların rolü hayatidir. Sayelerinde holdingler büyütülür; devletin ihaleleri, arazileri ve kaynakları yağmalanır. İşi hak edenler değil, şeyhine biat edenler kazanır. Oy dahil her şey satılıktır, siyaset de kolayca dizayn edilir. Şeyhin yuları kimin veya hangi yabancı devletin elindeyse, teneşirdeki yüz binlerce ceset de sorgusuz sualsiz oraya döner. Böylece her şey çürür, adalet ölür ve yalnızca paranın egemenliği sürer.
Bugünkü sömürü düzeninin tepesindekiler, emekçi halkımızı tıpkı o gassal önündeki meyyit gibi tepkisiz görmek ve kuzu kuzu kasabın bıçağını yalamasını isterler.
Ancak gün gelir, baskı dayanılmaz bir noktaya ulaştığında emekçi halkımız kendi gücünü kolektif eylem içinde doğrudan keşfeder. Tarikat ve benzeri yapıların on yıllarca süren uyuşturucu etkisi, eski düzenin meşruiyetini bir anda yitirmesiyle tetiklenen kitlesel bir uyanış karşısında hızla yok olur. O gün geldiğinde halkımız, gerçeği bu ve benzeri yazıp çizdiklerimizden de değil, bizzat hayatta kalma mücadelesi içindeki kendi deneyimlerinden öğrenecek. Aklını bütün zincirlerden özgürleştirecek. Mutlaka!
/././
Tutarlı bir yaşam, nasıl?-Atilla Özsever-
Amerikalı sosyolog Richard Sennett, “Saygı” isimli kitabında, insanın tutarlı bir yaşam öyküsü yaratmaya ihtiyaç duyduğunu belirtir. Sennett, böyle bir yaşam için de “mücadele” olgusuna vurgu yapar…
Richard Sennett, Amerikalı bir sosyolog ve yazar. İspanya İç Savaşı'na (1936-1939) katılmış komünist bir ailenin çocuğudur. 1943 doğumlu olan Sennett, New York Üniversitesi ve Londra Ekonomi Okulu’nda profesör olarak görev yapmıştır.
Biz onu öncelikle “Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri” (çev.: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, 2002) kitabıyla tanıyoruz.
Sennett’in “Saygı: Eşit Olmayan Bir Dünyada” isimli kitabı ise (çev.: Ümmühan Bardak, Ayrıntı Yayınları, 2002) yetişkinin bağımlılık ilişkileri, eşitsizlik ortamında saygının nasıl oluşabileceği gibi konuları ele almaya çalışıyor. Yazar, saygının sınıfsal ilişkiler bağlamındaki durumuna da değiniyor.
Kitapta, modern toplumlarda karşılıklı saygının neden giderek azaldığı ve eşitsizliklerin karakterimizi nasıl şekillendirdiği anlatılıyor. Yazar, hem kendi yaşam öyküsünden, hem de sosyolojik teorilerden yararlanarak toplumsal bağların neden zayıfladığını inceliyor.
Prof. Dr. Sennett, insanın kendisine olan saygısının yalnızca maddi açıdan kendine yeterli olmasına, yani ekonomik düzeyine değil kişinin ne yaptığına, onu nasıl başardığına da bağlı olduğunu ifade ediyor.
Yaşam öyküsünün önemi
Sosyolog Richard Sennett, Rönesans döneminin filozoflarından Pico della Mirandola’yı da referans vererek “insanın tutarlı bir yaşam öyküsü yaratmaya ihtiyaç duyduğunu” söylüyor.
Sennett, insanın gençken bir kariyerin peşinde koşup belli bir güven sağlasa bile kariyerlerin hiçbirisinin kişinin kendi değerini oluşturması yönünden uzun dönemde tutarlı bir kişiliğe yol açmayabileceğini belirtiyor.
Yazar, karşımızdaki kişiyi kendimizin bir yansıması olarak görmemek gerektiğini, onun başka biri olduğuna dair gerçekliğe saygı duyulmasına işaret ediyor. “Başkalarının kendimize benzer olduğu hayaline kapılmamızı” öğütlüyor.
Profesör Sennett, ortak bir faaliyet içinde bulunurken diğerinin ihtiyacına da saygılı davranmanın gerekliliğine işaret ediyor. Bu çerçevede Kuzey Afrikalı Berberi kabilesinin bir deyişini hatırlatıyor: “İnsan, insanlar aracılığıyla insandır; Tanrı tek başına Tanrı’dır”…
Saygının zorlaşması
Sosyolog Sennett, modern dünyada karşılıklı saygı kurmayı zorlaştıran üç temel yapısal nedeni şöyle tanımlıyor:
1- Eşit Olmayan Yetenekler: Toplumun sadece belirli üstün yetenekleri veya "potansiyeli" ödüllendirip geri kalan insanları görünmez kılması,
2- Yetişkin Bağımlılığı: Ekonomik ya da sosyal yardıma muhtaç olmanın birey üzerinde yarattığı küçük düşürücü etki ve utanç duygusu,
3- Aşağılayıcı Şefkat Biçimleri: Devletin veya kurumların muhtaç durumdaki kişilere yukarıdan bakarak, tepeden inmeci bir acıma duygusuyla yaklaşması.
Kapitalizmin sorunu
“Saygı” isimli kitapta, modern kapitalist sistem ve esnek iş hayatı içinde insanların birbirine nasıl yabancılaştığı da ele alınıyor. Eşit olmayan bir dünyada gerçek saygının, karşıdakini "görmek", onun özerkliğini kabul etmek ve anlamadığımız yönlerine saygı duymaktan geçtiği vurgulanıyor.
Özgürleşmenin, empoze edilen toplumsal rollere karşı çıkmakla kazanılabileceğini söyleyen Sennett, onurlu davranışın da bu şekilde oluşabileceğine işaret ediyor. Keza Sennett, sağlam bir karakterin insanın kendisine duyduğu saygıyla bağlantılı olduğunu hatırlatıyor.
Richard Sennett, “Saygı kazanmanın bir yolu da diğerlerine geri vermektir. Bu belki de, bir kişinin karakteri için en evrensel, zaman dışı ve derin itibar kaynağıdır” diyor.
Yazar, insanın kendisine güveninin kendi kendine iyi bir iş yapabildiğinde geliştiğini ifade ediyor. Güven, kuşkusuz, insanın kendi yeteneklerini geliştirip kendine olan inancını tazeleyip birlikte faaliyet gösterdiği kişilerle ortak bir amaç uğruna hareket edildiğinde daha da güçlenir.
Sennett, liyakat sisteminin ve sınıfsal uçurumların insan onurunu nasıl zedelediğini gösterirken; daha insani, yardımlaşmaya dayalı ve karşılıklı saygıyı temel alan bir refah toplumu modelini öneriyor.
Mücadele esas
Sosyolog Richard Sennett, toplumsal konulara değinirken sınıf mücadelesi olmadan sınıf bilincinin oluşmayacağını belirtiyor ve ardından “kişinin dünyadaki gerçek yeri, daha açık bir şekilde mücadele ile tanımlanacaktır” diyor.
Sonuç itibariyle yazımızın başlığına dönecek olursak; tutarlı bir yaşam için öncelikle belli bir dünya görüşüne sahip olmanın önemi ortadadır. Sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya özlemini rehber edinerek bu değerlere bağlı, ilkeli bir tutum ve mücadele, tutarlı bir yaşamın da özünü oluşturuyor, denebilir.
Burada yine bilimsel sosyalizmin kurucusu” Karl Marx’a başvurursak; kızlarının babaları için yaptığı ankette, “Sizce mutluluk nedir” sorusuna Marx’ın verdiği yanıt: “Mücadele etmektir” şeklinde olmuştur…
/././
Eyyâm-ı Bahur* -Ayşe Şule Süzük-
Kitapların dediği ile günün koyu umutsuzluğu birbiri ile çarpışır. Eyyâm-ı Bahur elbet biter. Yeni kitaplara yeni limanlara, yeni bir ülkeye yolculuk başlar, başlayabilir, başlayacaktır. Yeis dağılır. Dağılır değil mi?
Uzayıp giden sıcaklarda her yıl bir kez hatırlatıyor kendini “Eyyâm-ı Bahur” sözü. Eskimiş bir tamlama ama tınısı ve verdiği duygu yılın en sıcak günlerinin yapışkanlığını, bıktırıcılığını, kaygı uyandırmasını, sıkkınlığını ve yoruculuğunu çok iyi yansıtıyor gibi geliyor bana. Uğursuz bir doygunluk ile yorgunluk arasında ağdalaşan günler insanda tat tuz bırakmıyor.
Eski insanlar yılın en sıcak zamanları için bu adı kullanmışlar. Temmuz sonu-Ağustos başı… Kimi zaman ağustos ortasına doğru uzuyor. Bunalttıkça bunaltıyor, bastıkça basıyor, çöl sıcakları da deniyor. Halk takvimi bunu söylüyor, geçmişten gelen astronomik inanışlar, halk meteorolojisi ve buradan günümüzün bilimsel sözlerine kadar uzanan bir çizgide sıcak ve bunaltı aynı kalıyor. Yapay Zekâ, dahasını söylüyor. Avrupa’daki “Dogs Days” (Köpek Günleri) ifadesiyle akraba imiş. Benzer bir eski zamanların hurafesinden astronomisi, gözlemi; buradan gelen farklı ve ayıklanmaya, bilimsel teyide ihtiyaç duyulan bilgileri pıtır pıtır dökülüyor fakat uzayan, sıkan, bunaltan, bezdiren, uyutan, pelteleştiren, tepkisiz bırakan, yavaşlatan bir boşluk tüm zamanlar için bence bâki kalıyor.
İşte bu bitmek bilmez sıcaklar, işte bu Eyyam-ı Bahur, bir yandan da çok metaforik. Öte yandan izlenimciliğin koyu etkisinin sezildiği yazımda Türkiye’nin seyrinde yer alacak çerçeve giderek görünür hâle geliyor. Bu yüzden belki sıcaklar bastırdıkça bastırıyor. Çıkışsızlık hâli üzerime ağır bir pamuk yorgan gibi biniyor da biniyor. Yeni bir “yetmez ama evet” kasırgasına tutulmuş siyasetin koçbaşları ile halk arasındaki uçurum büyüdükçe büyüyor. Sıcaklar bastırıyor, sarı sıcakta canhıraş çalışmak zorundaki emekçiler; kızgın damlarda uyumak zorunda kalan Adana’nın, Mardin’in, Urfa’nın, Denizli’nin çocukları “klimasız çalışma ortamları”ndan haykırıyor: “Her şey sınıfsal her şey.” Eklenebilir “Her şey sinirsel her şey.” İthal çöplerin, plastiklerin kokusu sıcakta daha çok hissediliyor. Sinirsek olmayıp da ne yapacak sahile gitse bile girecek denizi bulamayan memleket insanı?
Bu sönmüş deniz feneri nerede? Nasıl bulunur? Hangi limana demir atmalı?
“Hangi liman büyük bir kütüphaneden daha güvenli bir biçimde açar sana kollarını? Bir kitaptan ötekine geçerek yaptığın dünya turundan sonra döndüğün ve yola çıkmış olduğun kentinde elbette böyle bir kütüphane var.”
Kitaplarla yapılan dünya turu ve geriye döndüğünde bulacağını bildiğin “ev”inin orada kollarını açarak güvenli bir liman gibi seni beklemesi. Keşke böyle hissedebilse idim. Bir ev, bir yurt, bir vatan, bir memleket (eş anlamlı sözcükler peş peşe mi geldi, boş verin anlatım bozukluğunu) … Küllerinden doğan, yedi düvele meydan okumuş bir Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı’nı ardında bırakarak taze ve pek çok açıdan ilham verici bir başlangıç yapmış bir ülkeydi benim ülkem. Başka türlü, serin serin esen bir rüzgâr vardı o zamanlar. İnsanın içini ferahlatan bir başka tarihsel dönemeç, toprağı yurt yapan, bozkırı vatan yapan, Ankara’yı, Anadolu’nun ortasındaki ıssızlığı kırpıp kırpıp yıldız yapan bir dönemeçti o.
“Cumhuriyet’in kuruluşu, Osmanlıcı kurtuluş tahayyüllerinin büyük bir bölümünü radikal bir kopuşla kesintiye uğrattı. Ulus-devlet inşası, laiklik ve Batı merkezli modernleşme tercihleri, imparatorluk fikrinin ve çok katmanlı Osmanlı mirasının siyasal merkezden dışlanması anlamına geldi. Bu durum, özellikle Cumhuriyet’le barışık olmayan İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde süreklilik arz eden bir tarihsel özlem ve yenil olana düşmanlık yarattı. Osmanlı geçmişi, bu kesimler için yalnızca bir devlet formu değil; ahlaki düzenin, toplumsal hiyerarşinin ve kutsal bir bütünlüğün sembolü hâline geldi. Cumhuriyet tarihi boyunca bu özlem, açık ya da örtük biçimlerde varlığını sürdürdü; kimi zaman bastırıldı, kimi zaman kültürel alanda muhafaza edildi, kimi zaman da siyasal söylemin alt katmanlarında yeniden üretildi” diye yazmış Endam Köybaşı, Gelenek’in 166. sayısındaki yazısında. Çok iyi bir yazı ve yeni Osmanlıcılığın seyrinin İmparatorluğun yıkılmasından bugüne ideolojik-siyasal bir olgu olarak yaşamaya devam edişinin nedenlerini, kritik dönemeçleri vererek anlatan bir makale.
Bugün bu yolculuk yeni ve uğursuz bir evreye girmiş durumda. Sıcakların getirdiği koyu ağdayı şüphesiz herkes aynı hissetmiyor hem içsel hem de dışsal, maddi nedenler yüzünden. Ben ise bir kayıp karşısında duyulan yasa benzer bir şey hissediyorum. Elimden kayıp giden bir şeylerin varlığı, bu yokluk nedeniyle ortaya çıkacak tekinsizlik, kargaşa, belirsizlik derin bir sızı ile beraber geliyor. Demir atmış bir kuyu var içimde. Kocaman bir boşlukta giderek batan bir ülke silüeti beliriyor gözlerimde. Adını koyamıyorum. Yakalayamıyorum. Öfke ve hayal kırıklığı ile öksüz duyumsuyorum kendimi.
İşte bu zamanlarda Calvino’nun yukarıda söz ettiği “kollarını bana açan kütüphane”ye ihtiyaç duyuyor. Onun göğsüne başımı koyup dinlendirmek istiyorum zihnimi. Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor “Tek Adam”da: “”İngilizlerin ve Padişahın teşkilatlandırdığı isyan dalgaları, Bolu, Gerede, Beypazarı, Ayaş üstünden Ankara ovasına sarmak üzeredir. Ankara’nın bile kıpırdayacağından korkulur. Anzavur askerleri, hilafet ordusu, Kuva-yı Ahmediye, yani Peygamberin kuvvetleri gibi isimler alan ve bayraklarının ucuna İstanbul Şeyhülislâmının milliyetçilere ölüm fetvalarını takan azgın isyancılar, neredeyse Ankara’yı basacaklardır.
Bazen öyle olur ki, her şey bitmiş gibi görünür. Hattâ Mustafa Kemal bile ümitsiz anlar yaşar. Halide Edip’in eşi Adnan Bey (mebus, vekil) isyancılar elinde boğazlanmaktansa kendi eliyle hayatına son vermek için cebinde bir zehir parçası taşır. (…) Etraftan silah sesleri gelir. Karargâhın çevresinde, doğru dürüst nöbetçi bile yoktur. Zaten Ankara, elindeki son neferi de, hatta karargâh pencerelerinden bile görünen Ayaş beli geçitlerindeki isyancıların üstüne göndermiştir…
Paşa sadece masasından kalkar. Bir sigara yakar. Holde bir aşağı bir yukarı dolaşır. Etrafındakiler tabancalarını, silâhlarını hazırlarlar. Kimler merdiven başlarını tutacaktır. Kimler pencerelerden ateş edeceklerdir ve Halide Edip şunları yazmaktadır: “Bu durum her gece şafak sökünceye kadar devam ederdi. Hepimiz yorgunluktan bitkin bir hale gelirdik. Mustafa Kemal Paşanın o günlerdeki kadar yorgun ve bazen de ümitsiz olduğunu görmüş değilim. (…)””
Kitapların dediği ile günün koyu umutsuzluğu birbiri ile çarpışır. Eyyâm-ı Bahur elbet biter. Yeni kitaplara yeni limanlara, yeni bir ülkeye yolculuk başlar, başlayabilir, başlayacaktır. Yeis dağılır. Dağılır değil mi?
* yaz mevsiminin en sıcak ve boğucu günlerine verilen Arapça kökenli bir ifadedir
/././
soL













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder