Milyarlık vurgun için yine takipsizlik -İsmail Arı-
Maket üzerinden daire satıp milyonlarca lira topladığı halde daireleri teslim etmeyen Yeşil GYO Şirketi’nin yöneticileri hakkındaki şikâyetler için yine takipsizlik kararı verildi. Şirketin 4 bin kişiyi mağdur ettiği belirtiliyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yaklaşık 4 bin kişiyi mağdur ettikleri belirtilen Yeşil Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.’nin (Yeşil GYO) yöneticileri hakkında yine “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verip dava açmadı.
Yeşil GYO, 6 bin 500 konutun yer alacağı ve İstanbul Esenyurt’ta inşa edileceği açıklanan Innovia projesini 2010 ve 2011 yıllarında maket üzerinde sattı. Dönemin AKP’li Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu da garantör sıfatıyla projede yer aldı. Daireler, 2013 yılında tamamlanarak teslim edileceğinin belirtilmesine rağmen aradan geçen 13 yıla rağmen teslim edilmedi.
‘SUÇ ÖRGÜTÜ’ DENİLDİ
Projeden daire almak isterken mağdur olan 4 bin kişi ise hukuk mücadelesi başlattı. Yeşil GYO’nun o dönem 4 bin kişiden yaklaşık 300 milyon dolardan fazla para topladığı ifade edildi. Hatta şirket bir de kamu bankası olan Halkbank’tan 600 milyon TL kredi kullanmasına rağmen inşaatları tamamlamadı, konutları teslim etmedi. Tüm birikimlerini ev sahibi olma hayali ile Yeşil GYO’ya verip konut mağduru olan yurttaşlar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Yeşil GYO’nun yöneticileri Adnan Başkır, Cengiz Dilli, Günay Yavaş, Işık Gökkaya, Kamil Engin Yeşil, Kurtuluş Akyüz, Namık Bahri Uğraş ve Uğurcan Giray’ın “Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılık ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma/ üye olma” suçlarından yargılanması talep edildi.
SAVCILIK DAVA AÇMADI
Ancak savcılık 20 Ağustos 2026 tarihinde daha önce benzer bir suç duyurusunun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapıldığı ve “kovuşturmaya yer yok” kararı verildiği gerekçesiyle bu soruşturmayı da kapattı. Takipsizlik kararında şu ifadeler yer aldı: “Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; müştekilerin şikâyetine konu Innovia-4 projesi üzerinden şüphelilere isnat edilen nitelikli dolandırıcılık iddiaları yönünden önceki takipsizlik kararı kalkmadığı sürece yeniden kamu davası açma imkanı bulunmadığından yukarıda isimleri belirtilen şüpheliler ve suçlar yönünden Kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verilmiştir.”
YÜZYILIN SOYGUNU
AKP döneminde, ihaleler ve satılan değerli kamu arazileriyle müteahhitler zengin edildi. İktidar eliyle kasalarını doldurulan müteahhitler, ülkenin dört bir köşesinde peş peşe devasa konut projelerinin temelini attı. Ancak birçok konut projesi aradan geçen yıllara rağmen bitirilemedi. Bitirilemeyen projeler nedeniyle yüz binlerce kişinin konut mağduru olduğu tahmin ediliyor. En az 100 bin kişi ev sahibi olma hayali kurarken konut mağduru olduğu ve bu şekilde 21’inci yüzyılın en büyük soygununun yapıldığı ifade ediliyor. Soygunun 2 milyar doları bulduğu tahmin ediliyor.
***
Bütçenin karadeliği: 4,9 milyar TL’lik müşavirlik gideri -Mustafa Bildircin-
İktidarın özel sektöre yaptırdığı işleri kapsayan, “Bütçenin karadeliği” olarak nitelendirilen müşavirlik ödemeleri, 7 ayda 5 milyar TL’ye dayandı. Kamu bütçesinden müşavir firma ve kişilere 7 ayda 4,9 milyar TL aktarıldı.
Çok sayıda kamu projesi, “Müteahhitlere rant aktarma aracına dönüştürüldüğü” gerekçesiyle tepki çekti. Dev kamu ihalelerinin büyük bölümünün iktidara yakın şirketlere verilmesi, tartışmaları alevlendirdi.
Türkiye’de 2002-2026 döneminde havaalanlarından köprülere, otoyollarından hastanelere kadar çok sayıda büyük projenin altından iktidara yakın müteahhitler çıktı.
Sayıştay da bazı kamu projelerine yönelik, “Devletin kendi imkânları ile yapılabilir durumdayken dışarıdan hizmet satın alındı” tespitinde bulundu. Merkezi bütçeden yapılan harcamaların detayları da Sayıştay’ın denetim raporlarına, “Rantın ve kayırmanın belgesi” olarak yansıyan denetim bulgularına ayna tuttu.
TAM GAZ HARCAMA
AKP iktidarında müşavir firma ve kişilere hemen her yıl fahiş ödemeler yapıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın merkezi bütçe giderlerine yönelik verileri, kamunun müşavir firma ve kişilere yaptığı ödemelerin, 2026 yılında da hız kesmeden devam ettiğini ortaya koydu.
Resmi verilere göre, 2026 yılının ocak-temmuz döneminde bütçenin, “Müşavir Firma ve Kişilere Ödemeler” kaleminde toplam 4 milyar 908 milyon 357 bin gidere imza atıldı. Kamu projeleri kapsamında özel sektöre ödenen ve kamuoyunda, “Bütçenin kara deliği” olarak tanımlanan kalemden yapılan ödemelerin detayları da paylaşıldı.
ÖZELE KAYNAK TRANSFERİ
Merkezi bütçeden yapılan harcamaların detaylarına göre, toplam 4,9 milyar TL’lik müşavir firma ve kişilere ödemeler harcamasının 2,9 milyar TL’si, “Müşavirlik Giderleri” başlığında sınıflandırıldı. Müşavir firma ve kişilere yapılan 4,9 milyar TL’lik ödemenin 1,2 milyar TL’si ise proje giderlerinden oluştu. Devlet, kamu projelerinin kontrolü için ise özel sektöre Ocak-Temmuz 2026 döneminde 78,3 milyon TL aktardı
KESTİRMEDEN 180,6 MİLYAR TL
Müşavir firma ve kişilere yedi ayda yapılan 4,9 milyar TL’lik ödemenin yanı sıra kamunun, “Müteahhitlik gideri” de dudak uçuklatıyor. Muhalefetin, “Kaynak transferinin kestirme yolu” olarak nitelendirdiği kamu projeleri kapsamında müteahhitlere Ocak-Temmuz 2026 döneminde aktarılan toplam kaynak, 180,6 milyar TL ile ifade ediliyor.
***
Emniyet doğruladı: İçki içenler polis dronuyla uyarılıyor!-Tugay CAN-
İstanbul Emniyeti, Fatih ilçesinde içki içen yurttaşlara dron ile uyarı yapıldığını doğruladı. Emniyetin söz konusu uygulamasının kentin 39 ilçesinde mevcut olduğu öğrenildi. BirGün'ün Emniyet kaynaklarından edindiği bilgiye göre kullanılan dronlar gece termal ısı sistemine ve gece görüş özelliğine sahip. Dronlar ayrıca hoparlör sistemiyle anons, spot ışıklarıyla da alan aydınlatması yapabiliyor. Uygulama İstanbul'da yaklaşık 1 yıldır devrede.https://www.birgun.net/haber/emniyet-dogruladi-icki-icenler-polis-dronuyla-uyariliyor-732022
***
Üniversitelerde dikkat çeken değişiklik: Yeni birimler kuruldu, bazı fakülteler kapatıldı
AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan kararla bazı üniversitelerde fakülte ve enstitüler kurulurken, 4 akademik birim kapatıldı, 3 birimin ise adı değiştirildi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan kararla bazı üniversitelerde yeni fakülte ve enstitüler kurulurken, bazı fakülte ve enstitüler kapatıldı ve bazı birimlerin isimleri değiştirildi. Resmi Gazede'de yayımlanan karara göre, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi kuruldu.
2 YENİ FAKÜLTE VE ENSTİTÜ KURULDU
Karara göre, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesinde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü kuruldu.
Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde ise Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi kuruldu.
4 FAKÜLTE VE ENSTİTÜ KAPATILDI
Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesindeki Fen Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü kapatıldı.
Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesindeki Uygulamalı Bilimler Fakültesi de kapatıldı.
3 BİRİMİN ADI DEĞİŞTİ
Kararla bazı üniversitelerdeki fakülte ve enstitülerin adlarında da değişikliğe gidildi.
Buna göre, Batman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinin adı İlahiyat Fakültesi olarak değiştirildi.
Gebze Teknik Üniversitesi Bilişim Teknolojileri Enstitüsünün yeni adı Yapay Zekâ Enstitüsü oldu.
Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesinin adı ise İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi olarak değiştirildi.
***
Girne açıklarında batan geminin görüntüleri ortaya çıktı
Girne açıklarında dün batan ve en az 8 kişinin yaşamını yitirdiği gemiye ilişkin görüntüler ortaya çıktı. O anlarda yolcular, "Söyleyin kaptana, gemi geri dönsün, burada 200 kişi var. Gemi su alıyor" dediği duyuldu.
https://twitter.com/i/status/2094346956768448996
Girne'den Taşucu'na gitmek üzere hareket eden ve içinde mürettebat dahil 267 kişinin bulunduğu katamaran tipi Türk yolcu gemisinin alabora olmadan önce su almaya başladığı anlara ait görüntüler ortaya çıktı.
Gemiden kurtulan Serkan Kunduracı, "Sarsıntı oldu ama çok kuvvetli bir sarsıntı tabii. Sonra bu sarsıntı artmaya başladı, daha kuvvetli olmaya başladı. İkinci sarsıntıda yerden su çıkmaya başladı. O zaman insanlar da panik yaptı. Ablanın biri ‘Ben geri dönmek istiyorum’ diye, ‘Durdurun gemiyi’ diye ısrarla bağırdı. Sonra bir abi çıktı oradan bağırdı, genç çocuk vardı biraz rahatsızdı o gitmek istemediğini söyledi. Üçüncü çarpmada zaten su fışkırdı” dedi.
Girne'den Mersin'in Taşucu Limanı'na gitmek üzere 30 Ağustos 2026 tarihinde, öğleden sonra hareket eden katamaran tipi Türk yolcu gemisi, kalkışından kısa süre sonra alabora oldu. Kaza sırasında gemide mürettebat dahil 267 yolcu vardı. Kazada 8 kişi yaşamını yitirirken, 241 yolcu kurtarıldı, 18 yolcunun arama çalışmaları sürüyor.
SU ALMAYA BAŞLADIĞI ANLARA AİT GÖRÜNTÜLER
Gemi alabora olmadan önce geminin su almaya başladığı anlar ise yolcular tarafından cep telefonu kamerasıyla kaydedildi. O anlarda yolcular, "Söyleyin kaptana, gemi geri dönsün, burada 200 kişi var. Gemi su alıyor" şeklinde tepkiler duyuldu.
‘ÜÇÜNCÜ ÇARPMADA SU FIŞKIRDI’
Gemiden sağ kurtulan Serkan Kunduracı, yaşanan anları şu sözlerle anlattı:
“Gemi saati 12 zaten. 12'ye yakın gemiye bindik. Gemiye bindiğimizde sıkıntı yoktu. Biz farkında değildik denizin kötü olduğunun. Gemi hareket etmeye başladığında, havuzdan çıkınca Mersin'e doğru döndüğünde başladı sallanmaya. Geminin altından yüksek bir ses duyduk biz. Deniz gemiye vuruyordu. İnsanlar panik oldu, bağırdılar, 'Durdurun gemiyi, geri dönmek istiyoruz' diye. Sarsıntı oldu ama çok kuvvetli bir sarsıntı tabii. Sonra bu sarsıntı artmaya başladı, daha kuvvetli olmaya başladı. İkinci sarsıntıda yerden su çıkmaya başladı. O zaman insanlar da panik yaptı. Ablanın biri ‘Ben geri dönmek istiyorum’ diye, ‘Durdurun gemiyi’ diye ısrarla bağırdı. Sonra bir abi çıktı oradan bağırdı, genç çocuk vardı biraz rahatsızdı o gitmek istemediğini söyledi. Üçüncü çarpmada zaten su fışkırdı. Su fışkırınca da bu sefer personeli çağırdık. Personel geldi baktı, bir sıkıntı olmadığını, contanın gevşediğini, sızıntı olduğunu söyledi bize. Ama bu tabii sarsıntı artınca, televizyon vardı sallanmaya başladı. Su daha çok çıkmaya başladı. Bu sefer panik oldular tabii personel de. Personel kaptana koştu hemen. Kaptan geldi hemen ‘Burayı boşaltın’ diye bağırdılar. Zaten boşaltmaya kalkınca insanlar panik olmuştu. Zaman yoktu yani.”
‘SUYUN İÇİNDEYİZ. ISLANDIĞIMIZ İÇİN DE TABİİ AĞIRLAŞTIK’
Kunduracı, “Ben tabii o sırada dışarıya bakıyorum ki U dönüşü yapacak büyük ihtimalle çünkü ben Girne'yi görmeye başladım. Manevra sırasında zaten gemi yan yatmaya başladı. Yani insanlara zaten geç kalmış artık. Manevra yapınca bir koridor kısmı var, o koridorda zaten manevraya, yan yatmaya yakalananlar şanssızdı. Çünkü orası aşağıya insanlara, devrildi. Altta kalanlar suya girince içeri boğuldu. Ben de en üstündeydim o koridor kısmının. Zor çıktım, 10 dakika sürdü uğraştım, çabaladım biraz. Çünkü suyun içindeyiz. Islandığımız için de tabii ağırlaştık. Yanımda kız çocuk vardı, yardım istedi ‘Yardım edin’ diye bağırıyordu, annesi vardı. Çünkü çok güç gerekiyor. Benim bile gücüm yetmedi. Çıkamıyorsun, elin kayıyor bir de ve sonrasında çok fazla çığlık var, arkada çok fazla insan var zaten ama hep arkada kalmışlar. Arkada kalmışlar çıkamaz ki, insan var, et var üzerinde. Nasıl çıkacak ki? Kuvvet lazım. Altta kalanlar şanssızdı. Onlar altta kaldılar, ben gördüm” dedi.
‘KÜÇÜK YAŞTA ÇOCUKLARIN BOĞULDUĞUNU GÖRDÜK, ŞAHİT OLDUK’
Kunduracı son olarak, “Vatandaşın birisi camı kırmıştı, pencereyi. Zaten çoğu o şekilde çıktı zaten sağ olsun. Ben de oradan çıktım. Çıktıktan sonra zaten bir anne babayı gördüm, çocuklarını bırakmışlar aşağıda boğulduğunu söylediler. Bir tane hamile bir abla vardı kanlar akmaya başladı, düşük yaptı stresten, panikten tabii. Çok vahşetti. Bir tekne geldi, turistik tekne geldi. O bize hepimizi aldı çoğumuzu zaten. Yani Sahil Güvenlik yanaşamadı herhalde bilmiyorum, açıkta bekledi, yanaşmadılar. Ama bir uzun süre bekledik. Hatta herkes panik ‘Niye gelmiyor?’ İnsanlar artık bağırmaya başladı. Ağır konuşmaya başladılar, ‘Gelin artık’ el yapıyor insanlar. Kimse gelmiyor, yanaşmıyor gemiler de. Büyük ihtimalle dalga vardı herhalde, ben de bilmiyorum. Ama en sonunda bir tekne geldi. Turistik bir tekne geldi, hepimizi aldı. Bazı gençler vardı halat çekmeye başladılar, halatla aşağı sarkıttılar. Bazıları yüzmeyi bilmeyenler denizde öldüğünü gördüm. Panikle can yeleği almayanlar vardı. O korkuyla hemen atlayanlar oldu. Bir amca vardı işte, onu alamadık. Çekmeye çalıştık, olmadı, o da boğuldu. Bir ailenin çocukları kız erkek küçük yaşta çocukların boğulduğunu gördük, şahit olduk” diye konuştu.
‘ÇOCUKLARA ÖNCELİK VERDİK’
Gemiyi görüp giden ilk sivil yardımlardan biri olduğunu söyleyen Muhammed Özçelik, “Burada işletmelerimiz var bizim su sporları. Normalde bugün kapalıydık, deniz bayağı bir kötü olduğu için aktiviteler yapılmıyordu. Bir abimiz gördü olayı ilk başta, Sahil Güvenlik'e bildirdi. Onlar çıktı. Arkasından bize haber geldi, biz çıktık, ilk gidenlerden biri biziz. Oraya gittiğimizde zaten herkes can havlindeydi. ‘Beni alın, beni alın’ gibi şeyler söylüyorlardı. İlk başta biz çocuklara, hamilelere, kadınlara, yaşlılara atladık, suya atladık bizim elemanlarla beraber. Onları aldık sudan, bindirdik tekneye. Ondan sonra hamileleri bindirdik, çocuklara öncelik verdik tabii ki de. Ondan sonra herkesi bindirdik, ilk bir tur attık. Biz çıktık, arkamızdan zaten gelen diğer botlar, zodyaklar filan görenler, gelebilenler tabii ki de, çünkü bayağı bir dalga yüksekti” ifadelerini kullandı.
‘İNSANLAR CANININ PEŞİNDEYDİ’
Özçelik, “Elimizden gelenin fazlasını yapmaya çalıştık. İnsanlar ‘Beni de alın, beni de alın’ diyordu ama kapasite dolduydu, bayağı bir fazlasıyla aldık hatta. Benim yanımda bile kaptan koltuğunda 2-3 kişi oturuyordu öyle.
Onları bindirdik, getirdik bir tur attık. Ondan sonra ikinci tura gittik. İkinci tura gittiğimizde zaten çok insan kalmadıydı. Bir 60-80 kişiyi aldık. Birbirlerini arıyorlardı, hepsi birbirini yani akrabalarını arıyorlardı, kardeşlerini arıyorlardı. Bazıları kocasını, eşini arıyordu, annesini arıyordu, evladını arıyordu. Herkes birbirini arıyordu yani orada. ‘Beni alın’ diyerek atlayan vardı tekneye. Biz bindirmedik yani bindiremedik, alamadık ama kendi çıktı atladı can havliyle. İnsanlar canının peşindeydi” dedi.
Halil Durmuş ise, “Tekneden can evi atılıyor, turuncu evler var ya içine insanlar girsin diye. Fırat abi onları görüp tekneye çıkıp gidiyor. Bizi de arıyor ki böyle bir durum var gelin" diye. Biz yetiştik. Sahil Güvenlik veya askeriye olarak sen görmüyorsan burada bir sorun var demektir” dedi.
***
Korunmak lüks oldu: ASM'lerde malzeme yok, kadın sağlığı riskte
Birinci basamakta kadınların ücretsiz aile planlaması yöntemlerine erişiminde ciddi sorunlar yaşanıyor. 245 ASM çalışanıyla yapılan çalışmaya göre, ASM’lerin yüzde 89.7’sine son bir yılda RİA (rahim içi korunma aracı) tedarik edilemedi. Uzmanlar uyardı: Kadın sağlığı tehlikede.
Birlik ve Dayanışma Sendikası'nın 245 Aile Sağlığı Merkezi (ASM) çalışanıyla gerçekleştirdiği çalışma, birinci basamakta aile planlaması hizmetlerinde dikkat çekici bir tablo ortaya koydu.
ASM çalışanlarına göre, başvuranların yüzde 81,6'sı ücretsiz yöntem sağlanmadığında korunamayacak durumda. Buna karşılık merkezlerin yüzde 89,7’sine son bir yılda rahim içi araç (RİA) tedarik edilmedi.
Verilere göre, son bir yılda ASM’lerin yüzde 96,7’sinde hiç RİA uygulanmadı. Çalışmada RİA’nın yanı sıra aylık enjeksiyon ve doğum kontrol haplarının temininde de ciddi aksaklıklar yaşandığı belirtildi.
Sendika Genel Başkanı Dr. Ahmet Mehlepçi, ücretsiz yöntemlere erişimdeki aksamanın istenmeyen gebeliklerden güvenli olmayan müdahalelere kadar ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.
Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli ayaklarından aile planlamasında, danışmanlık ile uygulama arasındaki makas açılıyor. Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran yurttaşların önemli bir bölümünün ücretsiz korunma yöntemlerine ihtiyaç duyduğu belirtilirken, merkezlere doğum kontrol araçlarının düzenli ulaştırılmaması ve uygulama için gerekli personel ile fiziki koşullardaki eksiklikler hizmete erişimi güçleştiriyor. Birlik ve Dayanışma Sendikası’nın 245 ASM çalışanının katılımıyla hazırladığı “Birinci Basamakta Üreme Sağlığı Hizmetleri Durum Raporu” bu tabloyu rakamlara yansıttı. Rapora göre ASM çalışanlarının yüzde 81,6’sı, merkezlere başvuran kişilerin ücretsiz korunma yöntemi sağlanmadığında korunamayacak durumda olduğunu belirtti. Buna karşın ASM’lerin yüzde 89,7’sine son bir yılda RİA (rahim içi araç) tedarik edilmediği bildirildi.
ÇARPICI TABLO
Sorun yalnızca malzeme teminiyle sınırlı değil. Araştırmaya katılan ASM’lerin yüzde 40’ında RİA uygulaması için uygun dezenfeksiyon ortamının bulunmadığı, yüzde 71’inde ise RİA uygulama sertifikasına sahip sağlık çalışanı olmadığı belirtildi. Bu koşullar hizmetin fiilen verilmesine de yansıyor. Rapora göre son bir yılda ASM’lerin yüzde 96,7’sinde hiç RİA uygulanmadı. Çalışmada RİA’nın yanı sıra aylık enjeksiyon ve doğum kontrol haplarının temininde de ciddi aksaklıklar yaşandığı belirtiliyor. Katılımcılar, ücretsiz yöntemlere erişemeyen kişilerin korunmasız kalabileceğini ve durumun önemli bir halk sağlığı problemine dönüşebileceğini ifade ediyor.
Raporda ortaya çıkan tablo; malzeme eksikliği, sertifikalı hekim, ebe ve hemşire yetersizliği, uygun fiziksel ortam bulunmaması ve artan iş yükünün birinci basamakta üreme sağlığı hizmetlerini birlikte etkilediğini gösteriyor.
Dr. Ahmet Mehlepçi, araştırmanın sonuçlarının aile planlaması hizmetinin önemli ölçüde danışmanlık seviyesinde kaldığını gösterdiğini savundu. “Elimizdeki veriler, Türkiye’de aile planlaması için doğum kontrol yöntemlerinin ASM’lere verilmediğini, koruyucu hekimliğin temel taşı olan aile planlaması hizmetinin danışmanlıktan öteye geçemediğini ortaya koyuyor” diyen Mehlepçi, özellikle ekonomik olanakları sınırlı kişilerin ücretsiz yöntemlere ulaşmasının önemine dikkat çekti. ASM’lere büyük ölçüde düşük ve orta sosyoekonomik gruplardan yurttaşların başvurduğunu anımsatan Mehlepçi, “Bu yurttaşlara doğum kontrol malzemelerinin verilememesi demek, aile planlamasının yapılamaması demek” dedi.
SAĞLIK RİSKLERİ DOĞURABİLİR
Mehlepçi’ye göre ücretsiz korunma yöntemlerine erişimde yaşanan aksama yalnızca aile planlaması açısından değil, kadın sağlığı açısından da değerlendirilmesi gereken bir sorun. İstenmeyen gebeliklerde kişilerin güvenli olmayan yöntemlere yönelme riski bulunduğunu söyleyen Mehlepçi şu uyarıda bulundu:
“ASM’ye başvuran bir kişi söz konusu hizmete ulaşamıyor. Bu da aile planlamasını fiilen engelliyor. Bunun istenmeyen olumsuz sonuçları ile karşılaşmak mümkün. Örneğin istenmeyen gebeliklerde merdiven altı yerlerde sonlandırmak zorunda kalan hastalar olabilir. Bunlar anne ölümlerini artırabilir.”
Mehlepçi, anne ölümlerinin önlenmesi ve sağlıklı gebeliklerin desteklenmesi açısından Sağlık Bakanlığı’nın koruyucu sağlık hizmetlerine daha güçlü biçimde yaklaşması gerektiğini söyledi.
Sorunun nedenlerinden birinin malzemelerin ASM’lere düzenli ve sistematik biçimde ulaştırılmaması olduğunu ileri süren Mehlepçi, Sağlık Bakanlığı’nın söz konusu malzemeleri talep edilmesi halinde göndermesinin sahadaki ihtiyacı karşılamaya yetmediğini savundu. Mehlepçi, “Bu durum aile planlaması hizmetlerinin aksadığını, yeterince verilemediğini çok net ortaya koyuyor” dedi. Bakanlığın uygulamasının nüfus politikalarıyla ilişkili olabileceği görüşünü de dile getiren Mehlepçi, bunun “üç çocuk politikasına yönelimle bağlantılı bilinçli bir yaklaşım olduğu” izlenimi yarattığını söyledi. Ücretsiz aile planlaması hizmetini en çok kullanan kesimin sosyo ekonomik olarak düşük, orta gelirli insanlar olduğunu belirten Dr. Mehlepçi bunların malzeme alamamasının, istenmeyen gebelikler, anne ölümleri gibi sonuçları olabileceğini söyledi. Dr. Mehlepçi Bakanlıkça malzeme gönderilmemesinin bu kesimleri özel sektöre yönlendirdiğine dikkat çekerken, ASM’lere malzeme verilmediği dönemde doğum kontrol malzemelerindeki fiyat değişiminin, normal ilaç ve malzemelerden daha fazla olmasının dikkat çekici olduğunu açıkladı. Dr. Mehlepçi bu konuda şu örneği paylaştı:
“Sık kullanılan bir doğum kontrol hapının fiyatı 19 Şubat 2022 tarihinde 31,51 lira iken bugün 446,52 TL seviyesinde. Ertesi gün hapının fiyatı 19 Şubat 2018 tarihinde 66,53 lira iken bugün 910, 24 TL seviyesinde. Üreme sağlığı için kullanılan ilaçlar kamunun geri ödemesinden çıktığında fiyat artışları da kontrolden çıkıyor."
Koruyucu sağlık hizmeti güçlendirilmeli
Birinci basamak sağlık hizmetlerinin yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi sunan değil, hastalıkları ve sağlık risklerini ortaya çıkmadan önlemeyi hedefleyen bir sistem olduğuna dikkat çeken Mehlepçi, aile planlamasının da bu yaklaşımın temel parçalarından biri olduğunu vurguladı. Raporda ortaya çıkan yüzde 89,7’lik RİA tedarik eksikliği ile yüzde 96,7’lik “hiç uygulama yapılmadı” oranının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Mehlepçi, aile planlamasının yalnızca danışmanlık verilerek sürdürülemeyeceğini söyledi.
***
Erdoğan için en zoru şimdi başladı: Bu yama tutmaz -Yaşar Aydın-
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde değişiklik, seçim barajı, erken seçim taktiği, yeni anayasa, ekonomik modelde revizyon… Tüm başlıklar Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi için masada. Her başlığın diğeriyle çelişen yönlerinin bulunması başarıyı imkânsız kılıyor.
Çözüm süreci kapsamında Meclis’e gelen af yasası, yaklaşık bir aydır Türkiye gündeminden düşmedi. Özellikle ana muhalefet partisinin aldığı tutumun adeta röntgeni çekildi. Yasanın uygulama aşamasına dair belirsizliklerin devam etmesi, tartışmanın boyutlanarak sürmesine neden oluyor. Kolayca biteceğe de benzemiyor.
Bununla birlikte af yasasının Meclis’ten sorunsuz şekilde geçmesi iktidara yeni hamleler için cesaret verdi. Uzun süredir Saray’ın masasında bekleyen bazı projeler artık kurmaylar tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Çözüm sürecinde gelinen aşama, projelerin öncelik sıralamasını da değiştirdi. Anayasaya dokunmadan seçim yasasında yapılacak değişikliklerle muhalefetin dengesini bozmak, üzerinde en çok uğraşılan başlık oldu.
Ankara kulislerine göre seçimde AKP ve Erdoğan’ı avantajlı kılacak bazı yollar da bulundu. Ama Saray’da hazırlanan bu hesabın sokakta iş görmesi için tek bir olmazsa olmaz kural var: Erdoğan ve AKP seçimi kazanacak yeterlilikte olmasa bile birinci olmak durumunda.
KAZANMANIN İLK KOŞULU
Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinin nasıl yapılacağına dair kanunlar çıkarılırken Saray rejimi çok ince çalıştı. Her aşaması düşünüldü ve ona göre kâğıda geçirildi. Yapılan düzenleme güçlü adayı ve güçlü partiyi koruma üzerine inşa edilmişti. Ne Erdoğan’ın ne de AKP’nin aşılma ihtimali hiç hesaba katılmadı. Baraj sistemi, ittifaklar hikâyesi hatta 50+1’e kadar güçlüyü destekleyen uzun bir liste hazırlamak mümkün.
Ama yaklaşık 10 yıldır denge değişmeye başladı. Hem Erdoğan hem AKP artık tek belirleyici değil. Gerileme dönemine girmiş durumdalar. Erdoğan halk nezdinde çoğunluğu kaybederken AKP de çözülme süreci içine girdi. Üstelik bu durum istikrarlı bir şekilde yaklaşık üç seçimdir devam ediyor.
İşte tam da bu koşullarda Saray iktidarı, tarihinin en önemli seçimine girmeye hazırlanıyor. Önümüzdeki 13-14 ay; hem Erdoğan’ın hem AKP’nin hem de MHP’nin geleceğinin belirleneceği günler olacak. Halkın desteğini alamayan, alması da mümkün görünmeyen Cumhur İttifakı, oyları düşerken seçimi kazanmanın yolunu bulmak zorunda. Şu ana kadar anayasa ve yasaları da hiçe sayarak attığı adımlar istenilen sonucu üretmekten çok uzak. Ülkede yaşanan siyasal ve toplumsal kaosun arkasında yatan neden de bu.
SARAY NELERİ DEĞİŞTİRECEK?
YENİ Parti’yi seçime sokmamak dâhil seçim sistemi ile ilgili bir dizi düzenleme var. İktidar, benzer hamleyi İYİ Parti için de yapmıştı. İttifakları zorlaştırma meselesi üzerine özel bir çalışma yaptığı biliniyor. Parçalı muhalefeti bir partinin şemsiyesine girmeye zorlayacak. Böylece bir arada olma durumunu zorlaştıracak. Sadece YENİ Parti etrafında oluşacak birlikleri değil; Saadet, YRP, DEVA ya da İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti ittifaklarını da zorlayacağını düşünüyor.
Parlamenter sisteme dönüş tartışmaları da çok revaçta. MHP ve AKP’yi Siyam ikizi hâline getiren rejimden kabuk değiştirir gibi çıkmaları mümkün değil. O yüzden böyle bir ihtimal neredeyse yok diyebiliriz. Bununla birlikte hem cumhurbaşkanlığı hem milletvekili seçimleri için “baraj” çalışması yapıldığına dair bilgi mevcut. Burada kritik konu MHP lideri Bahçeli’nin de evet demesi.
Erdoğan sadece bir konuda rahatlamış gözüküyor. O da erken seçim. Hem çözüm sürecinin geldiği boyut hem de transferlerle milletvekili aritmetiğinin geldiği boyut Erdoğan’a erken seçim konusunda ‘elim rahat’ duygusu veriyor.
Cumhur İttifakı’nın en zorlandığı konu ekonomi. Burada da çeşitli adımlar atılacağına dair bilgiler gelmeye başladı. Ama bu kez durum Nebati gibi bir figürün başa gelip faizlerle oynayarak çözülecek boyutta değil. Çok kapsamlı bir kriz var ve tek bir enstrümanı devreye sokarak yurttaşa nefes aldırma dönemi bitti. Kökten değişiklik gerekiyor. Bu da AKP ve Erdoğan’ın boyunu çok aşıyor. Rejim, hem siyasal hem de ekonomik açıdan çok boyutlu bir krizin tam ortasında. Yurttaş umudu kesti. Toplumun tüm dinamik kesimleri değişim istiyor. İktidar, bu koşullarda radikal değişimleri gündeme almaya başladı. En zayıf olduğu anda ölüm perendesi atmaya kalkıyor.
Belki de bu bir tercih değil, mecburiyet. Erdoğan’ın hali tam da “boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı” durumu. Belediyelere operasyondan çözüm sürecine, butlandan Trump’a her şeyi deniyor. Ama bir türlü istediği desteği arkasına alıp “seçim garanti” durumuna geçemiyor. Nihayetinde iktidar, eriyen toplumsal desteğini masa başı mühendislikleriyle ikame etmeye çalışsa da kaçınılmaz bir gerçekliğe çarpıyor. Ne seçim yasalarındaki ince ayarlar ne de siyasi manevralar, derinleşen krizin ve sokaktaki değişim arzusunun önüne geçebilmiş değil. Erdoğan için sıkışmışlık derinleşirken, iktidarda kalma çabası çelişkilerle dolu bir labirente dönüşüyor. Tünelin sonundaki ışığı ararken atılan her radikal adım karanlığı dağıtmak yerine iktidar için belirsiz bir geleceğe işaret ediyor.
/././
Erdemli barış, kibirli barış -Selçuk Candansayar-
"Terörsüz Türkiye" sürecini yürütenler, başta aydınlar, muhalifleri barışa karşı kayıtsız, edilgen ve hatta suskun buluyorlar. İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, gazetecilerle yaptığı bir toplantıda: "Dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm." diye hayıflandı.
Sitem mi azar mı olduğu belirsiz olan bu cümle günlerdir tartışılıyor. Kemal Büyükyüksel, Edward Said’in Oslo Anlaşması karşısındaki tutumunu hatırlatarak hayati bir ayrımın altını çizdi: Said barışa karşı değildi; barışın etik idealiyle önüne konan somut otoriter düzenlemeyi aynı şey saymaya karşıydı. Murat Sevinç ise barış için peşin olarak ödediği bedelle konuşuyor. Barış imzacısı olduğu için üniversiteden atılmış biri olarak, sürecin adının bile "barış" değil "Terörsüz Türkiye" konduğunu, hiçbir aşamasının toplumla paylaşılmadığını yazdı. İkisi de şeffaf bir müzakere süreci yürütülmeden sadece üç aktörün kapalı kapılar ardında vardığı bir mutabakat olduğunda ortaklaşıyorlar. Alkışlanıp, desteklenmesi istenen de bu mutabakat ve onu sorgulamaya yeltenenler de anında "barış karşıtı" olarak damgalanıyorlar.
Ancak bu tartışmaya bir katman daha eklemek gerekiyor; çünkü mesele yalnızca şeffaflık, meşruiyet ve ahlaki kriz değil. Daha derin ve tekinsiz bir şey inkâr ediliyor: Yas.
Her hakiki barış içinde bir yas süreci de taşır. Kırk yıllık bir çatışmanın, faili meçhullerin, yakılan köylerin, hendek operasyonlarının, öldürülen sivillerin, öğretmenlerin, aydınların, Roboski’nin, Cumartesi Annelerinin otuz yılı aşkın nöbetinin ardından gelecek bir barış, ancak bu kayıpların neden yaşandığının, gerçek sorumlularının kimler olduklarının, emirleri kimlerin verdiğinin ve bu yıllar boyunca "insanlığa karşı suç" işleyenlerin bedel ödeyip ödemeyeceklerinin ortaklaşa işlenmesiyle kurulabilir. Erdemli bir barış toplumun tümünü kapsayacak kolektif bir yas sürecinin yürütülmesiyle gelebilir.
Çünkü kamusal alanda meşru biçimde ifade edilmeyen ve yası tutulmayan hiçbir acı kendiliğinden yok olmaz. Üstü örtülen her yara, toplumun hafızasında gizli bir mezar gibi gömülü kalır ve geleceğe tekinsiz bir hayalet olarak musallat olur. Yüzleşilmeyen acı kaybolmaz; sadece sırasını bekler ve yarın çok daha yıkıcı bir öfke olarak geri döner.
Oysa Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın ortaklaştığı dil tam tersini yapıyor. Bir hakikat komisyonu bile kurmadan, hiçbir özeleştiri vermeden, "dünü unutun, artık barış var" diye emrediyorlar. Bu kibirli bir barış. Çünkü toplumu, mağdurları, cezaevindeki binlerce insanı, ihraç edilen barış akademisyenlerini, çatışmada evlat yitirmiş aileleri sürecin öznesi değil, yukarıdan verilecek kararı minnetle alkışlaması gereken pasif nesnelere çeviriyor. Kibrin şahikası ise hiçbir zaman kimseyi şaşırtmayan Cengiz Çandar’dan geliyor; “beğenmeyen dağa çıkabilir!”
Kibrin bir başka yüzü daha var. Aynı anda yürüyen iki sürecin birbirine hiç değmiyormuş gibi yapılması. Bir yanda İmralı’dan Ankara’ya uzanan hat "barış" adına toplumdan sabır ve güven isterken; öte yanda muhalefet belediyeleri birer birer kayyumla, tutuklamayla, yargı savaşının araçlarıyla teslim alınıyor. Ana muhalefet partisine kayyum atanıyor, CHP’li belediye başkanları tutuklanıyor, görevden uzaklaştırılıyor. Tutuklama dalgası işçilerden sendikacılara, komedyenlere, sanatçılara kadar yayılıyor ve topluma, “sesini çıkarmaya ya da örgütlenmeye kalkarsan yakarım” mesajı veriliyor. Demem o ki, devlet bir eliyle silahları susturmayı vaat ederken, öteki eliyle demokratik siyasetin alanını daraltıyor. Elde silahla çatışmayı bitirenler, ellerindeki devlet gücünü bu kez siyasi çoğulculuğu bitirmeye doğrultuyorlar. Yapısal baskıyı ve eşitsizliği derinleştiren hiçbir süreç, barış getirmez; olsa olsa savaş cephesinin yerini değiştirir.
Tam da bu yüzden, bugün aydınların ve toplumun gösterdiği mesafeli duruşu, bir kayıtsızlık veya korkaklık olarak değil, bu hafıza silme operasyonuna karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi olarak anlayabiliriz. Barışa hayır diyen yok. Sadece dayatılan mutakabatın barış olabilmesi için ölülerin hatırasına saygı duyulması, acının adının konması, kaybın kamusal olarak tanınması ve somut demokratikleşme adımlarının atılması gerektiğini biliyoruz. "Neden konuşmuyorsunuz" diye sitem edenlere, bizden gerçekten konuşmamızı mı yoksa sorgulamadan alkışlamamızı mı istiyorsunuz, diye soruyoruz.
Halkların birbirine yeniden sarılabilmesi için önce birbirlerinin acısına tanıklık etmesi, yasını tutmasına izin verilmesi gerekir. Yası inkâr eden, ölülerin hatırasını siyasi konjonktüre kurban eden ve halkları birer figüran sayan bir süreç, barış değil; olsa olsa bir sonraki çöküşün tohumlarını sessizce eken bir otoriter tahkimat sözleşmesi olabilir.
Erdemli bir barışın ilk adımı da bu mutabakata hayır demekle atılabilir.
/././
BİRGÜN







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder