23 Ağustos 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-


Pusula olarak emperyalizm -Aydemir Güler- 

Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

Özgür Özel’in dış basın turuna Fransız Le Monde’dan sonra İtalyan Corriere della Serra eklenmiş. Uluslararası alana verdiği mesajı artık bellemiş olmalıyız: “Türkiye’de Batı açısından daha kullanışlı olacak AKP dışı bir iktidar alternatifi vardır. Biziz…” 

Özel imzalı yazılardaki bu nakaratın özü bir demokratikleşme vaadi. Batı’nın umurunda olmadığını anlamak için daha elverişli bir zaman dilimi düşünemiyorum! Birinci Dünya Savaşı yıllarında bile sömürgeciliğin yerini dolduracak yeni özgür uluslar kartını elinde tutan, İkincide önce kendi arkadan ittiği Nazizmin sırtına bütün günahları yıkıp, sonra da tüketici özgürlüğünü bayrak yapan emperyalizm demokrasi imajından bugünkü kadar uzak düşmemişti... Bugün Batı demokrasisi varsayımı son derece temelsiz. Hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da… 

Diyelim ki, bu, kimsenin inanmadığı, resmi/standart diplomatik bir söylem… O halde geçelim içeriğe: Vaat edilen Demokratik Türkiye’de, totaliter AKP döneminde edinilen uluslararası koordinatlar nasıl bir değişim geçirecek? 

Yeni Parti bu soruya esas olarak Türkiye’nin Batı ittifakının ayrılmaz parçası olduğu ezberiyle yanıt veriyor. Yeri gelmişken, YP’nin Çerçeve Yasa’ya merkezi evet’inin de bununla bağlantılı olduğunu görmek gerek. Elbette seçim pragmatizmi diye bir şey var ve o kapsamda son yerel seçimlerdeki örtülü DEM ittifakının bir yeri de var. Ama Apocu hareketin Erdoğan güzellemelerini okumayıp konuyu seçim darlığında ele almak temelden yanlış. 

Soruya dönersem, YP’nin güncel Türk dış politikasına, Türkiye’nin emperyalizmle son dönemki ilişkilenme biçimine ciddi bir itirazı yoktur. Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözlerinin açtığı alan ise,  “kim daha Batıcı” yarışı olmaktadır. Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

İsrail ise aynı hikâyenin kimseye anlatılamayan finali! Muhalefette Gazze’yle dayanışma sloganları atmanın bir maliyeti olmadığı için Özel’in göreli bir avantajı olduğu düşünülebilir. İktidar ise çareyi “İsrail bizden korkuyor” ile “bize saldırmaya hazırlanıyor” arasında salınmakta bulmuş. Lakin bu gerilim hattında, Tel Aviv’e Suriye’yi bombalamak, Ankara’ya sorumlu davranıp sömürge valisinin takdirini almak düşüyor! 

Konumuz Yeni Parti’nin dış politika konumlanışı olduğuna göre bir kişiye kulak kabartmamak olmaz: 

Aslında Kıbrıs örneği, son dönemde dış politikada gözlenen daha geniş ölçekli bir yönelim değişikliğinin parçası olarak okunabilir. Ankara’nın Kıbrıs dosyasında daha esnek bir görüntü vermesiyle eş zamanlı olarak Irak ile enerji ve ulaştırma alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Kerkük petrol sahalarında Türkiye Petrolleri’nin uluslararası ortaklıklar kurması, Kalkınma Yolu Projesi’nin ilerletilmesi, PKK’nın silahsızlanma sürecine ilişkin yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi, ABD ve NATO ile savunma alanındaki sorunların azaltılmasına yönelik diplomatik girişimler ve uluslararası zirvelere ev sahipliği yapılması, Türkiye’nin bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye dönük daha pragmatik bir dış politika arayışına işaret etmektedir.

Pragmatik sözcüğünü duyunca tedrisatını Washington ve Tel Aviv’de yapmış olan Namık Tan’ın iktidarı eleştirdiğini sanmayın sakın… 

Bu gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası sistemde yeniden denge kurmaya çalışan daha rasyonel bir diplomasi izlediği izlenimini vermektedir.

Yazar YP’lidir, dolayısıyla beğendiği tablonun dört dörtlük bir olgu değil, izlenim olduğunu ima etmektedir. Elbette kendileri bütün bu işleri, yani aynı işleri, daha iyi yapabilecek kalitedir:

Ancak, dış politikanın kalıcı başarı üretmesi, yalnızca uluslararası alandaki taktik esneklikle değil; içeride hukuki güvenliğin, demokratik standartların ve kurumsal öngörülebilirliğin güçlendirilmesiyle mümkündür. Günümüzde dış politika ile iç hukuk düzeni birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmış; devletlerin uluslararası itibarı büyük ölçüde iç yönetim kaliteleriyle ölçülmeye başlanmıştır.” (Namık Tan, “Kıbrıs aynasında Türkiye’nin dış politikası” T24, 2 Ağustos 2026)

Bu yazının hedefi düzen siyasetinde bir dış politika tartışmasının bulunmadığıdır. Emperyalizm kendini Türk dış politikasına kimsenin şaşamayacağı bir pusula olarak dayatmıştır. 

*    *    *

Geçen haftaki köşeye çok sayıda olumlu tepki aldım. Bunlardan birinin sahibi olan dilbilimci sevgili Özgür Aydın’ın yaptığı düzeltmeyi ise paylaşıyorum:  … Yazınızdaki ‘Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı’ ifadesindeki ‘resmi dil’ konusunda kuşkuluyum. Zira SSCB’de -1990’a kadar- bildiğim kadarıyla Rusça ‘resmi dil’ olarak hiç ifade edilmedi, zannediyorum ki sadece ‘iletişim dili’ olarak ifade edilebilir… bazı Batı kaynaklarında ‘de facto resmi dil’ diye ifade etseler de aslında Sovyet yasalarında resmi bir statüde değildi diye biliyorum. Muhtemelen güçlü ve yaygın bir iletişim dili olması nedeniyle böyle ifade etmeyi tercih ettiler...” 

Yerinde düzeltme için teşekkür, hata için özürlerimle…

/././

Sultan’ın vezirleri -Berkay Kemal Önoğlu- 

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar.

AKP Türkiyesi’nde iktidarın takip ettiği ana doğrultuyu, Cumhuriyet düşmanı karşı devrimci çizgiyi, sermaye egemenliğini ve onun yayılma politikasını sorgulamayan hiçbir yapının gerçekte iktidara muhalefet etmediği artık açıkça görülmeli. Bu iddia lütfen kimseye çok büyük, zorlama veya abartılı gibi gelmesin. Sermaye karşıtı olmadan AKP ile mücadelenin yalan olduğunu ileri sürüyoruz, evet. Buz gibi gerçek budur.

“Rejim değişiyor mu?", "Türkiye otoriterleşiyor mu?", "Avrupa'dan uzaklaşıyor mu?" diye yıllardır boca edilen bir dolu boş laf, işin gerçeğini hep ıskaladı ve ne yazık ki bugün dahi pek çokları için süreci anlaşılmaz kılıyor. Sınıf gerçeği görmezden geliniyor. Rejim neydi, nereye gidiyor? Demokrasi ne, otoriterleşme ne? Hepsi Batı emperyalizminin mutfağından ithal edilen içi boş, manipülatif kavramlar. İçerik, doğrultu, hedefler; bunlar hep basitçe AKP'nin hükümet politikaları gibi anlatıldı. Siyaseti ve izlenecek ana doğrultuyu sanki sandıklardan çıkacak partiler belirleyecekmiş ve şu AKP bir gönderilebilse her şey tersine dönecekmiş gibi… Türkiye’deki karşı devrim süreci kimilerince anlaşılmadı, kimileri de bilinçli şekilde sürecin üzerini örttü. Oysa karşı devrimci güçler, yalnız iktidar partisiyle ilgilenmiyordu. İktidarıyla muhalefetiyle siyaset alanının tümüne ilişkin bir tasarımları vardı ve bu bağlamda karşı devrimin ana akım siyasette “muhalefeti” mevcut değildi.

Söyleyin nerede o “muhalif” partiler? Türkiye otoriterleşiyormuş, “Ee?” diyenlere ne cevapları var? Yeni Türkiye’ye ne itirazları var? Nedir sözde muhalefetin bu baş gündeme ilişkin itiraz noktaları? ABD uhdesinde Yeni Osmanlı’ya giderken ulus devletin tasfiyesi anlamına gelen her türlü adım karşısında ne söylemişler ve söyleyecekler?

“Efendim, bu yolu yürüyeceğiz ama öyle değil, böyle de yürünebilirdi.” diyecekler; yol aynı yol!

Geçmişte de böyleydi. Yol NATO'nun yoluydu ama sözde muhalefet, “Öyle değil, böyle yürüyelim; Meclis'te karar alalım, genel kurul toplayalım. Hayır dediğimizden değil, usulü hayata geçirelim…” diye mırmır ederdi.


Yıllarca sermaye diktatörlüğünü gizlemek için örttükleri örtü, doğal olarak AKP karşıtı mücadeleyi sakatlayan, karşı devrime direncin önünü tıkayan başlıca etmenlerden birine dönüştü. Fatura ucundan kıyısından da olsa patronlara değmesin diye, çok büyük bir manipülasyon yürütüldü. Kayıkçı kavgası, ekran önünde bağırış çağırış ama arka planda geniş sermaye mutabakatı ve her kritik dönemeçte karşı devrimci iktidarın koltuk değnekliğine soyunan sözde muhalefetle süreç bugünlere kadar getirildi.

Sermaye sınıfı, Cumhuriyet'in kuruluşundan kısa bir süre sonra kendi çıkarlarını halkın çıkarlarından ayırmış; devrimin ileri sürdüğü tarihsel iddiayı, toplumcu değerleri kendi büyüme, nüfuz etme ve yayılma hedeflerinin önünde bir engel olarak görmüştür. Emperyalist ağababalarının işbirlikçiliğine soyunmuş, bu topraklara sırt çevirmiş ve kendisinden beklenen tarihsel ihanetini gerçekleştirmiştir. Yaşanan karşı devrim sürecinin sahibi bu sınıftır ve devletin bugünkü ideolojik, ekonomik ve siyasi Yeni Osmanlıcı rotasını bizzat onlar çizmiştir. AKP iktidarı ise bu süreçte sermayeye yeni ufuklar açan, eşsiz hizmetlerde bulunan, özgün bir aracı misyonu üstlenmiştir.

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar. Çünkü ifade ettiğim gibi bunlar gerçekte muhalefet filan değil; farklı eğilimler olarak Yeni Osmanlı'nın çeşitli unsurları olacak, kapsanacaklar. Eski Osmanlı'da da işler böyle yürürdü. Farklı eğilimlerin ve söylenen mırmırların dışlanmak yerine emilerek sistemi daha da kökleştirecek işlevler kazanmaları, olağan yönetim stratejisiydi.

Eski Osmanlı'da padişahın evrensel hükmetme hakkı sorgulanamazdı; günümüz Yeni Osmanlısı'nda bu dokunulmazlığın sahibi doğrudan doğruya kapitalist sömürü oldu. 

O zaman tekrar altını çizelim: “Yeni Osmanlı” ya da aynı anlama gelmek üzere “AKP Türkiyesi” ya da onların deyimiyle “Yeni Türkiye”de sömürü çarkını ve sermaye çıkarlarını temelden karşısına almayan hiçbir siyasi aktör iktidarın alternatifi değildir. Türkiye'de iktidarın uyguladığı politika, ana doğrultu itibarıyla sözde muhalefet tarafından açıkça benimsenmiş durumdadır.

Hâl böyleyken Abdullah Paşa, Devlet Paşa, Özgür Paşalardan bazıları bugün gözde olabilir, bazıları ise yarın gözde olurlar; bazıları gözden düşer, bazıları ipe gider, bazıları damat olurlar. Dönem değişir, ihtiyaçlar gelişir; Divanıhümayun buna göre şekil alır. Yarın emrihak vaki olursa padişah da değişir. Hanedanlar, soylular, ulemadan adamlar kendi aralarında yürütürler bu siyaseti. Yığınlar sadece üzerinde hükmedilen bir mülk, pasif izleyici konumundadır. Yeni Osmanlı'da siyaset, halksız bir güç mücadelesidir.

250 yıldır meşruiyetin tek kaynağı olan halk ortada yoktur. Güç herhangi bir sözleşmeyle dengelenmez, belirlenmez. Yani gerçekte bizim bildiğimiz hukuk da yoktur; tarikatların, cemaatlerin, derebeylerin, eşkıyanın ne hukuku olacak? Bunlar, yeni Osmanlı sisteminde ana doğrultuyu kabul ettikleri sürece içerilmeye açık, göze girecek veya gözden düşecek, farklı eğilim ve çıkar gruplarını temsil eden "unsurlar" olarak kalırlar.

İyi mafya, kötü mafya; iyi tarikat, kötü tarikat…

Kanun olsa bunların iyisi kötüsü mü olur? Sizin bildiğiniz kanunlar burada artık geçmemektedir.

Sistemin kutsalına, yani sömürüye dokunulmadıkça; Cumhuriyet'ten kurtulma programını işleten baş aktörün sermaye sınıfı olduğu, onun egemenliğinin açıkça hedef alınması gerektiği görülmedikçe, ne yazık ki ABD egemenliği, emperyalizmin hareket mantığı, Türkiye-emperyalizm diyalektiği de kavranamaz. Kör kalmaya devam ederiz.

Bu iktidara bir alternatif yaratacaksak neyle karşı karşıya olduğumuzu doğru tespit etmek zorundayız.

Ve böylece amacımızı da ilan edelim: Bütün cumhuriyetçiler, devrimciler, yurtseverler, komünistler hep birlikte karşı devrimi yeneceğiz.

/././

Türkiye savaşa ne kadar yaklaştı?-Erhan Nalçacı- 

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Ankara’daki NATO Zirvesinin üstünden ancak bir buçuk ay kadar geçti, Türkiye halkımıza ait olmayan bir savaşa birkaç adım daha yaklaştı. Zirveden sonra durumun vahametini değerlendirmiştik. Zirvenin bir özelliği genellikle NATO’yu siyaset üstü ve Türkiye’yi onurlandıran bir uluslararası olgu olarak gören halkımızın kötü bir şeylerin döndüğünü ilk kez bu kadar kuvvetli hissetmiş olmasıydı.

Şimdi aradan geçen kısa sürenin ardından bir bilançoya bakalım.

Türkiye’den 76 personelin yer aldığı F-16 filosu NATO Hava Polisliği görevi için Estonya’ya yerleşti. Polislik ya, bir sürü hırsız olur, onlardan mülkleri korumak için devriye gezer. Bu öyle değil, kime karşı olduğu çok belli. Batı emperyalizmi uzun bir süredir devletlerin kendine özgü hırslarını içermekle birlikte esas olarak hegemonya krizinin ürünü olarak Rusya’yı imha etmeye veya diz çöktürmeye çalışıyor. 

Savaş bir Ukrayna-Rusya savaşı değil, Batı emperyalizminin Rusya’ya açtığı bir savaş. Böyle olunca NATO Hava Polisi diye süsledikleri operasyon hem adı konmamış savaşın bir parçası haline geliyor hem Avrupa emekçi halkını savaşa psikolojik olarak alıştırıyor hem de Türkiye’yi bu olayın parçasına dönüştürüyor.

Tam da bugünlerde NATO’nun Rusya’ya karşı olası savaş planı basına servis edildi. Tahmin edilecek başlıkları içeriyor, tabi ki Rusya Baltık bölgesindeki devletlere saldırıyor önce, pek masum NATO bunun üzerine harekete geçiyor. Delice arzu ettikleri Baltık’ta izole olmuş Rusya’ya ait Kaliningrad’ı ele geçiriyorlar, Rusya’yı durdurduktan sonra şu anda yaptıkları gibi Rusya’da stratejik noktaları vuruyorlar. Ayrıca Kutuplardan Karadeniz’e kadar uzanan bir hat boyunca saldırıyorlar.

Bunu okuyunca NATO Hava Polisliğinin nasıl bir bela örüntüsü içinde yer aldığı daha iyi anlaşılıyor.

Bir diğer gelişme, Türkiye’nin zamanında ABD’den almış olduğu on binlerce füzeyi, mermiyi atış sistemleri ile birlikte içeren bir paketi Ukrayna’ya devredilmek için ABD’den izin istemesi oldu. Zaten Batı emperyalizminin açtığı vekalet savaşı silah teminiyle sürdürülmüyor mu? Ukrayna çoktan iflas etmiş bir devlet, savaşı kendi evlatlarını feda ederek sürdürmesi bu giderek artan ve korkunçlaşan silah akışı sayesinde mümkün oluyor. 

Yok silahlar eskiymiş de, emperyalizmin her düzeydeki kalemşoru bahaneler üretiyor. Oysa insan öldürüyor mu öldürmüyor mu bu silahlar, buna bakmak gerekiyor. Ve Türkiye bir kez daha savaşın derin dehlizlerine çekiliyor.

Karadeniz’de NATO provokasyonu sivil gemilere saldırılarla sürüyor, ölenler batanlar basında önemsiz adli vakalar olarak ele alınıyor. Bu yıl tamamlanmadan Karadeniz’deki somut gelişmeleri fark etme şansımız olacağını söyleyebiliriz. 

Gelelim paylaşım savaşının güney cephesine.

ABD İran’a verdirttiği tüm kayıplara rağmen yenilmiş gözüküyor. Yenilgiyi şöyle alalım, ABD’nin bir savaşı üç haftadan fazla sürdürme kapasitesi olmadığının ve ordusunun her yerinden döküldüğünün anlaşılmasına yenilgi diyoruz. Yoksa kayıplar asimetrik olarak gerçekleşiyor. 

Şu anda savaşın hız kesmesine rağmen ABD’nin İran’ı jeostratejik bir özne olarak ortadan kaldırma ihtiyacı bitmedi.

Burada Türkiye’nin savaşa sürüklenmesi ile ilgili çok önemli iki gelişme oldu. 

Biri Çerçeve Yasa. Bundan önce ABD’nin İran Kürtlerini bir iç savaş unsuru olarak kullanmak istediği görüldü, hatta Trump’ın bu işin yolunda gitmemesinden dolayı nasıl yakındığına tanıklık ettik. Türkiye’de devletin Kürtlerin kullanılmasına çok soğuk baktığı ve engel olmaya çalıştığı tahmin ediliyor, çünkü ABD emperyalizminin geçen yüzyılda oluşan ulusal devletleri parçalamak için Kürt milliyetçiliğiyle beslenen pragmatizmden nasıl yararlandığı çok iyi biliniyor.

Ancak Türkiye egemen sınıfının Kürt burjuvazisi ile yaptığı anlaşmadan sonra işin rengi değişti bir anda. Nasıl değişmesin, Öcalan’ın “Devletin MHP kadar asli bir unsuru olacağız” demesinden sonra? Aynı şekilde Öcalan İran’ı ulusal bir devlet olarak ortadan kaldırma projesine angajmanlarını da açıklamış oldu. Gerçekten Kandil’in İran’a karşı bir savaş hazırlığında olduğuna dair haberler gelmeye başladı.

Şimdi böyle bir gelişme olursa bu Türkiye sermayesinin bir operasyonu olmayacak mı? Çerçeve yasanın gizlediklerinden biri de bu değil mi?

Gelelim ikinci gelişmeye. Henüz içeriğini göremediğimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Anlaşmasının bir savunma paktı oluşturduğu söyleniyor ama hiç kimseye karşı değilmiş.

Pakistan iki üç senede bir Hindistan ile savaşıyor, Hindistan’a karşı mı savaşa girecek paktın diğer iki üyesi?
Türkiye emekçi halkı onlarca yıldır emperyalizmin saldırısı altında ama buna karşı bir savunma mevzubahis değil tabi. 

Suudi Arabistan ise ABD’ye İran savaşında üs vererek ve kendi topraklarını kullandırarak savaşa taraf oldu, İran ve Yemen Husileri tarafından saldırıya uğradı. Bu durum Mekke anlaşmasının önemli sonuçları olabilecek ve Türkiye’yi bir yerlere sürükleyecek yanı olarak duruyor.

Gelelim İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin yerleşmek üzere olduğu üssü bombalamasına.

İsrail’in Batı emperyalizmi tarafından Ortadoğu’ya ekilen kötülük üreten bir araç olmasının dışında artık kontrol edilemeyen ve bir kriz başlığı olarak otonom bir saldırganlığa eriştiğini görüyoruz bir süredir.

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Zaten yönetim de hemen bir yanıt üretmek yerine ABD’ye döndü “Buna nasıl izin veriyorsunuz?” diye.

Biraz daha veri birikince bu çok yönlü ele alınması gereken konuyu tekrar inceleyebiliriz.

Dünyanın içinde bulunduğu bu olağanüstü karışık ve buhranlı dönemde emekçi halkımızın kendi kaderi ile ilgili irade oluşturması ve bunu somut siyasi başlıklarda gösterebilmesi gerekiyor. Bu gereksinim çok yakıcı hale geldi.

/././

Ardı ardına saldırılar: Kiev’den Ankara’ya ‘Rusya ile ticari ilişkileri kes’ mesajı mı? 

AKP hükümeti Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım gönderirken Ukrayna Karadeniz’de Türk gemilerini daha sık hedef alıyor. Son olarak saldırıya uğrayan Türk gemisinde bir denizci yaşamını yitirdi, yaralılar var. TKP Genel Sekreteri Okuyan iki olasılığa işaret etti.

Karadeniz’de NATO provokasyonu ticari gemilere saldırılarla sürüyor. AKP hükümeti Ukrayna ve NATO saldırganlığına destek vererek Kiev’e askeri yardımlarını artırırken, Ukrayna’nın Türk gemilerine saldırıları ise son dönemde artmış durumda.

Son olarak Rusya’nın Novorossiysk şehri açıklarında vurulan Türk kargo gemisine yanaşarak 18 denizciyi kurtaran Türk Ro-Ro gemisi de saldırıya uğradı. Saldırıda vurulan ilk gemide aşçıbaşılık yapan İlker Lazoğlu adlı denizci kurtarıldığı ikinci gemiye yapılan saldırı sonucu yaşamını yitirdi, 8 denizci ise yaralandı.

Lazoğlu’nun yakınları bugün Samsun Limanı’nda cenaze beklerken haber ajanslarına konuştu. Ancak devletin haber ajansı AA’da konuyla ilgili tek bir haber yayımlanmadı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Türkiye’den Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım giderken Ukrayna’nın Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vurduğunu belirtti.

Okuyan bunun Kiev’in Ankara’ya “Rusya ile ticareti kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandığını gösterdiğine dikkati çekti.

TKP Genel Sekreteri diğer olasılığınsa Kiev'dekilerin “muhataplarını iyi tanımaları” olduğunu belirtti.

https://x.com/OkuyanKemal/status/2091226955500638675

Okuyan şu ifadeleri kullandı: Türkiye’den Ukrayna’ya giderek daha fazla askeri yardım gidiyor. Ukrayna ise Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vuruyor. Demek ki Ukrayna “Rusya ile ticari ilişkileri kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandı. Diğer olasılık ise… Muhataplarını iyi tanıdılar.”

***

soL

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-

Varto’da jeotermal projeye karşı nöbet: Üst akıl köylüdür; yorgun coğrafya yeniden konuşmayı öğrendi -Candan Yıldız-  Varto ve Karlıova köyl...