soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Üç tavır, tek tarz-ı siyaset: 'Düşünmeyin, itaat edin' çağrısı -Yiğit Günay- 

Biri, "Öcalan akılla kavranamaz, Nuh Peygamber'e inanır gibi inanmak gerekir" diyor. Öteki, emperyalizmin tehdidi karşısında "Erdoğan teminattır, ötesini düşünmeyin" vaaz ediyor. Beriki, Atatürk'ün gözlerini koyup okurunu hipnotize etmek istiyor. Türkiye siyasetinde akıl kapı dışarı ediliyor.

Siyasetin kişiler üzerinden yürümesi… Programsızlık, ilkesizlik… Yüzeysellik, duygusallık… Kült yaratma, tapınma, hatta ilahi güçlere sırtını yaslama…

Tüm bunların Türkiye siyasetindeki etkisi, uzun zamandır tartışma konusu.

İş öyle bir noktaya geldi ki, sadece duygulara hitap etmek bile kesmiyor, açıktan “aklınızı bir kenara bırakın” propagandası yapılıyor.

Arka arkaya üç gün, üç bambaşka tavra sahip gazetede çıkan üç yazı, bu tek siyaset tarzını ortaya koydu.

'Nuh Peygamber gibi Serok Apo'ya inanın, akılla değil ilahi hakiketle yaklaşın'

10 Ağustos günü. Yeni Yaşam gazetesi.

Haydar Ergül, köşesinde, çözüm süreci ve çerçeve yasayı ele alıyor.

Önce, çoğu kez tersini ifade etmek için dile getirilen “Ben kişi olarak kendimden bahsetmekten pek hazzetmem” cümlesini yazıp, uzun uzun PKK içinde yıllarca ne kadar önemli roller üstlendiğini, Öcalan’la ne kadar yakın vakit geçirdiğini, hapishanede ne kadar çile çektiğini anlatıyor.

Ardından, küçüklüğünde köy meydanında Süleyman Ağa’nın anlattığından hareketle Nuh Tufanı mitini ele alıyor. Kimse Nuh Peygamber’e inanmıyor, dalga geçiyor, deli diyor. Ama Nuh tanrıyı dinliyor: Umutsuzluğun zirve yaptığı sırada yer gözükür, yani sular çekilmeye başlamıştır. O anda yeri gören coşku ve sevinçle Cûdî (Kürtçe kara-yer gözüktü) diye haykırır. Gemide moral, coşku ve heyecan doruğa çıkacaktır. Nihayet gemi karaya inecektir. Rivayete göre geminin indiği yer Cûdî Dağı’dır.

Ergül, gemidekilerin Nuh Peygamber’e inancının tufanı atlatmakla (ve bu arada insanlığın aklı ve eleştirel düşünceyi seçen kalanının itlafıyla) sonuçlanması üzerine “böylece yeni bir hayat başlar” diyor, “Eski, çürümüş, yozlaşmış, sapmış topluluklar yerine yeni bir toplum inşa ediliyor. Neyle? O gemiye inananlar umutla bindiler. Çünkü önderleri Nuh’a inandılar.”

Ancak kurulan parallellik, basit bir metafor olmaktan çıkarılıyor. Haydar Ergül, “evet umutlu olmalıyız”ın, hatta “Öcalan’a inanmalıyız”ın ötesinde bir ders çıkarılmasını sağlamak için, doğrudan eleştirel aklı hedef alıyor: Nuh öyküsü bir efsane gibi gözükür ama efsanelerin hakikat payları vardır ve bunun Kürdistan’da gerçekleşmesi anlamlıdır. Çünkü kutsal kitaplara göre cennet Yukarı Mezopotamya’dır. İncil’de bu açıkça bir ayette yazar, Kuran’da da 'iki nehir arası' der. Bu hakikatleri bilmeden, bugünkü tarihi adımları anlamlandırmak son derece güçtür. Pozitif bilimle tarih ve insan hakikati çok eksik anlaşılır. Mezopotamya tarihsel hakikatinde bakıldığında Serok Apo’nun attığı adım son derece anlamlı ve geleceği aydınlatıyor.

İçeriğinin, doğrultusunun ne olduğu bir türlü halkla paylaşılmayan sürecin ilk kısmi somut adımında, çerçeve yasa tartışmasında, “akıl yetmez, Öcalan’a inanın, sürece güvenin” deniliyor.

"Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi"nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilip yasalaşmasının ardından DEM Partili vekillerin verdiği fotoğraf. Fotoğraf: Anadolu Ajansı
'Emperyalizmi kurnazlıkla alt ederiz çünkü Erdoğan teminattır, gerisi lafügüzaftır'

11 Ağustos günü. Sabah gazetesi.

Salih Tuna, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan ittifakı değerlendiriyor.

AKP cenahında körü körüne Erdoğan tapınısı zaten çok yerleşik olduğu için bu yazıyı seçtik. Tuna, o cenahta özellikle dış politika söz konusu olduğunda çok kez merkezden propaganda edilen doğrultuyu sorgulamaktan çekinmeyen, akla hitap eden isimlerden biri.

Yazısında ittifaka yönelik “ABD ve İsrail’in bu ittifakı İran’a karşı kullanacağı” eleştirisini aktarıyor. “Bu işler hamasetle olmaz” dedikten sonra şunları yazıyor: Stratejik akıl şart. Bakınız, Suriye Başbakanı 'Türk-Arap Federasyonu' teklif ettiğinde Mustafa Kemal buna yanaşmadı. Neden mi? Şundan, bundan, Hatay meselesinden ama en önemlisi de İtilaf Devletleri'nin 'Osmanlı yeniden diriliyor' yaygarasıyla emperyalist müdahaleyi genişleteceğinden. Türkiye'nin bugün 'Mekke Paktı' için 'Bu NATO'nun alternatifi değildir' demesi de aynı stratejik aklın ürünüdür.  Tuzağa çare ararken tuzağa düşmek de var. Tuzağı göreceksin, belirli bir plan doğrultusunda çareyi üreteceksin ki vaktinden önce emperyalistleri üstüne sıçratmayasın.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde imzaladığı "üçlü savunma anlaşması" iktidarın ülkemizi bölgede savaşa sokma ihtimalini artırıyor. Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Salih Tuna, aslında verimli bir tartışmaya kapı aralıyor. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hem Osmanlıcı hem İttihatçı geleneklerin benimsediği maceracı yayılmacılıktan uzak durmayı ve işgali alt edip kendini var eden bir ülke olarak başkalarının kendi iç işlerine karışmamasının, başkalarının iç işlerine karışmamaktan geçtiğini idrak ettiğini hatırlatmaya zemin hazırlıyor.

AKP iktidarının yıllardır sistematik biçimde “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımını bu yüzden topa tuttuğunu, Yeni Osmanlıcı yayılmacılığın motor gücünün AKP değil iyice semiren Türkiye sermayesi olduğunu, üstelik bu çizginin yelkenlerini şişirenlerin Batı emperyalistleri olduğunu söylemeye fırsat veriyor.

NATO’nun ve emperyalizmin ve hatta hayatın ta kendisinin sonuçta birtakım masalardaki kurnazlıklarla değil, ekonomik alandaki çıkar ve bağımlılıklarla çalıştığını bir kez daha anlatmamız için pas atıyor.

Ama Tuna, açtığı kapıyı derhal, bizzat okurunun yüzüne çarpıp kapatıyor:  Şükür ki şükür, 15 Temmuz'u ve CAATSA yaptırımlarını iliklerine kadar yaşayan Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın varlığı teminattır. Gerisi lafügüzaftır.

Recep Tayyip Erdoğan, kerameti kendinden menkul bir kült olarak ortaya atılıyor, “yahu” diyecek olanların dile getirecekleri “gerisi lafügüzaftır” diye ağızlarına tıkılıveriyor.

'Bir çift mavi göze bakın, hipnotize olmuş gibi biz ne dersek onu yapın'

12 Ağustos günü. Sözcü gazetesi.

Sürmanşette, “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” başlığı atılmış.

Bu sözleri zikreden, gazeteye özel mülakat veren Özgür Özel.

Özel, Sözcü’nün önceki manşetine atıfta bulunuyor. Sözcü, çerçeve yasa oylamasının yapılacağı gün, “Unutmayın, bir çift mavi göz üzerinizde. Cesur olun tuzağı bozun” manşetiyle çıkmış, “Çıktığı yolda halka umut olan YENİ Parti’den ‘hayır’ demesi bekleniyor” yazmış, ama esas önemlisi, kapağa bir baştan bir başa Mustafa Kemal’in gözlerini yerleştirmişti.

Özgür Özel’in partisi, malum, süreç karşısında ne diyeceğine karar bile veremedi. Parti oylamada karpuz gibi ortadan ikiye bölündü. Programlar, ilkeler bir yana, siyasi kararı bile olmayan bir parti görüntüsü verdi.

İşte Özel bu vaziyet üzerine Sözcü’ye konuşuyor, “Sözcü’nün dostça hatırlatmasına dostça yanıt vereyim” diyor ve “Atatürk’e layık olmayacak hiçbir işin içinde olmadık” diye ekliyor.

Sözcü gazetesi “bir çift mavi göz”ü kapağına taşırken Mustafa Kemal Atatürk’ün konuya yaklaşımı neydi, o dönemin bağlamı içinde nereye oturuyordu, bugüne nasıl dersler sunuyordu gibi soruları tartışmıyordu.

Mustafa Kemal akılla ele alınmak yerine, okuru hipnotize etmenin aracına dönüştürülüyor, “bu gözlere bak, ben ne dersem onu yap” diye kestirip atılıyordu.

Sonra gazetenin “halka umut olduğunu” ilan ettiği Yeni Parti bir karar dahi alamayınca, gerçekçi bir analizle kavranmak yerine kült gibi içi boş bir göstergeye dönüştürülmek istenen Atatürk yine “kurtarıcı” oluyor, Özel’in ağzından “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” deniliveriyor.

Ülke bir felakete doğru sürüklenir, halk yoksulluktan ne yapacağını bilmezken Türkiye’nin düzen siyasetinin farklı akımları, giderek aynı yaklaşımda birleşiyor.

Sorgulamayın, düşünmeyin, körü körüne inanın, arkanıza yaslanıp seyredin mesajı veriliyor.

/././

Postmodern çağda benliğin süreklilik savaşımı -İnci Boyacıoğlu- 

Benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz.

Garip bir çağda yaşıyoruz. Bu çağa doğan her şey belli bir düzeyde absürtlük, çelişki, parçalılık ve belirsizlik özellikleriyle kuşanmış. Peki bu çağa doğan bireyler postmodern sakatlıklardan azade mi?

Çağın benliğimize en sıkı saldırdığı noktalardan birisi geçmişten bugüne kendimizi bir bütün olarak, sürekli bir varlık olarak hissetme özelliğimiz. Benlik sürekliliği dediğimiz bu duygu psikoloji açısından hep önemli bir kavram olagelmiş. Benliğin bilimsel olarak incelenmeye başlandığı yıllardan itibaren, dünkü, iki ay önceki veya 10 yıl önceki benle şu anki ben arasında hissettiğimiz sürekliliğin nasıl ortaya çıktığı araştırmalara konu olmuştur. Benlik psikolojisinin öncü isimlerinden William James bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: Bilincin akışında işleme alınan her şey o bilincin izlerini taşır, kendine has bir varlık olarak her bireyin zihni işlemleyerek elde ettiği psikolojik ürüne kimi karakteristik özellikler kazandırır. James devam eder, benlikle ilgili süreçlere dahil olan duygular geçmişteki benlerle şu anki ben arasında tanıdıklık duygusu yaratan kilit unsurlardır. İnsanların görece daha kestirilebilir, düzenli ve sade bir yaşamın içerisinde daha az kimlikle, daha mütevazı amaçlarla ve daha küçük bir sosyal çevreyle bağlantılı varolduğu o yıllarda görece sağlıklı işleyen bir mekanizma tarif ediyordu William James. O yıllardan günümüze çok şey değişti. 

Birey olarak maruz kaldığımız bilgi bombardımanı gigabaytlar düzeyine erişti; sosyal çevremiz onlu sayılardan sosyal medya sayesinde binli rakamlara dayandı; kimlik siyasetiyle her tutumumuz, her düşüncemiz yeni bir sosyal kimlik olarak varoluşumuza yamalanmaya başladı. Benliğin bir meta olarak tanımlanmasında kat edilen yol öyle noktalara geldi ki artık adımlarımızı sayan, uyku kalitemizi ölçen, beğenirliğimizi sosyal medyada aldığımız kalplerle sayısallaştıran bir teknolojiye kavuştuk. Aydınlanma çağının anlam arayan bireylerinin yerini, mutlu olma sanatında yetkinleşmek için kişisel gelişim programlarını büyük bir ciddiyetle uygulayan bireyler aldı. Esnek üretime uygun amorf bir varlığa dönüştürüldük ve bu varlık huzursuz. 

Peki postmodern birey için benlik sürekliliği mekanizması hâlâ işleyebiliyor mu? Bu soru üzerine kitaplar yazılır. Geçmişteki benlerle şu anki beni ve gelecekteki olası benlikleri birbirine bağlayan unsurlara kısaca göz attığımızda sorunun devasa kapsamı da ortaya çıkar. William James’in kendine has niteliklere sahip bir bilinç ifadesinde tutarlı bir varoluş biçimine gizli gönderme vardır. Bu nitelikler bireyin sahip olduğu değerlerden, inançlardan, dünya görüşlerinden, gündelik alışkanlıklardan ve hatta estetik eğilimlerden hasıl olur. Modern çağda bu nitelikleri bireyler somut yaşantıları içinde damıtarak, yaşayarak elde ederlerdi. Psikolojik süreçlerde dönemin ana sorunu üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmaydı. O yüzden de Sovyetler'de psikoloji alanındaki tartışmaların tam kalbinde duran konu işte bu etkinlik ve zihin ilişkisiydi. 

Postmodern çağda praksis ile bilinç arasındaki bağ arka arkaya daha ağır darbeler aldı, yabancılaşma olgusu ulaşabileceği en üst niteliklere kavuştu. Market stantlarında artık sadece ürünler sıralanmıyor çünkü, aldığımız ürün bir yaşam stili paketinin bileşeni olarak sunuluyor. Çevreciler için ayrı markalar, muhafazakârlar için ayrı markalar, saygın elitler, feministler, zengin görünmeyi sevenler, yogacılar, doğaseverler gibi bir dolu yaşam stili kredi kartımızın emrinde. Üstelik bu yaşam stillerini herhangi bir değer bütününü sahiplenmeden, o kimliğe büyük anlamlar yüklemeden elde edebiliyoruz. Uçucu ve geçici bir varoluş akışı içerisinde anlık performanslar olarak deneyimleyebiliyoruz hepsini. Duygular ise performansın sükseli bir uzantısından ibaret. Oysa bu ürünler, benlik sürekliliğini kurmak için birer tutamak noktası olmaktan çok uzak. Bu sahte özgürlük ve tüketim alanlarında birey ne kadar "farklı" olmaya çalışırsa çalışsın, gerçekte tarihsel-toplumsal mirasla bağını kuramadığı için içi boşalmış bir benlik yaşamakta. Çağın pandemilerinden biri olan depresyon, kaygı bozuklukları, her tür reçeteyi harfiyen uygulamamıza karşın bir türlü mutlu hissedemeyen, tatmin olamayan iç dünyamız, binlerce insanla hemen her gün "like", "atıf" veya "bilgi" takası yaptığımız halde aşamadığımız yalnızlık duygusu kökenlerini buralardan alıyor. Deneyim cümbüşüne dönen piyasada, benliğimizi olduğu gibi, bir süreklilik içerisinde doyasıya deneyimleyemiyoruz.

Oysa, benlik sürekliliği, psikologların üzerinde hemfikir olduğu az sayıdaki evrensel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer alır. Evrensel psikolojik bir ihtiyacımızın karşılanmasında kitlesel bir kriz yaşamaktayız. Kimlik politikalarının yaygınlaştığı, esnek üretim rejimleriyle insanların sürekli yeni çalışma koşullarına uyum sağlamaya zorlandığı ve geleceğin giderek öngörülemez bir belirsizliğe büründüğü bu dönemde benlik, eşine az rastlanır düzeyde bir parçalılık arz etmekte. İşte tam da bu yüzden, benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz. Farkında olmasak da…

Yine de tarihte ara ara bir pencere açılıyor ve insanlar gerçekliği olduğu gibi kavrayabiliyorlar. Bir meta olarak benle, eyleyen ben arasındaki farkı geziye katılanlar biliyor örneğin. Mutluluğun ne olduğunu çetin bir mücadelenin sonunda haklarını alan maden işçilerinin bildiği gibi. En güzel ben; tarihin, eylemin, insani değerlerin ve toplumsal kazanımların kesiştiği yerlerde yaşanabiliyor. Ben’i o limana çıkarma zamanı geldi kaptan…

Sevgili soL Haber okuyucuları, sizlere benlik-sistem ilişkisini odağına alan bir konuyla merhaba demek istedim. Bundan sonra iki haftada bir çarşamba günleri sosyal psikoloji alanının birikimine yaslanan yazılarla soL Haber’de olacağım.  

/././

Avrupa sıcaktan elektrik üretemiyor: Nehirler çekildi, nükleer santraller üretimi kısıyor 


Avrupa'yı etkisi altına alan aşırı sıcaklar ve kuraklık enerji sistemini de sıkıştırıyor. Fransa'da nükleer santraller üretimi kısarken Almanya'da rüzgâr üretiminin düşmesi bekleniyor. Elektrik fiyatları iki ülkede de yüzde 20'nin üzerinde yükseldi.

Avrupa'da haftalardır devam eden aşırı sıcaklar artık yalnızca sıcaklık rekorları ve orman yangınlarıyla değil, elektrik üretimindeki kayıplar ve yükselen enerji fiyatlarıyla da kendisini gösteriyor.

Kıtayı etkileyen yeni sıcak hava dalgasıyla birlikte Fransa'da nükleer santrallerin üretimi kısılırken Almanya'da rüzgâr enerjisi üretiminin mevsim normallerinin çok altında kalması bekleniyor. Arzdaki daralma beklentisi iki ülkenin elektrik piyasalarına da hızla yansıdı.

LSEG verilerine göre Fransa'da gün öncesi elektrik fiyatı yüzde 21,8 artarak megavatsaat başına 142,5 avroya, Almanya'da ise yüzde 22,8 artışla 138,5 avroya çıktı.

Nehirler ısındı, nükleer üretim düşüyor

Fransa açısından sorun, ülkenin elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 70'ini karşılayan nükleer santrallerin soğutma ihtiyacında düğümleniyor.

Nükleer santraller reaktörlerde ortaya çıkan ısının uzaklaştırılması için büyük miktarlarda nehir suyuna ihtiyaç duyuyor. Ancak sıcak hava dönemlerinde nehir suyunun sıcaklığı yükseldiğinde santrallerden yeniden nehre bırakılan suyun çevresel sınırları aşma riski ortaya çıkıyor. Fransız mevzuatı nehirlerin daha fazla ısınmasını önlemek amacıyla santrallerin bırakabileceği sıcak su miktarını sınırlıyor.

Bu nedenle EDF'nin bazı reaktörlerde üretimi azaltması ya da tamamen durdurması gerekiyor.

Reuters'ın EDF verilerine dayandırdığı hesaplamaya göre Fransa'nın nükleer üretim kapasitesinde Çarşamba günü öğle saatlerinde 7,3 gigavatlık kısıntı bekleniyor. Bu, ülkenin toplam nükleer kapasitesinin yaklaşık yüzde 12'sine karşılık geliyor. Yüksek su sıcaklıkları nedeniyle iki reaktörün tamamen devre dışı kalması, dört ünitede ise üretimin sınırlandırılması bekleniyor. Düşük nehir seviyesi nedeniyle bir başka reaktörün de üretim dışı kalacağı tahmin ediliyor.

EDF, Ağustos başında Tricastin Nükleer Santrali'nde Donzère-Mondragon Kanalı'nın sıcaklığı nedeniyle reaktörlerin gücünün çevre mevzuatına uymak için azaltılabileceğini açıklamıştı. Mevzuata göre kanalın santralden sonraki bölümünde günlük ortalama sıcaklığın 28 dereceyi aşması halinde üretim azaltılabiliyor veya reaktörler geçici olarak durdurulabiliyor.

Benzer bir sorun Chooz Nükleer Santrali'nde de yaşandı. Meuse Nehri'nin debisinin düşmesi üzerine santralin 1 numaralı ünitesi 1 Ağustos'ta durduruldu; diğer ünite de daha önce yine düşük debi nedeniyle devre dışı bırakılmıştı.

Rüzgâr da durdu, gaz ihtiyacı artıyor

Sıcak hava dalgasının enerji sistemine etkisi Fransa'yla sınırlı değil.

Almanya'da rüzgâr enerjisi üretiminin 8,1 gigavat azalarak 4,7 gigavata düşmesi bekleniyor. Bu seviye, yılın bu dönemi için ortalamanın yaklaşık yüzde 60 altında.

Bunun nedeni sıcak hava dalgalarının sıklıkla yüksek basınç ve durgun hava koşullarıyla birlikte gelmesi. Rüzgârın zayıflaması, yenilenebilir enerji üretiminde önemli paya sahip Almanya'nın açığı gaz santralleriyle kapatmasını gerektiriyor.

Bu yıl enerji piyasasında gazın maliyetini yükselten bir başka unsur da Hürmüz Boğazı'nda devam eden kesintiler. Böylece Avrupa'nın elektrik sistemi aynı anda hem aşırı sıcakların üretim üzerindeki etkisiyle hem de fosil yakıt fiyatlarındaki jeopolitik baskıyla karşı karşıya kalıyor.

Fransa'daki nükleer üretim kaybı da ülke sınırlarında kalmıyor. Fransa'nın komşu ülkelere yaptığı görece ucuz nükleer elektrik ihracatı azaldığında Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde daha pahalı kömür ve gaz santralleri elektrik fiyatını belirlemede daha büyük rol oynuyor.

Üstelik sıcaklık yükseldikçe klima ve vantilatör kullanımı nedeniyle elektrik talebi de artıyor. Böylece sıcak hava aynı anda hem elektrik arzını düşürüyor hem de talebi artırıyor.

Sinzig'de Ren ve kuruyan Ahr yatağının havadan görüntüsü.

Batı Avrupa'da 204 milyon kişi aşırı sıcak tehdidi altında

Enerji piyasasındaki sıkışma, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu çok daha geniş bir sıcaklık ve kuraklık tablosunun parçası.

Reuters Climate Monitor verilerine göre Batı Avrupa'da yaklaşık 204 milyon kişinin, yani bölge nüfusunun yüzde 56'sının, yılın bu dönemindeki tarihsel ortalamaların en az 5 derece üzerindeki sıcaklıklara maruz kalması bekleniyor.

Fransa'da Météo-France, 13 Ağustos Perşembe günü sıcak hava dalgasının ülke genelindeki zirvesine ulaşacağını ve birçok bölgede sıcaklığın 35-40 derece arasında seyredeceğini açıkladı. Bazı bölgelerde 40 derece civarındaki değerlerin görülmesi bekleniyor.

Avusturya ve Slovakya'da ise ağustos başında ulusal sıcaklık rekorları kırıldı. Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi'nin verilerine göre 5 Ağustos'ta Avusturya'da 41,2, Slovakya'da 41,4 derece ölçüldü.

Ren ve Tuna'da taşımacılık darbe aldı

Kuraklık yalnızca elektrik üretimini değil Avrupa ekonomisinin temel ulaşım ve üretim hatlarını da etkiliyor.

Ren ve Tuna nehirlerinde su seviyelerinin düşmesi yük taşımacılığını ciddi biçimde sınırladı. Avrupa sanayisi açısından kritik önemdeki iki nehir; kömür, petrol ürünleri, kimyasallar, tahıl ve başka hammaddelerin taşınmasında yoğun biçimde kullanılıyor.

Su seviyesi düştükçe gemilerin karaya oturmaması için taşıyabilecekleri yük miktarı azaltılıyor. Bu da aynı miktardaki malın taşınması için daha fazla sefer yapılmasını gerektirerek nakliye maliyetlerini yükseltiyor.

Avrupa genelinde düşük su seviyesi ve yüksek sıcaklıkların yarattığı soğutma sorunları nedeniyle yarım düzineden fazla nükleer jeneratör durmuş ya da üretimini azaltmış durumda. Tarımda da özellikle mısır ve ayçiçeği gibi geç hasat edilen ürünlerde Temmuz ayı itibarıyla yüzde 6-7 düzeyinde ürün kaybı hesaplanıyor.

Düsseldorf'ta Ren üzerinde ilerleyen bir yük gemisi ve açığa çıkmış kıyı.

İngiltere'de 45 milyon kişi kuraklık bölgesinde

Kuraklığın en görünür hale geldiği ülkelerden biri de İngiltere.

İngiliz hükümetinin 11 Ağustos'ta açıkladığı verilere göre ülkede yaklaşık 45 milyon kişi resmen kuraklık ilan edilen bölgelerde yaşıyor. 27 milyondan fazla kişi ise su kullanımına getirilen kısıtlamalardan etkileniyor.

Temmuz, İngiltere'de kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana en kurak temmuz ayı olurken nehir akışları, yeraltı suları ve rezervuar seviyeleri de geriledi. Ülke genelindeki rezervuarların doluluk oranı yüzde 69'a kadar düştü.

Kuraklık tarımı da vuruyor. İngiltere'nin bazı bölgelerinde çiftçilerin nehirlerden çekebileceği su miktarı yarı yarıya azaltılırken düşük ot verimi nedeniyle hayvancılık işletmeleri kış için ayrılan yem stoklarını şimdiden kullanmaya başladı.

Avrupa'daki tablo böylece tek bir hava olayının çok ötesine geçiyor. Aşırı sıcaklar nehirleri ısıtıp su seviyelerini düşürüyor; nehirlerdeki değişim nükleer üretimi ve taşımacılığı sınırlıyor; durgun hava rüzgâr enerjisini azaltıyor; yükselen sıcaklık ise aynı anda elektrik talebini artırıyor.

Kıtanın enerji sistemi açısından sorun artık yalnızca "elektrik üretmek" değil, bunu giderek daha sıcak ve daha kurak hale gelen koşullarda sürdürebilmek. 

***

Sosyal yardım alan sayısı artıyor: 1 milyon 302 bin hane kömür yardımıyla ısınıyor 

Türkiye’de yoksulluk tablosu dikkat çekici boyuta ulaştı. Aşevi yardımlarından yararlanan, barınma yardımı alan sayısı arttı. 717 bin 773 hane ise doğalgaz yardımına muhtaç.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verileri üzerinden Türkiye’de yoksulluk tablosunu ortaya koydu.

2024-2025 döneminde aşevi ve barınma yardımlarından yararlananların sayısındaki artış dikkat çekti.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, kamu kurumlarının resmi verileri üzerinden yoksulluk ve barınma sorununa ilişkin değerlendirmeler yaptı. Gürer, "Özellikle sosyal yardım alan vatandaşların sayısındaki artış, ekonomik tablonun toplumun geniş kesimlerini önemli ölçüde etkilediği gösteriyor” dedi.

Aşevi yardımlarından yararlanan sayısı arttı: 'Yoksulluğun büyüdüğünün göstergesi'

Aşevi yardımlarındaki artışa dikkat çeken Ömer Fethi Gürer, 2014 yılında 34 bin 911 kişinin yararlandığı aşevi yardımından 2024 yılında 65 bin 414 kişinin faydalandığını belirtti. Gürer, 2025 yılında ise bu sayının 75 bin 589’a yükseldiğini ifade etti.

Gürer, “2014’ten 2024’e kadar aşevi yardımından yararlanan kişi sayısı yüzde 87 arttı. Ancak asıl dikkat çekici artış son bir yılda yaşandı. 2024 yılında 65 bin 414 olan sayı, 2025 yılında 10 bin 175 kişi artarak 75 bin 589’a çıktı. Bu, yalnızca bir yılda yüzde 15,5’lik artış anlamına geliyor” dedi. Ve ekledi: Aşevi desteği, yaşlı, engelli ve kimsesiz vatandaşlarımız için önemli bir sosyal destek olmakla birlikte, bugün ekonomik koşullar nedeniyle daha geniş kesimler için zorunlu hale geliyor. Türkiye’de vatandaşın geliri insanca yaşamaya yetmiyorsa, sosyal yardım rakamlarının artması bir başarı değil, yoksulluğun büyüdüğünün göstergesidir.

Barınma yardımı alan hane sayısı da arttı

Ülkedeki barınma sorununa da dikkat çeken Ömer Fethi Gürer, barınma yardımı alanların sayısındaki artış olduğunu da belirtti.

Gürer, 2024 yılında 21 bin 380 kişinin ya da hanenin barınma yardımından yararlandığını, 2025 yılında ise bu sayının 23 bin 544’e yükseldiğini belirterek, “Bir yılda 2 bin 164 artış yaşanmıştır. Bu da yüzde 10,1’lik bir artış demektir. Vatandaş, yaşadığı evin bakımını ve onarımını dahi kendi imkânlarıyla karşılayamaz hale gelmiştir” dedi.

Gürer, ısınma konusunda benzer bir tablo olduğuna dikkat çekti. 2025 kömür döneminde 899 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla 1 milyon 302 bin 353 haneye 1 milyon 143 bin 869 ton kömür dağıtılmasının onaylandığını belirtti.

Gürer, “1 milyon 300 binden fazla hanenin ısınma ihtiyacını sosyal yardım yoluyla karşılamak zorunda kalması, ekonomik tablonun geldiği noktayı göstermektedir” diye konuştu.

717 bin 773 hane doğalgaz yardımına muhtaç

Doğalgaz yardımı verilerine de dikkat çeken Ömer Fethi Gürer, yardım şartları arasında hanedeki kişi başına düşen gelirin net asgari ücretin üçte birinden az olması kriterinin bulunduğunu belirtti.

Gürer, “Bu şartı sağlayarak doğalgaz yardımından yararlanan hane sayısı 717 bin 773’tür. Yani yüz binlerce hanede kişi başına düşen gelir, net asgari ücretin üçte birinin altındadır. Bu rakam, vatandaşın gelir kaybının ve yoksulluğun ulaştığı boyutu açıkça göstermektedir” ifadelerini kullandı.

'Sosyal yardımların artması başarı değil'

Türkiye’de sosyal yardım alan vatandaşların sayısındaki artışın ekonomik politikaların sonucu olduğunu hatırlatan Ömer Fethi Gürer, “Bir ülkede aşevi yardımı alanların sayısı bir yılda yüzde 15,5, barınma yardımı alanların sayısı yüzde 10,1 artıyorsa, milyonlarca hane ısınma yardımı almak zorunda kalıyorsa üzerinde durulması gereken tablo var. Üretimin artması, işsizliğin azalması, dar ve sabit gelirlinin durumunun iyileştirilmesi, sosyal yardım alana iş olanağı yaratılması sağlanmalıdır" dedi.

"Vatandaşın yoksullaştığı, gelirinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediği bir ortamda sosyal yardım rakamlarının artmasıyla övünülemez. Asıl başarı, insanları yardıma muhtaç hale getirmemektir. Vatandaşa insanca yaşayabileceği gelir sağlamak, barınma ve ısınma hakkını güvence altına almak siyasi iktidarın görevidir. Türkiye’nin ihtiyacı, yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu ortadan kaldıracak ekonomik politikaları hayata geçirmektir" ifadelerini kullandı.

Karadağlı'nın 'özel kalem hizmetleri' tavan yaptı: Kurum bütçesi aşıldı, milyonlarca lira harcandı 

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne atanmasının ardından Tamer Karadağlı’nın özel kalem hizmetleri için milyonlarca liralık harcama yapıldığı ortaya çıktı. 120 günde 6,7 milyon TL'nin üzerinde harcama yapıldığı belirlendi.

Tamer Karadağlı, 11 Ağustos 2023 tarihinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olarak atandı. Karadağlı’nın kuruma atanmasının ardından tiyatro çevrelerinde liyakat tartışmaları yaşandı.

Sanatçılar, “Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü için belli bir tiyatro geçmişi gerekir” diyerek Karadağlı’nın sahne geçmişinin göreve uygun olmadığını söyledi.

Karadağlı göreve geldikten sonra pek çok protestoyla da karşılaştı.

Yolluk patlaması

Karadağlı’nın göreve adımını attığı ilk anda yaptığı, “Lale Devri bitti. Çalışmayacaksanız istifa edin” diyerek sanatçıları hedef göstermesi tartışmaları alevlendirdi. 

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün, Karadağlı idaresinde geçilen 2026 yılının ilk çeyreğindeki idari ve sekreterya destek hizmetleri için harcaması ise dikkat çekti.

BirGün'den Mustafa Bildircin, Karadağlı idaresindeki Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün 2026 yılının ilk çeyreğindeki üst yönetim, idari ve mali hizmetler harcamalarını inceledi. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı’nın çalışma programı ile protokol ve tören işlerine yönelik düzenlemeleri de içeren özel kalem hizmetleri için Ocak-Nisan 2026 döneminde 6 milyon 725 bin 393 TL harcandığı öğrenildi. 

Karadağlı döneminde kurumun, “Yolluk” harcaması da fahiş seviyeye ulaştı. 2025 yılında 55 milyon 520 bin TL’lik yolluk bütçesi verilen kurum, bütçeyi 3,2 kat aşarak 2025’in tamamında 177 milyon 239 bin TL’lik yolluk harcamasına imza attı. Yolluk harcaması, yurtiçi görevlendirmeler kapsamındaki personelin yol, yemek ve konaklama giderlerini kapsıyor.

'Özel' harcama

Bu yılın ilk çeyreğinde imza atılan 6,7 milyon TL’lik özel kalem hizmetlerinin aylara göre dağılımı da belli oldu.

Karadağlı idaresindeki Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün özel kalem hizmetleri gideri, aylara göre şöyle sıralandı:

* Ocak: 1,7 milyon TL

* Şubat: 1,7 milyon TL

* Mart: 1,4 milyon TL

* Nisan: 1,7 milyon TL

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Üç tavır, tek tarz-ı siyaset: 'Düşünmeyin, itaat edin' çağrısı -Yiğit Günay-  Biri, "Öcalan akılla kavranamaz, Nuh Peygamber...