Emperyalist oyunu bozmuyorsunuz, rolünüzü oynuyorsunuz!-Zülal Kalkandelen-
Bazı sözde muhalif partilerin dut yemiş bülbüle döndüğü bir dönemdeyiz. Çerçeve yasayı iktidarla birlikte TBMM’den şipşak geçirip tatile çıktılar.
AKP ve DEM Parti milletvekilleri ise yasanın ne kadar “harika” olduğunu anlatmak için ülkeyi turluyor. DEM Partililer, farklı illerde PKK terör örgütünün mensupları için “şehit” törenleri düzenliyor, meydanlara terör örgütü elebaşısı Öcalan’ın devasa posterlerini asıyor, halka çerçeve yasayı övüyor.
Bunlardan birinde Yüksekova’ya giden DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları, ölen PKK üyelerini “Onlar Ortadoğu’nun şehitleri” diye niteleyerek “4 parça Kürdistan”dan söz etti. Doğal olarak bu ifadeler, geçenlerde aynısını dile getiren ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı akla getirdi.
EMPERYALİSTLERİ SORGULAMAK AKILSIZLIKMIŞ
Gün geçmiyor ki emperyalistlerle iktidar ve ortaklarının söylemleri buluşmasın. Bu açıdan bakınca TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Afyonkarahisar’da söyledikleri, insana pes dedirtecek türdendi.
Bir otelde düzenlenen Afyonkarahisar Sivil Toplum Buluşması’na katıldı Kurtulmuş ve emperyalizmin oyununu bozduklarını iddia ederek şu cümleleri kurdu: “Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada sınırlar cetvellerle çizildi. İnsanları sınırlarla böldüler ama gönüllerini bölemediler. Emperyalizmin ikinci oyun planı devreye girdi. Vekil örgütler vasıtasıyla bölgedeki coğrafyayı daha fazla bölüp parçalamak için terör örgütlerine ciddi şekilde destek verdiler. Akıl, ‘emperyalistler niye bu oyunu oynuyor’ demek değildir. Akıl, onlardan daha büyük bir aklı ortaya koymaktır. Şimdi Türkiye, Allah’ın izniyle Cumhuriyetin ikinci asrında daha büyük bir aklı ortaya koyarak emperyalistlerin oyun planını bozuyor.”
Neymiş? Emperyalistlerin niyetini sorgulamayıp AKP+MHP+DEM/Öcalan ittifakına güvenecekmişiz! İlginç gerçekten; çerçeve yasaya HAVET diyen YENİ Parti de AKP’nin oyununu bozduğunu iddia etmişti...
ULUS DEVLETİ YIKIP ÜMMETİ YÜKSELTMEK...
Ne var ki Kurtulmuş konuştukça aslında yapılanın emperyalizmin bölgede kurguladığı planı uygulamak olduğu, kendi sözleriyle ortaya çıktı.
Çünkü dedi ki...
“Bu ülkenin ve hatta bu bölgenin etnik ya da mezhebi anlamda bölünmesine asla fırsat vermeyeceğiz. Bir ve beraber olarak yolumuza devam edeceğiz. Yaptığımız iş, sadece 50 yıllık terör meselesini geride bırakmak değil; ümmetin bölünmüş parçalarını bir araya getirmek, kalpleri ve zihinleri bütünleştirmek ve Allah’ın izniyle güçlü ve büyük Türkiye’yi de bu büyük birleşmenin merkezine oturtturmaktır.”
Türkiye’ye geldiği günden beri “4 parçalı Kürdistan”dan söz eden, “merhametli monarşi”yi pazarlayan, ulus devleti hedefleyen Barrack değilmiş gibi...
Suriye’de Esad’ı deviren operasyonları emperyalizm yürütmemiş gibi...
Besleyip büyüttükleri Colani adlı teröristi Suriye’nin başına kendi kuklası olarak getiren ABD değilmiş gibi...
Mazlum Abdi’yi başına koydukları YPG’yi silahlandırıp büyüten Pentagon değilmiş gibi...
SDG’nin feshedilmiş gibi yapılıp aslında Suriye devlet mekanizmasının içine yerleştirilmesini sağlayan emperyalizm değilmiş gibi...
PKK terör örgütünün sonlandırılıp Öcalan’ın meşrulaştırılması, Ortadoğu’da emperyalizmin kurduğu bu yeni düzenin devamı değilmiş gibi...
İktidarın emperyalizmin oyununu bozduğuna inanılmasını beklemek, herkesi aptal yerine koymaktır.
SİZ HERKESİ APTAL MI SANIRSINIZ!
Bu, baştan sona, emperyalistlerin Türkiye ve Ortadoğu için yüzyılı aşkın bir süredir yaptığı plandır. Ulus devletleri eleştiren Barrack ne demişti? Modern Ortadoğu’daki ulus devletlerin 1916’da İngilizler ve Fransızlar tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından harita üzerinde yapay olarak çizildiğini savunmuş, “Ortadoğu’da ulus devletler yoktur, kabileler vardır” demişti.
Açıkça söyleyelim: ABD ve İsrail’in istediği şekilde ulus devletler sona erdiriliyor; Ortadoğu, Türkiye hamiliğinde “4 parçalı Kürdistan” için düzenleniyor, Yeni Osmanlıcı politikalar gereği din temelinde “ümmet birliği” güçleniyor deniliyor oysa gerçekte üniter devletler etnik köken ve mezhep temelinde ayrıştırılıyor ve laiklik de yok ediliyor.
Oyun bozmuyor; emperyalist oyunda kendilerine biçilen rolü oynuyorlar!
/././
Çocukları ayırma planı -Barış Pehlivan-
Bu köşede çok kez yazdım: Akit gazetesinin misyonlarından biri de iktidarın kritik konulardaki politik risklerini önceden ölçmek ve kamuoyu tepkisini test etmek. Yani, mayınlı arazilerde atılacak adımlar için gerekli zemini hazırlayan bir laboratuvar işlevi görüyor.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması zamanında da Madımak katliamı sanıklarının özgürlüğüne kavuşmasında da LGBTİ+’ları suçlu ilan eden yasalar sürecinde de böyle oldu. İlk Akit “toplumsal talep” maskesiyle bir meşruiyet alanı açıyor; ardından iktidar o zemini hayata geçiriyor. Son olarak, Akit’in birinci sayfasında hedef gösterilen “tesettürlü fenomen” Fatma Soydaş’ın, kendisine ait olmayan görüntülerden sorumlu tutularak tutuklanması da bunun örneklerindendi.
Ve dün...
Akit’in sürmanşetinde yine benzer bir senaryonun işaret fişeği atıldı. “Karma eğitim sona ersin/ Asrın yanlışından dönülsün” adlı haber görünümlü metnin spotu şöyleydi:
“Gelişmiş birçok ülkenin vazgeçtiği, dünyada ‘yüzyılın pedagojik yanlışı’ olarak anılan karma eğitim modelinin sona erdirilmesi çağrısı yapan eğitimciler, ailelere eğitim modeli konusunda tercih hakkı tanınması gerektiğini dile getirdiler.”
Lafı uzatmadan yazayım:
1- Karma eğitimden “gelişmiş birçok ülkenin vazgeçtiği” iddiası büyük bir yalan. “Haberin” içinde ileri sürüldüğü gibi; “başta ABD olmak üzere Almanya, Fransa gibi gelişmiş ülkelerin çoktan vazgeçtiği” bir durum yok. Özetle, o ülkelerde de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi karma eğitim baskın ve standart model.
2- “Karma eğitim kaldırılsın” çağrısı yapan ve “eğitimci” diye sunulan isimler, daha geçen hafta Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile buluşmuştu. ÇEDES projesi kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı’nın davetlisi olmuş, “cesaretini övdükleri” Bakan Tekin’den teşekkür plaketi almış ve hatta kendi deyimleriyle “istişarelerde” bulunmuşlardı. Evet, aslında bu çağrı bağımsız değil, “içeridendi”.
3- Kaldı ki Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in kendisi de karma eğitime karşıydı. Bugün arzularını manşete çıkaran aynı Akit’in bundan 12 yıl önceki birinci sayfası da buna kanıtlardandı. O dönem MEB müsteşarı olan aynı Yusuf Tekin’in sözlerinden yola çıkarak Akit, “Karma eğitim zorunlu değil” manşetini atmıştı.
4- Kadınların hayatın her alanında eşit şekilde varlığı için, yani toplumsal cinsiyet eşitliği için olmazsa olmaz bir mesele karma eğitim. Akit’in de ona sufle veren iktidar güçlerinin de amacı, insanlığın yüzyıllar önce verdiği mücadelenin bu kazanımını yok etmek.
5- Amaç net: Karşımızda ne pedagojik bir kaygı var ne de dünya gerçekleri. “Gelişmiş ülkeler vazgeçti” yalanıyla paketlenen bu propaganda, iktidarın eğitimde fırsat eşitliğini yok etme ve kamusal alanı baskılama hamlesinin öncü birliğidir. Akit verilen görevini yine yaptı. Gerisi gelecektir.
/././
30 bin Avro sermayeden iki yılda milyonlarca Avro’ya: Gökçek ailesinin Almanya dosyası -Murat Ağırel-
Türkiye’nin bir Melih Gökçek sorunu vardır. Bu sorun hem Türk adaletinin hem de Türk demokrasisinin önünde adeta bir sınav gibi duruyor.
Sırf cumhurbaşkanının, Refah Partisi döneminden bu yana yol arkadaşı diye giydiği dokunulmazlık zırhı kabul edilemez.
Hakkında onlarca belgeli, kanıtlanmış faturalarla sabitlenmiş suç duyuruları olan bir insanın hakkında en azından bir soruşturma açılması gerekirdi.
Keza FETÖ’ye olan sevgisini sahnelerden haykıran bir siyasetçi olması da cabası.
Bugün herkese uzanan Türk yargısı nedense Melih Gökçek’e bir türlü ulaşamıyor.
Dönemin hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın açık itiraflarına rağmen “Gelin en azından bir ifadenizi alalım” bile denemiyor.
Öyle ki yeni bir araştırma dosyasında Gökçek ailesinin Almanya bağlantılarına ulaştım.
Bu dosya bir ihbarla başladı.
İhbar, Gökçek’in ailesinin Almanya’da önemli miktarda gayrimenkul yatırımı yaptığı iddiasını içeriyordu.
Masa başından teknolojinin nimetlerinden yararlanarak araştırmamı yapabilirdim ancak kafamda oturmayan yerler olduğu için yerinde görmek istedim ve Almanya’ya gittim.
Tarih: 17 Ağustos 2022.
Hülya Gökçek, Türkiye’de düzenlenen noter vekâletnamesiyle Filiz Polat Isler’i Almanya’da “HAMAG” isimli bir şirket kurmakla yetkilendiriyor.
Beş gün sonra vekâletname apostil işleminden geçiriliyor.
Ve 30 Ağustos 2022’de Almanya’daki düğmeye basılıyor.
Şirket 30 Ağustos 2022’de Almanya’da kuruluyor.
Tek sahibi Melih Gökçek’in gelini Hülya Gökçek.
Yani oğlu Ahmet Gökçek’in eşi.
Şirketin sermayesi 30 bin Avro.
HAMAG ismi nereden geliyor?
Hülya
Ahmet
Melih
Ahmet
Gökçek başharflerinden oluşuyor.
Şirket ilk başta Köln’de kuruluyor sonra Düsseldorf’a taşınıyor.
İlk yıl tablo son derece mütevazı: Sıfır ciro, sıfır çalışan.
Sermayenin de 15 bin Avro’su ödenmiş, diğer kısmı ise ödenmemiş hatta ödensin diye çağrı yapılmış. Buraya kadar olağandışı bir şey yok.
Asıl mesele sonrasında başlıyor. 2023 bilançosunda şirketin gayrimenkul varlığı hâlâ sıfır ancak şirkete para girmeye başlıyor. Şirket evraklarında yaklaşık 849 bin Avroluk “hissedar finansmanı” bulunuyor.
Bir yıl sonra ise tablo tamamen değişiyor.
2024 bilançosunda şirketin yaklaşık 3 milyon 857 bin Avroluk gayrimenkul varlığı görünüyor.
Yani 30 bin Avro sermayeyle kurulmuş bir şirketin iki yıl içerisinde bilançosunda yaklaşık 3.86 milyon Avroluk taşınmaz taşıması elbette tek başına suç anlamına gelmez.
Fakat ortada sorular var: Bu büyümenin finansmanı nedir? Para Türkiye’den mi geldi?
Cevabını 2024 bilançosunu incelerken buldum. Mali tablodaki en dikkat çekici iki kelime: “Bank Türkei” Yani para Türkiye’den gelmiş.
Hemen şirket adresinin ve taşınmazların olduğu adrese Hohenzollernstraße 30, Düsseldorf’a gittim.
Gerçekten kapıda HAMAG GMBH GÖKÇEK yazıyordu.
Çevredekiler ile konuştum. Zira sokak da çok enteresan.
Sokak başında kilise var, Yahudi cemaatine ait bina var, Hıristiyan vakfı var, Evanjeliklere ait bina var. “Dinlerarası Diyalog” sokağı gibi...
İşte bu sokakta Hülya Gökçek bir bina almış. 15 daire iki dükkan var ve yurt yapılmış. İçinde epey de para harcanmış.
Şirketin yetkilisi de İbrahim Melih Gökçek oluyor. Bizim bildiğimiz Başkan Melih Gökçek değil, torunu İbrahim Melih Gökçek. Yani oğlu Ahmet Gökçek’in oğlu.
Dosyanın ikinci önemli ayağı Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki Velbert kentinde yeni bir gayrimenkul işlemi...
Bu kez konu bir apartman değil.
Büyük bir ticari kompleks: “Thomascarree.”
Ve bu kez elimde doğrudan noter belgesi var.
Hülya Gökçek, 25 Şubat 2025’te bu ticari gayrimenkul için satın alma sözleşmesine şahsen alıcı olarak giriyor.
Thomascarree yaklaşık 6 bin 524 metrekare kiralanabilir alana sahip. İçerisinde mağazalar, restoranlar, bürolar, muayenehaneler ve konutlar bulunuyor.
Dosyadaki kira geliri yıllık yaklaşık 636 bin Avro.
Daha çarpıcı rakam ise şu: Satıcının banka yükünün kapatılması için gereken miktar 6 milyon 174 bin Avro. Bu rakam satış bedelinin tamamı değil. Yani gerçek satın alma bedeli 8.5 milyon Avro!
Ancak noterden satış sözleşmesi yapılmasına rağmen Hülya Gökçek burayı satın almaktan vazgeçiyor. Satıcı ve aracılar sözleşme gereği ceza ödemesini istiyor. Gökçek vazgeçtiği yer için 170 bin Avro aracıya, diğer aracıya 100 bin Avro, 300 bin Avro yer sahibine ceza ödüyor ancak dava açılmasını engelleyemiyor.
İşte burada bir başka soru ortaya çıkıyor: Bu büyüklükte bir satın almanın finansmanı nasıl sağlanacaktı?
İki buçuk ay sonra HAMAG’ın yapısı değişiyor. Şirketin adı “HAMAG Holding GmbH” oluyor. Bu sefer merkez değişiyor.
Yeni rota Lüksemburg...
Ahmet Gökçek ile Hülya Gökçek yanlarında Prof. Dr. Ali Rıza Töngür ile birlikte Massen alışveriş merkezinin satın alınmasına yönelik görüşmeler için Lüksemburg’a gidiyor. Bu alışveriş merkezini inceliyorlar ve fiyat teklifi alıyorlar. 180 milyon Avro bedeli olan bu yer için beklemek istiyorlar.
Bakın 30 bin Avro sermaye, sıfır ciro, sıfır çalışan ile başlayan şirket birkaç yılda ne noktaya geliyor!
Gazetecilikte bazı sorular cevabından güçlüdür.
3.86 milyon Avroluk gayrimenkul tam olarak nasıl finanse edilmiştir?
Thomascarree’nin gerçek satış bedeli nedir?
Ve en önemlisi: Bu paranın ilk çıktığı yer neresidir?
Cevaplanmayı bekleyen çok ciddi bir para hikâyesi var.
Ve o hikâyenin sonuna kadar gidilmesi gerekiyor.
Çünkü paranın kaynağı ortaya çıktığında, bugün yalnızca soru işareti olan pek çok şeyin cevabı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Gökçek ailesine tekrar soruyorum; 30 bin Avro ile başlayan bu milyonların kaynağı neresi?
/././
R.T. Erdoğan ve Osmanlı -Özdemir İnce-
Vikipedi’de rastladığım “R.T. Erdoğan ve Osmanlı” başlıklı yazıyı birlikte okuyalım: [Recep Tayyip Erdoğan’ın Osmanlı sevgisi; tarihi mirası sahiplenme, sembolik ve mimari vurgular ile dış politikada “Neo-Osmanlıcı” olarak nitelendirilen iddialı bir vizyonun birleşiminden oluşur. Bu yaklaşım, geçmişin ihtişamını modern siyasetin merkezine yerleştirme amacı taşır.
SİYASİ VE SEMBOLİK YAKLAŞIM
Tarih anlayışı: Erdoğan, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin birbirinin zıddı olmadığını, aksine Türkiye’nin köklü tarihinin ardışık ve tamamlayıcı parçaları olduğunu savunur.
Öncü figürler: Söylemlerinde sık sık Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamit gibi padişahlara atıfta bulunarak onların liderlik modellerini ve vizyonlarını öne çıkarır.
Kamuoyu vurgusu: Osmanlı’nın adalet, hoşgörü ve küresel güç olma iddialarını günümüz Türkiye’sinin uluslararası hedefleriyle bağdaştırır.
MİMARİ VE KÜLTÜREL YANSIMALAR
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi: Beştepe’deki yapı, Selçuklu ve Osmanlı mimari unsurlarını harmanlayan bir anlayışla tasarlanmıştır.
Ecdat yadigârı projeler: Yurtiçi ve yurtdışındaki Osmanlı eserlerinin (camiler, imaretler, köprüler) TİKA ve benzeri kurumlar aracılığıyla restore edilmesi ve korunması devlet politikası olarak desteklenmiştir.
Görsel semboller: Resmi törenlerde ve karşılamalarda tarihi kıyafetli askeri birliklerin (tarihi bayraklar ve askerler) kullanılması bu aidiyetin görsel yansımalarıdır.
Time: “Erdoğan’ın Osmanlı İmparatorluğu sevgisi neden dünyayı kaygılandırmalı?”
4 Eylül 2020 - “Aldığı örnek Yavuz Sultan Selim”. “Erdoğan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nu ‘diriltme’ konusunda çok şey yazılıp çizildiği belirtilen yazıda, cumhurbaşkanının kendisine Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim’i örnek aldığı ileri sürülüyor.”]
***
Feridun Andaç, benimle ilgili hazırladığı söyleşi-kitabın adı olarak dosyanın ilk sayfasına “Özdemir İnce: Geçmiş ve Gelecek Bugündür” diye yazmış. Doğrudur, dün geçmiştir, yarın varsayımsal bir gün ve zaman dilimidir. Gerçek zaman “bugün”dür. Bu nedenle “Tarih tekkerrür eder” (Tarih tekrarlar) palavrasına inanmam. İnananlara göre, “Tarih tekrarlar” özlü sözünün tanımı şöyle: Geçmişte yaşanan olaylar, insan doğasının değişmemesi ve benzer hataların tekrarlanması nedeniyle gelecekte benzer şekillerde yeniden yaşanırmış; olayların birebir aynısı yaşanmaz fakat benzer sebepler ve insan tepkileri benzer sonuçları doğururmuş.
Arap-İslam kafası şöyle düşünür: “Geçmişte çok güçlü, zengin ve muzafferdik, gelecekte çok güçlü, zengin ve muzaffer olmak için geçmişi örnek almalıyız.” İyi de bizim memlekette “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler”. Geçmiş geçmiştir, gelecek henüz gelmemiştir ama karşında taş gibi “bugün” vardır.
R.T. Erdoğan’ın iftihar ettiği Osmanlı ataları benim atam değildir. Onun atalarının bilimsel buluş ve keşiflere bir dirhem katkısı olmamıştır. İspanyol ve Portekizli, Kuzey ve Güney Amerika’yı, Afrika’yı keşfetmiş, konuştuğu dili dünyaya yaymış; Osmanlı’nın fetihle ele geçirdiği toprakların tamamını “böyük” atası 2. Abdülhamit kaybetmiştir. Keşfedilen topraklar dünya durdukça duracak, Osmanlı’nın fethettiği topraklar hava civa olmuş. R.T. Erdoğan, 2. Abdülhamit’e Çin’den Maçin’e kadar yayılmış Müslümanları birleştirmeye çalıştığı için hayranmış. 2. Abdülhamit tarih karşısına ütülmüş, müflis bir hayalperesttir. R.T. Erdoğan bütün müflislere hayran ama ebediyyen muzaffer Cumhuriyete küs. Neden? Çünkü dini siyasetin maşası olmaktan kurtaran Atatürk’e küs! Neden? Kendisi bu nedeni açıklasa da aydınlansak biraz. Ona göre “birileri Cumhuriyetin arkasına saklanıp Osmanlı karşıtlığı” yapıyormuş... Bu karşıtlar arasında ben de varım. Cumhuriyetin arkasına sığınmama gerek yok; Osmanlı tarih dersinden birkaç “sıfır” alıp sınıfta çakmış, “belge” alıp okuldan atılmış. Karnesinde yazıyor!...
Anadolu’daki Selçuklu eserlerinin yanında Osmanlı’nın esamesi bile okunmaz. Türk düşmanı Osmanlı’yı isteyen, vicdanı kaldırıyorsa kendisine ata seçebilir, benim atam değildir. Bunu bir kez daha yazıyorum.
İsteyen yeniçeri kılıklı merasim bölüklerini törenlere çıkarabilir ama yeniçeri isyanları Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasına, sık padişah ve vezir değişikliklerine, devlet otoritesinin sarsılmasına ve ekonominin bozulmasına yol açmıştır. Sonunda, 1826 yılında Vaka-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı’nın tamamen kaldırılmasıyla bu beladan kurtulmuştur.
Osmanlı’da rüşvet meşrulaşmış bir “müessese”dir, bir kurumdur. Öyle ki kız istemeye giden ailenin “Oğlumuzun maaşı şu kadar, rüşveti bu kadar” diye kostaklandıkları bile söylenir. Bana inanmayanlara Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun “Tarih İçindeki Genel Gelişimiyle Birlikte Osmanlı Devletinde Rüşvet (Özellikle Yargıda Rüşvet)” adlı kitabının kapağını açmalarını salık veririm.
İYİ Partili Turhan Çömez duyurdu: ‘MSB’den ABD’li lobi şirketine 2,4 milyon dolarlık anlaşma’
İYİ Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Milli Savunma Bakanlığı’nın ABD merkezli Ballard Partners ile bir yıllık lobi ve danışmanlık hizmeti için 2,4 milyon dolarlık anlaşma yaptığını açıkladı. Çömez, şirketin Trump’a yakınlığına dikkat çekerek “NATO’nun en büyük ordusuna sahip ABD’nin bir lobi şirketine neden bu kadar büyük bir para öderiz?” diye sordu. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/comez-duyurdu-msb-den-abd-li-lobi-sirketine-2-4-milyon-dolarlik-anlasma-2532987
Bülent Arınç'tan iktidarı kızdıracak Süleymancılar çıkışı: İki bakana seslendi.
Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, Süleymancılar olarak bilinen cemaate yönelik yürütülen soruşturmaya ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Arınç, "Bana bugün sorulan bir soru var. Ben bu sorunun cevabını açık yüreklilikle vermek istiyorum" diyerek İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'e seslendi.
Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, sosyal medya hesabı üzerinden "Süleymancılar" olarak bilinen cemaat hakkındaki soruşturmaya dair uzun bir açıklama yayımladı.
Adalet ve İçişleri bakanlarının soruşturmanın cemaate veya tarikata yönelik olmadığı, kişilere ait adli suç iddialarıyla yapıldığı yönündeki beyanlarına itibar ettiğini belirten Arınç, devam eden soruşturma evresinde Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) kurallarına çok açık aykırılıklar olduğunu savundu.
Açıklamasının devamında Süleymancılar ile AKP arasındaki ilişkinin geçmişine de değinen Arınç, mesafenin açılmasının iki kardeşten birinin AK Parti'ye gelip milletvekili olması, diğerinin ise buna karşı çıkmasıyla başladığını öne sürdü. Arınç, "Aradan yıllar geçti, bu sefer de kavga, kuzenler arasındaki mal mülkiyet kavgasına dönüştü" ifadelerini kullandı.
Arınç, açıklamalarını "Bu cemaat AK Parti'yi destekleseydi başlarına böyle bir iş gelir miydi?" sorusunu İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'e yönelterek sonlandırdı.
"MASUMİYET KARİNESİ ORTADAN KALKTI"
Bülent Arınç'ın açıklaması şu şekilde:
Halk arasında Süleymancılar olarak bilinen Süleymanlılar Cemaati ile ilgili olduğu söylenen soruşturma hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Adalet Bakanımız ve İçişleri Bakanımız bu soruşturmanın cemaate veya tarikata yönelik olmadığını, kişilere ait adi suç işlendiği iddiasıyla soruşturma yapıldığını söylemişlerdir. Bu beyanlara itibar ederim. Sayın bakanlarımızın bu ifadelerinde samimi olduklarını ve özen gösterdiklerine inanıyorum.
Ancak devam eden soruşturma evresinde Ceza Muhakemesi Kanunu kurallarına çok açık aykırılıklar var. Bu aykırılıklar neticesinde de masumiyet karinesi ortadan kalkmış gözükmekte.
Bildiğiniz gibi soruşturmanın gizliliği esastır. CMK bunu gerektirir. Kovuşturma aşamasına geçmeden, yani iddianame tanzim edilip kovuşturma başlamadan ve iddianame mahkemece kabul edilmeden bu konularda gizlilik yasağına uygun hareket edilmesi gerekir. Çünkü masumiyet karinesi esastır; kişilerin haklarında hüküm verilinceye kadar masum olduklarına inanılır.
Bu süreç neticesinde maalesef sosyal medyada kişiler infaz edilmektedir. Yazılı ve görsel basında da konuyla ilgisi ve bilgisi olmayan insanlar hüküm vermekte, birtakım görsellerle kişilerin mal varlıkları veya ne yaptıkları konusunda çarpık ifadeler kullanılmaktadır.
Elbette basının özgürlüğü esastır. Halkın da haber alma hakkı vardır ama adil yargılama da adil soruşturma ve kovuşturma da insanlar için temel bir haktır. Bugün delilden hareket ederek kişiye yönelmek ne kadar doğruysa, birtakım suçlamalar yaparak onlara göre delil aramak fevkalade yanlıştır. Bugüne kadar bazı soruşturmalarda bu konu belki gözden kaçırılmış olabilir.
"TÜRKİYE'DE CEMAATLER HER ZAMAN VAR OLDU"
Burada bir şeye dikkat etmek istiyorum. Süleymancılar söz konusu olduğunda, içlerinde kin ve garaz taşıyan bir kısım “CHP'li zihniyete sahip insanlar” "Cemaat ve tarikatlar kapatılsın" diye bir koro halinde konuşmaya başladılar. Bu çok yanlıştır. O kadar yanlıştır ki, cemaat ve tarikatlar sosyolojik yapılardır. Bütün dünyada da böyledir. Kaldı ki Türkiye'de de cemaatler ve tarikatlar her zaman var olmuştur.
Muammer Aksoy, 12 Eylül'den sonra yargılanan cemaatin lideri Kemal Kaçar'ın da avukatlığını yapıyordu. Herkes buna şaşırmıştı. Muammer Aksoy "Ben bunları yakinen tanıyorum. Yurtlarına gittim, Kur'an kurslarına gittim. Bunlar İslam'ın ve Kur'an'ın öğretilmesi dışında herhangi bir iş yapmıyorlar. Ben bunların masum olduklarına inanıyorum" demişti. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkanı olan bu zatın fikirleri birileri tarafından kabul görecekse, rahmetliyi de bu yönüyle anmış olalım.
Soruşturmaya yeniden dönmek gerekirse süreç o kadar özensiz devam ediyor ki insanlar geri dönülemez şekilde damgalanıyor. Maalesef iş fethikabir yapmaya kadar geldi. Fethikabir yapılmasının ardından ne hukuk ne de adli tıp konusunda hiçbir bilgisi olmayan insanlar yeni suçlular bulmaya çalışıyorlar.
Ben bu oluşumu eskiden beri tanırım. Kemal Kaçar'la Hukuk Fakültesinde okuduğum yıllarda tanışmışlığım da oldu. Fakat cemaat mensubu olmadım. Bunların Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan liderliğinde, Kur'an okumanın ve öğretmenin yasak olduğu dönemlerden başlayarak Türkiye'de Kur'an kursları adıyla Kur'an eğitimi ve öğretimi yaptırdığını biliyorum ve onlara inanıyorum. Bulunduğum şehirlerin hepsinde ve gittiğim her yerde onlarla dostane ilişkiler içinde oldum. Çünkü onlar, hakikaten Kur'an hizmetkârı birer insandılar. İmam hatip düşmanlıklarının da zaman içerisinde köreldiğini biliyorum.
"AK PARTİ'YE BİR DESTEK SAĞLAYAMADIM"
Rahmetli Ahmet Arif Denizolgun'la da aynı yıl milletvekili oldum. Alanya'daki dostluklarımızı da zaman zaman dile getirdiğimiz olurdu ama bunu ayrıca belki bir canlı yayında açıklamak isterim. 2011 seçimleri sırasında Genel Başkanımızın da bilgisi dâhilinde kendisiyle üç dört defa özel görüşmelerim olmuştu. Kendisinden AK Parti'ye bir destek sağlayamadım ama pek çok konuyu ortaya koyarak konuşma imkânımız olmuştu.
Süleymancılarla aramızdaki mesafenin açılması, iki kardeşten birinin AK Parti'ye gelip milletvekili olması, diğerinin de buna karşı çıkması ile oldu. Aradan yıllar geçti, bu sefer de kavga, kuzenler arasındaki mal mülkiyet kavgasına dönüştü. Biz, bunlarda taraf olamayız. Ama hukuka, kanuna açıkça aykırı eylemleri varsa şüphesiz hâkimlerimiz, savcılarımız davalarını açarlar, kişiler yargılanırlar. Ancak bu soruşturma içerisinde ismi geçen o kadar temiz ve mükemmel insanlar var ki, onların bir şekilde isimlerinin geçmesini bile ben kendileri açısından mahzurlu buluyorum. O zaman ısrar ediyorum, lütfen savcılarımız, kolluk kuvvetlerimiz, hâkimlerimiz ne olur soruşturmanın gizliliği konusunda çok titiz davransınlar. Hukukun gereğini yapsınlar ve sonucunu hepimiz alkışlarla karşılayalım.
"BU HASSASİYETİ BEKLEME HAKKINI KENDİMDE GÖRÜYORUM"
Bana bugün sorulan bir soru var. Ben bu sorunun cevabını açık yüreklilikle vermek istiyorum. O da şudur: 'Bu cemaat AK Parti'yi destekleseydi başlarına böyle bir iş gelir miydi? Böyle bir operasyon olur muydu?'. Ben onlara rahatlıkla şunu söyleyebilmeliyim: “Hayır, bizim şu veya bu cemaate, şu veya bu tarikata peşin hükümlü bir düşmanlığımız yok. AK Parti'yi desteklesin veya desteklemesin. Kendi işlerine iyi baksınlar, kendi işlerinde iyi olsunlar, ülkeye, millete faydalı hizmetler yapsınlar. Ama bunlardan hangisi olursa olsun eğer kanuna göre açıkça suç teşkil eden işler yapıyorlarsa biz bunların üzerine gideriz, gitmeye mecburuz.” diyebilmeliyim. Adalet Bakanımızdan ve İçişleri Bakanımızdan bu hassasiyeti bekleme hakkını kendimde görüyorum.
***
Cumhuriyet




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder