T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Kamuda tasarruf söylemi ve gerçekler -Binhan Elif Yılmaz-

Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor). Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

                                        -Bak tasarruf için birini söndürdük...

Bir ülkede kamu parasının nereye ve nasıl harcandığı sadece rakamlardan ibaret değil. Bütçe, toplumun bugünkü ve gelecekteki refahını, sosyal adaleti doğrudan şekillendiren en somut tercihlerdir. Toplanan her bir kuruş verginin etkin kullanımı aynı zamanda kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin de gereğidir.

Kamu maliyesinde verimliliği yakalamanın temel yollarından biri de, aynı hizmeti daha az harcamayla (girdileri azaltarak) sunabilmek. Özellikle enflasyonla mücadelede hane halkı talebi baskılanır ve enflasyonla mücadelenin neferi olurken, maliye politikasının bu mücadeleye verebileceği en güçlü destek, kamuda tasarruf ve kendi harcamalarını disipline etmesidir.

Tam da bu nedenle kamunun tasarruf edip-etmediğini görmek için yürürlükteki Tasarruf Genelgesine konu harcamaları belli periyotlarla karşılaştırıyorum. Yürürlükteki Tasarruf Genelgesi gerçekten işe yarıyor mu, yoksa kâğıt üstünde bir söylemden mi ibaret?

Genelgeye göre; deprem harcamaları hariç tutularak resmî araçlardan binalara, temsil ve tören giderlerinden enerji, kırtasiye ve haberleşmeye kadar her alanda kemer sıkılması bekleniyor. Peki, resmi rakamlar ne söylüyor? 2025’in ilk altı ayı ile 2026’nın ilk altı ayını karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan tablo aşağıda:

Bütçe harcamaları yılın ilk 6 ayında geçen yılın ilk 6 ayına göre yüzde 27,1 artış gösterdi ama kısılması hedeflenen kalemlerin tamamında artış var ve bazılarında artış çok yüksek. Örneğin;

* Yüzde 87,2 ile Lojman ve Sosyal Tesis giderleri, yüzde 82,9 ile Taşıt Alım giderleri ve yüzde 62,8 ile Kırtasiye-Baskı giderleri kalemlerinde çok yüksek oransal artışlar var.

* Enerji giderleri kaleminde 12 milyar TL artış ile bütçenin en büyük kısmını oluşturan en yüksek hacimsel artış söz konusu ki savaş etkisiyle yükselen maliyetlerin yansıması kamunun enerji maliyetlerini yukarı çekti.

Bu veriler, 2025-2026 yılları ilk altı aylık karşılaştırmada genelgenin bürokraside pek de işlemediğini gösteriyor. Oysa 2024 ve 2025 yıllarının ilk 3 aylık verileri karşılaştırılıp, istendiğinde bu harcamaların düşürülebildiğini yazmıştım. 2024 ilk 3 ayda genelgeye konu harcama 35,1 milyar TL’den 40,2 milyar TL’ye çıkmıştı, artış oranı da yüzde 14,5’ti. Temsil-Tanıtma giderleri yüzde 77,6, Taşıt Alım giderleri yüzde 56,1 ve Kırtasiye-Baskı giderleri yüzde 19,1 gerilemişti.

Ancak bu azalışta etkili faktör, 2024 ilk çeyrekte hızlanan seçim ekonomisiydi. Yerel seçim hazırlığında hızla artan bu harcamalar seçim sonrasında normale dönmüştü. Ancak 2026’ya geldiğimizde ne yazık ki musluklar yeniden açılmış durumda, bir sonraki seçimlerde kamuda tasarruf kelimesi dahi telaffuz edilmez sanırım.

Tasarruf Genelgesi’nin nihai hedefi; israfı önlemek ve kamu kaynaklarını etkili kullanmaktır. Ancak ortada “kamu tasarruf etti” dedirtecek yeterli somut veri yok. Neden mi?

Çünkü genelgenin kapsadığı alanlar hem çok dar hem de uygulamada yüzeysel kalıyor. Hesap ortada:

* 2025’in ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 6.580 milyar TL iken, genelgeye tabi tüm bu kalemlerin toplamı sadece 80,5 milyar TL’ydi, yani 2025 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,22’si.

* 2026’nın ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 8.730 milyar TL ve genelgeye konu harcamalar 102,3 milyar TL olduğundan 2026 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,17’si.

Genelgenin radarına girmeyen bütçe kalemlerine baktığımızda, büyük ve kısılamayan harcama kalemleri olduğunu görürüz. Yani bürokrasiye “kırtasiyeyi, lojmanı, aracı kısın” derken, bütçenin kalan devasa harcama kalemlerinde bambaşka dinamikler işliyor.

* 2025’in ilk 6 ayında faiz harcamaları 1.111,4 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda yüzde 31,8 artışla 1.465 milyar TL’ye yükseldi, bütçenin yüzde 16,8’lik kısmı burada zaten.

* 2025’in ilk 6 ayında kamu bankaları görevlendirme giderleri 69 milyar TL iken, 2026’nın ilk 6 ayında yüzde 95 gibi rekor bir artışla 134,5 milyar TL’ye fırladı. Sadece kamu bankalarının bu yükü, Tasarruf Genelgesi’ne konu olan bu harcamaların toplamını (102,3 milyar TL) geride bırakıyor.

Acaba kemeri kim sıktı? Tasarruf nereden yapıldı?

Peki, bütçede hiç düşen ya da sabit kalan bir şey yok mu? Var, ama kamu idaresinin kendi harcamalarında değil:

Emekli bayram ikramiyeleri, 2025 ilk 6 ayda 115 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda 116,2 milyar TL oldu. Artış oranı sadece yüzde 1. Enflasyon karşısında neredeyse tamamen sabit bırakılan ve reel olarak eriyen bir kalem.

SGK Hazine Yardımları, 2025 ilk 6 ayda 493,6 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda bu tutar yüzde 37,2 kesintiyle 309,8 milyar TL’ye geriledi.

Tablo net bir gerçeği ortaya koyuyor: Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor).

Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

Kamunun büyük ölçekli harcamaları yerine tabloda da gördüğünüz gibi küçük ölçekli giderlere bakıyoruz. O nedenle “Kamuda tasarruf yapıyoruz” demek, ne yazık ki kâğıt üstünde kalan bir söylemden öteye geçemiyor.

/././

Süper Lig’de 69. sezon başlarken futbolda ötekileştirme, iktidar ve kutuplaşmanın ekonomisi -Tuğrul Aşkar- 

Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir. İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur

Süper Lig 69. kez perdesini bir kez daha açıyor…

Süper Lig’de 2026-2027 sezonu 14 Ağustos 2026 Cuma günü başlıyor. Planlamaya göre Süper Lig lig 23 Mayıs 2027'de sona erecek.

Yeni Süper Lig sezonu yalnızca sportif rekabetin değil, aynı zamanda Türkiye’de futbol üzerinden yeniden üretilen bir sosyolojik gerilim hattının da sahneye konulacağı bir dönem olacak gibi görünüyor.

Futbol, uzun süredir bu ülkede sadece bir oyun değil; kimliklerin, aidiyetlerin, hatta siyasal ve kültürel pozisyonların kristalize olduğu bir alan olup çıktı maalesef. Bu alanın en kritik dinamiklerinden biri ise hiç kuşkusuz ötekileştirme olarak karşımıza çıkıyor.

Ötekileştirme nedir?

Ötekileştirme, bir kişi ya da grubun “bizden olmayan” olarak tanımlanıp dışlanması, damgalanması ve değersizleştirilmesi sürecidir. Toplumsal kimliklerin inşasında kurucu bir rol oynar. Psikolojik düzeyde bu süreç, bireyin aidiyet ihtiyacını “biz–onlar” ayrımıyla karşılamasıyla işler. Sosyolojik açıdan bakıldığında ise egemen sınıfların statükoyu sürdürme aracına dönüşür.

Ötekileştirme kavramı futbolda ise taraftar kimliğinin keskinleşmesiyle rakip kulübün “öteki” olarak konumlandırılması olarak ortaya çıkar.

Ötekileştirme kime ne fayda sağlar?

Ötekileştirme, futbol dünyasında özellikle kulüp yöneticilerinin sıkça başvurduğu etkili ve kendileri bakımından çok “yararlı” bir aparattır. Sportif başarısızlıklar, kötü finansal yönetim ya da şeffaflıktan uzak kararlar gündeme geldiğinde; kulüp yönetimleri bu sorunları tartışmak yerine en kolay ve düşük maliyetli yol olarak “bize karşılar” söylemine sığınır. “Hakemler”, “federasyon”, “rakip kulüpler”, “yapı” ya da “hakkımız yeniyor” gibi ifadeler üzerinden bir “düşman” kurgulanır; böylece kulüp içindeki gerçek sorunlar görünmez hâle getirilir. Sonuçta başarısızlıklar sorgulanmak yerine örtülür, yerini ise bilinçli biçimde üretilmiş bir mağduriyet anlatısı alır.

Bu strateji sayesinde taraftarın dikkati içerideki yapısal sorunlardan dışarıya yönlendirilir. Yönetimlerin hesap verme sorumluluğu zayıflarken, eleştirel sesler de kolaylıkla bastırılır. Dahası, bu söylem kitleleri duygusal olarak konsolide eder; taraftar, kulübün etrafında bir savunma refleksi geliştirir ve sorgulamak yerine sahiplenmeye yönelir.

Ortaya çıkan tablo, aslında klasik bir Gramsciyen hegemonya üretimidir. Burada rıza, somut başarılar ya da rasyonel yönetim performansıyla değil; duygusal mobilizasyon ve algı yönetimiyle sağlanır. Böylece yöneticiler, başarısızlıklarını perdeleyerek iktidarlarını sürdürme imkânı bulur.

Sosyal psikoloji literatüründe ötekileştirme, bireyin kendi grubunu tanımlarken karşıt bir grup yaratma eğilimi olarak açıklanır. Ancak Türkiye’de futbol bağlamında bu süreç, yalnızca taraftarlar arasında kendiliğinden gelişen bir rekabetten ibaret değildir. Aksine, ötekileştirme çoğu zaman kulüp yöneticileri tarafından bilinçli ya da yarı bilinçli biçimde kullanılan bir “iktidar aparatı”na dönüşmüştür. Çünkü bu yöntem, taraftar kitlelerini en hızlı ve en düşük maliyetle konsolide etmenin en etkili yollarından biridir.

Peki kim zarar görüyor?

Ötekileştirme söylemi kısa vadede bazı aktörlere avantaj sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede bedelini geniş bir kesim ödüyor. Bu sürecin en ağır yükünü ise taraftar tüketici ve futbol paydaşları taşıyor. Sürekli gerilim ve öfke atmosferi içinde kalan taraftar tüketici, zamanla futbolu keyif almak için değil, adeta bir mücadele ya da “savaş” izlemek için takip eder hale geliyor. Kimlikler keskinleşiyor, farklı düşünce ve aidiyetlere karşı tolerans azalıyor. Sonuçta futbolun sunduğu ortak sevinç ve estetik haz giderek kayboluyor.

Ancak zarar gören yalnızca taraftar değil. Kulüpler de uzun vadede bu söylemin yıkıcı etkisiyle karşı karşıya kalıyor. Kısa vadede dikkat dağıtıcı bir araç olarak kullanılan ötekileştirme, zamanla kurumsallaşmayı zayıflatıyor, mali disiplini bozuyor ve yönetim kalitesini düşürüyor. Bu da kulüplerin uluslararası rekabet gücünü geriletiyor. Başka bir ifadeyle, ötekileştirme kulüpleri içeriden aşındıran görünmez bir çürüme yaratıyor.

Toplumsal düzeyde ise bu dilin etkileri daha da derinleşiyor. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” olarak tanımladığı olgu, futbol üzerinden yeniden üretiliyor. Takım aidiyeti, sosyal kimliğin bir parçası haline geliyor; “bizim takım” anlayışı, “bizim mahalle” algısına dönüşüyor. Bu süreçte farklı olan dışlanıyor, karşıtlıklar keskinleşiyor. Böylece futbol, toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve hızlandıran bir mecra haline geliyor.

Belki de en büyük zararı ise futbolun kendisi görüyor. Oyun, ikinci plana itiliyor; estetik, yaratıcılık ve sportif rekabetin doğallığı giderek zayıflıyor. Rekabet, yerini düşmanlığa bırakıyor. Sonuçta futbol, birleştirici bir oyun olmaktan uzaklaşıp ayrıştırıcı bir araca dönüşüyor.

Medya, ötekileştirmeyi yeniden üretim aracıdır

Medya ve içerik ekonomisi açısından bakıldığında, ötekileştirme adeta bir “reyting motoru” işlevi görür. Gerilim yükseldikçe tartışma programlarının izlenme oranları artar, sosyal medyada etkileşim hızlanır ve algoritmalar bu yoğun ilgiyi ödüllendirerek daha fazla görünürlük sağlar. Böylece kutuplaşma, dikkat ekonomisinin en güçlü yakıtlarından birine dönüşür.

Siyasi düzlemde ise futbol, toplumsal gerilimleri yönlendiren bir “emniyet supabı” gibi işlev görebilir. FutbolEkonomiyazarlarından Prof.Dr.Ahmet Talimciler’in sıkça vurguladığı üzere, futbol gündelik hayatta biriken sıkışmışlık duygusunun sembolik olarak dışa vurulduğu bir alandır. Ancak burada temel sorun, bu boşaltımın çoğu zaman iyileştirici (sağaltıcı) olmaktan ziyade, mevcut gerilimleri yeniden üretmesi ve derinleştirmesidir.

Yine FutbolEkonomi yazarlarından Prof. Dr. Fuat Tanhan da makalelerinde futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olarak değil, ötekileştirmenin üretildiği ve yeniden dolaşıma sokulduğu güçlü bir toplumsal alan olarak ele alır. Tanhan’a göre tribünlerdeki rekabet ve taraftar kimlikleri, derinlerde biriken kolektif travmalar, ekonomik eşitsizlikler ve kimlik çatışmalarıyla şekillenir; bu dinamikler de “biz” ve “onlar” ayrımını sürekli yeniden üretir. Özellikle Türkiye gibi gerilim düzeyi yüksek toplumlarda futbol, bastırılmış öfke ve adaletsizlik duygularının dışa vurulduğu bir katarsis alanına dönüşürken, aynı zamanda sembolik bir varoluş mücadelesinin sahnesi haline gelir. Tanhan, bu nedenle ötekileştirmenin yalnızca tribün davranışlarıyla sınırlı kalmadığını; kulüp organizasyonlarından spor psikolojisine uzanan kurumsal bir boyut taşıdığını vurgular ve çözümün, bireysel tutumların ötesine geçerek futbolun tüm paydaşlarını kapsayan yapısal ve psikososyal bir dönüşümle mümkün olabileceğini ileri sürer.

Benzer biçimde Prof. Dr. Ahmet Talimciler de futbolun Türkiye’de hem bir “kaçış alanı” hem de bir “yönlendirme aracı” olduğunu belirtir. Talimciler’e göre futbol, gündelik yaşamda biriken ekonomik ve sosyal gerilimlerin sembolik olarak boşaltıldığı bir sahadır; ancak bu boşaltım çoğu zaman kalıcı bir rahatlama yaratmaz, aksine yeni gerilimlerin üretildiği bir döngüyü besler. Taraftarlar, kendi takımlarının başarısı üzerinden kimlik inşa ederken, rakip takım taraftarını yalnızca sportif bir rakip olarak değil, giderek keskinleşen bir “öteki” olarak konumlandırır. Böylece futbol, bir yandan toplumsal duyguların ifadesine alan açarken, diğer yandan ötekileştirme mekanizmalarını yeniden üreten bir enstrüman olarak işlev görür.

Sosyal kimlikten gerilim siyasetine kayış, Türk futbolunda ‘biz ve onlar’ı inşa ediyor

Jacques Lacan’ın yaklaşımından hareketle sosyolojik düzeyde “biz ve onlar” ayrımı, kimliğin ilişkisel olarak kurulmasının bir sonucudur. Birey, kendini tanımlarken yalnızca “ne olduğu” üzerinden değil, aynı zamanda “ne olmadığı” üzerinden de bir sınır çizer. Bu sınır, Lacan’ın “Öteki” kavramıyla ifade ettiği referans alanıdır; yani özne, kendini anlamlandırmak için daima dışsal bir karşıtlığa ihtiyaç duyar.

Bu çerçevede toplumlar da benzer bir mekanizma ile çalışır. “Biz” dediğimiz kolektif kimlik, ortak değerler, semboller ve aidiyetler etrafında kurulur; ancak bu inşa süreci çoğu zaman bir “onlar” tanımıyla tamamlanır. “Onlar”, farklı olanı temsil eder ve bu farklılık üzerinden “biz” daha görünür ve anlamlı hale gelir. Sosyolojik olarak bu durum, grup dayanışmasını güçlendirebilir; fakat aynı zamanda ötekileştirme, dışlama ve çatışma riskini de beraberinde getirir.

Bu bağlamda, FutbolEkonomi yazarlarından Prof.Dr.Turgay Biçer, futbolun yalnızca bir rekabet alanı olmadığını, aynı zamanda “biz” ve “onlar” ayrımının üretildiği güçlü bir kimlik sahası olduğunu” vurgular. Bu çerçevede taraftarlar, kendi aidiyetlerini pekiştirmek ve yüceltmek adına rakibi sıradan bir sportif karşıt olmaktan çıkararak düşmanlaştırma eğilimi gösterir; böylece ötekileştirme, tribün kültürünün ve futbol söyleminin merkezinde yeniden üretilen bir dinamiğe ve sürece dönüşür.

Bu süreç, Henri Tajfel’in “Sosyal Kimlik Teorisi” ile birebir örtüşür. Taraftar, “biz” duygusunu güçlendirmek için “onlar”ı yaratır. Ancak Türkiye’de bu ayrım, çoğu zaman spor sınırlarını aşar; kültürel, sınıfsal ve hatta siyasal kodlarla iç içe geçer. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi büyük kulüpler, yalnızca sportif markalar değil; aynı zamanda farklı yaşam tarzlarının ve sembolik dünyaların temsilcileri haline gelir.

Kulüp yöneticileri ise bu kimlikleri mobilize etme konusunda son derece pragmatik davranır. Başarısızlık dönemlerinde taraftarın dikkatini saha dışına çekmek, hakemler, federasyon ya da rakip kulüpler üzerinden bir “mağduriyet” söylemi üretmek, Türkiye futbolunun neredeyse kronikleşmiş reflekslerinden biridir. Bu söylem, taraftarı yeniden konsolide eder; çünkü dış tehdit algısı, grup içi dayanışmayı artırır. Sosyal psikolojide bu durum “tehdit altında birlik” olarak tanımlanır.

Ancak bu strateji, kısa vadede işe yarasa da uzun vadede yıkıcıdır. Çünkü ötekileştirme, rekabeti düşmanlığa dönüştürür. Bu noktada Zygmunt Bauman’ın modern toplum analizleri devreye girer. Bauman’a göre modern toplumlar, belirsizlikle baş edebilmek için “düşman figürleri” üretir. Türkiye futbolunda bu figür bazen hakem, bazen federasyon, bazen de rakip kulüp olur. Ancak sonuç değişmez: Sürekli bir gerilim hali.

Mahalle baskısı futbolda da etkili

Bu gerilim, yalnızca tribünlerde kalmaz; toplumsal polarizasyonu da besler. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramı burada yeniden anlam kazanır. Futbol taraftarlığı, bireyin sosyal çevresi içinde bir kimlik göstergesine dönüşür. Hangi takımı tuttuğunuz, sadece bir tercih değil; aynı zamanda bir aidiyet beyanıdır. Bu aidiyetin dışına çıkmak ise çoğu zaman sosyal baskıyla karşılanır. Böylece futbol, mikro düzeyde mahalle baskısının, makro düzeyde ise kutuplaşmanın yeniden üretildiği bir alan haline gelir.

Bu sürecin en tehlikeli boyutu ise ötekileştirmenin giderek sertleşmesidir. Rekabetin yerini düşmanlık aldığında, sporun birleştirici gücü ortadan kalkar. Tarihsel olarak bakıldığında, ötekileştirmenin bu tür yoğunlaştığı alanların zamanla daha otoriter ve dışlayıcı ortamlara zemin hazırladığı görülür. Bu durum, sporun doğrudan faşizme evrildiği anlamına gelmez; ancak ötekileştirmenin kontrolsüz bırakıldığında otoriter refleksleri beslediği açıktır.

Ötekileştirme neden sürdürülemez?

Ötekileştirme üzerine kurulu model, doğası gereği sürekli yeni bir “düşman” üretmek zorundadır. Çünkü bu anlayış gerilimle beslenir; tartışma, çatışma ve karşıtlık olmadan varlığını sürdüremez. Ancak bu gerilim zamanla dağılmaz, aksine birikir ve yoğunlaşır. Tam da bu noktada, René Girard’ın işaret ettiği “günah keçisi mekanizması” devreye girerek, sistem krizlerini dışsallaştırarak çözmeye çalışır. Fakat bu mekanizma sonsuza kadar işlemez; bir noktada çöker ve sistem kendi krizini üretmeye başlar.

Bu çöküşün sonuçları ise kaçınılmazdır. Biriken gerilim, sahadan tribünlere, oradan da kurumsal örgütlenmelere sirayet eder. Şiddet olayları artar, taraftar davranışları sertleşir ve en sonunda kulüplerin ve futbolun kurumsal niteliği zarar görür. Kısacası, ötekileştirme kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede kendi zeminini aşındıran, sürdürülemez bir döngü yaratır.

Süper Lig’de gerilim nasıl “topraklanır”?

Süper Lig’de biriken gerilimi azaltmak için romantik “hoşgörü” çağrıları yeterli görünmüyor. Kalıcı çözüm ancak doğru tasarlanmış bir sistemle mümkün olabilir. Bunun ilk adımı kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirliğin gerçek anlamda tesis edilmesi olarak kendisini somutluyor. Bunun için ilke etapta bağımsız ve etkili denetim mekanizmaları kurulmalı, kulüplerin finansalları açık ve düzenli biçimde izlenebilir hale getirilmelidir. Yönetimlerin popülist söylemlerle alan kazanmasının önüne geçildiğinde, iç sorunları gizlemek için dış düşman üretme refleksi de doğal olarak zayıflayacaktır.

İkinci olarak, gelir dağılımında daha adil bir yapı kurulmalı; rekabetçi dengeyi güçlendirecek ve futbol kalitesini yukarı çekecek bir sistem hayata geçirilmelidir. Yayın gelirlerinin daha dengeli paylaşılması ve kulüpler arasındaki finansal uçurumun daraltılması, sistemin tansiyonunu düşürür. Çünkü ekonomik eşitsizlik, rekabeti beslemekten çok, ötekileştirmeyi körükleyen bir yakıta dönüşmektedir.

Üçüncü olarak, Muzafer Sherif’in “Gerçekçi Çatışma Teorisi”nde ortaya koyduğu gibi, gruplar arasındaki gerilim çoğu zaman rekabetten beslenir; ancak ortak ve ulaşılması gereken üst hedefler tanımlandığında bu gerilim iş birliğine dönüşebilir. Bu çerçevede kulüpler yalnızca rakip değil, aynı futbol ekosisteminin paydaşlarıdır. Avrupa’da başarı gibi ortak hedefler etrafında birleşmek, rekabeti yıkıcı olmaktan çıkarıp yapıcı hale getirebilir. Bu doğrultuda kulüpler arası iş birliği platformlarının oluşturulması kritik önemdedir.

Dördüncü başlık, medya dilinin düzenlenmesidir. Burada sert bir sansürden daha çok, “yumuşak denetim” mekanizmalarıyla nefret dili yerine analitik ve sorumlu bir dilin teşvik edilmesi gerekir. Spor medyasında etik standartların güçlenmesi, gerilim dilini zayıflatır; bu da doğrudan taraftar davranışlarına yansır.

Beşinci olarak, taraftar deneyimi yeniden tasarlanmalıdır. Aile tribünleri, karma etkinlikler ve farklı takım taraftarlarını bir araya getiren projeler, Gordon Allport’un “temas” hipotezinin işaret ettiği gibi önyargıları azaltır. Bu hipoteze göre, farklı gruplardan insanlar uygun koşullarda bir araya gelip etkileşime girdikçe, birbirlerine yönelik önyargıları zayıflar. İnsanlar birbirini tanıdıkça “öteki” kavramı anlamını yitirir; tanıdık olan düşman olmaktan çıkar.

Ötekileştirmenin ekonomisi

Ötekileşmeyi sağlıklı biçimde anlamlandırabilmek için, Türk futbolundaki sorunun yalnızca sahadaki sportif sonuçlarla sınırlı olmadığını da görmek gerekir. Asıl mesele, sürdürülebilirlikten uzak bir ekonomik ve yönetsel yapının varlığıdır. Kısa vadeli başarıya odaklanan, şeffaflıktan uzak ve sürekli kriz üreten bu model, futbolun tüm dinamiklerini belirleyen temel zemin haline gelmiştir.

Bu örgütlenme içinde ötekileştirme, basit bir sosyolojik refleks olmanın ötesine geçerek işlevsel bir ekonomik araca dönüşür. Çünkü modern futbolda gerilim dikkat üretir, dikkat ise doğrudan ekonomik değere çevrilir. Yayıncılar için reyting, kulüpler için taraftar mobilizasyonu, medya için etkileşim… Bu gerilim sürekli yeniden üretilir ve tüm aktörler bir şekilde bundan beslenir. Bu yüzden “futbol ekonomisi bir gösteri ekonomisine dönüşmüştür” tespitimiz, mevcut düzeni açıklayan en net ve isabetli çerçevelerden biri olarak öne çıkar.

Ancak bu düzenin kaçınılmaz bir bedeli vardır ve bu bedeli en ağır şekilde taraftar tüketiciler öder. Sürekli kutuplaşma ve gerilim üzerinden işleyen sistem, futbolun keyif veren doğasını aşındırırken, taraftar tüketiciyi de giderek artan bir duygusal ve psikolojik yükün içine çeker.

Futboldaki tüm sorunların temelinde gelir dağılımı adaletsizliği yatar!

Yıllardır vurguladığım gibi, futboldaki sorunların temelinde gelir dağılımındaki dengesizlikten beslenen eko-politik sebepler yer alır. Bu nedenle bugünün Türk futbolunu doğru anlamak kritik bir önem taşır. Eğer futbol ekonomisi sürdürülebilir bir yapıya sahip değilse, oyunun kendisinin de sürdürülebilir olması olanaklı değildir. Bugün gelinen noktada tam da böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Sürdürülebilirlikten uzak ekonomik model, oyunun doğasını tehdit eden derin bir krize dönüşmüş durumda...Futbol ekosisteminde giderek belirginleşen yapısal anomaliler ise bu krizi daha da derinleştirerek sistemi adeta patolojik bir vakaya dönüştürüyor.

Ötekileştirmeye karşı neler yapılmalı?

Makro bazda ise en önemli ve acil problem, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF)’nun futbolu düzenleme ve yönetme rolü yeniden tanımlanması gerektiği ile ilgilidir. TFF’nin Mevcut yapısı, çağdaş futbolun ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden kurgulanmalıdır. Federasyon, yalnızca kriz anlarında devreye giren bir hakem değil; güven üreten, sistemi inşa eden ve yön veren bir kurum haline gelmelidir. Şeffaf, öngörülebilir ve tutarlı karar mekanizmaları oluşturulduğunda hem komplo teorileri hem de güvensizlik doğal olarak zemin kaybedecektir.

Ötekileştirme kısa vadede güç üretir; kitleleri harekete geçirir ve dikkat çeker. Ancak uzun vadede sistemi aşındırır ve kaçınılmaz olarak çöküşe sürükler. Bugünkü Süper Lig modeli büyük ölçüde bu gerilim üzerinden ayakta duruyor; ancak bu yapı sürdürülebilir değildir. Oysa sürdürülebilir olmayan hiçbir sistem kalıcı olamaz. Bu nedenle, sürdürülebilirlik ve dayanıklılık için gerilim üreten yapı “topraklanmalı”; kulüpler ve tüm futbol paydaşları üzerinden bu gereksiz yük sistemden uzaklaştırılmalıdır. Bu işlevi yerine getirecek, yani gerilimi azaltacak ve dengeleyecek kurumsal mekanizmaları kurma sorumluluğu ise futbolun en üst otoritesi olan Türkiye Futbol Federasyonu’na aittir.

Ötekileştirmenin panzehiri

Ötekileştirmenin panzehiri; bireysel ve toplumsal düzeyde empatiyi, sosyal teması ve çoğulcu demokrasi ilkelerini hayata geçirmektir. Farklı grupların eşit koşullarda ve ortak hedefler etrafında bir araya gelmesi, yerleşik önyargıları aşındırarak karşılıklı anlayışı güçlendirir.

Toplumsal düzeyde; eşit koşullarda bir araya gelmeyi artırmak, adil ve kapsayıcı kurumları güçlendirmek ve dili sorgulayan eleştirel bir bilinç geliştirmek büyük önem taşır.

Birey açısından ise öz-farkındalık belirleyicidir. İnsan kendi iç dünyasıyla yüzleştiğinde, “öteki”ni bir tehdit olarak görmek yerine daha anlaşılır ve insani bir konumda değerlendirmeye başlar.

Futbolda gerçek bir dönüşüm ise, sadece sahadaki oyunu değil; yönetimden teşvik sistemlerine, taraftar deneyiminden iletişim diline kadar her alanı kapsayan bir değişimi gerektirir. Şeffaf ve güven veren bir yönetim kurulmadan, dengede rekabet sağlanmadan, kaynaklar ve gelirler daha dengeli ve adil dağıtılmadan ve farklı taraftarları buluşturan ortak alanlar oluşturulmadan kalıcı ilerleme sağlanamaz.

Bu yüzden çözüm; doğru kuralların konulduğu, doğru teşviklerin verildiği ve birleştirici bir dilin benimsendiği bir sistemi birlikte kurmaktan geçer. Gerilimi besleyen değil, ortak değeri büyüten bir anlayış ancak bu şekilde hayata geçirilebilir.

Sonuç olarak

Türk futbolunun önünde açık bir yol ayrımı bulunuyor… Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir.

İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur.

Bunda en büyük sorumluluk kulüp yönetimlerindedir.

Gerilimin yerini sevginin aldığı, ayrışmanın değil birliğin büyüdüğü; karşılıklı anlayışın ve hoşgörünün yükseldiği bir sezon olsun. Fair play’in yalnızca sahada kalmadığı, tribünlere, sokaklara ve dile de yayıldığı; rekabetin sert ama kalplerin yumuşak kaldığı bir futbol yılına adım atalım.

Keyifli olduğu kadar estetik, mücadele dolu olduğu kadar saygılı bir sezon dileğiyle… Hoş geldin 69. sezon!

/././

İspanya’ya mülteci akını: Avrupa’da dengeler değişebilir mi?-Eray Özer- 

Görünen o ki Avrupa’da da yeni cepheleşmeler oluşuyor. İspanya-Fransa hattına karşı İtalya-Almanya ittifakı mesela. Avrupa’nın Kuzey Afrika politikası yeniden yazılıyor. Cezayir-Fas geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme riski var. Fas ise giderek ABD-İsrail cephesine daha bağımlı hâle geliyor.

Üçüncü ve son yazıyla İspanya’ya mülteci akını ve Kuzey Afrika bahsini kapatalım istiyorum. Trump-İsrail ekseninin konuya nasıl dahil olduklarını anlatacağım ama önce buraya kadar olan kısmı özetleyeyim.

* Ceuta, İspanya yönetimindeki bir Kuzey Afrika şehri. İspanya, Batı Sahra’dan çekildikten sonra burası ve Melilla’daki varlığını da kaybetmek istemiyor. Bu nedenle Fas’ın Batı Sahra’daki egemenlik tezine destek veriyor.

* 2021’de İspanya, Batı Sahra’daki ayrılıkçı Polisario Cephesi liderini tedavi edince Ceuta’ya benzer bir durum yaşanmış ve Fas mülteci kapılarını açmıştı. Benzer bir mülteci akınını o zaman da görmüştük.

* İspanya’nın Fas’la arasını iyi tutmak istemesinin bir nedeni de bu. Mültecileri üstüne salmasından korkuyor.

* Lakin Fas’ın ABD-İsrail cephesiyle yakın zamanda değişen ilişkileri İspanya’yı endişelendiriyor. Trump ilk başkanlık döneminde Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini tanıyarak büyük bir diplomatik hamle yapmıştı. Karşılığında Fas, İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını perçinleyen İbrahim Anlaşmaları’na katıldığını açıkladı.

* İspanya, İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayan nadir Avrupa ülkelerinden. Ayrıca NATO’da da Trump’ın askeri harcama kotasına direniyor. Fas’ın ABD-İsrail hattıyla bu kadar yakınlaşmasından endişelenen İspanya yakın zamanda bir hamle yaptı: Fas’ın düşman kardeşi Cezayir’le -yine Fas’a verdiği destek yüzünden- bozulan ilişkileri yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaya başladı.

* Öte yandan Fas’ın baş düşmanı ayrılıkçı Polisario Cephesi de ateşkese son vererek silahlı mücadeleye dönme kararı aldı. Fas, Polisario’nun arkasında Cezayir desteği olduğuna inanıyor.

* Bu temmuzda önce Fransa sonra İspanya en üst düzeyde -başbakan düzeyinde- Cezayir ziyaretleri yapınca Fas’ta alarm zilleri çalmaya başladı. Üstüne ABD ve İsrail’in İspanya’ya bir ders verme çabası da eklenince Fas yine mülteci musluğunu açtı ve Ceuta’dan iki günde -kimi kaynaklara göre- 100 bin mülteci İspanya’ya geçiş yapmaya çalıştı.

* Bu arada, denklemde İtalya ve Almanya da var. İtalya’nın İspanya’ya sınır kontrolü başlatması da tesadüf değil. Geçmişte İspanya-Fransa cephesi Fas’la yakınlaşırken İtalya-Almanya hattı da Cezayir’le ilişkileri sıkı tutuyordu. İspanya’nın politika değişikliği İtalya’yı da tetikledi. Onlar da ABD-İsrail hattıyla ittifaka gidecek gibi görünüyor.

İşte tüm meselenin özet hali bu.

Evet, İspanya denizden gelen mültecilerle ilgili bir yasa tasarısını mecliste kabul etti ve bu durum spekülasyonlarla mülteci dalgasını tetikledi.

Evet, İspanya’nın Batı Sahra’daki eski yerleşimcilerin akrabalarına vatandaşlık vereceğini duyurması Fas’ın hoşuna gitmedi.

Bunlar da etkili kuşkusuz. Ama büyük resmi anlatmıyor.

Mesele birkaç pratikten çok ötede bir çelişki barındırıyor. Bir kere her şeyden önce, Avrupa’nın Kuzey Afrika politikasının yeniden şekillendiğini görebiliyoruz. Ve bu durum Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız değil, hatta bir tür domino etkisi sonucu ortaya çıkıyor.

ABD’nin burayı “kaşıyacağını” görebiliyoruz. Trump anında vaziyeti İspanya Başbakanı Sanchez’in beceriksizliğine bağladı. Sık sık Türkiye hakkında da atıp tutan itici, tam olarak ne iş yaptığı da belli olmayan bir adam var: Michael Rubin. Bu adam, son krizde de devreye girdi/sokuldu ve “Faslılar bir buldozerle sınırı yıkıp Ceuta ve Melilla’yı kendi topraklarına katmalıdır” diyerek bir anlamda Fas’a “akıl” verdi.

İsrail durur mu? BM Temsilcisi Danny Danon İspanya’yı “Kuzey Afrika’daki sömürgeci zihniyetinden kurtulamamakla” suçladı. Bunu söyleyenin bir İsrailli olması trajikomik bir fıkra gibi. Gerçi İsrail hükümeti hızla Danon’la kendi tavrı arasına bir çizgi çekti. Şimdilik daha nötr durmayı tercih ediyor, İspanya aleyhine yeni bir laf etmiyorlar.

Tabii bir de meselenin “ibretlik” kısmı var: ABD ve Avrupa sağı “sınırları denizden/karadan geçmeye çalışan Afrikalı mülteciler” görüntüsüne bayıldı. Trump “Kasım’daki seçimleri Demokratlar kazanırsa bizim sınırlar da ‘nah’ böyle olacak” demeye başladı bile. Bir taşla iki kuş…

Peki bundan sonra ne olabilir?

Fas ve Cezayir geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme ihtimali var. Kuzeyde Rusya cephesi varken Avrupa güneyde büyük bir savaşa izin vermez gibi ama belli de olmaz. Büyük savaş olmasa bile sınır çatışmaları şeklinde bir cereyan görebiliriz.

İspanya’yla İtalya arasındaki gerilimin İspanya-Fransa çizgisine karşı İtalya-Almanya iş birliğini getirme ihtimali de yüksek. İspanya ve Fransa, Trump’a karşı biraz daha mesafeli, Çin’le iş birliğine daha açık bir çizgiyi takip ederken İtalya ve Almanya ABD/İsrail ikilisiyle ilişkileri derinleştirme yoluna gidebilir.

Enerji meselesinin buradaki önemini de atlamayalım. Rusya’dan gelemeyen doğal gaz Cezayir’den gelebiliyor. Cezayir Avrupa’daki bu çekişmeyi avantaja çevirerek daha da güçlü bir pozisyon elde edebilir.

Bu durumda Fas, Amerikalı ve İsrailli dostlarına daha bağımlı hale gelecektir. Öyle oldukça gerilim daha da artacaktır. Döndük mü başa? Zaten dünya böyle böyle, her şey birbirini tetikleyerek ilerlediği için uçuruma doğru yuvarlanıyor.

Şöyle bitireyim: İspanya, Portekiz, İtalya, Fransa kıyılarında mis gibi geçinip gidiyorken… Akdeniz’in nefis nimetlerinden yararlanıp yaşayıp gidiyorken… “Yok, buralar yetmez. Daha çok toprak lazım. Daha çok ganimet lazım. Daha çok köle lazım” diye gemilerle okyanuslara açılıyorsun. Bulduğun her yeni toprağa çörekleniyorsun. Etinden sütünden, kölesinden madeninden sonuna kadar yararlanıyorsun. Bunu da bir 400-500 yıl kadar mutlu mesut yapmaya devam ediyorsun.

Sonra sanayideki devrimler, iletişimin ve ulaşımın hızlanması seni bir anda buralardan vazgeçmeye zorluyor. Vazgeçer misin?

Geçmezsin tabii. Geçmiyorsun. Senin topraklarındaki halkın mutluluğu öte coğrafyaların kaynaklarıyla mümkün ancak. Biliyorsun.

İşte bu yüzden sömürdüğün yerlerden çekilmiş gibi yaparak, başka yöntemlerle oranın kaynaklarını kurutmaya devam ediyorsun.

Hep söylüyorum, hep de söyleyeceğim: Nerede bir kardeş kavgası varsa bilin ki işin içinde oranın kaynaklarını sömürmek isteyenlerin parmağı var.

Filler tepişiyor, çimenler eziliyor.

İyi haftalar.

NOT: Konuya dair birinci ve ikinci yazılara bu bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

/././

Yeni varlık barışına ilişkin bazı sorulara cevaplarım -Erdoğan Sağlam- 

Tebliğde, gelir vergisi mükellefiyeti bulunmayan kişilerden varlık barışından yararlanmak isteyenlerin, Türkiye'de bulunan ancak hâlihazırda banka ve aracı kurumlarda bulunmayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları için bildirimde bulunmak suretiyle uygulamadan yararlanabilecekleri belirtilmiştir. Bu açıklama kanuna aykırıdır.

Değerli okurlar, yeni varlık barışını daha önce kaleme aldığım yazılarla bilgilerinize sunmuştum. Genel olarak konuya hâkim olduğunuzu varsayıyorum. Bundan sonraki yazılarım, varlık barışı uygulamasında ortaya çıkan sorunlar ve tereddüt edilen konularla sınırlı olacak. 

Bugünkü yazımda bu konuda bana ulaşan bazı soruları cevaplandıracağım. 

1- Banka ve aracı kurumlar taahhütname verenlere indirimli oranları uyguluyor mu? 

Banka ve aracı kurumlar, kendilerine bildirilen varlıklara ilişkin olarak bildirim sahibinden, bildirilen varlıkların değeri üzerinden yüzde 5 oranında peşin olarak vergiyi tahsil etmek ve bildirimi izleyen ayın on beşinci günü akşamına kadar vergi dairesine ödemek zorundalar. 

Ancak kanunda banka veya aracı kurumlara bildirilen varlıkların; vadeli hesaplarda, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun kapsamında ihraç edilen devlet iç borçlanma senetleri ile kira sertifikalarında veya girişim sermayesi yatırım fonlarında belli sürelerle tutulacağının taahhüt edilmesi halinde vergi oranı indirimli uygulanıyor.  

Taahhüt süresi ve bildirim tarihine göre uygulanacak vergi oranları şöyle: 

Varlık barışından yararlanabilmek için vergi oranı kanunda bu şekilde düzenlenmiş olmasına rağmen bazı durumlarda banka ve aracı kurumların indirimli oranı uygulamadıkları yönünde duyumlar alıyorum. 

Bu uygulamanın banka ve aracı kurumlara getirilen takip sorumluluğu nedeniyle yapıldığını düşünüyorum.  

Öncelikle belirtmek isterim. Bildirilen varlıkların, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren iki ay içinde Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılmaması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmemesi ile bildirilen tutarlara ilişkin tarh edilen vergilerin süresinde ödenmemesi, taahhütlere uyulmaması ve ilgili maddede yer alan diğer şartların yerine getirilmemesi hallerinde varlık barışı ile sağlanan vergi korumasından (vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin hükümlerden) yararlanılamıyor. 

Tebliğe göre, bildirimde bulunanlar tarafından taahhüt süresine uyulmaması durumunda, varlığın bulunduğu banka veya aracı kurum tarafından, bildirim tutarı esas alınarak zamanında alınmayan vergi tutarının tespit edilerek bu tutara isabet eden vergi ve gecikme faizinin kesinti yoluyla tahsil edilmesi ve tahsil edildiği ayı takip eden on beşinci günü akşamına kadar vergi dairesine ödenmesi yükümlülüğü getirilmiş bulunuyor. 

Banka ve aracı kurumlara, bir anlamda vergi dairesinin görevi olan taahhüt şartlarının ihlal edilip edilmediğini takip etme ve ihlal edildiğinin tespiti halinde eksik ödenen bildirim sahibinden tahsil ederek vergi dairesine ödeme yükümlülüğü getiriliyor. 

Kanaatimce çoğu banka bu takip ve ödeme sorumluluğunu üzerine almaz, yani riske girmez. Bu nedenle yüzde 5 vergiyi peşin tahsil etme uygulamasını tercih etmelerini normal karşılıyorum. Maliye’nin bu konuyu biraz düşünmesi lazım. 

2- İzaha davet uygulaması devam ederken varlık barışından yararlanılabilir mi? 

Evet yararlanılabilir. Çünkü kanunda vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra yapılan bildirimler dolayısıyla vergi korumasından yararlanılamayacağı açıkça hükme bağlanmış bulunuyor.  

İzaha davet sonucunda vergi incelemesine sevk edilmeden önce süreç devam ederken varlık barışından yararlanılması halinde vergi korumasından kesin olarak yararlanılabilecektir. Çünkü henüz vergi incelemesine başlanılmış veya takdir komisyonuna sevk edilmiş bir durum yoktur. 

Tebliğde de vergi incelemesine başlanıldıktan veya takdir komisyonuna sevk edildikten sonra yapılan bildirimlerin, vergi inceleme veya takdir komisyonu kararı sonucunda tespit edilen matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olmayacağı, bu kapsamda bildirime konu edilen tutarların, tespit edilen matrah farklarına mahsup edilemeyeceği açıklanmıştır. 

Gelir İdaresi Başkanlığının web sayfasında yayımladığı varlık barışına ilişkin rehberde, vergi dairesi ya da vergi incelemesine yetkili olanların ıttılaına girmekle birlikte vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk işleminden önce bildirimde bulunulması durumunda ise vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin hükümden yararlanılabileceği açıkça ifade edilmiştir. 

Bu açıklama da izaha davet sürecinde yapılan bildirimler dolayısıyla varlık barışının vergi koruması hükümlerinden yararlanılabileceğini teyit etmektedir. 

İzaha davet süreci dışında henüz vergi incelemesi veya takdir süreci başlatılmamış, ancak vergi dairesi veya diğer birimlerin araştırma ve bilgi alma süreçlerini devam ettirdikleri durumlar için de vergi korumasından yararlanılabilir. 

3- Gelir vergisi mükellefi bulunmayan kişiler Türkiye’de bulunan varlıkları için bildirimden yararlanabilir mi? 

Kanuna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefiyeti bulunmayanların da gerek yurt dışında gerekse Türkiye'de bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları için bildirimde bulunmak suretiyle madde hükmünden yararlanabilmeleri mümkündür.  

Bu kişilerin yurt dışındaki varlıklarını Türkiye’ye getirmeleri, yurt içindeki varlıklarını ise bildirim tarihi itibarıyla banka veya aracı kurumlara yatırmak suretiyle tevsik etmeleri zorunludur. Bu kişiler defter tutmadıkları için, bildirdikleri varlıkları kayıt altına alma gibi bir yükümlülükleri yoktur.  

Rehber’de de varlık barışından yararlanan kişilerin, Türkiye’de bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını bildirim tarihi itibarıyla banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırmaları ve bu durumu tevsik edici belgelerle kanıtlamaları gerektiği belirtilerek kanuna uygun açıklamada bulunulmuştur. 

Bu hükme göre gelir vergisi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişilerin, Türkiye’de bulunan paralarını (TL veya döviz) bildirim konusu etmeleri ve bildirimde bulundukları bankalarda mevcut veya yeni açacakları bir hesaba transfer ederek veya yatırarak tevsik etmeleri şartıyla vergi korumasından yararlanmaları mümkündür.  

Örneğin gelir vergisi mükellefiyeti bulunmayan bir kişi geçen yıl yurt dışında elde ettiği menkul kıymet satışından doğan gelirlerini veya kar paylarını beyan etmemiş olsun. Bu kişi söz konusu tutarları geçen yıl Türkiye’ye getirmiş olsa bile yeni varlık barışından yararlanabilir. Bildirim tarihi itibarıyla söz konusu tutarları bildirimde bulunduğu bankadaki mevcut hesabına veya yeni açacağı bir hesaba yatırarak bu paraları kanuna uygun şekilde tevsik edebilir. Bu durumda, yurt dışında elde ettiği ve beyan etmediği bu gelirler için vergi korumasından yararlanabilir. 

Kanuna göre böyle olmakla beraber Tebliğde yer alan açıklamalar bu konuda tereddüt yaratmıştır.  

Tebliğde, gelir vergisi mükellefiyeti bulunmayan kişilerden varlık barışından yararlanmak isteyenlerin, Türkiye'de bulunan ancak hâlihazırda banka ve aracı kurumlarda bulunmayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları için bildirimde bulunmak suretiyle uygulamadan yararlanabilecekleri belirtilmiştir.  

Tebliğde yer alan bu açıklama kanuna aykırıdır. Umarım en kısa sürede düzeltilir.

/././

Devlet okulunda "kayıt şartı" listesi: 6 aylık fatura, koli koli peçete, marka marka pil 

İstanbul'daki bir devlet okulunda kayıt yaptırmak isteyen velilerden son 6 aylık elektrik, su ve doğal gaz faturalarının yanı sıra çeşitli kırtasiye ve hijyen ürünleri istendiği öne sürüldü. Listede pil için marka belirtilmesi de dikkat çekti. İstanbul'da yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde bir devlet okulunun kayıt için velilere verdiği belirtilen ihtiyaç listesi tepki çekti.


https://t24.com.tr/gundem/devlet-okulunda-kayit-sarti-listesi-6-aylik-fatura-koli-koli-pecete-marka-marka-pil,1341341

***

Eski Google çalışanı, yapay zekâyı eleştirmek için sohbet botu geliştirdi; saatte 5 bin mesajı tek tek kendisi cevaplıyor! 

ABD’nin San Francisco kentinde “önde gelen yapay zekâ (AI) destekli sohbet arayüzü" olarak tanıtılan ChatTJB adlı yeni sohbet robotunun arkasında, Tucker Bryant adlı bir sanatçının olması büyük yankı uyandırdı. “Yapay zekânın” saatte aldığı 5 bine yakın mesajı, Bryant'ın bizzat cevapladığı ortaya çıktı. https://t24.com.tr/dunya/eski-google-calisani-yapay-zek-yi-elestirmek-icin-sohbet-botu-gelistirdi-mesajlari-tek-tek-kendisi-cevapliyor,1341366

***

Hem kardeşlik hem kalleşlik… Nasıl olacak!-Umur Talu- 

Mesele “barışa, silahların susmasına, kanın durmasına” karşı olmak değil… Mesele Demirtaş’ı da “içeride” tutan ve üstelik sadece iktidar nefretiyle değil, “örgütün antipatisiyle” de onun on yılını gasp eden düzenin, onun için ve herkes için sona erebilmesi.

Demirtaş sekiz yılını tutuklu, iki yılını “mahkum” olarak, on yılını verdiği cezaevinden “tüm inceliğiyle” seslendi: Bu sürecin altında kimse gizli bir niyet aramasın!

Elbette dışarıdayken de dillendirdiği ve siyaseten havasını yakaladığı “barış ve kardeşlik” açısından samimi. Ne var ki aynı zamanda şu son on yıla bakarsa, “bir hesap arayan”ları da pek haksız bulmayabilir tabii!

Selahattin Demirtaşın hayatının on yılı neden cezaevine gömülmüştü? “Kobani davası” tamam! Kobani’nin ne anlama geldiğini Suruç’ta canlı bombayla öldürülen onca insanın yakınları da biliyor, Kobani de!

Ama esas mesele “Başkanlık”a giden yolu açmak isteyen 2015 Haziran seçimlerinde, partisini Türkiye’ye açabilen “lider Demirtaş”ın Seni başkan yaptırmayacağız demesiydi. Nitekim “tek başına iktidar, tek adam iktidarı” o gün için hayal olmuştu.

Sonra Ankara Garı, Suruç katliamları, evlerinde öldürülen polisler derken, o sıradaki “açılım süreci” de bitti ve yenilenen seçimlerde “tek başına iktidar” da “başkanlık” da yeniden mümkün oldu. Suruç’ta katledilenler Kobani için hemen sınırın öte yanında toplanmıştı ya!

Demirtaş on yıldır o kin ve intikam rejiminin “mahkumu!” Neyin araç, neyin hesap olduğunu ve bundan asla vazgeçilmediğini çalınan hayatında yaşadı. Ve sürece rağmen yaşıyor da! Figen Yüksekdağ ve başkalarıyla da birlikte.

Elbette “silahların susması, kanın durması, barış, kardeşlik” kolay kolay karşı çıkılacak şeyler değil. Neden karşı olalım ki. Onca yıl bu kadar kanın, bunca canın, onca kaynağın yok olmasına yanmışsanız hele!

Ama “araç, niyet, hesap”tan söz edildi mi, bir durmuyor mu insan? “Seni başkan yaptırmayacağız” deyip partisinin oylarını arttırarak “teklik” iktidarına o gün için dur diyebilmiş kişi de içeride, “başkanı yeniden başkan yaptırmama” ihtimali bir ara en yüksek seviyeye ulaşmış belediye başkanı da içeride, “teklik” iktidarını seçim yenilgisine uğratmış ana muhalefet belediyeleri başkanlarının birçoğu içeride, kimi de AKP içine kaçmış! Zaten parti de butlanlanmış! Şu süreç bile, en çok, iki arada bir derede kalan “Yeni Parti”yi zorluyor.

Şimdi DEM sıralarından Yeni Partililere “Demirtaş’ı ağzınıza almayın, dokunulmazlığın kalkması için oy verdiniz” dendiğinde, söz doğru ama çok eksik. Çünkü Demirtaşı içeri onlar atmadı! Atanlar belli. Sebebi de.

“Hesap, niyet, araç” düzeninde, kanunlar da Anayasa da insanlar da demokrasi ve hukuk devleti de hep “araç”olmadı mı? Kin ve intikam, hesap ve araç düzeni her birini birer “alet edevat” olarak kullandı ya da atmadı mı?

“Niyete güven” hakiki bir demokrasi ve hukuk devleti niyetinin de samimiyetle ortaya çıkmasıyla olur. Yani seçilmiş bir başka milletvekilinin, Can Atalay’ın içeride tutulmamasıyla, Kavala ve diğerlerinin hayatının neden çalındığının kabul edilmesiyle, iki çift espri yaptı diye Deniz Göktaş’ın kuyuya atılmamış olmasıyla, ona değmiş buna değmemiş hesabıyla sürekli seçilmiş kişilerin avlanmamasıyla, “kirli” iken iktidara sığınanların aklanmamasıyla da.

Siyaset ve devlet düzeni, hukuk kadar, mesela eğitimin de “tek taraflı dayatma”ya zincirlenmemesiyle.

Mesele “barışa, silahların susmasına, kanın durmasına karşı olmak değil… Mesele Demirtaşı da “içeride” tutan ve üstelik sadece iktidar nefretiyle değil, “örgütün antipatisiyle” de onun on yılını gasp eden düzenin, onun için ve herkes için sona erebilmesi.

Büyük meseleler bir yana, kendi olağan hayatlarında olağanüstü zorluklara mahkum edilmiş insanların da umut duyabilmesiyle de. Ormanları, kıyıları, canlıları yok eden bir hoyratlık sisteminin topyekun değişebileceği umuduyla!

Şimdi, mesela Demirtaş hemen “serbest” kalsa, “İyi ki başkan olmuşsun” mu diyecek. Hiç sanmam! O hepimizden iyi biliyor ama o sımsıcak kitapları yazan vicdanın bir yanıyla, barış olsun da, kan dursun da, kardeşlik kurulsun dadiye düşünüyor yine samimiyetle.

Bir tek şu var: Kardeşlik düzeni de “kalleşlik düzeni”yle sakat doğar. Bilmiyorum, belki de öyle olmaz! Bir tarafta, diyelim ki gelecek adına iyi niyetimiz var, bir tarafta, demeden duramıyoruz, geçmişin canına okumuş kötü niyetin şahikası. “Terörsüz Türkiye” mümkünken “hukuksuz Türkiye” de niye mümkün hala?

/././

Gılgamış’ın kötü alışkanlıkları -Selçuk Erez- 

Bugüne kadar Gılgamış’ın çağdaşı konusunda, henüz Joyce’un Odisseya’sı çapında etki yaratacak bir eserin kaleme alınmamış olması, bizim için zamanla saygınlığımızın uydurmadan değil, gerçekten katmerlenmesine neden olabilecek bir fırsat oluşturabilir.

Ünlü edebiyatçı James Joyce, Homeros'un Odisseya” destanını model alarak tek bir günde geçen olayları anlatan bir roman yazmıştır. Roman, 16 Haziran 1904 de Dublin'de geçer ve Odisseyus'u temsil eden Leopold Blum'un gün boyunca şehirdeki gezintisini, karşılaşmalarını ve zihinsel akışını anlatır. Romandaki her bölüm Odisseya destanındaki bir olayla koşuttur.

Mesela Odisseya’daki tek gözlü dev, romanda "Yurttaş" adlı bağnaz, dar görüşlü, kökeni farklı herkesi hor gören aşırı milliyetçi bir tipe dönüşmüştür. "Tek gözlü" olması, dünyayı tek ve bir dar açıdan gören, hoşgörüsüzün biri olmasındandır. 

Odisseyus ve adamlarının hapsedildiği mağara, romanda Dublin’in dumanlı bir meyhanesidir. Mitolojideki kahramanın, devin tek gözüne kazık saplayarak onu kör etmesi, romanda sarsıcı bir sözel tartışmaya ile yansıtılır. Kör Tepegöz’ün Odisseyus’un gemisine kayalar fırlatması, tartışmanın sonunda Bay Blum, meyhaneden bir at arabasına binip kaçarken, çılgına dönen Yurttaş’ın onun arkasından bir bisküvi kutusu fırlatmasıyla ifade edilir.

Yayınlandığı devirde çeşitli sorunlara yol açmış olan bu roman, eninde sonunda Joyce'un edebiyatta “bilinç akışı tekniğinin öncüsü” ve 20. yüzyıl avangart edebiyatının baş mimarı olmasını sağlamıştır.

Joyce gibi eski destanlardan, mesela Gılgamış destanından esinlenmiş romancılar var mıdır ? Vardır; mesela Margaret Atwood, Oryx and Crake romanında genetik mühendisliği yoluyla vb.ölümsüzlük arayanları anlatırken Gılgamış olayından esinlendiğini söyler.

Peki bizim edebiyatımız?

Avrupa ve Britanya tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Norman Davies, “Europe” başlıklı önemli eserinde, Rusya’nın bir Avrupa ülkesi olup olmadığının yüzyıllar boyunca tartışıldığını, bu ülkenin ancak dünya edebiyatının seçkin eserleri düzeyinde edebiyat, dünya resim, heykel, müziği düzeyinde ürün veren sanatçılar yetiştirmeye başladığında gelişmiş bir ülke olarak kabul edildiğini söyler.

Bugüne kadar Gılgamış’ın çağdaşı konusunda, henüz Joyce’un Odisseya’sı çapında etki yaratacak bir eserin kaleme alınmamış olması, bizim için zamanla saygınlığımızın uydurmadan değil, gerçekten katmerlenmesine neden olabilecek bir fırsat oluşturabilir.

Konusunu anımsayalım: Halkına kan kusturan bir kral olan Gılgamış, gücünün ve kibirin esiriydi. Uruk halkını kat kat surlar ve tapınaklar inşa ettirmek için gece gündüz çalıştırır, onları savaşlarda harcardı.

Kibrinden bıkan halk, tanrılara yakarıp kendilerini kurtaracak birini istedi. Tanrılar da Gılgamış'ı dengelemesi için Enkidu'yu yarattı. Enkidu ile Gılgamış önce dövüştüler, sonra dost oldular. Enkidu ile koalisyona benzeyen bir birlik oluşturan Gılgamış, bir çatışmada Enkidu ölünce korktu ,"Bir gün ben de böyle mi olacağım ?" diye gece gündüz düşünmeye başladı. Mucizeler sağlayan bir ot bulsa, yese bu, derdine çare olabilir miydi? Tıpkı zamanımızda geliştirilmiş olan bazı ilaçlar gibi…

                                               ***

Çağdaş ve belki de yazarına, yazarının ülkesine şan, şeref kazandıracak bir “Gılgamış” romanı nasıl gelişir? Bir deneyelim: 

Çağdaş Gılgamış, Efsanedeki benzeri gibi Ortadoğu ülkelerinin birinin kralı olabilir. Bu kral, saray hastanesinin başhekimini önemli bir konuda fikir sormak için huzura çağırmıştır:

-Bu ilaçlar gerçekten yararlı mıdır?

- Evet, GLP-1 reseptör agonisti adı verilen türden ilaçların kilo kaybı dışında alkol, sigara gibi diğer bağımlılık ve alışkanlıkları da azalttığı düşünülmektedir..

Bu ilaçlar beynimizdeki haz merkezince salgılanan dopamin hormonunu baskılar. O zaman yemek, alkol, sigara gibi bağlılıklarımıza neden olan "haz alma" mekanizması zayıflamaktadır.

Bunların aşırı alışveriş yapma veya tırnak yeme gibi alışkanlıklarda da işe yaradığı iddia ediliyor. “Shoplifting” yani dükkanlarda satılan malları yürütme düşkünlüğünün tedavisinde de yararmış. Bunları neden merak ediyorsunuz?

-Bu ilaçların olumsuz etkilerini de duydum: İnsanı aynı zamanda maç izlemek, müzik dinlemek, spor yapmak, cinsellik gibi keyif veren olumlu alışkanlıklardan da uzaklaştırırlarmış.

-Böyle bir şey var ama, kullanma nedeni çok önemli olduğunda böyle yan etkiler belki bir süre için sineye çekebilir. Siz neden almayı düşünüyorsunuz?

-Kral olmaktan sıkıldım da ondan.

-Öyle mi?

-Güya saygı görmek ama bunun gerçek olmadığını bilmek, aslında halkın beni sevmediğini bilerek yaşamak sıkıntımın nedenlerindendir. Krallıktan istifa etmeyi düşünüyorum.

-Engel olan mı var ? 

-Kimseye bir şey söylemedim.Sadece şöyle çıtlattığım yakınlarım, sonra bakanlar, “Şakası bile kötü” diyorlar.

-Bu ilacı neden almayı düşündüğünüzü anlamadım.

-Binlerce insanın hayatının iki dudağımın arasında olması hoşuma gidiyor. Krallık bitince mesela bu zevkten mahrum kalacağım. Sonra, her konuda kararı veren tek kimse olmak da bana haz veriyor.

-Bu da bitecek.

-”Aman ayrılma, sen gidersen mahvoluruz” diyenleri nasıl ikna ederim?

-Basit ! Onları da mecbur edin bu ilaca başlasınlar. Onlar size tapma, yaranma kötü alışkanlığından sıyrılınca siz de harekete geçersiniz.

-Bende antisosyal kişilik bozukluğu da var diyenler varmış.

-Şimdi bu konuda…

-Bu konuda fikrinizi sormayacağım; çünkü o mesele çözüldü.

-Güzel…Nasıl çözüldü ?

-Onlar artık ortalarda görülmüyorlar..

-Peki bu konuda başka sormak istediğiniz var mı?

-Var. Bu ilaca zehir filan katarlarsa…

-Yediğiniz yemekleri önceden tadan yok mu?

-Bu kadar çok eşimin olması neye yarıyor sanıyorsunuz? 

-İlacı önce onlarda mı deneyeceksiniz?

-Belki bu konuda trollerimin birkaçından da yararlanmak iyi bir fikir olabilir.-

***

Yerimiz, önerdiğimizin tümünü tefrika etmemize yetmez ama evet; memlekete en ufak yarar sağlayacak nesneleri bile gözardı edecek halimiz ve zamanımız kalmadı..

/././

Türkçe ve Kürtçe 8 milyondan fazla mesajın çözüldüğü uyuşturucu ve kara para soruşturması: Anneler, eşler, çocuklar ve eski eşler sanık oldu!-Tolga Şardan- 

Europol’ün oluşturduğu OTF EMMA, LIMIT, GREENLIGHT, FIREFLY adlı çalışma gruplarının 2020 - 2023 yılları arasında Sky-ECC mesajlaşma verileri üzerindeki çalışmalarıyla yürütülen soruşturmalarda, 12 binden fazla şüpheli tutuklandı. Yanı sıra 690 tondan fazla uyuşturucu madde ele geçirildi. Suç örgütlerine ait diğer mal varlığı türleri hariç, tek başına bir milyar eurodan fazla nakit para ele geçirildi. Yüzlerce cinayetin önüne geçildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı ve mahkemece kabul edilen bir iddianame ulaştı geçen hafta. Dumanı henüz üzerinde. Üç hafta önce tamamlanan iddianame yaklaşık 600 sayfa. İddianameyi hazırlayan başsavcılık birimi, Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu. Konusu uluslararası düzeyde gerçekleştirilen 17 ayrı uyuşturucu kaçakçılığı ile suçtan elde edilen paranın aklanması. İddianamede 2024’te başlatılan soruşturma çerçevesinde 144 sanık hakkında iddialar mevcut.

Her ne kadar 144 sanık olsa da “örgüt lideri” konumunda öne çıkan iki isim var: “Don Marlon” ve “Don Vito” kod adıyla bilinen Abdullah Alp Üstün ile “Siirtli Naci” lakabıyla tanınan Naci Yılmaz.

Bilindiği üzere; Abdullah Alp Üstün, geçen ekimde Birleşik Arap Emirlikleri’nden Türkiye’ye iade edildi. Uluslararası uyuşturucu kaçakçılığında bilinen isimlerden. Üstün’le ilgili bilinen diğer önemli unsur, Hollandalı uyuşturucu baronu “Tombul Jos” lakabıyla tanınan Joseph Johannes Leijdekkers gibi Avrupa’nın en büyük uyuşturucu baronlarından bazılarının arkasındaki ‘beyin’ olduğu iddiaları.

Üstün’ün babası Bekir Üstün de iddianamenin sanığı. Baba Üstün’e yöneltilen suçlama ise, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama.”

Siirtli Naci adıyla tanınan Naci Yılmaz da en az Üstün kadar yurt dışında nam salmış durumda. En son geçen ocakta İspanya Ulusal Polisi’nin Atlantik Okyanusu’ndaki operasyonuna adı karıştı.  Okyanusta durdurulup arama yapılan “United S” adlı gemide ele geçirilen yaklaşık 10 tonluk kokain soruşturmasında ülkemizi temsil ediyor kendisi!

“Eski eşler” suç örgütünde!

Yine Üstün’ün ailesinde olduğu gibi Yılmaz’ın ailesinde de kendisi dışında üç kişi iddianamenin sanığı. Sanıklardan ikisi Yılmaz’ın oğulları Araf ve Onur Yılmaz. Ayşe Yılmaz ise Naci Yılmaz’ın annesi. Ayrıca Yılmaz’ın eski eşi Hicran İriyiğit de dosyada sanık konumunda. Örgüt lideri Yılmaz gibi yakınları da suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama iddiasıyla yargılanacak.

Üstün ve Yılmaz gibi örgütün lideri konumunda olmamakla birlikte örgütün önde gelen üyelerinden Mehmet Sabri Şirinve ailesi de suç örgütü dosyasında yer aldı.

Şirin’in örgütteki konumunu; yapılan uyuşturucu madde sevkiyatlarında “Köylü” lakaplı Murathan Düz ve Ferhan Tekin’in, Şirin’in talimatları ile hareket ettiklerinin tespitiyle anlatmak mümkün.

Dahası Şirin’in, uyuşturucu madde tedariki ve finansman konularında Hüseyin Ufuk Yakut birlikte hareket ederek örgüt adına uyuşturucuyu temin ettiği soruşturmada ortaya çıkarıldı. Ayrıca, Şirin’in 10 ayrı sevkiyatta toplamda yaklaşık 200 kilogram kokaini “başarılı” biçimde yerine ulaştırdığı kayıtlarda yer aldı.

Dosyada yer alan Şirin’in ailesinden annesi Emine Şirin, kızı Nurşah Şirin ve eski eşi Gülşah Şişdağ ise, suç gelirlerini aklama iddiasıyla hâkim karşısında olacaklar.

Benzer durum sanıklardan Abdulbari Nergiz ve ailesi için de geçerli. Nergiz’in eski eşi Raise Güneş dosyanın sanıklarından. Hakkındaki iddia aynı, suç gelirlerinin aklanması. Eski eşinin yanı sıra iki kızı Şerife Nergiz ile Dorşin Karademir ile oğlu Diyar Yasin Nergiz, kara para aklama iddiasıyla sanık sandalyesindeler.

Eşler, çocuklar ve anneler “kara para aklama” sanığı!

İddianameye bakıldığında, 144 sanık içinde epeyce kadın sanık bulunduğunu görmek mümkün. Sanıkların neredeyse dörtte biri kadın. Savcılık iddianamesinde 35 kadının ismi var.

Örgüt yöneticisi veya üyesi olanların tamamına yakınının eşleri, çocukları, kardeşleri ve hatta bazılarının anneleri de davanın sanıklarından. Bu sanıkların büyük bölümünün iddianamede bulunma gerekçeleri “suçtan kaynaklanan gelirin aklanması” iddiası. Aynı zamanda uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen geliri aklamak amacıyla söz konusu sanıkların üzerine yapılmış gayrimenkul ve araçtan oluşan çok sayıda mal varlığı bulunduğu MASAK tarafından ortaya çıkarıldı. Aile fertlerinin tamamına yakını şüpheli mal varlıkları nedeniyle dosya kapsamına alındılar.

Hakkari Yüksekovalı İsmailoğlu ailesinden 9 şüpheli var dosyada. Aileden Naci İsmailoğlu’nun eşi Tehmine İsmailoğluile iki oğlu Semih ve Atilla İsmailoğlu sanık. Aynı aileden örgüt üyesi konumundaki sanıklardan Asker İsmailoğlu’nun eşi Belkıs İsmailoğlu ile oğlu Oktay İsmailoğlu da suç gelirlerini aklama iddiasından yargılanacak.

Uyuşturucu kaçakçılığı olaylarına adı karışan Diyarbakır Hani’li Aydaş Ailesi de benzer durumda. Örgüt üyesi olduğu iddiasıyla sanık olan Sabri Aydaş’ın eşi Gürci Aydaş ile kızı Sidar Aydaş’ın yanı sıra Üstün ve Yılmaz’la bağlantılı hareket ettiği gerekçesiyle sanık olan Mehmet Aydaş’ın annesi Nedret Aydaş eşi Şenay Aydaş ve kızı Zilan Aydaş iddianamede yer aldılar. İsimler bu kadar değil elbette. Diğer sanıkların eşleri ya da çocukları da sanık olarak yargılanacak.

Hangi operasyonlar var?

İddianameye göre, sanıklar 17 ayrı olaydan dolayı yargı önüne çıkacaklar adli tatil sonrasında.

Bu olaylar 2020 ve 2021’i kapsıyor. Yeri gelmişken, iddianamede yer alan bazı sanıkların güncel suçlarıyla ilgili soruşturmaların halen devam ettiğini belirteyim.

Sanıkların karıştığı olayları şöyle toplamak mümkün:

2020 yılında Trinidad ve Tobago’da 475 kilogram kokain yakalanması, Fransa’da 115 kilogram skunk ele geçirilmesi, Yunanistan’da 205 kilogram esrar yakalanması, İran’da 490 kilogram eroin ele geçirilmesi, Diyarbakır’da 56 kilogram esrar ve 1.2 kilogram toz esrar yakalanması, Mersin Limanı’nda 220 kilogram kokain ele geçirilmesi, Esenyurt’ta 83 kilogram esrar yakalanması, Edirne’de 83 kilogram esrar ele geçirilmesi, Brezilya’daki Santos Limanı’nda 3 ton kokain yakalanması, İstanbul’da 89 kilogram esrar ele geçirilmesi, İspanya’da 70 kilogram skunk yakalanması, Brezilya’da 1.3 ton kokain ele geçirilmesi.

2021’deki operasyonlarda ise, Hollanda’nın Rotterdam Limanı’nda 713 kilogram kokain, Edirne’de yaklaşık 10 kilogram eroin, Ağrı’da 21 kilogram eroin, Rotterdam Limanı’nda iki ayrı konteyner içinde toplam 920 kilogram kokain, İstanbul Bağcılar’da 7.7 kilogram kokain, Hollanda’da toplam 1.5 ton eroin ele geçirilmesi.

Argus Operasyonu

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianameye bağladığı bu ilginç soruşturma, Türkiye açısından 2023’te başladı. “Türkiye açısından” dememin gerekçesi; Avrupa’da 2015’te başlatılan özel bir çalışmaya Türkiye’nin tam 8 yıl sonra katılması.

Şöyle ki; Avrupa Birliği üyesi ülkelerin oluşturduğu Europol’da 2015’te önemli bir çalışma başlatıldı. 2015’te ilk olarak Hollanda ve Fransız polisi Sky-ECC’nin varlığından haberdar oldu.

İki ülkenin ortak çalışmalarında; suç örgütlerince tercih edilen Sky-ECC adlı kriptolu haberleşme sisteminin en önemli özelliğinin “modifiye” edilmiş Nokia, Google, Apple ve BlackBerry telefonlarında çalışan “abonelik tabanlı” mesajlaşma uygulaması olduğu belirlendi.

Bu tespitler doğrultusunda özel çalışma başlatıldı. Özel çalışmaya Argus Operasyonu adı verildi. Çalışmanın merkezine Sky-ECC adlı kriptolu haberleşme programından elde edilen veriler alındı.

Europol’ün uluslararası uyuşturucu kaçakçılığına yönelik başlattığı söz konusu operasyonda, suç örgütü üyelerinin; günümüzdeki akıllı telefonlar yerine, 1990’larda kullanılan modası geçmiş ve şimdiye göre daha geride kalmış teknolojiyle üretilen cep telefonlarını kullanıldığı anlaşıldı.

Bu telefonlarda kameralar, mikrofonlar ve GPS’in devre dışı bırakılarak sadece mesaj sistemi yüklendiğinin anlaşılmasıyla birlikte Europol, Sky-ECC’den yaklaşık bir milyar mesaj verisini alıp incelemeye başladı.

Europol’ce oluşturulan OTF LIMIT adlı çalışma grubu, Mart 2021’de başladığı veri çözümleme sürecini Aralık 2021’de tamamladı. Ele geçirilen kriptolu haberleşme içerisinde 700 milyon dolayında “ikili mesajlaşmalar”, yaklaşık 55 milyon “grup mesajlaşmaları”nın bulundu.

OTF LIMIT’in çalışmalarında Sky-ECC’de 160 binden fazla kullanıcı bulunduğu ve 60 bin dolayında kullanıcı tespit edilebildi. Ayrıca kullanıcılar üzerinden “baz tabanlı” yapılan araştırmada, sistemde haberleşme gerçekleştiren çok sayıda kullanıcının Türkiye sınırları içinde bulunduğu anlaşıldı.

Yıllar sonra Türkiye bu çalışmaya katıldı. Europol, organize suç örgütlerince kullanılan kriptolu haberleşme programı Sky-ECC’den elde ettiği 8 milyondan fazla Türkçe ve Kürtçe mesajın çözümünü Türkiye’ye 2023’te iletince, arka arkaya operasyonlar başlatıldı.

Kara parayı Hawala ile akladılar

İddianamede bu konuda yer alan bir bilgi, Europol’ün yürüttüğü Argus Operasyonu’nun boyutlarının anlaşılmasını sağladı.

Europol’ün oluşturduğu OTF EMMA, LIMIT, GREENLIGHT, FIREFLY adlı çalışma gruplarının 2020 - 2023 yılları arasında Sky-ECC mesajlaşma verileri üzerindeki çalışmalarıyla yürütülen soruşturmalarda, 12 binden fazla şüpheli tutuklandı. Yanı sıra 690 tondan fazla uyuşturucu madde ele geçirildi. Suç örgütlerine ait diğer mal varlığı türleri hariç, tek başına bir milyar eurodan fazla nakit para ele geçirildi. Yüzlerce cinayetin önüne geçildi.

Savcılıkça yapılan araştırmalarda; Naci Yılmaz ve Abdullah Alp Üstün’ün liderliğindeki suç örgütünün, Sky-ECC’yi kullanarak çok sayıda uyuşturucu madde sevkiyatı gerçekleştirdiği anlaşıldı. Ayrıca suç örgüt elemanlarının uyuşturucu madde satışından elde ettiği kazancı Hawala yöntemi başta olmak üzere farklı yöntemlerle aklamaya çalıştıkları ortaya çıkarıldı.

Açıkçası, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu iddianameyle “iyi iş” çıkarmış.

Tabii iyi iş çıkartılırken, Europol’ün çalışmalarının başladığı dönemde Türkiye’deki atmosferi unutmamak gerekiyor!

“Olağan şüpheliler” iş başındaydı…

* * *

Aklıma takılan iki konu

Hafta sonunda yaşanan iki gelişme, bu satırların yazarı da dahil kimilerinde “şeytanın gör dediği”ni hatırlattı.

İlki, Adalet Bakanı Akın Gürlek ile İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin “yeni nesil suç örgütü” adı verilen çetelerle ilgili açıklaması. Her iki bakan da söz konusu çetelerle “yoğun mücadele” edileceği mesajını verdi. İktidara yakın medya da Gürlek ve Çiftçi’ye destek vermek amacıyla konuyu gündemde tutuyor. İyi bir gelişme kuşkusuz. Kamu güvenliğinin sağlanmasında faydası olur.

Ancak gerek Gürlek gerekse Çiftçi farkındalar mı bilmiyorum; bu yeni nesil çeteler, mensup oldukları partinin iktidarında peydah olup büyüdüler. “İşin ucu nereye giderse gitsin” cümlesinin sonunda süreç “olağan şüphelilere” gider mi? Giderse ekibindeki isimler ne olur?

İkincisi de yine aynı faaliyetle ilgili. Bakan Gürlek ile Bakan Çiftçi, Esenyurt’taki çalışmalarının ardından Büyükçekmece Adliyesi’ne geldiler. Başsavcı Ömer Karakaya başta olmak üzere savcılar, hakimler, kaymakamlarla bir arada oldular.

Ülkenin iki önemli bakanının ziyaretinde, gözler, adliyenin “ünlü” savcısı Yavuz Engin’i aradı doğal olarak. Ne de olsa adliyede yürütülen ve büyük yankı uyandıran “yenidoğan soruşturması”nın savcısıydı. Engin, daha sonra aynı adliyede patlayan adli emanetin soyulması skandalında, adli emanetten sorumlu savcıydı!

Adli emanet skandalıyla birlikte arkasındaki rüzgâr dinen Engin, büyük olasılıkla adli tatil sürecinde olduğundan Gürlek ve Çiftçi’nin gelişindeki çalışmaya katılamadı!

/././

Yatarı olmayan suçlar üzerinden “terbiye”-Gökçer Tahincioğlu- 

Hukuk ve yargıyla hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile bir söz, görüntü, eylem üzerinden, “tutuklanır”, “cezalandırılır” yorumları yapabiliyor. Bir örneği fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede için verilen gözaltı kararı. Bugüne kadar müstehcenlik suçunun işlenmesi için pornografiye yakın bir sınır çekiliyordu. Şimdi ise bir kişinin boynunda taşıdığı anlamsız bir kolye bu suç kapsamına alınıyor. Bir başka garip örnek de cezaevine konulan Deniz Göktaş…

Hemen her güne yeni bir gözaltı, dava, soruşturma ve ceza haberiyle uyanıyoruz.

Öyle ki artık hukuk ve yargıyla hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile sosyal medyaya düşen bir söz, görüntü, eylem üzerinden, “tutuklanır”, “cezalandırılır” yorumları yapabiliyor.

Çabuk alışabilmek huyumuzun yansımalarından biri…

Son dönemde örnekler çoğaldı.

İçki masasından paylaşım yapan kişiye, reklam yasağına aykırı davrandığı gerekçesiyle para cezası veriliyor misal.

Bireysel bir paylaşım nasıl bu anlama gelir, neye göre, hangi kıstaslarla bu ceza veriliyor, bütünüyle belirsiz.

30-40 takipçiniz varsa bile bu 80-100 bin lira para cezası almanız muhtemel.

“İçmeyin, içiyorsanız efendi gibi için, paylaşım yapmayın” demenin bir başka yolu.

Elbette birçok insan tedirgin de olacaktır.

Olur ya kadehinde, şişede yazılı marka farkında olmadan görünürse durup dururken borç içinde kalacak.

Bir başka garip örnek fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede için verilen gözaltı kararı.

Gerede, katıldığı, YouTube’da yayınlanan bir programda, boynundaki vibratör kolyeyi göstererek, “müstehcenlik” suçunu işlemiş iddiaya göre.

Müstehcenlik suçu, net biçimde tanımlanmayan, kavram olarak ceza yasasında geçen ancak sınırları belirsiz bir suç.

Yargı kararlarıyla sınırları belirleniyor.

Bugüne kadar bu suçun işlenmesi için pornografiye yakın bir sınır çekiliyordu.

Şimdi ise bir kişinin boynunda taşıdığı anlamsız bir kolye bu suç kapsamına alınıyor.

Bu kısmı da tartışmalı ancak asıl tartışmalı kısım gözaltı kararı.

Müstehcenlik suçunun cezası 2 yıla kadar hapis… Basın ve yayın yoluyla işlenirse 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası söz konusu oluyor.

Yatarı olmayan, İnfaz Kanunu’na göre cezaevi gerektirmeyen bir suç türü ancak gözaltı kararı verilebiliyor.

Gözaltının amacı kaçması muhtemel bir kişinin alıkonulması. Tutuklamanın amacının da delil karartmayı ve kaçmayı önlemek olması gibi.

Ancak Türkiye’de artık bu tedbirler bir peşin cezalandırma aracına dönüşmüş durumda…

Bir örneği cezaevine konulan Deniz Göktaş

Göktaş’ın cezaevinde olmasının sebebi elbette belli. Görünmez ancak gayet iyi bilinen “sınırı aşması…”

Göktaş’tan önce de “sınırı aştığı” gerekçesiyle bir espri programını yapan kişi tutuklandı. Espriye tebessümle karşılık veren kişiyle birlikte.

Bu yöntemlerle insanların bu görünmez sınırları içselleştirmesi mümkün mü belirsiz ancak daha fazla otosansüre, aşırı tedbirli davranışlara, susmaya ve suskun bir topluma neden olduğuna kuşku yok.

* * *

İki fotoğraf ve Cem Küçük’ün anımsattıkları

Ergenekon döneminden itibaren medyada zuhur eden, durmaksızın ortaya attığı gözaltı listeleriyle, “sıra sende” cümleleriyle popüler hale gelen Cem Küçük tutuklandığından bu yana iktidara çok yakın görünen ve nasıl olduğu belirsiz biçimde “gazeteci” sıfatını kullanan birçok isim tartışılıyor. Tutuklanan Tahir Sarıkaya ile birlikte bu isimlerle ilgili iddialar iyiden iyiye arttı.

Garip olan aynı kapsama girebilecek, yıllarca önce cemaate sonra iktidara yakın durarak medyada yer bulan kimi isimlerin aniden etik sınırları anımsaması.

O isimlerden Nagehan Alçı, Küçük’ün telefon kayıtlarının ortalığa saçılmasını eleştirmiş misal…

Ergenekon döneminde insanların onuruyla, gururuyla oynamayı huy etmiş savcıların, bütünüyle özel hayatla ilgili, suçla ve dosyayla ilgisiz konuşmaları dağıtmaları pek rahatsız etmiyordu Alçı’yı…

Haber haline getirilmiş, başlığı, spotu bile atılmış bilgi notlarından haber yapmak da etmiyordu.

Ya da bugüne kadar gözaltına alınan ve tutuklanan isimlerin kayıtlarının bir anda ortalığa saçılması da gündemine gelmiyordu.

Sorsanız aksini söylerler elbette… Nasıl olduğu belirsiz biçimde, iktidar yanlısı iki cümle kurarak kutsal savaşlar verdiklerini anlatırlar.

Ama öyle olmadığını biliyoruz, Türkiye’de aslında herkesin her şeyi gayet iyi bildiği gibi…

Ancak yine de nadir de olsa birkaç kişinin tutuklanan Küçük ve benzerlerinin arkasından birkaç iyi niyet cümlesi kurmaları fena bir gelişme değil.

Zira görüyoruz ki bu kadar kalabalık görünen, “gazeteci” sıfatını taşımalarına rağmen meslekle alakaları olmayan bu insanlar gayet yalnızlar.

Bunu görmek için fotoğraflara bakmak yeterli.

Son dönemde tutuklanan Alican Uludağ, İsmail Arı gibi gerçek gazeteciler için meslektaşlarının yürüttüğü çabaya, verilen fotoğrafa bakın.

Haberle, habercilikle geçinen insanlar, kimin gazeteci olup olmadığını gayet iyi bilir zira. Benzer görüşleri taşımasalar bile meslektaşlarının yanında durur.

Bunu her olayda görebiliyoruz.

Küçük ve öncesinde tutuklanan benzer isimlerin biri için bile başta yıllarca program yaptıkları arkadaşları, adliyeye gitme nezaketini bile göstermedi.

Elbette bütün bunlar nedensiz değil.

Yeri gelmişken “gazeteci kimdir?” üzerine de düşünmek gerekiyor.

Bazı insanların basın kartı almış olmaları ya da bu sıfatı kullanmaları, gerçekten gazeteci oldukları anlamına gelmiyor.

Gazeteciliğin tanımı da bu kadar zor değil. Haber yapan ve haberi mutfakta işleyenler için kullanıyoruz bu sıfatı.

Geriye kalanlara, yazar, yorumcu, programcı, moderatör ya da yaptıkları gerçek işlere göre komisyoncu, iş takipçisi denilmesi daha uygun olacaktır.

/././

Haftanın kitabı: Ejderha Çığlığı

Eylem Ata, kendine ait dil kurabilen, sıkışıp kalmış bir formun dışına çıkabilen özgün yazarlardan.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan üçüncü öykü kitabı “Yanımda Kal”da yer alan öyküler, ilk iki kitaptaki dilin artık bir kıvama geldiğini, Eylem Ata’nın dilini oluşturduğunu net biçimde gösteriyordu. Üstelik, son dönem öykülerinde görülmedik biçimde sırtını siyasi bir zemine sırtını dayayan öyküler, bağırmadan, net biçimde sözünü söylüyordu.

Eylem Ata, yine Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan dördüncü kitabı, “Ejderha Çığlığı”nda bir adım daha atıyor. Bu kez iç içe dolanmış hayatlar yerine daha zor bir yolu deneyerek teğet geçen hayatlar üzerinden bir anlatı kuruyor. Öyküler birbirini günler üzerinden izliyor. Her öyküde yeni bir güne uyanıyor ve yeni bir maceraya atılıyoruz ancak dünü unutmadan yol alıyoruz.

Yerel dili, kavramları ustalıkla kullanan Ata, fantastik bir hat üzerinden dünyaya başka bir dünyayı anlatıyor. O dünyanın da bizim dünyamız olduğunu ilerledikçe anlıyoruz.

“Hayat böyledir. Tek gözlüler, iki gözlüler ve nihayet üçüncü gözü açılanlar.”

Ve anlıyoruz ki anlamak için üçüncü gözümüzün de açılmasına, yakından bakmaya, gerçekten görebilmeye ihtiyacımız var.

/././

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Kamuda tasarruf söylemi ve gerçekler -Binhan Elif Yılmaz- Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersi...