30 Ağustos 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Ağustos 2026-

Folkart ve İzmir: Bir kentin yağma günlüğü -Bekâm Örün- 

Nâzım Hikmet’i İzmir’e “geri getirmeye” hazırlanan Folkart, bu yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’nın dokuzuncu kez ana sponsoru. “Romantika” sergisinin de yapımcısı. Folkart ile ilgili soL arşivini açtık: Kamu arazileri, iptal edilen imar planları, otel ruhsatıyla yapılan rezidanslar, Kültürpark’ın yanı başına dikilmek istenen gökdelenler, iş cinayeti, yanan lüks site... Folkart belası İzmir’in başına nasıl tebelleş oldu, hatırlayalım.

Folkart yine İzmir Fuarı’nda. Bu kez, geçen senelerde olduğu gibi yalnız sponsor olarak değil.

5 Eylül’de açılacak 95. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ana sponsorluğunu Folkart üstleniyor. Dokuzuncu kez. Aynı gün Kültürpark Atlas Pavyonu’nda açılacak Nâzım Hikmet sergisi “Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi”nin “yapım ve yönetimi” de Folkart’a ait. İzmir Büyükşehir Belediyesi, görünen o ki, sadece ev sahibi.

Peki nereden çıktı bu Folkart?

soL okurları aslında hiç yabancı değil.

Arşivi biraz kurcalayınca, İzmir’in yakın tarihinin neredeyse her büyük rant ve kent suçu tartışmasının orta yerinden aynı logo çıkıveriyor.

2006: İzmir’de ‘lüks konut açığı’ varmış

Folkart, Saya Grubu tarafından 2006’da kuruldu. Şirketin kendi anlatısına göre Mesut Sancak İzmir’de “lüks konut ihtiyacını” fark etmiş ve inşaat sektörüne girmişti. Bu alana öncü olarak giren ilk şirket Folkart oldu. Ardından İzmir, grubun dev bir gayrimenkul laboratuvarına dönüştü.

Şirket bugün kendi hesabına 22 projede 1 milyon 437 bin metrekareyi aşan inşaat alanından, 7 bin 800’ün üzerinde bağımsız bölümden söz ediyor. İnsan aklının ilk anda kolay kolay algılayamayacağı bir istatistik bu.

Tabii “lüks konut açığı” diye başlayan hikâyenin İzmir açısından anlamı ise bambaşka oldu.

Kamu arazileri peşkeş çekildi, hemen imar hakları değiştirildi. Zaman zaman mahkemeler planları iptal etse de yargı kararlarını “takan” olmadı.  Yapılar aynı hızda yükselmeye devam etti. Güzelim İzmir Körfezi’nin silueti birkaç yıl içinde hızla Folkart ve diğer inşaat şirketlerinin betondan ucubelerine teslim oldu. Başta Çeşme olmak üzere Ege’nin bakir kıyıları talana açıldı, lüks konutlarla doldu.

Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi 26 Ocak 2019’da bunların adını açıkça koyuyordu:

Kent suçu.

Narlıdere: Lüks sitenin içinden kamu yolu çıktı

Folkart’ın ilk büyük İzmir projelerinden Narlıdere Evleri daha başlangıçta şirketin kentle kuracağı ilişkinin küçük bir özeti gibiydi adeta.

Lüks sitenin bloklarının arasından geçen bir kamu yolunun kaşla göz arasında site alanına “katılıverdiği”  ortaya çıktı. Konu yargıya taşındı. İçişleri Bakanlığı müfettişleri belediyede inceleme yaptı. Sonunda İsmail Cem Sokağı üzerindeki tel örgüler ve güvenlik bariyerleri kaldırılmak zorunda kalındı; yol yeniden halkın kullanımına açıldı.

Şehir planlama literatürüne de giren olay şöyle kayda geçti: Proje tamamlandıktan sonra yapı adalarının arasından geçen kamuya ait cadde kapatıldı, dava sonrasında yol yeniden açılarak kamuya terk edilmek zorunda kalındı.

Folkart’ın daha ilk projelerden birinde lüks konut müşterilerinin özel alanı ile kamunun yolu birbirine karışmıştı.

Tesadüf diyelim. Devam edelim.

Bayraklı’ya ‘çifte hançer’

Folkart’ın kent ölçeğindeki asıl sıçraması Bayraklı’da geldi.

2010’da eski Tekel arsalarının bulunduğu bölgede başlayan Folkart Towers projesi, 2014’te tamamlandı. 45’er katlı ve yaklaşık 200 metre yüksekliğindeki iki kule, şirketin vitrini oldu. Koca İzmir’in silueti de o vitrinin parçası.

soL yıllarca o iki kuleyi “Bayraklı’nın bağrına saplanan çifte hançer” diye tarif etti.

Mesele yalnız mimari zevk ya da estetik kaygılar değildi kuşkusuz. Bayraklı-Salhane bölgesinde parsel parsel verilen yüksek yapı haklarıyla oluşan yeni kent merkezine ilişkin meslek odalarının yıllardır söylediği şey açıktı: Ulaşım ve altyapının kaldırmayacağı yoğunluk, kamu yararı yerine arsa değerini esas alan planlama ve İzmir’in kent siluetinin beton kulelere teslim edilmesi.

Nitekim 30 Ekim 2020’de yaşadığımız ve 117 yurttaşımızı yitirdiğimiz İzmir depremi en çok “gökdelen bölgesi” ilân edilen Bayraklı’yı vurmuş, bölgenin planlanan yoğunluğu kaldırabilecek altyapıya sahip olmadığı çok acı bir biçimde gözler önüne serilmişti.

Folkart Time: Kamu arazisinden lüks konuta

Bornova’daki Folkart Time’ın hikâyesi ise çok daha öğretici.

Karayolları’na ait kamu arazisinin imar planları değiştirildi. Alan ticaret kullanımına açıldı ve satışa çıkarıldı. Bornova Belediyesi süreci yargıya taşıdı. Danıştay yürütmeyi durdurdu. Satış yine de yapıldı. 26 Eylül 2013’te arazi, Mesut Sancak’ın şirketinin oldu.

Sonrası soL’un 8 Mayıs 2021 tarihli haberinde uzun uzun anlatıldı: Yeni bilirkişi raporu, yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması, Özelleştirme İdaresi ile sözleşme, inşaat...

Daha birkaç yıl öncesine kadar kamuya, İzmir halkına ait olan arazi artık “Folkart Time”dı.

Şehir Plancıları Odası 26 Ocak 2019 tarihli açıklamasında bununla da yetinilmediğini söylüyordu. Resmi alandan ticarete çevrilen ve Folkart’a satılan alanda, Oda’ya göre yasaya aykırı biçimde konut satışı yapılıyordu.

Bugün Folkart Time çoktan bitmiş durumda.

Kısacası kamu arazisi talan edildi. Yerine konanı Folkart’ın sitesindeki tanımından alıntılayalım: “Lüks konutlar, ticari alanlar ve ofislerden oluşan bir kompleks.”

Incity: Mahkeme iptal etti, Folkart ‘devam edeceğiz’ dedi

Folkart Incity dosyası daha da çarpıcı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 12 Ağustos 2016’da, Bornova Belediyesi ise 2 Eylül 2016’da ilgili Folkart projesi için imar planı değişikliklerini onayladı. Şehir Plancıları Odası dava açtı. İzmir 1. İdare Mahkemesi planları iptal etti. Mahkeme; değişikliklerin parçacı olduğunu, alanda daha önce konut kullanımı bulunmadığını, getirilen yeni nüfus için eğitim ve sağlık gibi sosyal altyapı alanlarının öngörülmediğini belirledi.

Sonuç açıktı: Plan değişiklikleri şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına, kamu yararına ve imar mevzuatına uygun değildi.

Peki bu yargı kararına ilk itiraz açıklamasını belediyelerden önce ve belediyeler adına kim yaptı? Yanıt çok zor olmasa gerek.

Üstelik yargı kararına belediyeler adına tepki gösteren Folkart bununla da kalmadı; yaptığı açıklamada “dava Bornova ve İzmir Büyükşehir belediyeleri tarafından üst mahkemeye taşınacaktır” diyerek belediyelerin ne yapacağını da ilan etti. Burada da durmadı. Yargı kararına açıkça meydan okuyarak “inşaatımız sürecektir.” dedi.

6 Eylül 2018’de TKP İzmir Kent Komitesi çok haklı olarak şu soruyu soruyordu: “Kenti Folkart mı yönetiyor?”

Bir yıl sonra, 26 Ocak 2019’da Şehir Plancıları Odası hâlâ aynı sorunu kayda geçiriyordu: Incity’nin planları mahkemede iptal edilmişti ama inşaat Danıştay’ın kararı bozana kadar geçen altı aylık sürede durdurulmamıştı. O altı ayda kaba inşaat tamamlanmıştı bile. Şirket yargıya meydan okumuş, dediğini yapmış, dur diyen de olmamıştı.

Peki bugün?

Folkart Incity tamamlandı.

Öyküsü yerel mahkemenin “kamu yararına aykırı” bulduğu planla başlayan yapı kentte adeta bir beton mezarlığı gibi dikilmiş, duruyor. Müteahhit şirketin portföyünde de “tamamlanan projeler” arasında.

Büyükşehir’in kentsel dönüşümünde de Folkart

Yerel yönetimle Folkart’ın ilişkisi yalnız imar planlarından ibaret değildi.

3 Eylül 2016’ya gidiyoruz şimdi. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Uzundere’de 280 konut ve 33 işyerini kapsayan kentsel dönüşüm projesinin birinci etabı için dördüncü kez ihaleye çıktı. İhaleye tek teklif geldi. Tabii ki Folkart’tan.

Yaklaşık 64,5 milyon liralık proje için kat karşılığı teklif veren Folkart, ihaleyi kazanmak için önce 1000 TL, belediye bürokratının “biraz daha artırın” “ricası” üzerine 10 bin TL ek teklif verdi. Başka teklif veren olmayınca açık artırma da olmadı. Büyükşehir’in kentsel dönüşümünün ilk etabı Folkart’a kaldı.

Oysa İzmir’de merkezi AKP iktidarıyla yerel iktidarın pek çok konuda kavga ettiği yıllardan bahsediyoruz. Beton söz konusu olduğunda ise anlaşmak o kadar da zor olmuyor; kayıkçı kavgaları bir yana bırakılıyor, dökülen betonların ve  AKP ile CHP’nin arasından su sızmıyordu.

Çeşme: Otel olacaktı, 83 konut oldu

Gelelim Ege’nin kıyılarına. Bu sefer projemizin adı: Folkart Blu.

Yer: Çeşme Paşalimanı, Büyük Liman Koyu.

Turizm imarlı araziye Folkart 2015’te Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yatırım belgesi aldı. Belgede yapılacak tesisin adı “Paşalimanı Folkart Otel”di. 30 odalı, 120 yataklı; hani neredeyse “butik” denen mütevazı otellerden.

Oysa Folkart daha başından itibaren kamuoyuna başka türlü tanıttı:

83 adet 1+1, 2+1, 3+1 ve 4+1 konut.

2016’da başlayan tartışma yıllarca sürdü. Konu Meclis’e de taşındı. CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel 2019’da Bakanlığa “30 odalı otel izni verilen firma nasıl 83 rezidans yapabiliyor?” diye sordu, nafile yere.

Sonuç olarak Folkart, Çeşme’nin en bakir koylardan birine tabiri caizse “çöktü.” Rezidansın önündeki plaj dev saksılarla çevrilerek, şirketin deyimiyle, “özel kumsal ve iskele”siyle fiilen halkın kullanımına kapatıldı. Otel olarak çıkılan yolda tüm lüks konutlar peynir ekmek gibi satıldı.

Bugün şirketin sitesinde bu proje şöyle anılıyor: “Çeşme’nin En Değerli Koyunda Benzersiz Bir Proje: Çeşme, dünyanın en güzel yarımadası. Folkart Blu Çeşme, bu yarımadanın en mavi noktası. Folkart Blu Çeşme, bu yarımadanın tüm koylarına en kolay ulaşabileceğiniz noktada yeni nesil lüks kavramını baştan tasarlıyor. Çeşme’nin en önemli zenginliği termal suyun şifa veren gücü, Folkart Blu Çeşme’nin sıcak su havuzunda. İster terasınızdan, ister iskelenizden nefes kesen manzaranın keyfini çıkarın!”

Basmane Çukuru: Folkart’ın Kültürpark’a açılan kapısı

Folkart dosyasının belki de İzmir açısından en önemli başlığı Basmane Çukuru. Çünkü buradaki mesele tek başına bir gökdelen değil. Basmane Çukuru ile İzmir Fuarı’nı, yani Kültürpark’ı yaklaşık on metre genişliğinde, incecik bir cadde ayırıyor. Dolayısıyla burada mesele Kültürpark. Mesele Fuar.

Mesele İzmir’in tam kalbi.

Bugün “Basmane Çukuru” denilen alan eski semt garajı. Yani zamanında tüm İzmir halkının kullanımında olan, İzmir’in en merkezi yerinde olan “kupon” bir araziden bahsediyoruz.

Üstelik bu alanın Kültürpark’la ilişkisi yeni keşfedilmiş değil.

1990’da düzenlenen Kültürpark Mimari Proje Yarışması’nın sınırları, Kültürpark ile eski garaj alanını birlikte kapsıyordu. Yukarıda andığımız Refik Saydam Bulvarı’nın kapatılması, Kültürpark ile garaj alanının birleştirilmesi; eski garaj alanına otel, kongre merkezi, borsa ve ticari işlevler getirilmesi öngörülüyordu.

Yani Basmane Çukuru’nun geleceği ile Kültürpark’ın geleceği başından beri birbirine bağlıydı.

1997’de DYP’li Burhan Özfatura döneminde alan Güçbirliği Holding’e verildi. 2001 krizinden sonra TMSF devreye girdi. Davalar, iptal kararları, yeni planlar birbirini izledi. Olay yılan hikâyesine, “çukur” yağan yağmurların birikmesiyle bir gölete dönüştü.

2016’da sahneye Folkart çıktı. TMSF’nin satışındaki hisseleri Folkart bünyesindeki Livamine 80 milyon dolara aldı.

Folkart’ın hazırladığı proje Kültürpark’ın dibine iki kule öngörüyordu. Biri 67, diğeri 48 kat. Konut, iş merkezi, ticaret alanı… İzmir Büyükşehir Belediyesi de kompleksin içinde yer alacaktı.

Şehir Plancıları Odası’nın hesaplarına göre projede yaklaşık 230 bin metrekare inşaat alanı görünürken yürürlükteki plandaki inşaat hakkı 104 bin metrekareydi.

‘Kültürpark’ı Folkart’ın bahçesi yapacaklar’

Kültürpark Platformu 29 Kasım 2016’da Dokuz Eylül Kapısı’nın önünde açıklama yaptı.

Başlığı açık olduğu kadar da vurucuydu: “Kültürpark’ı Folkart’ın bahçesi yapacaklar.”

Platform, Folkart’ın Basmane projesiyle aynı dönemde hazırlanan Kültürpark Revizyon Projesi’ni birlikte değerlendiriyordu. Açıklamada Kültürpark’a yapılmak istenen kongre merkezinin altındaki otopark ve yol bağlantılarıyla hemen yanındaki Folkart kompleksinin birbirine bağlanacağına dikkat çekiliyor, böylece kentin en önemli kamusal yeşil alanının gökdelen kompleksinin “özel bahçesi” haline geleceği söyleniyordu.

Burası önemli. Yavaş yavaş Fuar’a, Kültürpark’a doğru geliyoruz çünkü.

Çünkü Folkart’ın İzmir Fuar’ıyla ilişkisini yalnız “sponsor oldu” diye okumak yetmiyor. Kültürpark’ın hemen bitişiğine dev bir özel gayrimenkul projesi kurmaya çalışan bir şirketin Fuar’ın ana sponsoru olmaya can atmasındaki niyet son derece açık olmalı.

Folkart Basmane’den çekildi ama çukur yerinde kaldı

Folkart’ın Basmane hayali neyse ki gerçekleşmedi. En azından şimdilik.

2019’da TMSF’nin sözleşmede tanıdığı 30 aylık işe başlama süresi sona erdi. Davalar nedeniyle ruhsat alınamadı. Folkart projeyi TMSF’ye iade etmek zorunda kaldı. Ama açıklamasında kapıyı açık bıraktı:

Arsa tekrar ihaleye çıkarsa yine talip olacaklardı.

Folkart şimdilik çekilse ve artık balıklara, kuşlara yuva olup minik bir ekosisteme dönüşen gölet apar topar belediye eliyle kurutulmuş olsa da Basmane Çukuru yerinde duruyor ve muamma devam ediyor.

2024 ve 2025’te Cemil Tugay döneminde TMSF ile yeni formüller görüşüldü. Önce belediyenin Basmane’deki hakkından vazgeçmesi karşılığında TMSF’nin Konak’taki yeni belediye hizmet binasını yapması gündeme geldi; daha sonra bu formülden vazgeçildi. Tugay Kasım 2025’te belediyenin yüzde 30’luk inşaat hakkının kültür merkezi olarak kullanılacağını, kalan bölümde TMSF’nin temsil ettiği hak sahiplerinin inşaat yapacağını açıkladı. Ocak 2026’da Büyükşehir Meclisi, TMSF ve sözleşmenin taraflarıyla hazırlanacak niyet protokolü için Cemil Tugay’a yetki verdi. Resmi meclis kararında belediyenin payının 2009 protokolüyle yüzde 30’a çıkarıldığı ve alandaki hukuki ihtilafların hâlâ sürdüğü de açıkça yazıyor. Bir ay sonra yeni karar geldi.

Basmane Çukuru’nda yıllarca “serbest” olan yapı yüksekliği 84 metreyle sınırlandırıldı. Yani Folkart’ın 67 katlı kuleleri artık masada değil. Ama 1990’lardan beri süren temel sorun ortadan kalkmış değil:

Kültürpark’ın yanı başındaki kamu toprağı kimin için, hangi işlevle kullanılacak?

Üstelik CHP’den istifa edip Yeni Parti’ye de geçmeyerek bağımsız kalmayı seçen, adı sıkça AKP’ye transfer olma iddialarıyla anılan Cemil Tugay ile AKP hükümeti arasından su sızmıyorken İzmirlilerin bu soruyu yüksek sesle sorması bir kat daha değerli.

Fuar’ın kapısından Folkart girdi

Şimdi tekrar Kültürpark’ın içine dönelim.

Folkart, İzmir Enternasyonal Fuarı’na ilk kez 2016’da ana sponsor oldu. 2017’de ve 2018’de bu unvanını yine hiçbir sermaye grubun bırakmadı.

29 Ağustos 2018’de soL şöyle yazıyordu: “İzmir Fuarı sermaye gruplarının reklam ve şov alanına dönüştürülüyor.”

Aynı günlerde Kültürpark Platformu da aynı şeyi söylüyordu: Fuar, halka ait kamusal alan anlayışıyla değil, sermaye gruplarına alan açan bir anlayışla yönetiliyordu. Sonra, muhtemelen pandeminin de etkisiyle, ara verdi Folkart ana sponsorluğa. Fakat 2021’de geri geldi. 2022, 2023, 2024, 2025…

Ve 2026.

Bu yıl Folkart tam dokuzuncu kez İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ana sponsoru. Dokuz fuar!

Üstelik artık “ana sponsorluk”tan anlanan, logoyu kapıya asmak, afişlere basmak, belediye başkanı elinden alınan teşekkür plaketleri falan da değil.

Sponsorluktan kentin hafızasını yönetmeye

2025’te ana sponsorluk ilişkisi yeni bir aşamaya geçti.

94. İzmir Enternasyonal Fuarı açılırken Kültürpark Atlas Pavyonu’nda İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde, Folkart işbirliğiyle iki büyük sergi açıldı.

Biri Refik Anadol Sergisi. Diğeri ise Mustafa Kemal Atatürk sergisi.

Atatürk sergisinin adı, ne tesadüftür ki Nâzım Hikmet’in dizelerinden alınmıştı: “Ve Mavi Gözleri Çakmak Çakmaktı.”

Sergiler dört ayda yaklaşık 295 bin ziyaretçi çekti.

Folkart’ın gözünün 2025’ten itibaren yalnız İzmir’in arsalarında, kamu arazilerinde, bakir koylarında olduğunu söylemek çok, ama çok eksik kalacak, kalıyor da.

Folkart ortaya yeni bir iddia koyuyor. İzmir’in neredeyse yüz yıldır en büyük geleneklerinden biri olan İzmir Enternasyonal Fuarı’nı paravan olarak kullanıp sözünü buradan yaymaya çalışıyor ve tam olarak İzmir’in, Cumhuriyet’in ve memleketin tarihini nasıl hatırlamamız gerektiğini bize dikte ediyor.

İşte tam olarak bu cürete “dur” demek gerekiyor.

Nutuk’tan Zafer Toprak’a: Tarih de Folkart’tan sorulur

soL 28 Mayıs 2025’te başka bir Folkart dosyasını açmıştı.

Prof. Dr. Zafer Toprak’ın ölümünden önce hazırladığı dört ciltlik Modern Türkiye Tarihi, Folkart Gallery tarafından, 1500 adet olarak basılmıştı. Tabii ki satışa çıkmadı. “Prestij baskı” olarak Folkart’ın belirlediği “seçkin” kişilere gönderildi.

Toprak daha önce Folkart’ın 15. yılı için üç ciltlik bir Nutuk çalışması da hazırlamıştı. Folkart Yönetim Başkanı Mesut Sancak’ın imzasıyla, Nutuk! O da 1500 adet basılmış ve yine piyasaya verilmişti. O da seçilmiş kişilerin kütüphanelerine gönderilmişti.

Bir inşaat şirketinin yalnız arsaya değil, Cumhuriyet tarihinin hangi eserinin kimlerin eline ulaşacağına da karar verdiği, aslında Cumhuriyet tarihine, kent halkına açıktan meydan okuduğu bir “kültür hizmeti” anlayışı.

2026’da ise sıra Nâzım’a geldi.

Bu yıl dokuzuncu sponsorluk: Yanında Nâzım

95. İzmir Enternasyonal Fuarı 5 Eylül’de açılıyor.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Folkart dokuzuncu kez Fuar’ın ana sponsoru.

Üstelik bu yıl şirketin Fuar’a getirdiği kültürel “ürün” Nâzım Hikmet. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları ve ev sahipliğinde açılacak “Romantika”nın yapımcısı ve “yöneten”i ise Folkart.

Serginin 2 bin 125 metrekarelik 15 salonunda Nâzım’ın elyazmaları, kişisel eşyaları, fotoğrafları, arşiv belgeleri sergilenecek. Belediye bunu “Nâzım’ın İzmir’e geri dönüş hikâyesi” diye tanıtıyor.

Basmane Çukuru’na iki gökdelen dikmek isterken “Kültürpark’ı Folkart’ın bahçesi yapacaklar” denilen şirket, on yıl sonra Kültürpark’ın içinde Nâzım Hikmet sergisinin yapımcısı.

Şaşırmıyoruz. Şaşırmıyoruz; fakat öfkeleniyoruz.

NHKM’nin ve THTM Edebiyat İnisiyatifi’nin ardı ardına yaptığı açıklamalar ise İzmir’in de Nâzım’ın da sahipsiz olmadığını göstermesi açısından çok değerli.

Bir de işçiler vardı

Bu kadar arsa, imar planı, gökdelen, milyon dolar arasında asla unutulmaması, burada anılması gereken biri var.

Kudbettin Kırergin.

Tarih 21 Haziran 2019.

Bornova Adliyesi yakınındaki Folkart inşaatında çalışan 40 yaşındaki inşaat işçisi Kudbettin Kırergin altıncı kattan düştü. Ege Üniversitesi Hastanesi’ne ağır yaralı olarak kaldırılsa da maalesef kurtarılamadı.

İnşaatta yaklaşık 800 işçi kardeşimiz çalışıyordu.

İşçiler soL’a güvenlik önlemlerinin alınmadığını, işe girerken kendilerine okumadan belgeler imzalatıldığını, iş kazalarında suçun işçiye yüklendiğini anlatmıştı.

Kırergin’in düştüğü yerde beton ve korkuluk kırıktı. İnşaatın dışından çekilen görüntülerde başka korkulukların da kırık olduğu görülüyordu.

Folkart’ın İzmir’de bıraktığı izlerin en acısı da bu: Bir işçinin, Kudbettin Kırergin kardeşimizin kanı.

Narlıdere bir kez daha: Lüks site cayır cayır yandı

27 Nisan 2023’te Folkart’ın ilk büyük projelerinden Narlıdere’deki sitede yangın çıktı. Sekiz katlı blok saatlerce, çıra gibi yandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı’nın incelemesinde yangının elektrik hattındaki kısa devreden çıktığı bildiriliyordu. Yanan blok, İBB İtfaiyesinin 25 Haziran 2009 tarihli raporunda bina yönetmeliğe uygun görülmemişti.  Malikler, yangın söndürme ve alarm sistemlerinin bulunmadığını ileri sürdü.

Sonra başka bir kavga başladı.

Ev sahipleri, Folkart’ın yeniden yapım için kendilerinden kişi başı 222 bin avroya varan “katkı” istediğini öne sürdü. Malikler dava açtı. Folkart ise yıllar sonra yayımladığı 2024 Sürdürülebilirlik Raporu’nda Narlıdere yangınını şöyle tarif etti: “Önemli bir öğrenim fırsatı.”

Sermayenin dili bazen her şeyi bir cümlede özetleyiveriyor, değil mi?

2025: Yöntem değişmedi, adres Mavişehir

Uzattık; ancak dosyamız henüz kapanmış değil.

Şubat 2025’te bu kez Mavişehir’de yıkılan Ege Park AVM’nin yerine Folkart Mona projesi duyuruldu. Fakat sorun şuydu ki İmar planlarında, yargıya taşınan iddia ve yorumlara göre, alan ticaret kullanımındaydı. Konut yapılamazdı, ruhsat da ticari kullanımlar içindi.

Folkart ise tüm bunlara rağmen vakit kaybetmeden konut satışına başladı.

Temiz İzmir Derneği Ağustos 2025’te İzmir Büyükşehir Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi ve Folkart hakkında suç duyurusunda bulundu; imar kirliliği, plan ihlali ve görevi kötüye kullanma iddialarını yargıya taşıdı.

İnşaat durdu mu? Tabii ki hayır.

2026’da Folkart Mona hâlâ o konutlarda asla oturamayacak işçilerin ellerinde yükselmeye devam ediyor ve piyasada 2+1’den 5+1’e kadar konut projesi olarak pazarlanıyor. Teslim için 2027 tarihi veriliyor. 

THTM'den İzmir'deki Nâzım Hikmet sergisine karşı çağrı: 'Emek düşmanı Folkart, Nâzım'dan elini çek'

https://haber.sol.org.tr/haber/thtmden-izmirdeki-nazim-hikmet-sergisine-karsi-cagri-emek-dusmani-folkart-nazimdan-elini-cek

Sermayenin Nâzım sergisine NHKM'den itiraz: 'İşçi kanının bulaştığı ellerinizi Nâzım’dan çekin!'

https://haber.sol.org.tr/haber/sermayenin-nazim-sergisine-nhkmden-itiraz-isci-kaninin-bulastigi-ellerinizi-nazimdan-cekin

/././

Türkiye'de sıfır vergi, Almanya'da milyonlarca avro: Melih Gökçek'e soruşturma 

Melih Gökçek ve ailesinin Türkiye'de vergi ödemezken Almanya'ya milyonlarca avro aktarıp devasa bir gayrimenkul imparatorluğu kurmaya çalışması ifşa olunca yargı harekete geçti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Gökçek hakkında yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı iddiasıyla resen soruşturma başlattı.  https://haber.sol.org.tr/haber/turkiyede-sifir-vergi-almanyada-milyonlarca-avro-melih-gokceke-sorusturma-413323

Türkiye'de 'sıfır kazanç', Almanya'da milyonlarca avro: Gökçek ailesinin Avrupa'daki servet trafiği

https://haber.sol.org.tr/haber/turkiyede-sifir-kazanc-almanyada-milyonlarca-avro-gokcek-ailesinin-avrupadaki-servet-trafigi

***

Venezuela petrolü yeniden tekellerin elinde: Bir ülkenin egemenliğinin tasfiyesi -Gözde Kök- 

Venezuela açısından bunun anlamı herhangi bir sektörün yabancı sermayeye açılmasından çok daha büyük. Ülke dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ve ekonomisi bir asırdır petrol gelirleri etrafında şekilleniyor. Petrolün kim tarafından çıkarılacağına, nasıl işletileceğine ve nereye satılacağına ilişkin egemenliğin bu ölçüde devredilmesi, Venezuela'nın ekonomik bağımsızlığının temel dayanağını ortadan kaldırıyor.

Delcy Rodríguez, ABD Enerji Bakanı Chris Wright ve ABD'nin Venezuela Maslahatgüzarı Laura Dogu, 12 Şubat 2026'da Venezuela'nın Monagas eyaletindeki Orinoco Petrol Kuşağı'nda Chevron ve devlet petrol şirketi PDVSA'nın ortak girişimindeki petrol üretim tesislerini ziyaret etti.

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela hükümetiyle varılan yeni petrol anlaşmasını “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” sözleriyle duyurdu. 

Anlaşmanın açıklanan hükümleri, Trump'ın övünmekte haksız olmadığını gösteriyor. Venezuela'nın 17 petrol sahasındaki 65 milyar varilden fazla rezervin işletilmesi için kurulacak yeni şirkette ABD yüzde 55'lik paya sahip olacak. Ayrıca üretilen petrolü maliyet fiyatından satın alma hakkı ABD'ye tanınıyor. Amerikan yönetimi bu petrolün bir bölümünü ülkenin stratejik petrol rezervlerini doldurmak ve askeri ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmayı planlıyor.

Hukuki ve mali yapısının bütün ayrıntıları henüz kamuoyuna açıklanmış değil. Ancak açıklanan hükümler bile Venezuela açısından tarihsel bir tersine dönüşe işaret ediyor. Çünkü Venezuela'da petrol hiçbir zaman yalnızca bir ihraç ürünü olmadı. Ülkenin 20. yüzyıldaki siyasi tarihi, büyük ölçüde dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri üzerinde kimin söz sahibi olacağı mücadelesiyle şekillendi. 

Bugün varılan nokta ise Hugo Chávez döneminde devlet denetimi güçlendirilen petrol sektörünün yeniden Amerikan ve çok uluslu petrol tekellerinin hakimiyetine açılması anlamına geliyor.

Venezuela'nın yüz yıllık kavgası: Petrol kimin?

Petrol, 20. yüzyılın başlarından itibaren Venezuela'nın dünya ekonomisindeki yerini ve ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerle ilişkilerini belirleyen temel kaynak oldu. Yabancı petrol şirketlerinin uzun yıllar belirleyici olduğu sektör 1976'da millileştirildi ve devlet petrol şirketi PDVSA kuruldu. Ancak 1990'larda “Apertura Petrolera”, yani Petrol Açılımı politikasıyla yabancı sermaye yeniden sektörde geniş bir hareket alanına kavuştu.

Hugo Chávez'in iktidara gelişi bu doğrultuda yeni bir kırılmaya işaret etti. Chávez yönetimi, zaten devlete ait olan petrol üzerindeki kamusal denetimi yeniden güçlendirdi ve yabancı petrol şirketlerinin faaliyetlerini devletin çoğunlukta olduğu ortaklıklara tabi kıldı.

Venezuela'daki devlet petrol ve doğalgaz şirketi PDVSA'ya ait bir tesisin önünde Chávez’in posteri yer alıyor ve posterde “Pura energía limpia" yani “Saf temiz enerji” sloganı yer alıyor.

Bu politikanın en önemli adımlarından biri Orinoco Petrol Kuşağı'nda atıldı. Chávez hükümeti 2007'de buradaki projeleri, devlet petrol şirketi PDVSA'nın en az yüzde 60 pay sahibi olduğu ortak girişimlere dönüştürdü. Chevron yeni koşulları kabul ederek Venezuela'daki faaliyetlerini sürdürürken, ExxonMobil ve ConocoPhillips koşulları kabul etmeyerek ülkeden ayrıldı ve tahkime başvurdu.

Dolayısıyla Chávez döneminin petrol politikası yabancı şirketleri Venezuela'dan bütünüyle çıkarmaya değil, ilişkinin yönünü tersine çevirmeye dayanıyordu: Venezuela petrolünde son sözü yabancı şirketler değil Venezuela devleti söyleyecekti.

Bu tercihin ekonomik olduğu kadar siyasi bir anlamı vardı. Venezuela ekonomisinin temel gelir kaynağını oluşturan petrol üzerindeki denetim, Chávez hükümetinin sosyal politikalarının finansmanından ABD karşısında izlediği bağımsız dış politikaya kadar Bolivarcı dönemin maddi dayanaklarından birini oluşturdu.

Maduro döneminde petrol savaşının yeni cephesi: ABD yaptırımları ve CITGO

Chávez'in 2013'te ölümünün ardından Nicolás Maduro yönetimi, özellikle Trump'ın ilk başkanlık döneminde Vaşington’un giderek ağırlaşan ekonomik baskısıyla karşı karşıya kaldı. Petrol, bu çatışmanın da merkezindeydi.

Trump yönetimi 28 Ocak 2019'da Venezuela'nın devlet petrol şirketi PDVSA'ya yaptırım kararları açıkladı. Kararın sonuçlarından biri, Venezuela'nın ABD'ye sattığı petrolden elde ettiği gelire Maduro hükümetinin erişiminin engellenmesi oldu. Petrol satışlarından doğan ödemeler, Venezuela yönetiminin erişemediği bloke hesaplarda tutuldu.

ABD 3 Ocak’ta Venezuela’ya düzenlediği saldırıyla aralarında 32 Kübalının da bulunduğu onlarca kişiyi katledip Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i ülkeden kaçırdı.

Aynı yaptırımlar Venezuela devletinin en önemli yurtdışı varlıklarından biri olan CITGO'yu da doğrudan etkiledi. PDVSA'nın ABD'deki rafineri ve dağıtım şirketi CITGO faaliyet göstermeye devam etti ancak şirketin gelirlerinin Maduro hükümetine aktarılması engellendi.

Vaşington'un Venezuela'nın “geçici devlet başkanı” olarak tanıdığı muhalefet lideri Juan Guaidó'nun atadığı yönetim kurulu daha sonra CITGO'nun kontrolünü devraldı. Böylece Venezuela devletine ait olan ve ABD'de büyük bir rafineri ve dağıtım ağına sahip CITGO, Maduro hükümetinin fiili kontrolünden çıkarılmış oldu.

Maduro dönemindeki ABD-Venezuela geriliminin petrol meselesinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri buydu: Vaşington yalnızca Venezuela petrolünün ABD pazarına girişini hedef almıyor, Karakas'ın sattığı petrolün gelirlerine erişimini ve ülkenin en önemli dış varlıklarından birinin yönetimini de engelliyordu.

Ancak ağır ekonomik kriz, petrol üretimindeki gerileme ve ABD yaptırımlarının yarattığı baskı altında Maduro hükümeti ilerleyen yıllarda yabancı petrol şirketlerine yeniden daha fazla alan açmaya başladı.

Chevron bunun en görünür örneklerinden biri oldu. Biden yönetiminin şirkete verdiği özel yaptırım muafiyetleri sayesinde Chevron, PDVSA ile ortak projelerde üretimini artırdı ve Venezuela petrolünü yeniden ABD pazarına taşımaya başladı. İspanyol Repsol ve İtalyan Eni gibi başka uluslararası şirketler de çeşitli düzenlemeler altında Venezuela'daki faaliyetlerini sürdürdü.

Böylece Chávez döneminin devlet ağırlıklı petrol rejimi hukuken varlığını korusa da aşınmaya başladı. Venezuela yabancı sermaye ve teknolojiye giderek daha fazla ihtiyaç duyarken Vaşington da yaptırım ve lisans sistemi aracılığıyla hangi şirketlerin Venezuela petrol sektöründe faaliyet gösterebileceği üzerinde önemli bir etki kazanmıştı.

Ancak bu tedrici geri çekilme, 2026'nın başında nitelik değiştirdi.

Maduro'nun kaçırılmasından petrol yasasının değiştirilmesine

3 Ocak 2026'da ABD ordusu Venezuela'ya düzenlediği operasyonla Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırdı ve ABD'ye götürdü. Maduro'nun ardından devlet başkanlığını Maduro’nun başkan yardımcısı ve petrol ve hidrokarbon bakanı Delcy Rodríguez üstlendi. Yeni yönetimin Vaşington'la kurduğu ilişkinin sonuçları petrol sektöründe hemen görüldü.

Henüz ocak ayının sonunda Venezuela'nın hidrokarbon yasasında kapsamlı bir değişiklik yapıldı. Yeni düzenleme, özel ve yabancı şirketlere petrol projelerinin işletilmesinde daha geniş özerklik tanıdı. Şirketlerin kendi üretimlerini pazarlamasının ve satış gelirlerini doğrudan tahsil etmesinin önü açılırken, üretim paylaşımı sözleşmeleri ve petrol sahalarının özel şirketler tarafından işletilmesi için yeni olanaklar yaratıldı.

Değişikliklerin zamanlaması da dikkat çekiciydi. Reuters daha 16 Ocak'ta uluslararası petrol şirketlerinin Venezuela petrol yasasının değiştirilmesi için hem Vaşington hem de Karakas nezdinde girişimlerde bulunduğunu bildiriyordu. Şirketlerin talepleri arasında kendi ürettikleri petrolü doğrudan ihraç edebilmek, PDVSA'nın altyapısını kullanabilmek ve mevcut mali koşulların değiştirilmesi bulunuyordu.

Temmuz ayına gelindiğinde Chevron, Repsol ve Eni'nin de aralarında bulunduğu yaklaşık iki düzine yerli ve yabancı şirket, mevcut sözleşmelerini yeni sisteme geçirmek üzere Venezuela hükümetiyle görüşüyordu. Chevron'un Venezuela'daki ortaklıklarını yeni sisteme geçirmek üzere yürüttüğü görüşmeler de sonuçlanma aşamasına geldi. Yeni düzenlemelerin Amerikan petrol devine mevcut projelerinde daha fazla operasyonel kontrol sağlaması ve Orinoco Kuşağı'ndaki faaliyetlerini genişletmesi bekleniyor.

Petrol üzerinde Chávez dönemi devlet denetiminden tekellerin egemenliğine dönüş

Chávez döneminde Orinoco'daki petrol projelerinde PDVSA'nın en az yüzde 60'lık payıyla güvence altına alınan devlet denetiminin yerini, yeni anlaşmayla 17 sahadaki 65 milyar varilden fazla rezerv üzerinde ABD tarafına yüzde 55'lik etkin pay tanıyan, üretilen petrolü maliyet fiyatından satın alma hakkı veren ve işletme haklarını 100 yıllığına yeni şirkete devreden bir düzen alıyor.

Trump'ın anlaşmayı anlatırken kullandığı ifadeler, ilişkinin niteliğini Venezuela hükümetinin açıklamalarından çok daha açık ortaya koyuyor. ABD Başkanı anlaşmanın Amerikan petrol rezervlerini iki kattan fazla artıracağını, ABD'nin petrol arzını büyüteceğini ve Amerikalılar için benzin fiyatlarını düşüreceğini söylüyor. ABD yönetimine göre maliyet fiyatından alınacak Venezuela petrolü ülkenin stratejik rezervlerinde ve askeri ihtiyaçları için de kullanılabilecek.

Venezuela hükümeti ise aynı anlaşmayı ülkeye büyük miktarda yatırım getirecek ve kamu gelirlerini artıracak bir kalkınma hamlesi olarak sunuyor.

Oysa, anlaşmanın hukuki ve mali yapısının önemli ayrıntıları henüz kamuoyuna açıklanmamış olmakla birlikte tablo yeterince açık: Chávez döneminde yabancı petrol şirketleri karşısında Venezuela devletinin çoğunluk kontrolünü güvence altına alan sistemden, ABD'nin çoğunluk payına sahip olduğu ve Amerikan ve çok uluslu petrol şirketlerinin olağanüstü geniş operasyon yetkileri elde ettiği, Venezuela’nın petrol servetinin halkın çıkarları için kullanılması yerine yabancı tekellere aktarıldığı bir sisteme geçiliyor.

Venezuela açısından bunun anlamı herhangi bir sektörün yabancı sermayeye açılmasından çok daha büyük. Ülke dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ve ekonomisi bir asırdır petrol gelirleri etrafında şekilleniyor. Petrolün kim tarafından çıkarılacağına, nasıl işletileceğine ve nereye satılacağına ilişkin egemenliğin bu ölçüde devredilmesi, Venezuela'nın ekonomik bağımsızlığının temel dayanağını ortadan kaldırıyor.

Bu açıdan bakıldığında, 28 Ağustos anlaşması yalnızca bir petrol anlaşması değil. Chávez döneminde petrol üzerinde yeniden kurulan ulusal egemenliğin tasfiyesinin ve Venezuela'nın siyasi egemenliğinin Vaşington’a teslim edilmesinin tescili niteliğinde.

Ancak Venezuela'nın petrol üzerindeki egemenlik mücadelesinin tarihi, aynı zamanda ülke halkının bu egemenliği kendi iradesi dışında elinden almak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin de tarihi. Bugün Vaşington'ın ve onunla anlaşan yönetimin teslim almaya çalıştığı yalnızca Venezuela'nın petrolü değil, bu siyasi irade. Bu nedenle Trump'ın zafer ilanlarına rağmen 28 Ağustos anlaşmasını ABD'nin Venezuela üzerindeki nihai zaferi olarak görmek için erken. Venezuela halkı, petrolün ve ülkenin geleceğinin kim tarafından belirleneceği kavgasında son sözünü henüz söylemiş değil.

Venezuela ve ABD'den 65 milyar varillik petrol anlaşması: Rodriguez Trump'a 'en derin şükranlarını' sundu

https://haber.sol.org.tr/haber/venezuela-ve-abdden-65-milyar-varillik-petrol-anlasmasi-rodriguez-trumpa-en-derin

/././

Sakarya Emniyet şantiyesinde haklarını arayan işçiler patronun şikayetiyle karakola götürüldü 


Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü şantiyesinde ücretlerini alamadıkları için eylem başlatan işçiler, Ilgazlar İnşaat patronunun şikayetiyle gece yarısı karakola götürüldü. Patronun rüşvet ve tehditlerine karşı işçilerin direnişi sürüyor. 
https://haber.sol.org.tr/haber/sakarya-emniyet-santiyesinde-haklarini-arayan-isciler-patronun-sikayetiyle-karakola-goturuldu

***

İki yıl önce geçiştirilen savunma, bugünden bakılınca çok anlamlı hale geldi: Demirtaş sürecin neresinde?

Selahattin Demirtaş’ın süreçten önce yaptığı dokuz gün süren savunması, o günlerde gereğince incelenmemişti. Yalnızca soL, savunmada Demirtaş’ın geliştirdiği “Kürt-İslam sentezi” yaklaşımını masaya yatırmıştı. Bugünden bakıldığında, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yanlış” tezi etrafına kurulan savunmanın sürece zemin hazırladığı görülüyor.

Selahattin Demirtaş, “çözüm süreci” boyunca üzerine en fazla konuşulan figürlerden biri oldu.

Bunun bir sebebi, tamamen siyasi olduğu bilinen tutukluluk halinin devam edip etmeyeceği tartışmasıydı.

Diğer sebebiyse, yıllarca hareketin yasal partisine liderlik etmiş ve bir ağırlığa sahip olan Demirtaş’ın siyasi yaklaşımının merak edilmesiydi.

Bunda, tutuklu genel başkanın İmralı’daki Öcalan ve Kandil’deki PKK liderliğiyle kimi zaman farklılaşan bir siyasi tavır sergilediği yorumlarının önemli payı vardı. Özellikle de Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla Recep Tayyip Erdoğan’a karşı 2015’teki çıkışı, şimdi AKP’yle el ele yürütülen sürece kuşkuyla yaklaşan kimi kesimler açısından bir beklenti yaratıyordu.

Sonuçta Selahattin Demirtaş, süreç boyunca yaptığı açıklamalarla gidişata destek verdi, İmralı’nın iradesini benimsediğini duyurdu.

Ancak Demirtaş’ın şu anki çözüm süreciyle birlikte berraklık kazanan, Cumhuriyet’le hesaplaşma üzerine kurulu siyasi çizgiyi benimsediği aslına bakılırsa henüz süreç başlamadan ortaya çıkmıştı.

Bahçeli’nin süreci başlatan çıkışından bir yıl önce, 2023 sonu ve 2024 başında Selahattin Demirtaş, yargılandığı dava kapsamında dokuz gün süren, çok kapsamlı bir savunma yapmıştı.

Türkiye medyası, alıştığı üzere o dönem bu kapsamlı savunmayı sadece birkaç spot ifade üzerinden görmüş, hemen kimse savunmayı okumamıştı. Savunmanın bütününe dair analizlerse Kürt medyasındaki birkaç isimden ibaret kalmıştı.

Oysa Demirtaş savunması boyunca Cumhuriyet ve laiklikle hesaplaşıyor, bir Kürt-İslam sentezi denemesi yapıyor ve ümmetçi çizginin zeminini inşa ediyordu.

O dönemde soL Haber, işte bunu ortaya koyan kapsamlı bir analiz yayımlamıştı. Analiz de gereğince değerlendirilmemiş, işlerin bugünkü noktaya geleceğinin farkında dahi olmayan kimileri tarafından küçümsemeyle karşılanmıştı.

“Bu toprakların medeniyeti İslam medeniyetidir. Türkiye sosyalistinin bir kısmı bunları bilmez, bilmediği için de topluma ulaşamaz. Bizi var eden bu topraklarda İslam medeniyetidir. 1300 yıldır hepimizi var eden İslam medeniyetidir. İslam medeniyeti geri falan değildir” diyen Demirtaş, savunması boyunca bugünden bakıldığında çok daha anlamlı hale gelen, Kürt islamının “gerçek İslam” olduğu gibi uç tezler öne sürmüş, bugün süreç ittifakının tüm taraflarının ortaklaştığı temel tezi açıkça dile getirmişti: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yanlış bina üzerine inşa edilmiş. Temel yanlış.”

Selahattin Demirtaş’ın savunması üzerine soL’da yayımladığımız analizi bir kez daha paylaşıyoruz:

ANALİZ | Demirtaş’ın yeni çizgisi: Kürt-İslam sentezi

Selahattin Demirtaş’ın Aralık ve Ocak aylarında dokuz duruşma gününde tamamladığı Kobane davası savunması, medyada hak ettiği kadar yer bulmadı.

Kimi aktörler, Demirtaş’ın savunmada ortaya koyduğu yeni siyasi çizgiyi nereye koyacaklarını bilemediklerinden sustular. Kimileri, epey uzun olan konuşmayı bütünlük içerisinde ele almak yerine, sadece belli bir noktaya işaret edip geçiştirdi.

Sonuç olarak geniş kesimler, Demirtaş’ın savunmasının ne anlama geldiğini kavrayabilmiş değil.

Ancak, neresinden bakılırsa bakılsın, Demirtaş’ın savunmasının Türkiye siyasi tarihinde önemli bir yer tutacağı muhakkak.

Bu analizde, hem savunma metninin kendisinde dikkat çeken noktaları hem de savunmaya verilen kimi tepkileri irdeledik.

Hangi Demirtaş? Süreklilik mi var, 180 derece dönüş mü?

Demirtaş’ın savunmasına, birbirine taban tabana zıt tepkiler verildi. Örneğin, İrfan Aktan, Artıgerçek’teki iki değerlendirme yazısında, bize kalırsa epey bir hüsnükuruntuyla, Kürt siyasetinin farklı kolları açısından “tam bir uyum” resmi çiziyor. Aktan’a göre Demirtaş hem Öcalan’ın önderliğini kabul ediyor hem de HDP çizgisiyle mesafelenmiyor.

Aynı savunmaya bakan AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’ysa, “Rotayı sol marjinal çizgiden tam 180 derece döndürüp Kürdi çizgiye dönüştürmüş” yorumunda bulunuyor.

Nasıl oluyor da iki kişi, aynı savunmadan birbirine tamamen zıt izlenimler edinebiliyor?

Süreklilik ve uyum tezinden başlayalım. Burada, anlaşılması gereken, ne HDP’nin ne de Demirtaş’ın zaten geçmişten bugüne süreklilik arz eden, temel tez, ilke ve argümanları sabit birer aktör olmadıkları… 2015 seçiminde “Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş görece solda dururken, Gezi direnişinde “darbe” gören Demirtaş görece sağdaydı. HDP’yi “Türkiyelileştirme”ye çalışan Demirtaş da, Tahir Elçi’nin cenazesinde “Tahir’i öldüren devlet değil, devletsizliktir” diyen, bugünlerde sıkça kullanılan ifadeyle “Kürdistanî” Demirtaş da hafızalardadır.

Demirtaş’ın kendisi, şimdiye dek çeşitli dönemeçlerde keskin virajlar almıştır.

Savunmanın yeni bir viraj olduğu tartışmasız. Ortada bir süreklilik değil kopuş var, Kürt siyasetinin kollarında “uyum” sağlanıp sağlanmayacağını ise zaman gösterecek. Fakat Demirtaş’ın savunmasında, uyumsuzluğun epey bir işaret var, aşağıda değineceğiz.

Öte yandan, Ensarioğlu’nun “Kürdi çizgi” tespiti de gerçeği tam karşılamıyor. Çünkü Demirtaş’ın bu savunmasındaki esas kopuş, bu “Kürdi” çizgiyi, hâlâ pek kimsenin tartışmaya yanaşmadığı, epey uç İslami argümanlarla birleştirmesi, yeni bir Kürt-İslam sentezi girişimini başlatmış olması.

İslamcılık bahsi: Savunma sosyal medyadan ibaret değil

Demirtaş’ın savunması, 25 Aralık’ta başladı. Savunmadaki islamcı ifadeler, ancak 9 Ocak’ta dikkat çekebildi. Bu durum bile, Demirtaş’ın savunmasının uzun süre pek haberleştirilmediğinin, bir kesimin “bekleyip görmeyi” seçtiğinin, bir kesiminse hiç ilgilenmediğinin göstergesi.

8 Ocak’ta, tüm savunma bittikten sonra sosyal medyaya düşen şu ifadeler çok ilgi çekti: “Bu toprakların medeniyeti İslam medeniyetidir. Türkiye sosyalistinin bir kısmı bunları bilmez, bilmediği için de topluma ulaşamaz. Bizi var eden bu topraklarda İslam medeniyetidir. 1300 yıldır hepimizi var eden İslam medeniyetidir. İslam medeniyeti geri falan değildir.”

Bu tivitlere “Ahh be kardeşim, naptın sen” gibi, şaşkınlık dolu ifadelerle tepki verenler oldu. Oysa Demirtaş, savunmasının tümünü bu islamcı eksen üzerine bina etmişti.

Demirtaş’ın ‘gerçek İslam’ tartışması: Kürtler İslam’ı saf haliyle korudu

Savunmanın birinci günü, Demirtaş, “Kürt medeniyeti”nden şöyle bahsediyordu: “Kökünde İslam medeniyeti vardır, biz siyasal islamcı değiliz Müslümanız.”

Hatta, Demirtaş, “gerçek İslam” tartışmasına da girdi ve Kürtlerin İslamını “gerçek İslam” olarak niteledi: “[Kürtler] İslamı kültür olarak almışlar. IŞİD’ten, cübbeli hocadan, TRT veya Diyanet’ten öğrenmemişler. İlk dönemlerden ne öğrenmişler ise o saf hali ile korumayı başarmışlar.”

Bu formülasyonun, her türden Kürt islamcı grubu tümden aklamaya kapı araladığı açık.

Abartıldığını düşünenler, savunmanın metninin tümünü okumalı. Demirtaş’a göre, Kürtlerin “yaşamının her alanına sızan” bu “gerçek İslam” öyle bir mefhum ki, Kürt halkını her türlü siyasal islamcılıktan, tarikattan, cemaatten, hatta Hizbullah’tan bile korumaktadır: “Said-i Kurdî’yi referans alanlar en çok Kürt düşmanlığı yapanlara dönüştüler. Onlara biat etmediğimiz ve Türkleşmediğimiz, Kürt olduğumuz için siyasal İslam Kürtler arasında örgütlenememiştir. Hüda-Par, tarikatlar ve cemaatler ile girmek istiyorlar ama giremiyorlar. Siyasal İslamı içine alamayacak kadar İslam dini yaşamın her alanına girmiştir.”

Evet, Demirtaş’ın son açılımına göre tek başına “Kürt olmak”, siyasal islamdan korunmanın yeter şartıdır.

Bu arada, insan ister istemez, son dönemlerde yeniden sosyal medya muhabbetlerinin konusu olan “Alevi Kürt olur mu” sorusunun da etkisiyle, “Hangi Kürdün dini bu tam olarak?” diye sormadan da edemiyor. Hanefi? Şafi? Alevi? Madem Kürtler İslam’ı “o saf hali ile korumayı başarmışlar”, hangisidir bunun saf hali?

Hangisi olursa olsun, Selahattin Demirtaş Kürt halkının “kökünde bulunan” bu islami mirasla öyle gurur duymaktadır ki, kendisinin de bu “Kürdi İslam”ın parçası olduğunu savunmasında özellikle vurguluyor: “Erdoğan benim hakkımda diyor ki, ben demişim ki 'Taksim bizim kabemizdir.' İftira! Yalan! Benim dedem Palulu İslam alimlerinden. Ben Müslüman kültürü, medeniyeti ile büyüdüm.”

Bu “gerçek İslam’ı savunma” meselesi Demirtaş’ın savunmasında o kadar baskın bir yer tutuyor ki, IŞİD bile Demirtaş tarafından “gerçek İslam’ı bilmemekle” itham ediliyor: “Birbirini boğazlayan İrlandalı Katolik ve Protestanların çoğu İncilin 10 emrini bilmiyor. Yalanın üzerine kurulu bir düzen var. Din uğruna, inanç uğruna birbirini kesmeyen kalmadı. IŞİD’lilere sorun bakalım İslam adına tam olarak neyi biliyorlar.”

Başka türlü, Demirtaş’ın ağzından çıkan şu ifadeler nasıl anlamlandırılabilir: “Bunların Müslümanlığı sahtedir. İnsan olan yapmaz da Allah’a ve Kuran’a inanmış biri bunları nasıl yapabilir? Bunlara insan dahi diyemezsiniz. Bu kadar kul hakkı nasıl yenilir?”

Ya, inanmıyor olsalar Demirtaş anlar da, inanan biri nasıl yapar!

Demirtaş’ın yeni Kürt-İslam sentezi

Tam bu noktada, Demirtaş’ın savunmasındaki yeni çizgiyi niye basitçe “Kürdi” veya “Kürdistani” değil, bir “Kürt-İslam sentezi” olarak nitelemenin daha uygun olduğunu düşündüğümüzü açıklayabiliriz.

Demirtaş, kuşkuya yer bırakmaksızın Kürt toplumunun deyim yerindeyse “çimento”sunun İslam dini olduğunu dile getirmesinin ve Kürtlerde bunun “en saf halinin”, yani Peygamber dönemindeki halinin bulunduğunun altını çizmesinin ardından, bu İslam anlayışıyla (Demirtaş’ın sık sık altını çizdiği üzere) Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm anlayışının ne kadar örtüştüğünü kanıtlamaya girişiyor. “1400 yıl önce Hz. Peygamber adına, İslam adına atılan adımları bugünle kıyaslamayın. Hz. Muhammed'in o günkü kıyaslamaları bugünkü AİHM, CEDAW değerindedir. O gün cahiliye yaşanırken bir alternatif sunuyordu Hz. Muhammed. Yoksullar üzerine inşa ediyordu. Hz Muhammed dönemin en büyük sosyalistlerindendir Hz. Muhammed bugün yaşasaydı İstanbul Sözleşmesi'nden, BM sözleşmelerinden daha ileri bir sözleşme yapardı. Söyledikleri devrimciliktir.”

CEDAW’ın “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi” olduğunu belirtelim. Dolayısıyla Demirtaş’ın formülasyonuyla, kendisinin tahayyül ettiği Kürt İslamı, hareketin sık kullandığı “kadının özgürlüğü” mücadelesinde çağdaş kanunlardan bile daha üstün bir kutup yıldızı.

Demirtaş, Kürt-İslam sentezinde kararlı. Savunmasındaki bir diğer formülasyon, bunun en berrak örneklerinden birisi: “Bugün Müslüman da Hristiyan da kadın da erkek de Kürt de Türk de olsa en iyi savunabileceğimiz düşünce ekososyalizmdir. Müslümanlara da tavsiyemdir, okusunlar baksınlar. Ekososyalizme en uygun düşünce tarzı İslamiyet'tir.”

Demirtaş’a göre laiklik tarihi bir hata

Demirtaş’ın bu yeni çizgisiyle tanıştıkça, okur, “peki laiklik bu işin neresinde” diye sorabilir. Savunma metni incelendiğinde, laikliğin, Demirtaş’ın yeni çizgisinin tam karşısında olduğu görülüyor.

Selahattin Demirtaş, dokuz günlük savunmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren yanlış inşa edildiğini, zeminin hatalı olduğunu vurguladı:  “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yanlış bina üzerine inşa edilmiş. Temel yanlış.”

Elbette, haklı olarak, Demirtaş eleştirilerinin esas kısmını Kürtlere karşı yürütülen ırkçı politikalara ayırdı. Ancak, savunma metni incelendiğinde, Demirtaş’a göre yalnızca 1924’ten sonra başlayan ırkçılığın değil, laikliğin de sorun olduğu görülüyor: “Bu ülkenin pek çok şeyi gibi milliyetçiliği ve dindarlığı çakmadır. Fakat Türkiye’nin milliyetçiliği ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ diye ahkam keserken öte yandan kendi milletini ahlaken ve bütün değerleriyle çöktürüyorlar. Mustafa Kemal, Samsun'a çıktığında Bodrum'a, Fethiye'ye gitmek aklına gelmez. Erzurum’a gider. Doğu Beylerine mektuplarının hiçbirinde ne 'Siz Kürtsünüz', ne 'Sizinin diliniz Kürtçe’dir' der. Bugün Şeyh Said gündemine ilişkin konuşan ulusalcılar sizlere de diyorum; Mustafa Kemal, Kürt şeyhlerine ‘Cumhuriyeti kurup halifeliği kaldıracağız’ dememiştir. ‘Halife uğruna savaşıyoruz’ demiştir. Şeyh Said'in isyanı bunadır. Şeyh Said ‘Bize ihanet ettiniz’ demektedir. Bugün Şeyh Said'e ihanetçi diyorlar, bu mudur vatana ihanet? Ben kendimi Şeyh Said'in torunu olarak görüyorum.”

Savunmanın bu kısmı da sosyal medyada “Şeyh Said’in torunuyum” ifadesi üzerinden konuşuldu. Oysa esas önemli olan, öncesindeki argümanlardı. Demirtaş’a göre Şeyh Sait haklıdır, çünkü baştan söylememelerine rağmen cumhuriyeti kurup laikliği getiren Kemalist hükümet asıl haindir.

Demirtaş devam ediyor: “Anadolu toprakları 1300 yıl İslam medeniyetiyle yoğrulduğu için Kurtuluş Savaşı öncüleri halkın yanına giderken İslami söylemi bir taktik olarak söylüyorlardı. Bunu inanarak, bilerek yapmadıklarını o dönemli mektuplaşmalardan, telgraflardan anlıyoruz. Neden önce Müslüman halkı yanına alıp sonra Türk Kürt ayrımı yapmaksızın herkesin medeniyetini, kültürünü, inancını yok sayan yeni bir kültür yaratmaya çalışan resmi ideolojiyi dayattılar?”

Görüldüğü üzere, burada Demirtaş ırkçı politikalardan bahsetmemektedir bile, hedefi doğrudan laikliktir. Zira Demirtaş’a göre Kurtuluş Savaşı’nın liderliği taktik olarak islami söylemi kullanmış, sonra da Türk Kürt herkesin inancını yok sayan yeni bir kültür yaratmaya çalışmıştır.

İsteğe bağlı kitle kuyrukçuluğu

Peki toplumu değiştirme iradesi? Tarikatları, cemaatleri, aşiretleri, geri, baskıcı unsurları ortadan kaldırma mücadelesi? Demirtaş, o işe pek sıcak bakmadığını başka bir bağlamda açıkça söylüyor: “Ben Kürtlerin orada [Suriye’de] Amerika ile ilişki kurmasından çok memnun değilim, ama oradaki halk tercihini öyle kullanıyor. Ne yapabiliriz, ne diyebiliriz?”

Toplumu değiştirme, müdahale etme iradesi istenmediğinde Demirtaş tarafından hızla ıskartaya çıkartılıyor. Madem halk emperyalizmle iş tutmak istiyor, ne yapabiliriz? Hilafet istiyorlarsa, cumhuriyet kurmak yanlıştır, biz ne diyebiliriz? Aynı mantıkla, siyaset yapmak verili herhangi bir anda kitlelerin çoğunluğunun düşünceleri karşısında biçare susmaksa, savaş kabinesi seçim kazandığında barış mücadelesi vermenin meşru zemini nereden gelmektedir?

Demirtaş, yeni çizgisi için, “karşısında susulacak” konuları da dikkatle seçmektedir.

Sorun yüz yıllık, Osmanlı dönemi özgürlük dönemi

Selahattin Demirtaş, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ayrımcı politikaları tek başına ele almaktansa, yeni sentezi kapsamında, laikliği de ayrımcılıkla bitiştiriyor. “Zemin yanlış” argümanı buradan türüyor: “Bu süre zarfında Kürtçe yasaklanmıştır, Kürtçe eğitim yasaklanmıştır. Kürtçe eğitim vardı, medreselerde Kürtçe eğitim yapılırdı. Medreselerde yetişen bir sürü Kürt alimi vardır, onlar orada eğitim görmüştür. Bu topraklarda Türkçeden önce Kürtçe eğitim yapılmıştır.”

İrfan Aktan, Demirtaş’ın savunmasıyla HDP-DEM Parti çizgisinin uyumundan bahsettiği, yukarıda değindiğimiz yazısında, aslında iki yaklaşım arasındaki açıyı da farkında olmadan gösteriyor. Aktan, “millet-i hakime (Sünni-Türk egemenliği)” ideolojisinin, “Osmanlı Devleti’nden devralınıp güncellenen ve yüz yıl boyunca devlet ile toplum sisteminin her alanına sistematik bir programla intibak ettirilen” bir ideoloji olduğu söylüyor.

Oysa Demirtaş, savunması boyunca defalarca konuya açıklık getiriyor: Sorunun başlangıcı, tam olarak yüz yıl öncesi olarak kodlanıyor. Hep “yüz yıllık sorun”, “yüz yıllık anlayış” diyor Demirtaş, çünkü Osmanlı zamanında medreselerde Kürtçe eğitim gören Kürt alimler yetişiyor.

Ayrıca, bizzat Demirtaş savunmasında HDP-DEM Parti’yle arasındaki açıyı teyit ediyor: “Gelinen süreç ortada. Bazı arkadaşlar ‘popülist’ deyip duruyor, ‘Partinin önüne geçti’ diyor ama gelinen süreç ortada.”

Suçlular: Gülenciler, MHP, siyasal islamcılar

Peki tüm bu çizgi değişikliği, güncel siyasi pozisyon alışlar açısından kimi işaretler vermekte midir?

Demirtaş’ın savunmasında kendisini siyaseten dört duvar arasına hapsetmemeye gayret ettiği ortadadır. Buna, Kürt siyasetinin diğer kollarını herhangi bir konuda mecbur bırakmamaya özen göstermek de eklenmelidir.

Demirtaş, hendek sürecini anlatırken, Kandil’le aralarındaki gerilimi, “herhalde yanlış anladılar” gibi temkinli bir ifadeyle ortaya koyuyor:  “Medya öyle bir şekilde verdi ki siyasetçilerden zehir zemberek konuşmalar geldi. Efkan Ala, Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan hepsi öyle sert açıklamalar yaptı ki bir iki gün geçti ve Kandil’den daha sert bir açıklama geldi. Onlar da herhalde 'Demirtaş bizi kandırdı' diye düşündü. Daha sonra hükümetin, devletin kontrolünden çıkan bir şeye dönüştü.”

Ancak bu sözlerde, Demirtaş’ın güncel siyasi pozisyonunu anlamak için dikkat edilmesi gereken kısım Kandil’e dair düşünceler değil, son cümle: “Hükümetin, devletin kontrolünden çıkan bir şeye dönüştü.”

Demirtaş, savunmasında, yakın dönemi anlatırken elbette birçok bakımdan AKP’yi eleştiriyor, fakat somut olarak, uzun uzun, isimler vererek, çözüm sürecinin bozulmasına giden süreç ve sonrasındaki baskı politikalarından Gülencileri sorumlu tutuyor. Süreç, “devletin, hükümetin” değil, Gülencilerin kontrolünde tarif ediliyor.

Demirtaş’a göre Gülencilerin yarattığı bu ortamda AKP tuzağa düşüyor ve çözüm sürecinden uzaklaşıp, baskı ve savaş politikalarına sarılıyor. Sonuç, MHP’yle kurulan ittifak oluyor.

AKP’nin sorumluluğunu tarif etmek konusunda Demirtaş savunma boyunca çok hassas davranıyor. Sorumluluk, esas olarak, “ortaklara” yıkılıyor. Örneğin Demirtaş, Yargıtay darbesini de işaret ederek, sürmekte olan davadan hareketle “Devlet şu an MHP’dir. Artık devleti MHP yönetiyor” diyor.

Genel olarak zihniyetten bahsedileceği durumlardaysa Demirtaş’ın tercihi, “siyasal islam” oluyor. Savunma boyunca Demirtaş, siyasal islamcıları ağır şekilde eleştiriyor, ahlaksızlıklarını ortaya seriyor fakat bunların tam olarak kim olduklarına, siyasal islamın sınırının nereden bitip nerede başladığına değinmiyor.

İki istisnayla… Birincisini yukarıda gördük: Sahip oldukları “1300 yıllık saf halinde İslam kültürleri” dolayısıyla siyasal islamcılık, Kürtlere haşa uğrayamıyor.

İkincisinde, bu defa kişisel bir sınır çiziliyor. Dubai’de muta nikahıyla cinsellik yaşayan AKP’li iş adamlarından bahsederken şöyle diyor: “Cumhurbaşkanını tenzih ediyorum. Haberi olsa o da bunu engellerdi ama inşallah bu söylediklerim kulağına gider de bunu araştırır.”

Bu işaretler, kanımızca, kendini dört duvar arasına hapsetmek değildir, fakat hangi kapıların hafif aralık bırakıldığına dair kimi intibalar vermektedir.

Çizgi değişikliğinin ne getireceği henüz belli değil

Selahattin Demirtaş, savunmasında da güçlü argümanlarla ortaya koyduğu üzere, hukuki değil siyasi sebeplerle yedi yıldır hapis yatmakta. Dokuz günlük savunma, siyaseten tecrit edilmeye çalışılan Demirtaş’ın yeni stratejik açılımı.

Nasıl karşılanacak?

Henüz kestirmek zor. Zaten henüz pek dar bir kesim bu savunmayı bütünüyle okumuş ve irdelemiş durumda. Görünüşe göre DEM Parti de savunmanın içeriğine önden hakim değildi, onlar da kamuoyuyla birlikte öğrendiler Demirtaş’ın tezlerini.

İbrahim Halil Baran daha ileri gidiyor ve Demirtaş’ın dava sürecinde yalnız bırakıldığını öne sürüyor. Baran’a göre davanın ve savunma metninin DEM Parti tarafından hakkıyla derlenip paylaşılmaması, ayrıca kimi önemli isimlerin Demirtaş’ın babasının ölümünün ardından taziye mesajı yayımlamamış olması, bu duruma delalet.

Kandil’e yakın, Avrupa merkezli medya da Demirtaş’ın savunmasını büyük oranda görmezden geldi. Bu kestirip atan bir tavır mı, yoksa önce görüp sonra değerlendirmek üzere beklemeyi mi tercih ettiler, bilemeyiz.

Zaman, kimlerin ne pozisyon alacağını gösterecek.

Demirtaş’ın cumhuriyeti meşru bir zemin olmaktan çıkartan, laikliğe geçişi hata ilan eden, ideal topluma en uygun anlayış olarak müslümanlığı gören yeni Kürt-İslam sentezi, alıcılarını bekliyor.

***

30 Ağustos, neyden kurtuluyoruz?-Berkay Kemal Önoğlu-


104 yıl önce emperyalizmi ve onun işbirlikçisi saltanatı dize getiren iradenin bugünkü karşılığı; eşitlikçi ve özgür bir memleketi, sosyalizmi inşa etmekteki kararlılığımızdır.

Aklı başında insanı delirtecek, kimileri için yer yer öfke nöbetlerine sebebiyet verecek ölçüde cumhuriyetçilerin sinir uçlarında gezinen iktidar temsilcileri çıkıyor karşımızda. Gün aşırı devrime, devrimcilere, Cumhuriyet'e ve onu kuran iradeye yönelik saygısızlıkları, hakarete varan çıkışları ve iftiralarıyla gündemi meşgul eden bir zihniyet bu.

Olacak iş değil, diyeceğiniz her şey oluyor memlekette. Ülkemiz karşı devrimin esiri oldu diyorsak, az buz bir şey söylemiyoruz. Bu tablonun bütün gerçekliğiyle kavranması, zor da olsa kabul edilmesi ve buna göre devrimci bir hareket prensibinin benimsenmesi gerekiyor. Ne diyelim, bu tür hareket tarzının daha yaygın benimsenmesine kesinlikle yardımcı olan bir Millî Eğitim Bakanı var hükümette.

Tam ifadesini aynen aktaralım: "Kurtuluş Savaşı demeyelim, Millî Mücadele diyelim; neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı."
Yusuf Tekin, biz sadece İngiliz emperyalizmine ve işgal ordularına karşı değil; işgale boyun eğen, devrimci hükümete karşı fetvalar çıkarıp isyanlar örgütleyen Osmanlı saltanatına karşı da savaştık. Bizim zaferimiz, hem vatanın kurtuluşu hem de saltanatın kaldırılarak Cumhuriyet'in kurulmasıdır. Yani ağababalarınızdan kurtuldu bu memleket 1919-1923’te. Bugün 104. yıldönümünde olduğumuz Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde kapana sıkışan yalnız işgalci Yunan orduları değildi anlayacağınız.

Osmanlı elbet büsbütün karanlık, kötücül bir tarih değildir. Ancak toplumsal ve siyasal alanda bugün mirasını taşıdığımız bakiye, çürümüş Osmanlı'dan değil; tam aksine, diyalektik olarak Osmanlı'yı tarihe gömen devrimci birikimden bize emanettir. Osmanlı tarihteki rolünü oynamış ve perde kapanmıştır. Perde kapandıktan sonra da sahnede kalan fazlalığı temizleyecek devrimciler öne çıkar, gereğini yapar ve o devir biter gider.

İşte bu yüzden, Büyük Taarruz'un 104. yıldönümünde, o günkü iradeyi bugünün devrimci görevleriyle birlikte kuşanmak zorundayız. Şu anda nostaljiye, romantizme kapılacak, gözümüzü kapatacak hâlimiz yok. Bugün karşımızda mücadele vermemiz gereken odaklar, ne yazık ki memleketin en kılcal damarlarına kadar sızmış durumdalar.

Türkiye'nin temellerine dinamit yerleştiren, etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştiren, komşularımızla çatışmayı körükleyen yayılmacı ve saldırgan sermaye politikalarına karşı itirazımızı çok daha gür bir sesle ve kaya gibi bir bilinçle yükseltmeliyiz.
“Sınırları genişleteceğiz” hezeyanıyla ülkeyi adım adım çözülüşe ve felakete sürükleyen bu anlayışa geçit vermemek için birleşmeliyiz.
Ülkemizin NATO üsleriyle, çok uluslu tekellerin görünmez işgaliyle ve yeni mandacı emperyalist antlaşmalarla kuşatılmasına razı değilsek, artık harekete geçmekte tereddüt etmemeliyiz.
Vatan-millet-Sakarya edebiyatını dillerinden düşürmeyen ama memleketin her karış toprağını rant uğruna peşkeş çekmekten asla geri durmayan ikiyüzlülerin elinden iktidarı almalıyız.

Dahası;
30 Ağustos demek; tarikatların, cemaatlerin ve piyasacıların egemenliğine son vermek için kavgaya atılmak demektir. Öyle olmalıdır. Tarikat karanlığının gençlerimizin geleceğini çalmasına, kadınları toplumdan dışlamasına ve şiddete mahkûm etmesine seyirci kalamayız. Bilimi, sanatı, planlamayı yurdun dört bir yanında hâkim kılmak için kolları sıvama vaktidir.

Bağımsız ve egemen bir ülke, laik bir toplumsal düzen, devletçi ve planlı bir ekonomi ile karşı devrimin yarattığı enkazı elbet süpürüp atacağız. Cumhuriyet'i, onu asıl yaşatacak olanların, yani emekçilerin ellerinde yeniden kuracağız.

Bizim kavgamız; zenginliği yaratan emekçilerin o zenginliği hakça paylaştığı, patronların kâr hırsı uğruna işçilerin can vermediği, yoksulluğun ve işsizliğin kökünden kazındığı sömürüsüz bir düzen içindir. 104 yıl önce emperyalizmi ve onun işbirlikçisi saltanatı dize getiren iradenin bugünkü karşılığı; eşitlikçi ve özgür bir memleketi, sosyalizmi inşa etmekteki kararlılığımızdır.
Böyle olmadığını, Cumhuriyet davasının sosyalizmden ayrı bir dava olduğunu söyleyen kim varsa anlatın onlara: Şatafat içinde günlerini gün eden patronlar, keyifli günlerinde viski yudumlar gibi içtiler Cumhuriyet'in faziletlerini; dibini gördüler.

Kurtuluşumuz kendi ellerimizdedir. Zafer Bayramı'mız kutlu olsun!

/././

Türkiye’nin rejimi nedir?-Erhan Nalçacı- 

Bu nedenle bu rejime karşı çıkacaksanız her şeyden önce burjuvaziye karşı devrimci bir programınız olacak. Türkiye bugün ancak yağmalanan veya sermaye ihracıyla inşa edilen mülkün emekçi halkın egemenliğine geçmesiyle kurtulabilir. Ellerimizle bir Cumhuriyet ayağa kaldırılabilir.

Türkiye’de rejimin ne olduğu konusunda önemli bir kafa karışıklığı görülüyor ve bu halkımızla temas ettiğimiz noktalarda bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, Türkiye’nin en azından son 25 yıldaki rejimi faşizm midir?
Bu kavram çok yaygın olarak ve basmakalıp şekilde kullanılıyor, işin içinden çıkılmasını iyice zor hale getiriyor. Devrimci bir cumhuriyetçi kimliğin oluşturulmasının önünde bir engele dönüşüyor.

Ancak başlıktaki soruyu açabilmek için birbiriyle ilişkili bir seri kavrama değinmemiz gerekecek:

Bunların ilki “burjuva diktatörlüğü” kavramı.

Burjuvazi iktidara geldiği her ülkede rejiminden bağımsız olarak bir burjuva diktatörlüğü kurar. Özelikle emperyalizmin işbirlikçisi bir feodal sınıftan iktidar alındığında bu diktatörlük devrimci bir özellik kazanır. Ancak doğası gereği zaman içinde burjuva diktatörlüğü emekçi sınıfların eşitlik ve özgürlük mücadelesini hedefler hale gelir. İktidar en demokratik rejimi de örgütlese, yani halkın seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu, farklı sınıfların siyasi görüşlerini siyasi partileri ve basın organları aracılığıyla savunabildikleri, ulusal mecliste temsil edilebildikleri bir düzen kurmuş olsa da aslında bu rejim de burjuva diktatörlüğü altında bulunur.

Burjuva diktatörlüğüdür, çünkü burjuvazi seçim sistemi ve parlamento aracılığıyla asla iktidarını işçi sınıfına devretmeyecektir. Böyle bir olasılık çıktığı zaman ultra siyasi yöntemleri; provokasyon, cinayet, baskılar, sivil çeteler, askerin yönetime daveti vb. devreye sokar.

Dolayısı ile ulusal düzeyde bir burjuva diktatörlüğü altında en demokratik rejimden faşizme kadar giden bir süreklikte sınıf mücadelesinden doğan ihtiyaçlara göre rejimler kurulur. 

Eğer burjuvazi işçi sınıfının bazı kesimlerinin de dahil olduğu geniş bir orta sınıf kurabildiyse, ideolojik olarak meşruiyetini koruyabiliyorsa, işçi sınıfı örgütlü bile olsa düzende gedik açmakta zorlanıyorsa demokratik olur rejim, başka bir deyiş ile emekçi sınıfların sömürüsü sınıf işbirlikçiliğin yarattığı bir demokrasi ile maskelenir.  

Ancak tam tersiyse, orta sınıflar eriyor, halkın hoşnutsuzluğu artıyor, meşruiyet krizleri arka arkaya patlıyor ve emekçi sınıflar siyasi öncüsü ile bu koşullarda iktidarı almak için denemeler yapıyorsa o zaman faşizm rejim olarak tercih edilebilir.

Örneğin, Türkiye’de halk sol bir arayış içindeyken, sosyalizmin dünya ölçeğinde saygınlığının yüksek olduğu ve emekçi sınıfların örgütlü mücadelesinin yükseldiği tarihsel dilimde12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbeleri burjuvazinin faşist rejim tercihini yansıttığı dönemler olmuştur.

Faşizm işçi sınıfının yükselen mücadelesine ve iktidar arayışına burjuvazinin verdiği bir cezadır. Meclisi ve diğer düzen partilerini de bir süre için ortadan kaldırır, kendi zorbalık hukuku ve icrasından başka bir şey kalmaz geriye. Son derece gaddardır, kural tanımaz ve cinayet işleme özgürlüğüyle davranır.

Ne yazık ki devrimciliğin ne olduğunun unutulması ile faşizmin ne olduğunun unutulması birlikte seyrediyor. Yoksa o kadar faşizm tahlili yaptıktan sonra faşizmi aşmak için programı özünde birbirinden farkı olmayan düzen partilerinin ittifakı ile sandığa göz dikilmezdi. Faşizm hiçbir zaman sandıkla aşılmaz, öyle bir olanak yoktur çünkü. Böyle bir faşizm tahlili insanların beynini kevgire çevirdi, düşünme yeteneklerini elinden aldı, sınıf işbirlikçiliğinin yollarını döşedi. 

Bugün işçi sınıfı siyaseti hala düzenin potansiyel olarak en güçlü düşmanı olduğu halde sermaye sınıfı tehdidi seçimlerde alınan oy oranı gibi toplumsallaşma kriterleri üzerinden değerlendiriyor, uluslararası duruma bakıyor ve faşizme gereksinim duymuyor. Burjuvazi demokrat olduğundan değil yani, sadece faşizme gereksinim duymuyorlar. Partiler birçok kısıtlamaya rağmen faaliyetlerini sürdürebiliyorlar, Meclis ne kadar işlevsiz de olsa toplanabiliyor, her ne kadar yargı siyaset tarafından bir aparata dönüştürülmüşse de işliyor bir yandan vb.

Tamam ama peki ne o zaman Türkiye’nin rejimi? 

Burjuva diktatörlüğünün en demokratikten faşizme kadar bir spektrum içinde rejimlerini kurduğunu söylemiştik. Türkiye’nin rejimini anlayabilmek için son 30 yılın analizini yapmak zorundayız.

24 Ocak 1980 Kararları ile burjuvazinin emperyalist sistemle tam bir bütünleşme ve engelsiz bir sömürü programını benimsediği ilan edilmişti. Bunun Cumhuriyet’ten de vazgeçme anlamına geldiğini daha o zaman tam olarak idrak edememiştik. 2001’de Kemal Derviş’in 15 Günde 15 Yasası ile emperyalizmle bütünleşme, özelleştirme ve emeğe saldırı ete kemiğe bürünmüştü.

Şimdi çok güçlü bir uygulayıcıya ihtiyaç duyuyordu burjuvazi. Bunu tarikat tezgahından geçmiş ama 1990’lı yılların belediyelerinde her yapılan işten komisyon almayı yaşam tarzı haline getirmiş bir ekiple çözmeye karar verdiler. Yanlarına gizli bir teşkilat gibi davranan CIA uzantısı Gülen Tarikatı ile zamanında sola da bulaşmış liberalleri eklediler.

Tamamen emperyalizmin ve Türkiye sermaye sınıfının tercihi olan AKP böyle yola çıktı. Bu aşırı derecede güçlendirilmiş yönetim çok önemli dönüşümlere imza attı. Çok kısaca; birincisi devlete ait ne varsa sermayeye devrettiler, ikincisi emekçi sınıfların örgütlülüğünü dağıtarak bir sömürü cenneti yarattılar patronlar için, üçüncüsü bu sömürü cennetinde yargı ve yasama uluslararası sermaye için bir engel olmaktan çıkınca Türkiye’ye hatırı sayılır bir sermaye ihracı oldu. 

Türkiye’nin rejimi bu işte!

Türkiye’nin sermayenin mülkü haline geldiği bir ortamda emekçilere bu düzeni onaylamak üzere sandık kuruldukça sandığa gitmek düşüyor. Sermaye kendi malını yönetiyor, halkın iradesine en küçük şekilde ihtiyaç duymuyor. Halkın bir yerde sermaye sınıfının kölesi haline geldiği bir rejimden bahsediyoruz. “Tek adam rejimi” lafına gülelim bari, bu saçma kavram “tek adamın” arkasındaki sermaye sınıfını ıskalıyor ve sınıf işbirlikçiliğini tavana sıçratıyor.

Bu rejimde tabi ki Meclis ve Yargı işlevsizleşir, laiklik çöpe atılır, direnen sendika yöneticileri içeri alınır, seçme ve seçilme hakkı kadük olur, medya sermaye sınıfı tarafından şekillendirilir. 

Yalnız burjuvazinin kendisi için bu çok yararlı rejiminin bir kusurcuğu var. O kadar güçlü bir uygulayıcı yaratıldı ki ve yağmadan komisyonculuk öylesine rejimin doğal bir parçası haline geldi ki aynı programa sahip bile olsa rejim içinde bir at değişimine izin vermiyor. Yoksa İmamoğlu gibi yönetime talip olan herkesin aynı rejimin yöneticisi olmaya aday olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle bu rejime karşı çıkacaksanız her şeyden önce burjuvaziye karşı devrimci bir programınız olacak. Türkiye bugün ancak yağmalanan veya sermaye ihracıyla inşa edilen mülkün emekçi halkın egemenliğine geçmesiyle kurtulabilir. Ellerimizle bir Cumhuriyet ayağa kaldırılabilir.

Türkiye’nin rejimi nedir tartışmasını geliştirmek için Türkiye sermayesinin yapısına ve onun siyasetle ilişkisine bakmak gerekiyor. Eğer gündem izin verirse haftaya devam ederiz. Kimin “kökünün dışarda” olduğunu anlamak için de yararlı olur.  

Entelektüeller neden göreve çağrıldı?-Cangül Örnek- 

Herhangi bir konuda rıza üretiminin eskisi kadar önemsenmediği, üstelik neredeyse tüm sürecin halktan gizli yürütüldüğü bir ortamda Kürt hareketi neden hala entelektüel destek çağrısı yapıyor?

Bir notla başlayayım: Bu yazıda entelektüel kavramını geniş anlamıyla kullanmakla birlikte, belli bir kurumsal statüye sahip olmadan tartışmaları yönlendiren ve belirleyen kesimleri “okumuş kesimler” olarak adlandıracağım.

2013 yılındaki birinci “çözüm süreci”nde, sürece yönelik toplumsal rızayı artırmak amacıyla “Akil İnsanlar Heyeti” adıyla bir grup oluşturulmuştu. Aralarında yazarların, sanatçıların, akademisyenlerin ve gazetecilerin yer aldığı bu heyet, Türkiye’nin farklı bölgelerine dağılarak birkaç ay süren bir çalışma yürütmüş ve hazırladığı nihai raporu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir toplantıda paylaşmıştı.

Bugünlerde entelektüellerin yeni “çözüm süreci”ne desteği üzerine yürütülen tartışmaları takip ederken aklıma yine bu heyet geldi. Yaptıkları araştırmanın ya da yazdıkları raporun bir önemi var mıydı? Hiç sanmıyorum. Peki kendilerinin bir önemi var mıydı? İstenen şey; halkın güven duyacağı bazı isimlerin vitrinde boy göstermesiyle kapalı kapılar ardında “iyi şeyler olduğuna” dair bir izlenim yaratmaktı. Dahası, bu grubun çalışmaları AKP’ye karşı yükselen toplumsal öfkenin zirve noktasına, yani Gezi Parkı eylemlerine denk gelmişti. Türkiye’nin pek çok yerinde halk sokaklara dökülmüş, sert polis müdahalesi ölümlere yol açmış; birinci sürecin “entelektüelleri” ise o sırada saha çalışmasına yoğunlaşmıştı.

Bu heyetin dışında, pek çok mecrada çok sayıda entelektüel, süreci destekleyen yazılar kaleme alıyor, konuşmalar yapıyordu. Aralarında İslamcılar, liberaller, sol-liberaller ve Kürt siyasal hareketinin entelektüelleri yer alıyordu.

Sonuç olarak “birinci sürecin” entelektüel desteği her iki taraf açısından da tatminkardı. Ancak halk o dönemde de müzakereler sürerken tarafların ne konuştuğunu, sürecin neden tıkandığını ve masanın niçin devrildiğini öğrenemedi. Ardından çatışmalar yeniden başladı ve Türkiye hızla kanlı bir ortama sürüklendi. Üstelik bu kez Kürt halkı da şehirlerde kazılan hendeklerin hangi stratejik amaca hizmet ettiğini, gençlerin neden sokak çatışmalarına sürüklendiğini ve göz göre göre gelen ağır yenilginin nedenlerini anlayamadı.

Aslında “ilk süreç” yıllarındaki AKP, herhangi bir konuda kritik bir adım atacağı zaman bu adımın etrafında bir hegemonya inşa etmeyi hala önemsiyordu. Toplumu ikna etmeye çalışıyordu demiyorum; çünkü yürütülen strateji iki ayaklıydı: Oy tabanını eritmeyecek biçimde bir kesimin desteğini sağlamak ve ikna edilemeyen kesimlerin etkisini sınırlandırmak. Bu iki ayaklı stratejinin hayata geçmesi için entelektüellerin desteğine ihtiyaç duyuluyordu.

Konumuza dönersek... Hegemonya çoğunlukla -yanlış biçimde- rızayla özdeşleştirilse de rıza ve zorun bir bileşimidir. Hegemonyanın kurulabilmesi için ikna olmayanların susturulmaları, itibarsızlaştırılmaları ya da siyasi olarak mimlenmeleri; yani itirazın etkisizleştirilmesi de gerekir.

Başka bir şekilde ifade edersek: Hegemonyanın inşa edilmesi için tartışmalı bir iktidar girişiminin iktidarın işine gelen bir çerçevede formüle edilerek kamuoyunun önüne konulması ve tarafların tasnifinde AKP’nin arzu ettiği kutuplaşmanın/taraflaşmanın yaratılması gerekiyordu. Söz konusu entelektüel grup tam da bu noktada işlev görüyordu. Örneğin, AKP’nin adım atmak istediği başlık tarikatlara alan açmaksa bu durum bir “özgürlük sorunu” olarak gündeme getiriliyor; itiraz edenler “dinsel özgürlüklerin düşmanı” ya da “Müslüman Anadolu’nun merkeze yerleşmesini çekemeyen bir azınlık” olarak nitelendiriliyordu. Türkiye’nin egemenlik haklarından taviz vermesi söz konusuysa konu “dünyayla bütünleşme” olarak gündeme taşınıyor, karşı çıkanlar “Türkiye’yi dışa kapatmayı arzulayanlar” ya da “küreselleşmeye direnen ulusalcılar” olarak suçlanıyordu. AKP’nin yargıyı ele geçirmek üzere anayasa değişikliğine gitmesi ise “12 Eylül Anayasası’nı değiştirmek” olarak formüle ediliyor, karşı çıkanlar “darbe sevdalısı” ilan ediliyordu.

Entelektüellerin çok konuştuğu geçmiş dönemde de halk, Türkiye’nin nereye gittiği konusunda yanlış yönlendiriliyordu. Örneğin; gerek siyasal İslamcılığın tarihini ve ideolojisini dikkate alarak gerekse atılan adımların niteliğine bakarak AKP’nin nihai hedeflerinin açıklananlardan farklı olduğuna dair en küçük bir kuşku beyanı bile suç ilan ediliyordu. Nitekim Nuray Mert, gazete köşesinde adeta mahkeme kurup kuşkucuları “niyet okumakla” itham ediyordu. Beyanın arkasındaki niyeti okumak, görünenin ötesine bakmak, tarih ve ideolojiyi analize dahil etmek gibi eleştirel düşüncenin en temel ögeleri, bizzat bu entelektüeller tarafından suç sayılmıştı.

Bu geçmiş deneyimden daha genel bir ders çıkarmak gerekirse şu iki noktayı dile getirebiliriz:

Birincisi, liberallerin kendinden menkul bir değer atfettikleri “serbest tartışma” ortamı hiçbir zaman gerçekten serbest bir tartışma olarak gerçekleşmez. Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye misali radikal siyasi dönüşümlerden geçen bir ülkede de her tartışma bir güç mücadelesi denkleminde cereyan eder.

İkincisi, entelektüel kimi zaman iktidar kliklerinin ve güç odaklarının hegemonya inşasında doğrudan rol üstlenir.

İkinci 'çözüm süreci'nde entelektüeller

Neyse ki AKP iktidarı devlete hakim oldukça ve olağan yollarla iktidarını korumakta zorlandıkça hegemonyayla falan uğraşamaz oldu. Bu açıdan bakıldığında, “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” diyen zatın siyasi kariyerinin yakın geçmişte bitmesi çok daha anlamlı bir yere oturuyor.

Bugün AKP’nin artık hegemonya kurmaya ihtiyaç duymamasından da bahsedebiliriz; hegemonya kurmak için gereken asgari dolayımları imkansız kılan bir zor gücüyle yönettiğini de söyleyebiliriz. Hatta her ikisinin birden işlediğini de ileri sürebiliriz; bir noktadan sonra fark etmez. Açık olan şu ki, bugün artık entelektüellerden beklenen şey konuşmaları değil; AKP’nin politikalarına fiilen olduğu kadar zihnen de teslim olmalarıdır. İkinci “çözüm süreci”nde entelektüellere bir alan açılacaksa o alan bununla sınırlı olacaktır.

Bunun aksi, sürecin ruhuna da sürecin halktan kaçırılması için gösterilen çabaya da ters düşerdi.

Halkın önemsenmediği yerde entelektüelin önemsenmesi söz konusu olamaz. Çünkü hegemonyanın kurulmasında entelektüellere önemli bir görev düşse de hegemonya öncelikle entelektüeller için kurulmaz. Asıl muhatabı siyasette, ekonomide, kültürel hayatta ağırlık taşıyan toplumsal kesimler ile eski deyimle “efkâr-ı umumiye”, bugünkü ifadesiyle geniş toplumsal kamuoyudur.

Sürecin başından bu yana halkın bu sürecin içeriğini ana hatlarıyla dahi olsa bilmesi istenmedi. Silahlı mücadeleye son verilmesinin hiçbir ülkede kolay bir süreç olmadığı, devlet ile örgüt arasındaki görüşmelerde topluma karşı tamamen şeffaf olunmasının imkansızlığı aklı başında herkesçe kabul görür. Ancak geldiğimiz aşamada sürecin ana hatlarının bile makul bir ölçünün çok ötesine geçen bir yöntemle halktan gizlendiğine tanıklık ediyoruz. Hatırlayın: Sürece TBMM’nin dahil edilmesine yönelik en önemli mekanizma olarak tarif edilen Milli Birlik ve Kardeşlik Komisyonu’nda İçişleri Bakanı ile MİT Başkanı’nın yaptıkları açıklamalar bile, Komisyon’da yer alan solcu milletvekillerinin de oyuyla halka kapatıldı; tutanaklara 10 yıl gizlilik kararı getirildi.  Uzun süre sonra ortaya çıkan Çerçeve Yasa’nın incelenmesine ve kamuoyunda tartışılmasına müsaade edilmeden hızla Meclis’ten geçmesi sağlandı. Meclis’teki solcu milletvekilleri buna da “evet” dedi.

“İmralı notları”nı yayımlayan soL Haber, bizzat kendilerine “duayen gazeteci” diyen kişiler tarafından hedef gösterildi, suçlandı. Sürecin destekçiliğine soyunan bazı gazeteciler sürecin selameti için “halkın haber alma hakkının” kısıtlanması gerektiğini iddia eder oldular.

Sonuç olarak, sürecin içerideki yapıcısı ya da destekleyicisi konumundaki farklı kesimler halkın bu kadar önemli bir konuda tartışmalara katılmasını “bozucu” bir etken olarak görmekte ortaklaştılar.

'Halk sopası'yla entelektüel dövmek

Öyleyse -yani halkın bilmesi ve tartışması istenmiyorsa- DEM Partili İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, savaş ortamının sona erdirilmesine entelektüellerin destek vermemesini neden eleştirdi?

Soruya yanıt vermeden önce geçtiğimiz günlerde pek çok kişinin dile getirdiği bir gerçeği ben de tekrarlamak istiyorum: Entelektüellerin konuyu tartışması değil, süreci “ama”sız biçimde desteklemesi bekleniyor. Dediğim gibi halksızlaştırılan bir süreçte entelektüelden üstlenmesi beklenen misyon bunun ötesine geçemez.

Bu açıklamayla ilgili olarak sorulmayan asıl soru şu: Herhangi bir konuda rıza üretiminin eskisi kadar önemsenmediği, üstelik neredeyse tüm sürecin halktan gizli yürütüldüğü bir ortamda Kürt hareketi neden hala entelektüel destek çağrısı yapıyor?

Bana kalırsa Erol’un sözleri, her şeye rağmen konuyu tartışan okumuş kesimlerin bu kez sürece ciddi eleştiriler yöneltmeleri, buna karşın bu itirazları karşılayacak ve mümkünse gürültüyle bastıracak bir entelektüel desteğin örgütlenememiş olmasına yönelik. Dahası, Barış Akademisyenleri gibi geçmişte Kürt hareketine destek vermiş bazı entelektüel kesimlerden bu kez sürece eleştiriler yöneltilmesi de bu açıklamada etkili olmuş olabilir. Unutmamak gerekir ki, dile getirilen bu itirazlar, etkisini Kürt hareketinin nüfuz ettiği ilerici, sol eğilimli ya da solcu kesimler üzerinde de gösteriyor. AKP ile yürütülen; içeride ümmetçi, dışarıda ise bölgesel dengelere eklemlenen yeni-Osmanlıcı pazarlıkların, Kürt hareketinin söz konusu kesimler üzerinde kurduğu hegemonyayı sarstığını görmemek mümkün değil. Erol’un sitemkar açıklamasının nedenlerini de bu gelişmede aramak gerektiğini düşünüyorum.

Kürt hareketinin beklediği türden bir entelektüel tartışmayı canlandırma amacına dönük olarak İlke TV’de yapılan yayını da bu bağlamda ele almak gerekir. O yayında konuşan bazı akademisyenlerin sürece eleştirel yaklaşan okumuş kesimlere yönelik -kimi zaman suçlama boyutuna varan- itirazları, süreç tartışılırken entelektüelden beklenen sözün sınırlarını da net bir biçimde ortaya koyuyordu. Bu sınırlar şunlardı:

* Sürecin öncelikle bir silah bırakma süreci olarak kodlanması; Türkiye’nin gittikçe otoriterleşen siyasi tablosunun ön plana çıkarılmaması;

* Akan kanın durmasının ötesinde sürdürülen pazarlıkların Türkiye’yi nereye götürdüğünü tartışan yaklaşımların mahkum edilmesi;

* Kürt sorununun ne olduğunun ve önerilen “çözümlerin” Kürtler ile Türkler için neler getireceğinin sorgulanmaması;

* İçeride Sünni ümmet koalisyonunun, dışarıda ise neo-Osmanlıcı işbirliği çağrılarının üzerinin örtülmesi...

Son olarak belirtmem gerekir ki özellikle Nazan Üstündağ’ın çok tartışılan açıklamalarında söylemsel radikalizm, bu çerçevenin dışına çıkan entelektüelleri susturmanın bir aracı olarak devreye sokuluyordu.

Ülkedeki ortak yaşamımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bir konuda sergilenen her eleştirel tavır “kolonyalist” olarak damgalanıyor; radikalizmden güç alan bir anti-entelektüalizmle süreci eleştirmeyi göze alan entelektüeller doğrudan Kürt halkının karşısına konumlandırılıyordu.

Sanki Kürt halkı süreçle ilgili en küçük bir kuşku dahi beslemiyormuş, sanki her konuda eksiksiz bilgilendirildikten sonra sürece hiçbir itirazı olmadığına karar vermiş gibi... Sanki iktidara içeride Sünni birliği temelinde bir ümmetçilik, dışarıda ise Yavuz-İdris-i Bitlisi referanslarıyla kodlanan neo-Osmanlıcı bir yayılmacılık vaat eden bir hareketi desteklemek “anti-kolonyalizm”miş gibi... Konuşurken sırtlanılan tüm radikal kuramlar ve kavramlar ile sergilenen duygusal performans, ortak geleceğimize yönelik endişelerimizi ve eleştirilerimizi geçersiz kılmayı başarabilecekmiş gibi...

/././

AKP’nin 25 yılının özeti (II): Piyasacılık!-Rıfat Okçabol- 

Yoksul aile çocuklarının yoksulluğu kadermiş gibi yaşamaları, AKP’nin piyasacı karar ve uygulamaları nedeniyledir. Piyasacı politikalar devam ettikçe çocuklarımızın yüzü gülmeyecek ve emekçi yaşanabilir bir ücret alamayacaktır.

24 yıllık AKP iktidarının bir özelliği de piyasacılık oluyor. AKP ilginçtir, Acil Eylem Planında (AEP) yer verdiği laik, bilimsel ve demokratik hedefleri göz ardı edip bu hedeflerin karşıtlarını gerçekleştirirken, piyasacı hedefleri aynen uygulamıştır. Hatta AKP lideri, “Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim” demiştir (Milliyet gazetesi, 16 Ekim 2005). AEP’de yer alan piyasacı hedefler aşağıda örneklenmektedir:

AEP’de, “Meslek liseleri ile üniversitelerin sanayi kuruluşlarıyla işbirliği içinde olmaları için özel destek programları hayata geçirilecek” denmişti. Gerçekten de dediklerini yaptılar. Teknoparklarla üniversite kaynakları sanayi kuruluşlarına peşkeş çekildi. Üniversitelerde, iş dünyasının gereksinimleri doğrultusunda tez yazılmasına başlandı.

AEP’de, “Mesleki teknik eğitime ağırlık verilecek” denmişti. Gerçekten de bakanlık, nitelikli eleman yetiştireceğine, işverenin sömüreceği ara eleman yetiştirmeyi yeğlemektedir. LGS’de öğrencilerin tercih ettiği fen ve genel eğitim veren Anadolu liselerinin kontenjanlarını azaltırken mesleki liselerin kontenjanlarını artırmaktadır. LGS ile yoksul ve dar gelirli aile çocuklarının genel eğitim görüp yetenekleri doğrultusunda öğrenim görmeleri engellenip meslek liselerine gitmeleri istenmektedir. Meslek lisesi öğrencileri ile Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) öğrencileri iş dünyasının ucuz iş gücü haline getirilmiştir.

AEP’de, “Özel sektörün eğitim alanında yatırım yapması desteklenecek” denmişti. Gerçekten de AKP iktidara geldiğinde özel okullarda okuyan öğrenci sayısı, yaklaşık olarak devlet okullarında okuyanların yüzde 2,5’i kadardı. Günümüzde ise bakanlığın 2024-2025 yılı ve YÖK’ün 2025-2026 yılı istatistiklerine göre özel öğrenci oranı yaklaşık olarak okul öncesinde yüzde 23, ilkokulda yüzde 6,5, ortaokulda yüzde 6,9; lisede yüzde 10,5 ve yükseköğretimde ise yüzde 15,8’e çıkmıştır. Dar gelirli ve yoksul aile çocuklarının pek azı yükseköğretim görme olanağı bulurken, varsıl aile çocukları, yeterli başarı gösteremeyenler bile, yükseköğrenim görebilmektedir. YKS’de aldığı puanla devlet üniversitesini kazanamayanlar, özel (vakıf) üniversitelerinde hem de istediği alanda okuyabilmektedir.

AEP’de, “Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlar gözden geçirilerek yeni bir özelleştirme stratejisi ve takvimi belirlenecek” denmişti. Gerçekten de dediklerini yaptılar, pek çok kamu iktisadi teşekkülü (KİT), özel sektöre (yok pahasına) peşkeş çekilmiştir. Gereksinimlerini uygun fiyata KİT’lerden sağlayabilen halk, şimdi aynı gereksinimlerini yüksek bedeller ödeyerek sağlamak zorunda kalmıştır.
  
AEP’de, “Kamuya ait ruhsatlı maden alanları tedricen özel sektöre devredilecektir” denmişti. Gerçekten de yalnız maden alanları değil, köprüler, limanlar, milli parklar ve ormanlık alanlar da özel sektöre devredilmiştir.

AEP’de, “MEB yeniden yapılandırılacak” denmişti.  Gerçekten de 1992’de çıkarılmış olan 3797 sayılı yasayla oluşturulan bakanlık merkez örgütü, 14 Eylül 2011 tarih ve 652 sayılı KHK ile yeniden yapılandırılmıştır. Ancak bu yapılandırma ağırlıklı olarak piyasacı nitelikte olmuştur. Örneğin 

* 3797 sayılı yasadaki “… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaş olarak yetiştirmek” hedefi yerine “küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim” (m. 2-a) hedefi getirilmiştir. 

* Talim ve Terbiye Kurulu’nun (TTK) üye sayısı 15’ten 10’a indirilirken, eğitimci olmayanların da TTK’ye üye olmasının önü açılmıştır. 

* 3797 sayılı yasaya göre var olan Yayımlar Dairesi Başkanlığı ile Eğitim Araçları ve Donatım Dairesi Başkanlığı gibi bakanlığın üretim yapan birimleri kapatılmış, bakanlığın gereksinim duyduğu araç gereçlerin piyasadan karşılanmasına başlanmıştır.

AEP’de, “Hükümetimiz kurulur kurulmaz kapsamlı bir vergi reformu için çalışmalar başlatılacak, vergi barışı projesi hayata geçirilecek” denmişti. Ancak AKP devleti, ücretle çalışanlardan aldığı vergiler yanında dolaylı vergilerle yönetmeyi yeğlemektedir. Bu tür vergilerden yoksul ve dar gelirlilerin beli bükülürken, varsıl ise gelirine oranla yoksullara göre çok az vergi ödemektedir. Ayrıca AKP zaman zaman iş dünyasının milyarları bulan vergi borçlarını da affetmektedir.

AKP ayrıca,

* İktidarının ilk aylarında öğrencilere bedava dağıtacağı ders kitaplarını bakanlığın Yayımlar Dairesi'nde bastıracağına, bu işi yüksek bedellerle özel sektöre yaptırmıştır ve yaptırmaya devam etmektedir;

* Eğitim bakanlığının bir Şura Salonu ve öğretmenevleri denen otelleri bulunsa da, AKP Milli Eğitim Şuralarını yüksek bedeller ödeyerek özel otellerde gerçekleştirmeye başlamıştır;

* 4+4+4 yasasına eklenen bir madde ile Fırsatları Araştırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH) Projesi çerçevesinde yapılacak harcamalar Kamu İhale Kanunu dışına çıkarılmış, denetlenemeyecek keyfi harcama yapılmasının yolu açılmıştır; 

* Devlet okullarındaki bakım onarım gibi harcamaların çoğu veliler tarafından karşılanmaktadır. Bazı devlet okulları, öğrencinin kaydını yapmak için katkı payı adıyla para toplamaktadır; 

* Asgari ücret, emekçileri değil işvereni memnun edecek düzeyde belirlenmektedir.

Çocukların aç açına okula gitmesi, çocuk işçiliğinin artması, çocukların zorunlu eğitimi terk etmesi, LGS ve YKS’ye başvuranların giderek azalması, meslek liseleriyle MESEM’lerde okuyanların öğrenciyken ve de yetişkinliklerinde sömürülmesi, … yoksul aile çocuklarının yoksulluğu kadermiş gibi yaşamaları, AKP’nin piyasacı karar ve uygulamaları nedeniyledir.

Piyasacı politikalar devam ettikçe çocuklarımızın yüzü gülmeyecek ve emekçi yaşanabilir bir ücret alamayacaktır.  

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Ağustos 2026-

Milyarlık vurgun için yine takipsizlik -İsmail Arı-  Maket üzerinden daire satıp milyonlarca lira topladığı halde daireleri teslim etmeyen Y...