23 Ağustos 2026 Pazar

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-


Varto’da jeotermal projeye karşı nöbet: Üst akıl köylüdür; yorgun coğrafya yeniden konuşmayı öğrendi -Candan Yıldız- 

Varto ve Karlıova köylerinde yapılması planlanan jeotermal santralleri için Aydın bir emsal: İncirler, üzümler, bahçeler zehirlendi!

Muhtar Çayan Dursun-Candan Yıldız

Antalya’ya kasım ayında on binlerce insan akacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkeler, en üst düzey küresel iklim zirvesinde sorunları konuşacak. Gündelik yaşamı doğrudan etkileyen iklim sorunları küresel olarak tartışılırken yerel olan neden görmezden geliniyor?

Enerji üretiminde kömüre, nükleere göre daha ‘masum’ olarak görülen jeotermal santral projesine karşı Muş-Varto’da yaklaşık 3 ay 15 gündür süren direnişi yerinde ziyaret ettim. Jeotermallerle ilgili ‘Jeotermal Yetti Gari’ belgeselini izledim sonrasında.

Ege’nin tarım kenti Aydın’nın birçok köyünde kurulan jeotermal tesislerin köylülerin hayatını nasıl mahvettiğini anlatan belgeselde, Germencik’te incir üreticisi bir çiftçinin sözlerini aktarayım: “İlk önce temiz, yenilenebilir enerji kaynağı diye, istihdam sağlanacak diye bizleri aldattılar. Bize anlatıldığı gibi temiz ve yenilebilir bir enerji kaynağı olmadığını, çevreye insan sağlığına olumsuz etkilerini olduğunu gördük. Özellikle son 5 yıldan bu yana her geçen yıl bir önceki yılı arar duruma geldik.”

ABD’li IGNIS firmasının jeotermal sondajı yapmak istediği mera

Aydın Doğanköy/ Kızılcaköy sakini bir kadın da şunları söylüyor belgeselde: “Bu jeotermal geldiğinden beri ne incir ne zeytin kaldı ne de verim kaldı. Bütün her şeyi yok ettiler.”

Aydın İmamköy’de yaşayan bir arıcı  2016 yılında arılarının zehirlendiğini, kendisinden başka on arıcının da arılarının öldüğünü, jeotermal firmasının şeker dağıtarak bazılarına sus payı verdiğini söylüyor. “Ben kabul etmedim. Ne yapacağım şekeri, geceleri kokudan duramıyoruz, zehir bırakıyorlar” diye anlatıyor.

Varto-Karlıova arasında Çalıdere (Xwarik) mera alanında jeotermal kaynakları için sondaj alanının tam yanında kurulan direniş çadırında 7/24 nöbet tutuluyor.

Neden jeotermal istemediklerini köy muhtarı Çayan Dursun anlattı:

“ABD merkezli IGNIS firması 5 köyde 10 tane kuyu açmayı düşünüyor. Kuyu açma işleminin ilk yapılacağı köy burası. 2023 yılında maden arama ile ilgili ruhsatlandırma yapılmış Muş Valiliği tarafından. 2025'in 21 Mayıs'ında da ‘ÇED gerekli değildir’ raporları alınmış. Bu süreçten halkın haberi yok. Muhtarların da doğal üye olduğu mera komisyonuna iş gelince haberimiz oldu. “

Jeotermal projesine karşı nöbet tutuluyor 

Hukuki süreçlerden umutları olmadıkları için yöre halkı hızlıca örgütleniyor. Zaten yapılan itirazlara da ‘ret’ kararı veriliyor. 

“Köylerde toplantılar yaptık. Varto’nun yapısı biraz farklı. Okur yazar düzeyi farklı. Jeotermal uygulamaların olduğu Aydın bölgesiyle ilgili okumalar yapıldı. O bilgileri halka aktardığımızda karşılığını buldu hemen. Meslek odalarından, tabip odalarından da destek aldık jeotermalin doğa ve insan sağlığına etkileri konusunda. Burada ÇED raporları konusunda üniversitelerin görüşü alınması gerekir. Onu bile alma gereği duymamışlar. İtirazlar için askıya bile çıkılmamış. Valilik web sayfasında yayınlanıyor kararlar. Bunu askı olarak nitelendiriyorlar. Böyle bir muhalefetle karşılaşabileceklerini, böyle bir duyarlılıkla karşılaşabileceklerini çok öngörmemişler. O açıdan da böyle pervasızca gelmişler.”

Varto tarihinin en büyük mitinglerden biri yapılıyor geçtiğimiz nisan ayında. Söylediklerine göre çevre illerden, yurt dışından gelenlerle birlikte 7 bin 500 kişi katılıyor mitinge.

Bölgenin yakın tarihinde hem ekonomik ve hem de politik baskılardan dolayı yoğun bir göç yaşandığı için Türkiye’nin dört bir yanına dağılan yöre halkı İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli, Mersin, Adana’da ekoloji platformları kurmuşlar. Avrupa’da da örgütlenmişler. Meseleyi Avrupa Parlamentosu’na kadar taşımışlar. Bu kadar kısa zamanda bu kadar yaygın bir örgütlenmenin nasıl başarıldığını sorduğumda Çayan Dursun’un yanıtı şu oldu: “Mücadele doğru yürütüldü. Doğru yürütüldüğü için buranın halkı sahip çıktı mücadeleye. Köylünün öznesi olduğu bir çalışma yürütüldü burada. Yöre halkı bu sorun benim sorunum ve bu sorunu halledecek, çözecek de benim dedi. Onun için kendini ortaya koydu. Bizler çok konuşuruz. Çünkü alışkanlıklar var ya; hep yönetelim, masa başına gelin organize edelim, şunu yapalım bunu yapalım gibi… Ama köylüler buna izin vermedi. Biz yukarıdan belirlenmiş ‘üst akıl’ istemiyoruz, üst akıl köylüdür’ dedi. “

‘Üst akıl’a karşı kendi aklını ortaya koyan ekoloji mücadelesinin özneleri arasında yaşlı teyzeler de var. Kadınlar da öncüsü… Köydeki evleri geziyorlar, köy içi örgütlülüğü sağlıyorlar. Projeden ilk haberdar olan ve halkı bilgilendiren de Varto Çalıdere Köyü Muhtarı, o da kadın.

Yaşlısı, genci, kadınlar eylemde

Sürekli nöbet nedeniyle insanların gündelik hayat akışları da değişmiş. Ziyaretçileri karşılamak, onlarla sohbet etmek, ikramlarda bulunmak, çay yapmak rutin işler arasında.

Nöbet çadırının hemen yanında küçük bir bostan da ekilmiş. Ortak bir yaşam kurulmuş çadır alanında. Nöbeti tutanlar günlerin nasıl geçtiğini anlattı: “ Komünal bir yaşam var burada. Bu alanda beş, altı kişi sürekli duruyoruz. İnsanlar geliyor, ekmek getiriyor, çörek, börek, yemek yapıp getiriyor. Burada para dönmüyor. Mesela bir vatandaş gelir, eksik ne diye sorar, tüp eksik deriz, onu alır. İnsanlar duyarlı…Her sabah saat 10’da nöbet değişimi oluyor. Sırasıyla köyler nöbeti devralıyor.”

Ziyaretçiler elleri dolu geliyor çadır alanına

Varto’da JES’e neden karşı çıktığını bir arıcı da şöyle ifade etti: “Mesela Aydın'da farkına vardılar ki jeotermalden çıkan kükürt inciri zehirliyor. Manisa'da keza yine bu kükürtten dolayı üzümler satılmadı. Ellerinde kaldı insanların. İzlediğim bir videoda vardı. Santralin borusu patlıyor ve adamın bahçesi sıcak su altında kalıyor. Bahçesi ölüyor. Benim arılarım var. Burada dayanılmaz bir ses ve koku olacak. Kükürt kokusu. Kükürtten dolayı ekolojik denge bozulacak. Arıcılık yapamayacağız. Buradaki çiçekler artık verim veremeyecek. Aldığımız bal zehirli olabilecek. Hayvanlarımız beslenemeyecek. Yani burada tarım ve hayvancılık ve arıcılık bitecek ki burada hayvancılık ve arıcılık çok yapılıyor. Biz ekmeğimizi oradan kazanıyoruz. Biz bunları bildiğimiz için kesinlikle karşıyız. Çünkü bize herhangi pozitif bir yansıması yok. Tam tersi zararı var. Kanserden söz ediyor bilim insanları.”

Çadır alanındaki bostan

Toprağına, suyuna, doğasına, hayvanına sahip çıkmak için bir araya gelmenin yöredeki insanlar için anlamını bir çadır nöbetçisi şöyle ifade etti:

“30-40 yıldır süren bir baskı süreci vardı bu bölgede. İnsanlar konuşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi öğrendi. Burada ölmüş bir toprağa tohum serpme gibi bir şey oluyor şu anda.”

Muhtar Dursun da benzer cümleler kurdu:

“Bu coğrafya çok yorgun bir coğrafya. Özellikle 90'larda bu coğrafya çok yoruldu ve insanlar baskıdan kaynaklı kendini ifade edemediği, yan yana gelemediği bir süreç yaşadı. Ama bu jeotermal meselesi sanki bu coğrafyanın üzerindeki ölü toprağını attı. Yan yana gelebilme, birlikte iş yapma, birlikte mücadele etme gibi iyi şeyler ortaya çıkardı.”

Varto dışında Karlıova’nın köylerini de hedef alıyor jeotermal santral projeleri. Sondaj için ruhsatlar verilmiş. İnsanlar tedirgin. En önemli aşama mahkemenin görevlendireceği bilirkişinin hazırlayacağı rapor. Bunun için heyet keşif için bölgeye gelecek. Vartolular da o gün orada olacak.

/././

Rekolte az, para etmiyor: Malatya kayısısında tehlike çanları…-Gürkan Akgüneş- 

Malatya kayısısının yıllar içinde oluşturduğu güveni, kalitesini ve marka değerini birkaç dolar daha fazla kazanmak uğruna aşındırırsak, kaybeden sadece çiftçi olmayacak. İhracatçı da kaybedecek. Malatya da kaybedecek. Türkiye de kaybedecek. Kendi bindiğimiz dalı kendimiz kesmiş olacağız.


Üreten değil, satan kazanıyor. Türkiye'de tarımın çıkmazı maalesef bu. İster meyve ister sebze; tablo değişmiyor. Tarlada 5 lira, markette 25 lira…

İşte kayısı! Bugün İstanbul’daki herhangi bir kuruyemişçiden 1000 TL'den aşağı alamayacağımız kuru kayısıyı üretici bu günlerde 300 TL'ye satabilse yatıp kalkıp dua ediyor.

Malatya'da normal kuru kayısının üreticiden çıkış fiyatı 250 TL bandına kadar gerilemiş durumda. İri, jumbo diye tabir edilen hediyelik ürünlerde ancak 350 TL'ler görülebiliyor.

İstanbul'a geldiğinizde aynı coğrafi işaretli Malatya kayısısının kilosu 1000 TL'yi aşıyor. Almanya'da ise kaliteli Malatya kayısısının kilosu markette bir dönem 40 Euro’ya satılmış. Bugünkü kurla 2 bin 250 TL civarında.

Yani Malatya'da 250 liraya üreticinin elinden çıkan ürün, Almanya'daki tüketiciye ulaşıncaya kadar yaklaşık 9 kat değerleniyor. Bu zincirde çiftçinin payına ise endişe ve “Seneye ne yapacağız?” sorusu düşüyor…

Kayısı az ama para etmiyor

Malatya Ziraat Odaları İl Koordinasyon Başkanı Yunus Kılıç'la konuştum. Anlattıkları, Avrupa Birliği’nin coğrafi işaretine sahip Malatya kayısısı için endişe verici nitelikte.

Malatya normal şartlarda 120-130 bin ton civarında kuru kayısı üretebilecek kapasiteye sahip. Bu yıl açıklanan rekolte ise 67 bin 418 ton. Neredeyse yarısı.

Geçen yıl yaşanan büyük don yalnızca o yılın ürününü götürmemiş. Ağaçların meyve gözleri de zarar görmüş. Bu yıl çiçek dönemindeki yağışlar da tozlaşmayı olumsuz etkilemiş.

İklim değişikliğinden en fazla etkilenen ürünlerden biri diyor kayısı için. Çünkü erkenci. Mart ayında çiçek açıyor ve yapraktan önce çiçeğini gösteriyor. Dolayısıyla ilkbaharın bütün sürprizlerine açık.

Normal şartlarda ürün azaldığında fiyatın yükselmesini beklersiniz. Malatya'da ise üretici bu yıl tam tersini yaşıyormuş.

Kılıç’ın aktardığına göre geçen yıl ürünün yok denecek kadar az olduğu dönemde 350 lirayı gören kayısı, bu yıl 250 liraya kadar gerilemiş durumda. Malatyalılar, devletin maliyet fiyatlarına yaklaşan kayısı fiyatına müdahale etmesini istiyor.

Çiftçinin talebi, Toprak Mahsulleri Ofisi'nin taban fiyat açıklaması.. Ancak TMO’dan bu talebe yanıt yok. Kılıç'ın itiraz ettiği nokta da, Kayısı hâlâ maliyetinin üzerinde satılıyor, müdahaleye gerek yok” yaklaşımı.

Çünkü kayısı maliyetli ve emek yoğun bir ürün. Toplanıyor. Çekirdeği tek tek çıkarılıyor. Güneşe seriliyor. Kurutuluyor. Yeniden toplanıyor, ayrılıyor.

Tüm bu süreçte görev alan işçilerin günlük yevmiyelerinin 2 bin liranın altına düşmediğini anlatan Kılıç, buna bir de her gün zam gelen mazotu, gübreyi, ilacı ve diğer girdilerin eklenmesi halinde piyasadaki 250 TL’nin çiftçi için zarar anlamına geldiğine değiniyor.

Kılıç'ın talebi, TMO'nun bütün Malatya kayısısını satın alması da değil. Zaten yaklaşık 11 bin tonluk lisanslı depo kapasitesinden söz ediyor.

İstediği 300 TL taban fiyat açıklanması.

Geçmişte TMO'nun fiyat açıkladığı dönemlerde ihracatçının TMO'ya ürün kaptırmamak için açıklanan fiyatın üzerine çıktığını hatırlatıyor. Fakat işin bir de ihracat tarafı var. Malatya kayısısında asıl alıcı ihracatçılar. Ama son yıllarda ihracat tarafında da fiyat endişesi hakim. Çünkü Özbekistan kuru kayısıyı 1,92 dolara, Türkiye 6,37 dolara satıyor.

Malatya Ticaret Borsası Başkanı Ramazan Özcan, geçtiğimiz günlerde bu fiyat eğrisine dikkat çekerek, kayısının dolar bazındaki fiyatı yükseldikçe ihracat miktarının daraldığına vurgu yaptı. Evet kayısıda lideriz ama artık Türkiye'nin karşısında düşük fiyatlı alternatifler de var.

Özellikle Özbekistan. 2025'te Türkiye 47 bin 699 ton kuru kayısı ihracatından 303,6 milyon dolar gelir elde etti. Ortalama ihracat fiyatımız kilogram başına 6,37 dolar oldu. Özbekistan ise 2025'in ilk 11 ayında 23,9 bin ton kuru kayısı ihraç etti. Bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracatını 2,4 katına çıkardı. Ortalama ihracat fiyatı ise kilogramda 1,92 dolar.

Türkiye'nin üçte birinden bile düşük.

Üstelik Özbekistan'ın müşterileri arasına Türkiye de girdi. Aynı dönemde Türkiye'ye yaklaşık 4 bin 100 ton Özbek kuru kayısısı satıldı.

“Malatya kayısısında hile yapanlar var”

Peki bu nasıl ve neden oldu? Bu noktada, Yunus Kılıç’ın iddiası oldukça vahim; “Malatya kayısısına Özbek kayısısı karıştırılıyor.”

Kılıç'a göre Özbekistan ve diğer ülkelerden düşük fiyatla alınan kuru kayısı Türkiye'deki serbest bölgelere getiriliyor, burada işlenip paketleniyor.

Dahası, bir bölümünün Malatya kayısısıyla karıştırılarak ihraç edildiğini öne sürüyor. “10 ton Malatya kayısısına 1-2 ton Özbek kayısısı katılıyor. Bu resmen tağşiş. Daha fazla kazanma uğruna, Malatya kayısısının pazardaki imajı yerle bir ediliyor. Bu durumu bakana kadar ilettik” diyor.

Malatya’da üretici temsilcisinin iddiası doğruysa ortada kilogram fiyatından çok daha büyük bir sorun var.

Çünkü Malatya kayısısı Avrupa Birliği'nde de coğrafi işaret tesciline sahip.

Ve coğrafi işaretin değeri ambalajından değil, tüketicinin o isme duyduğu güvenden ve kayısının bölgeye has aromasından geliyor.

Peki Özbek kayısısını rakip haline getiren kim? İşin en düşündürücü tarafı da bu.

Özbekistan zaten kayısı üretiyordu. İran üretiyordu. Tacikistan üretiyordu. Ama Malatya onlarca yıldır dünya kuru kayısı pazarının tartışmasız merkeziydi.

Malatya Ticaret Borsası'nın 1978-2024 verilerine göre 46 yılda 2 milyon 742 bin ton kuru kayısı ihraç ettik ve yaklaşık 8 milyar dolar döviz geliri sağladık.

Böylesine güçlü bir ürünün pazarını kaybetmesi için rakibinin mutlaka daha kaliteli ürün üretmesi gerekmiyor. Daha ucuz olması ve bizim kendi ürünümüzün itibarını aşındırmamız yeterli.

Bugün Özbekistan kuru kayısı ihracatını bir yılda 2,4 kat artırıyorsa bunu küçümseyemeyiz. Onlar ürününü üretiyor ve satıyor. Asıl bakmamız gereken kendi tarafımız. 250 liradan 2 bin liraya...

Malatya kayısısının hikâyesinde en çarpıcı nokta, bizzat Yunus Kılıç’ın üretimin merkezinden ilettiği fiyat verileri…

Üreticide 250 TL.

İstanbul'da 1.250 TL.

Almanya'da 2000 TL civarı.

Elbette tarladaki fiyatla Almanya'daki perakende fiyatını bire bir karşılaştırmak mümkün değil.

Arada işleme, paketleme, nakliye, depolama, finansman, ihracat, distribütör ve perakendeci maliyetleri var.

Ama ürün tarladan Avrupa rafına giderken değerini yaklaşık dokuz kat artırıyorsa, üreticinin “300 liraya satabilsem yeter” demesi üzerinde düşünmemiz gereken bir durum.

Dünyada eşi az bulunan bir tarım ürünü üretiyoruz.

Coğrafi işaretini almışız.

Pazarını oluşturmuşuz.

Dünyaya adını kabul ettirmişiz.

Milyarlarca dolar ihracat geliri elde etmişiz.

Ama üreticisi para kazanamıyor, Türkiye'deki tüketicisi pahalı olduğu için yiyemiyor.  Üstelik şimdi daha ucuz yabancı kayısının Malatya kayısısına karıştırılarak onun adıyla satıldığı iddialarını konuşuyoruz.

Böyle devam ederse bir gün Özbek kayısısının Malatya kayısısından daha iyi olup olmadığının hiçbir önemi kalmayacak. Çünkü rakiplerimizin yapamadığını biz kendi elimizle yapmış olacağız.

Malatya kayısısının yıllar içinde oluşturduğu güveni, kalitesini ve marka değerini birkaç dolar daha fazla kazanmak uğruna aşındırırsak, kaybeden sadece çiftçi olmayacak. İhracatçı da kaybedecek. Malatya da kaybedecek. Türkiye de kaybedecek. Kendi bindiğimiz dalı kendimiz kesmiş olacağız.

/././

Alparslan Kuytul ve eşi tutuklandı, ‘Furkancılar’ cezaevi önünde toplandı, sloganlar attı: Lanet olsun böyle adalete -T24- 


Furkan Vakfı operasyonunda gözaltına alınan 56 kişiden 44'ü tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edilmişti. Furkan Hareketi'ne sosyal medya bağlı hesapları Alparslan Kuytul ile Semra Kuytul’un tutuklandığını duyurarak cezaevi önündeki protestoları paylaştı. 
https://t24.com.tr/gundem/furkancilar-cezaevi-onunde-toplandi-furkan-hareketi-alparslan-hoca-tutuklandi-diyerek-paylasti-lanet-olsun-boyle-adalete,1343502

https://www.dailymotion.com/video/xazwjrm

https://www.dailymotion.com/video/xaztc2q

***

"Süleymancılar" soruşturması | İdris Naim Şahin'e tahsisli aracın şoförüydü; Hilmi Tuna Kuriş'in firarına yardım ettiği öne sürülen Mehmet Özmen hakkında yeni iddialar -T24- 

Soldan sağa: Alihan Kuriş - Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin - Hilmi Tuna Kuriş - Mehmet Özmen


"Alihan Kuriş Suç Örgütü" soruşturmasında, eski "Süleymancılar" lideri Alihan Kuriş'in kardeşi firari Hilmi Tuna Kuriş'in Muğla'ya götürülmesine yardım ettiği iddiasıyla gözaltına alınan Mehmet Özmen'in Kuriş ailesiyle mali ilişkisine ve kaçış güzergâhındaki hareketlerine ilişkin yeni ayrıntılar ortaya çıktı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen "Alihan Kuriş Suç Örgütü" soruşturması kapsamında, Hilmi Tuna Kuriş'in yurt dışına kaçış hazırlığına yardım ettiği öne sürülen Mehmet Özmen hakkındaki incelemelerde yeni ayrıntılara ulaşıldı.  https://t24.com.tr/gundem/suleymancilar-sorusturmasi-idris-naim-sahine-tahsisli-aracin-soforuydu-hilmi-tuna-kurisin-firarina-yardim-ettigi-one-surulen-mehmet-ozmen-hakkinda-yeni-iddialar,1343509

***

Odysseia destanını çeviren Erman Gören: Odysseus’un hikâyesi neyin ödül neyin ceza, neyin imtiyaz neyin acziyet olduğunu çelişkilerinin içinde ilmek ilmek dokuyor -Ebru D. Dedeoğlu- 

"Vezni Türkçe'de bir tür aruz gibi yeniden kurmak da oldukça zorlu olmasına rağmen seçeneklerden biriydi, ancak ben İkinci Yeni akımının şairlerinin sıklıkla başvurduğu aliterasyon imkanlarından yararlanmayı tercih ettim. Hız için aliterasyonu daha ritmik (bir tür staccato gibi) yavaşlık için daha ağır (legato’luymuş gibi) kullanabileceğim kısımlar oldu. Umarım yakalamak istediğim şairanelik bir nebze olsun okura ulaşabiliyordur"


Yönetmen Christopher Nolan’ın milyonları yeniden sinema salonlarına çeken ve hepimizi heyecanlandıran filmi The Odyssey ile Homeros’un destanı yeniden gündemde. Filmi beğenenler kadar beğenmeyenler de var. Çok fazla Hollywood dokunuşu taşısa da geniş kitleleri Odysseia buluşturması bile bence büyük bir başarı. Film, Homeros’u yeniden konuşmamıza neden olurken aynı dönemde yayımlanan yeni Odysseia çevirisi de destanın kendisine dönmek ve daha iyi anlamak için önemli bir fırsat sundu.

Everest Yayınları’ndan yayımlanan Odysseia, İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erman Gören’in Eski Yunanca aslından yaptığı çeviri, detaylı önsöz ve sözlüğüyle Homeros’un dünyasına çok önemli, yeni bir Türkçe ses kazandırıyor. Gören, Homeros’un sanatlı dilini düzleştirmeden metnin sesini ve ritmini Türkçe'de özenle yeniden kuruyor; filolojik doğrulukla şiirselliği bir araya getiriyor.

İlk kez Azra Erhat çevirisinden okuduğum Odysseia’yı bu defa farklı bir olgunlukla ve şiirsel bir Türkçe'yle yeniden okudum. Hayata dair söyledikleri karşısında bir kez daha hayran kaldım. Gören’in dediği gibi, “Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un erginlenmesi kaldığı yerden devam ediyor.” Tıpkı bizim gibi… Yol, korkularımızla yüzleşene kadar bitmiyor. Prof. Dr. Erman Gören’le yüzyıllardır hiç eskimeyen destan üzerinden, yol hikâyesini, Penelopeia’nın siyasi direnişini, çevirinin ritmini ve Nolan’ın Homeros’tan uzaklaşan yorumunu konuştuk.

- İlk baştan başlamamız gerekirse, bilmeyen okurlarımız için Homeros kimdir? Kimliği ve tarihsel varlığı hakkında ne biliyoruz? Biraz açıklar mısın?

Homeros’un kimliğiyle ilgili Antik Çağ’a dayanan kadim bir tartışmadan söz etmek mümkün değil. 19. yüzyılda başlamış bir tartışma bu, ama kendisiyle ilgili birtakım rivayetler var; bu rivayetlerin en önemlilerinden biri biliyorsunuz kör olduğu. Smyrna’da yani İzmir’de Khios’ta yani Sakız Adası’nda ya da Ios Adası’nda Osmanlı coğrafyasından bildiğimiz ismiyle Aniye’de doğduğuna dair de birtakım rivayetler var. Bu rivayetler tarihi sahnede ilerledikçe çok çeşitleniyor, hatta Akdeniz’in bütün sathına yayılıyor. Ancak bu çeşitliliğe rağmen nihayetinde belirli bir şair kimliği bizatihi şiirin kendisinden ortaya çıkıyor. Nihayetinde bu kimliğin sınırları kendisinin üslubu ya da daha adlı adınca söylersek Ilias ve Odysseia destanlarının vezin yapısı sayesinde, anlatım stratejisini merkeze alınarak çizilebilir. Homeros bir şiirin şairi, Ilias ve Odysseia’da sunulan şiirin şairi olmakla anılan birisi; bir kişi mi çok kişi mi yahut belirli bir komisyon mu bu tartışma sürüp gider.

- Odysseia tam olarak neyi anlatıyor? Üç bin yıldır nasıl hâlâ okunabiliyor?

En yalın ifadesiyle Odysseia, yirmi yıl sonra, tecrübeli bir savaşçı ve uzun süredir çile çeken bir denizci olan Odysseus’un eve dönüşünü ve bu yolculuğun nasıl nihayetlendiğini anlatıyor. Dolayısıyla bu bir yol hikâyesi. Her ne kadar bu yolculuk destanı okuyanların nezdinde ilk bakışta baş kahraman Odysseus’un şahsi yolculuğu gibi gözükse de okuyan herkesin kendi yolculuğuna dönüşüyor.

- Neden? İnsanın varoluşla derdi hep aynı mı?

Çünkü Odysseus’un geçtiği her merhale aslında kadim Yunan insanının hatta nihayetinde bütün olarak insanın o zamana kadar başlarına gelen felaketleri, o ana değin atlattığı, belki de atlattığını sandığı imtihanları yahut gelecekte içine girmekten korktuğu karanlık tecrübe tünellerini, öte yandan aynı zamanda arzuladığı ancak erişemeyeceği, elde etmeye can attığı halde ulaşamadığı nimetlerin farklı resimlerini sunuyor. Her okur aslında Odysseia’yı okuduğunda bizatihi kendisinin nasıl bir arzu ve korku kıskacında yaşadığına şahit oluyor. Bu Antikçağ’da da böyleydi, günümüzde de böyle olmaya devam ediyor. Onun için Odysseia’nın hikâyesi aslında hiçbir zaman bütünüyle edebiyatın tozlu sayfalarına gitmeyecek kadar güncel ve capcanlı kalmaya devam ediyor.

- Odysseia’daki gerçek yerlerle hayalî coğrafyayı birbirinden ayırmak mümkün mü? Destanı tarihsel bir kaynak olarak okumamız mümkün mü?

Odysseus Troia’dan ayrıldıktan sonra gittiği rota bir yere kadar daha öngörülebilir olduğu halde, özellikle Mora Yarımadası’nın güneydoğudaki uç kısmında yer alan Meleia Burnu’nda tayfasıyla birlikte yakalandığı şiddetli fırtınadan sonra gittiği yerler tam olarak kestirilemiyor.

- Peki tarihi coğrafyanın menzilleri açısından hangi rotada ilerledi?

Ebru, bu sorular bilimsel teoriler çerçevesinde tartışma konusu edilmeye hâlâ devam ediyor. Asıl mesele bunun tarihi bir kaynak olarak okunup okunmayacağı değil, burada anlatılan hikayenin aslında tarihi bir temeli olduğunu anlamaktan geçiyor. Çünkü buradaki korkular arzular aslında belirli dönemdeki Akdeniz insanının korkularını ve arzularını yansıtıyor. Dolayısıyla her ne kadar doğrudan tarihi denemese de anlatıların tamamı aslında tarihi verilerle belirli bir simetri arz ediyor. Akdeniz coğrafyasındaki kolonizasyon faaliyetlerinden canlı izler taşıyor.

- Tanrıların müdahaleleri ve Odysseus’un gayet insani hataları, yuvasına dönüşünü ve dönüşümünü nasıl geciktiriyor? Ben buradan her defasında farklı ders çıkarıyorum...

Odysseus’un sılaya dönüşünün ya da Eski Yunanca tabirle nostos’unun gecikmesi tek bir sebebe bağlanamayacak, farklı seviyelerde çeşitli etkenlere bağlı bir durum aslında. Odysseus’un Troia’ya sefere gittikten sonra anavatanına ancak 20 yıl sonra geri döneceğine dair bir kehanet var. Odysseia dışı kaynaklarda bu kehanet yüzünden Odysseus’un deli taklidi yaparak sefere gitmekten kaçınmaya çalıştığını da öğreniyoruz. Odysseia’da geçmeyen bu kehanet sunduğu rivayete göre aslında Odysseus eninde sonunda kendi vatanına ancak 20 yıl sonra döneceğini biliyor. Odysseus açısından asıl sorun bu 20 yılın nasıl geçeceği.

- Tanrıları çok kızdırmış gibi... :)

Hakikaten çok ızdıpralı ve çok çileli geçmesinin asıl sebebi Odysseus’un belirli açılardan tanrıları kızdırmış olması gibi gözüküyor. Fakat burada tamamıyla Odysseus’un bütün bir 10 yılı aynı çilelerle geçirdiğini söylemek mümkün değil. Kirke’nin Adası’nda yoldaşların domuza dönüşüne şahit oluyor; kendisinin domuza dönüşme ihtimalini aklında tutarak korku dolu anlar yaşıyor. Çeşitli vesilelerle çektiği muhtelif çileler var. Bunların tamamının sadece tanrı müdahalesi ile ilişkisi olduğunu söylemek pek mümkün değil. Çünkü Odysseus her seferinde sergilediği tutumla erginlenmeye, olgunluğunu kazanmaya, bir kralın olması gereken hikmete erişmek doğrultusunda kendini donatmak üzere yoluna devam ediyor. Neticede Helios’un Adası’na geldiklerinde diğerlerinden farklı bir şekilde açlığın ağır koşullarına rağmen kutsal sığırları yememeyi başarıyor.

- Peki bu iyi davranışın ödülü ne?

Bütün tayfasını kaybedip yalnız başına Kalypso’nun adasında tutsak olmak. Odysseus’un hikâyesinin aşamaları neyin ödül neyin ceza, neyin imtiyaz neyin acziyet olduğunu çelişkilerinin içinde ilmek ilmek dokuyor.

- Lōtos-yiyenler, Kirke, Kalypso, Sirenler ve Kyklopslar hangi arzuları ve korkuları temsil ediyor? 

Lōtos-yiyenler’in diyarında olanları bir çeşit “unutuş”la (lethē) sınanan insanın durumu gibi görebilirsiniz. Odysseus ve tayfası unutuşla imtihan edilirler. Hakikaten bir tür uyuşturucu madde olduğuna dair veriler olan lōtos çiçeği ya da meyvesi nihayetinde onların asıl hedeflerini yani nostos’larını ya da sılaya dönme görevlerini unutmalarına neden olur. Odysseus’un buna direnişi, sılaya-dönüşünü bütün rahatlıkların önüne koyması anlamına geliyor. 

- Kirke’nin adasında neler yaşanıyor?

Aiaia’da olanlar bariz bir iştah ya da iştiha sınavının resmini sunar. Nihayetinde Kirke onlara sunduğu şarap ve yiyeceklerle tayfayı domuza çevirir. Domuz diyetinde çok seçici bir hayvan değildir. Aslında arzularında da seçici olmayan ve dizginsizce arzularına boyun eğen insanları ima eder durumdadır. Dolayısıyla Odysseus’un Kirke’yle birlikte yaşadıkları, arzularını belirli bir sınır çerçevesinde yaşamak doğrultusunda bir dersi de içeriyor. Nitekim Odysseus Kirke ile bir yıl kadar bir birliktelik, dolayısıyla dizginlenmiş bir arzu ilişkisi yaşamasına rağmen, vakti geldiğinde evine dönmek için yola çıkmak üzere harekete geçmekte tereddüt etmiyor.

- Ya Kalypso?

Kalypso’nun adası Ogygia’da yaşadıkları Odysseus’un en büyük sınavlarından biri.  Zira Kalypso Odysseus’a hem ölmezlik hem yaşlanmazlık vaat ediyor. Ölmez ve yaşlanmaz vaziyette tanrıçavari bir güzelliğe sahip bir kadınla yaşamak varken, bunu evine dönmek için reddetmeyi tercih ediyor.

- Ne uğruna reddediyor?

Tam da kendisini hatırlamamıza sebep olan şey, yani nostos’u için direnmiş bir kahramanın kazanacağı ölümsüz şan uğruna.

- Sirenlerin sınavı nedir?

Sirenler Ilias Destanı’nın anlattığı Troia’da olan başarıları dillendiriyorlar. Dolayısıyla Odysseus aslında eli kolu bağlı bir şekilde onları dinlerken kulaklara hoş gelen bu şanın ona verdiği haklı gururla bu sese doğru gitmek istiyor. Tayfasından kendisini çözmelerini istiyor, fakat daha önce verdiği talimat doğrultusunda tayfa onu daha da sıkı bir şekilde bağlıyor. Bu tam da kendi şanına aşırı odaklanmanın insanı nasıl da yolundan döndürebileceğinin bir örneği. Bu sınavı da güçlü iradesiyle değil, ama kurnazca tayfasının kulağını tıkayıp, kendini sıkı sıkı bağlattırarak geride bırakıyor. Bir yerde “şan”ın Eski Yunancasıyla kleos’un kadim Yunan insanı için nasıl hem erişilmesi gereken bir kızıl elma hem de insanın yolundan edebilecek bir tür tuzak olduğunu hatırlatıyor Sirenler’le yaşadığı deneyim.

- Kyklopslar neyi temsil ediyor?

Kyklopslar, MÖ 8. yüzyıldan itibaren Akdeniz dünyasına yelken açıp her karışına yerleşen kadim Yunan insanının yabancı ile nasıl bir korku ilişkisine girdiğinin resmidir. Yabancı halkların kendilerinden başka üretim biçimleri, kendilerinden başka iskân tarzları, bayındırlık faaliyetlerindeki gariplikler, devletleşme ve yönetim mekanizmalarını kurma tarzları onları korkutuyor. Bu korkuyla karışmış vaziyette Polyphemos’un mağarasındaki süt dolu helkeleri, özenle yapılmış peynirleri çok beğenen Odysseus ve tayfasının bu farklı hayatlara farklı yönden imrenen hisleri de bulunuyor şüphesiz.

- Odysseus’un yoldaşlarını domuza dönüştüren Kirke, daha sonra onlara yol gösteren bir yardımcıya dönüşüyor. Kirke’nin destandaki yeri nedir?

Kirke çok yönlü bir karakter bir yandan bir büyücü olarak evine gelen yabancıların zaaflarını onların aleyhine kullanan, yani oburluklarını onları domuza dönüştürmekle cezalandıran birisi iken, öte yandan Odysseus’un hikmetini ve tanrıların desteğini arkasına aldığını (Hermes’in Odysseus’a sağladığı rehberliği) fark ettiğinde onu desteklemek doğrultusunda, yoluna ışık olmak için kendi güçlerini de cömertçe kullanan birisi kendisi. Bu nedenle Kirke kendi korkularıyla hareket eden, histerik eğilimleri olan, tedirgin ve aciz bir kadın olarak resmedilemez. Daha ziyade bilgece, zaafları ve meziyetleri fark edebilen tanrısal güçlerini yerinde kullanan birisi olarak tanımlanabilir.

- Ithaka’ya ulaştığında Odysseus’un yolculuğu neden tamamlanmış sayılmıyor?

Odysseus’un Ithaka’ya dönmesi sadece nostos’unun bir aşamasını ifade ediyor. Evet, bu şekilde krallığını yeniden tesis etmek ve hanedanının üzerindeki tehditi kaldırmak doğrusunda işini başarmış oluyor. Özellikle toplumsal olarak yeniden kimliğine kavuşmuş oluyor. Ancak Teiresias’ın ölüler diyarında ona ilettiği kehanetin yönlendirmesiyle yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Çok kısa süre karısının yanında kalıp sonra Poseidon’la barışını tamamlamak üzere yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Toplumsal kimliğine kavuşsa da, öz kimliğine kavuşmak için ilahi olanla tam bir barışıklık yaşaması gerektiğini adı gibi biliyor. Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un ergenlenmesi kaldığı yerden devam ediyor. Yeni yolunda denizi bilmeyen insanların diyarına gitmesi, omuzuna dayalı kayıkçı küreğini “harman küreği” sanan bir seyyahla karşılaşınca orada Poseidon’u onurlandırması salık veriliyor Teiresias tarafından. Bu yeni yolculuk kendisini bir tür Poseidon rahibine dönüştürecek ve tanrıya yönelik hürmetini tescilleyecektir. Dolayısıyla hikâyenin açık mesajı, öz benliğe kavuşmak coğrafi sılaya dönmekle bitmediği. Aslına rücunun bütün yönleriyle yaşandığı bir erginlenme süreci Odysseus’unki.

- O halde aslolan nedir?

Gözünü ermeye, erişmeye, ilahi olan kâinatla tam bir barışa kavuşturmaya dikmiş olan bir kahramanın yolculuğunun ta kendisidir. Varılan her menzil Odysseus’un farklı versiyonlarından başka bir şey değildir.

- Penelopeia’nın yeniden evlenmesi Ithaka’daki iktidarı ve serveti nasıl değiştirirdi?

Penelopeia’nın yeniden evlenmesi şüphesiz Ithaka’nın siyasi konumunu radikal bir şekilde değiştirecekti. Neticede yeni evlendiği soylu kişi oranın kralı, yeni kralın soyundan gelenler de Ithaka’nın geleceğini belirleyecek veliahtlar olacaktı. Bu sonuç gerek Odysseus’un babası Leartes’in gerek Odysseus’un oğlu Telemakhos’un sonu olurdu. Yeni kral onları fiilen öldürmese de, hanedan mensubu olarak ölü duruma geleceklerdi. Dolayısıyla Penelopeia’nın direnişi siyasi iktidarın muhafaza edilmesi içindi. Penelopeia tıpkı Odysseus gibi Aiolos’un soyundan gelen bir kadın olduğundan, sadece evlilik bağının değil, aynı zamanda aralarındaki kan bağının da savunucusu gibi davranır. Nitekim Penelopeia Ithaka’ya gelirken getirdiği çeyizini de alıp baba evi Ikarios’un yanına dönebilirdi. Bu da aile içi bir ittifakın dağılması anlamına gelirdi. Penelopeia direnişiyle ne bu önemli ittifakın dağılmasına ne de hanedanın el değiştirmesine müsaade etmez.

- Telemakhos babasını ararken nasıl değişiyor?

En az o Odysseus kadar Telemakhos da bir yolcu, kendi erginlenme yolculuğunu yaşayan biridir. Nihayetinde bir çocuktan erişkin bir adama dönüşürken Telemakhos kendi kararlarını veremeyen birinden kendi kararlarını tereddüt etmeden veren yetişkin birine dönüyor. Başlangıçta annesinin tahakkümünün altında, kendisine mani olacağından korkarak annesine haber vermeden vatanından ayrılan bir delikanlı olan Telemakhos, yeri geldiğinde annesine kendi odasına dönmesi talimatını veren kararlı bir hükümdarın tutumuna bürünürken, yeri geldiğinde kendi kölelerine ceza vermesini bilen erginlenmiş birine dönüşüyor. Onun gerek bilge Nestor’un diyarı olan Pylos’a gerek Menelaos’un memleketi olan Sparta’ya ziyaretleri aslında bu erginlenmenin aşamalarıdır. Yola çıkarken kılık değiştirmiş Athene’nin rehberliğine başvurmak zorunda acemi bir ergenken, dönerken düşünsel ve duygusal bağımsızlık kazanmış bir olgunlaşmış bireye dönüşür. Babasıyla birlikte taliplere karşı savaşabilmesiyle bu dönüşümü tamamladığını tesciller.

- Hizmetkâr kadınların asılmasını ve Melanthios’a yapılan işkenceyi bugün nasıl okumalıyız?

Şüphesiz modern insan için bu sahneler oldukça rahatsız edici görünebilir. Bunun için söyleyebileceğim şey böyle destansı anlatıların her açıdan topluma yönelik bir eğitim materyali olarak ibretlik olsun diye bu net sahneleri paylaştığıdır. Telemakhos’un savaş meydanında ölen bir askerin onurlu saydığı kılıçla ölümü gerek Melanthios’a gerek sadakatsiz halayıklara layık görmez. Ancak bu işkencenin meşrulaştırılması için değildir. Geleneksel kahramancı değerlere göre onurlu bir ölümün hak edilmiş olması gerekir. Kahramanlar kendi hayatlarını nasıl tanrıları memnun edecek meziyetlere dayanarak yaşadıklarını önemsedikleri kadar, kahramanca ölmeyi de bir ülkü olarak yüreklerinde taşırlar. Bu nedenle bu türden onursuzca ölüm işkencenin gaddarlığından ziyade, cezalandırılacak şahsın toplum nezdindeki itibarının zedelenmesini murat eden soylu bir kararlığı yansıtır. Bu nedenle de Homerosçu kahramancı değerler bağlamında Telemakhos’u ergen bir işkence düşkünü olarak değil, adil ve toplumuna ibret olacak bir ceza verebilen sağlam bir yönetici olarak görmek gerekir.

- Kitabı okurken en çok çevirideki şiirsellikten etkilendim. Sanırım çevirinin öncekilerden en önemli farkı bu.  Bu şiirselliği nasıl yakaladın? Özel bir teknik kullandın mı?

Bu tespitinden ötürü memnun oldum. Zira hakikaten çevirimde Türkçe'de şairane bir akış yakalamaya gayret ettim. Metnin ruhunu Türkçe'de yeniden bedenlendirmek için farklı çeviri meseleleriyle hesaplaşmak zorunda kaldım. Daha önce Ilias’ın girişinde ve farklı söyleşilerimde de zikrettiğim üzere, Homeros’un dili kendi döneminde de sokakta konuşulan bir gündelik dil değil, bunun yerine Almanca ifadesiyle bir Kunstsprache bir tür “suni/sanatlı dil” olarak tanımlanabilir. Öncelikle veznin sağladığı ritim yüzünden, kendi müzikalitesi olan metinler gerek Ilias gerek Odysseia. Veznin sunduğu müzikalitenin olayın hızına ve yavaşlığına göre şair tarafından dönüştürüldüğü, elindeki kitaptan sessizce okuyan okurun değil, icrayı dinleyerek mest olan dinleyicinin metne muhatap olduğu eserlerle karşı karşıyayız. 

- Peki metnin sesini ve ritmini Türkçe’de nasıl kurdun?

Vezni Türkçe'de bir tür aruz gibi yeniden kurmak da oldukça zorlu olmasına rağmen seçeneklerden biriydi, ancak ben İkinci Yeni akımının şairlerinin sıklıkla başvurduğu aliterasyon imkanlarından yararlanmayı tercih ettim. Hız için aliterasyonu daha ritmik (bir tür staccato gibi) yavaşlık için daha ağır (legato’luymuş gibi) kullanabileceğim kısımlar oldu. Umarım yakalamak istediğim şairanelik bir nebze olsun okura ulaşabiliyordur.  Keza bu sanatlı dilin içinde kökleri daha eskiye dayanan arkaik kelimeler bulunduğundan, kelime seçimlerim bazen garip bulunacak düzeyde özgün oldu. Neticede icra edildiği dönemde yeni kelimeler, hatta eskinin maddi mirasını öğrenmeye talip öğrencilerin ilgi odağı olmuş metinler bunlar. Bu nedenle zaman zaman arkaik tınısı olan kelimelere başvurmaktan geri durmadım. Bu tercihlerin hiçbirinin keyfi olmadığını, başvurduğum karşılıkların üzerine düşünülerek seçildiklerini belirtmem gerekir. Şüphesiz hatalarım olabilir. Ancak Yunancadaki kelimelerin içeriğini Türkçe'de en çok yansıtanları yakalamak üzere tercihlerimin belirli bir sistematik ışığında tutarlı olması için azami gayret gösterdim.

                                                         ***

- Herkes The Odyssey filmini konuşuyor. Milyonlar tekrar sinema salonlarına koştu. Christopher Nolan başarmış mı?

Metinle haşır neşir biri için film, Odysseia’dan oldukça uzak bir uyarlama. Sinematografik başarısını değerlendirmek benim uzmanlığımı aşar; ancak metin açısından birkaç noktaya değinebilirim. Nolan, Odysseus’un Kirke’yle ilişkisi, Hermes’in mōly bitkisini vererek ona yardım etmesi ve Polyphemos’la arasındaki ünlü “hiç-kimse” diyaloğu gibi destanın en bilinen sahnelerini göz ardı ediyor. Buna karşılık, sonraki mit geleneklerinde aktarılan Sinon gibi kişileri öne çıkarıp kendi yorumuna göre dönüştürüyor. Odysseus’u kahramancı değerleriyle anlatmak yerine, yaptıklarından kendi toplumunun değer yargılarıyla pişman olmuş emekli bir askere dönüştürüyor. Böyle olunca nostos, yani “sılaya-dönüş” de bu pişmanlığın dile getirildiği bir durağa dönüşüyor. Deniz Kavimleri ve Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na geçiş gibi modern tarihçilerin tespit ettiği unsurları karakterler biliyormuş gibi kullanarak medeniyeti yok edenlerin kimliği üzerine bir tartışma açıyor.

- Siyah oyuncu seçimleri bazı kişiler tarafından çok eleştirildi. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Siyah oyuncu seçimleri de bir sinemacının mesajını kurma biçimiyle ilişkili. Neticede bu bir belgesel değil; destanın bilimsel açıdan doğru kabul edilen kurgusuna birebir bağlı kalmak zorunda da değil. Benim için en önemli sonucu, dünya çapında pek çok insanı bu ölümsüz eserle yeniden karşılaşmaya, bazı bölümleri tekrar okumaya ve üzerine düşünmeye yöneltmesi oldu.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-

Varto’da jeotermal projeye karşı nöbet: Üst akıl köylüdür; yorgun coğrafya yeniden konuşmayı öğrendi -Candan Yıldız-  Varto ve Karlıova köyl...