soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-


Sürecin taşlı yolları -Aydemir Güler- 

Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir.

Önceki “süreç” günlerinde sahneye sürpriz bir starın çıkması beklenirdi adeta. Şimdi makbul olan sükûnet tavsiyesi! 2015’te sol tribünleri coşturmak için tura çıkan kimilerinin, “size ittifak değil iktidar öneriyoruz” dediği rivayet olunur. Bu özgüvenin karşılığının olamayışının nedeni, tam da beklentilerin yüksekliği olmuştu. 

Hatırlayalım; AKP Kürt siyasetinin “barış sürecinin” dalgaları üstünde kazandığı hızdan son derece rahatsızdı. Birincisi, ulusal politik bir hareketin biriktirdiği gücün ayrılıkçılığa tahvil olması çok ciddi bir olasılıktı. İkincisi, böyle bir dönüşüm olacaksa, karar Ankara veya Diyarbakır’da değil Washington’da alınacaktı. Emperyalizm “Kürt kartını” Türkiye’ye de karşı kullanabileceğini saklamadığı gibi, ABD ikâmetli Gülen de çoktan Erdoğan’la çatışmaya girmişti…

Bugün ise bütün aktörler “sürpriz çıkmayacağını” anlatmakla meşgul! On bir yıl önceki atmosfer liberal sol dışında kimseyi ikna etti mi, emin değilim. Ama Bahçeli ayağını gazdan çekeli beri, sükûnet çağrılarının işin esas esprisini öldürdüğü açık. Böyle bir sürecin “endişe etmeyin” diye yürütülmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu bir çaresizlik halidir. 

Sadece muhalif kesimlerin eleştirilerinde değil, ilgili tarafların pazarlıklarında da boş tartışmalar öne çıkıyor. Örneğin 1949 doğumlu yani an itibariyle 77 yaşını doldurmuş, 78’e ilerleyen Abdullah Öcalan’ın yaşamının geri kalanını nasıl geçireceği öyledir. Bundan böyle sıfatının kurucu lider mi, çocuk katili mi, baş müzakereci mi olacağı ilgili taraflar açısından elbette önemsiz değildir, ama sonuç ülkede yaşanan gerçekleri herhangi bir biçimde değiştirmeyecektir. 

Hazırlandığı söylenen yasa taslağının önden İmralı’ya gösterilmesi üstünden de sesler yükseliyor. Bizim tek doğrumuz, herhangi bir konunun kapalı kapılar ardında değil, halkın içinde, halk tarafından tartışılmasıdır. Ama kimse unutmamalıdır ki, 1999’da Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde, ileride yazılacak bütün taslakların Washington’dan geçeceği hükme bağlanmıştı! Taslak İmralı’dan geçse de geçmese de, asıl sorun budur… 

Bu süreç terörün sonlanmasının yanında başka bir şeyle daha anlamlandırılıyor. Soru şu: Kürt yurttaşlarımızın yaşamında bir şeyler olumlu yönde değişecek mi? 

Peki, geriliğin ve gericiliğin kaynağı aşiret sistemi dağıtılmadan, dinci tarikat ağırlığı yok edilmeden, bölgesel asgari ücret sopası icat edenlerin elinden alınıp kırılmadan, mevsimlik tarım işçiliği emekçiye aşağılanma ve sefalet, çocuklarına okulsuzluk olmaktan çıkarılmadan… ve benzeri başlıklar gündeme gelmeden bu nasıl olacak? Bunları dert etmeyen Kürt milliyetçilerinin ve liberallerin konuyu Öcalan’ın statüsüne kilitlemesi sahtekârlık olmuyor mu? 

Bir de “örgüt üyelerinin geleceği” var. Bir kesim “af çıkmayacak, hallederiz” diye sözcüklerle oynayacak, diğer taraf demokratik siyasete entegrasyon gibi tumturaklı kavramlar ortaya atacak… Peki, belirli fiillerin suç sayılmaktan çıkarılması veya cezasızlaştırılması veya cezaların hafifletilmesi af değilse nedir? Öte yandan aşiretli-tarikatlı-kayyumlu demokrasi ne menem şeydir? 

Sonunda bunlar geçilir, bir orta yol bulunur! Ama bazı şeylerin “geçilmesi” imkânsızdır… 

Örneğin sürecin tarafları ya şeriatçılardan ya da laiklik özürcülerinden oluştuğuna göre bu durumun yeni Anayasa gündemine en azından tartışma olarak yansımaması düşünülemez. Zaten sömürge valisi de sinyali çoktan çaktı! Bunun içinden nasıl çıkılacağına dair fikri olan beri gelsin…

Sömürge valisi monarşi dedi, AKP semalarında “ömür boyu başkanlık” telaffuz edildi. Yetkilerin tek elde toplanmasının çözüm için daha elverişli olduğunu, eski süreçlerde Kürt siyasetçilerinden az duymamıştık. Peki, tarikatları, holding yönetim kurullarını falan çıkartırsak, toplumun Cumhuriyetle ilintisiz bir modeli kabul etme olasılığına yüzde kaç verirsiniz? Beş mi, on mu?

Bahçeli’nin antiemperyalist konsolidasyon olarak ambalajladığı sürecin, Türkiye’nin NATO Ordusunda sağlam yer tutmasına evrilmesinde şaşacak bir şey yok. Türk-Kürt-Arap birliğinin de, emperyalizmin yeni Haçlı savaşının içinde inşa edilmesi düşünülmüş olmalı... Lakin sürecin bu bölümünü nasıl örecekleri konusunda bir “orta yol” bulup anlaşmaları olanaksız!

Daha yurttaşlık tanımına gelmedik bile… Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir. Bunun altından kalkacak bir komisyon henüz icat edilmedi!

Sürecin taşlı yollarından kaçıp işleri lafı dolandırarak idare etmek istiyorlar. Burada bir başlık da dil. Buna ayrıca -belki haftaya- gelirim. Ama şimdiden söyleyeyim: Dil birliğinin toplumu bir arada tutma gücünü yok saymak özgürlükçülük falan değildir. Buradan toplumun etnik kaynaklarına, kimliklere ayrışıp dağılması çıkar. Öte yandan insanın insanı sömürdüğü, emperyalizme iltihak etmiş, cemaatlerin cirit attığı bir ülkede, temel bir hak olan anadil öğrenimini ve kullanımını başlıca bölünme nedeni saymak da en hafifinden aymazlıktır. Öyle bir toplum, herkes anadilini unutsa da bir arada tutulamaz. Bunu daha konuşacağız…

/././

Çerçeve yasa önerisi: Belirsizlik içinde yolculuk -Ali Rıza Aydın- 

Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Burjuva hukukunun içinden deneme, uygulama ve öğretiyle ortaya çıkan “yasallık ilkesi”, burjuvaziyle bağlarını koparmadığı süreçte dahi belirli esaslara, alt ilkelere dayanır. Polis devleti, yasa devleti gibi nitelendirmelerin üstüne yerleştirilen “hukuk devleti” günümüzde yasallık ilkesinin de içinde olduğu evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerinin bütünleşmiş halidir. Anayasada, Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alarak ve birçok maddeye dağılarak yer bulan hukuk devleti ilkesi kısmen mahkemeler ve akademik alan, asıl olarak da Anayasa Mahkemesi kararları olmak üzere zenginleşerek olgunlaşmış bir ilkeler iskeletidir. Hukuk devleti diye sıklıkla yinelenen sözcükler dile getirilirken deyim yerindeyse yüz kere düşünmek gerekir. 

Hukuk devleti konusunu ilgililerine bırakıp yasallık ilkesine dönersek, yasallık bir konuyu parlamentoda biçimsel olarak yasayla düzenlemek, değiştirmek ya da yürürlükten kaldırmakla sınırlı değil. O yasanın, hukuk devletinin ilkelerini ve yasallık ilkesinin alt ilkelerini de içermesi gerekiyor.

Kısaca; yasanın belirsiz olmaması, kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık, net, anlaşılabilir, öngörülebilir, ölçülebilir tanımlamaları içermesi, temel ilkelerinin, sınırlarının ve çerçevesinin yasama işlemiyle belirtilmesi, keyfi ve takdiri uygulamalara izin vermemesi, hukuksal güvenceyi ve herkesin eşit biçimde kapsanmasını sağlaması, geçmişe yürümemesi, yasama yetkisinin devredileceği genişlik ve esneklikte yetki devrine yer vermemesi gerekiyor. Özetle yasa koyucu sınırsız yetkiye sahip değil hem Anayasayla hem de hukuk devleti ilkeleriyle sınırlı.

Yasa metninde, yorumunda ve uygulamasında ortaya çıkan, çıkacak olan belirsizlik, esneklik, liberalizm yasallık ilkesinin büyük düşmanı. 

Kaç imzayla TBMM’ye sunulmuş olursa olsun “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” önerisini, adı başta olmak üzere içeriği yönünden yasallık ilkesinin esaslarını yok sayan, birtakım belirsiz göndermelerle belirsiz amaçları işaret eden, TBMM içindeki yasama organı üyelerine bile birtakım bilgilendirmeler dışında inceleme fırsatı vermeyen bir kap-kaç önerisi olarak tanımlamak yanlış olmayacak. 

Bu içerikte bir önerinin siyasi iktidar ve birkaç siyasi partinin sınırlı yöneticileri içinde değil tüm siyasi partilerin ve toplumun içinde tartışılması gerekmez mi? Siyasal iktidarın ve çevresindeki belirli siyasetin güdümünde ve de sınıfsal bir düzende dayanışma ve bütünleşme nasıl toplumsal olacak? 

Kapalı kapılar arkasında hazırlıkları süren yasa önerisinin uygulamaya yönelik maddelerine bakıldığında da aynı gizem ve belirsizlik görülüyor. TBMM’de İzleme Komisyonu var. Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu Cumhurbaşkanlığı bünyesinde; Toplumsal Bütünleşme, İzleme ve Koordinasyon Kurulu (adlarıyla, oluşumlarıyla oynanıp duruluyor) adalet, içişleri ve kimi bakanlıklarla, Milli Güvenlik Kurulu temsilcisiyle birlikte MİT bünyesinde. Bu belirsizlik içeren çerçeve önerisi yasalaşırsa uygulamaya yönelik düzenlemeler de Cumhurbaşkanlığı karar ya da kararnameleriyle yapılacak. Yani TBMM kimi alanlarda devre dışı kalacak, ipler siyasal iktidarın elinde. Bir yandan da üst mahkemede erteleme kararı yerine dosyanın bozularak ilk derece mahkemesine gönderilmesiyle yargıya talimat veriliyor. Öte yandan OHAL’e özgü bir düzenleme burada da var: Bu yasanın amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmayacak. Bu, görevler hukukla değil talimatla yerine getirilecek anlamına geliyor.

Çerçeve yasa önerisi bu içeriğiyle gideceği yeri belli olmayan bir gemiye benziyor. Dümendeki AKP ve siyaset bunu zaman kazanma, zamana yayma olarak görebilir. Aynı gemideki DEM ve İmralı ise bu belirsizlikten beslenerek incelikli rota hesaplarında. Daha baştan Lozan, Cumhuriyet, Anayasa değişiklikleri, sınıfsız ve sömürüsüz toplumun hak eşitliğine dayanmayan eşit yurttaşlık başlıklarını açarak emareleri belirlediler. İlkelerin gereksinmeye göre esneyeceğini, burjuva hukukunun çok telli saz olduğunu, hangisine vurulursa onun sesinin çıkacağını, tel koparıp yenilemenin de iyi taktik olacağını iki taraf da biliyor: Çerçevesiz çerçeve ortaya çıksın, duruma ve zamana göre, başka yasa değişiklikleriyle, cumhurbaşkanı kararnameleriyle arkası gelsin… Koşullar uygun olursa Anayasa’ya da el atılsın…

Ek olarak yasa önerisinin “çerçeve” olması af ilanı kapsamında olduğu, TBMM üye tamsayısının beşte üç (360) çoğunluğunun kararıyla kabul edileceği niteliğini değiştirmeyecek. Bu niteliğin önünü kesmek için yapılan “cezasızlık ve af uygulaması olmayacağı” açıklaması şu an boşlukta kalıyor. İlk etapta hukuksal olarak söz TBMM’de, son söz de eğer iptal davası açılırsa Anayasa Mahkemesinde. 

Başlıkta “belirsizlik içinde yolculuk” dedik ama Graham E. Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, AKP’nin “Yeni Osmanlıcılığı”, DEM’in “demokratik İslamı” gibi hayli geniş, anlamlı, çarpıcı hedefler var. Yeni Parti izlemede gözüküyor ama Programında “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” diyerek bir yönüyle dışarda kalmıyor.

Bir kez daha eşitlikçi savaşımlara özgürlükçü saldırılarla karşı karşıyayız. Laiklik esnetilecek, kapitalizm, emperyalizm karşıtı olunmayacak ama barış gelecek… Düzen için yaşanacak ama barış gelecek… Silahlar susacak ama övünülen NATO ilişkileriyle barış gelecek… 

Hem hukuk olacak hem de keyfi ve takdiri uygulamalar, hareket serbestisi… Liberalizmin istediği bu. Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Hukuksal ve teknik boyutlara eklenecek çok şey var. Maddeler tartışıldıkça tartışma konuları çoğalacak. Bu nedenlerle de etnik ve dinsele bağlanan soyut, esnek düzenlemelerle idare etmeyi yeğliyorlar. Asıl söz siyasetin, ideolojinin ve sınıfın ancak emekçilerde, sömürülenlerde değil, sömürücülere ait.

Büyük sorun sömürenle sömürülenin hukuksal, siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkilerini aynı anlayışla gören, sınıfları uzlaştırmaya yönelten, ulusal dayanışma ve toplumsal bütünleşme adı altında biçimsele sıkıştırılan, hukuk kılıflı sahte eşitlikte.

Böyle bir yasa önerisi görünürdeki gerekçesini kat kat aşarak gerçek anlamda emekçilerin cumhuriyetini engellemeye, sömürücü düzene ve emperyalist emellere hizmete aday.

/././

Yeni Osmanlıcılar ülkemizin varlığına kastediyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır.

Türkiye’nin bugün sürüklendiği yol, bağımsız bir ülkenin yürüyeceği bir yol değil. Ülkemizin varlığını, bütünlüğünü ve geleceğini doğrudan tehlikeye atan çok büyük bir yıkım projesiyle karşı karşıyayız.

Bu intihar yolunu bize kimler dayatıyor? Elbette bu düzenden beslenenler ve yıkıntıların üzerinde kendi saltanatını kuranlar.

Peki olası bir felaket herkesi etkilemez mi? Hayır, etkilemez. Krizlerden çıkar sağlayanlar her zaman vardır. En azından patronların göreceği zarar, emekçilerin yaşayacağı yıkımla kıyaslanamaz bile. Ülkenin tapusu ve halkın geleceğiyle büyük bir kumar oynanıyor ve bu kumar birileri için oldukça cazip.

Bu yolun adını "Yeni Osmanlıcılık" koyduk; bu terimi siyasete TKP taşıdı. Bu model her alanda kuralsızlığa, sınırların aşınmasına ve sömürüye dayanıyor. Ecdat masallarıyla milyonlara yutturmaya çalıştıkları, o eski ve köhnemiş düzendir. Şalvarı şaltak, eğeri kaltak; ekende yok, biçende yok, yiyende ortak bir Osmanlı düzeni… Aynı zamanda okyanus ötesini soframıza, ülkemizin kaynaklarına ortak etmenin ve yine ABD ile İsrail’in bölgemizi ateşe veren planlarına gönüllü asker yazılmanın düzeni.

İktidar, özellikle Batı’ya teslimiyetinin zirvesine ulaştığı son yıllarda attığı her büyük adımda bu bütüncül politikanın taşlarını döşedi. Aklınıza ne geliyorsa; yeni çözüm sürecinden Kanal İstanbul'a, İstanbul Havalimanı'ndan Ekümenik Patrikhane'ye varıncaya kadar her büyük adım ve girişimin Yeni Osmanlıcı bir hesabı olageldi. Bundan emin olabilirsiniz. İmparatorlukvari hareket tarzının zeminini oluşturmaya dönük irili ufaklı pek çok adım sayabiliriz.

Bazıları tarihi sadece dizilerdeki kahramanlık öykülerinden ibaret sandığı için, “İmparatorluk kulağa hoş geliyor, fena mı?" diye düşünüyorlar. Sınıf gerçeğini ve tarihi bilmiyorlar. Bilmedikleri için de Yeni Osmanlıcılık onları kolayca devşiriyor. İster liberal ister milliyetçi olsun, sınıf gerçeğinin farkında olmayanları padişah kendi tebaası haline getiriyor. Kimi cumhuriyet devrimini öcü gördüğü için, kimi Osmanlı'yı ulus devlete yeğlediği için, kimi de güya güçlü bir Türkiye istediği için atlıyor bu Yeni Osmanlı trenine.

Güçlü bir ülkeyi kim istemez ki? Ancak bunun için bize imparatorluk, krallık, sultanlık değil; eşit, onurlu ve kendi ayakları üzerinde duran yurttaşlar gerekiyor. Kendi geleceğine hükmeden, hiçbir güce boyun eğmeyen, eğitimli ve güçlü nesiller gerekiyor. “Sizin yayılmacı imparatorluk hayallerinizin parçası olmayacağız. Başka topraklarda gözümüz yok ve kendi toprağımıza da dokundurtmayız”, diyen onurlu, cumhuriyetçi bir duruş gerekiyor. Bu kural tanımazlığın ve yayılmacı adımların, Türkiye'nin emperyalizmin alt yükleniciliğine soyunmasından ileri geldiğini gözden kaçırmayan, uyanık ve yurtsever bir gençlik gerekiyor. Türkiye'deki patronlar elbette büyüdüler ama uluslararası sermaye ile aralarındaki bağımlılık ilişkilerini görmezden gelirseniz hayal dünyasında yaşarsınız. Şimdilik yaşıyorsunuz da. Kimse bedelini ödetmeden Türkiye’ye bu oyunu oynatmaz ama varsın güvenmeyi seçelim şeytana, yarınlar yokmuşçasına…

Zirveden sonra pek çok alamet belirdi; başımıza büyük belaların sarılacağı günden güne daha net anlaşılmaya başlandı. Rusya'yı Karadeniz'de ve Avrasya boyunca sıkıştırma planının ayakları devreye giriyor ve Türkiye kendisini yeni bir zemine taşıyarak buna hazırlık yapıyor. Ukrayna ve İran cepheleri Hazar Denizi üzerinden birleştirilir mi dersiniz? Türkiye, tam bir ateş çemberinin ortasına itiliyor. Irak’la apar topar imzalanan enerji anlaşmaları da aslında Rusya'dan tam bir kopuş ve yoğunlaştırılacak kuşatma öncesi atılan önemli bir adım. Türkiye bu oyuna sürülürken, ABD ve Avrupa başkentleri Ankara'dakilerin sırtını sıvazlıyor. "Bölgesel güç", "oyun kurucu" gibi süslü laflar pek hoş gerçekten ama sırtını sıvazlayan eller aynı zamanda ittiriyor ülkemizi çukura.

Biz bu plansız, bilimsellikten uzak, yalnızca piyasaya endeksli Osmanlıcı düşünme biçiminin gerçek bir kriz anında nasıl felç olduğunu, ülke güvenliğini sağlamaktan nasıl aciz olduğunu 6 Şubat depremlerinde çok acı bir şekilde görmüştük. Takip eden yıllarda yürüttükleri halkla ilişkiler çalışması da bir inşaat firmasının reklam faaliyetinden başka bir şey değildi. İnşaattan anlıyor olabilirler, buna itirazımız yok; ama olağanüstü bir kriz anında ne kadar çaresiz ve beceriksiz kaldıklarını defalarca ispatladılar. Boylarını aşan savaşlara ve emperyalist tertiplere imparatorluk hayalleriyle balıklama atlamalarının da ülkemiz üzerinde telafisi imkansız sonuçlar doğurması çok endişe verici.


Kısacası, sürükleniyoruz. Ufak tefek müdahalelerle burnunu biraz kıpırdattıklarında hükmetmiş olmuyorlar. Bu akışa direnmek gibi ne bir niyetleri ne de imkanları var, olamaz da. Bizim cephemizde ise -geçen hafta da bir miktar değinmiştim- gidişata "dur" diyeceksek, mevcut düzenle bağları tamamen koparmak şart olmuştur ve durum ciddidir.

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır. Tıpkı tarikatlarla kol kola girip laikliği savunamayacağınız gibi, bu vesayetçi savaş örgütüne bağlı kalarak da ülkemizi savunamazsınız.

ABD ile uyumlu sahte bir muhalefete ait değilsek ve ülkemizi sermaye planları karşısında çaresiz ve alternatifsiz bırakmayacaksak şu gerçekle hareket edeceğiz: Çıkarları sonuna kadar savunulacak tek bir Türkiye vardır ve o da emekçilere aittir.

/././

‘Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli olan dönüşüm’ü halk ne zaman öğrenecek?-Alpaslan Savaş- 

İster şiddet içersin ister yumuşama, önemli olan düzen siyasetinin barındırdığı gerilimlerin nasıl göründüğü değil, nereye ilerlediğidir.

İktidar bloğunun Cumhuriyetle başından bu yana kavgalı olduğu biliniyor. Laiklik yerine cemaatçilik, eşit yurttaşlık yerine ümmetçilik, devletçilik yerine katıksız bir piyasacılık, AKP iktidarının sermaye sınıfıyla çeyrek yüzyıla yaklaşan buluşmasının maddi zemini. Bu zemin varlığını 12 Eylül darbesine borçludur.

Darbe, Türkiye tarihinin en önemli karşı devrim girişimiydi. Sermaye sınıfı ayak bağlarından kurtulmak için, işçi sınıfının bir toplumsal aktör olmaktan çıkarılması ile cumhuriyetin kazanımlarının tasfiyesini birlikte hedefledi.

İşçi sınıfını devreden çıkarmak için soldan kurtulmanız, solu toplumsal kaynaklarından uzaklaştırmak için onu vatansızlaştırmanız gerekir. Solun cumhuriyet fikriyle kavgalı hale gelmesinin bu açıdan da maliyeti büyük. Üstüne sosyalizm hedefinin silikleşmesi eklenince geriye her şeyi ikame eden bir “demokrasi mücadelesi” kaldı. Solun topluma vadettiği alternatif bu olabilir mi?

Türkiye solunu devrim fikrinden uzaklaştırmak 46 yıllık karşı devrimin pek de yüzleşilmeyen başarısıdır. Sol yıllardır düzenin iki sosyal demokrat partisi arasında salınıp duruyor, şimdilerde ise çıkışı onlardan birinin hizbinde arıyorsa, sermaye adına işleyen sınıf aklı başarılı olmuş demektir.

İktidara muhalefet edilir. Ama tek başına iktidara muhalefet düzene muhalefet etmek anlamına gelmez. Düzen siyaseti iktidarıyla, muhalefetiyle, kurumlarıyla bir bütündür. Çelişkileri ise yamandır. Bütünlük ile çelişkinin bir aradalığı Marksizm-Lenizmin eşitsiz gelişim yasasına tabidir. Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişimi, en çok düzen siyasetindeki gerilimlerde izlenir. Öyle ki düzenin iç gerilimleri geçmişte kendi temsilcilerini darağacına göndermekten çekinmeyecek kadar acımasızdır.

Bugün iktidar bloğunun içindeki kavga ile ana muhalefetin içindeki gerilim böyle bir bütünün parçası. Mesele söz konusu gerilimin yarattığı toplumsal ve siyasal kırılganlıkları solun değerlendirip kendi kulvarını güçlendirmesidir, düzen siyasetinin iç gerilimlerinin parçası haline gelmek değil. Kaderini düzenin siyasal aktörlerinden birine, bazen bile isteye bazen hesapsızca bağlamak ile diğeri arasında hiç de ince olmayan bir çizgi var. Üstelik Türkiye tarihi bu açıdan sonuçları sol için son derece ağır ittifak denemeleriyle doludur.

Toplumun seçme ve seçilme hakkına müdahale eden iktidara karşı CHP’nin yeni partisinin yanında hizalanmaktan başka seçeneği gerçekten yok mu Türkiye solunun?

Solun payına düşen tüm bu itiş kakıştan Cumhurbaşkanı adayı olarak sağcı Mansur çıkmasın diye İmamcılık yapmak mı? Yoksa Özgür Özel’in NATO’culuğu not edilsin ama solculuğu herkese yeter mi?

Düzen siyasetinden bağımsız bir hat çizebilmek imkânsız mı?

Düzen siyasetine müdahale etmeye çalışmak başka, düzen siyasetinin parçası olmak başka şeydir. Bu nedenle ısrarla önce içeriğe bakılmalı diyoruz.

HDP-DEM Kürt sorunu nedeniyle, CHP ise ana muhalefet partisi olarak iktidar alternatifi haline gelmesiyle düzen siyasetindeki gerilimlerin konusu oldu. Bu gerilimler her zaman sertlik barındırmadı. 15 Temmuz sonrası ‘Yenikapı ruhu’, 2024 yerel seçimlerinden sonra ‘yumuşama siyaseti’ bunun ana muhalefet-iktidar ilişkileri açısından tersten örnekleri. Bir süre sonra yeniden silahların patlaması ve Demirtaş dahil pek çok siyasetçinin tutuklanmasıyla sonuçlanacak olan çözüm süreci de düzen siyasetindeki benzer yönelimlerin ürünüydü. İster şiddet içersin ister yumuşama, önemli olan düzen siyasetinin barındırdığı gerilimlerin nasıl göründüğü değil, nereye ilerlediğidir. Örneğin 2010’ların başındaki çözüm sürecinin motivasyonu, Türkiye sermaye sınıfının AKP ile başlattığı ve iktisadi, siyasi, askeri boyutları bulunan, Batı'yla yeni entegrasyon süreciydi. AB aday üyeliği, Kürt sorununda yumuşama, çözüm süreci, vesayet rejimiyle hesaplaşma… Biçim demokratikleşme, içerik Yeni Türkiye’nin inşasıydı. Biz, “Türkiye Cumhuriyeti Felaketin Eşiğinde” dedik.

Eşik aşıldı, felaketi yaşıyoruz. Bir taraftan iddiaları ve yayılma iştahı artan sermaye sınıfı, diğer taraftan emperyalist merkezlerin manipülasyonlarına açık hale gelmiş, halkı yoksul, geçim derdini çözemeyen, geleceksizleşmiş bir Türkiye.  

Felaketin AKP iktidarından ibaret sanılması da sonraki dönemin hatasıdır. Sorunun “saray rejimi” olarak adlandırılması bu hatanın sonucudur. Bugün Türkiye kapitalizmi için illa bir tarifi yapmak gerekiyorsa, onun adı ancak 12 Eylül rejimi olabilir. Karşı devrim diye adlandırdık. Bu rejimde sermaye sınıfı reel sosyalizmin çözülüşüyle elini kuvvetlendirmiş, işçi sınıfını toplumsal bir kuvvet olmaktan çıkarmış, cumhuriyetin kazanımlarını tasfiye etmiş ve solun iddialarını düzen içine sıkıştırmıştır.

Şimdi bir kez daha ‘süreç’ işliyor. Terörsüz Türkiye adını verdikleri sürecin 12 maddelik çerçeve yasası Meclis'e sunuldu. Bugün itibariyle kamuoyunda tasarının maddeleri konuşulacak. DEM cephesi demokratikleşme, iktidar Yeni Osmanlıcılık, güçlü Türkiye diyor. Öte taraftan her gün bir belediye başkanı tutuklanıyor, iktidar bloğunda Erdoğan sonrası için çok sert bir hesaplaşma sürüyor, yoksulluk, hayat pahalılığı ve işsizlik önlenemiyor.

Bu kez biçim bir garabet. İçerik ise hâlâ yanıtsız. Ne çözülüyor, kim ne kazanıyor, bu iş nereye varıyor sorularına muhataplarından sağlıklı yanıt verene rastlanmıyor. Çıkacak olan affın dışında elde Öcalan’ın “en az cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli dönüşüm” sözlerinden başka ne var? Bu dönüşümün içeriğini halk ne zaman öğrenecek?

Sözünü ettikleri Yeni Türkiye’nin, Türkiye’nin emekçi halkına herhangi bir şey vaat etme şansı yok, çünkü geleceği yok. Öte yandan Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimin ve işçi sınıfının potansiyelinin ortadan kaldırılması mümkün değil. Türkiye’nin bir geleceği olacaksa bu, söz konusu birikimin ve potansiyelin kendi mecrasını bulmasıyla ortaya çıkacak. O mecranın adı sosyalizm. Bu mecranın hem temsilcisi hem de güçlü iddiası var.

/././

Emekçiler, yapay zekâ ve ütopyalarımız -Erhan Nalçacı- 

Muhafazakâr ve teknoloji düşmanı olmayacağız ama insanlığın siyasi iradeyi makinelere bırakmasına izin vermeyeceğiz. Her bireyin kendi kapasitesini sanatta, bilimde, sporda alabildiğine çok yönlü olarak geliştirmesinden de vazgeçmeyeceğiz.

İki hafta önce bu köşede çıkan yazıda günümüz kapitalizminin geldiği aşamada üretici güçleri geliştiremeyeceği bir noktaya ulaştığını ve bunun dünya çapında bir altüst oluş döneminin kapısını araladığını söylemiştik. 

Kısa sürede bu konuda çok sayıda önemli veri birikince konuyu tekrar somut gelişmelerin ışığında ele almak zorunlu oldu. 

Yapay zekâ uygulamalarının nasıl işsizliğe yol açarak ilerlediğini ele almıştık. Güney Koreli Hyundai otomobil tekelinin 2021’de Boston Dynamics’in çoğunluk hisselerini satın aldığı ve uzun süreli bir robot teknolojisi kullanımına yöneldiği biliniyor. İlk elden Hyundai’nin 25 bin insansı robotu fabrikalarında kullanmak üzere ısmarladığı söyleniyor.

Bunun üzerine Kore Metal İşçileri Sendikası bu yıl toplu sözleşme sürecinde çeşitli özlük hakkı başlıklarının arasında mücadelenin merkezine Hyundai yönetiminin işçi sendikası ile anlaşmaya varmadan otomasyon ve insansı robot teknolojilerinin üretim sürecine dâhil edemeyeceği maddesini koydu. Geçtiğimiz ay sendikanın çağrısı ile çeşitli metal sektöründeki fabrikalarda çalışan 85 bin işçi ortak grev ve mitinglerde bir araya geldi. Aşağıdaki fotoğraf bu tarihsel öneme sahip mitinglerden bir anı belgeliyor.

Hyundai işçilerinin bu yıl toplu sözleşme döneminde başlattığı, yapay zekâ ve robot kullanımıyla ilgili olarak üretim sürecinde sendikanın da karar verici olarak katılmasını öngören grevlerden bir an izleniyor.

Hyundai’deki mücadele sürecinin bizler için sadece uluslararası bir olay olmadığını Kocaeli’nde bu tekele ait büyük bir otomobil fabrikası olduğunu hatırlatalım.

Bundan iki sene önce de Hollywood’da Amerika Senaristler Birliği ve Sinema Oyuncuları Birliği’nin 170 bin kişiyi kapsayan yapay zekâ uygulamalarına karşı grevi hakkında yazmıştık

Ancak ABD’de sular durulmuyor ve ABD teknoloji tekeli META’ya işten çıkarılacak 8 bin kişiyi belirlerlerken klavye performansı gibi verileri takip ederek sıralama yapan yapay zekâ kullanımı nedeniyle işçiler tarafından dava açıldığı bildiriliyor.

Yine konuyu kavramamıza yardımcı olacak çok önemli bir veri açığa çıktı. Hindistan’da tekstil fabrikalarında çalışan işçilere kafa kamerası takmışlar ve böylece üretim sürecindeki tüm hareketlerini kaydetmişler. Patronlar tarafından bu verilerin teknoloji firmalarına satıldığı, bu şekilde ileride bu verilerin insansı robotların yapımında kullanılacağı söyleniyor. İşin acıklı olan yanı ileride sokağa atılacak işçilerin istekleri dışında yapay zekâyı eğitiyor olmaları.

Üretici güçlerin tanımının aletlerle birlikte insanın gelişimi olduğunu belirtmiştik daha önce. Sermayenin elindeki yapay zekâ uygulamalarının emekçilerin refahını artırmak yerine giderek daha çok işsizliğe yol açmasının yanı sıra zekâ düzeyine de olumsuz etkisi olduğunu araştırmalar ortaya koyuyor. Son yapılan araştırmalar ödevlerinde yapay zekâ kullanan ve kullanmayanlar arasında beyin elektriksel dalgalarına yansıyan bir fark olduğunu göstermiş. Yapay zekâ ile üretilen metinlerin bir sığlık ve aynılık içerirken aslında onu kendi yeteneği ile hazırlaması gerekenler de bilişsel bir gerilemeye neden olduğu anlaşılıyor. İsviçre’de yapılan bir araştırma ise 17-25 yaş grubu katılımcıların 46 yaş üstüne göre eleştirel düşünce puanlarının %45 kadar düştük olduğunu saptamış.

Emekçilerin sendikaları aracıyla sermayenin yapay zekâ uygulamalarına karşı mücadelesi bütün dünya emekçileri için çok önemli, bu süreç konu üzerinde düşünmemizi sağlayacak ve deneyim biriktirmemize neden olacak.

Ancak sorun sermayeyle pazarlık ederek çözülecek bir konu değil. İçinde bulunduğumuz derin insani krizi aşabilmesi için emekçi sınıfların üretim araçları ile birlikte yapay zekâ uygulamalarını da toplumsallaştırması gerekiyor.

Sermaye kaçınılmaz iç rekabeti içinde insansı robotları ve yapay zekâ uygulamalarını geliştirirken bilgiyi de tekeline alıyor. İnternet kullanımının %60 kadarının bugün yapay zekâ tarafından gerçekleştirildiğini ve ancak %40 kadarının insan faaliyeti olduğu bildiriliyor.

Bu bilgi tekeli doğal olarak kendi düşmanlarını izliyor. Ayrıca bilgiyi ve algıyı da çarpıtıyor. İsrail’in ABD’li bir şirketle yaptığı anlaşma sonucunda arama motorlarının kolaylıkla kullanabileceği şekilde çok sayıda site ürettiği ve bu siteler aracılığıyla Gazze ve Lübnan’daki katliamların katliamı yapanların gözüyle yorumlanmasını sağladığı anlaşılıyor.

Oysa ne sosyalizmden ne ütopyalarımızdan vazgeçtik, aksine yaşanan bu derin krizin bizi bu noktaya hızla yaklaştırdığını fark ediyoruz. Marx ve Engels 175 yıl kadar önce Alman İdeolojisi’nde şöyle yazmışlardı: … komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur...

Şimdi bunca yılın getirdiği deneyimle bu dâhice ama naif öngörüyü çok daha fazla geliştirebilecek durumdayız.

Muhafazakâr ve teknoloji düşmanı olmayacağız ama insanlığın siyasi iradeyi makinelere bırakmasına izin vermeyeceğiz. Her bireyin kendi kapasitesini sanatta, bilimde, sporda alabildiğine çok yönlü olarak geliştirmesinden de vazgeçmeyeceğiz.

İnsanlığın çok kritik bir dönemecine giriyoruz. Bu bize örgütlenmenin yanı sıra her türlü basmakalıp ve yüzeysel düşünceyi terk edip derinliğine düşünmek için cesaret vermeli.

/././

Kâr uğruna akademisyen kıyımı -Atilla Özsever- 

Vakıf üniversitelerinden son dönemde 200’e yakın akademisyen işten çıkarıldı. Asıl gerekçe, bu üniversitelerin yeterince kâr elde edememesi. Oysa kuruluş amacında kâr gütmemesi öngörülüyor. Yüksek eğitim ücretleri karşısında öğrenci sayısının azalması üzerine kar-zarar hesabı ileri sürülerek öncelikle akademisyenlerin işine son veriliyor…

Öğrencilerin üniversite seçimi ile ilgili olarak tanıtım günleri ağustos ayı ortalarına kadar devam edecek. Şu süreçte o günleri yaşıyoruz. Özellikle vakıf üniversiteleri açısından kampüslerdeki renkli stantlarda tanıtım günleri sürüyor.

Peki, bu üniversitelerdeki öğretim üyeleri yönünden durum nedir, bu parlak gösterişlerin ardındaki gerçekler nasıldır?

Hemen doğrudan ifade edelim: Bu son dönemde vakıf üniversitelerinden 200 dolayındaki akademisyenin işine son verildi. Bu vakıf üniversitelerinin başında Aydın, Beykent, Arel, Gelişim, Altınbaş, Maltepe, Atlas ve Bilgi gibi üniversiteler geliyor.

Arel Üniversitesi’nde Dr. Öğretim Üyesi olan Tuğçe Biga da, son dönemde işten çıkarılan akademisyenlerden birisi. Tuğçe Biga, aynı zamanda özel okul ve vakıf üniversitelerinde örgütlenmeye çalışan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın Vakıf Üniversiteleri Birimi’nde görevli ve sendikanın yönetim kurulu üyesi.

Kâr-zarar hesabı

Dr. Tuğçe Biga, daha önce de vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin sınırlı sayıda da olsa işine son verildiğini ancak son iki, üç yıldır daha geniş işten çıkarmaların yaşandığını söyledi. Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim üyesi olan Dr. Biga, bu gelişmeleri şöyle yorumladı: “Bilindiği gibi çok vakıf üniversitesi oldu. Öğrencinin eğitim ücretleri artarken öğretim üyesi sayısı azaltılıyor. Özellikle sosyal bilimlere yönelik bölümlere öğrenci kaydının azalması üzerine vakıf üniversitesi yönetimleri kar-zarar hesabı yaparak akademisyenlerin işten çıkarılmasına gerekçe gösteriyorlar”.

Dr. Biga, “Esas mesele bölümlerin kâr etmesi üzerine kuruluyor. Kâr azalınca işten çıkarmalar başlıyor. Aslında kuruluş amacına göre vakıf üniversitelerinin kâr amacı gütmemesi gerekir. Ama ‘kadro fazlası’ gerekçesiyle bölümler kapatılıyor, akademisyenler işten çıkarılıyor” dedi. 

Sendikal örgütlenme

Tuğçe Biga, idare mahkemelerinde bu haksız işten çıkarmalara karşı dava açtıklarını, sendikanın da bu yönde faaliyet gösterdiğini söyledi. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, kamuoyunda öğretmenlerin taban maaş mücadelesi verilmesiyle öne çıkan bir sendika.

Bu sendika, 10 numaralı işkolunda örgütlenmeye çalışıyor. Toplu sözleşme yapmaya yetkili sendika olabilmesi için yüzde 1’lik işkolu barajını (en az 45 bin üyesi olması lazım) aşması gerekiyor. Şu anda sendikanın 10 bin 500 üyesi var, bunun çok azı da akademisyen.

Türkiye’de 30 bin dolayında akademisyen bulunuyor ancak bunların 500’ü sendika üyesi. Akademisyenler sendika üyeliğine yakın durmuyorlar. Sendika üyesi olmaları halinde işten çıkarılma korkusu başta olmak üzere statüleri gereği örgütlenmeye pek sıcak bakmamaları gibi birçok faktör nedeniyle bu durum gerçekleşmiyor.

Sorunlar ve talepler

Vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin sorunları ve talepleri de özetle şöyle:

* Açılacak dersler ve programlar tepeden inme şekilde belirlenirken öğretim üyeleri uzmanlık alanları dışında ders vermeye zorlanıyor.

* Keyfî olarak belirlenen zorunlu ders yükleri nitelikli araştırma-yayın faaliyetlerine olanak tanımıyor.

* Özellikle araştırma görevlileri ve öğretim görevlileri üzerindeki baskı ve mobbing hâlâ çok ciddi bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

* İdari yargı kararlarına aykırı bir biçimde dokuz-beş mesai dayatması, kart basma, ders giriş çıkışlarında QR kod okutma gibi daha kapsamlı bir baskı mekanizması kuruluyor.

* Keyfi, hukuksuz işten çıkarmalar ve siyasi tasfiyeler derhal durdurulmalıdır. İşten çıkarılan meslektaşlarımız görevlerine iade edilmelidir.

* Vakıf üniversitelerinde çalışan tüm akademisyenlerin anayasal hakları teslim edilmelidir. İş güvencesi sağlanmalıdır.

* Güvencesiz çalışma koşullarını derinleştiren ve üniversitelerde eleştirel düşünceyi, akademik özgürlüğü ve örgütlü mücadeleyi hedef olan politikalara ve uygulamalara son verilmelidir.

/././

Bir musibetin arka planı -Engin Solakoğlu- 

Bu aşağılık organizasyonun arkasında, Filistin ve İran meselelerinde görece ilkeli bir tavır alan İspanya Hükümeti’ni güç durumda bırakmak isteyen İsrail Birleşik Devletleri’nin bulunduğu tahmine müsait. Bu operasyon için neden Fas’ın seçildiğini aşağıda anlatmaya çalışacağım.

Cebelitarık kapılarında yaşananlar devam eden savaşların dahi önüne geçti. Neler olduğunu birlikte izledik. Bir günde 60 bin kişi İspanya’nın Afrika kıtasında bulunan Sebte (Ceuta) anklavına1 karadan ve denizden hücum etti. Kimi kaynaklara göre 60’ın üzerinde insan yaşamını yitirdi. Avrupa Birliği karıştı. Bireyciliğin kutsandığı bir ideolojinin ürünü olan Avrupa Birliği’nin ortalama tıyneti pandemi sırasında sınanmıştı. Dolayısıyla yaşananlar şaşırtmadı. Bu arada çok övünülen AB mevzuatının iç siyasi saikler öne çıktığında derhal çöpe atıldığı İtalya örneğiyle bir kez daha kanıtlandı.

Meselenin farklı boyutları, medyada genişçe ele alındı. Ben az konuşulan konu başlıklarına değinmek niyetindeyim.

Birinci konu, İspanya’nın Afrika’da böyle bir anklava daha doğrusu iki anklava sahip olması. Sebte ve Melile, Fas topraklarıyla çevrelenmiş İspanya’ya ait iki kent. Özgül bir statüleri var. Tarihleri 15 ve 16. yüzyıla kadar gidiyor. İşin bir tarafının tartışılacak yönü yok. Bu iki anklav sömürgecilik döneminin artıkları. Sebte önce Portekiz tarafından işgal edilmiş (1415), sonra da İspanya tarafından devralınmış (1560). İspanya bunları elinde tutarak zenginlik üretmese de Cebelitarık boğazının kontrolü açısından önem taşıyorlar. Bu yüzden Franco İspanya’sı da “demokratik” İspanya da Fas toprağı olması gereken bu iki kenti elden çıkartmamış.

Hazır şablona oturttuğumuzda gördüğümüz Batılı bir sömürgeci devletin, Doğulu bir ülkeye, mazlum bir halka ait topraklara el koyduğu. Tümüyle yanlış değil ama gerçeğin tamamı da değil. Bir kenara yazalım.

İkinci konu, göç olgusu ile sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki güçlü bağlantı. Zamanında bir yerlerde at koşturduysan, nal sesleri er ya da geç senin ülkenden de duyuluyor. “Ben aslında bir arkadaşa bakıp çıkmıştım” deyip sıyrılamıyorsun. Göç çok boyutlu ve somut bir sorun. Küfretmekle, ırkçılıkla ve düşmanlaştırmakla da çözülmüyor. Aksine bu tür bir yaklaşım göçmenlerden esirgemeye kalkıştığın “konfor”unun senin de elinden alınmasının aracı haline geliyor.

Üçüncü konu göçün kaynak veya aracı ülkeler tarafından araçsallaştırılması. Bu da başka tarafa bakarak ortadan kalkacak bir olgu değil. Çamuru göçmene veya kabul etmeyen/iten ülkeye sıçratmak kolay. Bir de bu işin tacirleri var. Sadece insan kaçakçılığı şebekelerinden değil, sözde “mazlum” ülkelerin siyasi iktidarlarından da söz ediyorum.

Bunlardan biri Libya. Batı’nın meşru yönetimini linçle ortadan kaldırdığı Libya’daki çoklu iktidar yapısının üzerinde uzlaştığı belki de tek konu göçmen sömürüsü. Bu alanda AB ile mükemmel bir işbirliği içindeler. Libya’dan bozuk gemiler, patlak botlarla denize açılan göçmenlerin bir kısmı ölüyor, denize açılamayanların Libya’da başına gelenler ise sözcüklerle anlatılabilecek gibi değil. Libya’yı yöneten klikler AB rüşvetlerini de üleşip cebe atmayı ihmal etmiyorlar elbette.

Göçün bir silah ve şantaj aracı olarak kullanılmasından söz ederken kendi ülkemizi unutmayalım. Davutoğlu’nun halka sayısız kazıklarından biri olan Geri Kabul anlaşması basit bir örnek. Yalnız bu suçun daha katmerlisini de işlediğimiz vaki.  

Hani şu ülkemizdeki sığınmacıların minibüslere, otobüslere doldurulup Yunanistan sınırına taşındığı olayı anımsıyor muyuz? Bu Osmanlı devrinde filan yaşanmadı. Üzerinden sadece 6 yıl geçti. Failleri hâlâ yaşıyorlar, yargılanmadılar ve hindi gibi kabararak dolaşmaya devam ediyorlar. 

Şimdi güncele dönebiliriz.

Sebte’de yaşanan dramla ilgili duman dağıldıkça sızan bilgiler var. Fas Krallığı binlerce kişiyi İspanya’ya ait toprakların kıyısına adeta boşaltmış deniliyor. Başka haberlere göre ise, sosyal medyadan “gidin, sizi alacaklar” mesajları atılmış. Bu aşağılık organizasyonun arkasında, Filistin ve İran meselelerinde görece ilkeli bir tavır alan İspanya Hükümeti’ni güç durumda bırakmak isteyen İsrail Birleşik Devletleri’nin bulunduğu tahmine müsait. Bu operasyon için neden Fas’ın seçildiğini aşağıda anlatmaya çalışacağım.

Birtakım İngiltere meftunlarının Cumhuriyete karşı tavır koyma aracı olarak kullandıkları fesin anavatanı olmak dışında Fas’ın ne gibi özellikleri var?

Fas Krallığı’nın Kuzey Afrika bütünlüğü içinde bir  farklılığı mevcut. Hiçbir zaman tam Osmanlı hakimiyetine girmemiş. Osmanlı, Kuzey Afrika’dan tümüyle çekildikten sonra (1912 Uşi anlaşması) ise resmen Fransa’nın ve İspanya’nın himayesine (protectorate) girmiş ama örneğin Cezayir gibi doğrudan sömürge statüsüne indirgenmemiş. 1956’da ise tam bağımsızlığına kavuşmuş. Yüzyıllardır değişmeyen ve soyunu Hz. Muhammed’e kadar uzatan bir hanedan tarafından yönetiliyor.

Bu hanedandan söz ederken TCK kapsamına girmemek için müsekkin almak gerekiyor. Babasına ve şimdiki krala dair olumsuz  nitelemeleri sıralamaya başlasak yazı bitmez. Şu kadarını bilelim. Hanedan dünyanın en zenginleri arasında sayılıyor. Kral IV. Muhammed kimi sitelere göre Afrika’ın en zengin beş kişisinden biri. Fas halkının yıllık ortalama kişi başı geliri ise kabaca 3600 ABD doları. Bu arada bu hesaplamanın tümüyle çarpık ve gelir dengesizliklerini gizlemeye yönelik bir metodolojiye dayandığını da herhalde biliyoruz. Yine de aylık kişi başına 300 dolarlık bir gelirden söz ediyoruz. İşin özeti, zamanının çoğunu Fransa’daki lüks malikanelerinde geçiren Kral ve etrafındaki kısıtlı sayıdaki ibrikçi, krallar gibi yaşıyor, halk sürüm sürüm sürünüyor.

Fas bir tatil cenneti. Elbette halkı için değil, başkaları için. Fransızların çok ünlü bir tatil köyü zinciri vardır: Club Med. Fransa’da yaygın esprilerden biri Fas’ı dev bir Club Med’e benzetmektir. Yalnız Club Med gerçekte bayağı kurallı bir tatil köyüdür. Fas’ta ise kuralları Kral ve onu orada tutan Batılılar koyar. Çok fazla ahlakçılık yapmak istemiyorum ama Kral’ın başında oturduğu bu tatil köyü Batılı ve Doğulu zenginlerin her türlü çarpık talebinin yerine getirildiği yerdir. Epstein adasını düşünün deyip kesiyorum. Ayrıntıya girmeyi içim kaldırmıyor.

Fas’ın yönetici elitinin marifetleri bunlarla sınırlı değildir. Fransa ve ABD uşaklığına İsrail’in de seyisliğini ekleyebilirsiniz. Fas, İsrail’in ortak askeri tatbikat yapabildiği, askerlerini eğittiği bir Arap ülkesidir. İslam dünyası, İslam ordusu, Arap Birliği filan denildiğinde en hafif tabirle ağzımızın kenarıyla gülmemizi sağlayan mükemmel bir örnektir.

Yoksulluk, gelir adaletsizliği ve Epstein koalisyonuna tam boy hizmetin yanına bir de halka alabildiğine zulüm ve sopayı ekleyebilirsiniz. Zaten bu olmadan öteki pislikler olmuyor. Fas’ın zindanları muhaliflerin canlı ve canlı olmayan cenazeleriyle dolar taşar. Azıcık sesini yükselten “kaybolur”. Yalnız, başka yerlerde insan hakları, demokrasi diye böğüren Fransa’nın bunlara hiç sesi çıkmaz. Önemli olan bu Epstein usulü Club Med’de huzurun bekasıdır. Bu da Kraliyetin bekasına bağlıdır.

Geçen yıl Ekim ayında Fas’ta gençler sokağa çıktı. Talepleri basitti. Krallığın Dünya Kupası düzenlemek gibi saçma sapan prestij projeleri yerine sağlık hizmetlerine ve genel olarak halka kaynak ayırmasını istediler. Genç işsizliğinin yüzde 40’a yaklaştığı ülkede gösteriler yayıldı. Emperyalizme ve Epstein çetesine sadakatte kusur etmediği için “Arap baharı” projesi dışında tutulan Fas’taki bu gösteriler yine şiddetle bastırıldı. Onlarca kişi öldü, binlerce kişi kolluk şiddetine maruz kalarak soluğu Kralın kodeslerinde aldı. Fransa ve benzerlerinin yine sesi çıkmadı.

2008’de Paris’te görev yaparken Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan eni konu eğitimli Fransızların en çok kullandıkları argümanlardan biri “Türkiye’yi alırsak, Fas’a ayıp olur”du. Zira “en azından onlar Fransızca konuşabiliyorlar”dı. Elbette “oraya gittiğimizde her istediğimizi yapabiliyor, halkını paspas olarak kullanabiliyoruz” diyecek halleri yoktu. Gerçi şimdi Türkiye de adım adım o noktaya taşınıyor ama Fas usulü bir köleleştirmenin amaçlayanların işi kolay değil.

İspanya eski sömürgeci bir ülke ve her ne kadar Avrupalı solcular aksini iddia etseler de Sebte ve Melile’yi elinde tutmasının meşru bir sebebi yok. Bu kentlerin Fas’a geri verilmesi gerekir. Fas Krallığı’nın ise bir yeryüzü cehennemi olduğu ve bu özelliğini korumasının emperyalizm sayesinde mümkün olduğu ise bir başka gerçek.

Emperyalist sömürü düzeni ve uzantıları ortadan kaldırılmadan Fas halkının da, Afrika’dan veya başka yerlerden Avrupa’ya akan milyonlarca göçmenin de, ellerindeki son sosyal devlet kırıntılarını kaptırma paranoyası yaşarken aşırı sağcı siyaset tacirlerinin değirmenine su taşımaya zorlanan Avrupa halklarının da huzur bulmaları mümkün görünmüyor.

1 Enclave (Anklav): Bir devletin veya bir kısım toprağının başka bir devletin toprakları ile tamamen çevrelenmiş olması durumunda kullanılan terim.

/././

Baskı, baraj, yasak… Yine de örgütleneceğiz!-Gamze Yücesan Özdemir- 

İçinde bulunduğumuz günlerde toplumsal eşitsizliği meşru kılan tüm mekanizmalar tökezlemektedir. Toplumsal eşitsizliği gizleyen tüm toplumsal kabuller iflasın eşiğindedir. Dolayısıyla işçi sınıfının ahlaki öfkesini sınıf terimleriyle ifade edebilecek sendikal stratejiler yani sınıf sendikacılığı yegane siyasal seçenek olarak öne çıkmayı bekliyor.

Maaş günü gelmeden cebindeki para tükenen milyonlarca işçi var bu memlekette. Sabahın köründe çıkıp gecenin karanlığında dönenler, torna tezgahının, inşaatın, fabrikanın gürültüsü içinde ömür tüketenler... Herkes kendi yükünü tek başına sırtlanmış gibi yürüyor. Oysa insanın en ağır yükü yoksulluk değil, yalnızlıktır. Omuz omuza durmanın, hakkını birlikte aramanın gücü zayıfladıkça ekmek daha da küçülüyor, umut daha da eksiliyor. İşte asıl pranga budur: İnsanı yalnız bırakan örgütsüzlük.

Kapitalist üretim bir yandan artı-değeri üretirken diğer yandan artı-değer sömürüsünün sürekliliğini sağlayacak siyasal ve hukuksal yapıları üretir. İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, toplu pazarlık gücünün kırılması ve grev hakkının fiilen ortadan kaldırılması bu yapıların işleyişinin ürünüdür. Bugün ülkede yaşadığımız gerçek tam da budur. DİSK-AR'ın yayınladığı Sendikal Haklar Raporu, bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Resmi istatistikler sendikalaşma oranını yüzde 13,8 olarak açıklıyor. Ancak bu hesaplama yalnızca sigortalı işçileri kapsıyor ve milyonlarca kayıt dışı işçiyi dışarıda bırakıyor. Kayıt dışı çalışanlar da eklendiğinde fiili sendikalaşma oranı yüzde 13'e düşüyor. Ülkemizde çalışan her yüz işçiden yalnızca 13'ü sendikalı, 87'si ise örgütsüzdür. Kamu işçilerinin görece yüksek sendikalaşma oranı genel ortalamayı yukarı çekiyor. Oysa özel sektörde tablo adeta bir örgütsüzlük çölüdür. Kayıt dışı çalışanlarla birlikte özel sektörde fiili sendikalaşma oranı yalnızca yüzde 5,7'dir. Sömürünün en ağır yaşandığı yer aynı zamanda sendikal hakların en çok budandığı yerdir. En düşük sendikalaşma oranları inşaatta, turizmde ve ticaret-büro işkolunda görülüyor. İnşaatta sendikalaşma oranı yüzde 2,8'e kadar düşüyor. İş cinayetlerinin en yoğun yaşandığı sektörde aynı zamanda örgütsüzlük hakim durumda.

Kadın işçiler açısından durum daha da ağır. Kadınlarda fiili sendikalaşma oranı yüzde 9,6'ya kadar geriliyor. Ne var ki ücretli emek giderek kadınlaşıyor. Kadın emeği bakım yükü, kayıt dışılık, güvencesizlik, düşük ücret, ayrımcılık nedeniyle çok katmanlı bir sömürü altındadır. Emek piyasasına güvencesizlik, esneklik ve düşük ücretlerle giren genç kuşaklar aynı zamanda örgütsüz bir çalışma yaşamına mahkum. Her yüz kayıtlı genç işçiden yalnızca 6’si sendikalı. Sermaye yalnız bugünü değil, geleceğin işçi sınıfını da sendikasızlaştırmaktadır.

Örgütsüzlük gerçeği oldukça ağırken daha yakından bakıldığında sınıfsal gerçeklik sertleşiyor. Ülkemizde sendikaya üye olmak toplu iş sözleşmesinden yararlanmak anlamına gelmiyor. İşkolu barajları, yetki süreçleri ve hukuki engeller nedeniyle yüz binlerce sendikalı işçi toplu pazarlık hakkından mahrumdur. Toplu iş sözleşmesi kapsamı yaklaşık yüzde 10 düzeyindedir. Özel sektörde ise her yüz işçiden 96'sı toplu iş sözleşmesi kapsamı dışındadır.

Ve bütün bunların yanısıra bir baskı yordamı daha var: Grev yasakları. Kapitalist toplumda grev, işçi sınıfının en etkili mücadele aracıdır. Üretimi durdurma gücü, emeğin sermaye karşısındaki gerçek pazarlık gücüdür. Dolayısıyla grev hakkının budanması doğrudan sınıf mücadelesine müdahaledir. Bugün ülkede grev hakkı "erteleme" adı altında fiilen yasaklanmaktadır. Milli güvenlik ve genel sağlık gibi gerekçeler, işçilerin anayasal hakkını ortadan kaldırmanın aracı haline getirilmiştir. Sonuç ortadadır. Grev sayısı, greve katılan işçi sayısı ve grevde geçen işgünü sayısı tarihsel olarak en dip seviyelere gerilemiştir. 1980 öncesinde yılda 70 bini aşkın işçi greve çıkabilirken AKP döneminde bu sayı ortalama 4 bin 669'a kadar düşmüştür.

Sendikal örgütlülüğü yeniden güçlendirmek için örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, grev hakkının güvence altına alınması, kayıtdışı çalışmanın ortadan kaldırılması, güvencesiz istihdam biçimlerine son verilmesi ve sendikal nedenlerle işten atılmaların durdurulması mücadelesi hiç kuşkusuz ki yükselecektir. Ama işçi sınıfının yaşam ve geçim mücadelesi için daha fazlasına ihtiyaç olduğu kesin.

Son yıllarda bir yandan işçi sınıfı üretim süreçlerinde parçalanıyor, burjuva sınıfı karşısındaki dayanakları, siperleri sürekli aşındırılıyor ve sınıfın üyeleri kendi aralarında rekabete sürükleniyor. Diğer yandan ise gündelik hayatın her alanında gözlemlenen ve günbegün büyüyen bir ahlaki öfke hüküm sürüyor. İçinde bulunduğumuz günlerde toplumsal eşitsizliği meşru kılan tüm mekanizmalar tökezlemektedir. Toplumsal eşitsizliği gizleyen tüm toplumsal kabuller iflasın eşiğindedir. Dolayısıyla işçi sınıfının ahlaki öfkesini sınıf terimleriyle ifade edebilecek sendikal stratejiler yani sınıf sendikacılığı yegane siyasal seçenek olarak öne çıkmayı bekliyor.

Neredeyse yarım asır boyunca sınıf sendikacılığının yaşadığı güç kaybına rağmen sınıf sendikacılığı hiç olmadığı kadar güncel ve elzem. Bu topraklarda sınıf sendikacılığın güçlü bir geçmişi var. 60’lı ve 70’li yıllarda işçi sınıfının mücadelesi ve sınıf sendikacılığı kültürel bellekte hâlâ canlıdır. İşçi sınıfının mücadele tarihine adını yazdırmış grevler, direnişler ve işgaller var. Bazıları emek tarihinde yerlerini almışlar ve görünür deneyimler olmuşlar. Bazıları ise tarihin derinliklerinde, tozlu raflardalar. Ve görünür olmayı bekliyorlar. Bu süreçlerin zengin politik deneyiminin bilince çıkartılması hem yakın tarihin anlaşılabilmesi hem de içlerinde taşıdıkları alternatif-dönüştürücü niteliğin yarına taşınabilmesi açısından değerlidir.

Sınıf sendikacılığı üzerine düşünürken, Walter Benjamin’in sözleri yol açıcı olabilir: “Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike anında tarihsel öznenin karşısında beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır.” Bugünden yarına işçi sınıfının büyüyen öfkesine odaklanmaktır aslolan. Sınıf sendikacılığına yaslanan geleneği yeniden icat etmeliyiz.

İşçi sınıfının örgütlenmesi ekmeği büyütmenin olduğu kadar cumhuriyeti yükseltmenin ve ülkeyi yeniden kurmanın da yolu. Örgütlü emek eşitliğin, adaletin ve sosyalizmin kurucu iradesidir. Umut da burada yeşerir: Baskılar aşındırılır, barajlar aşılır, yasaklar kırılır. Yeter ki işçi sınıfı kendi örgütlü gücünü yeniden keşfetsin!

/././

Altın Çakal ve boşluğun poetikası (I)-Fadime Uslu- 

Abbas’ın mezarcılığı ölümle kurulan mesleki bir ilişki değil, toplumun gömdüğü hakikate zorunlu yakınlığıdır. Köyün sustuğu yerde ölüler ona konuşur. Tarih sesini kendisini taşıyabilecek en dışlanmış bedende bulur.


Bir öykü çözümlemesiyle başlayalım. Adı, Altın Çakal. Uğraş Abanoz’un öyküyle aynı adlı kitabının* ilk hikâyesi bu. Şöyle açılıyor:

“Köhne evde ışıklar yandı, paslı idare lambası parıldadıkça pedalizalar uçuştu, karagözü dağılmış ahırbağında nefti kertenkele etrafına bakıp kayboldu. Uzaklardan patos sesi geliyordu, cırcır böcekleri, motor homurtusu, nemli havada ahenkle karıştı, bir-iki damla düştü çinko dama, Abbas aldırmadı, aldırmazdı, ela gözünü kıstı, tütün kesesini açtı, kâğıdı dizine yatırdı, bıyığını emdi, avurtlarını kaşıyıp güldü, gülmek onda babadan kalma lekeydi, sebepsiz güleç olanlardandı. Kemikli parmaklarıyla çevirdi cigarayı, Erzincan tütününü kokladı, yalayıp yapıştırdı, lambanın titrek ışığına uzandı, gaz kokusuyla çekti ilk dumanı, çakal sesleri yankılanıyordu, kaşlarını çattı, ulumaya başladı.” (s.11)

Bu sinematografik sahne ışıkla aydınlanıyor, sesler ve renklerle devinip, kokuyla ve yine seslerle kapanıyor. Bu zamansal süreçteki her küçük hareket kıpırtılarla, titreşimlerle çoğalan sesin gölgesini duyuruyor. Duyulardan kurulmuş bir zaman bu. Zamanın bedenlendiği mekânı izleyen anlatıcı var bir de. Görme deneyimine tanık olduğumuz anlatıcı, nesnelerin kendine has özelliklerini anlatarak onlara şahsiyet kazandırıyor. Gerçekliğin zemini katılaşmaya başladığı anda bunun yönünü değiştiriyor. Sahnenin merkezindeki Abbas’ın dışarıdan gelen seslere karşılık vermesiyle, onun ulumasıyla gerçeklik birdenbire yeni bir boyuta taşınıyor. Sahneyi kesiyor yazar ve ardından bir suskunluk alanı, bir boşluk açıyor. Yeni paragrafa başlamadan önce ikisi arasına koyduğu minik bir yıldız işaretiyle yapıyor bunu.

Sonra anlatıcı değişiyor. İzleyen gözün yerini ilk paragraftaki izlenilen göz alıyor. Abbas konuşuyor bu bölümde. “Kazma omzumda sağa sola baktım, gün açmak üzere, fındık yapraklarına çiğ düşmüş, dallara değmeden yürüdüm, mısır tarlası hışırdadı, gök pembe, hava yumuşak…”

Abbas’ın ses tonuna bir önceki bölümdeki anlatıcının sesi sinmiş. Başta onun gibi görüyor çevresini Abbas. Cümlelerinde onun görme bilinci var. Ama kısa sürede değişiyor bu. Çünkü Uğraş Abanoz değişimin hikâyesini anlatıyor. Dışarıdan içeriye doğru adım adım yaşanan bir değişimin izini sürüyor. Abbas’ın mezar kazmak için çıktığı yürüme yolunda harekete geçiriyor niyetini. Karakterinin iç sesini duyururken de emeğiyle -varoluşunu biçimleyen kültürüyle gösterirken de kişiliğini derinleştiriyor.  “Ciğerde sancı, bir şeycik olmaz, yaşıtlarım nerede, hep bir taraflı oldular, ben? Sayın, bay mezarcı, ölülerin yakın arkadaşı!” (s.12-13)

Hangi ölüler yakın arkadaş oluyor Abbas’a? Hangi diriler, hangi tarafı seçiyor? Söylenmiyor. Bir tercihe zorlanıyor Abbas. Ormanın temsili Altın Çakal konuşuyor onunla: “… Bu güzel diyar böyle miydi! Seni merak edip duruyorlar, niye eski eve gidiyorr, mezarları nasıl hızlı kazıyorrr, geceleri nerede uyuyorrr, sonra o gece olanlar! Bin soru! Artık ya çakalsın ya insan.”(s.14)

Abbas’ın verdiği kararın işaretini gösterdikten hemen sonra gene satırlar arasında boşluk açıyor yazar. Öykünün bir başka bilinç katmanına, Abbas’ın derdine deva olmaya çalışan İnceköylü anaların duyuşuna çeviriyor yönünü bu defa. Yakın ve uzak çevresinin Abbas’ı nasıl gördüklerini anlatarak bakışı çeşitlendiriyor. Kıvriş Nine’nin büyüsünde, Hati’nin gayretinde bir başka soru daha beliriyor: “Çare yok, oğlan iyi olsun, bu gidişle fena olacak, marazlanacak, kırklara karışıp zayi olacak evladım, babasından sonra onu da kaybedemem.”(s.15)

Abbas’ın babası neden kaybedilmiştir? Abbas neden bu durumdadır? Mezara giden ölüler neden eski eve uğramakta ve Abbas’la konuşmaktadır? Bunlardan biri olan İdris, “Ben ecelimle ölmedim Abbas,” der, “sen gördün, beni vurdular!”(s17)

Abbas’a insanlığını sorgulatan temel mesele insan kıyımının şiddeti değildir yalnızca. “Rivayet odur ki,” diye anlatır yazar, “bu yerde eskice çakallar sultanı Altın yaşarmış, orman eriyip eksildikçe, ot, ocak, tarlada bet bereket kesilince, sert rüzgârlar başlamış kendi dilinde, kokular, kokulara karışmış… Altın, sürüsünü büyütüp çoğalttıkça, bir insanı çekip alınca hâkimiyet ona geçecekmiş. (…) Çok ölüm olursa, hele haksız ölümlerse bunlar, ayyuka çıkarsa kötülük, başlarmış âlemlerde takas.” (s.17)

Söylencenin kötülük diye adlandırıp üstünü örttüğü, elbette düzenin yıkımıdır. Ağaçların ve insanların katlidir. Ormanın erimesine, insanın kıyımına neden olan vahşetin düzeni. Buna karşılık yazar, öyküsüyle Abbas’ı, anaları ve doğayı anlatarak her biri için bir koruma hattı açar. Güçlü bir atmosferle, müzikal yapı kurduğu dil ritmi ve ses düzeniyle, anlamlı suskunluklarıyla yapar bunu.

Hikâye boyunca birikip çoğalan seslerin akıntısı yazarın sesiyle sonlanır: “Onu getirmek için itiraf gerek, dedi, onu getirmek için sökülen ağaçları tek tek dikmek gerek, köy yeşillenmeli, herkesleri hemencecik ikna etmek öyle kolay mı, hem bakalım, bakalım Abbas geri dönmek ister mi…”(s.18)

Öykünün açılışında Abbas’ı ilk kez gördüğümüzde “gülmek onda babadan kalma lekeydi” demişti yazar. Babasının mirasını bedeninde taşıyan Abbas için annesi kaygılanmaktadır, tehlikelerle dolu Kara Orman’a bile gitmeyi göze alır. Annesi, “babasından sonra onu da kaybedemem,” der. Abbas’ın bir önceki kuşaktan devraldığı miras sadece gülüş değil yazgıdır. Egemenin baskısı altında kalan, çıkışsızlığa sürüklenen, her kuşakta kendini yeni çıkmazlarla yaratan yoksulluk.

Abbas’ın toplumsal konumu yalnızca yoksullukla açıklanamaz. Abbas, köyün bastırdığı geçmişin taşıyıcısıdır. İdris’in “Ben ecelimle ölmedim” demesi, resmi anlatının dışında kalan bir karşı-hafızanın ortaya çıkışıdır. Bu noktada Abbas hafızanın maddi emekçisidir. Abbas’ın mezarcılığı ölümle kurulan mesleki bir ilişki değil, toplumun gömdüğü hakikate zorunlu yakınlığıdır. Köyün sustuğu yerde ölüler ona konuşur. Tarih sesini kendisini taşıyabilecek en dışlanmış bedende bulur.

Sesin biçimden biçime girmesiyle örülen bu alegorik öykünün gerilim hattı anlatılan olaylardan çok anlatıcının sürekli geri çekildiği yerlerde doğar. Suskunluğunda. Okurun görevi Abbas’ın babasına ne olduğunu, İdris’i kimin vurduğunu ya da tarihsel arka planı hayal ederek tamamlamak değildir. Okur, bilginin neden kesintili olduğunu ve karakterlerin neden kendi tarihlerine bütünüyle erişemediğini deneyimler. Dolayısıyla eksilti, okura boşluk doldurma görevi vermez; onu boşluğun neden var olduğu sorusuyla karşı karşıya bırakır.

Altın Çakal’ın yaptığı şey, hikâyeyi eksiltmek değil, dünyanın görünüşünü değiştirmektir. Aynı estetik hamleyi modern resimde de görmek mümkündür.**

* Uğraş Abanoz, Altın Çakal, Alakarga Sanat Yayınları, İst. 2026.

** Yazıya önümüzdeki hafta devam edeceğiz.

/././

Öfke ve sınıf bilinci -Atilla Özsever- 

Mustafa Kemal Coşkun’un “Sınıfın Duyguları” isimli kitabında, sömürülen işçinin duyduğu hınç ve öfkenin örgütlenerek sınıf bilincine dönüştürülebileceği görüşü savunuluyor.

Bir kitap tanıtımıyla karşınızdayız. Kitabın ismi “Sınıfın Duyguları”. Alt başlığı ise; “İşçiler, Duygular ve Sınıf Mücadelesi” (Dipnot Yayınları, 2023). Yazarı, akademisyen Mustafa Kemal Coşkun.

Sınıfın Duyguları: İşçiler, Duyguları ve Sınıf Mücadelesi, Mustafa Kemal Coşkun, 192 syf., Dipnot Yayınları, 2023.

Böyle bir konuda Türkçede pek fazla bir yayın yok. Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun (d. 1970), halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Doç. Dr. Coşkun’un kitabında, işçilerin gerek çalışma koşulları, gerekse kapitalist sistemin yarattığı toplumsal ortam nedeniyle başlangıçta bireysel olarak oluşan öfke ve hıncın giderek sınıfsal bir bilince ve sınıf mücadelesine ulaşmasının mümkün olup olmadığı irdeleniyor.

Bu çalışmada, işçilerin sadece ekonomik sömürü ve düşük ücrete maruz kalmaları değil aynı zamanda gerek iş yaşamı gerekse gündelik hayatta onurlarını zedeleyici davranışlarla karşılaştıklarına da dikkat çekiliyor.

Duyguların sınıfsal ifadesi

Doçent Coşkun, işçilerin yaşadığı koşullar ve karşılaştıkları davranışlar nedeniyle ekonomik sisteme ve karşıt sınıflardan insanlara karşı kızgınlık, hınç, öfke, kıskançlık, utanç, korku, üzüntü, kin gibi duygulara sahip olabileceğine işaret ediyor. Yazar, görüşünü sonra şu şekilde temellendiriyor:

“Tüm bu meseleler, işçilerin sadece öznel deneyimleriymiş gibi görünebilir ancak bunların hepsi aynı zamanda nesnel toplumsal yapıya, sömürü ilişkisine, ekonomik eşitsizliklere, hiyerarşilere vb. verilen yanıtlardır...

Bu çerçevede düşünüldüğünde sınıf mücadelesini sadece ekonomik bir mücadele değil, iş yaşamından gündelik yaşama kadar yaşamın tüm alanını değiştirmeye yönelik bir mücadele olarak görmek gerekir”.

Onur mücadelesi

Mustafa Kemal Coşkun, bu kitabında Karl Marx ve Friedrich Engels'in yanı sıra birçok Marksist yazarın eserlerinden yararlanıp düşüncelerine atıf yapıyor. Kitapta, ekmek talebinin yanı sıra işçinin özgürlük, onur, saygı ve insan olarak tanınma talebinin de yer aldığı belirtiliyor.

Türkiye’de 2022 yılının ilk aylarında motokurye, depo ve market işçilerinin yaptığı eylemlerde, sadece düşük ücret ve uzun çalışma saatlerine karşı bir itiraz yapılmadığı aynı zamanda aşağılanmaya, yoksullaştırılmaya ve insan dışılaştırılmasına karşı da bir onur talebinin olduğu ifade ediliyor.

Duyguların bir sınıfsal temelinin de olduğuna işaret eden Doç. Dr. Coşkun, bu sürecin yaşanılan sömürü ve onur dışı davranışlardan kaynaklandığını ve siyasal özellikleri bulunduğunu da anlatmaya çalışıyor.

Hınç ve öfke şeklindeki duyguların kolektif bir biçime bürünüp emekçilerin direnişinde rol oynayabileceğine vurgu yapılıyor. Coşkun, bu çerçevede sömürülen işçilerin kapitalizmin yapısal çelişkilerinden kaynaklanan öfke duygusunun örgütlenmesinin mümkün olup olamayacağını somut örneklerle de aktarmaya çalışıyor.

Bu çalışmada, Kocaeli ağırlıklı olmak üzere Ankara, Nevşehir, Antalya gibi birçok ilde sendikalı, sendikasız 134 işçiyle görüşmenin yapıldığı belirtiliyor.

'Kendi işini yapmak'

İşçilerle yapılan görüşmelerde, emekçilerin büyük çoğunluğunun kendi işini yapmak düşüncesinde olduğu, işverenin ya da yöneticilerin talimatlarını yerine getirmekten rahatsızlık duyduğu ifade ediliyor. İşçi, kendi işini yapmayı bir tür özgürlük olarak algılıyor.

Yazar Coşkun, işçilerdeki bu tür duyguların özgürlük gibi gözükse de son tahlilde kapitalist piyasanın kurallarına tabi olacağı için gerçek anlamda bir özerklik olmayacağını vurguluyor.

Yapılan bir görüşmede, bir işçinin “sadece emeğimi değil hayatımı da satıyorum” demesinin çok anlamlı olduğuna işaret ediliyor. İşçilerin büyük bir bölümünün işyerindeki aşağılanmaya karşı işsiz kalmaktan korktuğu için rıza gösterdiği hatırlatılıyor.

İşçinin yabancılaşmasına da değinilen bu çalışmada, örneğin bir garsonun müşteriyi “şu numaralı bir masa” ya da “ızgara, biftek” olarak gördüğü de ilginç bir benzetmeyle ortaya koyulmaya çalışılıyor.

Robot gibi

Yine işçilerle yapılan görüşmelerde bir AVM çalışanının kendisini “robot” gibi hissettiğini, hatta arkadaşlarını da “robot” gibi gördüğüne atıf yapılıyor. Bu çalışmada, Türkiye’de tüm emekçiler açısından geçerli olan işini kaybetmenin, iş bulamamamın, yani işsizliğin çok önemli bir korku olduğu bir kez daha vurgulanıyor.

Özellikle erkeklerde işsiz kalmanın güçsüz, işe yaramayan, sonuçta kendilerine yönelik özsaygılarının paramparça olmasına yol açan bir durum olduğu gözlemleniyor. İşsiz kalmamak için yine bir AVM çalışanının şu sözleri de ibret verici:

“Bize hakaret de etseler, azarlasalar da her zaman müşteri haklı. Sonuçta mantık şu: Onun cebinde para var ve o satın almazsa şirket para kazanamaz. O yüzden sizin hiçbir öneminiz yok, önemli olan şirketin para kazanması ve müşterinin de para harcaması. Bunların hepsi insanın onurunu kırıyor”.  

Öfke ve hınç

İşçilerin yaşadığı bu sömürü koşulları ve onurlarını zedeleyici durumlar, ister istemez bir hınca ve öfkeye neden oluyor. Haksızlıklar ve adaletsizlikler, emekçide bu tür duyguların oluşmasına sebebiyet veriyor. Yazar, işçilerle yaptığı görüşmelerde bu duyguyu fazlasıyla hissettiğini ifade ediyor.

Mustafa Kemal Coşkun, bu konuda Engels’in şu sözüne de gönderme yapıyor: “… sosyal düzenin tüm dezavantajlarına tahammül etmek zorunda olan, bu düzene ancak düşmanca gözlerle bakan bir sınıftan, bu sosyal düzene saygı duymasını kim isteyebilir?”.

Yazar Coşkun, aslında bu öfkenin ahlaki olmaktan ziyade sosyo-politik bir öfke ve hınç olduğuna işaret ederek bu duyguyu sınıfsal bir örgütlenmeye yönlendirmenin gerekliliğinden söz ediyor.

Bu yönlendirmede partilerin, sendikaların, toplumsal hareketlerin önemli aktörler olduğunu belirten Doç. Dr. Coşkun, görüşünü şöyle tamamlıyor:

“Elbette sadece öfke ve hınca ya da genel olarak duygulara dayanmak doğru değildir, duyguyla devrim olmaz… Duygular, sınıf bilincini ve devrimci durumları tanımlamaya, sürdürmeye ve somutlaştırmaya yardımcı olabilir… öfke ve hınç gerçek hedefe doğru örgütlendikçe bir sınıf mücadelesi dalgasını yaratabilir…” 

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-