‘Sizi paramparça ederiz!’-Ergin Yıldızoğlu-
“Sizi paramparça ederiz” (Jerusalem Post 28/08). Bu tehdit, emekli Hint tümgenerali Gagan Bakshi’ye ait. Hedef, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması. Bakshi, “Sünni NATO” olarak nitelediği bu anlaşmayı bir stratejik tehdit olarak algılıyor, uyarıyor: “Hindistan, Pakistan karşısında, İran’la ilişkilerini İsrail’in çıkarları uğruna feda etmez.”
Generalin bu “acayip” çıkışı Mekke anlaşmasının jeopolitiğinin Ortadoğu’dan geniş olduğunu gösteriyor. Anlaşma, NATO benzeri bir askeri ittifak değil; hatta Ankara özellikle bunun İran’a veya herhangi bir ülkeye karşı olmadığını da vurguluyor.
Ancak Hindistan da Mekke anlaşmasının jeopolitiğinin Ortadoğu’dan geniş olduğunu düşünüyor. Haksız da değil. Mekke anlaşması, Güney Asya ile Ortadoğu’nun güvenliklerini birbirine bağlıyor. Pakistan artık yalnızca Hindistan’ın karşısındaki nükleer güç değil; Suudi Arabistan’ın mali gücü ve Türkiye’nin askeri-teknolojik kapasitesiyle daha geniş bir stratejik ağın parçası. Bu bağlamda, General Bakshi, Hindistan’a Orta Asya ve Afganistan yönünde kara bağlantısı sağlayan İran’ı Pakistan’a karşı bir “dengeleyici” olarak görüyor.
Jeopolitiğin o klasik sorusu yeniden önem kazanıyor: Avrasya’nın merkezindeki kara kütlesi üzerinde ulaşım yollarını, stratejik bağlantıları (bugün Körfez’i, Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Güney Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan koridorları) kim kontrol edecek?
Cevabı ararken denklemi basitçe “ABD-İsrail karşısında Rusya-İran-Çin” olarak betimlemek yerine, şimdi Hindistan’ı da kapsamaya başlayan “orta güçlerin” iki blok arasında kendi hareket alanlarını yaratma çabaları bağlamında düşünmek daha doğru olur. Özellikle ABD merkezli güvenlik mimarisinin eskisi kadar etkili, “vazgeçilmez” olmadığı düşüncesi güçlenirken.
BU DENKLEMDE TÜRKİYE
Türkiye, Rusya ile ilişkileri olan, İran’la sınır paylaşan, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve askeri bağlarını genişleten, Pakistan’la stratejik işbirliği geliştiren, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de İsrail ile karşılaşmaya başlayan bir NATO üyesi ülke.
Bu denklem içinde Türkiye, hem İran’ın yıkılmasını, bölgede kalıcı bir savaş çıkmasını arzulamaz hem de İran’ın bölgesel hegemonyasını, İsrail’in bölge üzerinde rakipsiz askeri üstünlük kurmasını istemez. ABD-İsrail ittifakının İran’ı etkisizleştirmesi Türkiye’nin önündeki bir rakibi ortadan kaldırabilir ama İsrail’in bölgenin belirleyici askeri gücü haline gelmesi Ankara’yı hiç arzulamadığı savaşların içine çekebilir. Türkiye, İran’ın yıkılmasının, doğu sınırında büyük bir istikrarsızlık, yeni göç dalgaları yaratacağını, Kürt sorununun uluslararasılaşması riskini getireceğini düşünür; İran’ın etkisinin sınırlanmasını ama devlet olarak ayakta kalmasını çıkarlarına uygun bulur.
Bu denklem içinde de Türkiye, taraflardan birine katılmaktansa taraflar açısından “vazgeçilmez ülke” konumunda olmayı amaçlar. Coğrafyası da bu amaca uygundur: NATO ve Avrupa’ya açılan kapı; Karadeniz ile Akdeniz arasında geçiş; Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan koridor; Irak üzerinden Körfez’e bağlantı. Enerji hatları, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu yalnızca ekonomik projeler değil, jeopolitik kaldıraçlar. Türkiye’nin Rusya, Çin, İran, Körfez ve Avrupa arasındaki bağlantı noktası olma özelliği çağın savaş ve yaptırımlar döneminde daha da değer kazanıyor.
Diğer taraftan, ABD’nin Ortadoğu üzerindeki eski güvenlik tekeli zayıfladıkça Türkiye’nin stratejik değeri artar ama riskleri de: Washington “NATO müttefiki misin, yoksa bağımsız bir bölgesel güç mü?” diye soracak. İran, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la yakınlaşmasından kaygılanacak. İsrail, Ankara’yı bir güvenlik riski olarak görecek. Hindistan ise Türkiye-Pakistan yakınlaşmasını artık kendi güvenliği açısından değerlendirecek.
Türkiye farklı jeopolitik sistemlerin birbirleriyle ilişkisini belirleyebilecek bir “menteşe güç” olma fırsatını değerlendirmeye çalışıyor. Ancak Suriye deneyimi pek umut vermiyor: Esad rejimi yıkıldığında kapı çok karmaşık, tehlikeli, İsrail ile çatışmaya doğru evrilmeye başlayan bir jeopolitik koridora açıldı. Mekke anlaşması, resmi daha da karmaşıklaştırıyor, riskleri çeşitlendiriyor.
/././
Öcalan’ın mesajlarının analizi -Mehmet Ali Güller-
Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”
Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor.
Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.
İMRALI GÜÇ MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR
Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “Süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor.
Öte yandan Öcalan, DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor.
Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.
AÇILIMLA YENİ CUMHURİYET
Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu; en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “En az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor.
Özetle; üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor.
Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/ YENİ Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz.
‘İRAN’A KARŞI TÜRK-KÜRT İTTİFAKI’ AÇILIMI
Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.
Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavuz-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”
STATÜ KARŞILIĞI BAŞKANLIK
Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor.
Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.
/././
Cumhuriyet

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder