15 Temmuz gerçekten 'başarısız' darbe girişimi mi? Kemal Okuyan'dan dikkat çeken açıklama
15 Temmuz darbe girişiminin “dar anlamıyla” başarısız olduğunu vurgulayan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan Fethullahçıların iki ana misyonunu hatırlatarak “Buralarda bir başarısızlık gören var mı bugün?” diye sordu.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde sürecin siyasi sonuçlarına ilişkin açıklamalarda bulundu.
Okuyan, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda girişimin “dar anlamıyla” başarısız olduğuna dikkat çekerek "Ancak süreci öncesi ve sonrasıyla bir bütün olarak ele aldığımızda ortada ne yazık ki bir başarı var” diye belirtti.
Okuyan “15 Temmuz darbe girişimi dar anlamıyla başarısız oldu. Kanlı, küstah, riyakar bir şebekenin çok katmanlı hamlesi boşa düştü. Ancak süreci öncesi ve sonrasıyla bir bütün olarak ele aldığımızda ortada ne yazık ki bir başarı var” değerlendirmesini yaptı.
Cemaatin iki ana görevi olduğunu belirten TKP Genel Sekreteri “Fethullahçılar Cumhuriyetçi birikimi paralize etmek için misyon üstlenmişlerdi bir, Türkiye’yi NATO ve ABD çizgisinde tutmakla görevliydiler iki. Buralarda bir başarısızlık gören var mı bugün?” ifadelerini kullandı.
Fethullahçı yapılanmanın düzen açısından işlevselliğinin korunmaya çalışıldığını vurgulayan Okuyan, “1990’lardan itibaren en yetkili kurum ve kişiler tarafından himaye edilen, düzenin ideolojik, ekonomik ve siyasi dinamiklerine şekil veren, hâlâ ‘geri kalan kadrolarından nasıl yararlanırız’ diye kafa patlatılan CIA beslemesi bir fesat hareket sadece 15 Temmuz’da çuvalladığı için nasıl ‘başarısız’ sayılabilir ki?” diye belirtti.
https://x.com/OkuyanKemal/status/2077292122286227956
***
10. yılında 15 Temmuz: Yolu kimler açtı, o gün neler yaşandı?
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden bugün itibariyle tam 10 yıl geçti. Aradan geçen 10 yılın ardından iktidar sanki esas sorumlu kendisi değilmiş gibi kahramanlık öyküleri anlatırken, gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılıyor. soL, 10. yılında hem 15 Temmuz gerçeklerini hatırlatıyor, hem de o gün yaşananları…
AKP iktidarı bir koalisyon olarak ABD desteğiyle iktidara taşındığında en büyük destek kanallarından biri patronlar, diğeri ise cemaat ve tarikatlar olmuştu.
O cemaat ve tarikatlardan en örgütlü olanı, 12 Eylül’den bu yana önü açılanı Fethullahçılardı. AKP’nin 15 Temmuz’a kadar uzanan iktidar sürecine damga vuran da onlar olacaktı.
Gülen Cemaati “ne istediyse verdiler”, devletin tüm kritik kadrolarını yıllar içinde onlara emanet ettiler.
Emniyet, yargı ve TSK’da adım adım güç biriktiren, bu kurumlarda hakimiyet kuran Fethullahçılar, Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde kritik tüm davaların da önderliğini yaptı.
Ergenekon ve Balyoz gibi davalar bu açıdan en öne çıkan adımlar olmuştu. Bu adımların savunuculuğu da ortağı AKP’ye düşecekti.
Hep birlikte Cumhuriyet’i tasfiye ettiler, laikliği ayaklar altına aldılar, ülkeyi holdingler ve tarikatlar cennetine çevirdiler.
Sonrasında bu cennetin hangi doğrultuda ilerleyeceği konusunda hem emperyalist merkezler hem de ana aktörler birbirine girince, 7 Şubat MİT krizi, dershaneler savaşı, 17-25 Aralık hamlesi geldi.
Artık büyük bir savaş vardı.
Bu operasyonlar savaşının perdesi 15 Temmuz’da, darbe girişimiyle birlikte kapandı.
Kapanmayan şey ise bir cemaatin iktidar ve ABD desteğiyle kazandığı güçle neler yapabileceğini tüm çıplaklığıyla görmek oldu.
15 Temmuz geçti, Fethullahçılar gitti ama başka tarikat ve cemaatler güç kazanmaya devam etti, ediyor.
Ülke hem ABD hem de iktidar eliyle Yeni Osmanlıcı karanlık bir dönemece daha sokuluyor.
Darbe girişiminden sonra NATO ve ABD’yi suçlayan iktidar çevrelerinin aradan geçen 10 yılın ardından bir kez daha ne kadar Amerikancı olduklarını hep birlikte görüyoruz.
Bu nedenle, 10. yılında ve bir kez daha, o gün neler yaşandığını tüm önemli kırılma anlarıyla birlikte yeniden hatırlatıyoruz:
SAAT 14:45 İLK İHBAR
Darbe girişiminden saatler evvel, daha sonra görevinden uzaklaştırılacak olan Kara Pilot Binbaşı H.A.,TSK’daki bir grup asker tarafından yönetime el konulacağını MİT’e giderek bildirdi. MİT kendisine gelen istihbarattan yaklaşık 1 saat 15 dakika sonra, başında bulunduğu ve Erdoğan’a yaverinden daha yakın olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a durumu bildirdi.
16:21 İSTİHBARAT PAYLAŞIMI
Fidan’ın yaptığı ilk iş ise Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler’i aramak oldu. Güler, 28 Temmuz’da yapılan YAŞ toplantısında yerini Orgeneral Ümit Dündar’a bırakacaktı.
18:00 FİDAN KARARGAHA GİDİYOR
Darbe girişiminin ilk kıvılcımına tam 4 saat kala MİT’in bir numaralı ismi Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanlığı’na Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yanına gidiyordu. Kendisine ulaşan ihbardan tam tamına 2 saat sonra TSK’nın başındaki isme giden Fidan, Akar ile toplantıya başlıyordu.

SAAT 20:22 HAKAN FİDAN UĞURLANIYOR
Hakan Fidan’ın ihbarı öğrenmesi ve Hulusi Akar’la paylaşması esnasında Türkiye gündemi sıradan akışıyla ilerliyordu. Saatler 20:22’yi gösterdiğinde Akar’la görüşmeyi kesen Fidan’ı Genelkurmay Başkanlığı’ndan uğurlayan isim Üsteğmen Kübra Yavuz, “darbenin tek kadını” olarak anılacaktı.
SAAT 21:00 İLK FİTİL
Saatler 21:00’i gösterdiğinde, kendisine istihbaratla gelen MİT Müsteşarını uğurlayan Hulusi Akar odasında çalışıyordu. En yakınındaki isimlerin girişimin merkezinde olduğunu "bilmediği” öne sürülen Akar, söz konusu dakikaları şu şekilde anlatıyordu: Tam emin olmamakla birlikte muhtemelen saat 21:00 e doğru arkam kapıya dönük bir şekilde yuvarlak toplantı masasında çalışırken kapı çaldı, ben gir dedim ve hatta kimsin bu saatte gibi bir şey de söyledim. Baktığımda Karargahta görevli Proje Yönetim Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli 'nin geldiğini gördüm."
Tümgeneral Mehmet Dişli’nin odaya girişi iddialara göre darbe girişiminin ilk fitiliydi.
SAAT 21:30 GENELKURMAY’DA SİLAH SESİ
Hulusi Akar’ın odasında ateşlenen fitil “Genelkurmay Başkanlığı’ndan silah sesi duyuldu” haberleri ile devam etti. Aynı dakikalarda Başbakanlığın Kızılay’daki binasında bulunan koruma personeli, Genelkurmay Başkanlığı’ndan silah sesi geldiğini Koordinasyon Merkezi’ne iletti. Darbe girişimi artık fiili olarak başlamıştı.
HULUSİ AKAR DERDEST
Darbe girişiminden birkaç gün sonra ortaya çıkan bilgilerde, Hulusi Akar’nın 21:00-22:00 arasında derdest edilerek, darbenin karargahı sayılan Akıncı Üssü’ne doğru yola çıkarıldığı söyleniyordu. Akar’ı götüren helikopterde, darbe girişiminin işaretini veren Tümgeneral Mehmet Dişli de yer alıyordu. 15 Temmuz darbe girişimi davalarında “Ben darbeciyim, ama FETÖ’cü değilim” diyen tek isim olan eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Akar’ın da işin içinde olduğunu ama korktuğunu öne sürecekti: En kritik konu, planın deşifre olmasıdır. İstihbarat açığı vermişiz. Hem Saray hem MİT aylar öncesinden konudan haberdar. Saray nasıl öğrendi? Bir numaralı şüpheli Hulusi Akar ve yakın ekibi. Sonraki çözülme Abidin Ünal ve Bülent Bostanoğlu’nun da katılmasıyla oldu. Belli ki, korkmuşlar, bizi satmışlar. Başarısızlığın ikinci sebebi; plan dışına çıkılmasıdır. Plan, ne olursa olsun Erdoğan’ın alınmasıydı. Komutanlar sizi satarsa, tüm plan deşifre olursa, her adımınız içerden MİT’e aktarılırsa başarısız olursunuz tabi, ne bekliyorsunuz ki?”
Akar, Akıncı Üssü’ne götürülürken, zırhlı birlikler İstanbul ve Ankara'da Emniyet Müdürlükleri, TRT binası, devlet kurumları, valilikler ve kent merkezleri gibi kritik noktalara doğru yola çıkmıştı.
SAAT 22:00 TRT BASILDI, KÖPRÜLER KAPATILDI
Genelkurmay binasında olanlara ilişkin henüz net bir bilgi paylaşılmazken, gelen ilk bilgi Genelkurmay’dan ateş seslerinin yükseldiği ve bir askeri helikopterden ateş açıldığı şeklinde oldu. Saatler 22:00’yi gösterirken TRT Genel Müdürlüğü’nün bir grup askerce ele geçirildiği bilgisi geçildi.
Bu saatlere kadar “terör alarmı” olarak basına yansıyan haberler, “darbe girişimi”ni de akıllara getirmeye başladı. Artık Boğaziçi Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde askerlerin iki yaka geçişini durdurup yolu kapattıkları canlı yayınlara yansıyordu. Çankaya Köşkü, Beylerbeyi Sarayı çevresinde gezinen tanklar, Boğaziçi Köprüsü’nü de kapatmıştı.

SAAT 22:35 ASKERLER VE TANKLAR ATATÜRK HAVALİMANI’NDA
Atatürk Havalimanı’na askerler tankla geldi, kontrol kulesine de girdiler. Ekranlara yansıyan görüntülerde havalimanını girişi askerler tarafından tutulmuştu.
SAAT 23:00 DARBE GİRİŞİMİ
Saatler 23:00’ü gösterdiğinde Kastamonu’daki bir kaymakamın evinden televizyon kanallarına bağlanan Başbakan Binali Yıldırım, yaşananları “kalkışma” olarak değerlendirdi. Darbe girişimi olduğunu söyleyen Başbakan Yıldırım, AKP hükümetinin görev başında olduğunu, yapılan darbe girişiminin boşa düşürüleceğini kanalların canlı yayınına bağlanarak duyurdu.
NTV yayınına bağlanarak yaşananları değerlendiren Yıldırım, “Doğrusu bir kalkışma ihtimali üzerinde duruyoruz. Belli ki emir komuta zinciri olmadan asker içerisindeki bazı kişilerin kanunsuz bir eylemi söz konusu. Vatandaşlar şunu bilsin ki demokrasiye zarar getirecek hiçbir faaliyete izin verilmeyecek. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, vatandaşın milletin seçtiği, milletin iradesi ile iş başındadır. Bunun işbaşından gitmesi ancak milletin kararı ile olur bu bilinmelidir. Bu kalkışmayı yapanlar, bu çılgınlığı yapanlar, en ağır şekilde bedelini ödeyecektir. Asla bu tip kalkışmalara pabuç bırakmayacağız. Asla bu ve buna benzer çılgınlıklara müsaade etmeyeceğimizi bilsinler” diye konuştu.
Binali Yıldırım’ın konuşmasının ardından Meclis’te grubu bulunan tüm siyasi partiler, darbe girişimine ilişkin ortak kınamada bulundu.
SAAT 23:22 TWITTER’DAN 'SOKAĞA ÇIKIN' ÇAĞRISI
Başbakan Yıldırım, kanallara yaptığı açıklamaların ardından Twitter’dan 38 saniyelik bir video paylaştı. Paylaştığı video ile insanları sokağa çıkmaya çağıran Başbakan Binali Yıldırım, "Gözaltılar devam ediyor. Vatandaşlarımızın olay tamamen sona erinceye kadar meydanları terk etmemeleri, hatta sabah ışıklarında kalkan tüm vatandaşlarımızın da Ankara ve İstanbul öncelikli olmak üzere meydanlara toplanmalarını özellikle istirham ediyorum. Çalışmalarımız planlanan şekilde devam ediyor. İnşallah bu canileri, bu terör örgütü mensuplarını etkisiz hale getireceğiz” ifadelerini kullandı.
Binali Yıldırım’ın açıklamaları sırasında askerlerin Taksim'e çıktığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği ve Vatan Emniyet Müdürlüğü önünden silah sesleri gelmeye başladığı öğrenildi. Darbe girişiminin ilk ekranlara gelmeye başladığı yer olan Boğaziçi Köprüsü’nde de asker ve polis arasında çatışmalar başlamıştı.
SAAT 23:24 ÖZEL HAREKAT MERKEZİ VURULDU
Ankara’nın Gölbaşı ilçesindeki Polis Özel Harekat Eğitim Merkezi’nde çok büyük bir patlama meydana geldiği duyuldu. Duyulan patlamanın F16’lar tarafından yapılan bir saldırı olduğu ve merkezin vurulduğu öğrenildi. Savcılığın yaptığı açıklamaya göre açılan ateş ve bomba sonrası savaş alanına dönen Gölbaşı Özel Harekat Merkezi'nde 50 polis yaşamını yitirdi. Özel hareket bahçesinde havalanmaya hazırlanan polis helikopteri de vuruldu.
Ankara’daki bu patlamadan hemen sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın, darbe girişiminde bulunan bir grup asker tarafından rehin alındığı bildirildi.
SAAT 23:20 DARBECİLERDEN ‘ÜLKE YÖNETİMİNE EL KONULDU’ AÇIKLAMASI
Darbe girişiminde bulunan Fethullahçılar tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı: Türk Silahlı Kuvvetleri anayasal düzenin, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin tekrar temin ve tesisi; ülkede hukukun üstünlüğünün yeniden hakim kılınması; bozulan asayiş düzeninin tekrar sağlanması maksadıyla ülke yönetimine bütünüyle el konulmuştur. Tüm uluslararası anlaşmalarımız ve taahhütlerimiz geçerliliğini korumaktadır. Tüm dünya ülkeleri ile iyi ilişkilerimizin devam edeceğini temenni ederiz.”
SAAT 23:25 SOSYAL MEDYAYA ERİŞİM ENGELİ
Facebook ve Twitter başta olmak üzere sosyal medyaya erişim engellendi. Erişim engeli kısa bir süre sonra kaldırıldı.
SAAT 23:50 TRT BASKINI
TRT’nin Oran Yerleşkesi bir grup asker tarafından basıldı. Askerler TRT binasını işgal etti.
SAAT 00:00 DÜĞÜN BASKINI
Darbe girişiminin kritik isimleri olan havacılar, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın ve birçok havacı generalin bulunduğu düğünü basarak komutanların hepsini rehin aldı. Moda'daki bu baskın darbe girişiminin en kritik adımlarından biri olarak kayıtlara geçti.

SAAT 00:07 TRT’DEN YURTTA SULH KONSEYİ’NİN BİLDİRİSİ OKUNDU
Darbe girişimi AKP tarafından da onaylanırken gözler aniden TRT’ye döndü. Saat 00:00’a varmadan TRT’yi işgal eden askerler hızla darbe bildirisinin yayınlanması için harekete geçti.
Saatler gece 00:07’yi gösterdiğinde ise darbe girişimine ilişkin ilk "resmi" TRT ekranlarından geldi. "Yurtta Sulh Konseyi" adıyla TRT ekranlarından yapılan açıklamada "TSK'nın ülke genelinde yönetime el koyduğu" duyuruldu. Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisini TRT sunucusu Tijen Karaş okudu.

SAAT 00:09 MİT’TEN KARŞI ATEŞ
Ankara Yenimahalle’de bulunan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) kampüsüne askeri helikopterlerce ateş açıldı. MİT’in çevre güvenliğini sağlayan ekipleri saldırıya silahla karşılık verdi.
SAAT 00:13 TRT YAYINI KESİLDİ, DİYANET DEVREYE SOKULDU
TRT’de okunan bildirinin ardından Cumhurbaşkanlığı kaynakları, açıklamanın TSK tarafından yapılmadığını ifade ederek “Korsan bildiridir. Gerekli özenin gösterilmesini rica ederiz” açıklamasında bulundu. Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisinin TRT’de okutulmasından bir süre sonra ise TÜRKSAT TRT’nin yayınını kesti.
TRT yayının kesilmesini müteakip, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatıyla tüm ülkedeki camilerden aynı anda selalar okunmaya başladı.
00:12 ERDOĞAN'DAN İLK MESAJ
Darbe girişimi sonrası nerede olduğu uzun süre öğrenilemeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk’ten Hande Fırat’a bağlandı. CNN Türk ekranlarına "Facetime" üzerinden bağlanan Erdoğan, "Silahlı kuvvetler içindeki bir azınlığın kalkışması, paralel yapının hareketi” ifadelerini kullandı.
Halkı sokağa çıkmaya çağıran Erdoğan, şu açıklamayı yaptı: Bugünkü bu gelişme gerçekten Silahlı Kuvvetlerimizin içerisindeki bir azınlığın ne yazık ki kalkışma hareketidir ve bu malum yapıya ait, paralel yapılanmanın teşvik ettiği, üst akıl olarak onların kullandığı bir harekettir. Ülkemizin birliği, beraberliği, bütünlüğüne yönelik bu harekete karşı inanıyorum ki milletçe vereceğimiz güzel bir cevapla bunlar gerekli olan cezayı alacaklardır. Şu anda bu milletin imkanlarıyla ortaya konmuş olan tankı, topu, uçağını, helikopterini kullanarak milletin üzerine gelmenin bedelini bunlar çok ağır ödeyeceklerdir. Bu konuda gerek Cumhurbaşkanı olarak gerek Başbakanımız, hükümetimiz olarak bizler atılması gereken adımlar neyse dik durmak suretiyle bu adımı atacağız. Bunun bedelini asla bizler farklı bir şekilde yorumlayamayız ve meydanı da onlara bırakamayız. Yapmış oldukları işgali de çok kısa sürede ortadan kaldıracağımıza inanıyorum. Kararlı bir şekilde bu işin üzerine gideceğimizi özellikle bildirmek istiyorum ve bu konuda bu kararlılığımızı kimsenin test etmeye de gücü yetmeyecektir. Bu arada milletime de bir çağrı yapıyorum, o da şudur, milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum. Havalimanlarına davet ediyorum ve milletçe meydanlarda, havalimanında toplanalım ve bunların o azınlık grubu, tanklarıyla, toplarıyla gelsinler ne yapacaklarsa halka orada yapsınlar. Halkın gücünün üstünde bir güç ben tanımadım bugüne kadar. Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydana geliyorum."
"Genelkurmay Başkanının bazı komutanlarla birlikte rehin tutulduğuna yönelik iddialar bulunuyor. Anadolu Ajansı da geçmişti. Bu konuda bilginiz var mı?" sorusu üzerine Erdoğan, "Bu tür haberleri ben de duydum ama şu anda ne denli sağlıklıdır onu tabi tam bilemiyoruz. Biliyorsunuz bu tür olayların olduğu zamanlarda hava iyice bulanık olur. Şu anda da böyle bir bulanık hava söz konusudur ve bu havayı bulanık hale getirenler bunun bedelini çok ağır ödeyeceklerdir. Bunu da özellikle ifade etmek isterim” yanıtını verdi.
Erdoğan’ın kameralar karşısındaki ilk açıklaması ise, Marmaris’teydi. Burada oldukça yorgun olduğu gözlenen Erdoğan, daha sonra ortaya çıkan görüntülerde "Malum yapıdan bir takım odaklar girişimde bulunmuştur. Bunun da üstesinden gelinecek. Bütün halkı havalimanlarına, meydanlara, sokaklara bekliyorum. Bunun da üstesinden geleceğiz. Milletimiz rahat olsun. Başbakanımız da gerekli açıklamayı yapmıştır. Bu işe karışan polisler de dahil en ağır şekilde cezalandıracağız" ifadelerini kullanmıştı.
SAAT 00:35 İLK SORUŞTURMA
Darbe girişimiyle ilgili ilk soruşturma İstanbul’da başlatıldı. Küçükçekmece Başsavcısı Ali Doğan, darbe girişimini yapan askerlerle ilgili soruşturma başlatıldığını ve askerlerin görüldükleri yerde tutuklanacaklarını bildirdi.
SAAT 00:57 TÜRKSAT VURULDU
Darbe girişiminde bulunan askerlerin kontrolündeki Sikorsky tipi bir helikopterden Türksat’ın Ankara Gölbaşı’nda bulunan merkezi vuruldu. Gölbaşı binasına yapılan saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti.
SAAT 01:01 İKİNCİ BÜYÜK SALDIRI
Ankara Gölbaşı Özel Harekat Merkezi’nin vurulmasından sonra ikinci büyük uçak saldırısı Ankara Emniyet Müdürlüğü binasına yapıldı. Binanın vurulmasından kısa süre sonra açıklama yapan dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, Genelkurmay Başkanlığı, TSK ve polisin ülkedeki darbe girişimine müdahale ettiğini açıkladı ve darbe planlayıcılarını “çete” olarak tanımladı.

SAAT 01:39 TBMM GENEL KURULU SALONU AÇILDI
TBMM Genel Kurulu Salonu açıldı. TBMM Başkanı İsmail Kahraman ve milletvekilleri Genel Kurul Salonu’nda yerini aldı.
SAAT 01:40 ATEŞ AÇILDI
Bazı askerler, Boğaziçi Köprüsü’nü geçmeye çalışanların üzerine ateş açtı.
Camilerden sela okundu ve darbe girişimine karşı sokaklara çıkma çağrısı yapıldı.
SAAT 01:43 KILIÇDAROĞLU’NDAN AÇIKLAMA
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, darbe girişimine yönelik twitter adresinden açıklamada bulundu. Ülkenin darbelerden çok çektiğini belirten Kılıçdaroğlu, "Aynı sıkıntıların yeniden yaşanmasını istemiyoruz. Cumhuriyet'e ve demokrasimize sahip çıkıyor; inancımızı eksiksiz bir şekilde koruyoruz. Herkes çok iyi bilmeli ki Cumhuriyet Halk Partisi, parlamenter demokrasimizin vazgeçilmezi olan yurttaşlarımızın özgür iradesine bağlıdır" ifadelerini kullandı.
01:57 KREMLİN: KAYGILIYIZ
Rusya’dan yapılan ilk açıklamada "Türkiye'de yaşanan olaylardan çok kaygılı oldukları” ifade edildi.
Türkiye’deki vatandaşlarından ilk fırsatta ülkelerine dönmesi isteyen Kremlin yönetimi, Devlet Başkanı Vladimir Putin'in durumdan sürekli haberdar edildiğini bildirdi. Kremlin Sözcüsü Dimitriy Peskov’un yaptığı açıklamada, olayların çok hızlı geliştiğini, henüz neler olduğunu anlayamadıklarını ancak Rusya'nın kaygılı olduğunu ve Türkiye'nin istikrar ve düzen yoluna girdiğini görmek istediklerini söyledi. Peskov ayrıca Türkiye'de kim iktidara gelirse gelsin Rus vatandaşlarının güvenliğini sağlama görevini üstlenmeleri gerektiğini kaydetti.
SAAT 02:00 İLK GÖZALTILAR VE AYM'DEN AÇIKLAMA
Darbe girişiminde bulunan Cemaatçi askerler gözaltına alınmaya başlandı.
Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan açıklamada “Anayasal düzene karşı her türlü demokrasi dışı girişimi reddediyoruz. Demokratik hukuk devletinin yanında olduğumuzun aziz milletimizce bilinmesini istiyoruz” denildi.
SAAT 02:20 GÖLBAŞI VURULDU
Darbe girişiminde bulunan askerler, Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı’nı havadan hedef aldı. Hava saldırısı sonucu 17 polis hayatını kaybetti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16, darbe girişiminde bulunanların elindeki Sikorsky helikopteri düşürdü. TRT’yi ele geçirmeye kalkışan 1’i rütbeli 5 asker, polis tarafından etkisiz hale getirildi.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne girmeye çalışan 3’ü rütbeli 13 asker gözaltına alındı.
SAAT 02:30 EMNİYET’TEN ÇAĞRI
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün resmi twitter hesabından halka “Sokağa çıkın” çağrısı yapıldı. EGM’nin hesabından şu mesaj paylaşıldı: “Tüm halkımızı demokrasimize sahip çıkmamız için meydanlara çağırıyoruz.”
SAAT 02:50 TBMM VURULDU
TBMM’ye atılan bomba sebebiyle bazı polis memurları ve Meclis görevlileri yaralandı. TBMM kulisinin camları kırıldı. F-16'lar ve askeri helikopterlerin TBMM binasını vurmaya başlaması üzerine TBMM Başkanı İsmail Kahraman ve milletvekilleri yanlarına basın mensuplarını alarak Meclis sığınağına geçti. Meclisin giriş kapıları yakınlarına sabaha kadar toplam 4 bomba atıldı.

03:00 TRT YENİDEN YAYINDA
TRT yeniden normal yayınına döndü. TRT Genel Müdürlüğü binasında polis tarafından etkisiz hale getirilen askerler gözaltına alındı.
SAAT 03:18 BAHÇELİ VE NATO’DAN AÇIKLAMA
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den darbe girişiminin başlamasından saatler sonra yazılı bir açıklama geldi. Bahçeli açıklamasında şu ifadeleri kullandı: Türkiye Cumhuriyeti olağanüstü ve gayri meşru bir durumla karşı karşıyadır. Türk Silahlı Kuvvetleri içinden bir grubun askeri müdahalede bulunmak, yönetimi devralmak istediği iddia edilmektedir. Demokrasiyi askıya alma, millet iradesini yok sayma teşebbüsünün ülkemize yapılacak büyük bir hata olacağı açık ve meydandadır. Türkiye yakın tarihinde defalarca askeri darbe girişim ve tecrübesini yaşamıştır. Türk milleti her seferinde darbelerin yıkım ve acı sonuçlarına muhatap kalmıştır. Şu anda ülkemiz kriz ve belirsizlik sarmalının dibindedir. Herkes bilmelidir ki, demokrasiden taviz istikbal ve istiklalden kopuş demektir. Milliyetçi Hareket Partisi her türlü demokrasi dışı arayışa tavırlı ve karşıdır. Türkiye'nin pek çok sorun ve sıkıntısı olduğu tartışmasızdır. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün çok ciddi tehdit ve taciz altında bulunduğu da ortadadır. Ancak her sorununun çözüm yolu demokrasidir. Türkiye'nin iç savaş ve kaos ortamına savrulması halinde Türk milletinin ödeyeceği bedel vahim ölçüde yüksek ve pahalı olacaktır.”
NATO Genel Sekreteri Jens Stontenberg darbe girişimi nedeniyle yaptığı açıklamada “İtidal, sükunet ve Türkiye’nin demokratik kurumlarına ve anayasasına tam saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyorum” ifadelerini kullandı.
SAAT 04:00 ERDOĞAN KONUŞUYOR
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe girişiminde bulunan Cemaat irtibatlı yargı görevlileri ve Yurtta Sulh Konseyi mensubu general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar hakkında gözaltı kararı verdi.
Tam bu sıralarda Cumhurbaşkanı Erdoğan da ekran karşısına geçti. Atatürk Havaalanı’nda açıklama yapan Erdoğan şunları söyledi: Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttur. Ve bu hareketliliğin neticesinde de TSK içerisinde bir azınlık ne yazık ki ülkemizin birliğine, beraberliğine hazmedemeyen bu grup, çok daha önceden söylediğim gibi paralel devlet yapılanmasının ta kendisiydi. Bu yapılanma 40 yıllık bir sürecin neticesinde silahlı kuvvetlerimizin içinde, emniyet ve diğer kurumların içerisinde yer bulmuştur. Şu andaki hareket bir ihanet ve ayaklanma hareketidir. Bu vatana ihanet hareketinin bedelini çok ağır ödeyecekler, bunu peşinen söyleyeyim. Milletin oylarıyla işbaşına gelmiş olan bir hükümete, milletin oylarıyla işbaşına gelmiş Tayyip Erdoğan'ı hazmedemeyişleri bu iş onlar için bitiş olmayacak. …Şu anda yargı tutuklamaya başladı, albay, binbaşı ve diğer askerler tutuklanıyor. Operasyona başladık, bunu tam manasıyla artık bitireceğiz. Bugün bu iş başladı, bu devam edecek. Silahlı terör örgütü oldukları ortaya çıktı. Öyle çıktı ki, bunlar üstelik bu milletin silahlarıyla milleti vuruyorlar. Dünya medyasında da bazı ülkemizin bu durumu hazmedemeyenler kalkıp 'asker idareye el koydu' yazdılar, nereye el koydular? Bizler görevimizin başındayız. Sonuna kadar da görevimizi yürüteceğiz. Bu işgalcilere ülkemizi asla bırakmayacağız. Sonu iyi olacak."
SAAT 04:42 ERDOĞAN’IN KALDIĞI OTELE SALDIRI
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Marmaris’te konakladığı ve gece yarısı ayrıldığı otele helikopterlerden ateş açıldığı bilgisi geçildi. Helikopterlerden inen yüzleri maskeli ve otomatik silahlı askerler oteli abluka altına aldı. Baskın sırasında Erdoğan'ın koruma ekibinde yer alan 2 polis hayatını kaybetti.
Darbe girişimini başarısız olmasının ardından tutuklanan Tuğgeneral Gökhan Sözmezateş verdiği ilk ifadede, planladıkları saatte yola çıkmaları durumunda hedefe ulaşabileceklerini ancak görev iptal talimatı gelmesi nedeniyle zaman kaybettiklerini söyledi.
SAAT 05:00 CUMHURBAŞKANLIĞI: TEHLİKE HENÜZ GEÇMEDİ
Erdoğan’ın konuşmasından yaklaşık 1 saat sonra, Cumhurbaşkanlığı tarafından yeni bir açıklama yapıldı. Açıklamada ‘Tehlike henüz geçmiş değil. Millet sokaklarda olduğu ve vatanına sahip çıktığı müddetçe darbeci hainler bu aziz millete diz çöktürmeyecek” denildi.
Cumhurbaşkanlığı’nın yaptığı açıklama sırasında Boğaziçi Köprüsü’nde bulunan bir TOMA’nın tank atışı ile vurulduğu, bir başka tank atışının ise köprünün yakınlarında bekleyen bir vatandaşa isabet ettiği bildirildi.
SAAT 06:00 ÖLÜ SAYISI AÇIKLANDI
Sabah saatlerine kadar süren çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısının 160'ı aştığı öğrenildi.
SAAT 06:26 CUMHURBAŞKANLIĞI SARAYI YAKININDA DUMANLAR YÜKSELİYOR
Ankara’da bulunan Cumhurbaşkanlığı Sarayı yakınlarına 2 bomba atıldı. Bombalar, Saray’ın camisinin önüne park etmiş araçlardan birinin üzerine düşerken, yapılan saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti.
Güvenlik çemberine alınan Çankaya Köşkü ve Başbakanlık Resmi Konutu’na çıkan tüm yollar kapatıldı. Darbe girişiminde kullanılan ve TÜRKSAT’ı bombalayan askeri helikopter Gölbaşı’nda düşürüldü.

SAAT 06:40 KÖPRÜDEKİ ASKERLER TESLİM OLMAYA BAŞLADI
Darbe girişiminin darbeciler açısından sembolü olan ve kamuoyunun “ilk ateş” olarak gördüğü Boğaziçi Köprüsü’nde askerler polislere teslim olmaya başladı. Bu sırada köprü girişinde bekleyen gruplar, teslim olan askerleri kemerle, sopayla dövdü, linç girişiminde bulundu.

SAAT 07:00 'YURTTA SULH KONSEYİ’NDEN YENİ AÇIKLAMA
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yakınındaki Jandarma Genel Komutanlığı’nın bulunduğu kavşağa askeri uçaktan bomba atıldığı öğrenildi. Tam bu saatlerde, ‘Yurtta Sulh Konseyi’ adıyla yeni açıklama geldi. Yurtta Sulh Konseyi’nin üçüncü ve son açıklamasında "Yurtta Sulh Harekatı kararlı şekilde devam etmektedir" ifadeleri kullanıldı.
DARBENİN MERKEZİ AKINCI BOMBALANDI
Darbe girişiminin merkezi olan ve rehin alınan tüm komutanların getirildiği Akıncı Üssü, Eskişehir'den kalkan F-16'larla bombalanarak uçakların kalkışı engellendi.
SAAT 07:40 AA: 754 GÜVENLİK MENSUBU GÖZALTINA ALINDI
Anadolu Ajansı, ülke genelinde 754 TSK mensubunun gözaltına alındığını aktardı. Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu'nda da darbe teşebbüsüne katılan askerlerin polise teslim edildiği belirtildi.
SAAT 08:15 EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NDEN AÇIKLAMA
Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz yaptığı açıklamada 16 “asi” askerin öldürüldüğünü bildirdi. Açıklamasında “Ankara'da Beştepe'deki Jandarma Genel Komutanlığı bu asilerin, isyancıların kontrolüne geçmişti” diyen Lekesiz “Buradan Türkiye'deki 81 ilin jandarmasını sevk ve idare edip darbe çabası içindeydiler. Etrafları sarıldı. Akşamdan beri orada çatışma devam ediyor. Hemen hemen sonuçlanmak üzere. Şu ana kadar orada darbe girişiminde bulunan asi askerlerin 16 tanesi ölü ele geçirildi. 250'ye yakını gözaltına alındı. Çatışma devam ediyor, sonuçlanmak üzere” ifadelerini kullandı.
SAAT 08:32 HULUSİ AKAR GERİ DÖNDÜ
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Akıncı’dan çıkarıldı. Akar’ı Çankaya Köşkü’ne getiren helikopterde ise darbe girişiminin başındaki isimlerden olduğu belirtilen AKP’li vekil Şaban Dişli’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli de vardı. Akar'ın sonrasında Dişli'yi tutuklattığı belirtildi.
SAAT 11:26 GENELKURMAY’DAN İLK AÇIKLAMA: DARBE GİRİŞİMİ ENGELLENMİŞTİR
Genelkurmay Başkanı Vekili Orgeneral Ümit Dündar, Atatürk Havalimanı Devlet Konukevi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek, "Türkiye maalesef kendi meclisini, kendi kurumlarını bombalayan, kendi vatandaşına kurşun sıkan bir grubun cinnetine şahit olmuştur" dedi.
15 Temmuz 2016 tarihinde saat 22:00 sularında Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, muhtelif şehirlerinde emir komuta zinciri dışında, bir askeri hareketlilik başladığını söyleyen Dündar, "Kısa sürede yapılan bir değerlendirme sonucunda bu hareketliliğin TSK içinde yuvalanmış olan çeşitli rütbelerden bir grup asker tarafından başlatılan darbe girişimi olduğu anlaşılmıştır. Genelkurmay karargahında ve diğer görevlerdeki çok sayıda komutan, darbe teşebbüsünde bulunan kişiler tarafından ele geçirilerek, ilk anda bilinmeyen yerlere götürülmüşlerdir. Ankara ve İstanbul yanında çeşitli şehirlerimizde devlet kurumlarını ve yönetimi ele geçirmeye yönelik faaliyetler tespit edilmiştir" diye konuştu.
Darbe girişiminin başlangıcından itibaren, tespit edilen 41’i polis, 2’si asker, 47’si sivil olmak üzere toplam 90 kişinin hayatını kaybettiği bilgisini veren Orgeneral Dündar, yaralıların sayısını da 1154 olarak açıkladı.
'Ya Ziya dalga mı geçiyorsun?'
Erdoğan’ın darbe girişimi sonrası, olayı nasıl öğrendiğine ilişkin sözleri, aradan geçen 10 yıla rağmen hâlâ gündemde. Askeri hareketliliği eniştesinden öğrenen Erdoğan, ne MİT’e ne de Genelkurmay’a ulaşamadığını söylüyordu: 21:15 civarında tabii Ankara ve İstanbul’da askeri araç ve gereçlerin hareketlenmesine dair bir şeyler duyuyor ama ben en önemlisi 21:30 gibi eniştem beni arıyor. Diyor ki Beylerbeyi Sarayı’nın orada bir hareketlilik var, askerler geldi, araçların köprüye girişini engelliyor. Ben ilk duydum inanamadım. ‘Ya Ziya dalga mı geçiyorsun, ne alakası var’ dedim. MİT Müsteşarını aradık ulaşamadık. Genelkurmay’ı aradık, ulaşamadık."
***
Hakan Fidan'dan ABD'ye skandal Gülen Cemaati mesajı: 'Kullanım değerleri bitti'
Bugün Ukrayna ziyareti öncesi gazetecilere konuşan Hakan Fidan “FETÖ, artık kullanım değeri bitmiş bir yapıdır” dedi. Cemaati kullananın ABD olduğunu dile getirmedi ancak bu sözler ABD'ye ve Batılı ülkelere "artık bizle muhatap olmalısınız" çağrısı anlamına geliyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 15-16 Temmuz tarihlerinde Ukrayna’ya düzenleyeceği ziyaret öncesinde bugün Polonya’nın Przemyśl şehrindeki tren istasyonunda gazetecilere açıklamalarda bulundu, sorularını yanıtladı.
15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılı olduğunu hatırlatan Fidan, eski MİT Başkanlığı döneminde ve şimdi “FETÖ” ile mücadelede "gece gündüz” çalıştığını anlattı.
Fidan’ın “FETÖ, artık kullanım değeri bitmiş bir yapıdır. Buna rağmen devlete karşı mücadelesini yürütmektedir” sözleri ise dikkat çekti.
Bu sözler Dışişleri Bakanı’nın Gülen Cemaati'nin eskiden bir "kullanım değeri" olduğunu kabul etmesi anlamına geliyor. Ancak Fidan cemaati kullananın ABD olduğunu dile getirmedi.
Geçen hafta NATO Zirvesi boyunca Trump yönetimine yaranmak için elinden geleni ardına koymayan hükümet adına Dışişleri Bakanı, "kullanım değerleri bitti" diyerek fakat kimin ne amaçla kullandığına değinmeyerek ABD'ye ve Batılı ülkelere "artık bizle muhatap olmalısınız" çağrısında bulunmuş oldu.
Fidan ayrıca yurtdışında “sürgün hayatı” yaşadığını söylediği Cemaat üyelerine de mesaj verdi.
'Kendi piyasa değerini buradan yürütecek'
Cemaatin “devleti yöneten halkın seçtiği lidere karşı mücadele yürüttüğünü” belirten Fidan şu ifadeleri kullandı: Bunu da yaparken uluslararası kirli güç odaklarıyla da bir işbirliği içerisindedir. Bu, bir zillettir. Bu, örgütün şu anda yöneticilerinin adeta rehin tuttuğu bir kitle bulunmakta. Bunlar yurt dışında sürgün hayatı yaşamaktalar. Bunların, tekrar aslında uyanıp illüzyondan çıkıp gerçek, hakiki vatan sevgisini, hakiki dini düşünceyi, yaşantıyı tekrar hissedip vatana millete sadakatle geri dönmeleri ve örgüte başkaldırmaları gerekiyor. Örgüte başkaldırmayan bu taban var olduğu sürece örgüt, bunların varlığını kullanarak yabancı servislere hizmet etmeye devam edecek. Kendi piyasa değerini buradan yürütecek. Ama memleketimiz, milletimiz, devletimiz, tarihi, stratejik, kültürüyle, anlayışıyla, derinliğiyle FETÖ'yle mücadelede nasıl başarılı olduysa bundan sonraki bütün buna benzer tehditlerde de başarılı olacağına yürekten inanıyorum.”
Hava sahası kapalı olduğu için Ukrayna’ya trenle gideceğini belirten Fidan, geçen ayki Moskova ziyaretini hatırlatarak “Geçtiğimiz ay Moskova'daydık. Cumhurbaşkanımızın mesajlarını iletme imkanımız oldu. Rus meslektaşlarımızdan ve Sayın Putin'den savaşla ilgili Rusya'daki perspektif alma imkanımız oldu" dedi.
Paris'teki Ukrayna gündemli toplantı sonrası Zelenskiy ile görüşecek
Fidan şu ifadeleri kullandı: Daha sonra Sayın Trump'ın ziyaretiyle hemen ardından bir NATO Zirvesi oldu. Dün de ben, Cumhurbaşkanımız adına Paris'te Gönüllüler Koalisyonu'ndaydım. Orada yine Ukrayna konusu merkezdeydi. Avrupalı liderlerle bir araya geldik. Yani sürekli bir görüş alışverişi oldu.”
"Şimdi Kiev'de yine yani bu savaş nasıl durdurulur, bizim en büyük meselemiz o” iddiasında bulunan Fidan şunları söyledi: Savaşa genelde Avrupa cenahında iki türlü yaklaşılıyor. 'Savaş çabaları nasıl desteklenir' ile 'Savaş nasıl durdurulur', iki ayrı kulvar var. Türkiye, daha çok 'Savaş nasıl durdurulur' kulvarında. Yıllardır savaş başladığından beri Cumhurbaşkanımız, 'Savaş nasıl durdurulur' kulvarında perspektif olarak yoğun bir çaba göstermekte."
Ukrayna ziyaretinde Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'in fikirlerini birinci elden alarak Erdoğan'ın mesajını da ileteceğini söyleyen Fidan şunları kaydetti: Biz Rusya-Ukrayna görüşmelerine ev sahipliği yaptık, İstanbul'da geçtiğimiz yıl. Onun öncesinde yaptığımız çeşitli kolaylaştırıcı faaliyetler var, bir araya getirişler var. Tahıl anlaşması var, Karadeniz'deki seyrüsefer emniyetinin o dönem olmasını mümkün kılan. Bütün bunlar, üst üste bina ederek gelmiş durumda. Ben ziyaretimin de yürüyen o çabalara olumlu bir katkı yapacağına inanıyorum."
***
Yandaşlarda utanma kalmadı: Haluk Levent ve bir taşla vurulan iki kuş...
Çürüme öyle boyutlara ulaşmış durumda ki, Haluk Levent’in çürümüşlüğünün kendi kurdukları ve üzerinde yükseldikleri düzenden kaynaklandığını dahi idrak edemiyorlar. Yine üste çıkmaya çalışıyorlar...
“Depremin ardından en kritik günlerde, ilk 3-4 gün içinde devlet adına neredeyse hiç kimsenin ortada olmadığını, bir testere, demir makası gibi en basit aletler bile olmadığı için belki binlerce insanın kurtarılamadığını, insanların günlerce aç susuz şekilde soğuğun yağmurun altında perişan edildiğini, kaderine terk edildiğini unutmayacağız, unutturmayacağız.”
Bu sözler TKP Merkez Komite üyesi Salih Bostancı’ya ait.
6 Şubat depremlerinin hemen ardından Hatay’ın merkezine ilk ulaşan ekiplerden biri, partinin oluşturduğu kurtarma ekipleri olmuştu.
İktidarın günlerce kimsesiz bıraktığı noktalardan sadece biriydi Hatay'ın Defne ilçesi.
Orada ilmek ilmek bir dayanışma örüldü, büyük bedellerle.
Şimdi aradan geçen 3,5 yılın ardından iktidar bu skandalın üstünü, başka bir skandalla örtme derdinde.
Haluk Levent üzerinden Kızılay ve AFAD övücülüğüne başlayan yandaşlar, asıl olarak başta aktardığımız büyük suçu üzerinden atmaya çalışıyor.
Kızılay üzerinden çadır satan, 15 Temmuz bağışlarını faize yatıran kendileri değilmiş, Haluk Levent gibilerin önünü kendileri açmamış gibi davranıyorlar.
“Sosyal devlet” başlığını sadakaya ingirgeyen, burada da tarikat ve cemaatlere büyük alan açan iktidar, “bakın Haluk Levent sizin gönderdiğiniz yardımlarla bahis oynamış” diyor ve bir taşla iki kuş birden vurmaya çalışıyor.
Vakıf Haftası ve Ödül Töreni’nde Ahbap Derneği kurucusu Haluk Levent’e ödülünün bizzat Emine Erdoğan tarafından verildiği, bunun da yandaş medyada yer aldığı hâlâ hafızalarda.

Yine dün Yeni Şafak’tan İsmail Kılıçarslan’dan öğrendiğimiz üzere, Haluk Levent’in deprem döneminden Süleyman Soylu ve Hulusi Akar ile teması var.
Bunca zamana yayılan tanışıklığa rağmen bu kadar büyük usulsüzlüklere neden üç yıldır göz yumulduğunu açıklayan da yok ortada.
Üstelik bunca veri ve gerçeğe rağmen hâlâ üste çıkmaya çalışan bir yandaş medya var.
Örneğin Sabah’tan Melih Altınok, “Devletin tüm kurumları dişini tırnağına takmışken” diyor, Ahbap üzerinden deprem döneminde yaşanan skandalların üzerini örtme fırsatını yakaladığını düşünüyor.
Ya da Hilal Kaplan “İki kez cezaevine girip çıkmış, dolandırıcılığı tescilli bir adam nasıl oldu da 'ülkenin en güvendiği adam'lardan biri oldu? Ya da ona güvenenlere şöyle sorayım: En son bir devlet kurumuna ne zaman güvendiniz?” diye soruyor.
Oysa ona “vakıf haftası ödülünü” kimin verdiğini çoktan unutmuşa benziyor. Yine deprem bölgesinde Haluk Levent’le poz veren bakanları da…
O yüzden de çıkıp deprem döneminde çadır satılmasını bile övüp, “Çadırları satan Kızılay, AHBAP'ın dolandıramadığı nadir kurumlardan biri olarak tarihe geçti” diyebiliyor.
Çürüme öyle boyutlara ulaşmış durumda ki, Haluk Levent’in çürümüşlüğünün kendi kurdukları ve üzerinde yükseldikleri düzenden kaynaklandığını dahi idrak edemiyorlar. Yine üste çıkmaya çalışıyorlar.
***
Yatağa bağımlı hastanın yardımını kestiler: Sağlık sistemi yoksul bir emeklinin evinde nasıl iflas etti. -Özkan Öztaş-
Hatay İskenderun'da Uğur Besler ve görme engelli eşi, sağlık ile sosyal hizmet sisteminin çöküşünü dört duvar arasında yaşıyor. Değiştirilen sağlık raporuyla 13 bin liralık yardımı kesilen, 21 bin lira maaşla 22 bin liralık kiraya mahkum edilen hasta yaşadığı sorunu çözmeye çalışıyor.
Yaş, kilo, kalp, şeker ve bacaklarında biriken ödem gibi birbirini tetikleyen hastalıklar zinciriyle mücadele eden 73 yaşındaki Uğur Besler, İskenderun'daki evinde eşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışıyor.
Görme engelli ve aynı zamanda şeker hastası olan eşiyle baş başa kalan Besler'in hayatı, devletin en temel kurumlarının işlevsizliğini ve bunun sebep olduğu sorunları gözler önüne seriyor. Yürüyemediği halde, akut bir acil durumu olmadığı için standart 112 ambulanslarının taşımayı reddettiği Besler, hastaneye ancak belediyenin hasta nakil araçlarından randevu kopararak gidebiliyor. Zaten 21 bin lira emekli maaşı alıp 22 bin lira ev kirası ödemek zorunda bırakılan bu iki engelli yurttaşın yaşamı, raporunu yenilemek için ilçe devlet hastanesine gitmesiyle bürokratik bir kabusa dönüştü.
Sedye üzerinde saniyeler süren muayene ve kesilen sosyal yardım
Belediyeden zorlukla ayarlanan nakil aracıyla ilçe devlet hastanesine ulaşan Besler'in heyet süreci, sağlık hizmetlerinin rutininden uzak bir şekilde işlemiş.
Uğur Besler'in soL'a anlattığı bilgilere göre ayrıntılı bir muayeneden geçirilmek yerine heyet odasında sedye üzerinde doktorların önünden geçirilen hastaya yalnızca bir iki hekim uzaktan bakmış geçmiş kendisine. Mevcut sağlık durumunda hiçbir iyileşme olmamasına ve tedaviden pozitif bir sonuç alınmamasına rağmen, yatağa tam bağımlı hasta statüsünde olan Besler'in raporu yatağa yarım bağımlı statüsüne çevrildi.
İyileştiği ve ayağa kalkabileceği varsayılarak verilen bu masa başı karar, yoksul bir emekli olan Uğur Besler'in kaymakamlık üzerinden aldığı 13 bin liralık sosyal yardımın bir anda kesilmesine neden oldu.
Oysa gerçekte hastaneye bile yürüyerek gidemeyen, ev içinde adım atamayan bir hastanın kağıt üzerinde "yatağa bağımlı değil" diye ilan edilmesi, bir haneyi tamamen açlığa ve çaresizliğe terk etti.
Parası olmayan hastaya üniversite hastanesinde döner sermaye engeli
Kesilen yardımla birlikte kira borcunun ve yokluğun ortasında kalan Besler, durumunu ispatlamak ve hakkını aramak için il sağlık müdürlüğüne dilekçe vermiş.
Müdürlük, itirazı değerlendirmesi ve daha bağımsız bir denetim yapması için hastayı Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi hastanesine sevk edince işler iyice karmaşık bir hal alıyor.
Yeniden belediye ambulansıyla sedye üzerinde hastaneye taşınan Uğur Besler, burada sağlık sisteminin paraya endekslendiği gerçeğiyle yüzleşiyor. Normal şartlarda acilen fizik tedavi görmesi gereken ancak refakatçisi olmadığı gerekçesiyle yatışı yapılmayan hasta, bu kez de döner sermaye duvarına çarpıyor.
Üniversite hastanesi, heyet raporu yenileme başvurusunu itiraz kapsamında değerlendirdiği için Besler'den ilk etapta 1750 lira döner sermaye ücreti talep ediyor. Bu ücreti zorlukla denkleştiren hastadan daha sonra kan tahlili için 300 ila 500 lira arasında ek bir bedel isteniyor. Hekim muayenesi başladığında ise ilk doktor, tedavi başlığı altında değerlendirme yapabilmek için 350 ile 370 lira civarında bir para daha yatırılması gerektiğini söylüyor.
Heyetteki on ile on beş arası doktoru gezebilmek için her birine ayrı ayrı bu meblağları ödemesi gerektiğini anlayan Besler, yetkililerin "Burası döner sermaye ile çalışıyor, il sağlık müdürlüğüne itiraz ettiğiniz için bu paraları ödemeniz gerekiyor" yanıtıyla karşılaşıyor.
Elinde bu kadar parası olmayan ve ödeme gücü bulunmayan hasta, çaresizlik içinde işlemleri durdurup yatırdığı parayı geri alarak evine dönmek zorunda kalıyor.
Seçim zamanı kapı aşındıran vekillerden ses yok
Uğur Besler hastaneden eli boş dönüyor. Devletin "iyileşme" varsayımı yüzünden yatağa mahkum ediliyor. Üstelik bu "iyileşme" notu nedeniyle 13 bin liralık sosyal yardımdan da mahrum kalıyor.
Hak ettiği tedaviye ulaşması durumunda ulaşabileceği sağlık seviyesi baz alınarak raporu düşürülen ama o tedavi kendisine verilmeyen Besler, çalmadık kapı bırakmamış. Özellikle seçim dönemlerinde ev ev gezen ve oy isteyen milletvekillerine mesajlar atıyor ancak hiçbirinden yanıt alamıyor.
Hatay'da bir evin mutfağına ve hasta yatağına sığan bu çaresizliğin ortasında Uğur Besler'in tek bir umudu kalmış durumda.
Cuma günü büyükşehir belediyesinden gelecek bir sağlık ekibinin kendisine refakat ederek onu yeniden hastaneye götüreceğini anlatan Besler, o günkü randevusunda bilime ve vicdana uygun bir değerlendirme yapılmasını bekliyor.
Sorunun çözülmesi halinde hem tedavisinin başlayacağını hem de haksız yere kesilen sosyal yardımına kavuşacağını umut eden Uğur Besler, boş kalan tenceresini kaynatabilmek ve hayatta kalabilmek için yetkililerden görevlerini yapmalarını istiyor.
/././
Emekliye huzurevi bile hayal!-Atilla Özsever-
Kira sorunu yaşayan emeklilerin huzurevlerinde kalması da çok güç. Büyük kentlerde huzurevi ücretleri 23 bin liradan başlıyor. Yani emekli, aylığının nerdeyse tamamını buraya yatıracak. New York’ta ise sosyalist eğilimli Belediye Başkanı Mamdani, bir milyon konutun kirasını dondurdu.
Barınma meselesi, yoksul ve dar gelirli yurttaşlar açısından büyük bir sorun oluşturuyor. Bu çerçevede evi olmayan emekliler de, yüksek kira fiyatları karşısında çok ciddi mağduriyet yaşıyor.
Emekliler, ya çocuklarının yanında zor koşullarda barınmaya çalışıyor ya da çok düşük fiyatlı otel odalarında son derece ilkel şartlarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Biraz daha yaşanabilir huzurevlerinin ücretleri ise, emekli aylıkları yanında oldukça yüksek bir düzeyde bulunuyor.
20 bin lira olan en düşük emekli aylığı, TBMM’deki yasal düzenleme sonucunda yüzde 17,76’lık artışla 23 bin 552 liraya yükseltilecek.
Özel huzurevi ve yaşlı bakım merkezlerinde çoklu ya da çift kişilik odalardaki aylık ortalama ücret, 23 bin lira ile 35 bin lira arasında değişiyor. Tek kişilik orta düzeydeki odalarda ise bu ücret, 35 bin lira ile 60 bin lira arasında bulunuyor. Daha konforlu özel huzurevi oda fiyatları da, 60 bin lira ile 150 bin lira arasında gözüküyor.
Devlet ya da belediye huzurevi fiyatları ise, aylık 10 bin lira ile 70 bin lira bandında uygulanıyor. Buralardaki huzurevlerinde tek kişilik oda ya da İstanbul’un Üsküdar, Kadıköy gibi semtlerindeki yaşlı bakım merkezlerinde fiyatlar biraz daha yükseliyor. Bu kamusal huzurevlerinde yer bulmak da çok zor.
İstanbul’da çok yüksek
Bu koşullarda barınma sorunu yaşayan emeklilerin 25-30 bin lira aylıkla huzurevlerinde kalması, çok güç gözüküyor. Maaşının neredeyse tamamını huzurevinin ücretine ödemesi halinde kendisine başta sağlık giderleri olmak üzere diğer ihtiyaçlarını karşılamak için pek bir para kalmıyor.
İstanbul’da huzurevi hizmeti veren bir bakım merkezinin genel müdürü Fikret Bayrak, esas itibariyle otel hizmeti verdiklerini söyledi. Mevcut rakamların sadece bakım ücreti olduğuna dikkati çeken Fikret Bayrak, fizik tedavi ya da dializ gibi hizmetler için ek ücret alındığını ifade etti. Bayrak, 20 bin liraya İstanbul'da huzurevi bulunamayacağını da hatırlattı.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerdeki huzurevi ücretleri oldukça yüksek bir düzeyde seyrediyor. Örneğin İstanbul’da özel huzurevleri ücretlerine yılbaşında yapılan yüzde 35 zamla birlikte oda fiyatlarının en düşüğü 23 bin lirayı buldu, en yükseği de 100 bin lirayı geçti.
İstanbul’da huzurevi fiyatları ilçeye göre de farklılık gösteriyor. Hizmet düzeyi ve oda tipine göre fiyatlarda değişiklik oluyor. Orta düzeyde, çok konforlu olmayan oda fiyatları ise, ilçeler bağlamında aylık olarak şöyle:
Ataşehir: 25.000 TL – 45.000 TL, Kadıköy: 28.000 - 50.000 TL, Maltepe: 25.000 - 40.000 TL, Üsküdar: 25.000 – 55.000 TL, Beylikdüzü/Avcılar: 28.000 – 40.000 TL, Bağcılar/Esenler: 23.000 – 35.000 TL.
Öte yandan huzurevlerinde kalabilmek için yaş şartı da gerekiyor. Bakanlıklara bağlı huzurevlerinde yaş şartı 60 iken özel huzurevlerindeki bu şart 55 yaşından başlıyor.
New York’ta kiralar donduruldu
ABD’nin Demokrat Parti üyesi sosyalist eğilimli New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, seçim kampanyasındaki kira zamlarını durdurma vaadini yerine getirdi.
Belediyenin Kira Yönergeleri Kurulu’nun aldığı karara göre, kentte yaklaşık 1 milyon daireye iki yıla kadar zam yapılmayacak. Ekim 2026’dan itibaren uygulanacak karar gereğince kira artış oranı sıfır olarak belirlendi. Düzenleme, New York'taki tüm konutların yüzde 40 dolayını kapsıyor.
Kurul, bu değerlendirmeyi yaparken ücretler, enflasyon, bakım maliyetleri, vergiler ve ev sahiplerinin gelirleri gibi unsurları dikkate alıyor.
Belediye Başkanı Mamdani, karar sonrasında yaptığı açıklamada,“Bu New York’taki kiracılar için tarihi bir zafer, şehrimizdeki tüm işçi kesiminin hak ettiği bir rahatlama” dedi.
Kurulun 2025 yılı araştırmasına göre, kira kontrollü bir dairenin ortalama aylık kirası 1.599 dolar olarak saptanmıştı. New York’ta asgari ücret saat başına 16 dolar, aylık olarak da 2 bin 733 dolara denk geliyor.
ABD’de asgari ücretler eyalete göre değişiyor. Örneğin Kaliforniya’da saati 16,5 dolar, aylık olarak da 2 bin 860 dolar, Washington’da ise saati 16,66 dolar, aylık 2 bin 888 dolar.
Büyük bölüm kiraya harcanıyor
New York Şehri Konut Araştırması'nın 2023 verilerine göre, kentte yaşayan kiracıların yüzde 43'ü gelirlerinin üçte birinden fazlasını kiraya ayırıyor. Hanelerin yüzde 25'i ise, kazançlarının yarısından fazlasını kira ödemelerine harcıyor.
Bu nedenle kira korumalı konutlar, özellikle orta ve düşük gelir grubundaki milyonlarca kişi için büyük önem taşıyor.
Başkan Mamdani, kira artışlarını durdurmanın yanı sıra önümüzdeki 10 yıl içinde daha fazla uygun fiyatlı konut inşa etmeyi hedeflediklerini de açıkladı
Emekli aylığı dipte eşitleniyor
Öte yandan DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Haziran 2026 Araştırması’na göre, emeklilerin sorunları şöyle özetlendi:
* Ortalama emekli aylığının asgari ücrete oranı, 2002’de yüzde 122 iken bu oran 2025’te yüzde 84’e gerilemiştir. Emekli aylıkları asgari ücretin yüzde 16 oranında altına inmiştir.
* Emekli aylığı sistemindeki değişiklikler, aynı prim ve çalışma süresine sahip emekliler arasında büyük gelir farkları yaratmaktadır.
* En düşük emekli aylığı artırılırken diğer aylıkların aynı ölçüde yükseltilmemesi, emekli aylıklarını en düşük aylığa yaklaştırmaktadır.
* Emeklilerin milli gelirden aldığı pay gerilemektedir. Ortalama emekli aylığının kişi başına milli gelire oranı 2002’de yüzde 46,4 iken bu oran 2025 yüzde 31,6’ya düşmüştür.
* Prim gelirleri 2002’den bu yana 273 kat artarken emekli aylıkları ve sağlık harcamaları 211 kat artmıştır.
* Düşük aylıklar nedeniyle çalışan veya iş arayan emeklilerin oranı 2002’de yüzde 36,6 iken 2025’te yüzde 69,5’e çıkmıştır. Her üç emekliden ikisi çalışmak zorunda bırakılmaktadır.
/././
Sömürgecilik kırmızı halıda: Yağmalanan kültürel miras Hollywood yıldızlarının aksesuarı oldu.
Hollywood yıldızlarının taktığı tarihi mücevherler, yalnızca serveti değil sömürgeciliğin bugüne uzanan mirasını da sergiliyor. İran ve Hindistan’dan çıkarılan binlerce yıllık eserler, Batı’nın lüks endüstrisinde yeniden paketleniyor.
İran’dan Hindistan’a, halkların binlerce yıllık kültürel mirası bugün Batılı müzelerin vitrinlerinden çıkıp Hollywood yıldızlarının boynunda ve kulaklarında sergileniyor.
Amerikalı oyuncu Zendaya, yakın zamanda İran’a ait yaklaşık 2 bin ila 3 bin yıllık altın parçalarından yapılmış küpelerle, Avustralyalı oyuncu Margot Robbie ise bu yılın başında Babür döneminden kaldığı düşünülen tarihi bir elmasla kameraların karşısına çıktı.
Her iki örnekte de eserlerin Batı’daki mücevher şirketlerinin ve zengin özel koleksiyonların eline hangi koşullarda geçtiği tam olarak bilinmiyor. Ancak ülkelerinden koparılan tarihieserlerin elmaslar ve altınlarla yeniden tasarlanarak Hollywood yıldızlarına takılması, kültürel mirasın bir kez daha Batılı elitlerin gösteriş nesnesine dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor.
İran’a bomba, tarihine 'aksesuar'
Zendaya, Christopher Nolan’ın The Odyssey filminin Londra’daki tanıtım etkinlikleri kapsamında 5 Temmuz’da düzenlenen fotoğraf çekimine yaklaşık 3 bin yıllık İran eserlerinden yapılmış küpelerle katıldı.
Mücevher şirketinin tanıtımında parçalar, “MÖ birinci binyıla ait İran kökenli Ziwiye altın madalyon plakaları” olarak tanımlandı. Antik altın plakalar, İngiliz mücevher tasarımcısı Glenn Spiro tarafından 2018’de elmaslar ve sarı altın eklenerek küpeye dönüştürüldü. Eserler 2020’de Londra merkezli Barron tarafından satın alındı ve şirketin özel koleksiyonuna katıldı.
Buna karşın plakaların İran’dan ne zaman, kim tarafından ve hangi yollardan çıkarıldığına ilişkin kamuoyuna açıklanmış bir kayıt bulunmuyor.
Zendaya’nın tercihi, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının sürdüğü bir dönemde ayrıca tepki çekti. The New Arab’a konuşan İslam tarihi ve sanatı araştırmacısı Zirrar Ali, tarihi eserlerin Batılı ünlüler tarafından aksesuar olarak kullanılmasını “iktidar ve tahakküm gösterisi” olarak nitelendirdi.
Ali, Batı'nın, İran’ın ve bölgedeki diğer ülkelerin antik tarihine günümüzde yaşayan halklardan kopararak el koyduğuna dikkat çekti. Böylece İran bombalanabilir bir düşman olarak sunulurken, İran halkının kültürel mirası Batılı mücevher şirketlerinin ve ünlülerin mülküymüş gibi sergilenebiliyor.
Ali, bu yaklaşımın oryantalist uygulamalarla uyumlu olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı: Batı, yalnızca aldığı eserleri geri vermeyi reddetmekle kalmıyor; bu eserleri kullanan seçkinleri, geçmişte o topraklarda hüküm süren hükümdarların simgesel konumuna da yerleştiriyor.
Oyuncu Zendaya antik İran küpeleriyle.Ziwiye Hazinesi’nin tartışmalı geçmişi
Zendaya’nın taktığı plakaların İran’ın kuzeybatısındaki Ziwiye bölgesine atfedilmesi de eserlerin kökenine ilişkin tartışmayı büyüttü.
“Ziwiye Hazinesi” adı verilen altın, gümüş ve fildişi eserler 20. yüzyılın ortalarından itibaren uluslararası antika piyasasında görünmeye başladı. Ancak birçok parçanın bilimsel yöntemlerle yürütülmüş kayıtlı bir kazıdan gelmemesi, hangi eserlerin gerçekten Ziwiye’ye ait olduğu konusunda ciddi kuşkular yarattı.
Penn Müzesi’nin yayımladığı araştırmaya göre eserlerin önemli bölümü, arkeolojik bağlamları belgelenmeden tüccarlar aracılığıyla dünya piyasasına dağıldı. “Ziwiye” adı zamanla yalnızca belirli bir arkeolojik alanı değil, sanat piyasasında farklı kökenlerden gelen eserleri daha değerli göstermek için kullanılan bir etiketi de ifade etmeye başladı.
Bugün Ziwiye’ye atfedilen çok sayıda eser Metropolitan Sanat Müzesi, Louvre ve British Museum gibi Batılı kurumların yanı sıra özel koleksiyonlarda bulunuyor.
Bu nedenle Zendaya’nın taktığı plakaların Ziwiye’de bulunmuş olduğu kesin biçimde kanıtlanmış değil. Ancak parçaların İran’a ait antik eserler olduğu ve ülkeden çıkarılma süreçlerinin kamuoyuna açıklanmadığı bizzat mücevher şirketinin tanıtımından anlaşılıyor.
Tepki gösteren arkeologlar, gerçek tarihi eserlerin neden takı haline getirildiğini ve bunların yerine kopyalarının neden kullanılmadığını sorguladı. Eleştirilerde bu kullanımın antik eserleri tanıtmaktan çok geçmişi fetişleştirdiği, eserleri sınıfsal statü göstergesine dönüştürdüğü ve kaçak antika pazarını teşvik ettiği vurgulandı.
Koç başı biçiminde altın riton. Batı İran’da, Ziwiye yakınlarındaki Kaflantuh’ta bulundu. Med dönemine ait; MÖ 7. yüzyıl sonu ile 6. yüzyıl başına tarihleniyor. Tahran’daki Rıza Abbasi Müzesi koleksiyonunda.Babür mirası Hollywood galasında
Benzer bir tartışma ocak ayında Margot Robbie’nin Los Angeles’taki Wuthering Heights galasında taktığı “Tac Mahal Elması” nedeniyle yaşandı.
Robbie, 28 Ocak’taki galaya Elizabeth Taylor’ın eski koleksiyonunda bulunan, Cartier tarafından altın ve yakutlarla çevrelenmiş tarihi elmas kolyeyle katıldı.
Kalp biçimindeki elmasın üzerinde Farsça “Nur Cihan” adı ile 1627 yılına karşılık geldiği düşünülen rakamlar bulunuyor. Nur Cihan, Babür İmparatoru Cihangir’in eşi ve dönemin en etkili siyasi figürlerinden biriydi.
Popüler anlatıya göre Cihangir taşı Nur Cihan’a verdi; taş daha sonra Şah Cihan’a ve eşi Mümtaz Mahal’e geçti. Ancak uzmanlar bu zinciri doğrulayacak tarihi belgelerin bulunmadığını belirtiyor. “Tac Mahal Elması” adının da mücevhere sonradan, Batılı antika piyasasında daha çekici bir hikâye kazandırmak amacıyla verildiği düşünülüyor.
Elmasın doğrulanabilen geçmişi ancak 1970’te başlıyor.
Margot Robbie Tac Mahal Elması'yla.Hindistan’dan nasıl çıkarıldığı bilinmiyor
1970 yılında Hindistan hükümeti, Amerikalı takı tasarımcısı Kenneth Jay Lane’i ülkenin el sanatları sektörü konusunda danışmanlık yapması için davet etti. Lane’e, Cartier’de çalışan mücevher uzmanı Rosemarie Kenmore da eşlik etti.
Kenmore’un bu yolculuk sırasında Hindistan’dan 90 tarihi mücevher satın aldığı, bunların en değerlisinin daha sonra “Tac Mahal Elması” adıyla bilinen taş olduğu kaydedildi.
Ancak elmasın bundan önce nerede bulunduğu, kime ait olduğu, hangi aracıların elinden geçtiği ve Hindistan dışına çıkarılması için gerekli yasal izinlerin alınıp alınmadığı bilinmiyor. Mücevherin 1970’ten önceki geçmişine ilişkin herhangi bir güvenilir kayıt bulunmuyor.
Yaklaşık 1627-1628 yıllarına tarihlenen kalp biçimli Tac Mahal Elması, Elizabeth Taylor’ın özel mücevher koleksiyonunun bir parçası olarak Christie’s’de sergileniyor. Elmas, eski eşi Richard Burton tarafından Taylor’a 40. yaş günü hediyesi olarak verilmişti.Bu nedenle eserin “çalındığı” kesin biçimde belgelenmiş değil. Bununla birlikte Babür dönemine ait olduğu ileri sürülen böylesine önemli bir tarihi eserin bir anda Amerikalı bir mücevher uzmanının elinde ortaya çıkması, antika piyasasının şeffaf olmayan yapısını gözler önüne seriyor.
Cartier, taşı 1971’de altın ve yakutlardan oluşan yeni bir kolyeye yerleştirdi. Richard Burton kolyeyi 1972’de Elizabeth Taylor’a doğum günü hediyesi olarak verdi. Böylece Hindistan’dan çıkan ve gerçek geçmişi bilinmeyen tarihi eser, Batı basınında Babür kültürünün bir parçası olmaktan çok Hollywood’un ünlü aşk hikayelerinden birinin simgesi haline getirildi.
Margot Robbie’nin 2026’daki galada kolyeyi takmasıyla aynı anlatı bir kez daha üretildi. Basında taşın Hindistan’dan hangi koşullarda çıkarıldığı değil, Elizabeth Taylor ile Richard Burton’ın aşkı ve mücevherin milyonlarca dolarlık değeri öne çıkarıldı.
Elizabeth Taylor, eşi Richard Burton’ın kendisine hediye ettiği “Tac Mahal Elması” kolyesini sergiliyor. Cartier imzalı altın ve yakut zincirin ucunda, üzerine Hint aşk şiiri işlenmiş limon renkli bir elmas bulunuyor.Halkların tarihi, zenginlerin mücevher kutusunda
Batılı devletlerin sömürgeleştirdikleri ya da askerî ve siyasi müdahalelerle istikrarsızlaştırdıkları ülkelerden çıkarılan kültür varlıkları, uzun süredir British Museum, Louvre ve Metropolitan gibi kurumlarda sergileniyor.
Müzeler bu eserleri “insanlığın ortak mirası” olarak sunarken, geldikleri ülkelerin iade taleplerine çoğunlukla direnmeyi sürdürüyor. Özel koleksiyonlarda bulunan eserlerin durumu ise daha da karanlık. Bilimsel kayıt ve kamusal denetimin dışında kalan bu varlıklar el değiştiriyor, parçalanıyor, yeniden tasarlanıyor ve lüks tüketim ürünlerine dönüştürülüyor.
İran bombalanırken İran’ın binlerce yıllık altın eserleri Amerikalı bir yıldızın aksesuarına, Hindistan’ın Babür mirası ise Hollywood galalarında sergilenen milyonlarca dolarlık bir kolyeye dönüşüyor.
Eserlerin ait olduğu halklara ise kendi tarihlerine çoğu zaman ancak Batı müzelerinin vitrinlerinden, müzayede kataloglarından ya da kırmızı halı fotoğraflarından bakmak kalıyor.
NATO’ya karşı onurlu duruş -Ali Rıza Aydın-
Toplumsal savaşımlarda sınıfsal gerçeklikle, öncü siyasi partileriyle hep ayakta ve önde olacaklar. Sömürücüler uğruna “çark”ların eğilip bükülmesine, kırılmasına izin vermeyecekler. Şimdi işçi sınıfının, emekçilerin örgütlü gücünün büyüyüp güçlenmesi zamanındayız.
NATO’nun yalnızca militarist bir örgüt olmadığı soL’da köşe yazısı, görüş ve haberlerle sürekli işleniyor. Bu inceltilmiş analizler bir yandan NATO’yla kapitalizm ve emperyalizm bütünleşmesini anlatmaya diğer yandan yeni sömürücülüğün gerçek yüzünü göstermeye yarıyor.
Ankara Zirvesi ulusal ve çok uluslu sermaye şirketleri, burjuva devletleri ve düzen içi siyaset ile emperyalist egemenlik ve NATO arasındaki ilişkilerin gerçek yüzünü gösterecek hayli bilgi ve belgeyle dolu. Ortada daha saldırgan bir emperyalizmi güçlendirme yolunda küreselleşme ve işçi sınıfını, emekçi halkları savaşımsız, çaresiz bırakma hedefi var. İşte kendilerini sol diye tanımlayan kimi düzen içi siyasi partilerin ve kimi ilgisizlerin yandaşlığı ya da sessizliğine karşın yurtsever ve bağımsızlıkçıların, sosyalist ve komünistlerin Ankara Zirvesi karşısındaki kararlı ve onurlu eylemlerinin özü bu: sömürücülere karşı sınıfsal savaşım ve devrimde kararlılık.
ABD emperyalizminin projesi olarak kurulan çeyrek asırlık AKP, milliyetçiliği, dinselliği, muhafazakarlığı, Yeni Osmanlıcılığıyla, halkı yasaklara boğması ve koşulsuz boyun eğmesiyle yeniden vize almış durumda. Bağımlılığını, emperyalist emellerini ve de sömürücü politikalarını neredeyse kayıtsız koşulsuz sürdürdüğünü Zirve öncesi, sırası ve sonunda gösterdi.
Avrupa Parlamentosu Raportörünün “seçici zulüm” olarak tanımladığı, üzerinde organize operasyonlar yapılan, seçme ve seçilme hakkının kullanılmasıyla sağladığı güç ve kadroları parça parça kaybetmeye başlayan düzen içi muhalefet devasa sömürü dünyasının karşısına siyasal ve ideolojik olarak çıkamıyor. Yurtsever ve bağımsızlıkçıların, sosyalist ve komünistlerin Ankara Zirvesi karşısındaki kararlı ve onurlu eylemlerinin özünde bu muhalefet ve düzen uzlaşmacılığına karşı duruş da var.
NATO’nun doğu genişlemesiyle birlikte Rusya’nın da NATO üyesi olabileceği savı biçimsel birleşmenin ötesinde öz olarak daha derin hedefler taşıyor. Bunu ABD’li strateji uzmanı Zbigniew Brzezinski, Avrasya içerisinden “yeni bir Avrasya imparatorluğunun doğmasına asla izin verilememesi” gerektiğini, Rusya’nın “demokratik dönüşümü”nün mümkün olduğunu, “AB ve NATO standartlarını karşıladığı” yani arındığı takdirde AB ve NATO üyeliğinin de söz konusu olabileceğini açık dile getirmişti. Nitekim bugünlerde Türkiye’de de sıkça kullanılan “arınma” sözcüğü, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından doğu bloğundaki kimi kişilerin hak ihlali kararlarında kullanılıyor. Arınmanın anlamı tüm dünyanın “Batılılaşması”, sömürü dünyasının içine entegre edilmesi. NATO 2026 Zirvesi bu entegrasyonun emarelerini fazlasıyla gösterdi.
Birleşmiş Milletler (BM) de bu konuda hazır gözüküyor. Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Ukrayna, Filistin ve Suriye’nin, bu geniş coğrafyadaki halkların başlarına gelenler Batı denilen dünyanın demokrasi adı altında kapitalist/emperyalist bütünleşme anlamına geldiğinin açık delili. NATO “BM amaçlarına aykırı şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt” eden bir Anlaşma ile kurulduğuna göre yaşananlar karşısında BM de NATO’laştı mı?
Halkın da alıştığı deyişle NATO asla NATO değil. “NATO’suz olamayız” diyenler, NATO tipi bir ordu standardını güç ve güvence sananlar hem yanılıyor hem de sömürücü ve saldırgan, yağmacı ve soykırımcı düzenin gerçek yüzünü saklayarak halkı da yanıltıyor. NATO’nun emperyalizmin, ABD’nin çıkarlarını savunan, yeni sömürgeciliğin stratejilerini belirleyip yollarını açan, düpedüz sermaye sınıfının ekonomik ve siyasal güvenliğini ve egemenliğini hedefleyen, işçi sınıfının ve emekçilerin düşmanı, halkın egemen ve iktidarda olduğu bir cumhuriyetin düşmanı olduğu bilinmeli. NATO’nun sömürülenlerin sömürenlere karşı ayağa kalkıp eşitleştirilmiş, özgürleştirilmiş, adaletli bir dünya için savaşımlarını engelleyen bir devrim kırıcı olduğu bilinmeli.
Bu arada geleceğe yönelik olarak, ayrıca ve ayrıntılı tartışmak ve elbette başka konu eklemeleri de yapmak üzere, üç konuya değinelim:
Birincisi, çözüm sürecini de içeren yeni hukuksal düzenlemelerde ve anayasa önerilerinde NATO’nun, emperyalizmin yeni işlevine ve hegemonyasına uygun düzenlemelere yer verilmesi, hatta daha önce TÜSİAD, TOBB gibi kuruluşların ve Ergun Özbudun başkanlığındaki Bilim Kurulu gibi birlikteliklerin Anayasanın egemenlik maddesine eklenmesini önerdikleri ama geçmişte kabul görmeyen “ulusal üstü yetkileri bulunan kuruluşlara üyeliği gerektiren uluslararası antlaşma hükümleri saklıdır” biçimindeki egemenlik devri hükümlerinin kabul görmesi sürpriz olmayacak.
İkincisi, yeni küreselleşme hedefinde öncekinde olduğu gibi ulus devletler yerine yerelleşme, ümmetçilik, tarikat ve cemaatler, etnik gruplar küreselleşmenin ikizi olacak. Türkiye’de belediyeler üzerindeki operasyonları ve emperyalist çözüm sürecini de bu ikizleştirmeyle birlikte okumak gerekiyor.
Üçüncüsü, NATO’laştırılmış Türk Silahlı Kuvvetlerinin yanına Jandarma-Polis gibi iç emniyet güçlerinin özel güvenlik kuruluşlarının eklenmesi de sürpriz olmayacak.
İşçi sınıfı 12 Eylül darbesinin özünü, devamcısı AKP’yi, sömürü ilişkilerini, emperyalist saldırı ve kıyımları, bu yapının NATO gibi çok yönlü bir örgütle bağlantısını ayrıntılı bilir. 2026 NATO Zirvesi sömürücü saldırganlığın ve savaşların zirvesi oldu. Bu zirveye karşı çıkışın anlamı bu sömürücü düzene karşı çıkışa, bu düzeni yıkma üzerine oturuyor.
Sömürü dünyasıyla uzlaşmaya karşı çıkanlar belli: Kapitalizm ve emperyalizm karşıtları, yurtseverler, bağımsızlıkçılar, sosyalistler, komünistler. Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi onurlarıyla ayakta durdular, susturulamadılar, susturulamayacaklar. Toplumsal savaşımlarda sınıfsal gerçeklikle, öncü siyasi partileriyle hep ayakta ve önde olacaklar. Sömürücüler uğruna “çark”ların eğilip bükülmesine, kırılmasına izin vermeyecekler. Şimdi işçi sınıfının, emekçilerin örgütlü gücünün büyüyüp güçlenmesi zamanındayız.
/././
İpte sallanan boksör -Turgay Develi-
Kaynak dağıtamayan, toplumsal rıza üretmekte zorlanan, iplerde sallanan bir boksör gibi savunmasız olan iktidar, itiraz alanlarını daraltarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu ortamda refah vaadinin yerini güvenlik söylemi, siyasal uzlaşmanın yerini baskı alır.
Türkiye'yi son yirmi küsur yılda kasıp kavuran Erdoğan fenomenini yalnızca onun kişisel özellikleri, iktidar tutkusu ya da giderek sertleşen yönetim anlayışı üzerinden açıklamak, Türkiye’nin son yarım yüzyıllık dönüşümünü anlamaya yetmez. Erdoğan, 12 Eylül’den 24 Ocak kararlarına, Gümrük Birliği ve benzeri uluslararası anlaşmalardan Kemal Derviş yasalarına ve IMF reçetelerine uzanan ekonomi politik hattın içinde yükselmiş; o düzenin sağladığı imkânlarla iktidara gelmiş ve uzun süre onun en etkili uygulayıcılarından biri olmuştur.
Onu önceki liderlerden ayıran temel özellik, neoliberal politikaların kaçınılmaz olarak ürettiği krizler kapıya dayandığında, kendisinden öncekiler gibi siyasi mezarlığa gönderilmemek için devletin ve siyasetin bütün araçlarını kullanarak pozisyonunu koruyabilmiş olmasıdır. İttifaklarını değiştirmiş, kurumları kendi iktidarının ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmiş, uluslararası sermayenin çizdiği sınırları kendi lehine esnetmiş ve hatta delmiştir.
Bugüne gelirken, iktidarın sertleşmesi, bahsettiğim düzenin başlangıçtaki imkânlarının tükendiği ölçüde aşama aşama gerçekleşmiştir. Dış kaynak akışı zamanla zayıflamış, dış borçlanmaya dayalı büyüme modeli tıkanmış, satılacak kamu varlıkları tüketilmiş, üretim kapasitesi aşındığı için alternatif yaratılamamış ve yoksulluk toplumun geniş kesimleri için kalıcı bir hayat biçimine dönüşmüştür.
Bu arada çok sık söylenen ve doğrudan kötü niyetli ve yanıltma amaçlı değilse en hafif tabirle alıklık olarak tanımlayabileceğimiz bir argüman da, dış kaynak akışının Türkiye'de demokrasinin gerilemesi sebebiyle azalmış olduğudur ancak bunun doğru olmadığını her platformda bıkmadan anlatmaya devam etmeliyiz.
Dış kaynak akışı, Türkiye demokrasisi geriledi diye kesilmemiştir. Türkiye demokrasisi, dış kaynak akışı kesilip normal yollardan seçim kazanmayı zorlaştırdığı için geriletilmiştir. Dış kaynak bolluğu, 2008 global finansal krizi sonrası dönemde yaşanan anormal bir parasal genişleme dönemi sebebiyle yaşanmış ve para aşama aşama evine döndükçe kesilmiştir.
Lafın kısası, geçmişte dış finansmanla, sonrasında da içeride para arzı, kredi, tüketim ve geçici refah görüntüsüyle örtülmeye çalışılan gerçek, yani Türkiye'nin gerçek bir ekonomik değer üretememesi gerçeği artık saklanamamaktadır.
Erdoğan’ın baskı aygıtlarına daha fazla yaslanması da bu değişimden bağımsız değildir. Kaynak dağıtamayan, toplumsal rıza üretmekte zorlanan, iplerde sallanan bir boksör gibi savunmasız olan iktidar, itiraz alanlarını daraltarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu ortamda refah vaadinin yerini güvenlik söylemi, siyasal uzlaşmanın yerini baskı alır.
Erdoğan'ın düzenin bir aparatı olduğu tespiti, Erdoğan’ın sorumluluğunu azaltmaz. O, bu düzenin çaresiz bir yolcusu değil; bilinçli uygulayıcısı ve kriz derinleştikçe iktidarını korumak için daha sert yöntemleri tercih eden başat siyasal aktörüdür. Ancak bütün sorumluluğu tek kişiye yüklemek, Erdoğan sonrasında da aynı ekonomik düzenin sürdürülmesine hizmet edecektir. Kişiyi mahkûm edip sistemi aklayan bir siyaset, halkın yaşadığı yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmaz.
“Erdoğan giderse her şey düzelir” sözü bu nedenle bir siyasal program değildir, olamaz. Yoksulluğun, sömürünün, borçlandırmanın, kamunun tasfiyesinin, emeğin değersizleştirilmesinin, tarımın çökertilmesinin ve ülkenin finans kapitale bağımlı hâle getirilmesinin sorumluluğunu tek kişiye yüklemek, bu politikaların tarihsel ve sınıfsal niteliğini görünmez kılar. Yıpranan lider gider, yerine başka bir yüz gelir; ekonomik tercihler ve sermaye ilişkileri değişmediği sürece düzen işlemeye devam eder.
Türkiye bu döngüyü defalarca yaşadı. Özal’dan Demirel’e, Çiller’den koalisyon hükümetlerine kadar farklı partiler ve liderler iktidara geldi; fakat ekonominin temel doğrultusu değişmedi. Seçmen iktidarı değiştirebildi, fakat düzeni değiştiremedi.
Bu nedenle asıl soru, ülkeyi (ya da bir partiyi) hangi kişinin yönettiğinden önce, yönetimin kimin adına, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğidir. İktidarın adı değişebilir; ancak kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor, emek değersizleştiriliyor, halk borçlandırılıyor ve karar süreçlerinden dışlanıyorsa, tabelaların değişmesi toplumsal dönüşüm anlamına gelmez.
Türkiye’de sosyalist geleneklerin bazı kesimleri dışında siyasi partilerin büyük bölümü mevcut ekonomik düzenin dışına çıkmayı düşünmüyor. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen merkez partiler bile piyasayı değişmez gerçek, dış borcu zorunluluk, finans kapitalin güvenini ekonomik başarının ölçüsü, halkı ise sandıktan sandığa çağrılan, sosyal yardımlarla güdülen edilgen bir topluluk olarak görüyor. Tartışma düzenin değiştirilmesi üzerine değil, aynı düzenin kimin tarafından "daha iyi" yönetileceği üzerine kuruluyor.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin eşsiz önemi tam da burada ortaya çıkıyor. CHP, Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştirmiş, ümmetten ulus, kuldan yurttaş yaratma iddiasını başarmış; bütün tarihsel eksiklerine ve ideolojik savrulmalarına rağmen geniş bir toplumsal hafızada halkçı dönüşüm ihtimalini temsil etmeyi sürdürmüştür. Parti uzun yıllar neoliberal saldırıya karşı bütünlüklü bir alternatif üretmekte zorlanmış, kimi dönemlerde bu politikaların taşıyıcısı hâline gelmiş olabilir. Buna rağmen arkasında hâlâ eşitlik, adalet, laiklik ve bağımsızlık arayışını taşıyan (ve bu uğurda şarkıcılar türkücüler de dahil herkes tarafından hayal kırıklığına uğratılıp duran) milyonlar bulunmaktadır.
Asıl soru, CHP’nin bu toplumsal birikimi yeni bir halkçı dönüşüme yöneltip yöneltemeyeceğidir.
Erdoğan'ın iktidarda kalmak için yaptığı manevralardan ve şapkadan çıkardığı tavşanlardan bahsetmiştim. Bugün ise Erdoğan'ın manevra alanının artık hemen hemen kalmadığı bir noktadayız. Artık Erdoğan'ı iktidarda tutan şey dışarıdan aldığı meşruiyet ve içerinin sosyolojisidir.
CHP ise iktidarın tüm bu sallantısına rağmen, bugünkü politik yönelimi ve içine sıkıştırıldığı kimlik sınırlarıyla iktidar olamaz. Eskaza iktidar olsa bile bu iktidar halk için olmayacaktır. Zira sorun yalnızca seçim kazanmak değildir. Asıl mesele, seçim sonuçlarını belirleyen ekonomik ilişkileri, toplumsal değerleri ve siyasal bilinci değiştirebilmektir.
Kimlik, mezhep ve yaşam tarzı üzerinden kurulan siyasal gerilim, halkın ortak ekonomik çıkarlarını görünmez hâle getiriyor. İşçi, emekli, çiftçi, esnaf, memur, genç, kadın ve işsiz aynı ekonomik düzen tarafından ezilirken, siyaset onları ortak talepler etrafında buluşturmak yerine birbirlerinden korkmaya yöneltiyor.
Cendereden çıkmak için ise 12 Eylül’den bu yana parti diline, kadrolarına ve ekonomi anlayışına yerleşen neoliberal tercihler açık biçimde tartışılmalıdır. CHP, kişisel aidiyetlerin, mezhepçi kümelenmelerin ve dar kadro hesaplarının çekim alanından çıkarılarak toplumun ezici çoğunluğunun ortak çıkarlarını savunan halkçı bir çizgiye taşınmalıdır.
Mevcut parti yapısının bunu kolaylaştırmadığı ortadadır. Kastlaşmış üyelik düzeni, delegelik sistemi, yerel derebeylikleri ve siyaseti kişisel yükselme aracına dönüştüren kadro anlayışı, fikrî tartışmayı daha başlamadan boğmaktadır. Böyle bir yapı toplumun taleplerini değil, koltuk hesaplarını üretir; düzeni değiştirecek siyasal cesareti değil, yakın çevreleri belirli mevkilere taşıma becerisini ödüllendirir.
CHP’nin ve genel olarak siyasetin, halkın gerçek sorunlarını siyaset diline çevirecek yeni bir düşünsel zemine ihtiyacı vardır. Bu zemin, piyasa dostu sosyal demokrasinin sınırları içinde ve sermayeyi ürkütmemeye ayarlanmış teknik cümlelerle kurulamaz. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir yönetim makyajı değil; kamucu, planlamacı, üretime dayalı, emekten yana ve halkın karar süreçlerine katıldığı köklü bir yön değişikliğidir.
CHP’nin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya düzen değişikliği talebiyle halkçı bir iktidar hedefi kuracak ya da ülkenin kaynaklarını sermayeye aktaran politikaların daha makul ve daha güler yüzlü bir sürümüne meşruiyet sağlayacaktır. Ya neoliberal bağımlılık zincirini kırmaya yönelecek ya da o zincirin daha gösterişli bir halkası olarak kalacaktır.
Tekrar tekrar söylediğim gibi, asıl mesele CHP’de kimin iktidar olacağı değildir. Asıl mesele, CHP’nin kimin için iktidar olacağıdır.
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder