T-24 "Köşebaşı + Gündem" -22 Temmuz 2026-

Komisyonda kabul edildi: Çocuklar, hâkim takdiriyle yetişkin gibi cezalandırılabilecek; 'suça sürüklenen' ifadesi değişecek 

TBMM Adalet Komisyonunda, suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeleri içeren Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kabul edildi. Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup da 18 yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 19 yıldan 27 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 15 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak. Kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarını işleyen 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi, 12-15 yaş grubundaki çocuklara ise bir üst grubun ceza rejiminin uygulanabilmesi hususunda hâkime takdir yetkisi tanınıyor. Çocuk Koruma Kanunu'nda yer alan "suça sürüklenen" ibaresi "adli süreçteki" olarak değiştirilecek.

Teklifle, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a yeni madde ihdas ediliyor. Buna göre, ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılacak.

Türk Ceza Kanunu'nda yapılan değişiklikle, fiili işlediği sırada 12 yaşını doldurmuş olup da 15 yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması halinde ceza sorumluluğu olmayacak ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacak. İşlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı halinde, bu kişiler hakkında suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 13 yıldan 18 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 10 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak. Diğer cezaların yarısı indirilecek ve bu halde her fiil için verilecek hapis cezası 9 yıldan fazla olamayacak.

Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup da 18 yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 19 yıldan 27 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 15 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak. Diğer cezaların üçte biri indirilecek ve bu halde her fiil için verilecek hapis cezası 15 yıldan fazla olamayacak.

Türk Ceza Kanunu'na eklenen yeni hükümle, somut olayda kasta dayalı kusurun ağırlığı, güdülen amaç ve saik, suçun işleniş şekli ve daha önceden kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkum edilmiş olma hususlarından biri ya da birkaçı göz önünde bulundurularak kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarını işleyen 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi, 12-15 yaş grubundaki çocuklara ise bir üst grubun ceza rejiminin uygulanabilmesi hususunda hâkime takdir yetkisi tanınıyor.

Kanun'un, "Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular" hükmünde yapılan değişiklikle, tekerrür hükümlerinin uygulanmasındaki yaş istisnası 18'den 15'e düşürülüyor. Buna göre, suçu işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmayacak.

Teklifle, Kanun'un "Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali" hükmünde yer alan suçların cezaları artırılarak aile kurumunun ve özellikle çocukların korunması amaçlanıyor. Buna göre, aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi için şikayet üzerine öngörülen "1 yıla kadar" hapis cezası, "3 aydan 2 yıla kadar" şeklinde düzenleniyor. Hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye verilmesi öngörülen 3 aydan bir yıla kadar hapis cezasının sınırı 6 aydan 2 yıla kadar yükseltilecek. Bu fiiller nedeniyle çocuğun kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu işlemesi halinde şikayet aranmaksızın, faile hüküm uyarınca verilecek ceza yarısından 2 katına kadar artırılacak.

Velayet hakları kaldırılmış olsa da itiyadi sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılması ya da onur kırıcı tavır ve hareketlerin sonucu maddi ve manevi özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlak, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan ana veya babaya öngörülen hapis cezasının sınırı ise "3 aydan bir yıla kadar" yerine 1 yıldan 3 yıla kadar olacak.

Hükümlünün 15 yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği 1 gün 2 gün olarak dikkate alınacak

Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan düzenlemeyle, mahkeme tarafından iddianamenin ve soruşturma evrakının verildiği tarihten itibaren 15 gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle, 15 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılmaksızın düzenlenen iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar verilecek.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'da yapılan değişiklikle, çocuk hükümlülerin hapis cezalarının doğrudan çocuk eğitimevlerinde infazına başlanması yerine infaza çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması ve iyi halli olduğunun tespit edilmesi halinde eğitimevlerine ayrılması hüküm altına alınıyor.

Düzenlemeyle çocuk kapalı ceza infaz kurumunda 12-18 yaş grubu çocukların barındırılmasında suç türlerinin de dikkate alınması sağlanıyor. Buna göre, 12-18 yaş grubu çocuklar, suç türleri, cinsiyetleri ve fiziki gelişim durumları göz önüne alınarak çocuk kapalı ceza infaz kurumlarının ayrı ayrı bölümlerinde barındırılacak.

Çocuk hükümlülerin çocuk kapalı ceza infaz kurumundan çocuk eğitimevine ayrılmalarına psikolog, pedagog, çocuk gelişimcisi, sosyal çalışmacı, psikolojik danışman, rehberlik uzmanı ve öğretmen gibi en az bir uzman görevlinin de katılımıyla idare ve gözlem kurulu tarafından en geç 3 ayda bir yapılan değerlendirme sonucunda karar verilecek. Çocuk eğitimevine ayırmaya ilişkin olarak tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen çocuk hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri 6 ayı geçemeyecek.

Terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları ile örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, kasıtlı suçlardan toplam 3 yıl veya daha az hapis cezası ile taksirli suçlardan toplam 5 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkum olan çocuk hükümlüler hakkında verilen cezalar doğrudan çocuk eğitimevlerinde yerine getirilecek.

Doğrudan çocuk eğitimevine alınanlar dahil olmak üzere bu kurumlarda bulunan çocuk hükümlülerden firar edenler veya başka bir fiilden dolayı haklarında tutuklama kararı verilenler idare ve gözlem kurulu kararıyla, kapalı ceza infaz kurumuna iade veya odaya kapatma disiplin cezası alıp, bu cezası kesinleşmiş olanlar veya asayiş ve düzenin sağlanması amacıyla disiplin cezası kesinleşmiş olsa bile eylemi kurum düzeni ya da kişi güvenliği bakımından tehlike oluşturanlar idare ve gözlem kurulu kararıyla çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilecek.

Çocuk hükümlülerin, suç ve ceza türlerine göre, çocuk eğitimevlerine ayrılıp ayrılmamalarına, çocuk eğitimevlerinde geçirecekleri sürelere, çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınmalarına, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınanların çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte gösterilecek.

Kanun'da yapılan düzenlemeyle, Türk Ceza Kanunu'nun kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu hariç olmak üzere, koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında hükümlünün 15 yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği 1 gün 2 gün olarak dikkate alınacak.

Kabahatler Kanunu'na yeni madde ihdas ediliyor

Teklifle, Kabahatler Kanunu'na yeni madde ihdas ediliyor. Kanuna "Amaç dışı bıçak taşıma" başlığıyla eklenen maddeyle, her ne ad altında olursa olsun, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan her tür bıçak ile diğer kesici, delici veya bereleyici aletlerin, Avda ve Sporda Kullanılan Tüfekler, Nişan Tabancaları ve Av Bıçaklarının Yapımı, Alımı, Satımı ve Bulundurulmasına Dair Kanuna göre ruhsatlandırılan yerler ile ilgili yönetmeliğe göre ruhsatlandırılan iş yerleri dışında satışı ve sergilenmesi, 18 yaşından küçük çocuklara satılması ve çocuklar tarafından satın alınması veya taşınması yasaklanacak.

Bu yasaklara uymayanlara 5 bin lira, kabahate konu bıçak veya aletlerin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde ise 10 bin lira idari para cezası verilecek.

Ayrıca bu kabahatin işlendiğini öğrenen işletici veya sorumlunun yetkili makamlara bildirim yapmaması halinde 5 bin lira idari para cezası verilecek. Kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilecek.

Kabahat dolayısıyla idari para cezasına ve el koymaya kolluk görevlileri, mülkiyetin kamuya geçirilmesine mülki amir tarafından karar verilecek.

Kabahati işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış çocuk hakkında çocuğun üstün yararı gözetilerek Çocuk Koruma Kanunu hükümleri uyarınca koruyucu, destekleyici ve yönlendirme tedbirlerine karar verilmesi amacıyla mülki amir tarafından çocuk hâkiminden tedbir talebinde bulunulacak. Bu madde hükmü internet satışları ve mesafeli satışlar için de uygulanacak.

Bir sanat veya mesleğin icrası ve eğitim için gerekli bıçak, şiş ve benzerlerinin icra yerinde ve icra eden kişilerce kullanılması, bulundurulması ve taşınması bu madde hükümlerine tabi olmayacak.

Düzenlemeyle, Çocuk Koruma Kanunu'na yeni madde ekleniyor. Buna göre, ceza sorumluluğu olmayan adli süreçteki çocuklar için çocuklara özgü güvenlik tedbiri niteliğinde "yönlendirme tedbirleri" ihdas ediliyor.

Yönlendirme tedbirleri, ceza sorumluluğu olmayan adli süreçteki çocuklar bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak tanımlanıyor.

Yönlendirme tedbirleri, "sosyal ve toplumsal hizmetler tedbiri", "dijital risklerden korunma tedbiri", "kitap ve kütüphane tedbiri", "çevreye saygı ve çevre temizliği tedbiri" ve "tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılık tedbiri" başlıklarında sıralanıyor.

"Sosyal ve toplumsal hizmetler tedbiri"yle spor kulüpleri, gençlik merkezleri, spor tesisleri ile ilgili kamu kurum ve kuruluşlarında, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere çocukların 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almalarına hükmedilecek.

"Dijital risklerden korunma tedbiri"yle kullandığı telefon cihazı, telefon hattı veya her türlü bilgisayar, tablet ve benzeri dijital cihazın bildirilerek cihazın tedbir kararından sonraki hareketlerini Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından 3 aydan az 2 yıldan fazla olmamak üzere çeşitli takip yazılımlarıyla ilgili kurum denetimine açmaya, riskli olarak tanımlı bazı mecralar, uygulamalar ve dijital platformlara erişimin engellenmesine karar verilecek.

"Kitap ve kütüphane tedbiri", kütüphane ve okuma salonu gibi yerlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almayı veya bu kuruluşların yetkililerince belirlenen eserlerin okunmasını kapsayacak.

"Çevreye saygı ve çevre temizliği tedbiri"yle Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar park, bahçe, sahil gibi belirlenecek bir bölgede çevre temizliği yapmaya, belirlenecek bitkilerin bakımı, ağaçlandırma ve çiçeklendirme faaliyetlerine katılmaya hükmedilecek.

"Tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılık tedbiri"yle Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Yeşilay tarafından yerine getirilmek üzere çocukların sağlıkları için tehlike oluşturan bağımlılıklarının tedavi ve rehabilitasyonu için belirlenecek programları tamamlamaya karar verilecek.

Bu tedbirlerin yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkabilecek direnç veya zorluklara karşı kolluktan yardım istenebilecek.

Ayrıca tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takip vali ve kaymakam tarafından sağlanacak.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek. Eklenen madde ile çocuklara yönelik yeniden topluma kazandırıcı müdahale araçlarının güçlendirilmesi ve yeniden suç işleme riskinin azaltılması amaçlanıyor.

Acil korunma kararı alınması amacıyla 24 saat içinde rapor düzenlenebilecek

Çocuk Koruma Kanunu'na yeni fıkralar ekleniyor.

Buna göre, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığı, davranışsal bağımlılık ya da ağır tehlike arz eden bulaşıcı hastalık nedeniyle kendisi veya başkaları açısından ciddi tehlike oluşturduğu değerlendirilen ve herhangi bir suretle Sağlık Bakanlığına veya üniversitelere bağlı yataklı sağlık kurumlarına gelen veya getirilen çocuk hakkında, tedaviye ihtiyaç bulunduğunun ilgili uzman tabip tarafından tespit edilmesi halinde, acil korunma kararı alınması amacıyla 24 saat içinde rapor düzenlenecek.

Sağlık kurumu, uzman hekim raporunun düzenlendiği tarihten itibaren en geç 24 saat içinde çocuk hâkimine başvuracak. Başvurudan itibaren en geç 48 saat içinde ilgili dal uzman hekiminin yer aldığı 3 uzman hekimden oluşan resmi sağlık kurulu tarafından düzenlenen rapor mahkemeye sunulacak. Hâkim, başvuru ve sağlık kurulu raporunu değerlendirerek talep hakkında en geç 48 saat içinde karar verecek.

Çocuğun sağlık kuruluşuna gelmesi veya getirilmesinden hâkim kararının sağlık kuruluşuna tebliğine kadar geçen sürede, çocuğa gerekli görülen tıbbi müdahale ve tedavi uygulanacak. Bu süreçte ihtiyaç duyulması halinde kolluktan yardım istenebilecek. Kolluk, bu kapsamda yapılan talepleri, kanunla kendisine tanınan yetkiler çerçevesinde yerine getirecek.

Hâkim, çocuğun üstün yararını gözeterek çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerekli görmesi halinde kişisel ilişkinin kurulmasına veya sınırlandırılmasına karar verebilecek. Hâkim, sağlık kurulu raporunu dikkate alarak acil korunma kararının kaldırılmasına, devamına veya çocuğun durumuna uygun başka bir koruyucu ve destekleyici tedbire karar verecek.

Düzenlemeyle, Çocuk Koruma Kanunu'nda yer alan "suça sürüklenen" ibaresi "adli süreçteki" olarak değiştirilecek. Çocuk hakkında kamu davası açılması halinde durum, gerekli idari tedbirlerin alınması amacıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine bildirilecek.

Kanuna eklenen fıkralarla, adli süreçteki çocuklar hakkında yapılan yargılama sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi halinde yönlendirme tedbirlerinden uygun görülen biri veya birkaçı da denetimli serbestlik tedbiri olarak uygulanacak. Bu fıkra uyarınca hükmedilecek yükümlülükler, düzenlemede sayılan kurumlar tarafından yerine getirilecek.

Suçun işlenmesi nedeniyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın az olması halinde adli süreçteki çocuklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için zararın giderilmesi şartı aranmayabilecek.

Çocuk Koruma Kanunu'nda yapılan değişiklikle, 15 yaşını doldurmamış çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunlu olacak. Cumhuriyet savcısı, mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından 15 yaşını doldurmuş çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması halinde, gerekçesi iddianamede veya kararda gösterilecek.

Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin ilgili kurum veya kuruluş tarafından yerine getirilmesi sırasında gerekmesi halinde kolluktan yardım istenebilecek.

Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca, il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takip vali ve kaymakam tarafından sağlanacak. Bu amaçla il ve ilçelerde sekretarya hizmetleri aile ve sosyal hizmetler il müdürlükleri tarafından yürütülecek.

Hâkim veya mahkeme tarafından verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararları, yerine getirilmek üzere ilgili kurum veya kuruluşa gönderilecek.

Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket eden ana, baba, vasi veya bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, fiil suç teşkil etse dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre çocuk hâkimi kararıyla 3 günden 10 güne kadar "tazyik hapsi" ile cezalandırılacak.

Bu kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilecek. Tazyik hapsine ilişkin kararlar, kesinleşmesini müteakip cumhuriyet başsavcılığı tarafından yerine getirilecek. Bu kararlar çocuk hâkimi tarafından ilgili kuruma bildirilecek.

Teklifle, Sosyal Hizmetler Kanunu'nda değişikliğe gidiliyor. Buna göre, Kanun'da tanımlar başlığında yer alan "Çocuk Koruma İlk Müdahale ve Değerlendirme Merkezi"ni açıklamakta kullanılan "suça sürüklenen" ibaresi "adli süreçteki" olarak değiştiriliyor.

Yine Sosyal Hizmetler Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu'nda yapılan değişikliklerde de kanunların farklı maddelerinde geçen "suça sürüklenen" ibareleri "adli süreçteki" olarak değiştirilecek.

“Teklif, ilerleyen günlerde TBMM Genel Kurulu'nun takdirine sunulacaktır”

Teklifin kabul edilmesinin ardından açıklamalarda bulunan Komisyon Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Cüneyt Yüksel, teklifte önemli düzenlemelerin bulunduğunu belirtti.

Görüşmeler sırasında çocuğun üstün yararının esas alındığını vurgulayan Yüksel, kanun teklifinin çocuk adalet sistemine önemli katkılar sunacağını ifade etti.

Yüksel, "Çocuklarımızı her türlü ihmal, istismar ve riskten korumak, onları geleceğe hazırlamak yalnızca hukuk sisteminin değil, herkesin ortak sorumluluğudur. Teklif, ilerleyen günlerde TBMM Genel Kurulu'nun takdirine sunulacaktır." dedi.

***

İran savaşının ABD'ye maliyeti 37,5 milyar dolar olarak açıklandı: Demokratlar "Gerçek maliyet daha fazla" diyerek yalanladı!-Buse Söğütlü-  

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, İran'la savaşın ABD'ye şu ana kadar yaklaşık 37,5 milyar dolara mâl olduğunu açıkladı. Bu, mayıs ayında son açıklanan bilançodan 8 milyar dolarlık bir artış anlamına geliyor. 

Hegseth, Senato Tahsisat Komitesi'ne yaptığı açıklamada, temsilcilerin Pentagon için 87 milyar dolarlık ek bir kongre fonunu acilen onaylaması gerektiğini, bu tutarın 67 milyar dolarının Orta Doğu'daki operasyonlara ayrılacağını belirtti.

Öte yandan oturum, savaş karşıtı protestocular tarafından birkaç kez kesintiye uğradı ve savunma bakanı ile bir senatör arasındaki bağrışmayla sona erdi. Bu, ABD ile İran arasındaki çatışmaların geçen hafta yeniden başlamasından ve bölgede üç Amerikan askerinin öldüğünün doğrulanmasından bu yana Hegseth'in Kongre'deki ilk görünüşü oldu.

Tüm zamanların en yüksek seviyesi

Beyaz Saray, nisan ayında Kongre'den önümüzdeki malî yıl için Pentagon'a 1,5 trilyon dolar ayrılmasını talep etmişti; bu talep ABD askeri harcamalarını modern dönemin tüm zamanlarının en yüksek seviyesine çıkaracak.

Savunma Bakanı Hegseth, komite önünde verdiği ifadesine "tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz" diyerek başladı ve bunun cesur ile hızlı adımlar gerektirdiğini söyledi. Protestocular tarafından sözü kesildikten sonra Hegseth, fon talebinin aciliyet taşıdığını söylemeye devam etti.

Hegseth, "Bu fonlar olmadan; hizmet personellerimize ödeme yapma, teçhizat ile mühimmatı hızla yenileme ve hayati operasyonları aksamadan sürdürme kabiliyetimizi tehdit eden kritik eksikliklerle karşı karşıya kalırız," dedi.

Tahsis edilen her bir doların, ABD askeri güçlerinin "öldürücülüğünü" artırmak ve "güç yoluyla barışı pekiştirmek" için kullanılacağını sözlerine ekledi.

Biden yönetimini suçladı

Senato Tahsisat Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Susan Collins, bütçe ihtiyaçlarının karşılanmaması durumunda etkinin ne olacağı konusunda Hegseth'e sorular yöneltti.

Hegseth, fonlar sağlanmazsa askeri personelin mevcut ve gelecekteki eğitimlerinin kesilmesi gerekeceğini söyleyerek, ordunun yetersiz fonlanması konusunda eski Başkan Joe Biden yönetimini defalarca suçladı.

Hegseth, 37.5 milyon dolar olarak açıkladı

Komitedeki en kıdemli Demokrat Patty Murray, fon talebine karşı çıkarak bunun "pek bir anlam ifade etmediğini" söyledi.

Demokrat Senatör Dick Durbin tarafından İran'daki savaşın şu ana kadar ne kadara mal olduğuna dair bir tahmini olup olmadığı sorulduğunda Hegseth, 37,5 milyar dolar rakamını verdi.

"Gerçek maliyet daha fazla"

İki Demokrat kaynak ve konuya yakın üçüncü bir kaynak, BBC'nin medya ortağı CBS'e yaptıkları açıklamada, İran savaşının gerçek maliyetinin çok daha yüksek olduğuna inandıklarını belirtti.

Mevcut tahminin, hasar gören Amerikan üslerinin inşaat masrafları gibi giderleri içermediğini söylediler.

Üst düzey bir Pentagon yetkilisinin rakamı 29 milyar dolar olarak açıkladığı 12 Mayıs'tan bu yana, savaşın ABD'ye olan mali maliyetine ilişkin resmi bir hükümet tahmini yapılmamıştı.

Pentagon daha önce temsilcilere, savaşın ilk haftasında ABD'ye yaklaşık 11,3 milyar dolara mal olduğunu bildirmişti.

Pentagon başkanı, onaylanması halinde fon talebinin ABD'nin diğer ülkelerin ordularını "geriden takip etmekten" kaçınmasını sağlayacak "nesillere dönük bir yatırım" olacağını savundu.

***

Dünya Bankası Başekonomisti, küresel ekonomi öngörüsünü paylaştı: En kötü senaryonun gerçekleşmesi oldukça yakın -Cengiz Anıl Bölükbaş-

Dünya Bankası Başekonomisti Indermit Gill, Orta Doğu'daki çatışmalar için üç farklı senaryo oluşturduğunu, en kötü senaryonun ise gerçekleşmeye oldukça yaklaştığını söyledi. Gill, ABD-İran savaşının uzaması halinde küresel büyümenin yüzde 1,3'e kadar gerileyebileceği, enflasyonun ise yüzde 4,5'e yükselebileceği uyarısında bulundu. 

Dünya Bankası Başekonomisti Indermit Gill, ABD ile İran arasında tırmanan çatışmaların küresel ekonomi üzerinde ciddi riskler oluşturduğunu belirterek, savaşın uzun sürmesi halinde dünya ekonomisinin keskin şekilde yavaşlayabileceği uyarısında bulundu.

Küresel büyüme yüzde 1,3'e gerileyebilir

Gill'e göre çatışmaların altı ay veya daha uzun sürmesi halinde küresel ekonomik büyüme 2025'teki yüzde 2,9 seviyesinden yüzde 1,3'e kadar gerileyebilir.

Aynı senaryoda küresel tüketici enflasyonunun da yüzde 4,5'e yükselmesi bekleniyor.

Petrol ve gübre arzı küresel fiyatları vurabilir

Başekonomist, savaşın uzaması ve bölgedeki petrol altyapısının zarar görmesi halinde yalnızca enerji fiyatlarının değil, tarım sektörünün de olumsuz etkileneceğini söyledi.

Özellikle gübre üretiminde kullanılan sülfür ile helyum sevkiyatlarının aksaması, gıda üretimini ve küresel gıda fiyatlarını da yukarı çekebilir.

Faizler yükselebilir, borç krizi derinleşebilir

Gill, yükselen enflasyonun merkez bankalarını yeniden faiz artırımlarına zorlayabileceğini belirterek bunun özellikle yüksek borç yükü taşıyan ülkeler için ciddi sorun yaratacağını ifade etti.

Artan borçlanma maliyetlerinin eğitim, sağlık ve kamu yatırımlarına ayrılan kaynakları azaltabileceğini söyleyen Gill, bazı ülkelerin borçlarını çevirmekte zorlanabileceği uyarısında bulundu.

En büyük risk gelişmekte olan ülke

Dünya Bankası verilerine göre düşük ve orta gelirli ülkelerin yaklaşık yüzde 40'ı halihazırda borç sıkıntısı yaşıyor veya bu riskle karşı karşıya bulunuyor.

Gill, faizlerin yükselmesi halinde bu ülke sayısının hızla artabileceğini ve bazı ülkelerin borç affına ihtiyaç duyabileceğini dile getirdi.

ABD, Çin ve Hindistan daha dirençli

Gill, dünyanın en büyük ekonomileri olan ABD, Çin ve Hindistan'ın mevcut çatışmalardan görece daha az etkilendiğini, ancak gelişmekte olan ülkelerin çok daha kırılgan bir yapıya sahip olduğunu söyledi.

Yapay zeka gelişmekte olan ülkeler için fırsat olabilir

Gill, olumsuz tabloya rağmen yapay zekanın gelişmekte olan ülkeler açısından önemli bir fırsat sunduğunu da belirtti.

Dünya Bankası'nın analizine göre, yapay zekadan olumsuz etkilenmesi beklenen çalışanların oranı gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık yüzde 10, gelişmiş ekonomilerde ise yüzde 30 ila 40 seviyesinde bulunuyor.

Gill, doğru yatırımların yapılması halinde yapay zekanın uzun vadede gelişmekte olan ülkelerde verimliliği artırarak ekonomik büyümeye önemli katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Dünya Bankası Başekonomisti Köse: Birçok ülkede bir açlık krizi yaşanabilir.

https://t24.com.tr/ekonomi/dunya-bankasi-basekonomisti-kose-bircok-ulkede-bir-aclik-krizi-yasanabilir,1037857

***

Trump'ın BM Genel Sekreteri adayı FIFA Başkanı Gianni Infantino!-Ozan Darıcı- 

ABD Başkanı Donald Trump, FIFA Başkanı Gianni Infantino'yu yıl sonunda boşalacak Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterliği koltuğu için aday göstereceği iddia edildi.

New York Post gazetesine konuşan ve Trump'a yakın bir kaynak, Infantino'nun dünya çapında saygı gören bir isim olduğunu kaydederken, Portekizli Antonio Guterres'in ardından teşkilatın başına geçmek için Gıanni Infantino'nun aday olarak gösterileceği kaydedildi.

2017 yılından bu yana BM Genel Sekreterliği görevini sürdüren Guterres aralık ayında görevini devredecek.

Infantino'nun adaylığının resmiyet kazanması ise iki aşamalı bir sürece bağlı.

FIFA Başkanı'nın önce BM Güvenlik Konseyi'ndeki 15 üyeden yazılı destek alması, ardından adaylığını BM Genel Kurulu'nda onaylatması gerekiyor.

FIFA Başkanı Infantino, ABD'li oyuncu Folarin Balogun'un kırmızı kart cezasını kaldırmasının ardından yoğun eleştirilere maruz kalmıştı.

***

Yerli turistin popüler tatil rotası akraba evi oldu: Her 3 kişiden 2'si yakınlarını ziyaretine gitti 

Yılın ilk çeyreğinde yurt içinde 11,5 milyon kişi seyahate çıktı. Yerli turistlerin yurt içi seyahat harcamaları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 33,9 artarak 102,3 milyar liraya yükselirken, seyahat başına ortalama harcama 7 bin 221 lira oldu. Seyahate çıkış nedenlerinde yüzde 68,1 ile yakınları ziyaret ilk sırada yer aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, ocak-mart döneminde yurt içinde ikamet eden 11 milyon 520 bin kişi seyahate çıktı. Bir ve daha fazla geceleme kaydıyla gerçekleştirilen yurt içi seyahat sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12 artarak 14 milyon 168 bine ulaştı.

Bu dönemde toplam 73 milyon 622 bin geceleme yapılırken, ortalama geceleme süresi 5,2 gece olarak hesaplandı.

Harcamalarda en büyük pay yeme içmeye

Yerli turistlerin yurt içinde gerçekleştirdiği seyahat harcamaları ilk çeyrekte yıllık bazda yüzde 33,9 artışla 102 milyar 312 milyon 286 bin liraya yükseldi. Toplam harcamanın 94 milyar 552 milyon lirasını kişisel harcamalar, 7 milyar 760 milyon lirasını ise paket tur harcamaları oluşturdu.

Seyahat başına ortalama harcama 7 bin 221 lira olurken, toplam harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 30,9 ile yeme ve içme harcamaları aldı. Bunu yüzde 27,6 ile ulaştırma, yüzde 12,4 ile giyecek ve hediyelik eşya harcamaları izledi.

Geçen yılın aynı dönemine göre yeme ve içme harcamaları yüzde 29,1, ulaştırma harcamaları yüzde 30,1, giyecek ve hediyelik eşya harcamaları ise yüzde 62,2 arttı.

Seyahatlerin çoğu yakın ziyareti için yapıldı

Seyahate çıkış nedenlerinde yüzde 68,1 ile yakınları ziyaret ilk sırada yer aldı. Bunu yüzde 22,3 ile gezi, eğlence ve tatil, yüzde 4,1 ile sağlık amaçlı seyahatler takip etti.

Konaklama tercihlerinde ise arkadaş veya akraba evi açık ara öne çıktı. İlk çeyrekte 59 milyon 228 bin geceleme arkadaş veya akraba evlerinde gerçekleşirken, oteller 5 milyon 652 bin geceleme ile ikinci, kişilerin kendi evleri ise 5 milyon 461 bin geceleme ile üçüncü sırada yer aldı.

***

Murat Ongun, CHP'den istifa etti: Parti gasbedildi; onurum, İmamoğlu ve milyonlarca seçmenin onuru için istifa ediyorum -Sibel Yükler- 

İBB davasında tutuklu İBB Başkan Danışmanı ve Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, CHP'den istifa ettiğini duyurdu. Ongun, istifa dilekçesini CHP Beylikdüzü İlçe Başkanlığı'na ileten Ongun, "Gasp edilmiş partideki üyeliğimden istifa ediyorum. Önce kendi onurum, ardından Ekrem İmamoğlu ve milyonlarca oy vermiş seçmenin onuru adına istifa ediyorum. Yüz binlerce CHP üyesi de umarım aynı tepkiyle onurlarını koruyup, hadsiz muhterislere hadlerini bildirecektir" dedi.

CHP lideri Özgür Özel'in dün partisine veda ederek yeni parti için harekete geçmesinin ardından çok sayıda CHP'li, mutlak butlan Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki partiden istifa etmeye başladı. 

Sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapan Ongun da bu isimlerden biri oldu. Ongun, mutlak butlan yönetiminin sözcüsü Müslim Sarı'nın İBB davasında tutuklu İBB Başjanı Ekrem İmamoğlu'nun savunmasının engellenmesini "Susma hakkını kullandı" şeklinde yorumlamasını sert dille eleştirdi.

İstifasına ilişkin yaptığı açıklamanın sonunda parti üyelerine de seslenen Ongun, istifa çağrısında bulunarak şunları belirtti:

"Bu zor dilekçeyi yazarken Metin Altıok'un mısrası dilimde dolanıyor. 'Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.' Yüreğimin küfünü bu istifa dilekçesiyle, silip atıyorum.

Parti üyeliğimden istifa ediyor ve bu istifa metnini üzülerek Türkiye'nin en başarılı ilçe örgütüne gönderiyorum.

CHP'ye hizmet, birilerinin övünç nişanesi yaptığı gibi salt zaman meselesi değildir. Başarı meselesidir. Milyonlarca CHP'linin on yıllardır beklediği başarıları, Beylikdüzü CHP örgütü ve lideri Sayın Ekrem İmamoğlu bu parti mensuplarına yaşatmıştır.

Hal böyleyken; Ankara'da butlan sözcüsü, Sn. İmamoğlu'nun savunmasının engellenmesini 'Susma Hakkını Kullandı' diye yorumlamıştır. Aynı gece çakma kayyum İstanbul İl Başkanlığı'nda asılı olan pankartını, polis kontrolünde indirtmiştir. Bu 2 saldırı da alçakça ve haincedir. Bu ifade bu kararın müelliflerini de tasvir etmektedir.

Eşek dili yemedim ki, sesim çıkmasın. Bu dilekçeyle gasp edilmiş partideki üyeliğimden istifa ediyorum. Önce kendi onurum, ardından Ekrem İmamoğlu ve milyonlarca oy vermiş seçmenin onuru adına istifa ediyorum. Yüz binlerce CHP üyesi de, umarım aynı tepkiyle onurlarını koruyup, hadsiz muhterislere hadlerini bildirecektir."

***

OECD kurumlar vergisi raporunu yayımladı: Sorun vergi oranı mı, vergi matrahı mı?-Murat Batı- 

OECD’nin 2026 Kurumlar Vergisi İstatistikleri Raporu, küresel vergi sisteminin önemli bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. Yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme yarışı büyük ölçüde durmuş olsa da ülkeler arasındaki vergi rekabeti sona ermiş değil; yalnızca biçim değiştirmiş durumda. Rekabet artık genel vergi oranlarından çok, efektif vergi yükü, AR-GE teşvikleri, patent gelirlerine sağlanan avantajlar ve vergi matrahını etkileyen diğer düzenlemeler üzerinden yürütülüyor.

https://www.oecd.org/en/publications/corporate-tax-statistics-2026_73af6222-en/full-report.html

OECD, ülkelerin kurumlar vergisi sistemlerindeki gelişmeleri karşılaştırmalı olarak ortaya koyan Corporate Tax Statistics 2026 raporunu 21 Temmuz Salı günü öğlen saatlerinde yayımladı.

Bu yıl sekizincisi hazırlanan rapor; kurumlar vergisi gelirlerinden kanuni ve efektif vergi oranlarına, stopajlardan vergi anlaşmalarına, AR-GE teşviklerinden matrah aşındırma ve kâr aktarımıyla (BEPS) mücadele araçlarına kadar oldukça geniş bir veri seti sunuyor.

Rapor ayrıca, büyük çok uluslu şirket gruplarının ülke bazlı raporlama kapsamında bildirdiği gelir, kâr, vergi, çalışan ve maddi varlık verilerini toplulaştırılmış şekilde analiz ediyor. Böylece yalnızca ülkelerde uygulanan kurumlar vergisi oranlarını değil, bu oranların yatırımlar üzerindeki gerçek etkisini ve çok uluslu şirketlerin kârlarının hangi ülkelerde vergilendirildiğini de değerlendirme imkânı sağlıyor.

Türkiye de rapordaki karşılaştırmaların önemli bir bölümünde yer alıyor. Türkiye, standart kurumlar vergisi oranı bakımından dünya ortalamasının üzerinde yer almasına rağmen, kurumlar vergisinin milli gelir ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek görünmüyor. OECD verileri, bu sonucun yalnızca vergi oranıyla açıklanamayacağını; vergi matrahının yapısı, teşvikler ve vergi sisteminin diğer unsurlarının da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Kurumlar vergisi gelirleri hâlâ yüksek ancak 2022’ye göre geriledi

OECD raporundaki kurumlar vergisi geliri verileri 2023 yılına ait. Bunun temel nedeni, ülkeler arasında karşılaştırılabilir ve kesinleşmiş gelir verilerinin belirli bir gecikmeyle elde edilebilmesi.

Rapora göre, verisi bulunan 135 ülkede kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki ortalama payı 2022 yılında yüzde 17,8 iken 2023 yılında yüzde 17,3’e geriledi. Aynı dönemde kurumlar vergisi gelirlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı da yüzde 3,6’dan yüzde 3,5’e düştü.

Ancak bu sınırlı gerileme, kurumlar vergisinin kamu gelirleri içindeki önemini kaybettiği anlamına gelmiyor. OECD’ye göre kurumlar vergisi gelirleri hem pandemi öncesindeki düzeylerin hem de küresel finansal kriz öncesinde ulaşılan zirvelerin üzerinde seyretmeye devam ediyor. Raporda, 2023 yılındaki sınırlı düşüşün önemli ölçüde pandemi sonrasında olağanüstü seviyelere ulaşan şirket kârlılıklarının normalleşmesinden kaynaklandığı, dolayısıyla bunun kurumlar vergisinin kamu maliyesindeki öneminin azaldığı şeklinde yorumlanmaması gerektiği vurgulanıyor.

Kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı bölgelere göre önemli ölçüde değişiyor. Bu oran 2023 yılında OECD ülkelerinde ortalama yüzde 11,9 iken Latin Amerika ve Karayipler’de yüzde 18,7, Asya-Pasifik ülkelerinde yüzde 19,5 ve Afrika ülkelerinde yüzde 21,4 düzeyinde gerçekleşti.

İlk bakışta bu tablo, gelişmekte olan ülkelerin şirketleri daha ağır vergilendirdiği izlenimini verebilir. Ancak OECD bu konuda önemli bir uyarıda bulunuyor. Kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüksek olması, şirketlerden mutlaka daha fazla vergi toplandığı anlamına gelmiyor. Bazı ülkelerde kişisel gelir vergisi, sosyal güvenlik primleri ve tüketim vergileri gibi diğer vergi gelirlerinin görece düşük olması da kurumlar vergisinin toplam içindeki payını yükseltebiliyor.

Nitekim kurumlar vergisi gelirlerinin milli gelire oranına bakıldığında bölgeler arasındaki fark önemli ölçüde daralıyor. Kurumlar vergisi gelirlerinin GSYH’ye oranı OECD ile Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinde ortalama yüzde 3,8 iken Asya-Pasifik’te yüzde 3,4, Afrika’da ise yüzde 3,3 düzeyinde bulunuyor.

Dolayısıyla kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki yüksek payı, her zaman şirketlerden daha fazla kurumlar vergisi tahsil edildiği anlamına gelmiyor. OECD’nin de işaret ettiği gibi, bu farklılık çoğu zaman kurumlar vergisinin büyüklüğünden ziyade ülkelerin diğer vergi kaynaklarından ne ölçüde gelir elde edebildiğini ve genel vergi yapısını yansıtıyor.

Türkiye’de kurumlar vergisi gelirleri ne durumda?

Raporda sayfa 16’daki 2023 yılı grafiğine göre Türkiye’de kurumlar vergisi gelirlerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 3 düzeyinde bulunuyor. Bu oran, rapor kapsamındaki 135 ülkenin yüzde 3,5 olan ortalamasının ve OECD ülkelerinin yüzde 3,8 olan ortalamasının altında.

Kurumlar vergisi gelirlerinin Türkiye’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı ise grafikte yaklaşık yüzde 12-13 aralığında görülüyor. Bu oran yüzde 11,9’luk OECD ortalamasına yakın olmakla birlikte, rapor kapsamındaki ülkelerin yüzde 17,3 olan genel ortalamasının altında kalıyor.

OECD, Türkiye’ye ilişkin bu oranları metin içinde ayrıca sayısal olarak vermediğinden, bu değerlendirme rapordaki grafiklerden yaptığımız yorumlamalara dayanmaktadır.

Bununla birlikte grafiklerin ortaya koyduğu genel tablo oldukça önemli.

Şöyle ki Türkiye’de standart kurumlar vergisi oranı dünya ortalamasının üzerinde olmasına rağmen, kurumlar vergisi gelirlerinin milli gelir ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek görünmüyor.

Ancak buradan hareketle doğrudan bir vergi kaybı sonucuna ulaşmak doğru olmaz. OECD de ülkeler arasındaki kurumlar vergisi geliri farklılıklarının yalnızca vergi oranlarıyla açıklanamayacağını özellikle vurguluyor. Şirket kârlılığı, ekonomik döngü, kurumlar vergisi matrahının büyüklüğü, şirketleşme düzeyi, zarar mahsubu kuralları, yatırım ve vergi teşvikleri ile kazançların vergilendirilmesini erteleyen düzenlemeler de tahsil edilen kurumlar vergisini doğrudan etkiliyor.

Türkiye bakımından da istisna ve indirimlerin kapsamı, yatırım teşvikleri, geçmiş yıl zararlarının mahsubu, şirket kârlılığının seyri, kayıt dışılık, ekonomik yapının özellikleri ve yüksek enflasyonun şirket bilançoları üzerindeki etkisi birlikte değerlendirilmeli.

Dolayısıyla Türkiye açısından yalnızca kurumlar vergisi oranı yüzde kaç? sorusunu sormak yeterli değil. Asıl mesele, bu oranın ne kadar geniş bir vergi matrahına uygulandığı ve kanunda yer alan oranın ne ölçüde fiilî vergi yüküne ve vergi tahsilatına dönüştüğüdür.

Kurumlar vergisi oranlarındaki küresel düşüş şimdilik durdu

Rapora göre dünya genelinde yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme eğilimi, son yıllarda büyük ölçüde yavaşladı ve yerini daha istikrarlı bir görünüme bıraktı.

Merkezi ve yerel yönetim oranlarının birlikte dikkate alındığı ortalama kanuni kurumlar vergisi oranı 2000 yılında yüzde 28 iken 2019 yılında yüzde 21,5’e kadar gerilemişti. Bu düşüş, ülkelerin yatırımları, şirket merkezlerini ve hareketli sermayeyi çekebilmek amacıyla kurumlar vergisi oranlarını aşağı çektiği vergi rekabetinin en belirgin sonuçlarından biriydi.

Ancak 2020 ile 2026 yılları arasında ortalama oran büyük ölçüde sabit kaldı. Ortalama kanuni kurumlar vergisi oranı hem 2020’de hem de 2026’da yüzde 21,2 olarak belirlendi. Aradaki yıllarda küçük değişiklikler yaşansa da yaklaşık 20 yıl süren aşağı yönlü eğilimin şimdilik durduğu görülüyor.

Bu durum, kurumlar vergisi oranlarının bundan sonra hiç düşmeyeceği anlamına gelmiyor. Ancak ülkelerin birbirleriyle rekabet ederek oranları sürekli aşağı çektiği dönemin en azından hız kaybettiğini söylemek mümkün.

Bunda, kamu harcamalarının finansmanına duyulan ihtiyacın yanı sıra OECD ve G20 öncülüğünde yürütülen matrah aşındırma ve kâr aktarımıyla mücadele (BEPS) çalışmaları ile küresel asgari kurumlar vergisini öngören İki Sütunlu Çözüm (Two-Pillar Solution) sürecinin de etkisi bulunuyor.

Rapora göre 2026 yılında kapsamdaki 146 ülkenin 25’inde standart kurumlar vergisi oranı yüzde 30 veya üzerinde. Buna karşılık 11 ülkede standart kurumlar vergisi oranı sıfır ya da bir kurumlar vergisi sistemi bulunmuyor. Barbados, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise standart kurumlar vergisi oranı yüzde 9 olarak uygulanıyor.

Tüm ülkelerin kurumlar vergisi oranları ve mukayese için 19 Aralık 2025’te yazdığım bu yazıya bakabilirsiniz.

Kurumlar vergisi oranlarındaki küresel düşüş durmuş görünse de ülkeler arasındaki oran farklılıkları hâlâ oldukça büyük. Bu tablo, vergi rekabetinin tamamen sona erdiğini değil, önceki yıllara göre farklı bir evreye girdiğini gösteriyor.

Türkiye’nin yüzde 25’lik oranı ortalamanın üzerinde

Türkiye’de genel kurumlar vergisi oranı yüzde 25. Bankalar, finansal kuruluşlar, elektronik ödeme ve para kuruluşları, sigorta ve reasürans şirketleri ile bazı sermaye piyasası kurumlarının kazançları bakımından ise yüzde 30 oran uygulanıyor.

OECD karşılaştırması standart kurumlar vergisi oranı üzerinden yapıldığı için Türkiye raporda yüzde 25’lik oranla yer alıyor.

Türkiye’nin standart oranı, rapor kapsamındaki ülkelerin yüzde 21,2 olan ortalamasının yaklaşık 3,8 puan üzerinde.

Türkiye böylece yüzde 30 veya daha yüksek oran uygulayan ülkeler arasında yer almıyor. Bununla birlikte düşük kurumlar vergisi oranlarıyla yatırım ve sermaye çekmeye çalışan ülkeler grubunda da bulunmuyor.

Türkiye’de kurumlar vergisi oranının son yıllarda sık sık değiştirilmiş olması da dikkat çekiyor. Uzun süre yüzde 20 olarak uygulanan oran önce yüzde 22’ye, ardından geçici olarak yüzde 25’e çıkarıldı; daha sonra yüzde 23’e indirildi ve 2023 yılında yeniden yüzde 25’e yükseltildi.

Oranın sık değiştirilmesi, kurumlar vergisinin yalnızca uzun vadeli bir vergi politikası aracı olarak değil, bütçenin kısa vadeli gelir ihtiyacını karşılamaya yönelik bir araç olarak da kullanıldığını düşündürüyor.

Ancak OECD’nin de ortaya koyduğu gibi, kanunda yer alan kurumlar vergisi oranı tek başına şirketlerin fiilen katlandığı vergi yükünü göstermiyor. Vergi matrahının kapsamı, amortisman kuralları, yatırım teşvikleri, istisna ve indirimler ile nakdi sermaye artışına sağlanan indirim gibi düzenlemeler, şirketlerin efektif vergi yükünü önemli ölçüde değiştirebiliyor. Bu nedenle OECD, kanuni kurumlar vergisi oranlarının yanında efektif ortalama ve efektif marjinal vergi oranlarını da ayrıca hesaplıyor.

Kanuni oran ile efektif oran aynı şey değil

Bir ülkede kurumlar vergisi oranının yüzde 25 olması, o ülkedeki her yatırımın getirisinin fiilen yüzde 25 oranında vergilendirildiği anlamına gelmez.

Amortisman kuralları, yatırım indirimleri, finansman biçimi, öz sermayeye sağlanan avantajlar ve diğer vergi düzenlemeleri yatırımlar üzerindeki gerçek vergi yükünü değiştirebilir.

OECD bu nedenle ileriye dönük iki ayrı efektif vergi oranı hesaplıyor.

Bunlardan ilki efektif ortalama vergi oranı. Bu oran, kârlı bir yatırım projesinin ekonomik getirisi üzerindeki ortalama vergi yükünü ölçüyor. Özellikle şirketlerin alternatif yatırım yerleri arasında seçim yaparken karşılaşacakları vergi yükünü değerlendirmeleri bakımından önem taşıyor.

İkincisi ise efektif marjinal vergi oranı. Bu oran, ancak sermaye maliyetini karşılayabilecek kadar getiri sağlayan marjinal bir yatırım üzerindeki vergi yükünü gösteriyor. Başka bir ifadeyle, verginin yeni bir yatırımın yapılıp yapılmaması kararını ne ölçüde etkilediğine ilişkin fikir veriyor.

Rapora göre 2025 yılında efektif vergi oranları ülkeler arasında önemli ölçüde farklılaşıyor. Ayrıca aynı ülke içinde bina, makine, stok ve maddi olmayan duran varlık yatırımları da farklı efektif vergi yükleriyle karşılaşabiliyor.

OECD hesaplamalarına göre Türkiye’nin efektif ortalama vergi oranı, yüzde 25’lik standart kanuni oranın altında görünüyor. Raporda Türkiye bakımından bunun öne çıkan nedenlerinden biri, yeni öz sermayeye belirli bir vergi avantajı sağlayan nakdi sermaye artışı indirimi.

Türkiye’de nakdi sermaye artışı nedeniyle hesaplanan faiz indirimi, kanunda öngörülen şartlar çerçevesinde hesaplanan tutarın kurum kazancından indirilmesine imkân tanıyor. OECD bu tür uygulamaları, kurumların öz sermaye finansmanını teşvik eden allowance for corporate equity (ACE) düzenlemeleri kapsamında değerlendiriyor.

Bu tür düzenlemelerin temel amacı, borçlanma faizlerinin gider olarak indirilebilmesi nedeniyle borç finansmanının öz sermayeye karşı sahip olduğu vergi avantajını azaltmaktır.

Dolayısıyla yalnızca kanunda yer alan kurumlar vergisi oranına bakılarak ülkelerin yatırım üzerindeki gerçek vergi yükü hakkında kesin bir sonuca ulaşmak mümkün değil. OECD’nin de ortaya koyduğu gibi, kanuni oran ile efektif vergi yükü arasındaki farkı belirleyen temel unsurlar, vergi matrahının nasıl belirlendiği ve yatırımlara ilişkin vergi kuralları oluyor. 

Stopaj oranları ülkeler arasında ciddi biçimde değişiyor

Raporda ele alınan önemli başlıklardan biri de şirketlerin başka ülkelere yaptığı temettü, faiz ve gayrimaddi hak bedeli ödemeleri üzerinden uygulanan stopaj oranları.

2026 yılında rapor kapsamındaki ülkelerde ortalama kanuni stopaj oranı temettülerde yüzde 12,2, faizlerde yüzde 12,8 ve gayrimaddi hak bedellerinde yüzde 14,5 olarak hesaplanıyor.

Ancak ülkeler arasındaki farklılık oldukça büyük.

12 ülkede temettü ödemelerine uygulanan kanuni stopaj oranı yüzde 30 veya üzerinde. Faiz ödemelerinde 10, gayrimaddi hak bedeli ödemelerinde ise 11 ülke en az yüzde 30 oranında stopaj uyguluyor.

Buna karşılık temettülerde sıfır stopaj uygulayan 37, faizlerde sıfır stopaj uygulayan 34 ve gayrimaddi hak bedellerinde sıfır stopaj uygulayan 27 ülke bulunuyor.

Türkiye’de de temettü, faiz ve gayrimaddi hak bedeli ödemelerinde uygulanacak stopaj oranları ödemenin niteliğine, alıcının statüsüne ve ilgili mevzuata göre değişebiliyor. Bununla birlikte iç hukukta öngörülen genel kâr payı stopaj oranı yüzde 15 olup, bu oran OECD raporunda yer alan yüzde 12,2’lik ortalamanın üzerinde bulunuyor.

Elbette sınır ötesi işlemlerde uygulanacak gerçek stopaj oranını yalnızca iç hukuk belirlemiyor. Türkiye’nin taraf olduğu çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları, gerekli şartların sağlanması hâlinde iç hukukta öngörülen stopaj oranlarını sınırlandırabiliyor.

Vergi anlaşmaları stopaj yükünü azaltıyor

OECD’nin karşılaştırmasına göre vergi anlaşmaları, sınır ötesi temettü, faiz, gayrimaddi hak ve belirli hizmet ödemeleri üzerindeki kaynak ülke vergilemesini önemli ölçüde azaltıyor.

Özellikle teknik hizmet ödemelerinde anlaşmalarda öngörülen oranlar oldukça düşük. Rapora göre ikili vergi anlaşmalarının yüzde 80’inden fazlasında teknik hizmetler üzerindeki anlaşma oranı yüzde 5’in altında bulunuyor.

Bunun nedenlerinden biri, birçok vergi anlaşmasında teknik hizmet gelirlerinin ayrı bir gelir unsuru olarak değil, işletme kazancı kapsamında değerlendirilmesi. Bu durumda kaynak ülkenin vergileme yapabilmesi için hizmeti sunan işletmenin o ülkede bir iş yerine sahip olması gerekiyor.

Dünya genelinde ikili vergi anlaşmalarının sayısı 1990 yılında 1.063 iken 2026 yılında 5.300’ün üzerine çıkmış durumda. Bununla birlikte anlaşma ağındaki büyüme son yıllarda yavaşladı. 2017 ile 2026 yılları arasında 454 yeni ikili vergi anlaşması imzalandı.

OECD ülkelerinde ülke başına ortalama anlaşma sayısı 70 civarında iken Afrika ile Latin Amerika ve Karayipler bölgelerinde bu ortalama 20’nin altında kalıyor.

Türkiye de geniş bir çifte vergilendirmeyi önleme anlaşması ağına sahip. Ancak bu anlaşmalar yalnızca çifte vergilendirmeyi önleyen metinlerden ibaret değil. Aynı zamanda Türkiye’nin kaynak ülke olarak temettü, faiz, gayrimaddi hak ve diğer bazı gelir unsurları üzerindeki vergilendirme yetkisini de sınırlandırabiliyor.

Bu tablo, Türkiye açısından da önemli bir dengeye işaret ediyor. Bir yandan uluslararası yatırımları teşvik eden ve hukuki öngörülebilirliği artıran geniş bir vergi anlaşması ağına sahip olmak önemli. Diğer yandan bu anlaşmalar müzakere edilirken, Türkiye’nin kaynak ülke olarak vergilendirme yetkisinin gereğinden fazla daralmamasına ve vergi matrahının korunmasına da özen gösterilmesi gerekiyor. 

AR-GE teşvikleri vergi rekabetinin yeni alanı

Kurumlar vergisi rekabeti artık yalnızca genel vergi oranlarının düşürülmesi üzerinden yürümüyor. Ülkeler, AR-GE faaliyetlerine, patent gelirlerine ve diğer maddi olmayan varlıklara yönelik özel vergi avantajları sağlayarak şirketlerin yatırımlarını ve fikrî mülkiyet gelirlerini kendi ülkelerine çekmeye çalışıyor.

OECD raporu, AR-GE’ye yönelik vergi teşviklerini iki temel grupta inceliyor.

Birincisi, AR-GE harcaması yapılırken sağlanan harcama temelli teşvikler. Bunlar ek indirim, vergi kredisi, hızlandırılmış amortisman veya çalışan giderlerine yönelik destekler şeklinde uygulanabiliyor.

İkincisi ise AR-GE sonucunda ortaya çıkan patent ve benzeri fikrî mülkiyet gelirlerine daha düşük vergi uygulanmasını sağlayan gelir temelli teşvikler.

Rapora göre AR-GE yatırımlarına yönelik harcama temelli vergi teşviklerinin cömertliği son yıllarda büyük ölçüde istikrar kazandı. 2025 yılında bu teşvikler, kapsanan ülkelerde AR-GE yatırımlarına ilişkin efektif ortalama vergi oranını standart vergi uygulamasına göre ortalama yüzde 34,8 azalttı. Başka bir ifadeyle, teşvikler dikkate alındığında AR-GE yatırımlarının vergi yükü önemli ölçüde düşüyor.

Gelir temelli teşviklerin ortalama cömertliğinde ise son yılda sınırlı bir artış görüldü. Bunun nedeni bazı ülkelerde yeni rejimlerin uygulamaya konulması veya mevcut rejimlerin daha avantajlı hâle getirilmesi. Buna karşılık bazı ülkeler de sağladıkları avantajları sınırlandırdı.

OECD burada önemli bir ayrım yapıyor.

AR-GE teşvikleri araştırma, geliştirme ve yenilik faaliyetlerini desteklemek amacıyla kullanılabiliyor. Ancak özellikle patent ve diğer hareketli maddi olmayan varlıklardan elde edilen gelirlere yönelik düşük vergileme, ülkeler arasındaki vergi rekabetinin önemli araçlarından biri hâline de gelebiliyor.

Türkiye’de de AR-GE ve tasarım indirimleri, teknoloji geliştirme bölgelerinde elde edilen belirli kazançlara yönelik istisnalar ile AR-GE personeline ilişkin çeşitli vergi teşvikleri bulunuyor.

Bununla birlikte bu teşviklere ilişkin Türkiye değerlendirmesi yapılırken, raporun doğrudan ölçmediği bir hususu ayrıca vurgulamak gerekiyor. Vergi teşviklerinin başarısı, mükelleflere ne kadar vergi avantajı sağladığından çok; bu avantajların ne ölçüde yenilikçi üretime, patent geliştirilmesine, yüksek katma değerli ihracata ve nitelikli istihdama dönüştüğüyle ölçülmeli. 

BEPS ile mücadele araçları yaygınlaşıyor

OECD/G20 Matrah Aşındırma ve Kâr Aktarımı Projesi (BEPS), çok uluslu şirketlerin ülkelerin vergi mevzuatları arasındaki farklılıklardan yararlanarak kazançlarını düşük vergili ülkelere aktarmasını ve bazı kazançların hiçbir ülkede ya da uzun süre vergilendirilmemesini önlemeyi amaçlıyor.

Rapora göre 2026 yılında 46 ülke, hibrit uyumsuzlukların etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeleri uyguladığını bildirdi. Hibrit uyumsuzluklar, aynı ödeme, finansal araç veya kuruluşun iki ülkede farklı hukuki ya da vergisel biçimde nitelendirilmesinden yararlanılarak çifte indirim veya bir ülkede indirilen ödemenin diğer ülkede vergilendirilmemesi gibi sonuçlar doğurmasına dayanıyor.

Kontrol edilen yabancı kurum düzenlemelerine sahip ülke sayısı ise 57’ye yükseldi. Bu sayı 2019 yılında 49’du. Bu kurallar, bir ülkede yerleşik ana şirketin kontrol ettiği düşük vergili yabancı kurumlarda bıraktığı belirli kazançların, fiilen dağıtılmasa bile ana şirketin bulunduğu ülkede vergilendirilmesine imkân tanıyor. OECD, bu kuralların yüksek gelirli ülkelerde daha yaygın olduğunu da belirtiyor.

Faiz giderlerinin indirimini sınırlayan düzenlemeler daha yaygın. Rapora göre 2026 yılında 89 ülkede toplam 111 faiz sınırlama kuralı bulunuyor. Bu sayı, 2019 yılında faiz sınırlama düzenlemesine sahip 67 ülkeye göre önemli bir artışa işaret ediyor.

En sık kullanılan yöntem, borç/öz kaynak oranına dayanan örtülü sermaye kuralları. Raporda 44 ülkede bu tür düzenlemelerin bulunduğu belirtiliyor. Bunu 27 ülkede uygulanan sabit oran kuralları izliyor. Net faiz giderinin FAVÖK’e (Faiz, Amortisman ve Vergi Öncesi Kâr) (EBITDA-Earnings Before Interest, Taxes, Depreciation and Amortization) oranını esas alan bu tür kurallarda en yaygın sınır ise yüzde 30.

Türkiye’de de kontrol edilen yabancı kurum kazancı, örtülü sermaye ve finansman gider kısıtlamasına ilişkin düzenlemeler bulunuyor. Bununla birlikte Türkiye’de uygulanan finansman gider kısıtlamasının, OECD’nin önerdiği net faiz gideri/FAVÖK esaslı sabit oran kuralıyla aynı yapıda olmadığını da belirtmek gerekiyor.

Ancak bir kuralın mevzuatta bulunması ile etkili biçimde uygulanması aynı şey değil. Çok uluslu şirket yapılarının denetlenebilmesi için vergi idaresinin uluslararası bilgi değişimi, transfer fiyatlandırması, veri analizi ve uzman personel kapasitesinin de güçlü olması gerekiyor.

Patent gelirlerine sağlanan vergi avantajlarının tamamı uygun bulunmadı

Rapor, BEPS’in 5’inci Eylemi kapsamında patent ve diğer fikrî mülkiyet gelirlerine yönelik tercihli vergileme uygulamalarını da inceliyor.

2026 yılında 50 ülkede patent ve diğer fikrî mülkiyet gelirlerine yönelik toplam 65 tercihli vergileme uygulamasıbulunuyor. Bunların 46’sı zararlı olmadığı değerlendirilen uygulamalar arasında yer alıyor. Bir uygulama potansiyel olarak zararlı görülmekle birlikte fiilen zararlı bulunmamış, bir uygulamaya ilişkin inceleme ise devam ediyor.

6 uygulama, BEPS’in 5’inci Eylem standardına uyum sağlamak amacıyla değiştirilme veya kaldırılma sürecinde bulunuyor. 11 uygulama ise 2026 yılı itibarıyla tamamen yürürlükten kaldırılmış durumda.

Bu veriler, kurumlar vergisi rekabetinin artık yalnızca genel vergi oranları üzerinden yürütülmediğini açıkça gösteriyor. Özellikle patent ve diğer maddi olmayan varlıklardan elde edilen gelirlere sağlanan vergi avantajları, uluslararası vergi rekabetinin önemli araçlarından biri hâline gelmiş durumda.

Zorunlu bildirim kurallarında dünya hâlâ geride

OECD’nin BEPS kapsamında önerdiği araçlardan biri de agresif vergi planlaması içeren belirli işlemlerin mükellefler veya vergi danışmanları tarafından vergi idaresine bildirilmesi.

Bu düzenlemeler sayesinde vergi idarelerinin yeni vergi planlama yöntemlerini yıllar sonra yapılan vergi incelemeleri sonucunda değil, daha uygulanmaya başlanmadan veya ilk aşamalarında tespit edebilmesi amaçlanıyor.

Buna rağmen 2026 yılında yalnızca 33 ülke zorunlu bildirim sistemine sahip olduğunu bildirmiş. Bu ülkelerin büyük bölümü Avrupa Birliği üyesi. Buna karşılık 113 ülke böyle bir sisteme sahip olmadığını bildirmiş.

Türkiye’de ise BEPS’in 12’nci Eyleminde öngörülen modele karşılık gelen ve agresif vergi planlaması düzeneklerini genel olarak kapsayan bir zorunlu bildirim sistemi bulunmuyor. Bu değerlendirme, OECD raporunun Türkiye hakkında açıkça yaptığı bir tespit değil; raporda yer alan karşılaştırmalı veriler ile Türk mevzuatının birlikte değerlendirilmesinden ulaşılan bir sonuç niteliği taşıyor.

Çok uluslu şirketler artık ülke ülke raporlanıyor

BEPS Projesi’nin en önemli şeffaflık araçlarından biri ülke bazlı raporlama sistemidir. Bu sistem kapsamında belirli büyüklüğün üzerindeki çok uluslu şirket grupları; hangi ülkede ne kadar gelir elde ettiklerini, ne kadar kâr beyan ettiklerini, ne kadar vergi ödediklerini, kaç çalışan istihdam ettiklerini ve ne kadar maddi varlığa sahip olduklarını ülke bazında raporluyor.

Bu raporların amacı, bu bilgiler üzerinden doğrudan vergi tarh etmek değil. Asıl amaç, vergi idarelerine transfer fiyatlandırması ve diğer matrah aşındırma risklerini tespit edebilmeleri için bir risk değerlendirme aracı sunmak.

Rapora göre 2026 mali yılı itibarıyla 120 ülkede ülke bazlı rapor sunulmasını zorunlu kılan mevzuat bulunuyor.

OECD’nin 2023 yılına ait toplulaştırılmış ülke bazlı raporlama istatistiklerinin ana veri setinde 8.985 çok uluslu şirket grubuna ilişkin bilgiler yer alıyor. Yönetici özetinde ise yaklaşık 9.400 çok uluslu şirket grubuna ait verinin değerlendirildiği belirtiliyor.

Söz konusu veriler, 60 merkez ülkeden ve 233’e kadar bağlı işletme ülkesinden gelen bilgileri içeriyor. Buna karşılık 5 ülke, kendilerine herhangi bir ülke bazlı rapor sunulmadığını bildirmiş. Türkiye de OECD’ye ülke bazlı raporlama verisi sağlayan ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye 48 çok uluslu şirket grubuna ilişkin veri sundu

Türkiye’nin OECD’ye ilettiği veriler, merkezi Türkiye’de bulunan 48 çok uluslu şirket grubuna ait ülke bazlı raporlardan oluşuyor. Bu şirketlerin yurt dışındaki faaliyetleri ise 26 ayrı ülke veya ülke grubu bazında raporlanmış durumda.

OECD tablolarındaki rakamlar toplam büyüklükleri değil, rapor kapsamındaki çok uluslu şirket grupları için hesaplanan ortalama değerleri gösteriyor. Buna göre Türkiye’nin OECD’ye sunduğu 48 ülke bazlı raporda, grup başına ortalama ilişkili olmayan taraflardan elde edilen gelir yaklaşık 10 milyar 865 milyon dolar, nakit ve nakit benzerleri dışındaki maddi varlıklar 3 milyar 554 milyon dolar, tahakkuk eden kurumlar vergisi 129 milyon dolar ve çalışan sayısı 21.293 olarak hesaplanıyor.

Bu veriler, Türkiye ekonomisinin tamamını veya Türkiye’de faaliyet gösteren tüm şirketleri temsil etmiyor. Yalnızca ülke bazlı raporlama yükümlülüğü bulunan, merkezi Türkiye’de yer alan büyük çok uluslu şirket gruplarının ortalama göstergelerini ortaya koyuyor.

Burada yer alan tahakkuk eden kurumlar vergisi, şirketlerin ilgili hesap dönemine ilişkin muhasebeleştirdikleri vergi tutarını ifade ediyor. Bu tutar, aynı dönemde fiilen ödenen nakit vergiden farklı olabileceği için verilerin bu ayrım dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Büyük çok uluslu şirketlerin vergi gelirlerindeki payı yükseliyor

OECD raporuna göre büyük çok uluslu şirketler, ülkelerin kurumlar vergisi gelirlerinde önemli bir paya sahip. Ülke bazlı raporlama verisi sağlayan ülkelerde bu şirketlerin toplam kurumlar vergisi gelirlerine katkısı 2017 yılında ortalama yüzde 42,8 iken, 2023 yılında yüzde 44,5’e yükseldi.

Bazı ülkelerde bu oran çok daha yüksek. OECD verilerine göre ülke bazlı raporlama kapsamındaki çok uluslu şirketlerin kurumlar vergisi gelirlerine katkısı Singapur’da yüzde 81, Arjantin’de yüzde 78 ve Tayland’da yüzde 60düzeyinde.

Türkiye’de ise ülke bazlı raporlama kapsamındaki yerli ve yabancı çok uluslu şirketlerin tahakkuk eden kurumlar vergisinin toplam kurumlar vergisi gelirlerine oranı yüzde 27. Bu oran, kurumlar vergisi gelirlerinin dörtte birinden fazlasının ülke bazlı raporlama kapsamındaki büyük çok uluslu şirketlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Türkiye, verileri bulunan ülkeler için hesaplanan yüzde 44,5’lik ortalamanın altında kalıyor.

Ancak bu fark, tek başına Türkiye’de çok uluslu şirketlerin daha az vergilendirildiği anlamına gelmiyor. Ülkelerin ekonomik yapıları, kurumlar vergisi mükellefi profilleri, ülke bazlı raporlama kapsamına giren şirket sayıları ve veri kapsamı önemli ölçüde farklılık gösteriyor.

Buna rağmen yüzde 27’lik pay, büyük çok uluslu şirketlerin transfer fiyatlandırması, grup içi finansman, gayrimaddi hak ödemeleri ve diğer sınır ötesi işlemlerinin Türkiye’nin kurumlar vergisi gelirleri açısından önemli bir ağırlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Kârlar ile gerçek ekonomik faaliyet hâlâ aynı yerde değil

OECD raporunun dikkat çekici bulgularından biri, çok uluslu şirketlerin beyan ettikleri kârların ülkeler arasındaki dağılımı ile çalışan sayısı, satışlar ve maddi varlıklar gibi gerçek ekonomik faaliyet göstergelerinin dağılımı arasındaki uyumsuzluğun devam etmesidir.

Rapora göre bu uyumsuzluğu gösteren bazı temel göstergeler son yıllarda bir miktar yükselse de geçmiş dönemlerde ulaşılan en yüksek seviyelerin altında bulunuyor. OECD ayrıca 2023 yılında yüksek enflasyon ve küresel ekonomide yaşanan dalgalanmaların bu verileri etkileyebileceği uyarısında bulunuyor. Bu nedenle kısa dönemli değişimlerin doğrudan kâr aktarımındaki artış veya azalış olarak yorumlanmaması gerektiği vurgulanıyor.

Buna rağmen yatırım merkezi olarak sınıflandırılan ülkelerde kâr ile ekonomik faaliyet arasındaki uyumsuzluk diğer ülkelere göre belirgin biçimde daha yüksek seyrediyor. Özellikle çalışan başına düşen kâr, çalışan başına gelir ve ilişkili taraflardan elde edilen gelirlerin bazı yatırım merkezlerinde olağan dışı yüksek olması, kârların ekonomik faaliyetin gerçekleştiği ülkeler yerine başka ülkelerde beyan edilebildiğine işaret ediyor.

OECD, bu göstergelerin tek başına kâr aktarımını kesin olarak kanıtlamadığını, ancak gözlenen farklılıkların BEPS kapsamındaki kâr aktarımı davranışlarıyla uyumlu olabileceğini belirtiyor. Ayrıca yatırım merkezlerinde en yaygın bildirilen faaliyetlerden birinin “hisse veya diğer öz sermaye araçlarını elde tutma” olması da bu ülkelerdeki birçok şirketin üretim veya istihdamdan ziyade grup şirketlerinin paylarını ve finansal varlıklarını elinde tutan yapılar olarak faaliyet gösterdiğini ortaya koyuyor.

2021’deki kâr artışı kalıcı olmadı

Ülke bazlı raporlama verilerine göre çok uluslu şirketlerin toplam kârlarında 2021 yılında önemli bir artış yaşandı. Ancak 2022 ve 2023 yıllarında bu artış önemli ölçüde gerileyerek pandemi öncesindeki 2019 seviyelerine yaklaştı.

OECD, bu gelişmenin 2021 yılındaki yükselişin kalıcı bir yapısal değişimden ziyade, pandemi sonrasındaki ekonomik toparlanma ve yüksek enflasyon koşullarının etkisinden kaynaklanmış olabileceğini değerlendiriyor.

Bu tespit, yüksek enflasyon dönemlerinin şirket bilançolarının yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini de gösteriyor. Enflasyon dönemlerinde şirketlerin satışları ve kârları nominal olarak önemli ölçüde artabilir. Ancak bu artışın tamamı üretimde, verimlilikte veya ekonomik güçte aynı ölçüde bir artış olduğu anlamına gelmeyebilir.

Bu nedenle yüksek enflasyon dönemlerinde şirket kârları ve kurumlar vergisi gelirlerindeki nominal artışlar değerlendirilirken, enflasyonun mali tablolar üzerindeki etkisinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Türkiye açısından rapor ne söylüyor?

OECD raporu, Türkiye açısından kurumlar vergisi politikasına ilişkin birkaç önemli sonuca işaret ediyor.

İlk olarak, Türkiye’nin yüzde 25’lik standart kurumlar vergisi oranı, rapor kapsamındaki ülkeler için hesaplanan yüzde 21,2’lik ortalamanın üzerinde bulunuyor. Buna karşılık kurumlar vergisinin GSYH ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek değil. Bu durum, kurumlar vergisi sisteminin yalnızca kanuni vergi oranı üzerinden değerlendirilmesinin yeterli olmadığını ortaya koyuyor.

Gerçek vergi yükünü belirleyen unsurlar; vergi matrahının genişliği, istisna, muafiyet ve indirimler (vergi harcamaları), yatırım teşvikleri, geçmiş yıl zararlarının mahsubu, kayıt dışılık, enflasyonun etkileri ve vergi idaresinin denetim kapasitesi gibi birçok faktörün birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor.

Rapor ayrıca Türkiye’nin ülke bazlı raporlama sistemine katılmış olmasının ve kontrol edilen yabancı kurum, örtülü sermaye ile finansman gider kısıtlaması gibi BEPS odaklı düzenlemelere sahip olmasının uluslararası vergi matrahının korunması bakımından önemli olduğunu gösteriyor. Ancak bu düzenlemelerin başarısı, yalnızca mevzuatın varlığına değil; etkin uygulamaya, güçlü veri altyapısına, uluslararası bilgi değişimine ve uzmanlaşmış bir vergi idaresine bağlı.

Diğer yandan Türkiye’de ülke bazlı raporlama kapsamındaki çok uluslu şirketlerin tahakkuk eden kurumlar vergisinin toplam kurumlar vergisi gelirlerine oranının yüzde 27 olması, bu şirketlerin kamu maliyesi açısından önemli bir ağırlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle transfer fiyatlandırması, grup içi finansman, gayrimaddi hak ödemeleri ve düşük vergili ülkelere yönelik işlemlerin etkin şekilde izlenmesi, kurumlar vergisi matrahının korunması bakımından önemini sürdürüyor.

OECD raporu, AR-GE teşviklerinden vergi anlaşmalarına, ülke bazlı raporlamadan BEPS kurallarına kadar uzanan geniş bir çerçevede tek bir gerçeği hatırlatıyor: Kurumlar vergisinde başarı, yalnızca yüksek vergi oranlarıyla değil; geniş ve sürdürülebilir bir vergi matrahına dayanan, yatırımı teşvik ederken kâr aktarımını da önleyebilen dengeli bir vergi sistemiyle mümkündür.

Sonuç ve genel değerlendirme

OECD’nin 2026 Kurumlar Vergisi İstatistikleri Raporu, küresel vergi sisteminin önemli bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. Yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme yarışı büyük ölçüde durmuş olsa da ülkeler arasındaki vergi rekabeti sona ermiş değil; yalnızca biçim değiştirmiş durumda. Rekabet artık genel vergi oranlarından çok, efektif vergi yükü, AR-GE teşvikleri, patent gelirlerine sağlanan avantajlar ve vergi matrahını etkileyen diğer düzenlemeler üzerinden yürütülüyor.

Diğer yandan rapor, çok uluslu şirketlerin beyan ettikleri kârlarla ekonomik faaliyetlerinin gerçekleştiği yer arasındaki uyumsuzluğun tamamen ortadan kalkmadığını da ortaya koyuyor. Ülke bazlı raporlama, bilgi değişimi ve BEPS kuralları uluslararası vergi sistemini daha şeffaf hâle getirmiş olsa da kâr aktarımını bütünüyle önleyebilmiş değil. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası vergi hukukundaki mücadelenin önümüzdeki yıllarda da vergi oranlarından çok, vergi matrahının nerede oluştuğu ve nerede vergilendirildiği sorusu etrafında şekilleneceği anlaşılıyor.

Türkiye açısından bakıldığında temel mesele kurumlar vergisi oranının düşük olması değil. Türkiye zaten OECD ortalamasının üzerinde bir kanuni oran uyguluyor. Asıl soru, bu oranın ne kadar geniş ve gerçek bir vergi matrahına uygulanabildiği, sağlanan istisna, muafiyet, indirim ve teşviklerin ekonomik büyümeye, teknolojiye ve ihracata ne ölçüde katkı sunduğu, Türkiye’de yaratılan şirket kazançlarının ne kadarının gerçekten Türkiye’de vergilendirilebildiği ve vergi idaresinin bu süreci ne ölçüde denetleyebildiğidir.

Vergi politikasında yıllardır en kolay başvurulan yöntem, oranları artırmak ya da yeni istisnalar getirmek oldu. Oysa OECD raporu, kurumlar vergisinde başarının yalnızca yüksek oranlarla sağlanamayacağını açıkça gösteriyor. Genişleyen istisna ve teşvik sistemleriyle aşınan bir vergi matrahı üzerinde yüksek oranlar uygulamak da düşük oranlarla yatırım çekmeye çalışmak da tek başına sürdürülebilir bir çözüm sunmuyor.

Kurumlar vergisinde adalet de verimlilik de ancak geniş ve sağlam bir vergi matrahı, etkisi düzenli olarak ölçülen teşvikler, güçlü bir vergi idaresi ve şirket kazançlarının ekonomik faaliyetin gerçekleştiği yerde vergilendirilmesini sağlayan etkili ulusal ve uluslararası kurallarla mümkün olabilir.

OECD’nin 2026 raporu da aslında tek bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Asıl sorun vergi oranı mı, yoksa vergilendirilebilen kazancın giderek daralması mı?

/././

16 yaşında madde bağımlısı olan oğlu için çığlık atan bir anne: Çok taşıdım sırtımda, artık gücüm yok, oğlumu tedavi edin!-Candan Yıldız- 

Birileri ‘suça sürüklenen çocuk’ tanımını sevmese de, sorunlarla ‘ceza artırarak’ baş edeceğini savunanlar olsa da F.G gibi, 10 yaşında bile araçsallaştırılan çocuklar var.

İstanbul’un tarihi semtlerinden Kurtuluş’un yoksul, mahalle geleneğinin yaşatıldığı bir mahallesinde, kaldırım ortasına atılmış tabureli bir çay ocağında buluştuk Makbule Şen’le…

Makbule Şen 54 yaşında. Üç çocuğundan en küçük olanı uçurumun kıyısında… Daha 16 yaşında ve madde bağımlısı… Çocuğunu tedavi ettirmek istiyor. Ama imkanları çok sınırlı. Sosyal yardım, yetim maaşı ve komşularının desteği ile yaşam mücadelesi veriyor.

Oğlu F.G’nin hayat öyküsünü anlattı. Anlattıkları Türkiye’de uyuşturucu sorununa ilişkin çok şey söylüyor: 

“Oğlum 11-12 yaşındaydı. Babası aldı yanına. Gündelik işlerde çalışırdı. Oğlum o zaman alışmış maddeye…  Büyük insanlar çocuğumu kullandılar. 13 yaşında gasptan cezaevine girdi. Yakalanırken çocuğumu çok dövmüşler. Maltepe Çocuk Cezaevi’nde kaldı. Görüşe gittiğimde çocuğumu gördüğümde yüzü çok kötüydü.”16 yaşındaki F.G, iki ay kaldıktan sonra cezaevinden çıkar, yeri öper “Şükürler olsun anne çıktım” der…

Ama yoksulluk döngüsünün kırılamaması, destek mekanizmalarının yokluğu, zamanında tedavi edilememesi, madde satışının yaygınlığı, kolay erişilebilirliği gibi nedenlerle F.G yeniden cezaevine girer… “Yine gittim geldim cezaevine. Avukat tuttum. Çocuk cezaevinde değişti. Hastalığı cezaevinde oldu. Beni görüyor masalara vuruyor kırıyor döküyordu. Çok agresifti. Vücudunda yaralar vardı. Beni kovaladı ziyarette. Ben bir şey olduğunu anladım. Cezaeviyle ilgili hiçbir şey anlatmıyordu. Hatırlamıyorum diyordu. “

F.G. bugün bir bodrum katında yaşıyor. Anne Makbule Şen, saldırgan davrandığı, sürekli para istediği gerekçesiyle oğlunu gün içinde ziyaret ettiğini, ihtiyaçlarını karşıladığını söylüyor. F.G.’nin yaşadığı evi de gördüm. Kaldığı evde camları açık bir şekilde savunmasız olarak yaşıyor. Zira madde bağımlılığı nedeniyle evin demir korkuluklarını satmış. Annesi bir gün oğlunun başına geleni anlattı:

“Geçen eve girmiş iki çocuk. Komşular söyledi. Eve geldim. Çocuğum bir köşede oturmuştu. Yaşları 18 yaşında olan iki çocuk küçük küçük poşetleme yapıyorlardı. Korktum, üstlerini gitmeden iyilikle evden çıkardım.”

Maddeye ulaşmak kolaymış. “Bakkal satıyor, komşu satıyor” diye anlatan Makbule Şen satıcıların yaydığı korkudan da bahsetti: “Bu madde çok kolay bulunuyor. Bir anne olarak ben baş edemedim. Tuttuğumu koparan bir kadındım. Satıcılarla baş edemiyorsun. Senden aldık deyip seni yakarım diyorlar. Ben bildiklerimi anlattım. Ama hiçbir dönüş olmadı. Herkes herkesten korkuyor. Çünkü şikâyet edilenler kimin şikâyet ettiğini öğreniyor. Bu semtlerde para her şeyi çözüyor.”

Birileri ‘suça sürüklenen çocuk’ tanımını sevmese de sorunlarla ‘ceza artırarak’ baş edeceğini savunanlar olsa da F.G gibi 10 yaşında bile araçsallaştırılan çocuklar var. Mesela F.G su satarken maddenin nöbetçisi yapılmış !

“Alıştırmak için çocuklara önce bedava veriyorlar sonra alıcı yapıyorlar. Peçeteye maddeyi döküyorlar öyle kullanıyorlar. Cezaevlerine de kıyafetlerin üzerine dökerek sokuyorlarmış.”

Makbule Şen bir anne olarak “baş edemedim” diyor. Ailelerin tek başına altından kalkabileceği bir sorun değil madde bağımlılığı. Bireysel bir sorun hiç değil.

“Üzüntüden hastalandım. Oğlumun bayıldığı günler oldu. Çok taşıdım sırtımda. Ama artık gücüm yok” diyen anne Şen oğlunu yatırmak ve tedavi ettirmek istiyor. Kurtuluş’ta yoksul bir mahalle mikro habitat… Ve bu kare Türkiye’ye dair. Gücü olmayanların sırtını yaslayacağı yer sosyal devlet olmalı. Bakalım bir annenin çığlığı duyulacak mı, 16 yaşındaki bir çocuk, bu toplumun bir çocuğu tedaviye ulaşabilecek mi?

/././

Sonuna kadar ama nereye kadar?-Mehmet Y. Yılmaz- 

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in bazı dosyalar için kullandığı “Devletimiz hukuk içinde sonuna kadar gidecektir” ifadeleri içime su serpiyor. Hatırlar mısınız; Sinan Ateş cinayetinde, KPSS hırsızlığında, depremde un ufak olan binaların müteahhitleri ve göz yuman belediye görevlileri hakkında ve şimdi aklıma gelmeyen başka her konuda büyüklerimiz bu sözleri verdiler. Sadece “son” adı verdikleri menzilin olması gerektiği yer konusunda aramızda bir uyumsuzluktan söz edebiliriz, hepsi bu kadar!

Adalet Bakanı Akın Gürlek bazen insanın içine su serpen açıklamalar yapıyor.

Mesela en son olarak Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasında ölümüyle ilgili dosyanın yeniden açılması vesilesiyle “Şunu özellikle belirtmek isterim: Soruşturmanın ucu nereye uzanırsa uzanırsın, devletimiz hukuk içinde sonuna kadar gidecektir” dedi.

Tabii biz Türkler böyle açıklamalarda “sonuna kadar gidilecek” sözlerinin tutulduğunu gayet iyi biliriz.

Hele o “hukuk içinde” ayrıntısı yok mu? Duyduğumda, duygularımın dolup taşmasına engel olamıyorum, diyeyim de anlayın bendeki etkisini!

Hukuk içinde sonuna kadar gidilecek! Nokta!

Hatta diyebilirim ki Türk kamu yönetimi ve siyasi iktidarlar için bu olmaz ise olmaz bir düsturdur.

Bir de Latince yapıştırayım ki devlet büyüklerimize yakışacak havalı bir ifade olsun: Sine qua non! Olmazsa olmaz!

Hatırlar mısınız, Sinan Ateş cinayetinde, KPSS hırsızlığında, depremde un ufak olan binaların müteahhitleri ve göz yuman belediye görevlileri hakkında ve şimdi aklıma gelmeyen başka her konuda büyüklerimiz bu sözleri verdiler.

Sadece “son” adı verdikleri menzilin olması gerektiği yer konusunda aramızda bir uyumsuzluktan söz edebiliriz, hepsi bu kadar.

Sanırım “sonuna kadar gidilecek” yerin neresi olduğunu tanımlama farkından kaynaklanan bir durum!

Ahbap Derneği ile ilgili yasal takibat başladığında da Adalet Bakanı Akın Bey, “bağışçıların güvenliğini koruma hassasiyetinin somut bir yansıması olarak konunun daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini” söylemişti.

“Çerçevenin genişlemesi” önemli bir metafor!

Yani soruşturmanın sonunda “sorumlular aile fotoğrafı” çekilecek olsa, o fotoğrafta olması gereken herkes o fotoğrafın içinde yer alacak anlamına geliyor.

Ama dedim ya bazen biz vatandaşlar, devlet büyüklerimizin söylediklerini tam anlamayabiliyoruz.

Bu durum salak olduğumuz için değil, onların “herkes” tanımıyla, bizlerin “herkes” tanımının farklı olmasından kaynaklanıyor.

Ahbap Derneği soruşturmasında da sanırım böyle bir durum var.

Daha ilk günden Haluk Levent’in bazı ifadeleri tutanağa geçirilmedi; bazı siyasilerden söz ediyor diye!

İddiaya göre savcılar “Sorduğumuz soruyla alakası yok” demişler, tutanağa geçirmemişler, bunun üzerine Levent de cevap vermeme hakkını kullanmış falan.

Savcıların böyle bir hakkının olduğunu bilmiyordum. Savcı sorar, sanık yanıt verir, savcı yanıtı yeterli bulmaz ise başka sorularla istediği yanıtı almaya çabalar, hepsini tutanağa bağlar, alakalı mıdır, alakasız mıdır hâkim karar verir.

Soruşturmada tutuklanan kişilerden biri derneğin yeminli mali müşaviri.

Dernek hesaplarında usulsüzlük iddiaları ile ilgili olarak tutuklandı.

Bu dernek “kamu yararına çalışan dernek” statüsünde olmadığı için aslında yeminli mali müşavir ya da bağımsız denetleyici kurum ile çalışmak zorunda değil ama bu bizi ilgilendirmez.

Derneğin hesaplarını denetlemekle görevli olan Denetim Kurulu var ve bunlar yılda en az bir kere bunu denetlemiş olmalılar.

Ancak denetim sorumluluğu böyle bitmiyor.

İçişleri Bakanlığı’na gönderilen yıllık raporları denetleyen bir bakanlık görevlisi olmalıydı.

Bu denetimlerin yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz.

Kanuna göre bakanlık bir “risk değerlendirmesi” yapmalıydı. Bu risk değerlendirmesine göre denetlemek için üç yıl bekleyip, beklememeye karar verebilirdi.

Bunca yardım ve şartsız bağış toplayan böyle bir dernek hakkındaki “risk değerlendirmesini” kim yaptı?

MASAK, böyle yoğun bir para giriş çıkışı yaşandığını nasıl olup da fark etmedi?

Soruşturmanın ilk evresinde “sivil” kişiler tutuklandılar.

Ancak bu süreçte herhangi bir kamu görevlisi hakkında “soruşturma izni” istendiğini de duymadık.

E hani “mesele geniş bir çerçevede” ele alınacaktı?

Kamu görevlileri sıkıştırılırsa, ucu siyasete gider diye mi tereddüt hasıl oldu?

Buna ihtimal vermek istemem doğrusu.

Ben büyüklerin verdikleri söze bakarım: Hukuk içinde kalınarak sonuna kadar gidilecek!

Bu sözün tutulup, tutulmayacağını denetlemek de benim görevim sayılır, görevini ihmal eden birisi olmak istemeyeceğim için takip edeceğim.

Darılma, gücenme yok, baştan söyleyeyim.

/././

Yol inanç ve coşku dolu: Ama sancılı ve dikenli -Yalçın Doğan- 

Yeni Parti’nin yarattığı sokaktaki coşku ve iktidar inancı AKP’yi kesinlikle ürkütüyor, “bizim dönemimiz sona eriyor” kaygısı. Zaten yapıyor yapacağını, yine de en sancılı soru: “Yeni Parti’nin iktidar yürüyüşünü engellemek için AKP başka neler yapabilir?..”

5 Kasım 2023’te CHP Kurultayı’nda seçildiğinden bu yana, bütün haberlerde ve yorumlarda yer alan “CHP Genel Başkanı Özgür Özel” sözü, süresi şu anda belli olmayan bir vakte kadar dün son kez söyleniyor.

Teslim etmek gerekir ki...

Şimdilik son kez CHP Genel Başkanı kimliğiyle dün kürsüye çıkan Özgür Özel, Genel Başkanlığı boyunca, başında bulunduğu CHP’yi çoktan değiştirmiş!..

Dün grup salonuna dolduran insanlar ki, 74’ü il başkanı, babadan kalma klasik CHP söylemi yerine, şu sloganı atıyor:

“İktidar... İktidar... İktidar”.

Yaklaşık otuz yıldır, Deniz Baykal dönemi dahil, herhangi bir CHP Grup toplantısında “iktidar” özleminin bu ölçüde vurgulandığı bir başka grup toplantısı hatırlamıyorum.

Özgür Özel’in dün salona girerken söylediği “her son bir başlangıçtır” sözü aynı rotayı gösteriyor:

“İktidarı”.

Özgür Özel’in CHP’ye aşıladığı değişiklik işte bu, iktidar inancı.

AKP’den ilk resmi tanıma

Özgür Özel’in konuşmasından bir kaç saat önce...

Butlancı KK, senaryosu önceden yazılan bir esnaf ziyaretinde, ziyaret ettiği esnaf söylüyor bunu, boy gösteriyor.

Görünür olmak çabasıyla, aradığı gazeteciler telefonuna çıkmıyor, gönderdiği çelenkler dışarıya atılıyor, görüşme isteği geri çevriliyor, dolayısıyla bir esnaf ziyaretini ancak pazarlık sonucu gerçekleştirebiliyor.

Onun açısından bir başka önemli gelişme var dün öğleden sonra.

Terörün sonlandırılması çalışmalarında hazırlanmış yasa taslağını görüşmek amacıyla Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile KK dün bir araya geliyor, KK “CHP Genel Başkanı” sıfatıyla.

AKP iktidarı onu ilk kez resmen CHP Genel Başkanı yerine koyuyor!..

Kim bilir, ne sevinmiştir!..

Yeni parti

Özgür Özel pek çok konuşmasında üstü kapalı biçimde eleştirdiği KK’yı dün açıktan, ağır dille eleştiriyor.

Kaybedilen genel seçimleri, KK’nın kaybettiği Kurultay’daki diyalogları, olayları, KK’nın iktidarla nasıl bir araya geldiğini anlattıktan sonra, sözü kendisine getiriyor, Genel Başkan seçildikten sonra kendisine verilen vaatleri, elbette ret gerekçesiyle, olanca çıplaklığı ile aktarıyor.

Yargı üzerinden CHP belediyelerine ve bürokratlarına yönelik sabah operasyonlarını, mutlak butlan kararıyla CHP’nin kurumsal yapısını parçalamak için AKP’nin nasıl harekete geçtiğini anlatırken...

Yeni bir parti kurmaktan başka çıkar yol kalmadığını” kesinleştiriyor.

Salonda yeniden “iktidar” sloganları!..

Herkese açık

Özel kimseyi dışlamıyor, başta mutlak butlan safında yer almış olsa bile, yanıldığını görerek yeter ki  “Yeni Parti” yolunda birlikte mücadele etmeye karar vermiş olsunlar.

Özgür Özel’in gittiği her yerde binlerce insanı peşinden sürüklemesinin, CHP içinde çok büyük bir çoğunluğun kendisiyle aynı yolculuğa çıkmasının sırrı nerede?..

Siyasetle zerre kadar ilgisi bulunmayan herhangi bir kurumun başındaki insan gibi...

Ne parti içinde ne de sokaklarda tek bir kişiyi bile dışlamıyor.

Yaşı, cinsiyeti, mesleği ne olursa olsun, herkesi dinliyor.

AKP ne yapar?

Dünkü konuşmayı izleyen ya da sonradan okuyanlar arasında özellikle vurgulanması gereken iki kritik kitle var.

1-Halen KK’nın yanındaki mutlak butlancılar.

O yargı kararından bu yana, gördükleri, duydukları gerçekler onların vicdanlarını şöyle bir titretmiş olabilir mi?.. Aynaya baktıklarında “ben neden buradayım” diye kendileriyle hesaplaşırlar mı?..

AKP ile kolkola, siyasetten başka beklentileri mi var?..

2-AKP İktidarı.

Yeni Parti’nin yarattığı sokaktaki coşku ve iktidar inancı AKP’yi kesinlikle ürkütüyor, “bizim dönemimiz sona eriyor” kaygısı.

Zaten yapıyor yapacağını, yine de en sancılı soru:

“Yeni Parti’nin iktidar yürüyüşünü engellemek için AKP başka neler yapabilir?..”

Siyasi rejimin geleceğini, hepimizin kaderini belirleyecek en can alıcı soru bu. Onun içindir ki, yol hayli dikenli, hazırlıklı olmak gerek.

/././

T-24





 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Ölü adalet: Tutuklanan komedyen Deniz Göktaş'ı tehdit eden gerici hakkında takipsizlik -Timur Soykan / BİRGÜN-

Deniz Göktaş’ı politik mizah yaptığı için tutuklayan yargı, Deniz Göktaş’ı ölümle tehdit eden gerici İhsan Şenocak hakkında jet hızıyla dava...