EVRENSEL "Köşebaşı"-22 Temmuz 2026-


 Türkiye’de şirketler milyar milyar vergi kaçırdı -Uğur Zengin-

Uluslararası Para Fonu (IMF) bünyesindeki Uluslararası Gelir İdaresi, 182 ülkenin vergi gelirlerini kapsayan son derece geniş bir veri seti yayımladı. İstisnai birkaç ülke haricinde, dünya genelindeki tüm vergi idarelerinin istatistiklerini barındıran bu kapsamlı çalışmada Türkiye’ye ait detaylı veriler de yer alıyor. IMF’nin paylaştığı bu set sayesinde, Türkiye’de kamuoyuna açıklanmayan oldukça kritik vergi istatistiklerine de ulaşma imkanı doğdu.

Her şeyden önce 2024 yılını hatırlayalım. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek eliyle yeni vergi paketi hazırlanmış ve yasalaşmıştı. Bu paketin kısa özeti Türkiye’de şirketlerin vergi ödemediğini utangaç biçimde kabul etmesiydi.

Şimşek, “Riskli olduğu değerlendirilen 3 bin 400 büyük şirket izaha davet edilecek” diyordu.

O yıl Türkiye’de 7.37 trilyon TL vergi toplandı. İşçiler 1.5 trilyon TL gelir vergisi, şirketler 890 milyar TL doğrudan vergi ödedi. İşçilerin ödediği bu miktar, şirketlerin ödediğine oranla 1.7 kat daha fazla. Gelirden aldıkları pay daha mı fazla? Değil.

IMF verilerine göre aynı yıl için vergi incelemelerinden çıkan tarhiyat önerisi (eksik vergi tespit edilmesi durumunda talep edilen ilave vergi ve ceza) 100.8 milyar TL oldu. Bu tutarın basit anlamı şu: 2024’te devletin kasasına giren her 100 liralık verginin sadece yüzde 1.37’si “Sahaya inip kaçakları bularak” elde edildi. Bu oran 2022’de neydi? Yüzde 2.8.

Bu oran, bir vergi idaresinin ekonominin içindeki ‘uyumsuzluğu’ yakalama kapasitesini özetleyen en ham gösterge. Ve burada ilerleme değil, gerileme var. Türkiye’nin on yıldır büyüyen bütçesi ve artan personel kadrosuyla birlikte düşünüldüğünde, bu gösterge ciddi bir sorunu beraberinde getiriyor: Bütün bu kapasite inşası, denetim süreçleri ve onca denetim lakırtısı yalnızca yüzde 1.37 içindi.

Karavana

Ancak bununla da bitmiyor. İkinci nokta ‘inceleme isabet oranı’. 2024’te tamamlanan 261 bin 785 incelemenin yalnızca yüzde 34.9’unda vergi farkı (Avrupa’da bu oran yüzde 70’lerin üzerinde) bulundu. Yani Türkiye’de her üç incelemeden ikisi karavana.

Tüm bunlara rağmen dahi toplanan kurumlar vergisinin yüzde 2’si denetim ile geldi. Bu oran 2023’te 0.6 ve 2022’de yüzde 1’di.

Toplam tarhiyat 100.8 milyar TL. Bunun sadece 19.5 milyar TL’si kurumlar vergisi kaynaklı. Bu durumdan iki sonuç çıkıyor. Birincisi yalnızca bu küçük denetim bile kurumlar vergisinde Türkiye’de ciddi kaçak olduğunu gösteriyor. Yani şirketler milyar milyar vergi kaçırıyor.

İkincisi ise vergi denetiminin esasen büyük sermaye gruplarına yönelik olmadığı. Öyle ki büyük mükelleflerin vergi gelirleri içindeki payı bir yılda sadece 3 puan (yüzde 20) artmış.

Denetim esnafa, doktora, avukata…
100.8 milyar TL tarhiyatın 76 milyarı KDV’den geldi. Oran yüzde 75. Hazine denetim enerjisinin büyük çoğunluğu sahte fatura, hayali ihracat ve KDV iadesi manipülasyonlarına harcıyor. Serbest meslek sahipleri, küçük işletmeler, kira geliri elde edenler, e-ticaret satıcıları… Gelir vergisi tarhiyat/tahsilat oranı yüzde 0.23. Bu beyanlardaki uyumsuzluk oranının bu kadar düşük olduğuna inanmak için gerçekten iyimser olmak, hatta her sabah bahçede dört yapraklı yonca aramaya çıkmak gerekir.

Teknik değil, sınıfsal

Vergi idaresi teknik bir kurum olabilir ama vergi politikası sınıfsal bir tercihtir. Hangi sektörlere inceleme yoğunlaştırılacağı, büyük mükelleflere nasıl yaklaşılacağı, vergi affı ve yapılandırma yasalarının hangi sıklıkla çıkarılacağı -bunların hepsi teknik değil, sınıfsal-siyasal kararlar. Örneğin işçi sınıfına yönelik dolaylı-doğrudan vergilerde incelemeye dahi gerek kalmıyor.

Türkiye, son on beş yılda defalarca vergi affı ve yapılandırma yasası çıkardı. Her yapılandırma, inceleme baskısını defalarca erteledi; vergi ödememenin yolu açıldı. Her af, bir sonraki affa olan beklentiyi pekiştirdi. Şirketlere sistematik bir mesaj verdi: Bekle, düzenleme gelir.

GSYH’nin yüzde 16.5’i oranında vergi toplayan Türkiye, benzer gelir düzeyindeki ekonomilerin alt bandında. IMF’nin önerisi olan “vergi/GSYH oranını” yukarı çekmenin iki yolu var. Ya sermayeyi daha fazla vergilendirmek ya da emekçi sınıfları. Tarihsel eğilim, ilkinden kaçınmak yönünde oldu. Yüzde 1.37’lik tarhiyat/tahsilat oranı bunun faturası.

Rakamlar, suçlayan değil tanıklık eden nesneler. Trilyonluk bir ekonomide denetim kapasitesi bu ölçekte sınırlı kalıyorsa ve bu sınırda bile milyarlarca liralık kaçak tespit ediliyorsa bu bir tesadüf değildir. Tesadüfler yaşadıklarımızla bu kadar tutarlı olamaz.

/././


Sandras Dağı’ndaki mezar -Özer Akdemir-

Sandras (Çiçek Baba) Dağı’nın 1903 metre yükseğinde bulunan Kartal Gölü Denizli’nin Beyağaç ile Muğla’nın Köyceğiz ilçeleri arasında yer alır. Buzul çağından kalan göle Köyceğiz tarafından ya da Beyağaç yönünden sık kızılçam ormanlarının içinde yavaş yavaş yükselen, çoğu asfalt bir yolla çıkılır. Köyceğiz yönünden gelen yol dağın düz bir yerinde uzun ağaçlarla yapılmış bir kemerle çevrelenir. Bu kemeri geçtikten hemen sonra iki tabela karşılar sizi. “Beyağaç 18 km” yazılı tabelayı takip edip, bir iki kilometre sonra toprak bir yola saparsanız Topuklu Yaylası’na varırsınız. Kartal Gölü’nü gösteren yön tabelası ise kurşunlanmıştır! Gölün uzaklığını yazan rakama denk gelen bölgeye açılan kocaman bir delik göle kaç kilometre gideceğinizi bilmenize mani olur. Tabela üzerinde bırakılan bu ürpertici işareti yok sayıp asfalt yoldan sağa, doğuya doğru kıvrıldığınızda aracınızın tekerlerine acıklı şarkılar söyleten irili ufaklı taşları üzerinde ilerlersiniz. Toprak yol, yer yer tek aracın geçebileceği darlıkta olsa da yine de düzgün sayılabilecek bir yoldur. Bir süre sonra belki bin yaşında, kupkuru kalmış dallarını yanlara doğru açmış heyula gibi karşınıza dikilen karaçamlarla karşılaşırsınız. Bunlar tescilli anıt ağaçlardır. Kimisi bin küsür, kimisi, yüzlerle ifade edilen yaşlara sahip bu ağaçların olduğu bölge 1995 yılında Karaçam Anıt Ormanı olarak koruma altına alınmıştır. Yol boyunca bazıları tüm yeşilliklerinden, kabuğundan, yaprağından soyulmuş çırçıplak kalmış bu asırlık karaçam ağaçları size eşlik eder.


Yaprakları, dalları hâlâ yeşil olan, yamru yumru kalın gövdeli karaçam ağaçları ise tepelerin üzerinde esen rüzgarla saçlarını savuran bir kadın kafasına benzer. Başını hafif geri yaslamış, gözünü gökyüzüne çevirmiştir. Çiçek Baba (Sandras) Dağı’ndan doğru esen sert rüzgarların dalgalandırdığı saçları ile gururlu, asi bir Yörük kadını...

Zaman zaman küçük su sızıntılarının da üzerinden aktığı bu toprak yol, dağdan doğru akıp gelen parmak parmak küçük dereciklerle beslenen, etrafındaki iri sarı kayaların aksine yemyeşil bir halı serilmiş gibi görünen Kartal Gölü’ne hafif bir eğimle ulaştırır sizi. Dağın belinden şarkılar söyleyerek süzülen sular göle ulaşana kadar etrafını bir çiçek bahçesine, yemyeşil çimenliğe çevirir.

Kelimenin tam anlamıyla buz gibidir bu sular. Gölün batı tarafında yükselen dik kayaların arasından çıkar. Doruklara doğru temmuz ayının sonuna kadar kalan kar kümelerinin beslediği sular yer altında ilerledikten sonra etrafı yarpuz, yer kekiği, üç gül, karahindiba ve tıpkı onun gibi sarı sarı çiçekleri olan gazal boynuzu ile süslü pınarlardan kaynayarak çıkar yeryüzüne. Bu gözelerin çıktığı yerde parmaklarınızı 10 saniyeden fazla sokamazsınız bu sulara. O kadar soğuk ve berraktır. Etrafında, yanında yöresinde ne kadar çiçek varsa hepsinin kokusu sinmiş olan bu sulara, yer altından süzülüp gelirken geçtiği toprakların tadı da karışmıştır.

Yılkı atlarının, başıboş bırakılan inek ve boğaların yayıldığı geniş yeşil düzlüğün batı ve güney yamaçları dimdik iri bir kayalık, doğusu ise küçük bir kanalla gölün suyunun bir kısmının akıtıldığı başka yeşil bir düzlüğe bağlanır. Yüzlerce, hatta birlerce yıldır bu bölgede yaşayan insanların kutsal belledikleri gölün, en derin yeri 1.5 metreyi geçmeyen çamur tabanında adaklar için atılan sikkeler saklıdır. Göl tam da bu sikkeler nedeniyle, tıpkı geçen yıllarda hazine bulmak için boşaltılan Gümüşhane’deki 12 bin yıllık Dipsiz Göl gibi, 1950’li yıllarda, doğu yönünden açılan kanal genişletilerek neredeyse kurutuluyormuş. Bu akılsızca girişim zamanında müdahalelerle sonuçsuz kalmış neyse ki ama hâlâ gölün içerisinde, ayak bileklerinizi geçen çamurların dibinde, sikke, hayal gücü daha çok çalışanlar için hazine arayanlara rastlamak mümkün.

En irisi 10 santim kadar gelen çay balıklarının yaşadığı göle birkaç yıl önce atılan sazanlar 2-3 metre iriliğine ulaşınca, çay balıkları çareyi dağın yamacından kaynayıp 10-20 cm derinliğinde, en fazla yarım metre genişliğinde, birkaç farklı yerden göle doğru akan kalanların içindeki sulara atmakta bulmuşlar kendilerini. Zamanla bu balıkların bazıları, küçük şelaleler oluşturan daracık kanallarda suların akış yönünün tersine yüzerek, gölden 25-30 metre yükseklikte bulunan suyun gözelerine kadar çıkmış.

Genelde nisan-mayıs sonları ile eylül, ekim ayına kadar birkaç kampçı ve keçi çobanı dışında sessiz sakin olan gölün, kurbağa, rüzgar ve kuş sesleri ile dolu sessizliği yazın sonlarında binlerce insan tarafından bozulur. Sandras Dağı’nın eteklerinde, Aydın, Muğla, Denizli’nin köylerinde, yaylalarında, ovalarında yaşayan binlerce Yörük 700 yılı aşkın bir süredir ağustos ayının son çarşambası Kartal Gölü’ne gelir. Gölün küçük yeşil düzlüğünde, etrafındaki kayaların arasından, yamaçlardan, saçlarını rüzgarlara savurmuş gibi dimdik duran karaçamların altından, pınar gözelerinin yanı başında, toprak yolun etrafında çatılan ocaklardan ateşler yükselir. Binlerce yıldızın ve ağır ağır gezen uyduların görülebildiği gökyüzüne yeryüzünde yakılan bu ateşlerin parıltıları karışır. Gece boyunca yanan alevlerin etrafında sabahı bekleyen kadın, erkek, genç yaşlı binlerce Yörük şafakla birlikte, güneşin kızıllığı gölün doğusundaki karaçamların arasından ışıyınca, bugün kırmızı beyaz çizgilerle işaretlenmiş patika bir yoldan sarp kayalığı tırmanır. Kayalığın üstü düz, ancak iri taşlarla doludur. 700 yılı aşkın bir zamandır, senenin aynı günü bu yolu yürüyen Yörüklerin ayak izlerini taşıyan bu kadim patika, batı yönündeki yüksek kayaların dibinden güneye doğru devam eder. Kuru bir dere yatağının ardından, dağın belinden yine şırıl şırıl su sesleri duyulur. Kayaların altında kimisi incecik bir sızıntı, kimisi bilek kalınlığında çıkan bu suların etrafı hemen yeşillenir. Aşağıda, birkaç yaşlı karaçam ağacına doğru akan bu sular, ileride birleşerek derelere, nehirlere dönüşür. Sandras Dağı, Köyceğiz, Namnam, Yuvarlakçay, Çamlıçay ve Kargıcak gibi gürül gürül akan derelerin sularını saklar koynunda.

Kartal Gölü’nden zahmetli, inişli çıkışlı, taşlı topraklı ama tam ortasında, buz gibi kaynak sularının yeşerttiği çayır çimenlerle bir mola yerinin bulunduğu bu dört kilometrelik yürüyüş Çiçek Baba Eren mezarında son bulur. Mezarın bulunduğu düzlüğün etrafı, ağustos ayının son perşembesi, Kartal Gölü, Köyceğiz, Aydın elleri ve Denizli tarafındaki patikalardan, toprak yollardan akın akın gelen Yörüklerle dolar. Dağın eteklerinden zirvesine kadar çıkan toprak yol bu zahmetli yürüyüşe katılamayan yaşlıları, çocukları, engellileri otomobiller, minibüsler, kamyon kasaları ile Eren mezarına kadar taşır.

Çiçek Baba Eren mezarı 25-30 metre uzunluğunda yaklaşık 2 metre enindeki irili ufaklı taşlarla çevrelenmiştir. Dikili taşların her yerine adaklık için bağlanan yaşmaklar, dolamalar, türlü renklerde ince kalın kumaşlar bağlanır. Rivayete göre Horasan erenlerinden olan Çiçek Baba mezar alanı aslında binlerce yıl öncesinden, Şaman inancından gelen bir ritüelin zamanla değişmesinin de sessiz tanığıdır. Geçmişte, Sandras Dağı’nın zirvesinde Gök Tengri’ye edilen dualar, adanan adaklar günümüzde farklı dillerde edilen dualara dönüşmüştür.

Dağın tepesinde, tek bir ağacın bile bulunmadığı bu düzlükte yüzlerce yıldır iri taşlarla çevrili olan ocaklar sabahın er saatinden itibaren yanmaya başlar. Keçisini, oğlağını sırtlayan Çiçek Baba mezarının başında kurbanını keser, duasını eder. Ardından, bu ocaklarda yanan iri kütüklerin közlerine kebaplar sürülür. Düzlüğün tam orta yerine yüzlerce kişinin aynı anda yiyip içebileceği bir sofra kurulur. Kebaplar yufka ekmeklere, soğan salatalarına, tuzlu yayık ayranlara katık edilerek hep birlikte yenilir.

Temmuz ayının ortasında, Kartal Gölü’ndeki kamp alanımızdan yürüdüğümüz bu dört kilometrelik zahmetli yolculuktan sonra ulaştık Çiçek Baba Eren mezarına. Tam öğle saatlerinde, güneşin en yakıcı zamanında yaptığımız bu yolculuk boyunca, bulutlar Eren Baba’nın bize bir lütfu gibi güneşi gölgeledi. Mezar alanına yaklaştığımızda önce köpek sesleri, ardından Sandras Dağı’nın son keçi çobanlarından Hüseyin Çoban karşıladı bizleri. Hüseyin Çoban’ın Eren Baba mezarı, Sandras Dağı, yanmış gösterilen çam ormanı ve maden aramaları ile ilgili anlattıklarını haftaya yazalım.

/././


‘Neoliberalizmin sonu’ tartışılırken…-Mustafa Yalçıner-

Tartışma yeni değil. İki binlerin başında, hatta öncesinde başladı. Reformist sol Latinlerde Chavez ve “21. yy. sosyalizmi” tevatürüyle başlayarak Morales ve Correa, İspanya ve Yunanistan’da Podemos ve SYRIZA hükümet ya da koalisyonlarının neoliberalizmin ipini çekmeye başladığı ileri sürülmüştü. Ne iddia ettilerse tümü başarısız oldu, ama tartışma son bulmadı.

2008 krizi ve zaten ABD için “aykırı” bir başkan sayılan Obama’nın bugünkü kurla toplam 3-5 trilyon doları bulan ve çoğu GM ve Chrysler gibi şirketleri kurtarmaya harcanan devlet destek/müdahalelerinin neoliberalizmin sonu olduğu ciddiyetle ileri sürüldü. Bu kez neoliberalizmin sonunu iddia edenler liberal soldan ibaret değildi ve “kalenin içinden” de “son” ilan edenlerle hafif frene basıp ortaya çıkanı “postneoliberalizm” olarak tanımlama eğilimi gösterenler ortaya çıktı.

Pandemi ve devlet müdahalelerinde kaçınılmaz hale gelen ama göze fazlasıyla batan artış “tüy dikti”. Neoliberalizmin sonu daha bir yüksek sesle savunulur oldu. O “küçültülen” devletin yeniden müdahaleleriyle piyasaya yön vermeye başladığı ileri sürülerek “Artık neoliberal dönemin kapandığı”, kapanmasa bile “Can çekişmekte olduğu” neredeyse ekonomi üzerine söz söyleyenlerin ortak kanısı haline geldi.

Üzerine, birinci döneminde başladığı “ticaret savaşlarına” ikinci döneminde hız veren Trump’ın gümrük tarifelerini yükseltme ve yüksek tarifeleri vergi indirimleri vb. teşviklerle birlikte, neoliberalizmin göstergelerinden varsayılan “sanayisizleşme” ya da sanayilerin önemli ölçüde başta Çin olmak üzere emek-gücünün ucuz olduğu ülkelere taşınmasına son vermekle kalmayıp Amerikan sanayisini geliştirmenin motoru yapma politikası “Sonu geldi” iddiacılarına “Tamam artık, bitti” dedirtti.

Bitmişti, bitmediyse de son demlerini yaşamaktaydı.

Neydi biten?

Trump’ın korumacılığıyla “küreselleşme” denen şeyle uluslararası piyasaların serbestleşmesi mi bitmişti? Artık dolar örneğin uluslararası para değil miydi, TL örneğin konvertibilite olmaktan mı çıkmıştı ya da artık isteyen tekel istediği ülkede yatırım yapamaz mı kılınmıştı? Apple’ın itirazının örneğin Trump’ın Çin’e karşı yükselttiği gümrük vergilerini yeniden makul düzeye indirmeye “ikna olması”nda Çin’in misillemeleri ve daha bir dizi iktisadi etkenle birlikte önemli bir rol oynaması “son” ilan ve iddialarına ciddi bir darbe oldu. Son montajı ABD’de yapan ama üretimi büyük ölçüde Çin’de gerçekleştiren Apple’e göre değildi yüksek tarifeler. Özetle Lenin’in dediği gibi kapitalizmin biri ulusallık olan iki başlıca eğilimi vardı ve diğeri uluslararasılaşmaydı. Üstelik kapitalizm geliştikçe bu ikincisinin önemi artardı. Evet, emperyalistler arasındaki savaşlara kadar varan rekabet kapitalizmin ulusal eğiliminin, belirli bir pazar etrafında merkezileşmiş oluşunun ürünü ve ifadesiydi; ama kapitalizm yalnızca dünya pazarını ele geçirerek evrenselleşebilmekle kalmaz, tüm dünyayı yatırım ya da yağma alanı kılmadan edemezdi.

Üstelik korumacılığın ötesinde piyasa ne zaman serbestleşmiş ve müdahale kabul etmez olmuştu ki? “Serbest piyasa”, özellikle tekelci dönemde mugalatadan başka bir şey olmadı hiç! Her şeyden önce tekeller hem fiyatları hem de neyin ne kadar üretileceğini dikte etme tutumunda oldu hep ve piyasayla “serbestliğine” sürekli müdahalede bulundu. Burjuva devletse her zaman piyasayı yatırımcı/sömürücü için “dikensiz gül bahçesi” haline getirmeye çalıştı, ama yine her zaman kapitalistler lehine müdahalelerde bulundu. Ama vergi indirimi ve sair teşvikler biçiminde, ama zora düşen şirketleri halkın vergileriyle finanse edip kurtarmaya yönelerek, ama doğrudan ya da devlet-özel ortaklıklı yatırımlar ve en ilerisinde tekelci devlet kapitalizmi aracılığıyla. Hele günümüzde ve hele Türkiye’de yalnızca iş gücü piyasası serbest oldu, hatta o bile olmadı: Devlet, kolluğu, yardakçısı sendika bürokrasisi ve hatta imamına varıncaya kadar tüm olanaklarıyla işçinin kapitalistle ücret pazarlığına dahi müdahale etti.

Ne serbestliği, ne “serbest piyasası” ve nerede günümüz kapitalizmi olan “neoliberalizmin sonu”? Onun emeğe saldırganlık olan temel dayanaklarına ancak emeğin örgütlü mücadelesiyle son verilebilir!

/././


Komünizm bitti de antikomünizm bitmedi mi?-Kavel Alpaslan-

Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ‘aşırı-solu’ güncel bir terörizm tehdidi olarak niteledi ve komünizmi hedef tahtasına koydu. ‘Siyasi terörizmin dirilişi’ konferansı, 66 ülkeden temsilciyle bu konuyu ele almak için toplanmıştı.

Rubio şöyle diyordu: “Kendilerine antikapitalist, antiemperyalist, komünist, anarşist ya da Marksist diyebilirler. Bunların hepsi aynı. Bu eşitlik, adalet ve özgürlük diliyle gizlenmiş zehirli bir kindir - güzellik ve doğruluk olanı yıkmak, yerle bir etmek için duyulan ezici bir ihtiyaçtır. Bunu, içi sadece çirkinlikle dolu olan ve dünyaya şiddet ve terör dışında sunacak hiçbir şeyi bulunmayan insanlar adına yaparlar.”

Rubio, “Batı’dan nefret ediyorlar çünkü Batı büyüktür” diyerek solcuları ‘sinsice yayılan karanlık’ ve ‘uygarlık düşmanı’ olarak tanımladı. “Bu ağları tuğla tuğla sökeceğiz” diyerek ‘aşırı-sol teröre’ karşı mücadele sözü verdi.
***
Bu sözler şaşırtıcı değil. Antikomünist propaganda, ABD için en az BigMac kadar ‘Amerikalı’ bir değer. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalizm, halklar için gerçek bir alternatif olarak ortaya çıkınca, sosyal-demokrat ‘tavizler’ verilir. Tabii şeytanlaştırma da bu sürece eşlik eder. Bu cadı avının en bilinen örneği 1950’lerdeki McCarthyizm’dir. Binlerce kişi sol görüşleri nedeniyle işinden edilir, hapsedilir, kara listeye alınır. Akademiden beyaz perdeye uzanan bir kampanya başlatılır.

ABD’nin kukla rejimleri aracılığıyla çarpık bir komünizm algısı dünyaya yayılır. Fakat ‘korkunun’ merkeze alındığı bu şeytanlaştırmanın en büyük hasarı yine ABD’de görülür. Gerçeklikten en uzak, en saçma ithamlar burada kökleşir.

Sovyetler çökünce ‘tehdit’ bitti denilir. Berlin Duvarı yıkılır, ‘yeni dünya’ müjdelenir.

Aradan yıllar geçti. Moskova’daki son kızıl bayrağın indirildiği yıl doğanlar bugün orta yaşlı. Peki neden Rubio gibiler hâlâ bu ‘tehdit’ten söz ediyor? Madem ‘Komünizm tarihe karıştı’ neden Washington hâlâ ‘aşırı-sol terörizmle mücadele’ ediyor?

Bunun iki nedeni var. Öncelikle antikomünizm, ABD siyasetinde kim hedefte olursa olsun ‘geçer akçe’dir. Rubio’nun net örnek vermeden ‘radikal sol’ genellemesi yapması bundan kaynaklanıyor. İkincisi, 1991’den sonra ABD yeni ‘düşmanlar’ edindi. ‘Terörist’ damgası Irak ve Afganistan işgallerini meşru göstermek için kullanıldı. Bugün hâlâ aynı sihirli sözcük İran’a yönelik ABD saldırılarına ya da İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşına gerekçe gösteriliyor.

Ama Rubio’nun söylemi sadece propaganda değil. Söylemini ideolojik bir zemine taşıyarak şöyle diyor:

“En sık duyduğumuz eleştirilerden biri ‘Komünizm teoride güzel ama pratikte işlemez.’ Bu yanlış, komünizm teoride de kulağa güzel gelmez. Onların tasavvur ettiği dünya küçük, dümdüz, gridir.”

İşte bu meydan okuma, kapitalizmin insanlığa ‘vahşetin cazibesi’ ve ‘biat’tan başka verecek bir şey olmadığını gösteriyor. Oklarını komünizme çevirmesi, eşit ve adil bir dünyanın başka bir reçeteyle mümkün olmadığını dolaylıca itiraf ediyor.

Komünizmin ‘bitti’ dendiği günlerde ‘özgürleşen’ sermayeden başkası değildi. Yeni pazarlar ve egemenlik alanları emperyalist paylaşım savaşları başladı. Kazanılmış tüm sosyal haklar büyük ölçüde aşındı. Kâr hırsının insafına kalan iklim kriziyle yok oluşun ilk perdesi açıldı ve insanlık, geleceğin bu denli belirsizleştiği bir zaman dilimine sürüklendi.

Bugün neoliberal kuşatma sürüyor. Doğası gereği dünden daha şiddetli saldırıyor. Artık burjuva-liberal masallar, çağın sert gerçekliği içerisinde her zamankinden daha anlamsız duruyor.

Bizi bu karanlıktan çıkartacak olan hem teoride kulağa güzel gelen, hem de pratikte tıkır tıkır işleyen komünizmden başkası değil. Rubio gibilerin açıklamalarına alışan kulaklar için bu tanım ‘ürkütücü’ geliyor olabilir. Fakat üretim ilişkileri değişmedikçe, emek sömürüsü yok olmadıkça halklara gerçek tek alternatifi sunabiliyor.

/././


İş yerinde eleman, mahkemede sanık -Deniz İpek-

TBMM Adalet Komisyonunda görüşülen kanun teklifiyle suça sürüklenen çocuklara uygulanan yaş küçüklüğü indirimleri daraltılıyor, cezaların artırılması tartışılıyor. Teklifin en çok tartışılan ikinci maddesi, itirazlar üzerine iktidar tarafından bile yeniden değerlendirilmek zorunda kaldı. Salı günü Mecliste tartışma sürecek.

Aynı günlerde Türkiye bir kez daha çalışırken ölen bir çocuğun haberi. Henüz 14 yaşındaki Emirhan Sarısu iş cinayetinde yaşamını yitirdi. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre yılın ilk altı ayında en az 37 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

Bu iki gelişme birbirinden bağımsız değildir. Bir yanda çocukları daha ağır cezalandırmayı tartışan bir devlet, diğer yanda çocukları daha küçük yaşlarda üretimin içine iten bir ekonomik düzen…Bugün tartışılan yalnızca çocuk adalet sistemi değil; çocukluğun nasıl tanımlandığıdır.

Çocukluk sermayeye emanet edilirken

Süleyman Tuna Ergüler ve Eymen Enes Aygece 16 yaşındaydı. Mesleki eğitim merkezi (MESEM) kapsamında Alanya’da bir otelde çalışıyorlardı. Kaldıkları personel lojmanında çıkan yangında ağır yaralandılar. Eymen 37 gün, Süleyman ise 39 gün süren yaşam mücadelelerinin ardından hayatını kaybetti.

Onların ölümü çocuk emeğini üretimin olağan parçası haline getiren anlayışın sonucudur. MESEM’lerle birlikte çocuklar eğitim hakkının öznesi olmaktan giderek uzaklaştırılıyor; işletmelerin ucuz iş gücü ihtiyacının parçası haline getiriliyor. Eğitim ile üretim arasındaki denge bozuldukça çocukluk da metalaşıyor. Çocuğun okuldaki zamanı, bedeni ve geleceği piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleniyor. Bugün çocuk emeği istisna değil, ekonomik büyüme stratejisinin temel unsurlarından biri haline getiriliyor.

Çocuk emeğinin metalaştırılması

İSİG Meclisinin verilerine göre 2013 yılından bu yana en az 852 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Bu çocukların 291’i henüz 5-14 yaş grubundaydı. Tarımda, sanayide, turizmde, inşaatta… Çocuklar eğitim sıralarında değil, üretim alanlarında ölüyor. Bu tablo yalnızca yoksulluğun sonucu değildir. Orta vadeli program, kalkınma planı, mesleki eğitim merkezi (MESEM) uygulamaları ve organize sanayi bölgelerine açılan özel meslek liseleri birlikte okunduğunda ortak bir yönelim görülüyor: Çocuk emeğinin daha erken yaşta üretime dahil edilmesi. Kamu kaynakları mesleki eğitim teşviki adı altında sermayeye aktarılırken çocukların eğitim hakkı giderek piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimleniyor. Çocuk, gelişmesi gereken toplumun parçası olacak bir birey olmaktan çok üretime katılması beklenen bir emek gücü olarak görülüyor. Bu nedenle bugün yaşananlar münferit iş kazaları değil; çocuk emeğinin sermayeye adeta bir ganimet gibi sunulmasının sonucudur.

Sosyal devlet çekiliyor, cezalandırıcı devlet büyüyor

Tam da bu nedenle Mecliste görüşülen teklif yalnızca bir ceza düzenlemesi değildir. Devlet, çocukları yoksulluktan koruyacak sosyal politikaları zayıflatıyor; kamusal eğitimi güçlendirmek yerine çocuk işçiliğini besleyen modelleri yaygınlaştırıyor. Çocukların güvenli eğitim hakkını, ücretsiz beslenmesini, sosyal destek mekanizmalarını ve koruyucu hizmetleri geliştirmek yerine, çocuk suça sürüklendiğinde daha ağır cezalar gündeme geliyor. Sosyal devlet geri çekildikçe cezalandırıcı devlet büyüyor. Çocuğun yaşamı için; eğitimine, spora, kültüre, edebiyata, sanata, kolektif yaşam biçimlerine yatırım yapılmıyor; cezalandırılmasına yatırım yapılıyor. Oysa çocuk için toplumun adaleti, suç işleyen çocuğu değil, çocuğu suça sürükleyen koşulları değiştirmeyi esas alır.

Çocuk adaletinin sınıfsal karakteri

Çocuklar aynı çocukluğu yaşamıyor. Bir tarafta çocuklar güvenli okullarda, sosyal olanaklarla büyürken diğer tarafta milyonlarca işçi çocuğu ailesinin yoksulluğunu paylaşmak için çalışma yaşamına giriyor. Daha geçen yıl kamuoyu, Türkiye’nin en zengin ailelerinden Sabancı’nın torunu olan iki yaşındaki çocuğu için hazırlanan gösterişli odayı konuşuyordu. Aynı ülkede başka çocuklar ise daha 14-15 yaşında üretim bantlarında, tarlalarda, otellerde ve atölyelerde yaşamlarını yitiriyor. Bu nedenle çocukluk da sınıfsaldır. İşçi sınıfının çocukları daha erken çalışıyor, daha erken yoksullaşıyor, daha fazla iş cinayeti riskiyle karşılaşıyor ve suça sürüklendiklerinde daha ağır bir ceza politikasıyla yüz yüze bırakılıyor. Çocuk adaletini toplumsal koşullardan koparmak, sınıfsal eşitsizlikleri görünmez hale getirmektir. Bugün çocuk, üretimde yetişkin sayılıyor. On iki saat çalıştırılıyor. İş cinayetlerinde ölüyor. Ama hakları söz konusu olduğunda korunmuyor. Suça sürüklendiğinde ise yeniden yetişkin kabul edilerek daha ağır cezalandırılmak isteniyor. İşte bugünkü çelişki tam da burada düğümleniyor.

Çocukların ihtiyacı daha fazla ceza değil

Çocukları korumak, cezaları artırmak değildir.

Çocukları korumak; onları yoksulluktan, çocuk işçiliğinden, iş cinayetlerinden, eğitimden kopuştan ve şiddetten korumaktır.

MESEM’ler ucuz iş gücü modeli olmaktan çıkarılmadıkça, kamusal ve nitelikli mesleki eğitim yeniden kurulmadıkça, çocuk işçiliğiyle gerçek anlamda mücadele edilmedikçe ve çocukların yaşam hakkı sermayenin kârından üstün tutulmadıkça bu tablo değişmeyecektir.

Türkiye’ye “üretim üssü” ya da “küresel tedarik merkezi” olma hikayeleri anlatılırken her yıl onlarca çocuğun çalışırken ölmesi, gerçekte sermayenin artı değeri uğruna çocuk emeğinin feda edilmesidir.

Çocukların yeri iş yerleri değil okullardır.

Ve çocukluk, sermayenin ihtiyaçlarına göre değil, çocukların üstün yararı esas alınarak korunması gereken kamusal bir haktır.

/././


Yapay zekâ herkesi zenginleştirecekti, ne oldu?-Arif Koşar-

Dünyanın en zengin 10 kişisinden 8’i teknoloji milyarderi…

İlk sırada Tesla, X ve SpaceX’in sahibi Elon Musk, ikinci ve üçüncü sırada Google’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin… Ardından Jeff Bezos (Amazon), Michael Dell (Dell Technologies), Mark Zuckerberg (Meta), Jensen Huang (Nvidia), Larry Ellison (Oracle) geliyor. Tamamı ABD’li.

Hem şirketler hem de devletler bakımından yapay zekâ ve dijital teknolojilerin stratejik önemi, iş dünyasında ve günlük yaşamda artan yaygınlığı ve geleceğe dair -çoğu zaman- abartılı beklentiler dikkate alındığında, bunda şaşılacak pek bir şey yok.

Ancak bu olağan durum, olağan kabul edilmemesi gereken bir sürecin, yani gelir dağılımında giderek artan adaletsizliğin bir görünümü.

Teknoloji dünyasının topluma vaat ettiği şey, kendilerinin daha da zengin olmasından ibaret değildi.

Aksine tüm dünyaya refah vaat etmişlerdi.

İnternet herkes içindi, herkese yer vardı.

Herkes girişimci olabilir, zenginleşmeden payına düşeni alabilirdi.

Garajınızda bir şeyler geliştirip zengin olabilirdiniz.

Yeter ki yenilikçi fikriniz olsun!

Küresel bir refah çağı…

Örneğin Stanford Üniversitesi’nden Erik Brynjolfsson ve MIT’den Andrew McAfee İkinci Makine Çağı başlıklı çok satan kitaplarında, bolluk toplumunun müjdesini şöyle vermişti: “Dijitalleşme dolayısıyla ekonomide ve toplumsal hayatta yaşanan bir kırılma noktası bu. Doğru yönde gerçekleşen bir kırılma noktası. Kıtlık değil bolluk.”

Ancak tam tersi bir tablo ortaya çıktı.

Gelir eşitsizliği olağanüstü arttı.

Ve eşitsizliğin önemli bir bileşeni teknoloji şirketlerinin kendisi.

Daha doğru ifade etmek gerekirse teknolojinin çağdaş kullanım biçimi.

Tekno-çözümcülük
Teknolojinin herkese refah getireceğine dair beklenti, toplumu sarıp sarmayan tekno-çözümcü (tekno-fetişizmin bir bileşeni) ideoloji ile yakından bağlantılı.

Teknolojik gelişmeler gerçekten de bazı önemli sorunların çözümü için zemin hazırlar. Ancak, bu otomatik bir çözüm değildir.

Örneğin Türkiye’de çok sayıda SMA hastası bebek ölümle yüz yüze. Bu hastalığın tedavisi ve çözümü var. Ancak, Türkiye’deki sağlık sistemi, yüksek maliyetli bu tedaviyi karşılamadığı için bebeklerin bir kısmı yaşamdan kopartılıyor. Teknoloji çözüm için olanak sağlıyor ama sorun otomatik olarak çözülmüyor.

Bazı sorunlar ise yapısal.

Birçok kurum ve alan teknoloji ile iç içe geçmiş olsa da sorunun temeli teknoloji olmayabilir.

Örneğin borsada işlemlerin büyük bir kısmı algoritmalar tarafından gerçekleştiriliyor. Algoritmalar şirketlerin bilançolarını, ilgili haberleri, destek ve direnç noktalarını ve daha birçok teknik detayı ayrıntılı bir şekilde ve büyük bir hızla inceleyip alım-satım kararları veriyor. Büyük ölçüde beklentileri karşılıyorlar.

Ancak yine de borsalar patlayacak balonlara, büyük düşüşler ve kırılmalara sahne oluyor.

Çünkü, borsanın sorunu yeterince teknolojik olmaması değil gerçek dünyadaki sorunların borsalara yansıması ve geleceğe dair beklentilerin istikrarsızlığıdır. Bu nedenle, kararları algoritmalara devretsek bile küçük yatırımcıyı bekleyen büyük riskler ortadan kalkmıyor.

Kuznets yanılgısı
Sadece çağdaş yapay zekâ furyasında değil çok daha önce, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ekonomik eşitsizlik araştırmacıları teknolojik gelişme ve ekonomik büyümenin zamanla gelir eşitsizliğini azaltacağını ileri sürmüştü.

İktisatçı Simon Kuznets, 1955 yılında yazdığı bir makalede, ABD’de 1929-50 yılları arasında ekonomik büyümeyle paralel bir biçimde gelir dağılımındaki eşitsizliğin azaldığını tespit etmişti. Mucidine 1971 yılında Nobel Ödülü kazandırdıktan sonra Kuznets Eğrisi ile anılan bu doktrin, teknolojik gelişme ve sanayileşmenin başlangıçta ekonomik eşitsizliği arttırdığını, ancak daha sonra artan siyasal katılımla eşitsizliklerin azaldığını ileri sürmüştü. Argümanı, soğuk savaş yıllarında kapitalizmin üstünlüğünün kanıtı olarak öne çıkartıldı.

20. yüzyılın büyük kısmında, hatta 21. yüzyılda ekonomik eşitsizlik araştırmacıları, gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüme yoluyla zengin ile fakir arasındaki eşitsizliğin azalacağına inanmışlardı.

Kuznets’in kullandığı veriler genel manada doğru olsa da tespit ettiği nedenler tartışmaya açıktı. 1915-45 arasında, neredeyse tüm gelişmiş ülkelerde eşitsizliklerdeki azalma büyük ölçüde iki dünya savaşı ve onun tetiklediği iktisadi ve politik şokların yarattığı etkinin sonucuydu. Kuznets’in tasvir ettiği toplumsal kesimler arasındaki hareketlilikle pek ilgili değildi. Zaten 1980 sonrası tablo Kuznets’in argümanının doğru olmadığını açıkça gösterdi.

Yapay zekâ ne yapıyor?
Sonuçta giderek artan bir gelir ve servet eşitsizliğiyle karşı karşıyayız.

Dünyanın en zengin %1'lik kesiminin serveti, 6,9 milyar insanın toplam servetinin iki katından fazla.

ABD, Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya, Güney Kore gibi gelişmiş ülkelerde bile eşitsizlik hızla artıyor.

Neden?

Öncelikle, gelir eşitsizliğinin yapısal nedenlerini iki ana kategoride ele almak gerekir:

İlki; kapitalist toplum, farklı sınıflara dayandığı ve farklı sınıfların da gelir düzeyleri oldukça farklı olduğundan gelir eşitsizliği kaçınılmazdır. Benzer ve ek mekanizmalarla servet eşitsizliği için de aynı mantık geçerli.

İkincisi, 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal kırılma ile gelir eşitsizliğini sınırlandıran güç ilişkileri köklü bir biçimde değişti. İşçi hareketi geriledi, sendikalaşma bastırıldı. Sosyal devlet kazanımları budandı. Finansallaşma hız kazandı. Bütün bunlar gelir dağılımındaki adaletsizliğin yükselmesini koşullayan bir toplumsal zemin sağladı.

Böyle bir tarihsel bağlama yerleşmiş günümüz teknolojisinin kullanımı da toplumsal bağlama uygun, yani sermayenin lehine olmaya eğilimli.

İşte bu koşullarda yapay zekâ ve dijital teknolojilerin gelir eşitsizliğine olumsuz etkisi en az beş başlıkta özetlenebilir:

1. Yapay zekâ ve robotlarla orta gelirli işler otomatize oldukça… Yeni ortaya çıkan işler de düşük ücretli kaldıkça, gelir eşitsizliği artar.
2. Yapay zekâ ile iş yoğunluğu, güvencesizlik ve emek denetimindeki artış, sermaye gelirlerinin artmasına ve eşitsizliğin büyümesine neden olur.
3. Dijital iş platformlarında işgücü sadece kendi ülkelerindeki değil, dünyanın en düşük ücretleri ile rekabet ettikçe ücret gelirleri düşer ve eşitsizlik artar.
4. Teknoloji sektörlerinde yüksek tekelleşme oranı zenginliğin merkezileşmesini ve eşitsizliğin artışını teşvik eder.
5. Yapay zekâya ilişkin spekülatif ve abartılı beklentiler sonucunda yatırımlar arttıkça (yapay zekâ balonu), teknoloji şirketlerinin değerlemesi yükselir ve eşitsizlik artar.


Yani teknolojinin üretilmesi ve uygulanması, toplumsal bağlam ve güç ilişkilerinden bağımsız, nötr bir süreç değil. Mesela yapay zekâ ile işinden olan işçiler yoksullaşır ama bu yapay zekânın zorunlu sonucu değildir. Toplumsal bir tercihtir. İşsizlik yerine çalışma sürelerinin kısaltılması da tercih edilebilirdi.

Verimlilik artarsa ve bu verimlilik artışından işçiler faydalanamazsa, sermaye zenginleşir. İşçiler ise göreli olarak yoksullaşır.

Neoliberal politikalarla işçilerin kolu kanadının kırıldığı, sendikal temsiliyetin zayıflatıldığı, toplu sözleşmelerin yerini bireysel sözleşmelere bıraktığı, sermaye üzerindeki vergilerin yatırım teşviki adı altında hiç edildiği bir çağda, yapay zekânın iktisadi bir kazanımı olacaksa, bu değere elbette sermaye el koyar.

Peki, Türkiye’de yapay zekâ alanındaki gelişmeler, sanayinin Endüstri 4.0 paradigması ile yeniden yapılandırılması planı?

Kazanan yine sermaye olacaktır ve gelir eşitsizliğindeki artış daha da hızlanacaktır.

Tam da bu yüzden, yapay zekâ ve dijital teknolojiler teknik değil, politik, ekonomik ve sınıfsal bir mücadele konusu olarak ele alınmalıdır.
/././
Evrensel Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı"-22 Temmuz 2026-

  Türkiye’de şirketler milyar milyar vergi kaçırdı -Uğur Zengin- Uluslararası Para Fonu (IMF) bünyesindeki Uluslararası Gelir İdaresi, 182 ü...