CUMHURİYET "Köşebaşı" -20 Temmuz 2026-


Nasuh’u bırak Hulusi’ye bak!-Barış Terkoğlu- 

Yargı sadece gözaltı, tutuklama yapmıyor. Yargı artık tarihi de yazıyor.

Geçen hafta 15 Temmuz’un 10. yıldönümüydü. Resmi törenlerin dışında da konu siyasetin merkezindeydi. “Herkes özgürce fikrini söyledi” demek isterdim. Ama yok... Yargımız sağ olsun! Yine sopasıyla ortaya çıktı. Neyin ne kadar söylenebileceği çizgisini çekti.

Bahsettiğim Nasuh Mahruki’nin tutuklanması. “15 Temmuz önceden fark edilmiş...” diye başlıyordu. Darbe girişiminin önlenebilir olduğu halde önlenmediğini iddia ediyordu. Çıkardığı siyasi sonuçlar vardı.

Güney Afrika’dan kendi ayağıyla geldi. “Adli kontrol yetersiz kalır” denerek tutuklandı. Savcılıkta ve mahkemede konuşulanlara bakıyorum. Mahruki ve avukatları düşüncelerini anlatmış. Ama yargı, “Yok öyle değil” diyerek tutuklamış. Tutuklama gerekçesi de ilginç: Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik. Bu suçun işlenmesi için gerek şart olduğundan; tutanakta, 571 bin takipçili 76 bin 300 kez görüntülenen paylaşımın “infial yarattığı” ve “açık ve yakın tehlike oluşturduğu” yazılmış. Ne tehlikesi inanın ben de bilmiyorum...

BAĞIRA BAĞIRA GELDİ 

Karardan sonra düşündüm. Sahi 15 Temmuz önceden öngörülemez miydi? O yana çevirdim bu yandan baktım. Her seferinde cevabım “Evet öngörülebilirdi” oldu. Hatta dahası, darbenin bağıra bağıra geldiğini söyleyebilirim.

Anlatayım...

15 Temmuz’dan iki yıl önce... Kumpas davalarının birer birer çökmesiyle yurtsever askerler cezaevinden çıktı. O görüntüyü unutmuyorum. 4 Temmuz 2014’te hapisten çıkan deniz subayı Bülent Akbaş, uzatılan mikrofona şöyle söyledi: “Devletin içindeki paralel yapı üç sene içinde tarihin görmüş olduğu en büyük darbeyi yapacak güce geldi.”

Falcılık değil. Öngörü. Zira FETÖ; kumpasları orduyu ele geçirmek için kurmuş, orduyu ise darbeyi yapmak için ele geçirmişti. Ateşin içinden çıkan Akbaş, bunu çok rahat söyleyebiliyordu.

Dahası...

 O askerler TSK’ye dönüş davaları açtı. Darbeye 6 ay kala 30 asker Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden (AYİM) dönüş kararı aldı. Ne oldu hatırlıyor musunuz? Genelkurmay karara itiraz etti. Milli Savunma Bakanlığı’na bildirilen görüşte FETÖ kumpasına arka çıkılarak askerlerin TSK’den atılması savunuldu. Sahi sizce FETÖ düşmanı o askerlerin darbeye altı ay kala karargâha dönmeleri neden istenmemişti?

Darbeye sayılı günler kala...

 İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ soruşturmalarında Genelkurmay’a yazılar yazıyor, bilgi istiyor ancak hiçbirine cevap alamıyordu. 78 yazıya tam 5 ay boyunca dalga geçer gibi hiçbir cevap verilmemişti. İstanbul ve Ankara savcılıkları için de farklı değildi. Bu rahatsızlık o günlerde bizzat savcılıklar tarafından açıkça kamuoyuyla paylaşıldı, haber oldu. İzmir Cumhuriyet Savcılığı gelmekte olanı görüp operasyon düğmesine basınca, darbeciler erkenden harekete geçti. Darbe sonrasında cevap verilmeyen yazılar karargâhın kilitli kasasından çıktı.

DARBE ÖNCEDEN TUTANAKLARA GİRDİ

Sembolik bir tane olay daha var...

Darbeden 11 gün önce, 4 Temmuz 2016 günü Fethullahçı hâkim İlhan Karagöz, çalışma günü olmamasına rağmen adliyeye gelip duruşmayı açtı. Gülen’i mahkeme kararıyla “mehdi” ilan edip şu ifadeleri resmi kayıtlara geçirdi: “Türkiye Cumhuriyet Genelkurmay Başkanlığı yetkililerin bu suç duyurumuz doğrultusunda derhal olaya el koyarak ismi geçen herkesi derhal gözaltına alması ve sonra da yapılması gerekenlerin sırayla yapılması...”. “Darbe mi geliyor” demek yerine ne yaptık derseniz Karagöz’ü akıl hastanesine kapattık!

Peki akıllılar?

 Darbe girişiminden günler önce savcı Serdar Coşkun tarafından Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen iddianamede şu yazıyordu: “TSK içindeki bu yapılanmaya güvenerek kimi örgüt mensupları iç savaş ve askeri darbeden söz etmektedir.” Coşkun FETÖ kontrolüne geçen Genelkurmay’ı da açıkça eleştirmişti: “Somut delil olmaması, Balyoz, Ergenekon gibi davalarla TSK’nin yıprandığı, bir de FETÖ unsurlarına yönelik yapılacak çalışmanın TSK’yi huzursuz edeceği, motivasyonu düşüreceği ileri sürülerek FETÖ’nün askeri yapılanmasının araştırılması önlenmektedir.”

ÇOK ALAMETİ VARDI 

Hadi darbeden önce gelen ihbarları unutalım. Bizzat MİT’e gelip “darbe olacak” diyen askeri görmemiş gibi yapalım. Ergenekon ve Balyoz’da yargılanan askerlerin yazdıkları kitaplarda, yaptıkları açıklamalarda üstüne basa basa “darbe geliyor” diye uyarmalarına kulaklarımızı kapatalım. Ya da Rusya’dan kalkıp gelen Dugin’in verdiği darbe istihbaratını görmezden gelelim.

Ergenekon kumpasından hapis yatan Hasan Atilla Uğur ile 15 Temmuz günü öğlen saatlerinde Yeni Şafak gazetesi için röportaj yapan yayın yönetmeni Hüseyin Likoğlu o akşam yaşadıklarını köşesinde şöyle anlattı: “Akşam saatlerinde semada savaş uçaklarını görür görmez ilk tepkim, ‘Fethullah’ın ...leri darbe yapıyor’ oldu. Böylesine bir refleks vermeme neden olan şey neydi? Şüphesiz birkaç saat önce sohbet ettiğim Hasan Atilla Uğur’un söyledikleri etkili oldu.” Uğur, Likoğlu’na şunları söylemişti: “Bunlar patronları ABD’nin emri ile her an bir darbe ve işgal girişiminde bulunabilirler.”

AKAR’A SORULACAK SORU 

Listeyi uzatabilirim...

Fethullah Gülen darbeye 5 ay kala “Cennet kılıçların gölgeleri altındadır” dediği sohbette neyi kastediyordu sanıyorsunuz? 12 Eylül öncesinde yazdığı “Kışlada uykudan uyananlar silkinip kendine gelmektedir” satırları 15 Temmuz darbesinden 4 ay önce Zaman’da neden yeniden basıldı sizce? Darbeye sayılı günler kala Zaman’da yayımlanan Erdoğan yönetimini “ipe dizeceklerini” söyleyen yazıyı ya da Osman Özsoy’un “Profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım, bu süreçte daha çok katkım olurdu” ifadelerini unuttunuz mu? Washington’daki “derin kalemler”in paylaştığı darbe geliyor senaryolarını hafızanızdan sildiniz mi? Sahi 30 yıl önce Gülen’in “Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gidin” dediği, “zamanı gelecek” diye kalkışma gününü işaret ettiği konuşmanın sonucunun 15 Temmuz olduğunu görmüyor musunuz?

Nasuh Mahruki tutuklanmamış olsaydı size bugün cumhurbaşkanının geçen hafta 15 Temmuz’da yaptığı konuşmanın şifrelerini anlatacaktım. Gelgelelim olmadı...

Kuşkusuz ömrünü FETÖ’ye karşı geçiren insanlar çok. Ancak 17-25 Aralık’tan sonra resmen açık bir savaşa dönen kavga 15 Temmuz’a kadar 2 buçuk yıl sürdü. Bu süreçte kelle koltukta mücadele eden birbirinden farklı görüşte askerler, polisler, savcılar, bürokratlar oldu. (10 yıl sonra nedense onların birçoğunun da tasfiye edildiğini görüyorum.) Kimi ise bu iki buçuk yıl boyunca gelen darbeyi izledi. Bağıra bağıra görünen alametlere kafasını çevirdi. Olursa ne ala olmazsa da pekâlâ, dedi. Sonunda dönüp Hulusi Akar’a “Hakkında MİT raporu olan darbeci generaller nasıl terfi etti” diye sormak yerine Nasuh Mahruki’ye “Ne bu şimdi” diye soruyor, tutukluyoruz. Silivri’de tek yatağın paylaşıldığı kalabalık koğuşa atıp intikam alıyoruz.

Görüşlerine katılalım ya da katılmayalım. Bu aşamada bir önemi yok. 27 yıl önce 17 Ağustos depremi olduğunda anında enkaza koşup canları kurtarması sayesinde tanıdığımız Nasuh Mahruki’ye bu ülkenin bir borcu var. 15 Temmuz’u kasaptaki ete soğan doğramadan bekleyenlere ise sorulacak bir hesabı!

Tarih kendi hükmünü verdiğinde mahkeme kararları önemsiz bir ayrıntı olarak kalacak.

/././

Bir ‘kurucu olay’ üzerine notlar -Ergin Yıldızoğlu- 

Tartışmalar çoğu kez 15 Temmuz gecesinde yaşananlara, aktörlerin polisiye dökümüne, gerçekti-kurguydu ikilemine sıkışıyor. Bugün ülkeyi yöneten kadro, dayandığı toplumsal hareket, o gece yaşananların “şeylerin durumunu değiştiren” bir “kurucu olay” olduğuna inanıyor, bu inancı topluma dayatıyor, dirençle karşılaşınca da hırçınlaşıyor. Bu nedenle, “olayın” kurduğu şey üzerinde düşünmek daha önemli. Düşünmeye başlayınca da kurulan şeyin, devletin yönetim biçiminin, kurumlararası güç dengesinin, karar alma mekanizmalarının, meşruiyet kaynaklarının kalıcı olarak başkalaştığı, özgün bir rejim inşasına ilişkin olduğunu anlıyoruz. 

YENİ REJİM 

Bu “olay”, Gramsci’nin hegemonya kuramı, “pasif devrim” paradigması merceğinden bakıldığında, salt bir kopuş değil aynı zamanda bir süreklilik de sergiliyor. 2002- 2015 dönemi, siyasal İslamın, “bir restorasyon” projesi bağlamında şekillenmiş “pasif devrim” süreci içinde devlet aygıtında kurumsal mevziler kazandığı; sivil toplum, medya, eğitim ve bürokraside yavaş ama derinden bir rıza imalatı yürüttüğü klasik bir “mevzi savaşı” evresiydi. “15 Temmuz” bu süreci bir “cephe savaşı” aşamasına sıçrattı; devlet içi tarafların çatışmasının galibi, elde ettiği merkezileşmiş yürütme gücüyle, “mevzi savaşı” taktiğine dönerek günümüze uzanan yeni bir rejim inşa-kuruluş süreci başlattı.

Bu rejim bugün artık büyük ölçüde kurumsallaştı: Parlamenter demokrasinin güçler ayrılığının yerini katı bir güçler birliği aldı; yargı ve yasama özerkliğini yitirdi; normatif hukukun yerini lidere, beka söylemine endeksli bir disiplin-cezalandırma rejimi aldı. Böylece Ernst Fraenkel’in (The Dual State: A Contribution to the Theory of Dictatorship, 1941) “ikili devlet” kategorisiyle açıklanabilecek bir ikili hukuk düzeni oluştu. 

Muhalif duruşlar hızla suç kapsamında, sembolik ve fiziksel araçlarla baskı altına alındı. Diyanet rejimin en asli ideolojik-teolojik meşruiyet aygıtına dönüştü. “Olayın” ertesinde devlet bürokrasisinde başlayan geniş kapsamlı tasfiyelerin sonunda karar alma mekanizması rasyonel bürokratik süzgeçlerden, liyakatten tamamen arındırılıp karizmatik lider kültü ile onun etrafındaki dar iktidar kliğinin iradesine bağlandı. Arendt’in bakışıyla, klasik/ modern burjuva-demokratik ölçütler açısından bu işleyişin “irrasyonel” olduğu söylenebilir. Ancak bu işleyiş, bugün Türkiye’deki rejimin kültürel, tarihi kaynakları üzerinden kendini üretmesi bağlamında özgün bir rasyonaliteye sahiptir.

KÜLTÜR SAVAŞLARI 

“Olayın” kurduğu rejimin, mülkiyet ilişkilerine, şirket yapılarına, piyasa mekanizmalarına liderlik düzeyinde doğrudan müdahale edebilen, muhalif ya da güvencesiz sermayeyi tasfiye edip yandaş kliklere, holdinglere sistematik kaynak aktaran yapısı, Günter Reiman’ın “vampir ekonomi” (1939) modelini anımsatıyor. Bu model içinde silah sanayisi, rejim açısından, hem sermaye birikimi hem milliyetçi-güvenlikçi meşruiyet üretimi açısından en stratejik önceliğe sahipti. Bu “vampir ekonomide” toplumsal artıdeğer, bölüşüm sürecinde, piyasa ilişkileri hatta bazen mülkiyet hakları baypas edilerek üretken sermayenin kaynaksız bırakılması pahasına, rejimi destekleyen ekonomik-kültürel yapılanmalara transfer ediliyordu.

Kültür savaşları bu “kuruluşta” çok önemli yere sahiptir. Bugün, kültür alanında, tam bir medya denetimi eşliğinde toplumu kutuplaştıran asimetrik bir savaş yürütülüyor: Seküler kesimlerin yaşam tarzları, kadın hakları ve LGBTQ+ bireyler sistematik baskı altındayken rejimin yaslandığı kültürel yapılara yönelik en ufak eleştiri “milli değerlere hakaret” sayılarak cezalandırılıyor. Bu bağlamda eğitim müfredatındaki yapısal “reformlar”, tarihi yeniden yazma çabaları, bir yukarıdan aşağıya toplumsal “kuruluş” projesinin, geleceğe dönük cephesini oluşturuyor. Bu “olayla” kurulan rejim, sandığı ve seçimleri ortadan kaldırmıyor ama, seçim platformunda yarışı daha başlamadan kontrol altına almak istiyor.

Sonuç olarak 15 Temmuz sonrası dönem karşımıza, rızanın zorla, hukukun keyfiyetle, ekonominin ise sadakat ağlarıyla ikame edildiği, bütünsel/totaliter bir “kuruluş” süreci olarak çıkıyor. Özgür Özel işte bu ortamda yasal, kurumsal güvencelerden yoksun olsa da muhalefeti ayakta tutmaya çalışıyor.

/././

NATO hukuku ve 4. aşama -Mehmet Ali Güller- 

12 Eylül 1980 darbesi, 5 Ocak 1980 ekonomi dönüşümünün uygulama sopasıydı: Karma ekonomiye son verildi ve Türkiye neoliberal program ile ABD’nin liberal küresel piyasasına çıpalandı.

Bu nedenle 24 yıllık AKP dönemi, 12 Eylül’ün devamıdır. Aynı program sürdürülmektedir. Hatta AKP’li ekonomi bakanlarına göre, başta özelleştirme olmak üzere o programı en başarılı uygulayanı AKP hükümetleri olmuştur.

Bu 46 yıllık ekonomi-politiğin hukuku da var elbette.

KANIT VE KANIT UYDURMA AŞAMASI

Bu rejimin hukuku, 46 yılda üç aşama tamamladı ve artık dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamaları “kanıtlama aşaması, kanıt uydurma aşaması, kanıta gerek yok aşaması ve önleyici tutuklama aşaması” olarak özetleyebiliriz.

1. aşama: 12 Eylül rejimi, bir askeri darbe dönemi olmasına rağmen, yine de suçlamayı kanıtlamaya dayanıyordu. Hâkimler, savcının suçlamasına dair kanıtı açık ve net şekilde görmek istiyordu.

2. aşama: AKP-FETÖ işbirliğindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları döneminde, yargılama yine kanıtı esas alıyordu ama bu kez 12 Eylül rejiminden farklı olarak kanıt uyduruluyordu. FETÖ’nün polisleri, kanıt olmadığı için hedef isimlerle ilgili kanıt uyduruyordu, savcılar o uydurma kanıtları mahkemenin önüne getiriyordu; hâkimler o uydurma kanıtları esas alarak cezalandırıyordu. Kısacası uydurulmuş da olsa bir kanıta ihtiyaç duyuyorlardı.

KANITA GEREK YOK AŞAMASI 

3. aşama: AKP’nin yeni dönem operasyonları ise bir büyük yenilik getirdi: Artık kanıta gerek yok. Bunun en tipik örneği Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı casusluk davasıdır. Yasaya göre casusluk faaliyetinin oluşabilmesi için bir gizli belgenin varlığı ve faaliyetin yabancı devletin ya da istihbarat örgütünün yararına olması gerekiyor.

Ama iddianamede hiçbiri yok: Merdan Yanardağ ve Tele1’in Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine ve Ekrem İmamoğlu lehine algı oluşturduğu iddiası var. Çünkü casusluk davası da tüm “belediyeleri silkeleme” operasyonları gibi siyasi davadır ve son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve yeni rejimin inşasıyla ilgilidir. O nedenle başından beri meselenin ne diploma ne de yolsuzluk olduğunu belirtiyorum.

2026 TEVKİFATI 

4. aşama: 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi öncesinde, kimi isimlerin “eylem yapabilecekleri” gerekçesiyle 15 gün önceden gözaltına alınması ve tutuklanması son aşamadır.

Önleyici tutuklama aşaması diyebileceğimiz bu aşama aynı zamanda NATO hukuku aşamasıdır. “1951 tevkifatı” diye tarihe geçen komünistlere yönelik tutuklamalar, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinin gereğiydi. Böylece Türkiye NATO hukukuyla tanışmış oldu.

“2026 tevkifatı” da Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir döneme işaret ediyor: NATO Ankara’da Rusya’ya ve İran’a karşı görevlendirme yazısı hazırladı. Türkiye her iki görevlendirmede de var: Adana Komutanlığı doğrudan, Anadolu Kavağı Komutanlığı ise dolaylı olarak bu NATO görevlendirmesiyle ilgilidir.

UKRAYNA VE İRAN GÖREVLERİ 

Ukrayna görevi: Zelenski daha on gün önce NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bir hafta sonra Kiev’i ziyaret etmesi, Kiev’de sokakta yürüyerek Moskova’ya mesaj vermesi, Zelenski’den 2. sınıf liyakat madalyası alması yukarıda işaret ettiğim o görevlendirme yazısıyla ilgilidir. Savaşan taraflardan birinden madalya almak, “aktif tarafsızlık” dedikleri politikaya son verdikleri anlamına gelir.

İran görevi: Washington’da düzenlenen Irak-ABD Ticaret Zirvesi’nde konuşan Tom Barrack, altı ülkeyle; Irak, Suriye, Ürdün, Türkiye, Lübnan ve Mısır’la bir stratejik proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Irak-Suriye temsilcisi Barrack, bu projeyle Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini iki yıl içinde azaltmayı hedeflediklerini belirtti. Bu elbette sadece bir ulaştırma projesi değil, ondan önce bir siyasi projedir ve ABD’nin İran’a karşı bölge ittifakı kurma stratejisinin içindedir.

Sonuç olarak her ekonomi-politiğin bir hukuku var: ABD ve yerli sermaye/ siyasi müttefikleri 46 yıldır aşama aşama uyguluyorlar. Mesele buna karşı ne yapılması gerektiğidir.

/././

‘Ahbap’ çavuş ilişkisiyle önce ‘etik’ kayboldu!-Jale Özgentürk- 

Ortada milyonlarca dolarlık yardım paralarının “buharlaştırıldığı” iddiaları uçuşuyor. Rakamlar 299 mu 999 milyar TL mi, belli değil. Borçlar, alacaklar, kumara yatırıldığı öne sürülen paralar...

Depremin, yangının, afetlerin acılarını yaşayan hâlâ binlerce insan varken sanatçı Haluk Levent’in neden olduğu Ahbap skandalı, yalnızca bir derneği tartışmalı hale getirmedi.

Deprem gecesi telefonuna sarılıp bağış yapan, “Bir cana dokunur” diye bütçesinden fedakârlık eden milyonlarca insanı üzdü.

Ahbap’ın yarattığı en büyük kayıp paradan öte iyiliğe, dayanışmaya ve gönüllülüğe duyulan inancın yara alması oldu.

Bugün Ahbap konuşuluyor. Dün Kızılay tartışıldı, daha önce Deniz Feneri ve başka vakıflar...

Bunlar bir sonuç. Asıl tartışmamız gereken çok önemli bir konu var.

Türkiye’nin yıllardır adım adım yitirdiği etik kültürü.

GÜVEN KRİZİ YAŞIYORUZ 

Dışa açılan ülkeye yabancı sermaye geliyor, TÜSİAD kurumsal yönetim ilkelerini tartışıyor, etik merkezleri kuruluyor, şirketler etik kodlarını yayımlıyordu. Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi yalnızca ekonomik değil, hukuk ve kamu yönetiminde de yeni bir anlayışın kapısını aralıyordu.

2002’de yürürlüğe giren Kamu İhale Kanunu bu dönüşümün en önemli simgelerinden biriydi. Amaç, siyasetin ihale üzerindeki etkisini azaltmak, rekabeti artırmak ve kamu kaynaklarının kullanımını şeffaflaştırmaktı.

Aynı dönemde Sayıştay’ın yetkileri güçlendirildi, Bilgi Edinme Hakkı Yasası çıkarıldı. Avrupa Birliği ilerleme raporlarında Türkiye’nin “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” alanındaki reformları övgüyle yer aldı.

Ancak sonraki yıllarda bu reform ivmesi tersine döndü.

AKP iktidarı ile etik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumsal yönetim kavramları gündemden çekilirken; Kamu İhale Kanunu’nda 200’e yaklaşan değişiklik, istisna uygulamaları, vergi afları, varlık barışları, kayırmacılık, nepotizm ve çıkar ilişkileri yeni yönetim kültürünün parçası haline geldi.

Bu değişimin faturası ise ağır oldu.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye son on yılda yaklaşık 70 sıra geriledi. Ülkenin puanı 50 seviyelerinden 31’e düştü. Örgüt bugün Türkiye için “zayıf demokrasi ile beslenen yolsuzluk döngüsü” değerlendirmesini yapıyor.

Türkiye, mali suçlarla mücadeledeki eksiklikler nedeniyle 2021’de FATF’ın gri listesine alındı. Yoğun çabalar sonunda 2024’te bu listeden çıkıldı. Ancak toplumun zihnindeki gri listeden çıkmak hâlâ mümkün olmadı.

Yani etik önce kamudan çekildi. Sonra aynı kültür şirketlere yayıldı. En sonunda sivil toplum da bundan payını aldı.

ŞEFFAFLIK KURTARIR 

Sibel Asna Özesmi benim 40 yıldır tanıdığım bir sivil toplum gönüllüsü. Türkan Saylan’la Cüzzam Hastanesi’nin kurulmasından, Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na kadar çok farklı sivil toplum kuruluşunda çalıştı, çalışıyor.

Ahbap olayının STK’lere etkisini sordum. Sivil toplumda bir umutsuzluk yarattı mı diye. Aksine bu konunun konuşulmasının gelecek için çok yararlı olduğunu söylüyor.

Türkiye’de sivil toplumun gelişemediğini, bunun da kurumsallıktan uzak yapılardan kaynaklandığını söylüyor ve bundan sonra yeni Ahbap skandallarının yaşanmaması için olması gerekenleri şöyle sıralıyor:

“STK’ler bireylere dayalı olarak değil kurum olarak var olmaldır. Mali tabloları tam şeffaf yayımlanmalı, etik kodları yalnızca kâğıt üzerinde kalmamalı. Gelir gider durumları, çalışanlara ödenenler, yöneticilerin maaşları denetlenmelidir.”

Asna, “Sadece sivil toplum kuruluşları değil toplum düzeninin kurtuluşu şeffaflık ve hesap verebilirlikle mümkün” diyor.

Bir toplumda etik yalnızca bireyin ahlakı değil. Kuralların herkese eşit uygulanması. Vatandaşın devlete ve kurumlara güvenebilmesi. Vergisini veren insanın ödediği paranın nasıl harcandığını görebilmesi.

Yani etik, ekonominin de demokrasinin de görünmeyen altyapısı.

O altyapı çöktüğünde yalnızca kurumlar değil, toplum da birbirine yabancılaşır. Bir ülkenin kaybedebileceği en büyük sermaye de bu. Bugün yaşadığımız sorunların kökeni de bu değil mi?

/././

Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Temmuz 2026-

Kendi mabedinde bir figüran: Dünya Kupası’nın finali nasıl gasp edildi? Satılığa çıkarılan stadyum çimleri, vize duvarına çarpan oyuncular, ...