CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-


Ahbap soruşturması: Haluk Levent’e sorular -Murat Ağırel-
Türkiye’nin hafızasında bazı tarihler vardır6 Şubat da onlardan biri.


O gece yalnızca şehirler yıkılmadı. İnsanların devlete, kurumlara ve sisteme duyduğu güven de enkaz altında kaldı.

Nasıl olmasın ki? Depremin ertesi günü yıkılmış sokaklarda yürüdüm. Yüreğim hâlâ acıyor.

O çaresizlik ortamında, sisteme olan güven yıkılmışken tam da o saatlerde milyonlarca insan başka bir adrese yöneldi.

Ahbap ve Haluk Levent’ten bahsedeceğim.

O dönemde yapılan yardımları herkes hatırlıyor.

Kimisi bir günlük yevmiyesini gönderdi. Kimisi çocuğunun kumbarasını açtı. Kimisi yılların birikimini. Kimisi şirket kasasını. Çünkü insanlar yalnızca para göndermedi. İnandıkları bir isme emanet bıraktılar.

Haluk Levent’e...

Geçen ay, yani haziran ayında aradım Haluk Levent’i.

Onlar TV yayınına katılıp katılmayacağını sordum. Katılabileceğini ancak öncesinde bir albüm çalışması olduğunu ve BM (Birleşmiş Milletler) toplantısında konuşması olduğunu belirtti ve sonraki haftalarda çıkabileceğini belirtti.

Tam da kamuoyunun cevabını beklediği soruları sormak istemiştik.

Yapamadık.

Bugün geldiğimiz noktada Haluk Levent ve Ahbap Derneği ile bağlantılı isimlerin gözaltına alındığını öğrendik.

Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturma, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatıldı. Soruşturma “Dernekler Kanunu’na muhalefet”, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” ve “örgüt üyeliği” suçlarından yürütülüyor.

Levent Bursa’da yakalandı. Levent’in asistanı Yeliz Kaya daha önce tutuklanmıştı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri de Ahbap’ta arama yaptı, dijital verilere ve evraklara el koydu.

Soruşturma kapsamında 2024 tarihinde resmi yazışmalar başlamış. Ulaşıp inceleyebildiğim belgelere göre soruşturmanın üç ayağı bulunuyor. Bir ayağı Haluk Levent’in kardeşi Berkant Acil’e dayanıyor. Acil soyadı Haluk Levent’in gerçek soyadı.

Kardeş Berkant Acil’e Şile Belediyesi ile bağlantılı konser organizasyonları kapsamında rüşvet, usulsüzlükler ve yolsuzluklar yaptığı, maliyetleri yüksek gösteren sahte faturalar kullandığı iddiası ile operasyon yapılmıştı.

Yeliz Kaya, Haluk Levent’in asistanı olarak biliniyor ve hesaplarında yüksek miktarlı para transferleri olduğu tespit edildi. Yeliz Kaya ifadesinde bu hesabın Haluk Levent tarafından kullanıldığını iddia etti.

İkinci ayak ise iş insanı Hüseyin Başaran’ın suç duyurusuna dayanıyor.

Başaran, Haluk Levent kimsesiz kız çocuklarına yurt yaptırmak amacıyla Başaran’a ait gayrimenkulleri dernek adına satın aldığını, paranın ise ödenmediğini belirtti. Kızının vefatı sonrasında duygusal bir boşluk yaşayan Başaran, yurtdışından gelecek yardım fonlarının alınabilmesi amacı ile Haluk Levent’in isteği doğrultusunda teklifi kabul etmiş ve evleri de teslim etmiş. 21 tapu Kaya’nın üzerine geçirilmiş. Yeliz Kaya tapu devri sonrasında 24 saat içerisinde tapuları Esin Önder Çağlayan’a devretmiş.

Savcılığın üzerinde durduğu üçüncü ayak ise dernek çevresindeki bazı isimlerin hesaplarının fiilen başkaları tarafından kullanıldığı yönünde. Bir başka başlık ise bu hesaplar arasında gerçekleştiği belirtilen yoğun para transferleri.

Transfer açıklamalarında yer aldığı belirtilen “borç”, “borç iadesi”, “Ahbap faaliyetleri”, “Haluk için” gibi ifadeler ise soruşturmanın dikkat çektiği ayrıntılar arasında.

Dosyanın en fazla tartışılan başlıklarından biri de yurtdışından geldiği belirtilen yüksek tutarlı para transferleri.

Savcılık bu paraların kaynağının açıklığa kavuşturulması gerektiğini söylüyor. Uluslararası konser gelirleri mi, telif gelirleri mi, yoksa Ahbap adına gelen yardım paraları mı?

Savcılık, soruşturma kapsamında bazı hesaplardan yüksek tutarlı yasal bahis işlemleri gerçekleştirildiğini öne sürüyor. Raporlarda da bu tespit edilmiş durumda. Gözaltına alınan Alper Çelik hakkında da MASAK’ın tespitleri var.

Savunma’nın sahibi İsmail Terlemez de hem kendi hem şirketi adına toplam 70 milyon lirayı, gözaltına alınan Ahbap Mali İşler Müdürü Emrah Gödeliner’e göndermiş.

Bir de işin bahis ayağı var.

Bir yasal bahis sitesine 279 milyon TL gönderilmiş ve aynı şirketten 89 Milyon TL giriş yapmış. Bu hesabın Haluk Levent tarafından kullanıldığı iddia ediliyor. Bu para Alper Çelik’in veya Haluk Levent’in şahsi parası mı -kaynağı nedir- veya Ahbap’a gelen yardım parası mı; bunun tespitinin yapılması gerekiyor. Ancak MASAK bu durumun hayatın olağan akışına aykırı olduğunu belirtiyor.

MASAK raporunda üç kişi incelenmiş.

Alper Çelik, Zafer Yay ve Emrah Gödeliner. Üçünün de sicili kabarık.

Resmi belgede sahtecilik, kasıtlı yaralama, dolandırıcılık; uyuşturucu kullanmak, bulundurmak, satın almak; basit yaralama, hırsızlık, belgesiz senedi kullanmak... Yargılamaların hepsi kapanmış. Bazılarına takipsizlik verilmiş, bazıları yargının konusu olmuş ve bitmiş.

Bu kişilerin banka hesaplarında milyarlarca lira para hareketi var. Haluk Levent’e gönderilen para da var.

AHBAP gibi bir dernek ile bu kişilerin ne işi var?

Savcılık bu hesapların da Haluk Levent tarafından kullanıldığını iddia ediyor.

Savcılık karapara aklama suçunun da işlendiğini iddia ediyor.

Savcılık, Haluk Levent’in resmi olarak beyan ettiği 60 milyon dolar olarak açıkladığı yurtdışından gelen paranın kuşkulu olduğunu düşünüyor.

Kimseyi peşinen suçlayamayız. Fakat açıklanmaya muhtaç bir tablo var.

Keza Haluk Levent de avukatları aracılığıyla sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Gözaltına alınmadan önceki akşam İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’a mesaj attığını belirterek Ahbap’ın denetlenmesini istediğini söyledi.

“Kişisel borç-alacak ilişkilerimi Ahbap ile ilişkilendirmeyin” diyen Haluk Levent, “Biliyorum, bu bombardıman altında gerçeği açığa çıkarmak güç ve zaman alacak ama netice olarak haklılığımız tescillenecek” ifadelerini kullandı.

İlginçtir, açıklamasında “Asıl bombayı bekleyin. Yakında yapacağım açıklamalarda göreceksiniz. En baştan bu sürece nasıl gelindiğini öğrenecek ve hayretler içerisinde kalacaksınız” diye yazdı.

Haluk Levent ısrarla, “Kişisel borç-alacak ilişkilerimde Ahbap tamamen konu dışıdır” dedi.

Uzatmayalım.

Gazetecilik, herkes susarken soru sormaktır. Bugün de yapılması gereken budur.

/././

Zirveden geriye kalanlar -Ergin Yıldızoğlu- 

NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti. Geriye ne kaldı? NATO’nun, Batı merkezli emperyalist sistemin, Çin gibi yükselen güçlere, BRICS grubunun kendi çıkarını koruma çabalarına karşı küresel savunma/önleyici saldırı aracına dönüşme süreci hızlandı. Avrupa ile Batı’nın “lideri” ABD arasında açılan çatlak genişlemeye devam etti. Trump yönetiminin, istikrarsız, güvenilmez bir liderlik sergilediğine ilişkin algılar güçlendi. Türkiye’nin dış bağımlılığının arttığına, ulusal egemenlik iddialarının içinin biraz daha boşaldığına ilişkin kaygılar da...

KÜRESEL NATO

NATO’nun, 1990’ların başından bu yana sık sık kendini gösteren “alan dışına çıkma” eğilimi, “NATO 3.0” içinde kurumsallaşmaya başladı. Ankara toplantısında ABD’nin NATO’yu Transatlantik sahnesinin dışında kullanma amacı daha da belirginleşti.

NATO Genel Sekreteri Mark -İran’a saldırı mutlak olarak gerekliydi- Rutte, Çin’i uzun vadeli tehdit olarak kodluyor, Hint-Pasifik’i Avro-Atlantik güvenliğinin uzantısı olarak gördüklerini vurguluyor. Sözde bir “Rusya-Çin-Kuzey Kore-İran” bloku üzerinden yeni bir NATO söylemi gelişiyor. NATO’nun pasifik havzasında bu “bloklaşmaya” karşı kurulan Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore işbirliğini betimleyen IP4 ortaklığı da bir üyelik anlamına gelmese de o yönde kurumsallaşmaya işaret ediyor. Trump’ın sürekli NATO’yu “Bize yardıma gelmiyorlar” (çıkardığımız savaşlara katılmıyorlar-EY) yakınmaları da bu “küreselleşme arzusunu” yansıtıyor. NATO ülkelerinin savunma harcamalarını artırma telaşı da...

BİR GÜVEN SORUNU

Ankara zirvesinde, Avrupa-ABD çatlağı genişlemeye devam etti, “Trump yönetiminin dış politikası artık belirsiz, tutarsız” algısı iki anlamda güçlendi. 1) Basın toplantısında “Islamic Republic of Japan” ifadesi, Zelenski’ye Putin demesi, kapanış konuşmasındaki uzun laf çorbası, kaynağı, zamanı ve gerekçesi belirsiz bir komünizm tehlikesi tiradı, aklı melekelerinin gerilemeye devam ettiğini gösteriyordu. 2) Trump’ın hem basın toplantısı hem de son kapanış konuşması Transatlantik çatlağı derinleşiyor algısını daha da güçlendirdi. Trump, “Avrupa’dan yardım istedik, gelmediler” dedikten sonra İspanya’yı açıkça “kötü” hatta ticaret bile yapılamaz ülke, İngiltere’nin cevabını “tuhaf” diye nitelendiriyor, AB merkez ülkelerini sadakat testinden geçirip “fişliyordu”. Avrupa’yla ilişkileri adeta silah satışı/tarife diline (“Amerikan malı istiyorlar”); müşteri ilişkisine indirgiyordu. En çarpıcısı: Çin’i savaşa girmediği için övüyor, NATO müttefiklerini girmedikleri için azarlıyordu. Ama zirvede herkesi çok seviyordu, zirve adeta bir sevgi yumağıydı: “Efendim, seni çok seviyoruz diyorlar; yetişkin insanlar bana bunu söylüyor. Ne güzel değil mi?” Sonra, Trump, eve dönerken yine Grönland’ı ilhak etme, Avrupa’dan asker çekme niyetlerini vurguladı.

BAĞIMLILIK-EGEMENLİK 

Zirvenin sahnesinde, Trump Türkiye’nin devlet başkanına, rejimine övgüler yağdırdı: “Dostluk hiç bu kadar iyi olmamıştı”... Türkiye “en sadık müttefikti”. Bu sırada sahne arkasında dört ayrı zaman aynı anda akıyordu. (1) Sahnenin zamanı: CAATSA kalkacak, F-35 “değerlendirilecek”, KAAN’a motor gelecek... ama Kongre’de güçlü bir itiraz bloku var. (2) Sessizliğin zamanı: 2019’da Erdoğan S-400 için “Geri dönüşümüz asla olamaz, tükürdüğümüzü yalamayız” demişti. Hâlâ orijinal konteynerlerinde bekleyen sistemlerin, bir üçüncü tarafa devri/satılması (?) konuşuluyor ama bir açıklama yok, tam bir sessizlik. (3) Orduyu bir rant kaynağına çevirme niyetinin zamanı: “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan her yerde ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz” açıklaması, ordunun artık salt ulusal savunma aracı olmadığını, birtakım kısıtlamaların kalkması karşılığında bir pazarlık kozuna dönüşeceğine ilişkin niyetileri sergiliyor. (4) Baskı ve terörün zamanı: Gazeteci, avukat, aktivistten oluşan yüzlerce kişi zirve güvenliği gerekçesiyle gözaltına alındı rejimin haklar ve özgürlükler üzerindeki baskısı ivme kazandı.

Dört zaman da aynı anda, farklı hızlarda akıyor. Dışarıdan meşruiyet devşirilirken içeride baskı derinleşiyor, tarihi yeniden yazma çabaları, Batı merkezli emperyalizmle uyumlu bir “süreç olarak faşizm” hızlanıyor. 

/././

Zihni Göktay için -Ayşegül Yüksel- 

Zihni Göktay’ı sonsuzluğa uğurladık. Bıraktığı “hoş seda” gökkubbemizde yankılansa da o güler yüzlü, tatlı dilli oyuncu artık bizimle değil. Sesi, çok ünlü “Lüküs Hayat” operetinin buram buram İstanbul kokan şarkılarıyla duyuldu, 12 yıl öncesinin -internette izleyebileceğiniz- yine çok ünlü “Ulan İstanbul” dizisinin çekimiyle günümüze ulaştı. Zihni Göktay -daha uzun yıllar yaşamalarını dilediğim -Metin Akpınar, Zeliha Berksoy, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen, Suna Keskin, Nevra Serezli ve birçok başka yaşıtları gibi 1940’lı yıllarda doğmuş tiyatrocular kuşağının simgelerinden biriydi. Bu sanatçılar ve aynı kuşaktan olan -benim gibi- seyirciler tiyatromuzun 1960’lar olarak saptanmış en parlak döneminin insanlarıdır.

Zihni Göktay’ın oyunculuğunun temelinde yoğun bir seyircilik deneyimi ve 1960-64 yılları arasındaki amatör tiyatro çalışmaları vardır. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk oyunlarıyla büyümüş, ustaların ustası, ortaoyuncu ve tuluatçı İsmail Dümbüllü’yü belki canlı olarak, belki de radyoda ve filmde izlemiştir. Muhsin Ertuğrul’un, Vasfi Rıza Zobu’nun, Ulvi Uraz’ın, Gazanfer Özcan’ın yorumlarıyla birinci elden tanışmış; Muammer Karaca ve Nejat Uygur’un kıvrak oyunculuğunu yakından tanımıştır. Ustaları arasında Yıldız ve Müşfik Kenter’i de sayan Göktay, bütün bu sanatçılardan aldığı etkilerle geleneksel halk tiyatromuza ve tuluat tiyatrosuna özgü hünerler yanında, çağdaş oyunculuğun gerektirdiği donanımı da edinmiştir. Profesyonel olarak sahneye ilk kez 1964’te Ankara Meydan Sahnesi’nde çıkmış, bu tiyatroda dokuz yıl çalıştıktan sonra 1973’te İstanbul Şehir Tiyatroları’na girmiş ve yıllar içinde 72 oyunda oynamıştır.

‘ŞİŞLİ’DE BİR APARTIMAN...’ ŞARKISIYLA GELEN POPÜLERLİK 

Göktay, tiyatromuzun en uzun soluklu oyunlarından olan ve ilk kez 1933 yılında sahnelenen Ekrem-Cemal Reşit Rey kardeşlerin yapıtı “Lüküs Hayat” operetinin şarkılarını, benim kuşağımdakiler gibi, sahneden yapılmış soluk bir film çekiminden izlemiştir. Bu filmde epeyce zorluk çekerek Vasfi Rıza Zobu’yu, Halide Pişkin’i, Şevkiye May’ı, Melahat İçli’yi, Muammer Karaca’yı seçebilirsiniz. Rıza rolündeki ünlü aktör Hazım Körmükçü’nün söylediği Lüküs Hayat şarkısı ise 1960’larda arada bir yayınlanan pürüzlü ses kayıtlarından dinlenebiliyordu. Bu oyunun 1985’te genel sanat yönetmeni Gencay Gürün’ün projesi olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımları arasında bir kez daha yer alması ve Rıza rolünün Zihni Göktay’a verilmesi, sanatçının uğraşında önemli bir dönüm noktası oluşturur. Haldun Dormen’in sahnelediği bu müzikalde tam 28 yıl oynayan Göktay’ın izleyicileriyle kurduğu iletişim sanatçıyı günümüzdeki popüler kimliğine ulaştırır. Lüküs Hayat şarkısı artık onun sesiyle gündemdedir.

Göktay’ın oyunculuk dağarında, ustaları olarak sıraladığı kimi sanatçıların parlattığı oyunlar vardır. Muammer Karaca, popüler uyarlaması “Cibali Karakolu”nun komiser karakterini 16 yıl boyunca oynamıştı. Daha sonra Nejat Uygur’un da canlandırdığı komiser rolü 2018’de Göktay tarafından yorumlandı. Vasfi Rıza Zobu’nun doruklarda gezinen bir oyunculuk sunduğu İbnürrefik Ahmet Sekizinci’nin “Hisse-i Şayia”sının baş erkek rolü de Göktay’a kısmet oldu. Geleneksel halk tiyatromuzun biçemine ve tuluat (doğaçlama) söylemine yatkın olan bu yapıtlar Göktay için biçilmiş kaftandı. Sadık Şendil’in, ortaoyununu sahne yapıtına dönüştürdüğü “Kanlı Nigâr”, Turgut Özakman’ın seyirlik oyunlarımızla çağdaş dram biçemini kaynaştırdığı “Resimli Osmanlı Tarihi” ve “Sarıpınar 1914”, Bilgesu Erenus’un, Anadolu’nun “yaren” geleneğinden yola çıkarak yazdığı “Misafir” oyunları, Göktay’ın “göstermeci” oyunculuğunun ürünleriydi. Son oyunlarından biri olan, Alexander Galin’in “Gidiş Dönüş-Retro”sunda (2023) ise dramatik oyunculuğun güldüren ve hüzünlendiren hünerlerini değerlendiriyordu.

Özellikle Kemal Sunal’ın oynadığı, “Tosun Paşa”, “Hababam Sınıfı” gibi filmlerle Yeşilçam dünyasına da giren Göktay’ın dizi filmlerinin arasında, ustalarından biri olan Gazanfer Özcan’la oynadığı “Kuruntu Ailesi” ve çok tutulan “Cennet Mahallesi” de yer alır. “Ulan İstanbul” dizisinde ise yalnızca belinden yukarısını gördüğümüz Zihni Göktay, karşı evlerde ve yol üstünde yaşananları penceresinden izleyen “meraklı/geveze komşu”dur. Dizi boyunca yalnızca “aktör Zihni Göktay” olduğu için vardır. Görevi, anadilimizi imrendirici bir akıcılıkla kullandığı, o üstün düzeyli konuşma biçemiyle yoldan geçenlerin üstüne “felsefe kırıntıları” serpiştirmektir. Sanki dilimizi taçlandırmak, doğru Türkçe kullanmanın yüce değerini öğretmek için seslenmektedir hepimize...

Zihni Göktay’ın insan ve oyuncu olarak bizimle paylaştığı erdemler hep özlemle anılacak.

/././

Vurdumduymaz AKP -Özdemir İnce- 

5 Temmuz 2026 günkü Sözcü gazetesinin manşeti uyandırıcı bir tokat gibi indi milletin suratına: “Türkiye içeride butlanla uğraşırken Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarını kaybediyoruz. ŞARA, ÇAYI BİZE İÇİRDİ PARSELİ ABD’YE VERDİ. Ahmet Şara yönetimi, KKTC’nin doğusundaki Lazkiye açıklarını Amerikan, Fransız ve Katarlı şirkete açtı. 3.6 milyon sığınmacı yükünü taşıyan Türkiye ise dışarıda kaldı.”

Sözcü de biraz tuhaf! Görünen köyün kılavuza ihtiyacı mı olur? “Arap, Türkten nefret eder!” önyargımı rafa kaldırıp yazıya devam ediyorum. Nizamülmülk Medreseleri’ni anlatmazsam bu yazı eksik kalır. Ahmet Şara adlı adamın Türkiye zararına yaptığı işlere karşı AKP iktidarının tepki göstermeyeceğine dair köklü bir inancı var. Ülkemizin kanını sömüren 3.6 milyon Suriyeli sığınmacının Türkiye’den ülkelerine postalanmayacağını düşünüyor. Düşünmekle kalmıyor, buna inanıyor: AKP, önünde sonunda bu 3.6 milyon Suriyeli sığınmacıyı ilk seçimde kendisine oy versin diye TC vatandaşı yapacak.

Telos Yayınları’nı yönettiğim sırada Amin Maalouf’un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabını okurun gözünü açması amacıyla 1997 yılında yayımlamıştım ve Amin Maalouf çok mutlu olmuştu. Sözünü ettiğim kitabın son sözünden (s.335) kısa bir bölüm aktarıyorum:

“Peygamberin cemaati, IX. yüzyıldan itibaren kaderine egemen olmaktan uzaklaşmıştır. Yöneticilerinin neredeyse tümü yabancıydı, iki yüzyıllık Frenk işgali sırasında resmi geçit yapan bu çok sayıda kişiden hangileri Araptı? Vakanüvisler, kadılar, birkaç yerel küçük emir -İbn Ammar, İbn Munkid- ve iktidarsız halifeler. Fakat gerçek iktidar sahipleri, hatta Frenklere karşı mücadelenin başlıca kahramanlarından Zengi, Nureddin, Kuduz, Baybars, Kalavun Türktü...”

“Eğri oturup doğru konuşalım” derler ya... Arap aydınlar, düşünürler, yazarlar yukarıda okuduğunuz satırlar yüzünden, nefret ederler demeyelim ama pek hoşlanmazlar Türkten. Düşünsenize; taa Asya’nın göbeğine kadar giden şanlı Bağdat halifeleri dönemi, MS 750 ile 1258 yılları arasını kapsar. Devletin sınırları, en geniş dönemi olan MS 850 civarında Kuzey Afrika (Mısır hariç), Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya’ya kadar uzanmıştır. Bu göz kamaştırıcı dönemde devleti yöneten vezirler Arap değil Türk kökenlidir.

ABBASİLERİN TÜRKLERLE OLAN İLİŞKİLERİ (VİKİPEDİ)

847-861 yılları arasında Abbasi halifeliği yapan; kendisinden önceki kardeşi Vasik’in kimseyi veliaht göstermeden ölümünden sonra Abbasi ordusundaki Türk komutanların da desteğiyle halife seçilen Mütevekkil’in halife olmasında annesinin Şucağ adlı Harezmli Türk asıllı bir cariye olmasının da etkisi olmuştur. Mütevekkil her ne kadar Türk komutanlarının desteği ile halife olabilmişse de Türklerin kendisi ve devlet yönetimi üzerindeki baskılarından rahatsızlık duymaktaydı. Mütevekkil halifelik yaptığı dönem boyunca devletin idare mekanizmasını ele geçirmiş olan Türk komutanların devlet üzerindeki etkisini yıkmak ve kendi otoritesini sağlamak için mücadele etmiştir.

Mütevekkil, devlet yönetimindeki Türk nüfuzunu yok etmek için ilk olarak kendisinden sonra yönetimdeki en güçlü kişi olan, Türk komutanların lideri olan ordu komutanı İnak et-Türki’yi başka Türk komutanları kullanarak öldürtmüştür. Mütevekkil, Türkler için kurulmuş olan Samerra kentinde iktidar mücadelesini kazanamayacağını biliyordu ve bundan dolayı da başkenti Arap milliyetçiliğinin daha yoğun olduğu Şam’a taşımak istemiş ama başarısız olmuştur. Mütevekkil, devlet yönetimindeki  Türk nüfuzunu kırmak için ordudaki Türk gücünü dengelemek amacıyla Berberi, Arap ve Ermeni gibi milletlerden askeri birlikler kurmuştur. Ancak Halife Mütevekkil’in bu girişimi, devlet içinde birbirine rakip iki ordunun oluşması nedeniyle devletin bütünlüğünü tehdit eder bir hale gelmiştir.

Türk komutanların devlet üzerindeki baskı ve etkisini bozma çabaları Mütevekkil’in öldürülmesine sebep olmuştur. Türk komutanlar, Mütevekkil’in oğlu ile işbirliği yapıp 11 Aralık 861 (4 Şevval 247) tarihinde hilafet sarayını basarak Mütevekkil’i öldürmüşlerdir.

Bu eylem İslam tarihinde özel koruma birlikleri tarafından halifeye karşı işlenen ilk cinayettir. Bu durum Abbasi devletinde Türklerin iktidarı tamamen ele geçirdiklerini göstermektedir. Halife Mütevekkil’in Türklerden oluşan özel birliklerce öldürülmesiyle Abbasi Devleti gerileme dönemine girmiştir. Bu dönemde Türk komutanların adeta kuklaları haline gelen Abbasi halifeleri, Türklerin iradesi yönünde hareket edecekler, aksi takdirde makamlarından hatta hayatlarından olacaklardır. Abbasi Devleti’nde vezirlik, valilik gibi çeşitli makamlarda bulunmuş olan Bermeki ailesi bile Arap değildi...

***

Şara’nın bize çay, elaleme petrol ikram etmesinin nedenini elimden geldiğince özetledim. Yazımın başında sözünü ettiğim yazıyı Mehmet Emre Öztürk yazmış. Yazının yer aldığı sayfada TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriye lideri Ahmet Şara’nın fotoğrafı var. Fotoğrafın altında “Dostluk diplomasi masasına yansımadı” diye yazıyor. Ancak fotoğraf yoruma muhtaç: Şara’nın yüzü hafifçe gülüyor ama gözlerinde sıkıntı var. Hakan Fidan ise sol koluyla Şara’nın sarkan sağ koluna girmiş, mutluca gülümsüyor.

Ülkenin siyaset ve ekonomide karaya oturmasının tek sorumlusu kuşkusuz AKP’nin “tek adam” tutsaklığı. AKP, siyasetin profesyonel birinci liginde oynamıyor, hâlâ amatör kümede. Eh kılavuzu karga olanın... Ne de olsa “dilim ekmeğe muhtaç” zavallı emeklilerimizin iktidara getirdiği hükümet...

/././

Endüstri 4.0 sahada -Tuğrul Aşkar- 

Küresel futbol, 2026 Dünya Kupası ile birlikte yalnızca sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, “Endüstri 4.0”ın şekillendirdiği yeni bir üretim ve organizasyon modelinin sahadaki yansımasına dönüştü. Artık oyunun kaderi sadece fiziksel güç ya da teknik beceriyle değil; veri analitiği, algoritmalar ve kolektif aklın nasıl organize edildiğiyle belirleniyor.

Bu yeni çağın en çarpıcı sonucu ise futbolun tarihsel “taktiksel kimliklerinin” giderek belirsizleşiyor olması.

Endüstri 4.0, üretim süreçlerinin dijital teknolojilerle yeniden kurulduğu bir dönemi ifade ediyor. Veri akışının sürekliliği, yapay zekâ destekli karar mekanizmaları ve otomasyon, sistemleri daha hızlı ve daha verimli hale getirirken insan faktörünü de dönüştürüyor. Futbol da bu dönüşümden bağımsız değil. Artık kulüpler ve milli takımlar birer “oyun takımı” olmanın ötesinde, veriyle yönetilen organizasyonlara dönüşmüş durumda.

2026 Dünya Kupası’na baktığımızda, bu dönüşümün sahadaki karşılığını net biçimde görüyoruz. Turnuvada elenen birçok takım, kötü oynadığı için değil; birbirine fazlasıyla benzeyen oyun anlayışları içinde küçük farklarla kaybettiği için sahneden çekildi. Bu tablo, modern futbolun geldiği noktayı anlamak açısından oldukça öğretici. Bu bağlamda oyun, artık fark yaratmaktan çok, hatayı minimize etme üzerine kurulu.

Bu yeni düzeni anlamak için merkez-çevre yaklaşımı bize önemli bir bakış açısı sunuyor. Günümüz futbolunun “merkezi”ni; veri, teknoloji, finansal güç ve oyuncu akışını kontrol eden büyük ligler ve ülkeler oluşturuyor. “Çevre”si ise yetenek üreten; ancak bu yeteneğin değerini geliştirip kendi içinde maksimize edemeyen yapılardan oluşuyor. Bu kapsamda Endüstri 4.0’ın sunduğu tüm araçlar merkezde yoğunlaşırken, çevre bu sistemin ham madde tedarikçisi gibi çalışıyor.

Bu yapı sadece ekonomik bir eşitsizlik üretmiyor; aynı zamanda oyunun aklını da standardize ediyor. Veri temelli karar alma süreçleri, benzer oyun modellerini küresel ölçekte yaygınlaştırıyor. Artık takımların oyun stiline bakarak hangi ülkeye ait olduğunu anlamak neredeyse imkânsız. İngiltere’nin fiziksel oyunu, Brezilya’nın estetik futbolu ya da İtalya’nın savunma disiplini gibi tarihsel kimlikler yerini ortak bir oyun diline bırakıyor: topa sahip olma, alan kontrolü, hızlı geçiş ve kompakt savunma.

Peki bu yapıda çevre ülkeler için sürdürülebilir bir başarı mümkün mü? 2026 Dünya Kupası’nda son 32 ve son 16’da çevre ülkelerin sayısında artış görülse de turnuvanın ileri aşamalarında merkezin belirleyici gücü devam ediyor. Finansal kapasite, altyapı yatırımları ve oyuncu gelişim ekosistemi, merkez ülkeleri hâlâ belirgin biçimde öne çıkarıyor.

/././

Türkiye'de kim nereye göç etti? Gerekçeler ve iller listelendi...


TÜİK’in açıkladığı verilere göre geçen yıl iller arasında yaklaşık iki buçuk milyon kişi göç ederken, en fazla göç hareketliliği genç nüfusta yaşandı. İstanbul hem en çok göç alan hem de en çok göç veren il olarak zirvedeki yerini korudu. 
https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/turkiye-de-kim-nereye-goc-etti-gerekceler-ve-iller-listelendi-2520639

***

CUMHURİYET

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-

Ahbap soruşturması: Haluk Levent’e sorular -Murat Ağırel- Türkiye’nin hafızasında bazı tarihler vardır .  6 Şubat da onlardan biri. O gece y...