T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Temmuz 2026-


Görmediğimiz goriller ve bakmalara doyamadığımız cambazlar -Mine Söğüt- 

Bugün herkes güven sorunundan bahsediyor. Asıl konuşulması gereken belki de güven ihtiyacıdır. Bir ülke neden güveneceği, kahraman ilan edeceği, tapacağı insanlar aramak yerine güvenilir bir devlet/sistem kurma meselesine inatla odaklanmaz?

Christopher Chabris ve Daniel Simons adlı iki psikolog 1999 yılında “Görünmez Goril” adını verdikleri bir deney yaptılar. Deneyde katılımcılara bir video izlettiler. Videoda biri beyaz diğeri siyah tişört giymiş iki takımın oyuncuları kendi aralarında bir basketbol topunu paslaşıyorlardı. Videonun tam ortasına gelindiğinde görüntüye goril kostümü giymiş biri giriyor, birkaç saniye göğüsünü yumrukladıktan sonra tekrar görüntüden çıkıyordu.

Psikologlar deneklerden bu görüntüyü izlerken beyaz tişörtlü oyuncuların pas sayısını saymalarını istediler. İzlemeleri bitince de onlara videoda tuhaf bir şey görüp görmediklerini sordular. Sonuç çok ilginçti. Beyaz tişörtlü oyuncuların pas sayısına odaklanan deneklerin en az yarısı o gorili fark etmemişlerdi.

Bu deney odaklanmış dikkat yüzünden çevredeki başka olayların nasıl gözden kaçırılabildiğini incelemek için yapılmıştı. İnsanın dikkati, algısını rahatlıkla baltalayabiliyordu. Psikolojide buna dikkatsizlik körlüğü deniliyordu.

Yani dikkatin sınırları vardı ve bu sınırlar çok dardı. O yüzden insanın yüksek farkındalık ve uyanıklık gerektiren durumlarda hata yapma riski çok fazlaydı.

Şimdi gündemi bu deneyden yola çıkarak okuyalım…

Acaba biz… 

Korkunç işleyen şu sisteme güvenmemeye odaklandığımız için, alenen güvenilmemesi gereken sistem dışı şeylere güvenme tuzağına kolayca düşüyor olabilir miyiz? Bakınız Haluk Levent.

Ya da hukukun işlemememesine odaklanıp kendi hukukunu oluşturmanın tehlikelerini es geçiyor olabilir miyiz? Bakınız Sedat Peker.

İktidarın resmi planlarını anlamaya çalışırken sivil planları algılayamıyor olmamız mümkün mü? Bakınız Fetullah Gülen karmaşası.

Ya da muktedirin tuzaklarını deşifre etmekle uğraşırken muhalefetin tuzaklarını çok geç farkediyor olabilir miyiz? Bakınız CHP meselesi…

Bir toplumun nelere dikkat edeceğini ve neleri gözardı edeceğini şekillendiren şey çoğu zaman alenen görünen, kabak gibi ortada olan, burnunun dibinde, gözünün önünde vuku bulan gerçeklerden ziyade, zihninde şekillenmiş beklentileri ve umutları ve hayalleri ve istekleridir. Bunlar o toplumu kolayca körleştirir. Buna bir de cambaza bakma hevesini ekleyin… O zaman ülke kaçınılmaz olarak bu hâle gelir.

Bugün herkes güven sorunundan bahsediyor. Asıl konuşulması gereken belki de güven ihtiyacıdır. Bir ülke neden güveneceği, kahraman ilan edeceği, tapacağı insanlar aramak yerine güvenilir bir devlet/sistem kurma meselesine inatla odaklanmaz?

Görünmez Goril deneyinin sonuçlarından edinilen bilgiler sadece, dikkatin odaklanmasıyla ortaya çıkan potansiyel bir dikkatsizliğin neden olabileceği körlüğü hesaplamak ve iş yerlerinde ve gündelik hayatlarda gerçekleşebilecek kaza ve hata riskini azaltmak üzere daha güvenli ortamların tasarlanması için kullanılmadı. Bu bilgiler aynı zamanda işe yaramaz ürünleri işe yarar gibi pazarlama kazancının peşine düşen reklamcıların ve işe yaramaz değerleri işe yarar gibi pazarlamanın kurnazlığını ustalıkla kullanan politikacıların eline de geçti. Ve onların elinde tehlikeli bir silaha dönüştü. 

Böylece dünya gitgide kaza ve hata riski azalmış güvenli bir yer değil aksine yolunu kalabalıkların kaza ve hata riskine güvenerek açan, iktidarını bu olasılıkların üzerine kuran kötülerin biçimlendirdiği ettiği son derece tekinsiz bir yer haline geldi.

Demokratik seçimler yapa yapa defalarca başa getirilen gözü dönmüş faşist liderlerden, büyük heveslerle gönül verilen ve her seferinde şiddet faili çıkan sevgililere kadar….

Devamlı aldanan, devamlı aldatılan, devamlı yanlış ata oynayan, devamlı yanlış kahramana kanan halkların yazdığı bir tarihe, insanın bitmek bilmez dikkat körlüğü yüzünden her geçen gün yeni bir tuğla daha ekleniyor.

Dünya aldanmaya meyyal mağdurlar ve aldatmaya teşne faillerin yıkıcı enerjisiyle dönüyor. Göremediği goriller ve bakmaya doyamadığı cambazlar sayesinde de insanlık hayal ettiği o altın çağın zerresine bile erişemiyor.

/././

Yüzlerce insanın kimlik bilgilerini ‘yardım’ vaadiyle izinsiz alan şebeke, Can Erzincan İstişare Ekibi adını kullanıyormuş!-Candan Yıldız- 

Mustafa Sarıgül, "Hakan Malgaf hiçbir dönemde danışmanlığımı yapmamıştır" dedi.


CHP Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül’ün danışmanı olduğunu söyleyen Hakan Malgaf’ın da içinde olduğu bir ekibin en az 580 kişinin kimlik bilgilerini yasadışı bahis için çaldığı iddiasıyla ilgili haberime Sarıgül yazılı yanıt verdi.

Sarıgül yanıtında “Yazınıza konu olan iddialar ve iddianamede adı geçen kişi hiçbir dönemde benim danışmanlığımı yapmamıştır” dedi. 

İddianamede mağdur, tanık ve şüpheli ifadelerinden geçen bir bölümü aktaracağım. Zira bir milletvekili, seçim bölgesinde adının kullanılarak seçmenlerinin nasıl mağdur edildiğini duyması gerekiyor.

Dosyadaki müştekilerden D.D.’nin ifadesi şöyle: “41 plaka sayılı araçtan indiğini gördüğüm erkek şahıs kendisinin Mustafa Sarıgül’ün danışmanı olduğunu, biz iyilik yapıyoruz, siz bunu kötü olarak algılıyorsunuz, böyle bir şey olamaz, bu bizim 32. İlimiz, bizim Mustafa Sarıgül’e vefa borcumuz var ondan bu yardımı yapıyoruz dedi. Ben de bu şahsa danışman olduğuna dair kimlik göstermesini istedim. Cebinden çıkardığı yaka kartlığı içinde bulunan hatırladığım kadarıyla kırmızı ya da açık pembe renkli üzerinde ‘Danışman’ ibaresi bulunan Hakan Malgaf isminde bir kart gösterdi.”

Şüphelilerden İlyas Çayan Furat da ifadesinde Hakan Malgaf’ı Sarıgül’ün danışmanı olduğunu bildiğini öne sürüyor.

Mustafa Sarıgül’ün “hiçbir dönemde danışmanlığımı yapmamıştır” dediği Hakan Malgaf’ın, Sarıgül’ün kurduğu ama artık olmayan Türkiye Değişim Partisi’nin Adana İl Başkanı olduğunu yazmıştım zaten.

“Torba dolusu kimlik taşındı” ifadelerinin olduğu bu olayda Hakan Malgaf, bir dönem birlikte siyaset yaptığı Sarıgül’ün adını kullanmış görünüyor.

Soruşturma sürecinde Mustafa Sarıgül’ün danışmanı Ramazan Kaymaz’ın da bilgisine başvuruluyor. Bu nedenle Sarıgül’ün bu soruşturmadan haberdar olmaması düşünülemez.

“Tanık” sıfatıyla beyanı alınan Kaymaz ifadesinde şöyle diyor:
“Ben Erzincan Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Mustafa Sarıgül’ün danışmanı olarak görev yapmaktayım. Hakan Malgaf isimli kişi Türkiye Değişim Partisi Adana İl Başkanı olarak görev yapıyordu. Parti kapatılınca onun görevi sona erdi. Sayın Mustafa Sarıgül Erzincan Milletvekili Adayı olunca Hakan Malgaf isimli şahıs bize seçim kampanyasında yardım etmek istediğini söyledi. İhtiyaç sahibi vatandaşlara 100 - 150 TL'lik alıveriş kartı dağıtacağını söyledi. Biz de dağıtabileceğini söyledik. Daha sonra Hakan Malgaf isimli şahıs alışveriş kartı yerine nakit para vermeye başlamış. Biz bunu öğrendiğimizde Hakan Malgaf’a sorduk. Hakan Malgaf kartlar bittiği için nakit verdiğini, verdiği nakit miktarının kırtasiye yardımı olduğu için miktarın arttığını söyledi. Daha sonra bize bazı vatandaşlar Hakan Malgaf'ın kendileri adına Papara hesabı açtığını söyledi. Biz vatandaşları uyarmaya başladık. Hakan Malgaf isimli şahıs sayın vekilimizin ve benim adımı kullanarak kendisinin de danışmanı olduğunu söyleyerek vatandaşların adına Papara hesabı açmaya başlamış. Biz Hakan Malgaf’ın Papara hesabı açtığından haberdar değildik."

İnsanların kimlik bilgileri nasıl çalınmış?
Şüphelilerin ifadesine göre cep telefonlarına Regula Document Reader isimli uygulamayı indiriliyor. Bu uygulama resmi kimlik belgelerindeki verileri otomatik olarak okuyan, kimlik doğrulama yazılımı. Mağdurların yeni çipli kimlikleri alındıktan sonra bu uygulama ile yeni çipli kimlikler NFC ( Yakın Alan İletişimi) ile temas ettirilerek okutuluyor. Okutma işlemi bittikten sonra uygulamada kimliğin ön ve arka fotoğrafları ile kimlik sahibi şahsın biyometrik fotoğrafı çıkıyor, hemen ardında da ‘yeşil’ tık işareti çıkarak şahısların kimlik bilgileri sisteme işleniyor.

Kendi aralarında da ''Can Erzincan Ekip İstişare'' isimli WhatsApp grubu üzerinden haberleşen şebeke ile ilgili Erzincan Emniyeti “elde edilen kimliklerle Papara hesabı açtıkları ve açılan hesaba numara vermek suretiyle gruptan paylaşım yaptıklarına dair birçok görüntünün dosyaya alındığı” bilgisi de iddianamede yer alıyor.

Avukatlarla da konuştum. İnsanların kimlik bilgilerini yasadışı bahiste kullandıkları iddia edilen bu kişilerle ilgili dosyada Sarıgül’ün şikâyetini görmediklerini söyledi.

İnsanların kimlik bilgilerinin rıza ve izinlerinin dışında alınmasında şüpheli olanlar dosyada kapsamında yargılanacak. Siyasetçiler seçmenlerin mağduriyetini dile getirecek mi, davayı takip edecek mi, onu da göreceğiz.

/././

Şairin vedası: “Azaldığımıza bakmayın…”-Gökçer Tahincioğlu- 

Ankara’da büyüyenler için Karanfil Sokak, eskiden ayrı bir anlam taşırdı. Ahmet Telli çıkıverirdi bir köşeden misal. Durmadan insanlar, bildiğiniz dünyaya anlam ve renk veren insanlar azalıyor. Ama işte yine umudu da Ahmet Telli veriyor son gücüyle… Son ana kadar mücadeleyi bırakmamak gerektiğini de sakince öğreterek…

Güçlükle ayağa kalkıyor sandalyesinden…

Bir dönem başkanlığını da yaptığı Devrimci 78’liler Federasyonu’ndan mücadele arkadaşları, hayranlıkla izliyor azmini…

Biraz önce masada Abdullah Çatlı için yapılan film konuşulmuş.

Masadakilerden biri, Çatlı ve arkadaşlarının pusu kurup, okula gitmekte olan öğrencilere nasıl kurşun sıktıklarını anlatıyor.

Bir diğeri Bahçelievler Katliamı’nı anlatıyor.

Abdullah Çatlı’nın Haluk Kırcı ve diğer katilleri organize ettiği, cinayet talimatını verip evin dışında beklediği, öldürülen gençleri arabasıyla yol kenarına attığı katliam.

Birilerinin “eşit tarafların siyasi mücadelesi” gibi filme almakta ve apolitizmle övünmekte beis görmediği, 12 Eylül ürünü bu apolitik zihniyetin ve “tartışılır olsun yeter” anlayışının araçsallaştırdığı katliam.

Katliamda öldürülen TİP’li 7 gencin aileleri de federasyonla temasta.

Onlar da Çatlı güzellemesi yapılan filme duydukları rahatsızlığı iletmişler.

Ne yapılabilir, film bir kutuplaşma aracına çevrilmeden, daha fazla ilgi odağı olmasına yol açmadan nasıl mücadele edilir, bunlar konuşuluyor masada.

Ahmet Telli de tartışmalara katılıyor.

Hasta yatağından kalkıp arkadaşlarını, yoldaşlarını görmek, onlarla konuşmak için gelmiş, son kuvvetiyle bu ülkeyi karşılıksız seven, hiç çıkarı olmadan seven, sadece bu memleketin iyiliğini isteyen insanlara yardımcı olabilmek için yol yöntem arıyor.

***

Bir Kürt şairi anlattığı yazısından dolayı tutuklanmış, işkence tezgâhlarından geçmiş…

Düşüncelerinden dolayı mesleğinden atılmış, darbeciler tarafından idamla yargılanmış…

İnsanlar için düşünmüş, insanlar için kavga etmiş, insanlar için yazmış Ahmet Telli, güçlükle ayağa kalkıyor sandalyesinden…

Israr üzerine istemeye istemeye oturuyor yerine ve konuşmaya başlıyor:

“Azaldığımıza bakmayın, azlıktan çok çıkar…”

Nasıl birlik içinde mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor.

Hastalığıyla uğraştığını ama bunu da geride bırakacağını…

Ve nasıl daha güçlü olunacağını… Daha cesur, daha kalabalık…

Kendisinin de mücadeleye devam edeceğini…

***

Ankara’da büyüyenler için Karanfil Sokak, eskiden ayrı bir anlam taşırdı.

Mülkiyeliler’e doğru yaklaştığınızda karşınıza sahaflar, yerlerde kitaplar, kartpostallar, şarkılar çıkardı.

Ahmet Telli çıkıverirdi bir köşeden misal.

Durmadan insanlar, bildiğiniz dünyaya anlam ve renk veren insanlar azalıyor.

Azalır elbette, dünya hep böyle kalacak değil ya…

Üzücü olan onların istediği, uğruna savaştığı gibi bir dünyanın uzağına düşmemiz…

Ama işte yine umudu da Ahmet Telli veriyor son gücüyle…

Son ana kadar mücadeleyi bırakmamak gerektiğini de sakince öğreterek…

“Azaldığımıza bakmayın…”

Bakmayalım…

“Sıyrılıp gelmektedir seher” zira…

“Belli ki yakındır…”

https://www.youtube.com/watch?v=c5QiRXOL1qs

/././

“Olmayan şeyin bayramı” nasıl olabiliyor?-Mehmet Y. Yılmaz- 

Bana soracak olursanız dün yapılan kutlamalar ile memlekette olmayan iki şeyi kutladık: Kardeşlik ve demokrasi! Dün kutlanan bayramın adında “milli birlik” kavramı var ama ülkenin bir yarısının, öteki yarısını “hain” diye gördüğü bir toplumsal iklimde yaşıyoruz. Hain sayılmanız ya da birilerini hain ilan etmeniz için özel bir çaba göstermeniz de gerekmiyor. “Farklı düşünüyorsa, haindir” bu kadar basit!

Dün memleketimizde “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” kutlandı.

Binalara bayraklar asıldı, tatil ilan edildi, Cumhurbaşkanı bu vesileyle bir makale bile yazdı.

Cumhurbaşkanı’nın makalesi, 15 Temmuz 2016 gecesini “tarihe altın harflerle yazılmış büyük bir demokrasi zaferi” olarak anlatıyor.

15 Temmuz’da halkımızın sokaklara çıkarak darbecilere karşı çıkmasını “Malazgirt, İstanbul’un fethi ve İstiklal Harbi’ndeki mücadelelerle” ilişkilendiriyor ve 15 Temmuz’un “tarih boyunca bağımsızlık için verilen mücadelenin bir devamı olduğunu” anlatıyor.

Bunu daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirmişti.

15 Temmuz 2016 kalkışması son derece kötü planlanmış ve uygulamaya konulmuş bir darbe girişimiydi ve halkın, Anayasa’ya sadık asker – polis ile el ele vermesiyle bastırıldı. Hepsi bu kadar!

Bunu, Kurtuluş Savaşı ile, Malazgirt ile kıyaslamak mümkün olabilir mi?

“Ecdadımızın” yaptıkları ettikleri ile ilgili konularda çok hassas olup, sonra da o en önemli günlerle 15 Temmuz’u kıyaslamak hayli abartılı bir yaklaşım.

Bana soracak olursanız dün yapılan kutlamalar ile memlekette olmayan iki şeyi kutladık: Kardeşlik ve demokrasi!

15 Temmuz’u kutlama gününün adında “demokrasi” var, ülkede en zor bulunacak şey demokrasinin d’si!

Sadece şu son bir yılda demokratik haklarımıza yönelik ihlalleri alt alta yazsam gelecek 15 Temmuz’a kadar okumayı bitiremezsiniz.

NATO toplantısı olacak diye kanunsuz şekilde tutuklananların sayısına bakarak bile demokrasimizin düzeyini anlayabiliriz.

Seçilmiş kişilere suç uydurup, hapiste çürütmeye çalışmak da cabası.

Dün kutlanan bayramın adında “milli birlik” kavramı da var ama ülkenin bir yarısının, öteki yarısını “hain” diye gördüğü bir toplumsal iklimde yaşıyoruz.

Hatta Cumhurbaşkanı ve iktidarın küçük ortağına bakarsanız, dünyada en çok hain barındıran ülkesiyiz.

Hain sayılmanız ya da birilerini hain ilan etmeniz için özel bir çaba göstermeniz de gerekmiyor.

“Farklı düşünüyorsa, haindir” bu kadar basit!

Mülakatlarda “bizden değil” diye elenen gencecik insanları saymıyorum bile.

Dünyanın en tuhaf bayramı bu: Olmayan şeylerin bayramı!

***

Ceddin deden, neslin baban!

Memleketin seküler insanlarının yeniçeriler ile bir derdi olmaz. “Yeniçeriden rahatsız olanlar” Cumhurbaşkanı’nın çok sevdiği tabirle “ecdadımız” idi. Osmanlı Hanedanı’nın, “yeniçeriden rahatsız olmasının” çok haklı nedenleri vardı. Osmanlı tarihi boyunca küçüklü büyüklü, 100’den fazla yeniçeri isyanı yaşandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yeniçeriden rahatsız olanlara şunu hatırlatıyorum, ister kabul edin ister etmeyin ama artık reddi miras yapan bir Türkiye yok” sözlerini okuduğumda üzüldüm.

Keşke Fesli Kadir’i tarihçi zannetmeseydi diye aklımdan geçirdim.

Cumhurbaşkanı öyle görünüyor ki bu konuşmasında “halkın bir kesimine” laf çakmak istiyor ama amacın hasıl olması çok zor.

Bir kere “Yeniçeriden rahatsız olanlar” Cumhurbaşkanı’nın çok sevdiği tabirle “ecdadımız” idi.

Osmanlı Hanedanı’nın, “yeniçeriden rahatsız olmasının” çok haklı nedenleri vardı.

Osmanlı tarihi boyunca küçüklü büyüklü, 100’den fazla yeniçeri isyanı yaşandı.

İlk isyan 1446’da Buçuktepe İsyanı olarak biliniyor. Sultan Mehmet’in (henüz Fatih olmamıştı) tahta ilk çıkışı nedeniyle yaşanmış, maaşlara “buçuk akçe” zam yapılıp, Sultan Murat yeniden tahta çıkmayı kabul edince sönümlenmişti.

1525’te bu kez Kanuni uzun süreli seferlere çıkıyor diye kazan kaldırmışlardı.

Vaka – i Vakvakiye diye bilinen isyan 1656’da 30’dan fazla devlet adamının idamıyla hedefine ulaşmıştı.

Patrona Halil İsyanı (1730), 3. Ahmed’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştı.

2. Mahmud, 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldırdığında buna Vaka – i Hayriye (Hayırlı Olay) adı verildiğini de hatırlatayım.

Onun için Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta ayaklanan bu “darbeci orduyu” neden sevdiğini tam olarak anlayamadım.

Mehteri dağıtıp, Mızıka – i Humayun’u kuran da “ecdadımız” Sultan 2. Mahmud, bir müze çatısı altında tarihi yaşatmak için yeniden kuran da Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanlığı idi.

Yani aslına bakarsanız memleketin seküler insanlarının yeniçeriler ile bir derdi olmaz.

Sorun, Cumhuriyetin önemli makamlarında oturanların, saltanata özeniyor olmalarında gibi geliyor bana.

Kurtuluş Savaşı’nın ismini değiştirmeye kalkışmak, İngiliz gemisiyle kaçan padişahı, “gemiyle gezintiye çıkmış gibi” göstermeye çalışmak gibi gariplikler, Cumhuriyet’in makamlarını işgal edenlerin bir sıkıntıları olduğunu düşündürtüyor.

“Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen tipi, tarihçi ve büyük adam zannedenlerin sıkıntılarının ne olabileceğini tahmin etmek de mümkün.

Ama artık çok geç!

Tarihi geri döndürmeyi başarabilen kimse olmadı bugüne kadar.

/././

Arkeolojinin gözünden dijital linç: “İnsanlık tarihinde linç mekanizmaları hep vardı; toplu infazlarla gladyatör gösterileri gibi”-Aslı Atasoy- 

Teknolojinin başlangıcının 3,3 milyon yıl önce Australopithecus Afarensis ve Homo Habilis türlerinin taş aletler üretmeye başladığı” döneme uzandığını söyleyen Arkeolog Prof. Dr. Elif Koparal, “Dijital medyanın son çeyrek yıldaki hızlı değişimi beni şaşırtmıyor, geçmişte de insanlık buna benzer süreçler yaşadı ve eşikler atladı. Öfke döngüleri ve linç mekanizmaları da sosyal yaşamın kaçınılmaz sonuçları olarak farklı yoğunluk ve şiddette hepsine özgüydü. Toplu infazlardan, gladyatör gösterilerine dek sayısız olguyu bu şekilde sınıflandırabiliriz. Toplumsal normlar ve karşıtlıklar her zaman kolektif tepkiyi beraberinde getirmiştir” diyor.

Arkeoloji insanı insana anlatıyor. Nesnenin içindeki minicik bir izle koskoca uygarlıkları çözmek ve anlamak, analiz etmek mümkün. Yokluklardan sonra yükselen uygarlıklar, uygarlıklardan doğan eserler hepsi bugüne ve geleceğe dair sayısız değerli bilgi içeriyor. Bu analizlerden damıtılanlar ise tasavvur edebilenler için ideal bir geleceğin ip uçları. Teknoloji ile arkeolojiyi birbirinden uzak görmek ise hayatı ıskalamak. Bugünün dijital ortamında insan doğasının antik kodlarının teknolojiyle olan ilişkisini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Elif Koparal’a sorduk.  

-İnsanlık tarihinin yavaş ritmine yakından bakan bir arkeolog olarak, dijital medyanın özellikle son 20-25 yıldaki çok hızlı değişimini ve dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Teknoloji açısından bakıldığında arkeoloji ve diğer ilgili disiplinler sayesinde bildiklerimize dayanarak gelişim ve değişimin ivmesinin en başından itibaren katlanarak arttığını söylememiz mümkün. İnsanın teknoloji ya da daha doğru bir tabir ile nesneler ile ilişkisi ilk taş aleti yaptığı anda başlamıştır. Çok bilinen ve arkeologlar tarafından da epey sevilen bir örnek vermek gerekirse Kubrick’in ünlü “A Space Odyssey 2001” filmindeki sahnede maymunlar buldukları uzunca bir kemiği silah olarak kullanmaya başlarlar, işte bugün insanlık tarihi diye tanımladığımız süreç belki de gerçekten öyle bir kırılma noktası ile başladı.

Australopithecus afarensis (3,3 milyon yıl önce) ve Homo Habilis (2.6 milyon yıl önce) türlerinin taş aletler üretmeye başladığı süreç teknoloji dediğimiz mefhumun başlangıcı olmalı. Yeni materyalizm, uzundur insanın nesneler ile olan ilişkisinin karşılıklı olduğunu ve bu üretim ve kullanım sürecinin insanı biyolojik ve bilişsel olarak şekillendirdiğini kabul ediyor. Sözünü ettiğimiz taş aletlerin hiç değişmeden kullanıldığı çok uzun süreçler söz konusu, örneğin en bilineni Homo Erectus’un Aşölyen teknolojisini 1,5 milyon yıl kullanmış olduğudur. Ancak kuşkusuz bu gelişim çizgisel bir durum değildi, dünyanın farklı yerlerindeki toplumlar farklı gelişim ve dönüşüm süreçleri yaşıyorlardı. Nitekim bilişsel sıçrama diye tabir ettiğimiz kırılma noktaları ile teknoloji de hızlı biçimde değişebiliyordu. Hızlı değişim olarak nitelediğimiz aslında çoğu zaman bilişsel bir mesele. Ancak kuşkusuz içinde yaşadığımız çağdaki teknolojik değişimin hızı ve küresel oluşu önemli bir geçiş sürecinde olduğumuzu düşündürüyor. Teknolojinin değişimi de aslında politik ve sosyal koşullarla ilgili, tüketim toplumuna olan ihtiyaç bu değişimi besleyen en önemli etken. Bir arkeolog olarak baktığımda dijital medyanın son çeyrek yıldaki hızlı değişimi beni şaşırtmıyor, geçmişte de insanlık buna benzer süreçler yaşadı ve eşikler atladı. Ancak arkeolojik açıdan bakıldığında beni aslında daha çok ilgilendiren bu dönüşümün nasıl içselleştirildiği ile aidiyet, kimlik, sosyal ağlar açısından nasıl bir süreklilik göstereceği.  

-Antik dönemlerdeki toplumsal ve kültürel değişim süreçleriyle kıyasladığınızda, dijital dünyanın bu hızı sizce insan davranışını ve kolektif dinamikleri hangi yönlerden kökten değiştiriyor?

İnsanlığın geçmişindeki dönemlerden söz ettiğimizde bunu arkeoloji, tarih ve antropoloji başta olmak üzere sosyal bilimlerin ortaklaşa ürettiği bir kategorizasyon olduğunu unutmamalıyız. Sanayi Devrimi öncesindeki teknolojik şartları düşünecek olursak antik dönemler ve sonrasında bugün ile en büyük fark ulaşım ve iletişimin hızı. Antik toplumlarda bilgi dolaşımı mekân ve fiziksel hareketlilik ile sınırlıydı. Dolayısıyla yeni bilgiler, keşifler ya da düşüncelerin toplumsal ve kültürel değişim yaratması bugüne göre çok daha uzun süren süreçlerdi, ama belki böylelikle daha kalıcı ve yapısal değişimler olduklarını da söyleyebiliriz. Bugünkü en büyük sorun bilginin sorgulanmadan saniyeler içinde küresel ölçekte dolaşıma girebilmesi ya da adını koyduğumuz gibi post-truth / gerçek-ötesi dönem. Ama unutmamak lazım geçmişte de bilgi ancak belli bir zümreye ulaşıyordu ve hurafeler de her zaman yaşamın bir parçasıydı. 

-Dijital medya arkeolojisi gibi metaforik bir yaklaşımla baktığınızda, bugünün dijital “katmanları” (içerikler, platformlar, etkileşimler) gelecekteki arkeologlar için nasıl bir miras oluşturur?

Bu arkeolojide çok tartıştığımız bir mesele. Hatta arkeolojinin önemli çalışma alanlarından biri uzundur dijital arkeoloji. Dijital arkeoloji başta üretilen arkeolojik verinin dijitalleştirilmesi ve korunmasının sürekliliğine odaklansa da önemli sorunsallarından biri de günümüzün dijital verisini geleceğe nasıl aktaracağımız ya da bunun gelecekte nasıl değerlendirileceği. Buna şu anda kesin bir cevap vermek mümkün değil. Hiç şüphesiz geleceğe bugünden kalacak olan veri ve bilgi bir bütün teşkil etmeyecek ve parçalardan oluşacak. Bu parçalar da yine bugün bizim geçmişi değerlendirirken yaptığımız gibi o günün ideolojik, politik ve sosyal filtrelerinden geçerek yorumlanacak. Arkeolojinin geçmişin kalıntılarını görünür kılma ve analiz etme yöntemleri hızla gelişiyor.

19. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına dek sadece nesne ve yapı kalıntıları üzerinden geçmişi kurgulayan bir disiplin iken bugün bitki ve hayvan kalıntılarından, palinolojiden, mikromorfolojiden yararlanıyoruz. Dolayısıyla bugünün dijital katmanlarını ve kalıntılarını da olabildiğince bütüncül analiz etmeye yönelik metot ve yaklaşımlar gelişmeye başladı bile. Sosyal medya paylaşımları, çevrimiçi tartışmalar, algoritmaların yönlendirdiği etkileşim biçimleri ve dijital görseller, içinde yaşadığımız dönemin kültürel katmanlarının bir parçası, ancak platformların kapanması veri formatlarının değişmesi ya da şirket politikaları nedeniyle dijital hafızanın manipüle edilmesi risk yaratsa da bu potansiyel veri kaybını önlemenin yolları bulunacaktır. Dijital izlerin sandığımızdan çok daha kalıcı olduğunu çeşitli örneklerle zaten görmeye başladık bile.   

Gladyatör, Jean Leon Gerome

-Binlerce yıllık yavaş birikime dayalı arkeolojik perspektiften, Twitter gibi platformların yarattığı hızlı öfke döngüleri ve linç mekanizmaları size ne düşündürüyor? Tarihsel bir paralellik kurulabilir mi?

Dijital platformlar bu insanlığa özgü davranış biçimleri ve sosyal döngülerin bağlamlarından sadece biri aslında. Geçmişte de benzer sosyal reflekslerin dünyanın her köşesinde farklı kültürel kodlar ile şekillenerek yaşandığını söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde Antik Yunan, Roma, Mısır, İnka vs. gibi uygarlıklar başından bu yana görece daha uzun ve kapsamlı araştırıldıkları için öne çıksalar da yeryüzünde daha sayısız irili ufaklı uygarlık olarak tanımlanabilecek kültürler vardı. Öfke döngüleri ve linç mekanizmaları da sosyal yaşamın kaçınılmaz sonuçları olarak farklı yoğunluk ve şiddette hepsine özgüydü.

En bilinenden örnek verecek olursak antik dönemde Atina’daki “Ostrakismos” mesela demokrasinin korunması adına uygulanan bir sürgün mekanizmasıydı. Toplu infazlardan, gladyatör gösterilerine dek sayısız olguyu bu şekilde sınıflandırabiliriz. Toplumsal normlar ve karşıtlıklar her zaman kolektif tepkiyi beraberinde getirmiştir.  Bugünkü dijital platformlardaki linç mekanizmaları, “cancel culture”, manipülasyon vs.nin bizde yarattığı duygusal ve bilişsel etkisinin geçmişteki toplumlarla karşılaştırılamaz olduğunu düşünmüyorum. Arkeolojik açıdan bakıldığında bu yeni alıştığımız durumlar, insan doğasının değişmesinden çok, iletişim altyapısının toplumsal davranışı farklı biçimde örgütlemesi olarak değerlendirilebilir.

-Uzun vadeli insanlık tarihine odaklanan biri olarak, dijital çağın bu hızının kültürel sürdürülebilirlik, bellek ve kolektif hafıza açısından getirdiği en büyük risk veya fırsat nedir sizce?

İnsanlık tarihinde kültürel sürdürülebilirlik diye bir mefhumun olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık tarihi diye nitelediğimiz şey çok parçalı, akışkan ve bugün ile gelecekten bakılmaya devam edildikçe her daim değişmeye tabi bir geçmişler bütünü. Bizim kültürel sürekliliği izlediğimizi var saydığımız ve uygarlık olarak adlandırdığımız topluluklar da sürekli değişiyorlardı. Dijital çağ açısından değerlendirirsek, şayet sürdürülebilir biçimde korunmasını garantiye alabilsek muazzam bir dijital veri kaynağı yaratıldı. Bu sadece sosyal medya vs değil bilimin her alanında üretilen “big data.” Bunu bir fırsat olarak nitelemek mümkün belki.

Ancak sürekli ve benzer içerikle üretilen bu datanın nasıl bir ortak hafıza oluşturacağı konusu bana kalırsa çok tartışmalı. Arkeolojide önemli olan hangi veri ve bilgilerin seçildiği, nasıl bağlamlandırıldığı ve hangi anlatılar içine yerleştirildiğidir. Kültürel sürdürülebilirlik de aslında bizim tesis ettiğimiz bir olgudur. Geleceğe kalacak olan sosyal medya dijital katmanları, bilimsel big data ve diğer her türlü dijital iz ve kaydın nasıl bir geçmiş algısı yaratacağını şimdiden kestirmek güç bana kalırsa. 

/././

Dr. Sarphan Uzunoğlu: Sosyal medyadaki linç dalgaları devasa bir editoryal baskı oluşturuyor; ‘kamuoyunun bilme hakkı’, yerini ‘öfkeyi atmin etme" yarışına bırakıyor.-Aslı Atasoy- 

İletişim Bilimci Dr. Sarphan Uzunoğlu gazetecilerin artık sadece haberci olmadığını aynı zamanda bir influencer, marka yöneticisi ve algoritmaların sadık bir işçisi olduğunu ifade ediyor. X’in geçirdiği evrimi, öfkeyi paraya dönüştüren "platform kapitalizmini" ve bu ortamdan çıkışın mümkün olup olmadığını konuştuğumuz Uzunoğlu, “Sosyal medyadaki linç dalgaları, haber odaları üzerinde devasa bir editoryal baskı oluşturuyor. Gazeteciler hakikati aramaktan ziyade, dijital kalabalıkların öfkesini paratoner gibi üzerlerine çekmemeye ya da o öfkeyi arkalarına alarak görünürlük devşirmeye odaklanıyorlar. Bu durum meslek etiğini kökünden sarsıyor; çünkü ‘kamuoyunun bilme hakkı’, yerini ‘kamuoyunun o anki öfkesini tatmin etme" yarışına bırakıyor ve manipülasyon ana akımlaşıyor” diyor.

Twitter, 2000’li yılların sonunda sade ve basit bir iletişim atmosferi iddiasıyla yola çıktı ancak kısa sürede aktivizmin, özgür ifadenin ve entelektüel karşılaşmaların merkezi oldu. Bugün gelinen noktada, algoritma destekli bir "öfke döngüsüne" ve her kullanıcının birer "performans sanatçısı"na dönüştüğü bir performans alanına evrildi desek pek de yanlış olmaz. İletişim Bilimci Dr. Sarphan Uzunoğlu, bu dönüşümü teknolojik bir değişimin yanında yapısal bir "hakikat krizi" olarak tanımlıyor. Uzunoğlu ile dijital dünyanın bu toksik ilişki biçimini, "trol" kavramının yanlış kullanımından gazetecilik etiğinin çöküşüne ve "algoritmik kölelikten" kurtulmanın yollarına uzanan geniş bir çerçevede konuştuk.

-Twitter’ı günümüz dijital dünyasında nasıl tanımlarsınız?

Eski adıyla Twitter, yeni adıyla X, kültür endüstrisinde, politik doğrucu normlarla piyasalarda ve siyasal alanda hakimleşen yeni tip popülizmin ve otoriterliklerin çarpışma alanı. Mecranın kontrolünün Musk’a geçmesinin ardından bu çarpışmayı/çatışmayı Musk ve onun algoritmik tercihleri ekseninde sağcı, dışlayıcı, sansürcü taraf üstelik de “ifade özgürlüğü” adı altında kazanmış durumda. Yani X (eski adıyla Twitter) ifade özgürlüğü savaşında sol ve demokrat çevreler için savaşta kaybedilmiş ama hâlâ vazgeçilmemiş bir bölge gibi.

-Twitter’ı ilk ne zaman kullanmaya başladınız? Ve o günden bu yana hem sizin mecradaki sürecinizi hem de Twitter’ın evrimini anlatmanızı rica etsem?

2008 ya da 2009’da girmiş olmam lazım. Twitter’ın o günden bu yana evrimini anlatmak birçok açıdan güç. Birincisi, Twitter’ın 2008-2014 arası dönemi hiper-politik, aktivizmin söz söyleyici olduğu, uluslararası etkileşimin ziyadesiyle açık olduğu bir dönem. Friendfeed’le bir tür devamlılık ilişkisinden bile bahsedilebilirdi o dönem için. 2014-2016 dönemi aleni ve canlı yayınlanan aktivizmden sansür ve öz sansüre geçişle birlikte daha “mütereddit” bir kullanıcı bazının öne çıktığı. “Kariyerist” kullanımların yavaş yavaş daha görünür olduğu bir dönemdi. 2016-2020 arası dönemi bence hem darbe girişimi sonrası Türkiye’nin politik havası, hem de genel politik/ideolojik sıkışma gereği Twitter’ın gücünü yavaş yavaş kaybettiği bir aşamaydı.

Hem Twitter’ın Instagram gibi görsel kültürün çekiciliğine dayanan ve “daha özel” bir yaşam tarzı vaat eden bir mecraya yavaş yavaş yenilgisini hem de genel olarak metinin görsel karşısındaki yenilgisini bu dönemde gözlemledik. 2020-2022 dönemi Twitter için yine hareketli bir dönemdi. Pandemi ve “ana akım medyaya yönelik güvensizlik” bireysel bilgi kaynaklarına dönüş Twitter için bir tür iade-i itibar sağladı. 2023-2026 arası ise Musk’ın gelişi, Türkiye’de çıkan sosyal medya kanunu vs. derken Twitter’ı kurtulamadığımız toksik ilişkimiz hâline geldi. Benim tecrübem açıkçası tüm bu süreçlere “uyum sağlayarak” geçti. Gazeteciler, akademisyenler ve siyasal analistler arasında kurulu bir komünite benim ana komünitem ve hepsinin buluştuğu yer burası oldukça başka bir yere gitmem zor görünüyor.

-Önceleri sabahları iyi dilekler sunduğumuz bu mecranın artık nerdeyse kardeşi kardeşi kırdıran gerilim ve öfke üreten halini bir araştırmacı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sabahları iyi dilekler sunma olayı konusunda pek emin değilim. Hani flört vs. ediliyordu elbette; ama 2014 öncesi Twitter çok keskin fikirlerin paylaşıldığı, özgürce insanların kendilerini ifade ettikleri bir yerdi. Hiçbir zaman birkaç merkezi figür hariç öyle tontiş bir yer olmadı. En azından benim deneyimim bu. Ayrıca Türkiye’de 15 dakika araba kullandığınızda aynı duyguları yaşarsınız. Ben Twitter’ın “bir şey ifade etmediği” tezine katılmıyorum. En azından toplumsal hisler bakımından. Seçimler vs. değil ama toplumda biriken öfke orada da var.

Öfke üretiminin kimlere nasıl faydası var? Ve soruyu bir de tersten sorarak yorumunuzu rica etsem…

Öfkeyle ilgili “well-being” ve “self-development” gibi şeylerin bu kadar yüceltildiği dönemde olumlu konuşmam belki pek hoş karşılanmayacak; ama ifade alanının bu denli daraldığı bir dünyada iletişime dönüşen öfkenin eylemsel şiddete göre daha tercih edilebilir olduğunu düşünüyorum. Güç sahipleri için de eylemsel olarak barışçıl ama polemikçi bir aktivizm tercih edenler için de öyle. Ha biri vardır Twitter öfkeyi sönümleyip devrimi engelliyor diyordur; onu anlayabilirim. Öfke üretimini “linç rejimi” kapsamında ele alacaksak o Twitter’la ilgili değil. Türkiye zaten Tanıl Bora’nın da kitabını yazdığı üzere bir linç rejimidir. Spartalı Yunan ikiliğine Persler katıldığında Spartalı ile Yunan’ın bir araya gelip Persler’den nefret ettiği bir “duygular rejimi” bu topraklarda binlerce yıldır tekrar ediliyor. Ötekinin de ötekisi bulunup her zaman linç edilebiliyor. 

Ben sosyal ağlara ilişkin analizlerimizin çoğunun da yanlış olduğu kanaatindeyim. Mesela “trol” kavramı vardır. Beğenmediğimiz şeyler söyleyen herkese trol diyoruz. Oysa dijital iletişim çalışmaları literatüründe mesele o değil. Beğenmediğimiz şeyler söyleyen insanlara öfkesini bile doğru terimler ve analizle ifade edemeyen bir siyasal ve akademik elitin sosyal ağ analizleri de doğal olarak ölü doğuyor. 

Linç kültürü, geleneksel gazetecilikteki, haber üretme ve teyit mekanizmasını nasıl etkiliyor? Ve bu durumun meslek etiğine etkileri neler? 

Türkiye’de varlıklarını ırkçı, ayrımcı, fobik söylemlere borçlu haber odaları var. Şimdi böyle bir “gerçeklik rejiminde” linç kültürü, habercilik için bir sapma değil, ne yazık ki ana akım bir operasyonel yakıta dönüşmüş durumda. Geleneksel gazeteciliğin yapı taşları olan doğrulama, çoklu kaynak kontrolü ve kamu yararı gibi mekanizmalar, tıklama odaklı dijital ekonominin hızı ve linç kültürünün yarattığı dalgalanma karşısında felç oluyor.

Sosyal medyadaki linç dalgaları, haber odaları üzerinde devasa bir editoryal baskı oluşturuyor. Gazeteciler hakikati aramaktan ziyade, dijital kalabalıkların öfkesini paratoner gibi üzerlerine çekmemeye ya da o öfkeyi arkalarına alarak görünürlük devşirmeye odaklanıyorlar. Bu durum meslek etiğini kökünden sarsıyor; çünkü "kamuoyunun bilme hakkı", yerini "kamuoyunun o anki öfkesini tatmin etme" yarışına bırakıyor. Teyit mekanizmaları yavaş kaldığı için devre dışı bırakılıyor ve manipülasyon ana akımlaşıyor. Sonuçta meslek etiği, algoritmik popülizmin ve organize dijital linçlerin gölgesinde bir lükse dönüşüyor.

Bugün sizin de belirttiğiniz gibi bir gazeteci salt gazeteci değil. Bu durumun “hakikat” üzerindeki etkisi nedir?

Bugün bir gazeteci aynı zamanda bir influencer, bir marka yöneticisi, kendi markasının pazarlamacısı ve algoritmaların sadık bir işçisi olmak zorunda. Gazetecinin salt gazeteci olamaması, kurumsal güvencesizlik ve medyanın mülkiyet yapısındaki dönüşümle doğrudan ilgili. Bir gazeteci görünür olmak, hayatta kalmak ve fon ya da reklam bütçelerine erişebilmek için sürekli olarak "kendini performans etmek" zorunda kalıyor. 

Bu durumun hakikat üzerindeki etkisi ise yıkıcı. Hakikat, doğası gereği nüanslar barındırır, karmaşıktır ve çoğu zaman gridir. Ancak dijital platformların ekonomi-politiği siyah ve beyazı, yani keskinliği ve kutuplaşmayı ödüllendirir. Gazeteci kendi kişisel markasını ve dijital varlığını korumak adına, karmaşık hakikatleri basitleştirmek, radikalleştirmek ya da takipçi kitlesinin duymak istediği kalıplara dökmek baskısı hisseder. Dolayısıyla "hakikat", nesnel bir arayışın nesnesi olmaktan çıkıp, dijital pazarda alıcısı olan bir metaya ya da kimliksel bir performans aracına dönüşüyor.

Öfke ekonomisinin yarattığı tahribatı durdurmak için neler yapılabilir?

Öfke ekonomisinin yarattığı tahribat sadece ahlaki nutuklarla ya da bireysel "dijital detoks" çağrılarıyla engellenemez. Çünkü karşımızda yapısal, kapitalist bir mekanizma var; platformlar öfkeyi, etkileşimi ve dolayısıyla reklam gelirini artırdığı için yapısal olarak teşvik ediyor.

Bu tahribatı durdurmak için öncelikle makro düzeyde platform kapitalizmine karşı regülasyonlar şart. Algoritmaların şeffaflığı, verinin metalaştırılmasının sınırlandırılması ve nefret söylemi ile organize dezenformasyondan beslenen iş modellerinin vergilendirilmesi veya cezalandırılması gerekiyor. Mikro düzeyde ise yeni bir medya okuryazarlığına ihtiyacımız var. Bu okuryazarlık sadece "sahte haberi ayırt etme" seviyesinde kalmamalı; kullanıcıya kendi duygularının (öfke, haz, nefret) nasıl birer finansal değere dönüştürüldüğünü, yani algoritmik olarak nasıl manipüle edildiklerini anlatmalı. Son olarak, tık odaklı olmayan, kamu fonları, okur abonelikleri ya da vakıf destekleriyle ayakta kalan hibrit ve bağımsız iş modellerinin güçlendirilmesi, öfkeye bağımlı olmayan bir yayıncılık alternatifi yaratmanın yegane yoludur.

Her 3 çocuktan biri maruz kalıyor: Akran zorbalığı nedir; ebeveynlerin yaklaşımı nasıl olmalıdır?

İnsanların bu dijital kolezyumdan çıkıp sakin ve nitelikli bir iletişim modeline dönmesi mümkün mü yoksa çok mu geç artık?

Tamamen geri dönmek için muhtemelen çok geç, çünkü toplumsal ve teknolojik determinizm geri sarması kolay olan süreçler değil. Dijital kolezyum, modern insanın yabancılaşmasının, güvencesizliğinin ve yalnızlığının bir semptomu aynı zamanda. İnsanlar sadece teknoloji kötü olduğu için değil, gerçek hayatta kamusal alanlarını, tartışma zeminlerini ve kurumsal güvenlerini kaybettikleri için bu kolezyuma sığındılar.

Ancak bu durum nitelikli iletişimin tamamen bittiği anlamına gelmez; sadece biçim değiştiriyor ve parçalanıyor. Kitlelerin topluca bu kolezyumu terk etmesini beklemek ütopik bir beklenti olur. Fakat daha küçük, kapalı, topluluk odaklı (community-driven) mikro kamusal alanların yükselişini görüyoruz. Bültenler, kapalı tartışma grupları, reklam barındırmayan abonelik tabanlı platformlar veya merkeziyetsiz ağlar (Mastodon, Bluesky vb. arayışlar) insanların sakinlik arayışının birer sonucu. Yani büyük meydanda sakin bir iletişim mümkün değil ama arka sokaklarda, niş odalarda nitelikli iletişimi yeniden inşa etmek hâlâ mümkün ve bence şu anki gerçekçi hedefimiz de bu olmalı.

-Dijital medyadaki bu düzenin önüne geçmek için bağımsız gazetecilerin, kolektiflerin veya bireysel kullanıcıların hayata geçirebileceği “yeni bir dijital direniş modeli” var mıdır? Yani “algoritmik kölelikten”ten kurtulmak için ne yapmalıyız? 

Yeni bir dijital direniş modeli, her şeyden önce "bypassing" (baypas etme) stratejisi üzerine kurulmalı. Platformların bizi hapsettiği algoritmik dağıtım kanallarına olan göbek bağımızı kesmek zorundayız.

Bağımsız gazeteciler ve kolektifler için bu direniş, platformlara içerik üreten "taşeron işçiler" olmaktan çıkıp, kendi dağıtım kanallarına yatırım yapmak anlamına geliyor. E-posta bültenleri, doğrudan web sitesi trafiği, yüz yüze ya da kapalı devre dijital komünite etkinlikleri algoritmik köleliği kırmanın ilk adımıdır. İçeriğin dağıtımını Elon Musk’ın ya da Mark Zuckerberg’ün algoritmik keyfine bırakmadığınız her an bir direniş momentidir.

Bireysel kullanıcılar için direniş ise "algoritmik sabotaj" ve bilinçli tüketimle başlar. Sadece önümüze düşen akışla yetinmemek, yer imlerini (bookmark) geri getirmek, RSS takibine dönmek, yani platformun bize sunduğu pasif tüketici rolünü reddedip aktif birer "enformasyon küratörü" olmak gerekiyor.

Kısacası, algoritmik kölelikten kurtulmanın yolu, platformların sunduğu o "sahte kolaylık ve konfor" alanını terk etmekten ve iletişimin meşakkatli, emek isteyen doğasını yeniden kucaklamaktan geçiyor. Kolektif bir ağ tasarımı ve platformlar üstü bir dayanışma ağı örmediğimiz sürece, büyük teknoloji şirketlerinin feodal senyörleri arasında sadece birer dijital serf olarak kalırız.

YARIN - Prof. Dr. Sinan Alper anlatıyor

/././

Orta gelir tuzağı, küresel ısınma, NATO ve Trump -Ercan Uygur-

Küresel ısınma ile yaratılan eşitsizliğe ve haksızlığa karşı durmak için zengin ükelerin karbon salınımı vergisi ödemesi gerekir. Bir başka yöntem, en zengin kişilerden bir servet vergisi almak olabilir. Eğer Trump gibi talancıların da etkisiyle küresel ısınma önlenemezse, insanlığı özellikle yoksulların yüksek bedel ödediği bir gelecek bekliyor.

Uluslararası Ekonomi Birliğinin (IEA) Belgrad’da düzenlediği 21. Dünya Ekonomi Kongresi’nde bazıları Nobel Ekonomi Ödülü sahibi birçok davetli konuşmacı vardı. Geçen yazıda Nobel Ödüllü Jean Tirole’ün ilginç bir sunuşunu açıklamıştım.

Tirole bu sunuşunda toplumların ve kurumların sağlıklı işlemesi ve büyümesi için müşterek tarafların vurgulanması, ayrılık-gayrılıkların bir yana bırakılması gerektiğini bir model içinde, iş birliğini ve bilgi akışını vurgulayarak açıkladı. 

Tirole bu açıklamanın, kuralların ve kurumların zayıflatıldığı bugünkü dünya ortamında önemli olduğunu vurgulamıştı. Bu çerçevede bakıldığında bugün Türkiye’deki yönetimin ve siyasetin yanlışlar içinde olduğunu ifade etmiştim.   

Bu konuda bazı sorular ve yorumlar aldım. Belirteyim; iktidar, bir yandan kendisi dışındaki siyaseti ve siyasi kadroları ayrı-gayrı gibi gösteriyor, diğer yandan farklı etnik gruplara ve mezheplere dışarıdan telkin edilen şekilde yanaşmaya çalışıyor. 

Çözüm sürecine etnisite, Kılıçdaroğlu sürecine mezhep üzerinden CHP’yi eritme hamleleri olarak bakarsak bunların çelişkili ve kısa vadeli olduklarını görürüz. Aynı gruplara iktidarın ayrımcılık yaptığını da dikkate alalım. Bu hamleleri uzun vadede cumhuriyetin varlığına kastetme girişimi olarak da görebiliriz.

Bu yazıda iki davetli sunuşu daha anlatmak istiyorum. Bunlardan birisi Asya Kalkınma Bankası Enstitüsünden (ADBI) üç iktisatçının araştırmasıdır. Panel şeklinde yapılan bu sunuşu Nobel Ekonomi ödülü sahibi Prof. E. Duflo yönetti ve yorumladı.

Anlatacağım ikinci sunuş Prof. Duflo’nun kendisinin sunumudur.

ADBI araştırması Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için önemli uyarıcı açıklamalar ve bulgular içeriyor. Prof. Duflo’nun araştırmasında ise küresel ısınma ile ilgili çok uyarıcı bilgiler ve bulgular var. Bu uyarılarda NATO ve Trump’ın adı da geçiyor.

ADBI araştırması: Orta gelir tuzağı

ADBI araştırmasını bu kurumdan B. P. S. Brodjonegoro, D. B. Rahut ve R. Gulati yürütmüş. Çalışma şu soruya yanıt arıyor: İklim riskleri ve gelir/servet eşitsizlikleri varken Asya ülkeleri hızlı büyümeyi, toplumsal refah artışını nasıl sağlayabilir?  

Bu soru, gelip orta gelir tuzağı nasıl aşılabilir sorusuna dayanıyor. Zaten araştırmanın başlığı “Asyanın Orta Gelir Tuzağı Sorunu: Verimlilik, Kurumlar ve Bölgesel İşbirliği”.

Araştırma, Dünya Bankasının şu bulgusunu temel alarak başlıyor: 1990’lar başından 2024’e kadar olan dönemde toplam 142 orta gelirli ülkeden 34’ü yüksek gelir grubuna geçebilmiş, geri kalan 108’i tuzağa düşmüş ve orta gelirli olarak kalmış. 

Çalışma önce, diğer araştırmalara da dayanarak, çağdaş ekonomilerin 5 temel direk üzerinde işlediğini vurguluyor.  

1). Makroekonomik İstikrar ve Uluslararası Finansman. Burada ana unsurlar şunlar; fiyat istikrarı (düşük ve istikrarlı enflasyon), mali (bütçede) sürdürülebilirlik, bunalımlara (krizlere) dayanıklılık, orta gelir tuzağı.

2). Bölgesel Bütünleşme/İşbirliği, Dış Ticaret, Sanayi Politikası. Ana unsurları; verimlilik, stratejik sanayi politikası, değer zincirleri.

3). Dijital Dönüşüm ve Yenilik (Innovation). Ana unsurları; yapay zeka, araştırma ve geliştirme (R&D), dijital bölümlerin bağlanması ve uyumu.

4). İnsan Sermayesi ve Sosyal Kapsayıcılık. Ana unsurları; eğitim, sağlık, kayıtdışı ekonomi, nüfus yapısı dönüşümü.

5). İklim, Sürdürülebilirlik ve Altyapı. Ana unsurları; yeşil büyüme, dayanıklı altyapı, düşük karbon geçişleri.

Önemli bir vurgulama şudur; siyasi istikrar ve kurumsal uyum/bütünlük yukarıdaki her beş temel direk için de önemlidir. Güvenilir bir yönetim/yönetişim olmadan;

(i). Makro düzeyde disiplin sağlanamaz.

(ii). Sanayi politikası bütüncül ve toparlayıcı olmaz.

(iii). Yenilik ve kapsayıcılık geri kalmış olur.  

Yönetimin/yönetişimin ne kadar önemli olduğu, Doğu Asya’nın büyümede başarılı ülkeleri Japonya, Güney Kore ve Singapur’da görülmüştür. Bu ülkelerde uyumlu kurumlar, devletin ve piyasaların eşgüdümü vardır ve kurumların ve siyasetin müdahalesi sınırlanmıştır.

Yönetim/yönetişim konusunda şu alanlarda reform önemlidir: Devlet hizmetlerinin modernizasyonu; yolsuzluk karşıtı kamu düzeni, düzenlemelerde ve kurallarda açıklık, kapsayıcı sosyal sözleşmeler.

Bu açıklamalardan sonra bir Orta Gelir Tuzağı (OGT) denklemi Dünya Bankası verileri ile tahmin edildi. Bu denklemde OGT, aşağıdaki değişkenlerle açıklandı; siyasi istikrar, genç nüfusta orta ve yüksek eğitimdekiler oranı, siyasi bölünmüşlük, ihracat kümelenmesi/çeşitliliği, imalat sanayi payı, kişi başına gelir.  

Denklemin tahminini yapmak için kullanılan veriler oluşturulurken, ülkeler OGT durumunda olanlar ve olmayanlar olarak ayrıldı. Siyasi istikrar, siyasi bölünmüşlük gibi değişkenler için zaten var olan endeksler güncellendi.

Denklemin tahmini sonrasında şu sonuçlar elde edildi;

(i). Siyasi istikrar OGT olasılığını düşürüyor

(ii). Siyasi bölünmüşlük OGT olasılığını yükseltiyor

(iii). Kişi başına gelir OGT olasılığını düşürüyor

(iv). İmalat sanayinin OGT üzerinde doğrusal olmayan etkisi var

(v). Diğer değişkenlerin etkisi daha az ancak beklenen şekilde. Örneğin, ihracat çeşitlenmesi ve eğitim OGT olasılığını düşürüyor.  

Varılan sonuç şudur; OGT yalnızca ekonomik bir sorun değildir, aynı zamanda siyasi ve kurumsal bir sorundur. Çalışma bu bakımdan Asya ülkeleri için öneriler getiriyor.

Şimdi yukarıdaki açıklamaları ve bulguları dikkate alarak Türkiye’ye bakalım. Çağdaş ekonomilerin temel direkleri üzerinden ele alırsak;

1). Makroekonomik istikrar, enflasyon gibi nedenlerle yok ve uluslararası finansman yüksek faizlerle sağlanabiliyor. Ülke orta gelir tuzağı içinde.

2).Tutarlı bir sanayi politikası yok. Verimlilik hemen her sektörde düşük ve dış rekabet için TL’nin değer kaybetmesi isteniyor.

3). Dijital dönüşüm ve teknolojik yenilik çok sınırlı. Teknolojik yenilik denildiğinde Teknofest gibi festivaller düzenlemek akla geliyor.

4). İnsan sermayesine önem verilmiyor. Kore, Tayvan, Vietnam gibi ülkelerdeki teknoloji eğitimi yerine, din ağırlıklı eğitime önem veriliyor. Milli Eğitim Bakanı “Kurtuluş Savaşı” yerine farklı kavramlar ile eğitimde dönüşüm yaptığını düşünüyor. Elbette dönüşümü hep geri doğru yapmayı amaçlıyor. Görece iyi eğitim almış olanlar yurt dışına gidiyor ve “giderlerse gitsinler” tepkisi alıyor.

5). Küresel ısınma, sürdürülebilir ve yeşil büyüme dikkate alınmıyor. Yemyeşil ormanlar kömür ve maden çıkarma adına sökülüp yakılıyor.  

Ampirik bulguları dikkate alarak Türkiye’ye baktığımızda orta gelir tuzağına yol açan siyasi istikrarsızlığın, bölünmüşlüğün ve dışlayıcılığın yoğun olduğunu görüyoruz. İktidarın, iktidarını sürdürmek için bunları özellikle istediği anlaşılıyor.

Prof. Duflo araştırması: Küresel ısınma, yoksulluk ve insanlığın geleceği

Nobel ödüllü Prof. Duflo sunumunda küresel ısınmayı ve ısınmanın ülkeler ve insanlar üzerindeki etkisini uzun soluklu araştırmasının bulguları ile anlattı. Bulguları kaygılı verici idi. Bu nedenle küresel ısınmanın önüne geçmek için öneriler sıraladı.  

Birincisi, iklim uzmanlarına göre yerkürenin ısınması devam edecek ve 1850–1900 ortalamasına göre önümüzdeki 50-70 yılda 4.5 derece daha yükselecek. Bu çok ciddi ve tehlikeli bir artıştır.

Daha kötüsü, bu ısınma özellikle Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika’nın yoksul ülkelerini etkileyecektir. Burada ekvator çevresinde geniş bir kırmızı kuşak oluşuyor ve içinde Türkiye’nin önemli bir bölümü de var. Bir ülkenin/bölgenin kırmızı kuşak içinde olması, ısının yıllık ortalama 32 derecenin üstünde olması ile belirleniyor.  

Isınmanın yüksek olduğu kırmızı kuşak ülkelerinde ölüm oranlarının yükseldiği görülüyor. Tersine, kırmızı kuşak dışında kalan özellikle kuzey ülkelerinde ölüm oranlarının azaldığı gözleniyor. Böylece ısının yüksek olduğu bölgelerde nüfusun azalacağını söyleyebiliriz.

Konunun şöyle acıklı bir yanı da var; ısınmanın yüksek olduğu ülkelerin küresel ısınmaya katkısı da düşük. Buna karşılık kuzeydeki başkaları küresel ısınmayı yükseltirken, kırmızı kuşak içinde kalanlar ısınma, kuraklık ve erken ölümlerle bedelini ödüyor.  

Şimdiye kadar küresel ısınmayı yükselten karbon salınımına en çok katkıyı yapanlar ABD, Avrupa’daki OECD ülkeleri ve Çin’dir. Küresel ısınmanın zararını görenler ise geri kalan çoğunluğu yoksul ülkelerdir.  

Küresel ısınmada NATO gibi kurumların ve özellikle Rusya ve ABD dahil savaş taraftarı ülkelerin önemli katkısı var. Çünkü savaş hazırlıklarında ve savaşlarda bombalama ve yakmalar, yıkmalarla karbon salınımı çok yükseliyor. Bu olumsuz gelişmeye Trump gibi geleceği göremeyenlerin katkısı yüksektir.  

Küresel ısınma ile yaratılan eşitsizliğe ve haksızlığa karşı durmak için zengin ükelerin karbon salınımı vergisi ödemesi gerekir. Bir başka yöntem, en zengin kişilerden bir servet vergisi almak olabilir. Eğer Trump gibi talancıların da etkisiyle küresel ısınma önlenemezse, insanlığı özellikle yoksulların yüksek bedel ödediği bir gelecek bekliyor.

/././  

On yıl sonra “Millî İrade ve Demokrasi”: Özgür Özel, FETÖ, KK -Yalçın Doğan-

Mutlak butlanla CHP’yi parçalamakla görevli KK, sivil darbeye ortak oluyor. Meydanlarda kendisine “Hain Kemal” diye bağrılan KK, yandaş bir TV’de “FETÖ Özgür Özel’e destek veriyor" diyor. 15 Temmuz 2016 gecesi ise AKP’li Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın “Silah arkadaşım”  diye kürsüye çağırdığı Özgür Özel, “Seçimlerde yeneriz yenilmeyiz ama darbecilere asla teslim olmayız” diyor. Aynı gece KK, İstanbul’da bir CHP’linin evinde saklanıyor, sesini çıkarmadan, sonucu bekliyor.

Özgür Özel Meclis'te, Kılıçdaroğlu CHP üyesinin evinde / 15 Temmuz 2016

-Milli iradenin zaferi,

-Demokrasinin zaferi,

-Darbeyi yendik, prangayı kırdık

-Milli irade ve demokrasi en büyük gücümüz."

Dün 15 Temmuz, FETÖ’cü darbe girişiminin püskürtüldüğünün onuncu yılı. Medyanın çoğunluğu bu manşetlerle çıkıyor, TV kanalları sabahtan itibaren bu çığlıkılarla inliyor.

Her yer milli irade, her yer demokrasi!..

Çok doğru on yıl önce, iktidarı desteleyen desteklemeyen her siyasi görüşten insanlar askeri darbe girişimine karşı sokaklara çıkıyor, topluca direnişe geçiyor.

Halk askeri darbeyi püskürtüyor.

Muhteşem bir eylem, milli irade ve demokrasi kazanıyor. 

Ağır yaralı

Askeri darbe girişiminden on yıl sonra “milli irade ve demokrasi” bugün nerede?..

Pek çok kişi ve kurum gibi, CHP Genel Başkanı Özgür Özel çeşitli defalar ve dün: “Askeri darbenin yerini bugün sivil darbe alıyor, bugün seçilmişlere, milli iradeye darbe yapılıyor."

AKP yargı bağımsızlığını kaldırıyor, kuvvetler ayrılığını iptal ediyor. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamıyor. Ağzını açan, hakkını arayan içeri atılıyor. On yıl sonra bugün “milli irade ve demokrasi” ağır yaralı.

CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarla birlikte çevreye, ekonomiye, sosyal yaşama, eğitime yönelik ağır müdahaleler ülkeyi otoriter bir rejime sürüklüyor.

31 Mart 2024 milat

Her şey AKP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerini kaybetmesiyle hızlanıyor. Zaman içinde bürokratik mekanizmaları, ek yasal değişikliklerle takviye ediyor.

30 Ekim 2024 günü Esenyurt Belediye Başkanı CHP’li Ahmet Özer gözaltına alınıyor, sonra CHP’li belediyelere operasyonlar başlıyor.

Bugüne kadar 40 CHP’li belediyeye operasyon çekiliyor.

“Milli irade -  demokrasi” program, yürüyüş, anmaların gerçekleştiği dün sabah saatlerinde, tarihin ironisi mi demek gerek...

Yüzde 65.25 oy oranıyla Çankaya Belediye Başkanı seçilen CHP’li Hüseyin Can Güner tutuklanıyor. Tutuklu belediye başkanı böylelikle 27’yi buluyor.

Ahmet Özer, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, ardından İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu tutuklanıyor, hemen her hafta sonu CHP’li belediyelere operasyonlarla uyanıyoruz.

Operasyon için...

Tek bir gizli tanık ifadesi yetiyor.

Kimlerse o “gizli tanıklar?..”  

Bu arada...

17 CHP’li Belediye Başkanına çeşitli parti başkanları eklendiğinde, AKP’ye geçenlerin toplamı şimdilik 76.

Mevlam yağdırdıkça, AKP’ye diğer partilerden seçilen belediye başkanı yağdırıyor!.. 

Bir de, yerlerine kayyım atanan DEM’li belediye başkanları var.

On bir milyon oy

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP toplam 17 milyon 391 bin 548 oy alıyor. Tutuklanan ve AKP’ye geçen CHP’li belediye başkanlarının aldıkları oylar toplanınca...

CHP’ye oy vermiş, yaklaşık on bir milyon seçmenin oyu şu anda ya tutuklu ya da oylar tercihlerin dışında, yer değiştirmiş durumda.

İyi ki, başarısız kalıyor, ancak püskürtülen askeri darbe girişiminden on yıl sonra...

“Milli irade ve demokrasinin” durumu bu.

FETÖ, Özgür Özel ve KK

Mutlak butlanla CHP’yi parçalamakla görevli KK, sivil darbeye ortak oluyor. Meydanlarda kendisine “Hain Kemal” diye bağrılan KK, yandaş bir TV’de:

“FETÖ Özgür Özel’e destek veriyor.”

Özgür Özel dün Halk TV’de: “15 Temmuz kanlı bir darbe girişimidir. AKP’liler defalarca söyledi, o gece Meclis’in açılması için ilk koşan bir kaç kişiden biri bendim. FETÖ mağduru 254 albay, general ve amiral bildiri yayınladı, FETÖ’nün en acımasız günlerinde Özgür Özel ve arkadaşları yanımızdaydı, dediler.”

AKP’nin sadık yandaşlarından A Haber 15 Temmuz 2016 gecesi:

“Aleyhinde çok laf söyledik ama Özgür Özel inanılmaz bir demokrasi dersi veriyor.”

Aynı gece AKP’li Meclis Başkanı İsmail Kahraman “Silah arkadaşım”  diye çağırdığı Özgür Özel’i kürsüye davet ediyor, Özel şöyle diyor:“Seçimlerde yeneriz yenilmeyiz ama darbecilere asla teslim olmayız, sonuna kadar demokrasiye bağlıyız.”

Aynı gece KK İstanbul’da bir CHP’linin evinde saklanıyor, sesini çıkarmadan, sonucu bekliyor.

O gün ve on yıl sonra herkesin yeri netleşiyor.

Çetin Altan’ın sözünü hatırlıyorum, darbenin püskürtülmesinin sevinci, on yıl sonrasının hüznüyle: “Hayal ettiğim Türkiye bu değildi!..”

/././

Savaş, küresel enflasyon, sıkı para politikası -Binhan Elif Yılmaz- 

Dünyanın neresinde olursanız olun, sabah uyandığınızda aklınızdaki ilk soru petrol fiyatları, döviz kuru ya da market raflarındaki etiketler oluyor...

Savaş; bir yandan tehlike, insani kriz, kaos ve artan riskler, bir yandan da belirsizlik ve öngörülemezlik demek. ABD-İsrail-İran Savaşı 28 Şubat’tan bu yana devam ediyor. Dönemsel ateşkesler ve geçici anlaşmalar jeopolitik gerilimi kısmen düşürse de küresel tedarik zincirlerindeki aksamalar ve enerji maliyetlerindeki artışlar kalıcı sorunlara dönüştü.

Savaşın ekonomik açıdan en önemli sonucu küresel enflasyon baskısı.

IMF’nin son Dünya Ekonomik Görünüm raporuna göre, başta enerji grubu olmak üzere, endüstriyel metaller ve tarımsal emtia fiyatlarındaki artışlar küresel enflasyonun 2026 yılında bir önceki yıla göre yarım puandan fazla artışla yüzde 4,7 seviyesine ulaşması bekleniyor. Diğer taraftan IMF, küresel ekonominin nispeten dirençli olduğunu ifade etse de küresel büyümenin 2025’teki yüzde 3,5 düzeyinden 2026’da yüzde 3’e düşeceğini tahmin ediyor. Bu veriler, stagflasyonist risklerin kapıya dayandığı anlamını taşıyor.

Geçen hafta Türkiye’de NATO zirvesi devam ederken İran’daki gerilim yeniden tırmandı, Brent petrolün varil fiyatı bir ay sonra yeniden 86 doları gördü. Piyasalarda risk iştahı baskılanırken, altının onsu 4000 doların altına düştü.

Tüm bu olumsuz senaryoların içerisinde salı günü açıklanan ABD’de haziran ayı tüketici fiyatları aylık bazda yüzde -0,4 azalış kaydederek yıllık enflasyonu yüzde 3,5 seviyesine çekti. Pandemi sonrasındaki dezenflasyonist süreçte ilk kez aylık negatif bölgeye geçilmesinde büyük ölçüde enerji fiyatlarındaki geçici düzeltmenin etkisi var.

Kalıcı bir fiyat istikrarından bahsetmek için henüz erken olsa da bu negatif aylık enflasyon ve Fed’in faiz arttırımını öteleyeceği ile ilgili kısa süreli iyimserlik, Trump açısından yaklaşan seçimler öncesinde geçici bir rahatlama yarattı. Ancak Brent petrolün son günlerde geldiği seviyeye bakarsak bu rahatlama oldukça kısa ömürlü.

Trump düşen enflasyonu, piyasaların rahatlamasını ve 10 yıllık ABD tahvil getirilerinin gerilemesini reklam malzemesi yaptı bile. Savaşın siyasi ve ekonomik risklerini (ABD halkı üzerindeki mevcut enflasyonist baskı, savaşın uzamasıyla yükselecek enflasyonla halkın satın alma gücünün azalması, Fed’in faiz arttırma olasılığının güçlenmesi ve borçlu hane halklarını kötü günlerin beklemesi vb.) düşüremese de seçmenleri yatıştırmayı deniyor.

Ancak ABD’de enflasyonun seyri sadece ABD halkını ilgilendirmiyor, neredeyse dünyanın tüm geri kalanı için asıl sorun küresel enflasyonun etkisinin hangi ülkelere ve ne düzeyde ulaşacağı.

Küresel enflasyon bulaşıcı; ABD’den enflasyon ithal etmek

ABD, en büyük ithalatçı ülke. ABD'de yüksek enflasyon sonucu üretilen malların maliyetlerinin ve fiyatlarının artması, küresel ticarette diğer ülkelerin ithal girdi maliyetlerini yükseltir. Diğer ülkeler doğrudan daha pahalı ürünler satın almış olduklarından, ABD enflasyonu bir anlamda ithal edilen enflasyondur.

Ayrıca petrol, doğalgaz, altın ve tarım emtiaları dünya genelinde dolar üzerinden fiyatlandırıldığından, ABD'de üretim maliyetlerinin artışı emtia fiyatlarını yükselttiğinde, diğer ülkeler için de enerji ve gıda maliyetleri yükselmiş olur.

Fed’in enflasyonla mücadelesi de bulaşıcı; kartlar yeniden dağıtılır

ABD'de yüksek enflasyona karşı Fed'in elindeki en güçlü silah, politika faizini arttırmak. Ancak Fed faiz arttırdığında küresel finans sisteminde kartlar yeniden dağıtılır, küresel sermaye akımları yön değiştirir.

Fed’in sıkı para politikasıyla getirisi yükselen ABD tahvillerine sermaye akışı başlar. Küresel yatırımcılar, gelişmekte olan ülkelerdeki riskli varlıklardan çıkıp paralarını ABD dolarına yatırırlar. Başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı başlar ve para birimi dolar karşısında değer kaybeder. Bu durumda ülke merkez bankaları “istemeseler de” faiz arttırmak zorunda kalırlar.

Sonuçta yerel para birimi değer kaybeden bir ülke, ithal ettiği enerji, ham madde ve ara malları daha yüksek fiyattan almak zorunda kalınca kur geçişkenliği kaynaklı ithal enflasyon yaşanır. Yani ABD enflasyonu, bu ülkelerde katlanarak yerel enflasyona dönüşür.

Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde gerek kamunun gerekse özel sektörün yabancı para cinsinden borçlanma maliyetlerini arttırır.

Ekonomi yönetimlerinin teknik terimler ve yüzdeler arasında kaldığı böyle bir dönemde, Fed Başkanı Kevin Warsh’un Temsilciler Meclisi Finansal Hizmetler Komitesinde yaptığı dünkü konuşmasından "fiyat istikrarı" tanımını buraya yazayım:

Warsh’a göre gerçek fiyat istikrarı; halkın günlük hayatında fiyatlardaki değişimi düşünmek ve konuşmak zorunda kalmayacağı bir seviyeyi yakalamaktır. Bu istikrar sağlandığında uzun vadeli hazine tahvili getirileri düşer, konut kredileri halk için erişilebilir olur.

Bugün geldiğimiz noktada ise durum tam tersi: Dünyanın neresinde olursanız olun, sabah uyandığınızda aklınızdaki ilk soru petrol fiyatları, döviz kuru ya da market raflarındaki etiketler oluyor.

/././

İlk altı ayın bütçe verileri açıklandı: Verginin yükü yine ücretli ve tüketicide -Murat Batı- 

Her ne kadar yılın ilk yarısında gelir ve kurumlar vergisinin bütçe hedeflerine ulaşma performansı güçlü görünse de gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92'sinin hâlâ stopaj yoluyla elde edilmesi, vergi yükünün büyük ölçüde ücretliler ile kaynağında vergilendirilen mükellefler üzerinde taşınmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2026 yılı Ocak–Haziran dönemi merkezi yönetim bütçe gerçekleşmelerini 16 Temmuz 2026 Perşembe günü açıkladı.

İlk altı aylık verilere göre toplam vergi gelirlerinin yüzde 43,76'sı katma değer vergisi (KDV) ve özel tüketim vergisinden (ÖTV) oluşurken, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30, dolaysız vergilerin payı ise yüzde 40,70 olarak gerçekleşti.

Bu tablo, Türkiye'de vergi sisteminin temel finansman kaynağının hâlen tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, yılın ilk altı ayına ilişkin bu dağılımı değerlendirirken gelir ve kurumlar vergisinin tahsilat takvimini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Zira bu iki vergi türünde tahsilat yıl içine eşit dağılmamakta, belirli dönemlerde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla yıl sonuna doğru dolaylı ve dolaysız vergilerin toplam içindeki paylarında değişiklik yaşanması beklenmektedir.

Öte yandan gelir vergisinin yapısı bakımından dikkat çekici bir husus değişmemiştir. Ocak–Haziran döneminde tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 91,52'si stopaj yoluyla, yalnızca yüzde 6,36'sı beyana dayalı olarak tahsil edilmiştir. Yaklaşık 5,5 milyon mükellefin yıllık gelir vergisi beyannamesi vermesine rağmen, gelir vergisi tahsilatının omurgasını yine kaynağında kesilen vergiler oluşturmaktadır.

Başka bir ifadeyle, gelir vergisi sisteminin finansmanı büyük ölçüde ücretliler ile stopaja tabi gelir elde eden mükellefler üzerinden sağlanmaya devam etmektedir.

Kurumlar vergisinde ise farklı bir görünüm söz konusudur. Bu vergi, büyük ölçüde yıllık beyanname üzerinden tek seferde tahsil edildiğinden, yılın ilk yarısındaki veriler dönemsel etkiler taşımaktadır. Ocak–Haziran döneminde kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 12,58 olarak gerçekleşmiş olmakla birlikte, yılın ilerleyen aylarında diğer vergi gelirlerinin artmasıyla bu oranın nispi olarak gerilemesi beklenmektedir.

2026 Haziran ayı bütçe gerçekleşmeleri

2026 yılı Haziran ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 395,5 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 509,6 milyar TL ve bütçe fazlası 114,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 193,9 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 315,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Genel görünüm aşağıdaki tabloda bulunmaktadır.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı Haziran ayında 330 milyar 176 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı Haziran ayında 114 milyar 164 milyon TL fazla vermiştir. 2025 yılı Haziran ayında 54 milyar 501 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2026 yılı Haziran ayında 315 milyar 770 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 Ocak-Haziran dönemi bütçe giderleri

2026 yılı Ocak-Haziran döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 8 trilyon 730,2 milyar TL, bütçe gelirleri 7 trilyon 787,3 milyar TL ve bütçe açığı 942,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 7 trilyon 265,9 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 521,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı Ocak-Haziran döneminde 980 milyar 478 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı Ocak-Haziran döneminde 942 milyar 835 milyon TL açık vermiştir. 2025 yılı Ocak-Haziran döneminde 130 milyar 962 milyon TL faiz dışı fazla verilmiş iken 2026 yılı Ocak- Haziran döneminde 521 milyar 414 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 Ocak-Haziran dönemi bütçe gelir gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri Ocak-Haziran dönemi itibarıyla 7 trilyon 787 milyar 344 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 6 trilyon 619 milyar 741 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 955 milyar 533 milyon TL olmuştur.

2025 yılı Ocak-Haziran döneminde bütçe gelirleri 5 trilyon 598 milyar 580 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 39,1 oranında artarak 7 trilyon 787 milyar 344 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı Ocak-Haziran dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 38,7 oranında artarak 6 trilyon 619 milyar 741 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda 2026 Ocak-Haziran dönemi vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2026 Ocak-Haziran döneminde KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 43,76; dolaylı vergilerin payı yüzde 59,30 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 40,70 olarak gerçekleşti.

Aşağıdaki tabloda, 2026 yılı bütçe hedefleri ile Ocak–Haziran döneminde gerçekleşen tahsilat tutarları karşılaştırmalı olarak yer almaktadır.

Tabloya bakıldığında, 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin merkezi yönetim bütçe gerçekleşmeleri, toplam gelirler ve vergi gelirleri bakımından bütçe hedefleriyle genel olarak uyumlu bir seyir izlendiğini göstermektedir. Merkezi yönetim gelirlerinin yıl sonu bütçe hedefinin yüzde 47,87’sine, vergi gelirlerinin ise yüzde 47,85’ine ulaşılmış olması ilk bakışta dengeli bir görünüm ortaya koymaktadır.

Ancak vergi türleri itibarıyla yapılan değerlendirme, bütçe gelirlerinin farklı kaynaklardan farklı hızlarda beslendiğini ve yılın ikinci yarısına ilişkin önemli ipuçları verdiğini göstermektedir. Gelir ve kazanç üzerinden alınan vergilerde gerçekleşme oranının yüzde 51,03’e ulaşması, gelir vergisi (yüzde 50,76) ve kurumlar vergisinin (yüzde 51,60) bütçe hedeflerini yılın ilk yarısında yakaladığını ortaya koymaktadır. 

Bununla birlikte gelir vergisinin yaklaşık yüzde 92’sinin stopaj yoluyla tahsil edilmesi, vergi yükünün büyük ölçüde ücretliler ve kaynağında kesinti yapılan mükellefler üzerinde yoğunlaşmaya devam ettiğini göstermektedir.

Kurumlar vergisinde beyana dayanan tahsilatın bütçe hedefinin yalnızca yüzde 7,63’üne ulaşmış olması ise olumsuz bir performanstan ziyade kurumlar vergisinin beyan ve ödeme takviminden kaynaklanmakta; buna karşılık kurumlar geçici vergisinde yüzde 66,18’lik gerçekleşme oranı yılın ilk yarısında önemli bir tahsilat sağlandığını ortaya koymaktadır. 

Buna karşılık dahilde alınan mal ve hizmet vergilerinde gerçekleşme oranının yüzde 43,68’de kalması ve özellikle Özel Tüketim Vergisi tahsilatının bütçe hedefinin yalnızca yüzde 36,12’sine ulaşması dikkat çekmektedir.

Alt kalemlerde petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV’de yüzde 22,67, motorlu taşıtlarda yüzde 37,84, alkollü içkilerde yüzde 39,19 ve tütün mamullerinde yüzde 44,47 oranında gerçekleşme kaydedilmiş olması, dolaylı vergiler bakımından yılın ikinci yarısında ilave tahsilat ihtiyacının doğabileceğine işaret etmektedir.

Buna karşılık Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi’nde yüzde 55,18’lik gerçekleşme oranı finansal işlemlerden elde edilen vergi gelirlerinin güçlü seyrini koruduğunu göstermektedir.

Dahilde alınan KDV ile ithalde alınan KDV tahsilatlarının sırasıyla yüzde 49,38 ve yüzde 48,69 seviyelerinde birbirine oldukça yakın gerçekleşmesi iç talep ile dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinin benzer hızda ilerlediğini ortaya koyarken, konaklama vergisinin yüzde 20,98’de kalması turizm sezonunun ağırlıklı olarak yılın ikinci yarısında yaşanmasının doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Değerli Konut Vergisi’nin bütçe hedefinin yüzde 213’üne ulaşmış olması ise tahminlerin ihtiyatlı yapıldığını göstermekle birlikte, mutlak tahsilat tutarının oldukça düşük olması nedeniyle bütçe dengeleri üzerinde belirleyici bir etki yaratmamaktadır.

En nihayetinde, 2026 yılının ilk yarısında bütçe hedefleri genel olarak planlandığı şekilde ilerlemekle birlikte, vergi gelirlerinin bileşimi Türkiye’de vergi yükünün hâlen önemli ölçüde stopaj yoluyla ücretliler üzerinde taşındığını, buna karşılık ÖTV tahsilatındaki zayıf performans nedeniyle yılın ikinci yarısında dolaylı vergilere ilişkin yeni düzenlemelerin veya tahsilatı artırıcı tedbirlerin gündeme gelebileceğini göstermektedir.

Ocak-Haziran 2026 ile geçen yıl aynı dönem vergi tahsilatı karşılaştırılması

2025 yılı Ocak-Haziran döneminde bütçe gelirleri 5 trilyon 598 milyar 580 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 39,1 oranında artarak 7 trilyon 787 milyar 344 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı Ocak-Haziran dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 38,7 oranında artarak 6 trilyon 619 milyar 741 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında Ocak-Haziran 2026 tahsilat tutarları ile geçen yılın aynı dönemdeki tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır.

Yukarıdaki tabloya göre 2026 yılının ilk altı ayındaki vergi tahsilatları, 2025 yılının aynı dönemine göre genel bütçe gelirlerinde yüzde 39,1, vergi gelirlerinde ise yüzde 38,7 oranında artış olduğunu göstermektedir.

Ancak vergi türleri itibarıyla artış oranları incelendiğinde oldukça farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Gelir vergisi (yüzde 54,6), kurumlar vergisi (yüzde 54,5), damga vergisi (yüzde 52,7), harçlar (yüzde 76,2) ve veraset ve intikal vergisindeki (yüzde 61,5) yüksek artışlar dikkat çekerken, toplam ÖTV gelirlerindeki artışın yalnızca yüzde 8,5 ile sınırlı kalması öne çıkmaktadır. Özellikle petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV'nin geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34,1 oranında azalması, toplam ÖTV performansını aşağı çeken en önemli unsur olmuştur.

Buna karşılık tütün (yüzde 35,9), alkollü içkiler (yüzde 29,6), motorlu taşıtlar (yüzde 14,1) ve dayanıklı tüketim mallarından (yüzde 38,7) alınan ÖTV artışları bu düşüşü telafi etmeye yetmemiştir.

Gelir vergisi içinde stopaj yoluyla tahsil edilen verginin yüzde 52,8 artarak 1,63 trilyon TL'ye ulaşması, vergi yükünün büyük ölçüde ücretliler ve kaynağında kesinti yapılan mükellefler üzerinde taşınmaya devam ettiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. 

Kurumlar vergisinde beyana dayanan tahsilatın yüzde 88,6 oranında gerilemesine karşılık geçici verginin yüzde 201,8 artması ise vergi takvimindeki değişikliklerden kaynaklanan teknik bir görünüm sergilemektedir.

İthalde alınan KDV'nin yüzde 32,7, dahilde alınan KDV'nin ise yüzde 38,4 artması iç tüketim ve ithalat kaynaklı vergi gelirlerinin enflasyonun da etkisiyle artmaya devam ettiğini göstermektedir.

Buna karşılık dijital hizmet vergisi (yüzde 9,4) ile konaklama vergisindeki (yüzde 7,6) sınırlı artışlar ve petrol ürünlerinden alınan ÖTV'deki gerileme, bazı dolaylı vergi kalemlerinde önceki yıllara göre daha zayıf bir tahsilat performansına işaret etmektedir. 

2026'nın ilk yarısında bütçe gelirleri güçlü bir artış göstermiş olsa da bu artış vergi türleri arasında homojen dağılmamış; özellikle dolaylı vergiler içinde ÖTV'nin zayıf seyri, buna karşılık stopaj yoluyla tahsil edilen gelir vergisinin güçlü artışı vergi sisteminin yük dağılımına ilişkin önemli ipuçları vermiştir.

Sonuç ve genel değerlendirme

2026 yılının ilk altı ayına ilişkin bütçe gerçekleşmeleri, merkezi yönetim gelirlerinin ve vergi tahsilatının yıl sonu hedefleriyle genel olarak uyumlu ilerlediğini göstermektedir. Ancak verilerin ayrıntıları incelendiğinde, Türkiye'nin vergi yapısında uzun yıllardır değişmeyen temel eğilimlerin devam ettiği görülmektedir.

Her ne kadar yılın ilk yarısında gelir ve kurumlar vergisinin bütçe hedeflerine ulaşma performansı güçlü görünse de gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92'sinin hâlâ stopaj yoluyla elde edilmesi, vergi yükünün büyük ölçüde ücretliler ile kaynağında vergilendirilen mükellefler üzerinde taşınmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Buna karşılık dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki yüzde 59,30'luk ağırlığını koruması da tüketim üzerinden alınan vergilerin bütçe finansmanındaki belirleyici rolünün sürdüğünü göstermektedir.

Öte yandan, ÖTV tahsilatının hem bütçe hedeflerinin hem de geçen yılın aynı dönemindeki artış hızının gerisinde kalması, özellikle petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV'deki gerilemeyle birlikte değerlendirildiğinde, yılın ikinci yarısında dolaylı vergiler bakımından yeni mali tedbirlerin gündeme gelip gelmeyeceğinin yakından izlenmesi gerektiğini göstermektedir.

Ezcümle, 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin bütçe verileri hedeflerle büyük ölçüde uyumlu bir görünüm ortaya koymaktadır. Ancak rakamların ayrıntıları incelendiğinde vergi sisteminin yapısında kayda değer bir değişim olmadığı anlaşılmaktadır.

Gelir vergisinin büyük ölçüde stopaj yoluyla tahsil edilmeye devam etmesi ve dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ağırlığını koruması, bütçe gelirlerinin hâlâ ağırlıklı olarak ücretliler ile tüketicilerin ödediği vergilerden oluştuğunu göstermektedir.

Vergi gelirleri artabilir, bütçe hedefleri gerçekleşebilir. Ancak vergi yükünün kimlerin omzunda taşındığı değişmediği sürece, bütçe rakamları tek başına vergi adaletinin sağlandığını göstermeye yetmeyecektir.

/././

Oyuncu Levent Üzümcü gözaltına alındı 

Tiyatrocu Levent Üzümcü sosyal medya hesabından gözaltına alındığını açıkladı. Üzümcü'nün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü bir soruşturma kapsamında Burhaniye'de gözaltına alındığı öğrenildi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İzBBŞT) Genel Sanat Yönetmeni ve tiyatrocu Levent Üzümcü, gece yarısından sonra sosyal medya hesabından bir paylaşım yaparak gözaltına alındığını duyurdu. Sabah saatlerinde ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kısa bir bilgilendirmeyle Üzümcü'nün yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alındığını açıkladı. 

Başsavcılık bilgilendirmesinde "Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturma kapsamında; @LeventUzumcu rumuzlu X hesabı kullanıcısı olduğu tespit olunan şüpheli Levent Üzümcü gözaltına alınmıştır" denildi. 

Üzümcü'nün Balıkesir Burhaniye'de gözaltına alındığı ve İstanbul'a doğru getirildiği öğrenildi. 

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Temmuz 2026-

Görmediğimiz goriller ve bakmalara doyamadığımız cambazlar -Mine Söğüt-  Bugün herkes güven sorunundan bahsediyor. Asıl konuşulması gereken ...