EVRENSEL "Köşebaşı" -4 Temmuz 2026-


Dinin dostlukta-ayrımcılıkta, eşitlikte-eşitsizlikte, NATO’da, Madımak’ta yeri nedir? -Adnan Gümüş -


Madımak tüm yakıcılığı ve karanlığı ile duruyor.
Ankara’da NATO toplantısı var.

İkisi arasında bir bağ var mı, Türkiye’nin NATO üyeliği ile Maraş’ta Sivas’ta yaşananlar arasında bir bağ var mı? Yoksa tümden farklı konular mı?

Madımak, tarih boyunca nice din çatışmaları, Pers-Roma-Yunan seferleri, Haçlı seferleri veya dini fetihler, Maraş, Madımak, İrlanda ve daha nicesi…. Her biri kendi başına ayrı ayrı fenomenler mi, olaylar mı, yoksa sonuçta bunların hepsi din mezhep kaynaklı mı, belirlenimleri aynı mı?

Hristiyanlar Müslümanlara veya Müslümanlar Hıristiyanlara mı saldırdı, Sami dinleri Uzak Doğu dinlerine veya Uzak Doğu dinleri Sami dinlerine mi saldırıyor, Katolikler Protestanları veya Protestanlar Katolikleri mi yok sayıyor? Sünni-Şii-Alevi ayrışması, Filistin’de İsrail’de Yahudi Müslüman ayrışması, yakın coğrafyamızda Milli Görüş, Müslüman Kardeşler, Süleymancılar, Nurcular, F. Gülen, Hizbullah, IŞİD ve çeşitli dini hareketler… bunların benzeşen ve ayrışan yönleri neler?

Yeşil Kuşak Projesi ile “Gladio”, bunlarla Vatikan, NATO, CIA, MI6, MİT, 12 Eylül darbesi, Sovyetlerin dağılması vb. arasında bir bağ var mıydı, 1968’de, 78’de, 80’de, 90’larda, Maraş’ta Sivas’ta… şu an yaşadıklarımızda arada bir etki bağ var mı?

Hepsi ile birlikte ana soru şöyle belirginleştirilebilir: Din ve mezhep inancının ve mensubiyetinin toplumsal yapılanmada, eşitlik ve eşitsizliklerde, dostluk ve düşmanlıklarda yeri nedir?

Dört ana sav:
1)Din ve mezheplerin ayrımcılıklara karşı olduğu, beraberlik sağladığı savı

Dini içerden savunanlar dinin hem kişiyi daha dengeli hale getirdiği hem de ortak bir anlayış sağlayarak toplumsallaştırdığı, ön yargı ve ayrımcılıkların özden değil farklı eğilimlerden veya dışsal etkilerden kaynaklandığı savında bulunuyor.

2)Din ile ön yargı, ayrımcılık, düşmanlık arasında doğrudan bağ olmadığı savı

a)Dini kutsal inançlara bireysel olarak sahip olmak herhangi bir ön yargıya, ayrımcılığa, düşmanlığa sebep olmaz, bu kişinin dini inançlarından değil daha farklı eğilimlerinden veya dışsal süreçlerden kaynaklanır, dini inançların bunda payı sıfıra yakındır.

b)Aynı savı topluluk düzeyinde hatırlarsak, topluluğun dini inançlarının ön yargıları, ayrımcılıkları, düşmanlıkları ile bir bağı yoktur, bu ilişki sıfıra yakındır.


İlk iki sav, her dinin daha en başından bir sistemli inanç önermeleri olup olmadığı, bu amentüye inanmayanların konumunun ne olduğu konusunda içsel çelişki taşıyor. Kötülük ve günah konuları da bu içsel çelişkiler arasında yer alıyor.

3) Din ile ön yargı, ayrımcılık, düşmanlık arasında içsel bağ olduğu savı

İlk iki sava tümden karşıt veya çelişik sav ön yargı, ayrımcılık, düşmanlıklarla dini inancın sembiyotik içsel bir bağı olduğu, bunun insanlara ve olaylara bakışta “ikili” bir ayrışmayı kendi içsel bakış tarzında barındırdığı, “dini inançlı-dini inançsız” şeklinde bir anlamlandırmanın dinlerin/mezheplerin özünden esasından olduğu veya ön yargılı, ayrımcı bakışı iç anlayışı gereği içerdiği savıdır.

Örneğin B. Tibi, dinin/islamın otoriter/totaliter bir doğayı da içerdiğini iddia ediyor.

Charles B. Strozier ve ark. “The Fundamentalist Mindset Psychological Perspectives on Religion, Violence, and History” çalışmalarında hayatı iyi-kötü diye ayrıştıran keskin bir düalizmin şiddete kadar varan en temel sorunlardan birini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Ancak eleştirel bakabilirse bu durumu bu düalizmleri kısmen aşabilecektir, ancak eleştirel bir durumda da kişi veya cemaatte dini inancına tümden iman etmediği gerilimi başlayacak, eleştirel olmama durumunda da “şizoid/ikili bir bakışı” aşamayacaktır. Dini inançla eleştirel düşünme birbiri ile en azından çelişiktir savı öne çıkmaktadır.

4) Dini ve mezhebi inançların veya kimliğin araçsallaştırıldığı savı

Her etnik örgütlenme, din mezhep

a) Saf bir inanç grubudur, her tür araçsallaşmayı dışlar, araçsallaşmaya bir dirençtir,

b) Kendi içinde saftır ama her biri araçsallaşmaya uygundur,

c) Daha en başından başka bir toplumsal sürecin araçsal bir parçasıdır savları.


Günümüzde en büyük sorulardan biri dinin kapitalizmle bağı nedir; kapitalizm tümden paracı mal mülkçü ve egoist bireyselci ise “ethnos”a/cemaatleşmeye ağırlık veren dinler kapitalizm ile çelişir mi? Dini kolektivist hareketler ile dünyevi kolektivist hareketler (örneğin sosyalizm), hangi yanları ile birbirine yakın veya hangi yanlarıyla birbiriyle çelişik karşıt durumdadır?

Sonuçları benzer olsa bile iki belirlenim çok farklı
Dinlerin oluşum süreçleri, saf halleri nedir, bu kendi başına bir fenomen midir -örneğin tanrı veya kutsal güçlerce veya insanın dünyayı ve kendini anlamlandırma, belirsizlik ve ölüm sorularına yanıt verme vb. kendi içinde saf bir fenomen mi- yoksa ta en başından diğer insani toplumsal süreçlerle iç içe, özellikle de cinsiyet veya güç ayrışmaları ile birlikte mi oluşmuştur? Veya bunlar iç içe mi geçmiştir?

Devletlerin oluşumu ile birlikte nasıl bir yer ve roldedir yoksa zaten devletlerin büyümesi ile birlikte mitolojilerden dinlere mi geçilmiştir?

“Kendi içinde farklı bir fenomen olduğu halde araçsallaştırılıyor” diye yanıtlandığında da saflık kurtarılamamaktadır, bir şeyin araçsallaştırılabilmesi için o şeyin de az çok buna hazır yatkın olması gerektiği savı birlikte ileri sürülebilir.

Eğer özünde ayrımcı değilse yine de bu çok farklı bir olgu anlamına gelir, eğer fark koyma özünden ise bu çok daha başka bir anlama gelir.

Gladio: bugün Madımak’ın yıl dönümü, NATO Ankara’da toplanıyor
Bugün ABD-İsrail’in Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya, Filistin’e, Lübnan’a, İran’a vb. saldırılarında, din ve mezhep farklılaşmalarının, bunları araçsal saysak bile çok önemli bir yeri olduğu açıktır. Baltık Bölgesi, Asya-Pasifik din ve mezhepler nasıl bir rol oynuyor acaba? Koloniyal dönemde tüm Amerika, Afrika, Asya… sömürgecilik ve emperyalizmin yayılmasında dinler nasıl bir rol oynadı veya dinlere nasıl bir rol biçildi acaba? Aynı şekilde direniş hareketlerinde de bir rolleri oldu mu? Balkanların durumu nedir? En önemlisi sosyalizm, Sovyetler ve Çin’e karşı yürütülen mücadelede Batı dinleri ve siyasal hareketleri nasıl kullandı acaba?

Sadece bir kitaba gönderme yapalım. Daniele Ganser, “NATO’s Secret Armies: Operation Gladio and Terrorism in Western Europe” kitabında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra CIA ve M16 tarafından Batı Avrupa’nın tüm ülkelerinde kurulan ve bazı ülkelerde sağcı terörizmle bağlantılı hale gelen NATO’nun gizli antikomünist gizli ordularının öyküsünü anlatıyor. “Yeşil Kuşak”, “ılımlı İslam”, Gülen hareketi, komünizmle mücadele dernekleri, İmamoğlu ailesi dahil daha nicesi bu sürecin doğrudan dolaylı parçası oldu mu acaba? Milli Görüş, tarikatlar, cemaatler doğrudan dolaylı bu süreçle ilişkilendi veya ilişkilendirildi mi, bugün kimler ne kadar ilişkili?

Gladio’nün Türkiye’de rolü ne oldu, Madımak’ta da bir dahli var mı, NATO varlığını sürdürdüğüne göre bölgede ve Türkiye’de bugün hangi operasyonları yapıyor acaba? İbrahim antlaşmalarının amacı nedir acaba? NATO tarafından Türkiye’de oluşturulan uç ordular neye yönelik acaba, Ankara’daki toplantı Ortadoğu Sünni NATO uç ordusu oluşturma projesini de içeriyor mu, böyle bir projenin bir ayağı mı? Türkiye’yi gelecekte neler bekliyor? Baltık’ta, Balkanlarda, Ortadoğu’da, Asya Pasifik’te Türkiye’ye ne rol biçiliyor?

Ne yapmalı: Tarihten ders, bilimlerden araştırma, felsefeden sorgulama

Tarih boyunca tanık olunan ön yargı, ayrımcılık ve çatışmaların çoğunun görünümü maalesef din, inanç ve kimlik üzerinden adlandırılıyor. Birbirine düşmanlık edenlerin, saldıranların, saldırıya uğrayanların bir adları var.

Müslüman, Hristiyan, Yahudi veya Hindu, Budist vb. her birini inanç yapıları; özellikle de “öteki” anlamlandırmaları bakımından, yani “hayırlı işler-günahkar işler”, “iyi-kötü”, “inançlı-kafir” gibi anlamlandırma dünyaları bakımından ne tür anlamlara sahip, ne tür anlamlar üretiyor ve aktarıyor, bunlar hangi değerlere dönüşüyor, nasıl bir hayat tarzı ve tavır oluşturuyor, bir yandan tümünde ortak durum ne, diğer yandan hem her bir dinin hem de her bir mezhebin eğilimleri neler, her birini incelemek gerekmektedir.

Tarihten psikolojiye sosyolojiye tüm sosyal bilimlere din ve dini araçsallaştırma mekanizmalarını araştırma sorumluluğu düşüyor. Felsefeye bunları sorgulama ve aşılması gerekenleri aşma bakımından çok şey üzerinde düşünme sorumluluğu düşüyor. Hepimize daha iyi bir dünyayı, şiddetten silahtan arındırılmış bir dünyayı inşa rolü, bu süreçte yer alma rolü düşüyor.

Ayrımcılık yapan inanç boyutlarına, inancın araçsallaştırılmasına, NATO’ya hayır
İnsanın bazı temel varoluş biçimleri vardır. Doğayla ilişkilerimiz, kendi iç dünyamız/birey/kişi, öteki benlerle/toplumsal varlığımız üç temel yan. Silahlanmanın, şiddetin, NATO’nun bu yanlarımız içinde olumlu bir yeri yanı var mı?

Doğaya, bireye/kişiye, topluma zararlı her şeye hayır diyebilme ve bunları aşabilme dileğiyle.

En başta da NATO, Maraş ve Madımak tüm yönleriyle aydınlatılabilirse çok şey açığa çıkarılmış olacak.


/././

Musk’ın trilyon doları: Müjde mi, alarm zili mi? -Arif Koşar-

Kapitalizmin kuralları, değerleri, ilkeleri belli: Bir insan yatırımla, ticaretle, işletmeyle dolar milyoneri, milyarderi, hele de trilyoneri olmuşsa, o insan başarılı kabul edilir.

Bu “başarı”da uyuşturucu ya da silah ticareti, fuhuş gibi kulağa hoş gelmeyen icraatlar varsa bazı sorunlar çıkabilir. Ancak cezaevinde değilse ve hayatına devam ediyorsa, her şeye rağmen başarılı sayılır. Peker peker alkışlanır. “Helal olsun!” denir.

Şirketi SpaceX’in halka arzı ile Elon Musk’ın kişisel serveti bir trilyon doları aştı. Musk tarihin ilk dolar trilyoneri oldu.

Büyük başarı!

Öyle büyük ki…

Hiç paramız yokken her gün bir milyon dolar kazandığımızı varsayalım. Musk’ın servetine yetişmek için 2739 yıldan fazla yaşamamız gerekir. Bugünkü ücretimizle on milyonlarca yıl…

İşte böyle bir başarı.

Musk’ın başarısı mı?

Yoksa kapitalizmin başarısı mı?

Yoksa, insanlığın geleceği için bir alarm zili mi?

Müjde mi?

Musk’ın trilyoner olması pek çok kişiye göre iyi bir haber. Bir tür ilerleme. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nden Pethokoukis için, “sömürünün değil, kapitalizmin dinamik işleyişinin kanıtı”. Özgür bir toplumdaki yetenek, tercih ve alınan risk farklılıklarını yansıtıyor. USA Tuday’a yazan Russell’e göre; “açgözlülüğün veya eşitsizliğin bir sembolü değil; zekâ, risk alma ve azim gibi Amerikan başarısını her zaman tanımlayan özelliklerin bir ürünü.”

Birçok yorumcu ve teknoloji uzmanı da Musk’ın serveti ile onun kişiliği arasındaki bağlantıyı keşfe çıktı. Kimi onun ayrıntıcılığını, kimi risk alma cesaretini, kimi de vizyonerliğini övdü, dersler çıkardı. Mars’a gitme ve orada bir koloni kurma, yapay genel zekâ karşısında insanlığın geleceğini güvenceye alma, elektrikli araçlarla doğayı koruma gibi vaatleri ve söylemleri hatırlatıldı.

Musk gibi Nazi sempatizanı, kadın, LGBTİ+ ve işçi düşmanı bir kapitalist için gayet sempatik bir anlatı. Ancak hikâye büyük ölçüde eksik.

Çünkü Musk’un trilyonerliğe yolculuğu popüler kültürde ve Amerikan rüyası nostaljisinde anlatıldığı gibi, serbest piyasanın yeteneği ve gayretli emeği ödüllendirmesi biçiminde olmadı.

Birincisi, basbayağı devlet destekli oldu.

Washington Post'un yaptığı bir analize göre, Musk ve şirketleri yıllar içinde, genellikle kritik anlarda, en az 38 milyar dolar devlet sözleşmesi, kredi, sübvansiyon ve vergi indirimi aldı. Bu da onu dünyanın en zengin insanı yapan büyümenin temellerini attı. Örneğin NASA sözleşmeleri olmasaydı SpaceX uzun zaman önce batmıştı. 2008'de, Tesla'nın CEO'su olduktan kısa bir süre sonra Musk, gerekli şartları sağlamamasına rağmen devletteki bağlantılarını kullanarak oldukça düşük faizli bir krediyle şirketi iflastan kurtarmıştı. Tesla, uzun yıllar, araba satışı ile değil ABD hükümetinin kurduğu karbon piyasasında “kredi” ticareti yaparak kâr elde edebilmişti.

ABD Başkanı Trump, Musk’la geçen seneki gerilimi sırasında şunu söylemişti: “Devlet teşvikleri olmasaydı Elon muhtemelen dükkânı kapatıp Güney Afrika'daki evine geri dönerdi."

Devletten 38 milyar dolar destek almış birisinin dolar milyarderi olması nasıl iyi bir haber ve büyük bir başarı değilse dolar trilyonerliği için de aynı şey geçerli.

İkincisi, Musk’ın servetinin, Amerikan rüyasının varsaydığı serbest piyasayla pek bir ilgisi yok. Aksine, Musk, devlet desteği dahil çeşitli yollardan tekelleşmenin, yani tekelciliğin temsilcisi. SpaceX'in 2025 yılında tüm küresel yörünge fırlatmalarının yaklaşık %51'ini ve ABD fırlatmalarının yaklaşık %85'ini üslendi. Musk'ın Starlink'i uydu iletişim pazarında hâkim konumda. Yörüngede yaklaşık 10 bin 500 uydusu bulunuyor ve binlercesini daha göndermeyi planlıyor.

Spekülasyonda başarı
Üçüncüsü, bir başarıdan bahsedilecekse Musk başarılı bir spekülatördür.

Trilyoner oluşu da bununla yakından bağlantılıdır.

Spekülasyon borsa ve finansal piyasaların içsel bir özelliği. Ruhlara sinen teknoloji fetişizminin açtığı zeminde, bilim-kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırarak Musk, belki de birkaç yüzyıl sonra gerçekleşecek ya da hiç gerçekleşmeyecek “kısa vadeli” hedeflerle, şirketlerinin piyasa değerini gerçek değerinin onlarca kat üstüne çıkarmayı başardı.

Örneğin uzun yıllar zarar eden ve şimdi de kârı oldukça sınırlı olan Tesla’nın ABD otomobil piyasasındaki payı %12. Ford’un piyasa değeri ile kazancı arasındaki oran 11,3, General Motors’un 13,5 iken, Tesla için bu oranın kaç olduğunu tahmin edebilir misiniz? 292. Evet, Tesla’nın toplam hisse değeri, kazancından 292 kat daha fazla ve bu geleceğe yönelik olağanüstü iyimser bir beklenti anlamına geliyor. Musk’a yüzlerce milyar dolarlık hisse sahipliği sağlayan bu orantısızlığın Tesla’nın ürettiği otomobillerle ilgisi yok. Şirketin hisse senedi fiyatı, Musk'ın uzun zamandır yerine getiremediği sürücüsüz "robot taksiler", kamyonlar ve insansı robotlar vaadine, başka bir deyişle hızla şişmekte olan finansal yapay zekâ balonuna dayanıyor.

Aynı şey SpaceX için de geçerli. 2025 yılında zarar etmesin etmesine rağmen SpaceX, olağanüstü bir piyasa değerlemesiyle Musk’ı trilyoner yaptı. SpaceX’in böyle bir değeri olmadığını bilen Musk’ın, halka arz sırasında yaptığı konuşma, yine Mars’a koloni kurma ve uzayı fethetme üzerineydi.

Ancak bu, Musk’ın sorunu değil. Çünkü işe yarıyor. Wall Street ve büyük finansal oyuncular, Musk’ın geleceğe dair vizyonuna, adını doğru koymak gerekirse ABD devletinin arkasında durduğu bir Musk’a güvendiği için, ona yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Ve şimdilik kazanıyorlar.

Alarm mı?
Dünyanın dolar milyarderlerine, hele de bir dolar trilyonerine ihtiyacı yok.

Mesela, dünya bir dolar trilyoneri kazanınca, evsiz sayısı azaldı mı?

Yoksulluk gerileyip emekçi kitleler, halkın geniş kesimleri daha fazla gelir elde etti mi?

Çocuklar artık daha iyi beslenip daha iyi bir eğitim mi alıyor?

Daha iyi sağlık hizmeti, güvenceli bir emeklilik imkânı mı doğdu?

Hayır, tam tersi…

Tekelleşme düzeyi arttı.

Gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu.

Musk’ın serveti, dünya nüfusunun neredeyse yarısının, yani 3,8 milyar insanın toplam servetine eşit. Bu servetinin sadece %10’uyla bile dünya genelinde 800 milyon insan aşırı yoksulluktan kurtulabilir.

Sorun sadece eşitsizliğin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşması değil.

Bu eşitsizlik ve zenginleşmenin emekçi sınıfların yoksullaşması, çalışma koşullarının ağırlaşması, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi haklarının budanması, sosyal harcamalarının azaltılması, bağımlı ülkelerden emperyalist merkezlere kaynak transferi ile birlikte var olmasıdır.

Musk tam da bunu temsil ediyor: Tekelleşmeyi, militarizm-devlet-sermaye iş birliğini, emperyalizmi, otokratikleşmeyi, sosyal harcamaların kısılmasını…

Trump’ın seçim zaferinin ardından DOGE (Hükümet Verimliliği Departmanı) temsilcisi olarak görev alan Musk, kemer sıkma adına on binlerce işçiyi işten çıkardı, sosyal harcama bütçelerini kıstı, toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve sağlıkla ilgili fonları azalttı.

Ancak, ilginç olan Musk’ın, DOGE başkanlığı döneminde kendi şirketlerine ve genel olarak multi-milyarderlere yönelik kamu harcamasını azaltacak hiçbir önleme yönelmemesi, hatta, kendi şirketleri ile anlaşmazlık içindeki kurumları kapatmasıdır.

Örneğin Musk’ın şirketlerinin vergi oranı herhangi bir emekçiden kat be kat düşük. Tesla, vergi cennetlerini ve yasal boşlukları kullanarak 2025 yılında hiç vergi ödemedi. Son üç yıllık vergi oranı %0,47. Yani %1 bile değil. Sistem, Musk ve onun gibiler için çalışıyor.

Musk, gelir ve servetin merkezileşmesini koşullayan kapitalizmin bir semptomu. Dünya kapitalizminin emekçilerden çalıp multi-milyarderlere yönelttiği servet aktarımının görünümlerinden biri.

Musk’ın dolar trilyonerliği, kapitalizm için normal ama insanlık için bir alarm zili.


/././

Boya işi -Arif Nacaroğlu-

NATO toplantısının eli kulağında. Birileri çıkıp domates, yumurta, boya atmasın diye seracılar gözaltına alındı, tavukçulara kayyum atandı. Horozlardan korkmasalar tavukları da toplayacaklardı ama onlar kendilerinden çıkınca bıraktılar.

30 küsur lider geliyormuş. Yahu bu lider dediklerinin çoğunun, kendi ülkelerinde, kendi vatandaşlarından yemediği kalmadı. Üstlerine boya da atıldı. Hatta biri neredeyse omlet oluyordu da şemsiyelerle zor kurtardılar. Domatesi, biberi, boyayı yiyen Avrupalı lider, “Bizde demokrasi var, eleştiri hakkı var, insan hakkı var.” diye hava bile attı.

Eee, şimdi bizimkilere ne oluyor? Bıraksalar iki genç iki tane bıldırcın yumurtası atsa, Dünyanın içine ettiniz.” diye bağırsa, devletliler, “Bizde demokrasi var, insan hakkı var.” dese fena mı olur. Bunlara numaradan da olsa demokrasi gibi görünmemizi sağlayacak yöntemleri öğreten, öneren bir danışman yok mu? Maaşları 10, 15 emekli maaşı olan bu danışmanlar uçup, uçup ayda bir twit atmakla mı görevliler.

İşin daha garibi gri pantolon, beyaz gömlek üniformalı taksiciler. Şimdi, “Taksi” filmini izlemiş Macron bu numarayı yiyecek mi? Bunların Ankara’da yaşayan temsilcileri hiç mi anlatmadılar Cinderesi’nin arka sokaklarını?

Ama en matrak olanı da boya işi. Tamam, Kayserili eşeği boyayıp babasına satmış ama koskoca Ankara bu. Ya sabah erken kalkan bir lider hele şu ara sokağa bir gireyim derse?

Ben gençken Kenan Paşa da anayoldan görünen evleri beyaza boyatmıştı. Kenan Paşa, önce Kenan Evren, sonra sanık Kenan, sonra hayal oldu.

Boya işine dikkat...


/././


Çin platformlarına gümrük duvarı: Aynı verginin iki ucunda Türkiye -Ceren Ergenç-

Avrupa Birliği 1 Temmuz’da, değeri 150 avronun altındaki paketlere ürün başına gümrük vergisi getirdi. Hedef Temu, Shein, AliExpress gibi Çin merkezli platformların doğrudan tüketiciye gönderdiği ucuz paketler. Yıllarca bu paketler tek tek, gümrüksüz, denetimsiz Avrupa pazarına girdi. Artık girmeyecek.

Türkiye aynı adımı Brüksel’den önce attı. Ağustos 2024’te gümrüksüz alışveriş sınırı 150 avrodan 30 avroya düşürüldü, AB dışından gelen paketlerdeki vergi yüzde 60’a çıkarıldı. Öncü olmak Türkiye’yi korumadı. Daha önce bu köşede Gümrük Birliğinin Türkiye’yi Çin karşısında nasıl bir kıskaca soktuğunu yazmıştım. Ayrıca, Türkiye, AB’nin ortak dış tarifesine uymak ve AB’nin serbest ticaret anlaşması imzaladığı her ülkeye tarifesiz giriş tanımak zorunda; bu anlaşmaların masasında ise sandalyesi yok. Kuralı Brüksel yazıyor, Türkiye uyguluyor. E-ticaret paketlerindeki vergi de bu tablonun içine oturuyor.

Verginin asıl işlevini görmek için kimi vurduğuna bakmak gerekiyor. Düzenleme Çin malını değil, malın giriş biçimini hedefliyor. Yurt dışından tek tek gelen bireysel paket yüksek vergiye tabi; aynı malı Türkiye’de şirket kurup, depolayıp, ithalat beyanıyla getiren çok daha az ödüyor. Bireysel pakete yüzde 60 vergi gelince, Temu, WhaleCo adıyla Türkiye’de şirket kurdu, malı toplu ithalatçı olarak getirmeye başladı ve ödediği vergi ürün grubuna göre yüzde 5 ile 20 arasında düştü. Çinli e-ticaret platformları arasında en ağır darbeyi, paketleri yurt dışından yollayan yedi; yerel şirkete dönüşen, eskisinden az ödedi. Alibaba’nın sahibi olduğu Trendyol zaten verginin hedefi hiç değildi. Depolama sektöründe yabancı sermayenin yerelleştirilmesi teşvik edildi.

Faturayı ödeyen küçük üretici oldu. Yeni düzenleme muafiyeti yalnızca “gerçek kişi” alışverişlerine tanıdı, kurumsal alımları dışarıda bıraktı. Oysa KOBİ’ler, girişimciler, ARGE ekipleri yurt içinde bulamadıkları parçaları, malzemeleri bu platformlardan azar azar ve ucuza alıyordu. Bu kanal kapanınca girdileri pahalılaştı, yavaşladı. Hükümetin akademik ARGE’ye ayrı muafiyet tanımak zorunda kalması, önlemin tam da korumak istediği üretimi vurduğunun itirafıydı.

Aynı manzara Avrupa’da da var. AB’nin getirdiği ürün başına 3 avroluk sabit vergi ve beraberindeki gümrük prosedürü, en çok küçük satıcıyı vuruyor. Büyük platform bu maliyeti karşılar, küçük firma her paket için evrak, beyan ve bekleme yükünü tek başına taşımak zorunda. Yani hem Türkiye’de hem AB’de önlemler, büyük Çin platformlarını hedef aldı, ama asıl yükü küçük firmalar çekiyor. Türkiye’de küçük üreticinin ucuz girdiye erişimi kısıtlandı, Avrupa’da küçük satıcı bürokratik yükün altında ezilmekten korkuyor. Büyük sermaye ise Avrupa’da yerel depoya geçerek, Türkiye’de şirket kurarak yani sadece biçim değiştirip mali yükünü azalttı.


/././

Kolombiya seçimleri: Latin Amerika’da esaslı sağ dalga mı, Trumpçı balon mu?-Cihan Tuğal-

Beş altı yıl önce arka arkaya gelen sol ve merkez sol zaferlerden sonra, Latin Amerika’da birçok ülke aşırı sağcı bir tırmanışa şahit oluyor. Fakat aynen sol zaferler gibi, bu dalga da yanıltıcı.

Dalganın son temsilcisi, göreve önümüzdeki ay başlayacak olan Kolombiyalı Abelardo De La Espriella. Solcu rakibini yaklaşık 250 bin oy farkla yendi 21 Haziran’da. Yüzde 1’den daha küçük bir fark bu. Yurt dışındaki oylar bu kaybın bir nedeni. Bu oyları garantiye almak isteyen Trump yönetimi, işi Amerika’daki solcu Kolombiyalıları tutuklamaya ve seçim faaliyetlerini engellemeye kadar götürdü. Amerika’daki Kolombiya vatandaşlarının yüzde 80’i sağcı adaya oy verdi.

Elbette azımsanmayacak, güçlü bir dalga bu. Ama uzun vadeli bir değişiklik yaratacağı şüpheli. Ana dayanakları suça ve göçmenlere duyulan tepki. Göçmenlere karşı ciddi terör gibi bir sonuç çıkabilir buradan. Fakat suç ve diğer toplumsal sorunları halledebilecek bir siyasi ufuk yok ortada. Bu ufuksuzluk, büyük bir kararlılıkla değiştirilebilecek, minik bir arıza değil. Yapısal kökleri var.

Son dönemlerdeki zaferlerin hepsine “Trumpçı” zaferler diyebiliriz. Kelimenin iki anlamında. Muzaffer liderler birçok yanlarıyla Trump’a benziyor. Ve de Trump’tan açık destek alıyor. Onun desteği olmadan bu kadar popüler olmayabilirlerdi. Megaloman Trump’ın De La Espriella zaferine istinaden abartarak ifade ettiği gibi: “Onu destekledim, 10. sıradaydı... seçimi kazandı, hem de çok rahat kazandı.”

İlk olarak Trump’a benzerliklerini açalım. Bu benzerlikler, Latin Amerika’daki yeni sağın ilk iki yapısal zayıflığını oluşturuyor.

1) Yeni sağın önderleri Latin Amerika elitinin muhtelif köşelerinden geliyor: İş dünyası, hukuk, akademi. Toplumsal hareket geçmişleri yok. Bu yanlarıyla Erdoğan ve Modi gibi liderlerden net olarak ayrılıyorlar. Popülizmleri elitizm kokuyor. Kalıcı bir kitle örgütlenmesine yol açma ihtimalleri düşük.

2) Aynen Trump gibi yoksulların ve işçilerin maddi çıkarlarına net olarak saldırıyorlar. Bu sağcı liderler, işçilerin ve yoksulların oylarını daha ziyade kimlik siyasetinden dolayı alıyor. Bu durum da (işçilerin ve yoksulların maddi çıkarlarıyla daha karmaşık bir ilişkisi olan) Türkiye, Hindistan, Macaristan ve İsrail sağından kısmen farklı. (Daha önceki yazılarda anlattığım gibi, Türkiye ve Macaristan sağında yoksulluk ve ekonomi konusunda Trumpçılaşma eğilimleri güçlenmiş durumda birkaç senedir.)

3) Kelimenin ikinci anlamındaki “Trumpçı”lık da, aynen ilk anlamında olduğu gibi, yapısal bir zayıflığa işaret ediyor. Trump’ın zehirleyici desteğine, yeni sağın üçüncü zayıflığı diyebiliriz. Trump’ın “yeni Monroe doktrini” bu zaferlerin önünü açan en büyük etmenlerden: Amerika’nın “ilkeli” değil ilkesiz müdahaleleri artık meşru (bazı kesimlerin gözünde). Trump ve çevresindeki zenginler, Latin Amerika seçimlerine milyonlarca dolar akıtarak sonuçları sağın lehine değiştiriyor. Amerika bir dizi başka araçla da (Korku salarak, tehdit ederek, aktivist tutuklayarak) seçim süreçlerine müdahale ediyor. Ancak buradan sürdürülebilir bir kontrol çıkması zor. Tutarlılık ve ideoloji yok. Uzun erimli yapısal koşulları da yok sağcı liderler arasındaki bu birlikteliğin. Yerel ve Amerikan burjuvazilerinin, üstelik bunların da dar bir kesiminin, kısa vadeli çıkarlarına dayanıyor. Ortak bir yağma projesi “Yeni Monroeculuk.” Amerikan emperyalizminin doruk yıllarında (1950’ler ve 1960’lar) olduğu gibi, birçok kesimin uzun vadeli çıkarlarına dayanan bir maddi dayanak oluşturmuyor.

4) Bu üç yapısal zayıflık, yeni sağın en büyük vaadi olan suçla mücadeleyi kökten baltalıyor. Sağ, durumu hiç saklamadan, sadece yoksulların ve solun işlediği “suç”lara odaklanıyor. Bunun en iyi örneği Kolombiya’nın müstakbel başkanı De La Espriella. Avukatlık kariyerinin temel taşları, yasa dışı paramiliter örgütleri ve yolsuzluğa bulaşmış zenginleri savunması. El Salvador’daki yeni yönetimin suçu geçici olarak azalttığı doğru. Ama Latin Amerika’da yeni sağın açıktan açığa yolsuzluk ve paramilitarizm yanlısı tutumu, uzun vadede toplumdaki kutuplaşmayı ve dolayısıyla her türlü suç patlamasını kemikleştirecek. Üstelik Şili ve Ekvador’da, El Salvador’u taklit çabaları şimdiden tıkanmış durumda.

Bu dört iddiayı özetleyecek olursak, yeni sağın (Sürdürülebilir bir burjuva hegemonyası uğruna dahi) zenginleri ve toplumu disipline etme ve örgütleme projesi veya gücü yok.

Latin Amerika sağı, korkutucu derecede güçlü gözüktüğü bir dönemde, aslında savruk bir büyüme yaşıyor


/././

Irak’ta yüzyılın operasyonları ve temkinliler! -Hediye Levent-

Irak yolsuzluk operasyonu ile çalkalanıyor. Irak basınında yerin 4 metre altına gömülen milyon dolarların istiflendiği çuvalları, evlere saklanmış altın külçeleri ve dokunulmaz denilenlerin yaka paça gözaltına alınmaları gibi Irak için çarpıcı birçok gelişmeye dair haberler akıyor. Çok sayıda milletvekilinin, üst düzey bürokratın, valinin ve iş insanının tutuklandığı operasyon, petrolden sorumlu bakanlık ve kurumlarla sınırlı gibi görünüyor. Henüz yolsuzluğun miktarına dair verilen net bir rakam yok, ancak operasyon çerçevesinde gözaltına alınanların, tutuklananların evlerinde, işyerlerinde, çiftliklerinde yapılan aramalarda milyonlarca dolar paraya, külçe halinde altınlara, oldukça lüks araçlar dahil oldukça yüklü miktarlara ulaşıldığı belirtiliyor.

Irak’ın çiçeği burnunda başbakanı Ali El Zeydi oldukça zengin bir iş insanı. Göreve geldiğinde maaşından feragat ettiğini ve çok küçük bile olsa hediye kabul etmeyeceğini söyleyen El Zeydi’nin kısa süre önce yaptığı bir konuşmada anlattığı olay, operasyonun ilk sinyali oldu. El Zeydi koltuğuna oturduktan çok kısa süre sonra petrol bakanlığı eski müsteşar yardımcılarından birinin kendisini ziyarete geldiğini, bakanlıktaki bir yolsuzluk davasına karışanların başbakana 200 milyon dolar vermeye hazır olduklarını, bunun karşılığında da ‘meselenin çözülmesini’ istediklerini aktarmış. İlk tutuklanan ve yolsuzluk ağına dahil olanların isimlerini verip, operasyonu hızlandıran da bu mesajı getiren eski Müsteşar Yardımcısı Adnan El Cumeyli oldu.

Yolsuzluk operasyonları kapsamında ilk yargı kararları da jet hızıyla verilmeye başlandı. Vergi Komisyonu Eski Başkanı Usame Hussam Judat ve eşi yolsuzluk ve kara para aklama suçlamalarından hapis cezalarına çarptırıldı. Araştırmalarda çiftin, Irak’ın yanı sıra Türkiye’de de çok sayıda malvarlığı ve banka hesaplarında yüklü miktarlarda paranın olduğu ortaya çıktı. Mahkeme çiftten 24.5 milyon dolar gibi bir miktarın da geri ödenmesini istedi.

Irak dünyanın en refah ülkelerinden biri olması gerekirken, 47 milyonluk nüfusun hatırı sayılır bir kısmı yoksulluk içinde yaşıyor. Kamu hizmetlerinin oldukça kötü olduğu Irak’ta, çamurdan kalıplardan inşa edilmiş binlerce okul var. Yer altı zenginliklerinin savaş sebebi olduğu ülkede elektrik ciddi bir sorun. Yakın zamana kadar İran’dan elektrik alan ve onun da parasını ödeyemeyen Irak, yolsuzluğun herkes tarafından bilindiği ve neredeyse normal sayıldığı bir ülke. Yolsuzlukla etkili mücadele talebiyle 2019 yılında aylar süren gösteriler de yaşanmıştı. Bir süredir göreve gelen her hükümet, bir yolsuzlukla mücadele operasyonu başlatıyordu ancak hızlı zenginleştiği için göze batan ve dokunabilir halka içindeki birkaç isim, yeni hükümetin rakiplerine gözdağı niyetine tutuklandıktan sonra dosyaların rafa kalkması artık alışıldık bir hal almıştı. Bu operasyonlardan geriye para yığını önünde fotoğraf veren yeni başbakan fotoğrafı kalıyordu. Bu nedenlerle yeni Başbakan El Zeydi’nin yolsuzluk operasyonuna hâlâ şüpheyle bakanlar var. Bu görüşte olanlar El Zeydi’nin Amerika başta olmak üzere kendini destekleyen kesimlere hızlı bir giriş yaparak kendini kanıtlamaya ve puan toplamaya çalıştığını söylüyorlar. Diğer taraftan operasyonların kapsamı, derinliği ve dokunulamazlar halkası içindekilere de uzanması nedeniyle, ‘bu defa durum başka’ diyenler çoğunlukta görünüyor. Ayrıca operasyonlar daha öncekiler gibi Bağdat ile sınırlı kalmadı, bütün Irak’a yayıldı ve önümüzdeki günlerde Türkiye dahil Irak sınırlarının dışına da taşacak muhtemelen.

Iraklıların cevabını aradığı soru ise şu: Ali El Zeydi bu işin altından kalkabilecek mi?

Sonuçta Irak’ta yolsuzluk, bir grup insanın petrol gelirlerini kendi aralarında paylaşmaya niyetlenmesi ile başlamadı. 8 yıl süren İran-Irak savaşından Körfez savaşlarına ve 2003 yılında Amerikan işgaline kadar olan uzanan on yıllar içinde kurumsal yapının, merkezi güçlü bir devletin çöktüğü bir sürecin yarattığı çok derin ve kapsamlı bir ağ, Irak’ı sarmış durumda.

Amerikan işgalinin ardından ülkedeki güvenlik sisteminin tamamen yıkılması ile birlikte radikal örgütler ve yerel bazda bu örgütlerle mücadele için organize olan silahlı yapılar, alternatif bir devlet haline geldiler. Sonuçta savaş da olsa kaos da ülke içinde işlerin yürümesi, pazarlara mal taşınması gerekiyor. Devletin çöktüğü, güçlü merkezi yapıların bütün unsurları ile ortadan kalktığı tüm benzer örneklerinde olduğu gibi bankacılık çökünce alternatif para transferi hatları oluştu; işler devlet dışı silahlı, silahsız oluşumların kontrolüne girdi.

Irak Başbakanı Ali El Zeydi’nin yolsuzluk operasyonu ile başlattığı süreç kamu kaynaklarının tek çatı altında ve devlet tekelinde toplanmasını hedefliyor, ki El Zeydi, yolsuzluğa dair her açıklamasında devlet dışı silahlı grupların dağıtılmasının da ikinci hedefi olduğunu mutlaka vurguluyor. Irak ekonomisinin kalbi olan petrol gelirlerinden milyarca dolarlık kısımların her yıl buharlaştığı da bir gerçek, ancak diğer taraftan bu kayıt dışı yapılar ve gruplar o kadar geniş ve derin ki, El Zeydi’nin bu işi sonuna kadar götürebileceğinden şüphelenenler haksız sayılmaz.

Özellikle IŞİD’in ışık hızıyla ülkeyi ele geçirip komşu ülkelere tehdit hale geldiği dönemde güvenlik ihtiyacından ortaya çıkan Haşd-i Şaabi bu kamu kurumlarına paralel çalışan para, ticaret ve işleyişin merkezi haline geldi. Çünkü bu çarkın güvenliğini devletin sağlayamadığı şartlarda bu tip silahlı oluşumlar daha bir önemli hale gelir. Şimdilerde güçlü bir merkezi hükümet ve ordu dahil kurumsal yapının inşası için yeni başbakanın önünde iki hedef var; kamu kaynaklarını ve silahları devlet tekeli ile sınırlamak.

Diğer taraftan yolsuzluk ya da kayıt dışı ekonomi operasyonları, Haşd-i Şaabi’nin silahsızlandırılması girişimlerinin yoğunlaştığı döneme denk geldi ve elbette para kaynakları ile birlikte silah dışı gücü elinden alınan bir örgütün silah bırakmaya ikna edilmesi daha kolay olacaktır. Hele de El Zeydi’nin sonbaharda Amerika’ya gitmeden önce, yani 30 Eylül’e kadar Haşd-i Şaabi’yi silahsızlandırma şartı önüne konulmuşken Irak’taki yolsuzluk operasyonunun İran’ın Irak’taki nüfuzuna yönelik yapıldığını düşünenlerin öne çıkması tesadüf değil. Bu arada yolsuzluk operasyonlarında tutuklananlar arasında İran’a yakın olanlar da var, İran ile alakası olmayanlar da, Şiiler de Sünniler de…

Her halukarda Irak on yıllar sonra bir kez daha güçlü bir merkezi kurumsal yapı inşasına girişmiş durumda. Bu sayede İran’ın nüfuzunun kırıldığı bölgede yeniden yükselmeyi, Basra körfezinden Türkiye’ye komşu olmasına kadar çeşitli avantajlarını öne çıkarmayı hedefleyen Irak, bölge ülkelerinin çatışma sahası olmaktan çıkan bir ülkeye dönüşmeye çabalıyor gibi görünüyor.

Şimdilik Irak’ı çalkalayan yolsuzluk operasyonları ile başlayan bu hedefe ulaşmak pek kolay olmayacak muhtemelen. Çünkü Irak’ın önündeki en büyük sorunlardan biri de ortadan kaldırdığının yerine yenisini nasıl koyabileceğine dair programının olup olmadığı. Kayıt dışı ekonominin kurutulması önemli ama bu hedef operasyonlar devam ederken kurumsal yapının da güçlendirilmesi ile mümkün olabilir. Ya da Haşd-i Şaabi’yi silahsızlandırmak önemli olabilir ancak güçlü bir Irak ordusunun nasıl kurulacağı ya da bu doğrultuda neler yapıldığı hâlâ belirsiz. Bu nedenlerle El Zeydi’nin çarpıcı hamlelerine şüpheyle bakanları bir kez daha hatırlamak gerekiyor; bütün bunlar bölgeyi yeniden dizayn etmeye girişen Amerika’nın talepleri mi yoksa Irak’ın bekası için mi?

/././

NATO 3.0 masasında kozlar, mallar ve ahalinin tanzimi -Nuray Sancar-

NATO 3.0, Örgütün Genel Sekreteri Mark Rutte ’nin AA muhabiriyle yaptığı söyleşide kullandığı kavram. Atlantik bölgesinin güvenliğinin başlıca tehdidi olarak görülen SSCB’yi yıkmak ve komünizmle mücadele olarak belirlediği kuruluş gerekçesini kaybettikten sonra bocalayan, kimi üyelerinin misyonunu tamamladığını iddia ettiği NATO, Rutte ‘nin argümanından yola çıkılırsa 2.0 dönemini terörizmle mücadele olarak belirlemişti. Kimi devletlerden, ABD’nin silah desteğine sahip yapılandırılmış devlet dışı güçlere kadar genişletilmiş hedefler NATO’nun güvenlik konseptine dahil edildi. Bu dönemin Körfez savaşı, Irak ve Afganistan işgalleri, Suriye’de iç savaş, Libya müdahalesiyle taçlandığı söylenebilir.

Ankara’da toplanacak zirvede Rutte, NATO’nun üçüncü dönemindeki önceliklerinin altının çizileceğini söylüyor. Aslında bunlar büyük ölçüde önceki iki zirvenin sonuç kararlarında netleştirilmişti. Çin ve Rusya’ya karşı silahlanmak, NATO’nun başlıca ülkelerinin nükleer caydırıcılığını güçlendirmek, Avrupa ülkelerinin kendi güvenlik masraflarını ve bu arada ABD’ninkini de karşılaması ve nihayet Ortadoğu’nun siyasi olarak yeniden inşası.

Rutte NATO’nun, savunma harcamalarında üst sınıra yükseldiğini ama esas sorunun silahlı kuvvetlerde görev yapacak kadın ve erkek personelin temini, savunma sanayisinin üretim kapasitesinin artırılması olduğunu söylüyor. Buradaki savunma sanayisi kavramını silahlanma ve savaş sanayisi olarak okumak gerekir.

Türkiye, güçlü ordusu 3 bin şirketten oluşan savunma sanayisi işaret edilerek Rutte ‘nin övgüsünü alıyor. ABD’nin körfez savaşından bu yana binlerce kilometre uzaktaki hedefleri füzelerle vurabildiği, hasmının füzelerine havada kenetlenip onları etkisizleştirdiği bir teknolojik gelişkinlik sürecinde NATO’nun kadın ve erkek personele duyduğu ihtiyaç ne anlama gelir? Öyle görünüyor ki İran’a bombalar yağdırdığı halde kara harekatı yapamayan ABD bu süreçten bir ders çıkardı. Eksiğini Türkiye gibi sadık ve hevesli müttefikleriyle kapatmak niyetinde.

Bir işaretle Baltık savunma tatbikatına ‘orada ne işimiz var’ demeden koşacak kadar itaatkar, NATO’nun ve ABD’nin savaş cephesine kuzeyden, güneyden ve doğudan komşu olması yüzünden stratejik bir öneme sahip bir ülkenin bu kadar övgüye mazhar olması şaşılacak bir şey değil. 2000’li yılların başında ‘Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur’ diyen Soros’un nihayet günü gelmiş oluyor. Ne de olsa böyle bir ihraç ürününün kapıda peptisitli çıktı diye geri döndürülme imkanı yok! Türkiye’ye verilen örtük mesaj yakıp yıktıklarımızı yeniden inşa etmek için can atıyorsan o halde sen de yıkıma dahil ol, olacak…

Türkiye yönetici sınıfı bu alışverişin farkında ve ama onun da bir ajandası var. Dört tarafı ateşle çevrili bir coğrafyada bir yandan yayılmış bir ‘süreç’, bir yandan da örgütsüz, hakları tasfiye edilmiş ucuz emek cehenneminin inşasıyla yabancı sermayeye güvenlik satıyor. Dünya mali sermayesinin silahlı güçlerinin toplandığı masaya savunma sanayisinin yanı sıra koyduğu koz, toplumsal güçlerin kâh vaatle kâh baskıyla kötürümleştirildiği bir iç güvenlik metası. Sessiz iç cephe.

NATO ahalisi gecekondu bölgelerinin paravanla örtüldüğü, okulların tatil edildiği, eylemlerin yasaklandığı bir kente gelecek. Vitrinin arkasında ise hayatı birkaç günlüğüne felç edecek uygulamalar var. Araçlara getirilen umuma açık yerlerde park yasağı, düğün derneklerin iptali, öğrenci yurtlarının boşaltılması, inşaat faaliyetlerinin durdurulması, sınav, sempozyum, şenlik, panel, kapalı salon toplantılarının ertelenmesi, kamu emekçilerinin idari izinli sayılması vb. daha sayısız yasak ve baskı güvenlik metasını sessizlikle ambalajlayan ‘devlet aklı ’nın Ortadoğu usulü görücüye çıkma hali bu. Sadece Ankara değil birçok ilde valiler kendi bölgelerinde de benzer yasakları ilan ettiler. NATO toplanacak diye kısa süreli bir OHAL var.

Yevmiyeyle çalışan emekçilerin, esnafın, bu yasaklar nedeniyle uğrayacakları maddi ve halkın sosyal kayıpların telafisi için herhangi bir vaat yok. Pandemi döneminde uygulanan ‘aç kapa’ yöntemiyle edinilen deneyimin üstenden NATO zirvesi vesilesiyle bir kez daha geçen iktidar paslanan menteşelerini yağlama fırsatı buluyor.

Öte yandan bütün bir kent halkını eve kapatabilmek gelenlerin gözünde Erdoğan yönetiminin halk üzerindeki kontrol gücünün kanıtı sayılacak. Trump’ın Cumhurbaşkanı için istediği en önemli şeyi verdik dediği meşruiyet için bu alışveriş zirvesinde bir kez daha cümleten bedel ödenecek. Şurada dur, buraya kapan, şurada görünme, sesini çıkarma, şöyle giyin, oradan geçme, taksiciye kolonya lokum dayatmasının biyopolitiği emir demiri keser nizamının bir egzersizi. Gelenlerin bir ülkede demokrasi var mı yok mu gibi sorunlarla değil masadaki stratejik ihraç ve ithal ürünlerle ilgilendiği bir çağda belki hepsinin örnek almaya kalkacağı bir egzersiz türü.

Bütün kentlerde hafta sonu NATO protestoları yapılacak. Kimi yerlerde işgüzar yerel yöneticilerin erken aldıkları yasak kararlarına rağmen. Yeni sömürgeciliğin bu silahlı aygıtını halk hoş geldinle karşılamayacak elbette. NATO 3.0 pazarında savaş tamtamları çalanlara satılacak mal yok!

/././


Almanya NATO'da liderliğe mi hazırlanıyor?-Yücel Özdemir-

NATO zirvesi öncesinde, Avrupa ülkelerinin birlikte hareket etmesi adına Almanya’nın merkezinde olduğu diplomasi trafiği devam ediyor. Geçen hafta Berlin’de Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Polonya liderleri “E5” grubu adı altında bir araya gelerek Ankara’da ABD’ye karşı nasıl hareket edeceklerini ele almışlardı.

Bu hafta ise üç önemli gelişme yaşandı.


Birincisi: NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Berlin’de Savunma Bakanlığındaki “U-Boot” (Denizaltı) salonunda yapılan bakanlar toplantısına katılması. Almanya’da bakanlar kurulu genellikle Başbakanlık Dairesinde yapılıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk olarak geçen yıl zorunlu askerlik konusunda kararların alındığı bakanlar kurulu toplantısı “U-Boot”ta yapılmıştı. Bu toplantıya NATO Başkomutanı General Alexus Grynkewich katılmıştı.

Salonun en önemli özelliği hiçbir şekilde dinlenememesi. “Sağır salon”a giren herkesin üzerindeki elektronik aletler görevliler tarafından alınıyor. Salonda konuşulanların çok gizli olduğu alınan önlemlerden anlaşılıyor. İki toplantıda da en önemli konunun Rusya’nın düşman olarak görülmeye devam etmesi olduğu tahmin ediliyor. Bu da, Berlin’deki “çok gizli” toplantılarda, orta vadede Almanya’nın öncülüğünde Rusya ile bir savaş senaryosu ya da planının ele alınma ihtimalinin hiç de az olmadığını gösteriyor.

Ankara zirvesi öncesinde “E5” ülkelerinin “ABD’siz NATO” senaryosu üzerinde durduğu basına yansımıştı. Haftalık Die Zeit gazetesi bu planı “Avrupa’nın Ankara’ya B planı ile gideceği” şeklinde haberleştirdi. Aynı zamanda Hollanda eski başbakanı olan Rutte ise, Avrupa ülkelerinin B planına karşı NATO’da ABD ve Trump liderliğinin sürmesinden yana. E5 zirvesi sırasında Beyaz Saray’dan toplantıya katılarak bu görüşünü tekrarlamıştı.

“U-Boot”taki toplantıdan sonra düzenlenen ortak basın toplantısında Rutte, Almanya’nın son yıllarda yaptığı askeri harcamaları övdü, ancak bunun NATO’nun mali yükünü taşımaya yetmediğini ifade etti. Federal bütçenin yüzde 10’unun askeri harcamalara ayrılması gerektiğini sözlerine ekledi. Aynı ortak basın toplantısında Başbakan Friedrich Merz ise, Almanya’nın NATO’nun geçen yıl 2035’e kadar belirlediği yüzde 3.5’lik şartını 2029’da gerçekleştireceğini söyledi. Dolayısıyla, askeri harcamalar kısa sürede rekor düzeyde artırılacak ve faturası halka kesilecek. Son haftalarda sağlık, bakım, emeklilik ve vergi gibi alanlara dair hazırlanan yasa taslaklarına bakılırsa, Merz’in ilk kez işaret ettiği 2029 tarihinin, gizli toplantılarda konuşulduğu söylenebilir. Hiçbir bakanın Merz’in ilan ettiği tarihe itiraz etmemesi, hükümet içinde bu konuda bir görüş birliğinin olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla, Rutte ve Trump’ın mali yükü öne çıkararak NATO içinde Avrupa’yı hizaya getirme çabası, Almanya’da ters tepmiş görünüyor. Rutte’nin de olduğu ortak basın toplantısında Merz, hiç dolandırmadan, “Avrupalılar olarak NATO’da daha fazla sorumluluk almaya hazırız” dedi. Bu sözleri “Mali sorumluluğu üstlenmeye hazırız” diye de tercüme etmek mümkün. Bu aynı zamanda Almanya’nın Avrupa’nın askeri liderliğine oynayarak “NATO’yu Avrupalılaştırma”yı hedeflediğini gösteriyor.

İkincisi: “U-Boot” salonunda ayrıca Almanya’nın Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusu olma konusunda önemli yeni kararlar alındı. Yedek Orduyu Güçlendirme Yasası, 2033’e kadar en az 200 bin kişilik bir yedek ordu kurulması amacıyla değiştirildi. Buna göre, yedek askerler kendileri ve işverenlerinin rızası olmadan askeri tatbikatlara çağrılabilecek. Belirlenen 260 bin asker sayısı da göz önünde alınırsa, bu, Almanya’nın her an savaşa katılabilecek 460 bin kişiyi hazırda tutacağı anlamına geliyor. Aynı gün Alman ordusunun kışla veya mühimmat depoları gibi altyapı inşaatlarının hızlandırılmasına da karar verildi. Kararların hepsi birbiriyle bağlantılı.

Üçüncüsü: E5 zirvesinden sonra Almanya bugün de, Rusya’nın tehdidini yakından hissederek sürekli silahlanan Baltık ülkelerine ev sahipliği yapacak. “B3+1” adı verilen bu toplantıya Letonya, Estonya ve Litvanya liderleri katılacak. Merz bu buluşmanın amacını “NATO zirvesi öncesinde, Avrupa olarak birlik ve güç mesajı” olarak basına açıkladı.

Ankara zirvesi öncesinde Almanya’daki diplomasi trafiğinden çıkan sonuçları şu şekilde sıralamak mümkün:

*Avrupa ülkeleri, Trump’ın Rusya ile ilişkileri normalleştirme hamlesine karşı birleşmiş görünüyor. Ukrayna’ya sahip çıkma adına askeri bütçeler artmaya devam edecek.

*Trump’ın NATO’daki müttefikleri hesaba katmadan Ortadoğu’da attığı adımların faturası Ankara’da kesilecek. ABD-İsrail ittifakının İran’da hedeflerine ulaşmaması Ankara zirvesinde Avrupa’nın elini güçlendirmesine neden oldu.

*Almanya, ekonomiden sonra tehlikeli bir şekilde Avrupa’nın “askeri lideri” olma yönünde ilerliyor. Tarihsel arka planı da gözeterek buna itiraz eden ülkelerin tutumunda bir değişiklik görülüyor.

*Daha önce NATO’dan bağımsız Avrupa ordusu kurmayı planlayan ve bazı adımlar atan Avrupa ülkeleri, şimdi emellerine “NATO’yu Avrupalılaştırarak” varmak istiyor. Trump’ın mali yükü gerekçe göstererek ABD’nin NATO’dan ayrılacağını söylemesine karşı hamleler devam edecek.

*Gelişmeler NATO içinde Avrupa ile ABD arasındaki çelişkilerin derinleşerek devam edeceğini gösteriyor. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan ve zirveye ev sahipliği yapacak Türkiye’nin bu çelişkilerin ortasında nasıl bir tutum alacağı ise henüz belirsiz.

/././

EVRENSEL

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Temmuz 2026-

Yeni Akit’in başyazarı Karahasanoğlu, usulsüzlüğü yanlış anlamış -Faruk Bildirici-  Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ...