Ahbap soruşturması: Cadı avı isteyenler var -Murat Ağırel-
Ahbap soruşturması başladı başlayalı bir cadı avıdır sürüp gidiyor.
Herkes birbirini suçluyor. “Sen destek verdin”, “Sen çağrı yaptın” diye paylaşımlar yapılıyor. İnsanlar hedef gösteriliyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise bu kaosa rağmen ayakları yere basan ciddi bir soruşturma yürütüyor.
Bir dönem destek veren ünlü isimler sabaha karşı şafak operasyonuyla değil de ifadeye çağrılarak bilgilerine başvuruluyor.
Demek ki neymiş, insanlar paldır küldür gözaltına alınarak değil de ifadeye çağrılınca da koşa koşa ifade vermeye gelebiliyormuş.
Bunu da görmüş olduk.
Keza bu cadı avının hedefinde ben de varım. Bir süredir sosyal medyada bilinen bilinmeyen isimler sürekli benim ismimi öne atıp gözaltına alınmam için uğraş veriyor.
Sırf “Kızılay Ahbap’a çadır sattı” haberim nedeniyle benim bu düzene destek verdiğimi söylüyorlar. Efendim, çadır satan Kızılay değilmiş; Kızılay Çadır AŞ adlı iştirakiymiş!
O zaman yandık arkadaşlar.
Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çadır satılma işini kabul edip tepki gösteren bir sürü devlet yetkilisi var.
Hayır, o zaman dönemin bakanları Hulusi Akar ile Fahrettin Koca, deprem zamanı Haluk Levent ile sık sık görüntü verdi. Onlar da mı Ahbap’ın önünü açmış oluyor?
İFTİRA ÇABALARI
Keza dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, dönemin bakanı Mustafa Varank, dönemin Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın...
Geçiniz bu iftira çabalarını.
Dedim ya başsavcılık bu hedef göstermelere atlamadan aklı başında bir soruşturma yürütüyor.
Ahbap soruşturması, uzun zaman sonra tüm kamuoyunun üzerinde uzlaştığı bir dosya oldu.
Soruşturmanın evveliyatı, Şile Belediyesi’nin düzenlediği “Şile Bezi Konseri” soruşturmasına dayanıyor.
Konseri düzenleyen firmalardan biri olan Berkant Acil’in (Haluk Levent’in kardeşi) ve çalışanı Yeliz Kaya’nın banka hesaplarındaki hareketler, izahı yapılamayan büyük tutarlı paralar, hatır çekleri, hesaplara giren kaynağı belirsiz milyon dolarlar ve sanatçılara ödenen ancak belediyeye ödenenden yüksek gösterilen tutarlar var.
Soruşturma savcısı, kişiler arasındaki bağlara iyi çalışmış. Yeliz Kaya’nın Haluk Levent ile olan bağ dokusu genişliyor. Soruşturmada muallak kısımlar yok değil. Av. Ece Güner, Babala TV sahibi Oğuzhan Uğur’un tutuklu yargılandığı bir soruşturmada Esin Önder Çağlayan ve Başaran Holding yetkililerinin tutuksuz yargılanması düşündürücü.
Neden tutuklu değiller sorgulaması değil; aksine, o kişiler neden tutuklandı sorgusu bu.
Bu dosyada asıl odaklanılması gereken, sosyal medyada yürütülen linç kampanyaları ya da siyasi kamplaşmalar değil; savcılığın ortaya koyacağı somut deliller ve yargılamanın sonunda verilecek karardır.
Hukukun temel ilkesini unutuyoruz, herkes için masumiyet karinesini yok sayamayız.
Kimse sosyal medya etiketleriyle suçlu ilan edilemeyeceği gibi, kimse popülerliği ya da geçmişte yaptığı yardımlar nedeniyle hukuki denetimin dışında da tutulamaz.
Dosyadaki iddialar delilleriyle birlikte yargı önünde tartışılmalı, suç işlediği tespit edilenler hesap vermeli, hakkında suç unsuru bulunmayanlar ise kamuoyu önünde yıpratılmamalı. Bu kadar basit aslında.
Çünkü bunu uzun yıllardır yaşıyoruz. Daha dosya karara bağlanmadan insanlar yargılanıp, karalanıp haysiyetleri paramparça ediliyor.
Bakın önemli nokta şu:
Ahbap soruşturması, Türkiye’nin sadece bir yardım derneğini değil, afet dönemlerinde oluşan para trafiğini, kamu-özel sektör ilişkilerini ve hesap verebilirlik mekanizmalarını da test eden önemli dosyalardan biri haline geldi.
Bu nedenle soruşturmanın başarısı, ne sosyal medyanın yönlendirmesiyle ne de siyasi saiklerle ölçülür. Başarı; delile dayalı, tarafsız, şeffaf ve hukuk devleti ilkelerine uygun bir yargılama sürecinin yürütülmesiyle mümkün olacaktır.
Gerçekler ortaya çıktığında kazanan ne bir taraf ne de bir kesim olacak; kazanan yalnızca adalet olacaktır, kamu yararı olacaktır.
Bu süreçte yaşanan bir başka sorun da “suçun şahsiliği” ilkesinin adeta unutulmuş olmasıdır.
Bir dönem aynı karede yer almak, bir yardım çağrısını paylaşmak ya da bir organizasyona destek vermek tek başına suçun delili olamaz.
Aksi halde yarın herhangi bir sosyal sorumluluk kampanyasına destek veren herkes, yıllar sonra bambaşka bir soruşturmanın hedefi hâline gelebilir.
ŞEFFAF DENETİM
Hukuk devletinde insanlar eylemlerinden sorumludur; tanışıklıklarından, fotoğraflarından ya da sosyal medya paylaşımlarından değil.
Soruşturmanın sonunda ortaya çıkacak tablo ne olursa olsun, Türkiye’nin bu dosyadan çıkarması gereken tek bir ders var.
Hem yardım kuruluşlarının mali denetimi çok daha şeffaf hale getirilmeli hem de sosyal medyada yürütülen itibar suikastlarına prim verilmemeli.
Gerçeklerin ortaya çıkması için en doğru adres savcılık dosyaları ve mahkeme salonlarıdır; X paylaşımları ya da YouTube yayınları değil. Yargı kararını vermeden herkesin birbirini suçladığı bu iklim, ne adalete ne de toplumsal vicdana katkı sunuyor.
Tabii cadı avı isteği biter de adalete izin verirsek Türkiye bu yargılamadan yüzü ak bir şekilde çıkabilir. Yoksa yine birçok ismin çuvala sokulduğu kaotik bir süreçle karşı karşıya kalırız.
Mesele üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi buna bir karar verelim artık.
/././
Altı ok Çin’de -Mehmet Ali Güller-
Yeni Parti-CHP ayrışmasının konularından biri de altı ok. Kılıçdaroğlu cephesi ayrılmaları frenlemek için altı okçuluk propagandasına başladı. Kendilerinin altı okçu, yani Atatürkçü olduğunu vurgulayarak gidenlerin Atatürk ve altı oktan “kaçtığını” savunuyorlar.
Kuşkusuz sadece Kılıçdaroğlu ve CHP’deki ekibi değil, saray operasyonunun fiili parçası olan çevrelerde de “Kılıçdaroğlu eşittir altı ok” güzellemesi başladı. 13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu CHP’yi altı oktan uzaklaştırmakla suçlayanların bugün Kılıçdaroğlu’ndan altı okçu çıkarmaya çalışması ise siyasetin seviyesi bakımından ibretlik.
CHP’NİN ALTI OK SORUNU
Kılıçdaroğlu altı okçu değil. CHP’yi yönettiği 13 yılda altı oku altı kere bile anımsamayan, anımsadığında da “Altı ok yeniden yorumlanmalıdır” diyerek Atatürk’ün altı okunu sulandıran Kılıçdaroğlu’nu “altı okçu” diye pazarlamaya çalışmak, nafile bir çabadır.
Kaldı ki altı ok, uzun zamandır CHP’de esas olmaktan çıkmış durumdadır ve program düzeyinde CHP’nin asıl sorunu da zaten budur. Atatürk’ün devrimciliğinin, milliyetçiliğinin, devletçiliğinin çoktan terk edildiği, son yıllarda Atatürk’ün laikliğinin de sulandırıldığı bir partidir.
CHP altı okta ısrar edebilseydi, zaten Türkiye bugün bu durumda olmazdı.
İdeolojik düzeyde tablo şudur: Kalanlar da gidenler de aslında 13 yılda Atatürk’ün CHP’sini birlikte “yeni CHP” yapanlardır: Yeni Particilerin ayrılması ise CHP’yi elbette “yeni CHP” olmaktan çıkarmıyor, elbette yeniden “eski CHP”ye dönüştürmüyor; kalan Atatürk’ün eski CHP’si değil, Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun eskittiği CHP’dir.
ÇİN’İN KALKINMA PROGRAMI
Altı ok CHP’nin amblemindedir, iki kelime yazı olarak programındadır ama çoktandır uygulamada yoktur.
Oysa altı ok şu anda Çin’dedir. Çin’in 40 yıldır uyguladığı ve kalkınmasına neden olan program, kabaca altı oktur. Çin Halk Cumhuriyeti, devrimcidir, cumhuriyetçidir, milliyetçidir, devletçidir, halkçıdır ve laiktir.
Türkiye ile Çin’in ekonomi verilerini incelediğinizde açıkça görürsünüz: Türkiye iyi kötü altı ok programını uygularken Çin’in ilerisindeydi. Türkiye altı oktan vazgeçerken ve Çin altı oku uygularken önce makas kapandı, ardından tablo tersine döndü. Şimdi Çin nominal hesaplara göre dünyanın ikinci, satın alma paritesine göre dünyanın en büyük ekonomisi durumunda.
KÜLTÜREL ZENGİNLİK MESELESİ
Bir hafta boyunca Türkiye’den 15 gazeteciyle birlikte Çin’in SincanUygur Özerk Bölgesi’ndeydik. Altı ok programının Uygurların hayatını da geliştirdiğini gözlemledik. Çin’in büyük ekonomik atılımından ve bunun doğurduğu refahtan her bölge yararlanıyor.
Ziyaretimiz yine “belli çevreleri” rahatsız etti. Bir partinin ırkçı genel başkan yardımcısı ve seferber ettiği aparatlar, gezimiz boyunca gazetecileri sosyal medyadan “yalanlarıyla” taciz etti.
En büyük yalanları Uygurların dilinin yasak olduğu şeklinde. Oysa Uygurların “Arap alfabeli” dili hayatın tam merkezinde. Bugüne kadar yüzlerce Uygurluyla tanıştım, hepsinin ismi Uygurcaydı, Uygurca konuşuyor, Uygurca eğitim almış. Tüm bölgede iki tabela var, uçaklarda Uygurca anons var, Uygurca TV ve gazeteler var. Uzun uzun yazmaya gerek yok, bir ülkenin bayraktan sonraki en önemli sembolü parasıdır, Çin’in parasında bile Uygurca var.
Neden? Çünkü Çin, farklı etnisiteleri bir kültürel zenginlik olarak görüyor.
NATO’TÜRKÇÜ UYGURCULUK
Uygurculuk yapanların derdi başka tabi. Onlar bölgenin Çin’den koparılmasını istiyorlar. Tam da ABD’nin arzuladığı gibi. Bunun propagandasını da Türkiye’de “Türkçülük” diye ama “ırkçılık” düzeyinde yapıyorlar ve bunun siyasi izdüşümü elbette NATO’Türkçülüktür. Örneğin o ırkçı genel başkan yardımcısının ekibi, bölgeye giden gazetecilerin aslında Türk olmadığını propaganda ediyor. Şu kişiler Kürt, şu kişiler Ermeni diye, şunun kafa şekli Türk değil diye yayın yapıyorlar!
Dolayısıyla bu tipler sadece Çin’de değil, daha önemlisi Türkiye’de bölücülük yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Atatürk’ün bu tanımı etnisiteyi dışarıda bırakan modern millet tanımıdır, etnik değil siyasal kimliği esas alır.
/././
Savcıları bu kadar çalıştırmayın -Miyase İlknur-
Sabah güne başlarken ilk tıkladığımız kendi gazetemizin haber portalı yerine iktidar yanlısı haber portalları oluyor. Bunun nedeni malum; yeni bir operasyon olup olmadığını öğrenmek için elbette. Çünkü ilk haber o haber sitelerine düşüyor.
Suç şüphesi kuvvetli olan ister siyasetçi ister bürokrat isterse belediye başkanı olsun, kimse dokunulmaz değildir. Elbette operasyon ya da gözaltı olabilir. Bizim tek itirazımız bu operasyonların neden hep muhalefete mensup olanları hedef alması ve istisnasız hepsinin tutuklanması. Ayrıca tutuklu yargılanmaları bir yana, bazen öyle vahim hatalar yapılıyor ki suçlu suçsuz aynı torbaya dolduruluyor. İddianamelerde ya da henüz iddianameye dönüşmemiş suç isnatlarında yapılan hatalar en çok da suçluların işine yarıyor. Dönüp kamuoyuna “Bakın gördünüz mü, işte böyle vahim hatalarla bizi tutukladılar” denebiliyor.
Şimdi size buna örnek bir tutuklamanın öyküsünü anlatacağım. Beşiktaş Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve halen tutuklu bulunan İlker Uluer adlı şüphelinin itirafları sonucu birçok kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Bunlardan biri de CHP eski Eyüp ilçe başkanı ve kurultay delegesi Safi Karayalçın’dı. Kendisini 1980’li yıllardan beri tanırım. Divriğili olduğu için uzun yıllar Divriği Kültür Derneği’nde ve önce SHP, sonra da CHP Eyüp’te aktif olarak görevler üstlendi. İşin ilginci Karayalçın’ın tutuklanmasına neden olan ifadeyi veren İlker Uluer’in kendisini değilse bile ailesini de yakından tanırım. İlker Uluer de Safi Karayalçın gibi Divriğilidir.
Safi Karaylaçın’a yöneltilen suçlama; 38. Olağan CHP Kurultayı’nda Özgür Özel’e oy vermesi karşılığında Beşiktaş Belediyesi’nden ihale verilmesi nedeniyle Siyasi Partiler Kanunu’nun 112. maddesine aykırılık.
Bu suçlamalar hakkında basında çıkan haberleri üstünkörü okumuştum. Doğrusu bu haberlerde geçen vahim yanlışları atlamışım. Ancak kendisinden bir mektup alınca bunları öğrenebildim.
Safi Karayalçın mektubunda vahim hataları şöyle açıklıyor: “Savcılık makamına ifade işlemi sırasında, hakkımdaki suçlamanın Beşiktaş Belediyesi’nden aldığım bir ihaleye dayandırıldığını öğrendim. İddiaya göre bu ihale CHP kurultayında Özel’e oy vermem karşılığı bana verilmiş. Oysa söz konusu ihalenin tarihi 18 Nisan 2023, ihale kayıt numarası ise 2023/265176’dır. Üstelik ihale açık usulle gerçekleşmiştir. İhalenin gerçekleştiği tarihte henüz Cumhurbaşkanlığı seçimi bile yapılmamışken ne kurultay olacağı ne de bu kurultay da Özgür Özel’in adaylığı bile belli değilken ben nasıl onun adaylığını kestirebilirim? Kaldı ki ben o tarihte kurultay delegesi bile değildim.”
Karayalçın’ın tutuklanmasına neden olan Uluer’in ifadesindeki en vahim yanlışlığa daha gelmedik. Söz konusu ifadede “Erzurum il başkanı Safi Karayalçın’a Erzurum delegelerini ikna etmesi için 13 bin dolar verildiğini duydum” deniyor. Oysa Safi Karayalçın Divriğilidir ve 1980’den beri Eyüp ilçesinde siyaset yapmaktadır. Çelişkilerle dolu bu ifadeyi ya itirafçı olan İlker Uluer vermiş ya da savcılık sehven yazmıştır diyebiliriz.
Kalbinde 6 adet stent takılı olan Karayalçın, ciddi kalp yetmezliği olduğunu hatırlatarak Silivri Devlet Hastanesi’nde de bunun raporlandığı belirtiyor.
Ortada toplanacak ya da karartılacak bir delil olmadığına ve kaçma şüphesi bulunmadığına göre bu peşin cezalandırmaya artık bir son verilmeli.
Kurultaydaki oy pazarlıkları iddiası hakkında konuşan Uluer şunları söyledi: “Erzurum il başkanı Safi Karayalçın’a kurultayda Özgür Özel’e oy vermesi için Beşiktaş Belediyesi’nden ihaleler verilmiş. Ayrıca bu kişinin Erzurum delegelerini (10 delege) ikna etmesi için kendisine 130.000 USD nakit para verildiğini duydum.”
/././
Futbol nereye?-Tuğrul Akşar-
Dünya Kupası bitti. Kupayı kazanan, kaybeden, sürpriz yapan takımlar elbette konuşulacak. Ama asıl konuşmamız gereken konu futbolun nereye gittiği. Bu turnuva bize şunu net biçimde gösterdi ki; artık sorun sadece oyun değil. Futbol, giderek daha büyük bir endüstrinin parçası haline geliyor. FIFA’nın 48 takımlı yeni formatı, artan maç sayısı ve uzayan takvim; hepsi aynı hedefe; yani daha fazla gelire odaklanıyor. Daha çok maç, daha çok yayın, daha çok reklam. Kısacası daha çok para.
Ancak bu büyümenin bir bedeli oyunun ruhunu aşındırıyor. Uzun süredir konuşulan “futbolun Amerikanlaşması” artık bir tartışma değil, somut bir gerçeklik. Avrupa’nın kültürel mirası olan futbol, giderek Amerikan spor endüstrisinin kurallarına göre yeniden şekilleniyor. Gösteri artıyor, tempo yükseliyor ama özgünlük ve karakter aynı hızla geriliyor. Sorun yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Siyasetin futbola etkisi de giderek daha görünür hale geliyor. Turnuva boyunca yaşanan bazı tartışmalı kararlar, oyunun adalet duygusunu zedeledi. Futbolun en temel ilkelerinden biri olan “eşitlik” algısı, yerini güç ilişkilerinin belirlediği bir zemine bırakıyor. Bu da “Futbol hâlâ sahada mı kazanılıyor?” sorusunu akla getiriyor.
Küresel ölçekte bakıldığında ise tablo daha da çarpıcı. Futbol, artık açık bir merkez-çevre düzeni içinde işliyor. Avrupa’nın büyük ligleri ve ABD pazarı oyunun ekonomisini kontrol ederken, geri kalan ülkeler daha çok oyuncu yetiştiren bir “tedarikçi” konumuna itiliyor. 48 takımlı format ilk bakışta kapsayıcı gibi görünse de aslında bu eşitsizliği daha görünür kılıyor. Sahadaki oyun da bu dönüşümden bağımsız değil. 2026 Dünya Kupası’nda izlediğimiz futbol hızlı, güçlü ve disiplinliydi. Ama aynı zamanda şaşırtıcı derecede tekdüzeydi. Eskiden ülkelerin bir oyun karakteri vardı; bugün ise herkes birbirine benziyor. Bir başka dikkat çekici başlık ise zamanın kullanımı. Uzayan maç süreleri ve artan duraklamalar artık sadece oyunun doğal akışıyla açıklanamıyor. Her ekstra dakika, yeni bir reklam alanı demek. “Zaman paradır” anlayışı, futbolun içine kadar girmiş durumda.
Eğer bu gidişat değişmezse, futbol daha da büyüyecek. Ama aynı ölçüde sıradanlaşacak. Daha fazla para, daha az ruh. Daha fazla organizasyon, daha az kimlik. Oysa futbol sadece bir oyun değil. Aynı zamanda bir kültür, bir hafıza ve milyonlarca insan için bir aidiyet meselesi. 2026 Dünya Kupası bu açıdan bir kırılma noktasıdır. Bize verdiği mesaj ise futbol büyüyor ama aynı anda bizden uzaklaşıyor. Şimdi kritik bir eşikteyiz. Ya futbol yeniden insanileşecek ya da tamamen bir endüstriyel ürüne dönüşecek. Ne yazık ki, bu kararın verilmesinde etkili olan güç yeşil saha, tribünler değil, oyunu yöneten FIFA.
/././
Nikaragua’nın efsane lideri Daniel Ortega diktatörlüğü seçti -Şükran Soner-
22 Temmuz tarihli Cumhuriyet’in dış haberler sayfasında yer alan kısacık haberde Nikaragua liderinin seçimleri kaldırdığı haberi yer aldı. Orta Amerika ülkesi Nikaragua’yı 19 yıldır yöneten devlet başkanı Daniel Ortega’nın ülkesinde artık seçim yapılmayacağını açıklaması kısacık bir haber olarak yer almıştı. Sandinista Devrimi’nin 47. yıl kutlamalarında yaptığı açıklamasında Daniel Ortega’nın geçen yıl eşi Rosario Murillo’yu da “eş başkan” yaptığı bilgisi veriliyordu. Haber, muhalefetin iktidara gelmesi olasılığının ortadan kaldırdığı vurgusu ile noktalanıyordu.
Kısacık bir haber belleğimde çok canlı anılarımı tazelemişti. Cumhuriyet okurları ile paylaşmalıyım. 12 Eylül’ün, bedelleri çok ağır, zorlu, acılı ve sıcak günlerinde, DİSK yöneticilerinin tutuklulukların kaldırılmadığı sürecin içindeydik. Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun genel kurulu bağlantılı, bir soldan, bir ortadan, bir sağdan, üç Türk-İş üyesi sendikanın gazetecileri olarak seçilmiştik.
Amerika’nın bir ucundan diğerine, siyasetçi, sendikacı, gazeteciler ile bir araya getiriliyorken kamuoyu oluşturulması bağlantılı örnek derslere de katılmış oluyorduk. Unutabilmem olanaksızdı. BM Genel Kurulu’na katılmak için Amerika’nın başkentinde konuk olarak kalabilen, Sandinista gerillalarının efsane lideri Daniel Ortega da oradaymış. Yaz ayı ortalarının sıcak günlerinde, Amerikalılarla yakınlaşmak üzere sabahları en ünlü parkın içinde kouşu yapmayı seçmiş.
Bize kamuoyu oluşturulması üzerinden ders veren görevli arkadaşların aktardıklarına göre, aynı parkta sıcak buluşmaların sonuçları üzerinden yaptıkları anketlerin olumlu sonuçlarını paylaşıyorlardı. Nikaragua’da, Amerikan iktidarının görmek istemediği Daniel Ortega’yı, aynı parkı paylaşan Amerikalılar sevmişlerdi. Kamuoyu şirketinin yöneticileri çalışmalarıyla aldıkları sonuçtan onurlu, bizimle de övünerek paylaşmışlardı.
***
Dayanamamış, Özal’ın siyasi lider olarak başarılı çıkışlarında da payları olup olmadığını sorgulamıştım. Sözcüleri gülerek “Bizim şirketle değil ama başka şirketlerle çalıştığının bilgisini almıştım” yanıtını vermişti. Cumhurbaşkanı olarak Özal’ın hızlı yükselişine karşın, Zonguldak madenci direnişi üzerinde gidişinin öyküsüne elbette geçecek değiliz. Ancak Amerika’nın başkentinde, Amerikalıların gönlünü fetheden, geleryüzlü Daniel Ortega’nın yaşayıp yaşamadığını zaman zaman merak ediyordum.
80 yaşına gelmiş olsa da ülkesinde artık bir diktatör olarak çıkışıyla içimin burulduğunu saklayacak değilim. Nikaragua’ya bağımsızlık getiren efsane liderden günümüzde bir diktatör olarak karşımıza çıkışında, kuşkusuz döktatörlüğe evrilmede, Amerika’nın emperyal tuzaklarının kim bilir hangi boyutları paylaşılmıştır? Günümüzde Trump’ın eşiyle birlikte Maduro’yu Venezuela’dan kaçırıp Amerika’da cezaevinde tutarken ülkesinde kendi içinden görevlendirdikleri ile kurulan düzenden istendiği gibi yararlanıldığı da ortada.
Yine de çok uzun yıllardır göstere göstere yaşatılan akıl almaz boyutlarda kirlenmiş düzende, hele de katlanılmış boyutları ile Ortadoğu toprakları üzerinde oyananların boyutları, akıtılan kan, can kayıplarının dünya çapında geri dönüşlerinin yaşanması kaçınılmaz olacak. İnsanlık bir biçimde, bir nefes alabilmenin yollarını bulacak. Başka çaresi, yolu görünmüyor.
/././
Ardahan Valisi'ni 'taytla' hedef alan CHP'li Alp, YENİ Parti'ye nereden saldıracağını şaşırdı: 'Retro bitince önce cuma namazına sonra kulübe gidiyorlar'
Ardahan Valisi Çiçekli'yi bisiklet sürmek için giydiği kıyafeti üzerinden hedef alan CHP'li İnan Akgün Alp'in hedefinde bu sefer de YENİ Parti var. Alp yaptığı paylaşımda "Partiyi ilan etmek için merkür retrosunun bitmesini beklediler, retro bitince önce cuma namazına sonra kulübe gidiyorlar. Böylelikle altı ok gömleğini çıkarıp trolcülük,astroloji ve falcılığı yeni partilerin temel ilkeleri haline getirdiler" ifadelerini kullandı.
CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, görevden alınan Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli'nin bisiklet sürmek için giydiği kıyafetinden 'rahatsız' olmuş ve “İçişleri Bakanı ya bu valileri alın ya da bunlara birer asma yaprağı gönderin, asma yaprağı taksınlar’’ ifadelerini kullanmıştı.
CHP'li Alp, bu sefer de sosyal medya paylaşımında YENİ Parti'yi hedef aldı. 'İddialarını' sıralayan CHP'li Alp, şunları yazdı: "Siyasi Tarihin En İlginç Partisi
Pavyondan Kulübe: Yeni Parti
Dünya siyasi tarihinin en ilginç partisi kuruluyor; 24 saat içerisinde yaşananlar Yeni Partinin geleceği hakkında ibret verici ipuçları ile dolu.
Partiyi ilan etmek için merkür retrosunun bitmesini beklediler, retro bitince önce cuma namazına sonra kulübe gidiyorlar. Böylelikle altı ok gömleğini çıkarıp trolcülük,astroloji ve falcılığı yeni partilerin temel ilkeleri haline getirdiler.
Pavyon kapısında ele geçirmeye çalıştıkları partide yok hükmünde sayılınca kulüplerde kendilerine yeni bir parti kurmuş oluyorlar.
91 CHP milletvekiline yeni parti kurucular listesine imza attırdılar, bu arada atılan imzalardan birinin yeni partinin tüzüğünün ve programına dair olduğu kimsenin umrunda olmadı.
Sahi ne yazıyordu tüzükte?
parti solcumuydu sağcımıydı , siyasi yelpazenin neresinde yer alıyordu, o saate kadar daha belli değildi. Açıkçası imza atan kimsenin umrunda da değildi. Hiç seçime girmeden ana muhalefet oldular, ilk muhalif cümlelerini CHP‘ye karşı kurdular.
Kendileri son güne kadar CHP’nin imkan ve olanaklarını kullandılar, CHP rozetlerini son ana kadar yakalardan çıkarmadılar ama onlara inananlar CHP kimliklerini ülkenin dört bir yanında çoktan makasla kesmeye başlamıştı. Hem niye kesmesinlerdi, nasıl olsa astrologlarına ve falcılarına göre iktidar yakındı.
“Parti tutacak sizi de yeniden milletvekili yapacağız” dedikleri CHP’den apardıkları vekiller giderken kalanlara “Ekimde nasıl olsa geri döneriz” diyorlardı ama giderken babaevine “Allah’a ısmarladık” diyen olmadı. Arkalarına bile bakmadan gittiler grup bütçesindeki parayı da aralarında üleşerek gittiler.
Bütün bunlar olurken rüşvet, zimmet , nitelikli hırsızlık, ihaleye fesat karıştırmak, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek suçlarından tutuklu bulunan Yeni Pati kurucularının ekip arkadaşları cezaevlerinde partilerinin kuruluşunu gururla ve umutla izlediler.
Öyle ya parti iktidar olacaktı ve dönüp onları da kurtaracaktı.
Aynı saatlerde CHP’yi talan edip gidenler CHP’de kalanlara hain demeye devam ediyordu.
Machiavelli bile bu kalacağını hayal edememiştir.
Ağla sevgili yurdum ağla…"
https://x.com/inanakgunalp/status/2080588608625369397?
***
Cumhuriyet


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder