Başkentte kan pazarı -EVRENSEL MANŞET-8 Temmuz 2026-

Batılı emperyalistlerin savaş örgütü NATO’nun 36. Liderler Zirvesi dün Ankara’da başladı. Emperyalistler arası iş bölümü kapsamında NATO’nun savaş sanayi üretimini Avrupa’ya taşıyacak adımlar atılmaya başlandı. İlk gün yapılan silah ticareti sözleşmelerinin büyüklüğü 11 milyar doları aştı. Aslan payını Gazze soykırımına iştirak eden tekeller aldı.

***

NATO’dan Ankara’da kâr zirvesi: Savaş patronları bir günde 11 milyar dolar paylaştı -Dicle Sezen Öz / Doğa Baybuğa-

NATO zirvesinde yapılan tek günlük anlaşma, Türkiye’de çalışan 7 milyon asgari ücretlinin 2,5 aylık toplam gelirine denk.
***
Ankara – NATO Zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda imzalanan zikredilen askeri sanayi üretim sözleşmelerinin toplam değer büyüklüğü 11 milyar doları aştı. NATO Zirvesi'nde yapılan tek günlük anlaşma, Türkiye’de çalışan 7 milyon asgari ücretlinin 2.5 aylık toplam gelirine denk.

En büyük anlaşmayı hisselerinin yüzde 75’inin BlackRock ile Vanguard Group’a ait olan ABD merkezli Lockheed Martin ile Alman silah ve otomotiv tekeli Rheinmetall gerçekleştirdi. Filistin soykırımında doğrudan rolü bulunan iki askeri tekelin üreteceği her bir füzenin maliyeti yaklaşık 1.5 milyon ABD doları. Sözleşmenin toplam büyüklüğü milyarlarca doları bulacak. 27 Mart’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile BlackRock CEO’su Larry Fink arasında üst düzey bir görüşme gerçekleşmişti.

Savaş üretimi Avrupa’ya taşınıyor
Bugün imzalanan anlaşma iki şirket arasında ABD yapımı ATACMS füzelerinin Avrupa’da ortak üretimini kapsıyor. Bu anlaşmayla, Rheinmetall’ın Kuzey Almanya’daki Unterlüss tesisinde, ATACMS füzelerinin üretimi, entegrasyonu ve NATO müttefiki Avrupa kuvvetlerine dağıtımı için bir “Avrupa mükemmeliyet merkezi” kurulması planlanıyor. Roket motoru ve güdümlü füze bileşenlerinin üretimine en erken 2027 yılında başlanması hedefleniyor.

ABD’li tekeller kazanıyor
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ittifakın üretim hızını artırmak adına ABD’li ve Avrupalı savunma devlerinin el ele çalışacağı yeni bir döneme girildiğini ilan etti. Bu kapsamda Amerikan askeri sistemlerinin doğrudan Avrupa topraklarında üretileceği kararlaştırıldı. ABD’li Anduril, General Dynamics Land Systems, Lockhead Martin ve Raytheon gibi dev şirketler Avrupalı Diehl, PGZ ve Rheinmetall ile kapsamlı askeri sanayi iş birliği anlaşmaları imzaladı. Anlaşmaya göre, Abrams tankı, AMRAAMS, ATACMS, Barracuda-500M, küçük çaplı bombalar ve Stinger füzeleri gibi kritik sistemler ilk defa ABD dışında üretilecek.

SAAB ile NATO arasında 4.5 milyar dolarlık anlaşma
NATO’nun 40 yılı aşkın zamandır işgallerde kullandığı ABD üretimli E3 AWACS uçak filosunun değiştirilmesi bekleniyordu. İsveç merkezli SAAB şirketi ile NATO üyeleri arasında bir anlaşma imzalamak üzere görüşmeler başlatıldı. Buna göre havadan erken ihbar ve kontrol uçağı tedarik etmesi beklenen 10 adede kadar SAAB GlobalEye uçağının konuşlandırılması planlanıyor. Söz konusu planın yaklaşık maliyeti ise 4.5 milyar dolar.

1.2 milyar dolarlık beş İHA
Forumda ABD merkezli Northrop Grumman ile Norveç, Finlandiya, Almanya, Danimarka arasında satın almak amacıyla niyet mektubu da imzalandı. Buna göre, deniz alanlarında ve zorlu bölgelerde kesintisiz deniz gözetlemesi sağlanması ve tehditleri erken tespit etmek amacıyla, NATO ISR gücüne 5 adede kadar MQ-4C Triton İHA’sının dahil edilmesi planlanıyor. MQ-4C Triton’un adet değeri ise 240 milyon dolar. Buna göre 5 adet İHA’nın toplam değeri 1.2 milyar dolar olacak.

3 milyar dolarlık anlaşma
Hava lojistiğinde ise Airbus, stratejik hava taşıma kapasitesini büyütecek A400M nakliye uçak filosu projesini başlatırken, mevcut Airbus A330 MRTT tanker uçağı filosunu da genişletme kararı aldı. Adet değeri ise 250 milyon dolardan 12 adet satın alınacak. Toplam değer 3 milyar dolar olacak.

200 milyon dolarlık askeri tesis inşa edilecek
Forumun uzay teknolojileri bacağında ise ticari bir altyapı ortaklığı sağlandı. Alman uydu ve roket fırlatma şirketi Isar Aerospace, Kanada merkezli Maritime Launch Services ile bir sözleşmeye imza attığını duyurdu. Yapılan anlaşma kapsamında Alman şirketi, Kanada’da bulunan Spaceport Nova Scotia fırlatma tesislerinin altyapısına ve fırlatma hizmetlerine güvenli erişim sağlayacak. Kanada’da aynı tesis 200 milyon dolara inşa edilmişti.

ASELAN için 350 milyon dolarlık imza
NATO savunma sanayii forumunda milyar dolarlık projeleri duyuran NATO Genel Sekreter Yardımcısı Radmila Sekerinska, Türkiye’nin TÜBİTAK Uzay tarafından inşa edilecek iki yeni uydu için 300 milyon dolar, çelik kubbe ve radar sistemleri içinse 50 milyon doları aşan sözleşmelere imza attığını açıkladı.

Ankara’daki forumun asıl kazananı ABD emperyalizmine bağlı olan savaş aygıtı NATO ve küresel sermayesi oldu.


***

NATO Zirvesi'nin görünmeyen gündemi: Silahlanma hedefi iklimi nasıl etkileyecek?-Özer Akdemir-

Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi'nde savunma harcamalarının artırılması tartışılırken, Sezen Kaya Sönmez silahlanma politikalarının sera gazı emisyonlarını artırarak iklim hedefleriyle çeliştiğine dikkat çekiyor.
***

Çanakkale
— Güvenlik Çalışmaları, Çevresel Güvenlik, İklim Güvenliği, Avrupa Birliği gi.i alanlarda uzmanlığı bulunan Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü doktora öğrencisi Sezen Kaya Sönmez'in kaleme aldığı analiz, Ankara'da gerçekleşecek olan NATO Zirvesi'nin perde arkasındaki en büyük ikilemlerden birini gözler önüne serdi. Sönmez’in değerlendirmelerine göre NATO'nun iklim değişikliğini doğrudan bir güvenlik riski olarak tanımlamasına karşın, ittifakın savunma harcamalarını artırma planları mevcut iklim hedefleriyle büyük bir çelişki barındırıyor.


Savunma ve iklim gündemleri Ankara'da kesişiyor
Türkiye, bu yıl dört ay arayla önce NATO Zirvesi'ne, ardından BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı'na (COP31) ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin aynı yıl içinde her iki zirveye birden ev sahipliği yapan ilk ülke olmasıyla, savunma ve iklim gündemleri Ankara'da doğrudan kesişiyor.

İklim değişikliği artık sadece bir "çevre meselesi" değil
Sönmez tarafından yapılan analize göre, iklim değişikliği yalnızca bir "çevre meselesi" olmaktan çıkıp, mevcut kırılganlıkları ve gerginlikleri büyüterek doğrudan bir güvenlik meselesi haline geldi. Aşırı sıcaklar, orman yangınları, kuraklık, toz fırtınaları ve su krizleri, askeri operasyonları ve kritik altyapıları doğrudan etkiliyor. Özellikle hava sıcaklığının 35°C'yi aşmasıyla askeri faaliyetlerin sağlık riskleri sebebiyle durdurulduğu "kara bayrak" günlerinin sayısındaki artış, iklimin operasyonel kapasiteye etkisinin en somut örnekleri arasında yer alıyor. Bu yıkıcı etkiler nedeniyle NATO da son 15 yıldır iklim değişikliğini operasyonel ve stratejik bir güvenlik riski olarak değerlendiriyor.

Savunma bütçesindeki artış net sıfır hedefini vurabilir

Sönmez, NATO’nun, 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşmayı hedeflemesine karşın zirvenin ana gündem maddelerinden olan savunma harcamalarının artırılması kararının bu hedefi tehlikeye attığını dile getiriyor. Müttefiklerin savunma ve güvenlik harcamalarını artırma taahhütlerinin, yüz milyonlarca ton ilave sera gazı salımına yol açabileceği hesaplanıyor.

Sönmez, yapılanr bilimsel araştırmalara göre yalnızca 2019-2024 yılları arasındaki askeri harcama artışının yaklaşık 64 milyon ton karbondioksit eşdeğeri salıma neden olduğu tahmin edildiğini, bu miktarın, Bahreyn'in toplam emisyonlarına denk bir değer olduğunu belirtiyor. Aynı araştırmalar NATO ülkelerinin savunma ve güvenlik harcamalarını artırma planı yaklaşık 312 milyon ton karbondioksit eşdeğeri ek salıma sebep olabileceğini öngörüyor.

"Savunma konuşmak, iklim konuşmak demektir"

Sönmez, artan askeri harcamaların neden olacağı bu emisyon yükünün, Paris Anlaşması'nın küresel ısınmayı 1,5 veya 2 derece ile sınırlandırma hedeflerini ulaşılmaz kılabileceği uyarısında bulunarak, Ankara Zirvesi'nde alınacak kararların sadece ittifakın güvenlik politikalarını değil, iklim değişikliğinin seyrini de derinden etkileyeceği belirtiyor. Sezen Kaya Sönmez; NATO zirvesinde savunma konuşmanın artık kaçınılmaz olarak iklim konuşmak anlamına geldiğini ileri sürüyor.

/././

Stratejik ihtiyaçlar siyasi tereddütler…-Koray R. Yılmaz-

Ankara’daki NATO Zirvesi Türkiye açısından uluslararası kapitalizmin konjonktürel dinamikleri kadar, Türkiye ve NATO arasında tarihsel olarak inşa edilmiş ilişkinin belirleyiciliğinde gerçekleşecek. Bu ilişkinin bir dinamiği sol karşısındaki tahammülsüzlük iken diğer dinamiği ise karşılıklı güven açısından mütereddit niteliğidir. Tahammülsüzlüğün yansımaları ortadayken, kısaca bu “müteredditlik” üzerinde duralım.


Türkiye'nin NATO'ya katılması yalnızca askeri bir güvence arayışı değildi. Aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasının bir parçası olma amacının da ifadesiydi. Ancak üyelik hiç de kolay gerçekleşmedi. Avrupa'daki birçok ülke Türkiye'nin hem coğrafi konumu hem de siyasal yapısı nedeniyle NATO'ya alınmasına sıcak bakmıyordu. ABD de başlangıçta Avrupa dışında yeni güvenlik yükümlülükleri üstlenmek istemiyordu. Sonunda belirleyici olan Türkiye'nin stratejik konumu ve Kore Savaşı'ndaki rolü oldu.

Ne var ki üyelikle birlikte güven de inşa edilmedi. 1962 Küba Füze Krizi sonrasında ABD'nin Türkiye'deki Jüpiter füzelerini geri çekmesi, ardından 1964 Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında uygulanan silah ambargosu, içeride, NATO’nun, Türkiye'den Batı'nın güvenliği için fedakârlık beklediği ama Türkiye'nin kendi güvenlik kaygıları söz konusu olduğunda NATO’nun aynı desteği göstermediği algısını besliyordu. Böylece iki taraf arasındaki ilişki hiçbir zaman tam bir güven ilişkisine dönüşemedi.

Soğuk Savaş bittikten sonra Türkiye'nin NATO'daki rolünün de azalacağı konuşuluyordu. Fakat Körfez Savaşı, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu'da yaşanan krizler Türkiye'nin önemini yeniden arttırdı. Bu kez de Avrupa Birliği ile yaşanan sorunlar, Kıbrıs meselesi ve 2003 Irak Savaşı sırasında yaşanan görüş ayrılıkları iki taraf arasındaki güvensizliği yeniden büyüttü.

Yakın döneme kadar sorunların daha da derinleştiği görülüyordu. ABD'nin Suriye'de izlediği politika, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Batılı ülkelerin tavrı ve Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, ilişkileri daha da zorlaştırmıştı. Türkiye, müttefiklerinin kendi güvenlik kaygılarını yeterince önemsemediğini savunuyor, Batılı ülkeler ise Türkiye'nin demokrasi anlayışı, hukuk devleti uygulamaları ve dış politika tercihleri konusunda giderek daha fazla soru işareti taşıdıklarını dile getiriyordu.

Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz'deki gerilim, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, Trump yönetimi ve ABD'nin Avrupa'daki rolüne ilişkin belirsizlikler ve NATO’nun bizatihi kendisinin akıbetinin tartışıldığı günümüz koşulları, Türkiye'nin stratejik önemine yapılan vurgunun yeniden arttığı bir dönemi beraberinde getirdi. Ancak bu stratejik önem, siyasi tereddütleri ortadan kaldırmıyor. Demokrasi, hukuk devleti ve dış politika tercihleri konusundaki soru işaretleri özellikle Batı kamuoyunda varlığını sürdürüyor. Buna rağmen bugünkü uluslararası ortamda stratejik ihtiyaçların bu tereddütlerin önüne geçtiği görülüyor.

Belki de Ankara Zirvesi'nin bir anlamı da burada yatıyor. Stratejik ihtiyaçlar arttığında siyasi tereddütler geri plana itiliyor; ihtiyaç azaldığında ise aynı tereddütler yeniden gün yüzüne çıkıyor.

/././

Carlo Ginzburg’un ardından…-Nuray Sancar-

Önünüzde açık bir kitabı duruyorken yazarının öldüğü bildirimini almak sarsıcıdır. Bu yazar, yaptığı işe mikro tarihçiliğin yakıştırıldığı, bir keresinde kendisi de bu kavramı kullanan tarihçi Carlo Ginzburg’dur.


Gerçekte egemen tarih yazımında yer almayan, projeksiyon tutulduğu zaman bile, o aynı egemen sınıfın ‘tabi sınıflar’ için ürettiği kültürel ürünler üzerinden analiz edilmeye çalışılan halkın düşünce dünyasını onların kendi eylem ve sözlerinden anlamaya çalışan bir tarihçiydi Ginzburg. Tahmin edilebileceği gibi, alt sınıfların kendilerinin kayıt altına aldığı bir tarihlerinin olmaması özel bir halk tarihi yazmayı epey zorlaştırır. Son derece çetrefil ve tartışmalı bir zeminde yürümenin göze alınması gereken bir iştir bu.


Ginzburg 16. Yüzyılda yaşamış, kent merkezlerinden uzak ve izole kırsal yerleşim bölgelerinde içselleştirilmiş egemen kültürün; çağlar boyunca dayanıklı sözlü kültürden o güne kadar taşınan değerlerin, doğanın döngüsüne ve mahsul bereketine odaklanan yerleşik ritüellerin ve köylü mitolojisinin katmanlarını ayrıştırmadan bu karmaşanın altından kalkılamayacağını kanıtlayan kitaplar yazdı. Peynir ve Kurtlar ile Gece Savaşları’nda uyguladığı metot buydu.


Egemen güçleri ve yargısını toplu bir delirium [*] halinde gösteren, köylü kitlelerini de kitlesel letarji [**] halinde yansıtan Engizisyon tutanakları sadece bir hammaddeydi. Köylülerin düşünce dünyasındaki ve hayatla ilişkilerindeki itici güç bu tutanaklarda kayıt altına alınmıştı.

Adı Domenico Scandella olan ama Menocchio alarak bilinen 1532’de “dağların eteğinde Firuili’ye bağlı tepede küçük bir kasaba olan Montraale’de” doğan bir değirmencinin tanrı, din, dünyanın yaratılışı, rahipler hakkında söylediklerine tanıklık edenler ve bizzat Mennochio’nun sözleri… Bu izole coğrafya parçasında, okur-yazarlığı az bir köylü nezdinde, Latince konuşulan bir evrenin başlıca tartışma konularının nasıl popülerleşmiş olabileceği gibi bir muammanın çözülüşü de bu kültürel katmanlaşmanın ayrıştırılmasıyla sağlanabilecekti. Onun bir Lutheryen veya reformcu olup olmadığını anlamaya çalışan engizisyon yargıçları tanımlayamadıkları bir profille karşı karşıyaydılar. Çünkü Mennochio’nun fikirleri ayrı ayrı patikalardan gelen bilgi kırıntılarıyla beslenir. Ginzburg, engizisyon önündeki ayrı inanç biçimlerine, kalıntı kültürlere ait sözlerinin oluşturduğu ipuçlarını izleyerek bir dönemin tanımsız köylüsünün profilini çıkardı. Dünyanın yaratılışını sütten peynir yapmaya benzeten köylünün imgelerinin nesnel hayattaki karşılığı doğrudan doğruya onun üretici etkinliğinde; İncil’i, bildiği alet, edevat ve üretici faaliyetiyle anlayabilmesinde gizliydi. Giderek yaşadığı hayat ile İncil’deki vahyin arasındaki göreli uyumun ve anlama biçiminin bozulması sarsıntılı bir çağda köylünün imanını da sorgulatacak, engizisyon mahkemesine bir sapkın olarak çıkarılacaktı.

Gece Savaşları’nda ise Ginzburg, içinde yine Firuili’nin de yer aldığı bir kırsal bölgedeki cadı avlarını işler. Burada kutsal oruç günlerinde, çarşambayı perşembeye bağlayan gecelerde, toplanıp ‘şabat’ törenlerine katılan ve kendilerini Benandanti olarak tanımlayan köylülerin hepsi, bedenlerini yatakta bırakarak ruhen bu törenlere katıldığını, belirli bir vakitte geri dönmezlerse ruhlarının evrende dolaşmaya devam edeceğini, törenlerde mısır süpürgesi taşıyan cadılara karşı rezene saplarıyla savaştıklarını anlatırlar. Engizisyona verilen ifadelerin çok az nüansla birbirine benzediği sorgulamalardan çıkan sonuç, çok tanrılı dinler zamanındaki kültlerin köylü hafızasında bulanık biçimde yaşamaya devam ediyor olmasıdır. Yıllık mahsul veriminin artırılması için köylüler uzak geçmişten kalma ritüelleri canlandırıyor görünürler; sadece görünmezler bunu iddia da ederler. Tanrıça Diana’nın hayaleti ile Hıristiyanlık dinindeki şeytanı ilişkilendirmeye çalışan Engizisyonun işkence seanslarındaki itiraflarında Diana-Şeytan’ın haçı çiğnediğini söyleyeceklerdir. Şabata bir ördek veya bir kediye binerek giden ruhlar, kurt adamlar, büyücüler, sağaltıcılar, kem gözlüler eski mitoloji ve ritüellerin köylülerin bilincinde iç içe yaşamaktadır. Köylülerden biri Hıristiyanlık için ‘bu dini ben seçmedim’ diye konuşacaktır, en sonunda.

Bu çılgın çağda Mennochio’nun sonu kazığa oturtulmak olur. Avrupa’yı kasıp kavuran cadı avlarında çok sayıda kadın ve erkeğin akıbetinin ise canlı canlı yakılmaktan suda boğmaya kadar bir dizi yöntemle öldürülmek olduğu biliniyor.

Carlo Ginzburg Peynir ve Kurtlar’ın önsözünde sömürgecilikle birlikte keşfedilen bölgelerdeki yaşam ve adetlere odaklanan sosyal antropolojinin gelişmesiyle birlikte kültür teriminin davranış inanç ve tavırlar bakımından karmaşık özellikler gösteren halkların kültürel tartışmanın içine dahil edildiğine dikkat çeker. Ama Brecht’in okumuş işçisinin sorduğu ‘Yedi kapılı Thebai şehrini kim inşa etti’ sorusunun hala güncel olduğunu, ancak kaynakların bu isimsiz duvarcıların kimler olduğuna dair bilgi vermediğini ekler. Teb şehrini yapan emekçiler (kölelerin) ile kralların kültürü birbirine ne kadar bağlı ve ne kadar bağımsız bir içeriğe sahipti ve bu kültürel donanımlar arasında nasıl bir diyalog vardı? Bu, bir zamanlar Rus sosyal bilimci Bahtin’in de sorduğu bir soruydu. Onun Ortaçağ halk kültürünün öğelerinden biri olan karnaval’dan yola çıkarak kurduğu teorisine Ginzburg gönderme yapmayı unutmaz. Ne var ki Bahtin’in kültürler arasında varsaydığı ‘diyalojik ilişki’nin içeremediklerini Ginzburg analizine dahil eder.

Evinde Boccacio’nun Decamaron kitabının yanı sıra Kur’an, bir gezi kitabı bir vakayiname ile birlikte 9 kitap bulunan köylü Mennochio’nun bilincini bu kitaplarla girdiği diyalog nasıl şekillendirmiştir. “Ve, halk kültürü hangi ölçüde kısmi olarak bağımsız bir içeriğe sahiptir? İki kültür düzlemi arasında karşılıklı bir hareketten söz edilebilir miydi?’ gibi başlıca soruları sorar. Yanı sıra bugün bilinçte ve eylemde dönüşmüş olarak yaşayan, nesnel koşullarını yitirmiş bile olsa yeni koşullarda kendisini aynen ya da anlam değiştirerek koruyan unsurların kalıcılığının koşullarını ve bunların direnç kaynaklarına odaklanır.

16. yüzyıl muhteşem yüzyıl diye bilinir. Deniz aşırı ticaretin ve ticaret sermayesi birikiminin arttığı, dünya düzenine ilişkin dini ya da seküler içerikli arayışların çoğaldığı bir çağ dönümüdür bu yüzyıl. Avrupa yeni bir dünya düzeninin eşiğindedir. Katolik kilisesinin ve gelmekte olan yeni dünya için bütün kurulu düzenin temellerinin sorgulanmaya başladığı bir dönüm noktası. Bu yüzden tartışılmaz dogmalar da sarsılacak, açılan yarıklardan tarihin, kendi özgül zemininden kopmuş serbest elementleri ile yakın geleceğin beklentileri de girecektir. Reformasyon sancısı birkaç yüzyıldan beri süren teolojik tartışmaların içinde artacaktır.

Kralın İki Bedeni adlı, 1957 tarihli kitabında Ernst H. Kantorowicz seküler düşüncenin gerçekte kilise içindeki tartışmalardan nasıl ağır adımlarla doğduğunu gösterir. Kralın dünyevi ve tanrısal iki bedeni olduğunu gösteren iki ayrı cenaze töreninin düzenlendiği Roma İmparatorluğunda önemli bir teolojik sorunla karşı karşıya gelen ruhban sınıfının dünyevi ve uhrevi olan arasındaki sınırları belirlemek için girdiği tartışmalar günün birinde Lutherciliği bir yandan Kalvinizmi, başka hiçbir yerden değil dini dogmanın bizzat kendi tutarsızlıklarından çıkaracaktı. Para ya da sermaye, coğrafi keşifler kadar teolojik kaleden gedikler açarak da büyümekteydi. Elbette ardına yoksul emekçileri de takarak. Ancak bu ilişkinin planlı programlı gelişmediğini söylemek gerekir. Ama sonuçta Fruili köylülerinin zihnine çarpık yansımalar gönderecek kadar çağın ruhunu şekillendirir.

Sermaye olarak beliren gücün biraz serpilince yıkacağı dünyanın her yerinde uyuyan güçler uyanmakta, geçmişin hayaletleriyle yeninin silüetini şimdiki zamana karşı seferber etmektedir. 300 yıl sonra, devrimler çağında yaşamış Marx bunu görmüştür ve 18 Brumaire’de şöyle yazar: “Burjuva toplumu, servet üretimiyle ve barışçıl rekabetle o denli meşguldü ki, beşiğini Roma döneminin hayaletlerinin korumuş olmasını artık anlayamıyordu. Ve bu toplumun gladyatörleri, mücadelelerinin içeriğinin burjuvaziye özgü sınırlılığını kendilerinden saklamak ve tutkularını büyük bir tarihsel trajedi düzeyine yükseltmek için gereksinim duydukları idealleri ve sanat biçimlerini, kendini kandırma araçlarını, Roma Cumhuriyeti'nin klasik katı geleneklerinde bulmuştu… Dolayısıyla, söz konusu devrimlerde, ölülerin canlandırılması, eski mücadelelerin parodisini yapmaya değil, yeni mücadeleleri yüceltmeye; verili problemin gerçek yaşamdaki çözümünden kaçmaya değil, bu problemi hayal dünyasında abartmaya; devrimin hayaletini yeniden dolaştırmaya değil, onun ruhunu yeniden bulmaya yaramıştı.”

Halk kültüründe de eski değerler mezarlarından çıkıp yeniyi karşılamanın, kurulu düzenin tahtını sarsmanın silahlarına eklenir. Köylünün yatağında uyur haldeki bedeninden ayrılan ruhu çağın ruhuna kapılır.

O halde 16. yüzyıl köylüsünün, kendisine yardım etmesi için geçmişin hayaletlerini yanına çağırması ya da onun için törenler düzenlemesindeki ‘kendiliğinden’ kaçış, o bunun niteliğini anlamasa da yaşanamaz bir dünyaya ait fantazidir. Köylüler bu kitlesel düşü görmektedir.

Kurulu düzeni savunan ilahiyat ve engizisyon ise dünyanın insan kılığına girmiş şeytanlar tarafından fethedilmeye çalışıldığına iman ediyordu. Bağımlı sınıflar, günlük hayatı dini baskılarla boğucu hale getiren, muhbirleriyle gözetleyen, ekinine el koyan düzenin engizisyonla maddi varlık kazanmış uhreviliğine karşı ötekilerin yine şeytanla özdeşleştirdiği eski dinlerine ait tanrıçaları yardıma çağırmışlardı. Sapkınlık alt üst olan dünyada köylülerin suç hanesine yazıldı, ne var ki yaşanan çağ, sapkınlığın üst sınıfları da teğet geçemediği bir çağdı.

Halk için “hem bir tür mevcudiyet olan hem de mevcut olmayanın yerine geçebilen” imgeler, fantazyalar, ritüeller sadece hatırlamayı değil katlanmayı da kolaylaştırıyordu.

Carlo Ginzburg sadece sıradan köylünün bilincinin katmanlarını tek tek kaldırarak halk kültürünün devindirici bileşenlerine odaklanmadı. Bu çalışmadan halk dini diye kavramlaştırılan ve resmi ve törensel dinden ayrışan inanma biçiminin, gündelik hayata ve siyasetin ortalama değerlerine hem uyum sağlayan hem de ona karşı yıkıcı güçleri harekete geçiren kendiliğindenlik potansiyelini

Ginzburg yakalamıştır. Yazar Tahta Gözler ve Güç ilişkileri kitabında ise simgeler, ritüeller ve söylemleri çözümlemeye yönelerek bunların analizin verisi ve kanıtı olarak nasıl kullanılabileceğine dair teorik çıkarsamalarda da bulunur.

Kişisel hayatındaki trajedinin Ginzburg’un yolunu seçmesinde muhakkak rolü vardır: babası İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından öldürülen bir komünist, annesi yazar Natila Ginzburg’du. Savaş dönemini annesiyle kaçıp saklanarak yaşamak zorunda kalan Ginzburg, “On yaşındayken… Bir gün Sergei Eisenstein’ın Film Anlamı adlı kitabına rastladım… Eisenstein’ın filmlerini henüz izlememiş olmama rağmen üzerimde bıraktığı etki çok büyüktü. Sonra yakın çekim üzerine yazdığı metni okudum ve bu benim için çok önemli hale geldi” diye anlatıyor. Eisenstein’den öğrendiği her tekil vakanın bir genelleme olasılığı taşıdığıdır. Ginzburg bu olasılıkların peşine düşmüştü.

-----
[*] Aniden ortaya çıkan, geçici ve büyük zihin karmaşası, bilişsel şok.
[**] Sürekli uyku, uyuşukluk hali.


https://tr.wikipedia.org/wiki/Carlo_Ginzburg

/././

Kamulaştırma geri dönüyor -Ümit Akçay-

Uluslararası Para Fonunun (IMF), Finans ve Kalkınma (Finance & Development) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan “Yeni kamulaştırma dalgası (The New Wave of Nationalization)” başlıklı makale, 2020’li yıllarda dünya ekonomisinde yeni bir kamulaştırma dalgasının yükseldiğine işaret ediyor. Yazıya göre hükümetler, özel işletmeleri ve stratejik kaynakları son 50 yılın en hızlı temposuyla yeniden kamu kontrolüne alıyor. 2016-2026 arasında kamulaştırılan varlıkların toplam değerinin 239 milyar ile 544 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor.


Burada kamulaştırma kavramını dar anlamıyla yalnızca devletin özel mülkiyete doğrudan el koyması olarak düşünmemek gerekir. Mulder’ın kullandığı anlamıyla kamulaştırma, farklı biçimler alabiliyor. Kimi örneklerde devlet doğrudan el koyuyor; kimi örneklerde karşılığı ödenerek özel şirketler, doğal kaynaklar ya da stratejik varlıklar kamu tarafından satın alınıyor; kimi durumlarda ise devlet, hukuki ve siyasal araçlarla özel mülkiyetin bir özel aktörden başka bir özel aktöre zorunlu satışını organize ediyor. Ortak nokta, özel mülkiyetin siyasal ve hukuki araçlarla ulusal kontrol altına alınması ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesidir.

Dört büyük kamulaştırma dalgası
Mulder’a göre son yüzyılda dört büyük kamulaştırma dalgası yaşandı.

İlki, 1930’larda Büyük Buhran koşullarında ortaya çıktı. Dünya ticaretinin daraldığı, sermaye hareketlerinin çöktüğü ve finansal sistemin sarsıldığı bu dönemde kamulaştırmalar esas olarak kriz yönetiminin parçasıydı. Devletler bankacılık ve finans sistemini ayakta tutmak, büyük sanayi iflaslarını önlemek ve temel altyapıyı korumak için devreye girdiler. Bu nedenle 1930’ların sektörel odağı bankacılık ve finans sistemi, krizden etkilenen sanayi kolları, demir yolları, havacılık, kömür ve petrol gibi temel altyapı ve enerji alanlarıydı.

İkinci dalga, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1940’ların sonlarından itibaren gelişti. Bu kez kamulaştırmalar daha sistematikti ve savaş sonrası karma ekonomi modelinin inşasıyla bağlantılıydı. Kamu mülkiyeti, yalnızca krizleri önleme aracı değil, yatırım önceliklerini belirlemenin ve kalkınmacı büyüme modelini örgütlemenin bir mekanizması haline geldi. İngiltere’de havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörleri; Fransa’da bankacılık, kömür, elektrik, telefon ve bazı büyük sanayi kuruluşları kamu kontrolüne alındı. Bu dönemdeki kamulaştırmaların sektörel odağı bankacılık, enerji, ulaştırma, haberleşme ve ağır sanayiydi.

Üçüncü dalga, 1970’lerde yükseldi. Bu dalganın arka planında antisömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri, Bretton Woods sisteminin çöküşü, doların değer kaybı, petrol şokları ve emtia fiyatlarındaki yükseliş vardı. Yeni bağımsızlaşan ya da bağımlı konumlarını değiştirmek isteyen Latin Amerika, Afrika, Asya ve Ortadoğu ülkeleri, yabancı sermayenin kontrolündeki doğal kaynaklar üzerinde daha fazla egemenlik kurmaya yöneldiler. Bu dönemde kamulaştırmanın sektörel odağı petrol, enerji, madenler ve doğal kaynaklardı. Dolayısıyla 1970’lerin kamulaştırma dalgası, büyük ölçüde doğal kaynak egemenliği etrafında şekillendi.

Mulder’a göre kamulaştırmalar açısından dördüncü dalga, içinde bulunduğumuz 2020’lerde yükseliyor. Bugünkü kamulaştırmalar, jeoekonomik rekabetin sertleştiği, tedarik zincirlerinin kırılganlaştığı, enerji dönüşümünün hızlandığı ve ulusal güvenlik kaygılarının ekonomik politikanın merkezine yerleştiği bir bağlamda gerçekleşiyor. Fransa ve Almanya’nın elektrik ve kamu hizmetleri şirketlerine müdahaleleri, İngiltere’nin demir yolları ve çelik sektöründeki adımları, ABD’nin nadir toprak elementleri üretimindeki stratejik hamleleri ve çeşitli ülkelerin lityum, altın, uranyum, nikel gibi kaynakları kamu kontrolüne alma girişimleri bu yeni dönemin örnekleri arasında yer alıyor.

Bu nedenle 2020’lerin sektörel odağı, geçmiş dalgalardan daha geniş ve daha stratejik bir karakter taşıyor: Elektrik, kamu hizmetleri, demir yolları, çelik, limanlar, savunma bağlantılı sanayi, kritik mineraller ve yenilenebilir enerji teknolojileri için gerekli stratejik girdiler. Başka bir ifadeyle yeni kamulaştırma dalgası, klasik kalkınmacı devletçilikten çok jeoekonomik rekabetin stratejik sektörlerine yoğunlaşıyor.

Yeni devletçilik ve yeni kamulaştırma
Geçtiğimiz aylarda özellikle Batılı ülkelerde sanayi politikasının geri dönüşü ile ilgili pek çok yazı yazdım. Türkiye’de ise “yeni devletçiliğin” siyasi temsilcisini beklediğine işaret ettim.

IMF çalışmasından yukarıda verdiğim uzun özet, bu yazıların bağlamına oturuyor. Devlet, uzun bir neoliberal aradan sonra üretim alanına geri dönüyor. Ancak bu dönüş her durumda toplumcu ya da eşitlikçi bir içerik taşımıyor. Çoğu örnekte devlet, üstlendiği yeni işlevlerle, sermaye birikiminin yeni küresel rekabet koşullarına uyarlanmasının başlıca aracı haline geliyor.

Bu tarihsel özet bize şunu gösteriyor: Kamulaştırma her dönemde aynı anlama gelmez. 1930’larda finansal çöküşe karşı kriz yönetimi, savaş sonrasında “karma ekonominin” kurucu aracı, 1970’lerde doğal kaynak egemenliğinin mekanizması, 2020’lerde ise jeoekonomik rekabetin ve stratejik sektörler üzerindeki devlet kontrolünün aracı olarak öne çıkıyor.

Her ne kadar yeni kamulaştırma dalgası, piyasa ekonomisini sonlandırma ya da özel sektörü ortadan kaldırma iddiası taşımasa da, sonuçta olan, solun yıllardır savunduğu kamulaştırma aracının, mevcut çoklu kriz döneminde sistem tarafından kullanılmaya başlanmasıdır.

Yıllar önce “kamulaştırma mı, kamusallaştırma mı” başlıklı bir tartışma yapmıştık. Önümüzdeki yazılarda o tartışmayı yeniden güncellemek, önümüzdeki dönemde geniş anlamdaki solun ve özel olarak sosyalistlerin konumunu ve taleplerini ele almak açısından önemli olabilir. Zira kamulaştırma geri dönüyor olabilir, fakat kamusallaştırmanın geri dönüp dönmeyeceği hâlâ siyasal mücadelenin konusudur.


/././

Kadir İnanır’dan Deniz Göktaş’a konfor alanlarını yerle bir etmek -Yücel Demirer-

77 yaşında hayata veda eden Kadir İnanır görkemli bir buluşma ile uğurlandı. Sanatçı dostları, siyasetçiler ve İnanır’ın ayrım göstermeden çok sevdiği halkı onu yalnız bırakmadı.


Hayat arkadaşı Jülide Kural’ın “Aslında o, halktır. Anadolu’dur ve bütün halkların dostudur. O yüzden de Rum’dur, Türk’tür, Ermeni’dir, Çerkes’dir, Boşnak’tır, Arap’tır ve tabii Kürt’tür. Bu dünyadayken ya da ayrılırken en büyük vasiyetidir memleketine; ‘O büyük barışı mutlaka biz halklar kuracağız’ der dünyanın en güzel gülümsemesiyle. Vasiyetin sorumluluğumuzdur, bir gün mutlaka sevgilim, mutlaka.” sözleriyle sonlanan konuşması pek çok kişiyi duygulandırdı, zihinlerde yankılandı.

Kadir İnanır, “Barışı görmeden ölmeyeceğim” cümlesini tekrar etmekten ve siyasal görüşlerini ifade etmekten vazgeçmedi. Bu uğurda risk almaktan çekinmedi. Emekçilerin ve mazlumların yanında, darbecilerin karşısında yer aldı.

Ters kelepçelenen komedyen

Deniz Göktaş, 1994 Ankara Mamak doğumlu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun. Kadir Has Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümünden yüksek lisansı var. Stand-up olarak tanımlanan gösteriler yapıyor; son gösterisinin adı: “Ölü Deniz”. Önce gösteriye ait sosyal medyada yayımlanan kısa bölümlere ‘erişim yasağı’ getirildi. Ardından malum çevrelerin hedef göstermesi sonucu “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” ve buna sonradan eklenen “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla İstanbul Havalimanında gözaltına alınıp, tutuklandı. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde çekilmiş ters kelepçeli görselleri servis edildi.

Keskin ama sakin bir mizah hattında ilerleyen genç komedyen gösterilerinde yaygınlaşan suç türlerinden Antik Yunan’a, medya ünlülerinden sporculara kadar pek çok konuya değiniyor. Ama en önemlisi meslektaşlarının ezici çoğunluğunun ısrarla uzak durduğu güncel siyaseti gündemine alıyor ve liderleri hicvediyor. “Eski Türkiye”de gündelik hayatın sevimli bir parçası olan ancak Erdoğan rejimi boyunca unutturulan siyasal mizahı başarıyla tazeliyor. Milyonları kahkahaya boğmakla yetinmeyip, başını kuma gömmeyen mizahın hayatta kaldığını da en iyi örnekleriyle gösteriyor.

Her iki sanatçı da sanat zemininin kayganlığına, derin güçlerin bu alanı kontrolde tutma hevesine ve ekonomik kazancın siyasal konulara bulaşmamaya endekslenmiş olmasına rağmen sanatlarını icra edip, değerlerine sahip çıktılar. Kolaycılığın ve görmezden gelmelerin ikliminde zoru seçtiler. Bu ısrarlarıyla yakıcı sorunlara ışık tutmakla kalmayıp, konforlu alanlarında kolayı tercih edenleri de boşa düşürdüler. Başka türlü bir tavrın mümkün olduğunu gösterdiler.

Konfor alanı, rahatsızlık alanı ve siyasal kontrol
Türkiye’nin baskı ve kontrol üzerinden şekillenen siyasal normları, toplumun her köşesinde susup sinme, konuşmak için “Doğru zamanı bekleme” örneklerini artırdı. Bu ‘dayatılmış normallik’ sürecinde, konfor alanlarını koruma karşılığında suskunluk ve teslimiyet adacıkları oluşturuldu. Özellikle sahip olduğu yetenek, bilgi ve birikim üzerinden toplumu etkileme gücü olanlara bu özelliklerinden dolayı sahip oldukları konfor alanını korumak için kafalarını kuma gömmeleri gerektiği dolaylı biçimlerde ifade edildi.

‘Konfor alanı’, kişinin kendini rahat hissettiği deneyimler ile rahatsız edici bulduğu deneyimleri ayırt etmek için kullanılan bir kavram. Ancak Türkiye’de ve diğer baskıcı ortamlarda kamuoyunda etkili kişilerin konfor alanının yok edilmesi tehdidiyle işletilen bir kontrol mekanizmasının varlığı hep etkili oldu. Bilinirliğe ve kamuoyunu etkileme gücüne sahip olanların muhalif bir siyasal pratiğin parçası olması konfor alanının yok edilmesi tehdidiyle önlenmek istendi. Ünlülerin insana özgü kendini koruma dürtüsü harekete geçirilerek toplumsal ve siyasal sorumluluklarını yerine getirme iradesi sakatlanmaya çalışıldı. “Eğer doğru bildiğini yaparsan konfor alanlarını rahatsızlık alanlarına çeviririz” tehdidi gündemden hiç düşmedi.

Kadir ve Deniz’in sessiz çoğunluğa mesajı
İktidarın rıza üretme kapasitesini yitirdiği, siyasal itiraz biçimlerinin hukuk ve hatta kanun dışı yöntemlerle engellendiği, yerleşik düzene meydan okuma sorumluluğunun dar bir kesimin omuzlarında kaldığı ve siyasal mobilizasyona her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulan günlerden geçiyoruz. Ülke siyasetinin sistemli bir biçimde baskıyla dizginlendiği bu çetin dönemde, kapsamlı siyasallaşmaların ve çoğalmanın yolunu arayan adımlar çok önemli.

İnanır ve Göktaş konfor alanlarını terk edip, “kral çıplak” demekten geri durmadılar. “Burada ve hemen şimdi” diyerek itiraz ettiler. Yetenekleri üzerine inşa ettikleri saygın ve bilinen isimlerini zora sokmaktan çekinmediler. Yitirecekleri onca şeye rağmen korkutma ve sindirme politikalarına teslim olmadılar. Aşikar olanı söyleyip, sorumluluklarına sırt çevirmediler. Bireysel konfor alanlarını bilerek ve isteyerek yerle bir ettiler. Dönüştürücü vizyonlarını sanat pratiklerine uygulayarak milyonlara cesaret verdiler, güzel gülüşleriyle umut oldular.

/././


Eğitim Sen: MEB'in tarihsel kavramları hafızalardan silme girişimleri kabul edilemez! -Hasan Can Bilici-

Eğitim Sen, “Kurtuluş Savaşı” kavramının ders kitaplarından çıkarılarak yerine “Millî Mücadele” ifadesinin getirilmesi kararının toplumsal yapıyı ve tarihsel hafızayı kökten değiştirme operasyonunun doğrudan bir parçası olduğunu bildirdi.
***
İstanbul - Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in basına yansıyan açıklamalarıyla netleşen, ders kitaplarından “Kurtuluş Savaşı” kavramının çıkarılarak yerine “Millî Mücadele” ifadesinin getirilmesi kararı ile ilgili bir açıklama yaptı. Siyasi iktidar, eğitim sistemini kendi ideolojik-siyasal hedefleri doğrultusunda dönüştürme hamlelerine bir yenisinin daha eklendiği vurgulanan açıklamada; “Bu hamle; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla topluma dayatılan gerici, piyasa merkezli, milliyetçi ve “tek din, tek mezhep” odaklı müfredat programının, toplumsal yapıyı ve tarihsel hafızayı kökten değiştirme operasyonunun doğrudan bir parçasıdır”! denildi.

“Bütüncül bir ideolojik saldırı ile karşı karşıya olduğumuz açıktır”

"Kurtuluş Savaşı" ifadesinin ders kitaplarından çıkarılmak istenmesinin, bu topraklarda halkların emperyalizme karşı verdiği çok boyutlu bağımsızlık mücadelesini sıradanlaştırma, cumhuriyetin kurucu felsefesini önemsizleştirme ve belli bir inanca dayalı bir saltanat rejiminden tarihsel kopuşu hafızalardan silme gayreti olduğu ifade edilen açıklamada; “Bu yönelim, cumhuriyetin laik, kamusal ve demokratik kazanımları yerine monarşik ve teokratik bir geçmişe duyulan özlemi açıkça ele vermektedir. Siyasi iktidarın ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim politikasını bir hesaplaşma olarak gündeme getirdiği bu tür öneriler bu nedenle tesadüf değildir.

Eğitim sisteminde bugüne kadar yaşanan köklü dönüşümün kurumsal çerçevesini çizen "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli", "sadeleşme" ve "beceri temelli yaklaşım" gibi yaklaşımlarla sunulsa da, özünde bilimsel, laik ve demokratik eğitimin kırıntılarını dahi ortadan kaldırmayı amaçlayan bütüncül bir ideolojik saldırı ile karşı karşıya olduğumuz açıktır” denildi

“Sadeleştirme denilen şey felsefi öi eleştirel düşünce yöntemlerinin ders kitaplarından ayıklanması”

Müfredatta yapılan yüzde 35’lik "sadeleştirme" hamlesinin, öğrencilerin ders yükünü hafifletmek için değil; evrensel bilimsel bilgilerin, felsefi derinliğin ve eleştirel düşünce yöntemlerinin ders kitaplarından ayıklanması için bir kalkan olarak kullanıldığının altı çizilen açıklamada; “Bilimin, aydınlanmanın ve rasyonel düşüncenin yerini tek bir inanç ve mezhep inanç merkezli kuralların ve "fıtrat" merkezli yaklaşımların aldığı bu model; sorgulayan nesiller yerine, biat ve itaat kültürünü içselleştirmiş makbul vatandaşlar yetiştirmeyi hedeflemektedir.

Maarif Modeli'nin getirdiği felsefi dönüşüm, eğitimi kamusal bir hak olmaktan çıkarıp piyasanın ve dini vakıf/derneklerin protokollerle kuşattığı kontrolsüz bir alana tahvil etmektedir. ÇEDES ve benzeri uygulamalarla kurumsallaşan bu model, okul içi pedagojik süreçleri tamamen dini referanslarla ve devlet yapısını monarşik bir otoriterlikle yeniden şekillendirme arzusunun açık bir yansımasıdır. Öğretim program metinlerine sinen ve pedagojik hiçbir karşılığı olmayan kavram setleri, eğitim bilimlerinin temel ilkelerini yok sayan, içe kapanık ve dogmatik bir toplum mühendisliği tasarımı sunmaktadır” ifadeleri kullanıldı.

“Anayasal bir suç niteliğinde”

Evrensel pedagojik ilkelerden tamamen yoksun, eğitim sendikalarının, üniversitelerin, bilim insanlarının ve konunun özneleri olan öğretmenlerin görüşlerinin kasıtlı olarak dışlanarak, kapalı kapılar ardında hazırlanan bu programın, anayasal bir suç niteliğinde olduğu vurgusu yapılan açıklamada şunlar söylendi; “Okulları eğitim mekanları, özgür düşünce alanı olmaktan çıkarıp siyasal iktidarın ideolojik laboratuvarı ve parti-devlet mekanizmasının insan yetiştirme merkezleri haline getirme hamlelerine karşı; laik, bilimsel ve kamusal eğitimi savunan tüm kesimlerin sessiz ve tepkisiz kalması beklenemez.

Eğitim Sen olarak Milli Eğitim Bakanını uyarıyor, böylesine tehlikeli bir toplum mühendisliği projesine karşı, bilimin, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bugüne kadar oluşturduğu tarihsel birikimi savunmayı kararlılıkla sürdüreceğimizin bilinmesini istiyoruz.”

/././

Fransa Ulusal Meclisi, 'polislere öldürme ehliyeti' tasarısını onayladı

Fransa'da Ulusal Meclis, sol partilerin "polislere öldürme ehliyeti" adını verdiği polislere silah kullanımlarına ilişkin "meşru müdafaa" zırhı sağlayan yasa tasarısını onayladı.

***

Paris'teki Ulusal Meclis Genel Kurulunda, yerel saatle 15.00'ten itibaren sol partilerin "polislere öldürme ehliyeti" adını verdiği, güvenlik güçlerine özgü bir "meşru müdafaa" zırhı sağlamayı amaçlayan tasarı ele alındı.

Merkez sağ, aşırı sağ ve hükümet kanadının da desteklediği tasarı, 199 "hayır" oyuna karşı 313 "evet" oyuyla kabul edildi. 5 milletvekili çekimser kaldı.

Solcu milletvekilleri söz konusu tasarıya "polislere öldürme ehliyeti" verdiğini savunarak karşı çıktı.

Gergin geçen genel kuruldaki oylamanın sonuçları açıklandıktan sonra, Meclis'te ziyaretçi bölümünde bulunan Fransa'da polis ateşi mağdurları toplulukları temsilcileri, "Adalet olmazsa, barış da olmayacak" sloganları attı.

Yasa tasarısının Parlamentodan geçmesi halinde Fransa'daki mevzuat kapsamında belirlenen koşullarda silahını kullanan güvenlik güçleri, görevleri sırasında meşru müdafaa kapsamında hareket etmiş olarak kabul edilecek.

Tasarıyla birlikte, silahlarını orantısız bir şekilde kullandıklarına dair delil olması halinde, polis ve jandarmalara sağlanan meşru müdafaa "zırhı" geçersiz sayılabilecek.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) Fransa şubesinin X sosyal medya platformundan yapılan açıklamada, "Ulusal Meclis, polislere 'öldürme ehliyeti' veren yasayı oyladı. Bu, utanç oylaması." ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, söz konusu tasarının polisin açtığı her ateşi otomatik olarak "meşru" kabul ettiği belirtildi.

Ülkede son yıllarda, Arap ve siyahi gençlere yönelik artan polis şiddeti nedeniyle, farklı kuruluşlar ve solcu siyasetçiler, tasarının polis kurşunuyla ölenlerin sayısını artırmasına yol açabileceğini belirtiyor.

Tasarıya karşı çıkanların Meclis sitesinde başlattığı imza kampanyası şu ana kadar yaklaşık 341 bin imza topladı.

Yasa tasarısı bundan sonra Parlamentonun üst kanadı olan Senato'da ele alınacak.

Fransa'da bir tasarının Parlamentodan geçmesi için Senato ve Meclis'in aynı metin üzerinde anlaşması gerekiyor.


***
EVRENSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-

Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam- Şahsi düşüncem...