Tutunamayanlar!..-Umur Talu-
Bir insanı hayattan, kendi hayatından vazgeçiren sebepleri sadece “kişisel bunalım”la açıklamak mümkün değil. Onlar bir ülkenin tüm şiddetinin, adaletsizliğin, umutsuzluğun bazen uzun süre bazen bir anda gırtlaklarına yapıştığı nefessiz kalanlar.
Dörtyüzyirmibinyediyüzkırküç lira. 26 yaş.
Bilecikli 26 yaşındaki genç ehliyetsiz araçla “Dur” ihtarına uymayınca yakalandıktan sonra yazılan ceza böyle. Onun kendine verdiği ceza ise kendi elinden ölümü.
Amazon işçisi Mehmet ise, iddialara göre mobbing ve baskı uygulayanlara bir ceza veremediği için kendisini ölümle cezalandırdı.
Emekli polis Memduh, 54 yaşındaydı. Özel güvenlikçi. Çalıştığı işyeri kapanınca işsizlik, borç belki, umutsuzluk, kahroluş. Artık baş edemediği düzenin cezasını o da kendine kesti.
İshak Şanlıurfa’da hudutta askerdi. Ne olduysa artık, belki azar, belki hakaret, belki baskı, belki bunalım. Tüfeği çenesine…
74 yaşında kanser tedavisi görüyordu. Ne ve nasıl tedavi gördüğünü, görüp göremediğini bilemiyoruz. Kanserden önce davrandı, bıçağı boğazına… Sadece Sakarya’da altı ayda intihar eden 40 kişinin arasına katıldı.
Irmak Ayşe öğretmendi, bilirsiniz. Mobing, baskı, manevi şiddet ve belki ötesi. Kendi ırmağına attı kendini.
Ücretlerini alamayan üç TOKİ işçisi 30 metrelik vinçin üstüne çıkmıştı ki, hani ölümüne mi, bilemeyiz; neyse ki…
Yaşıyoruz ya, iyi ya da kötü, artık nasılsa, nasıl hissediyorsak, arkamızda hep sonbahar, hep yapraklar düşüyor, çiçekler soluyor, çocuklar, gençler, kadınlar, askerler, polisler, öğretmenler, kredi ve kart borçluları, evladına ekmek götüremeyenler, haksızlığa-baskıya uğrayanlar “ceza”yı kendilerine kesiyor.
Genç kız ve kadın “intiharları”nda zaten kendi hayatına son ile cinayet arasında gidip geliyor şüphe. Balkondan, pencereden atlayanlar atladı mı, düştü mü, atıldı mı, itildi mi?
Burası hoyrat bir ülke. Sadece şiddetin, devlet şiddetiyle birlikte artarak kuşattığı insanlar yaşamıyor; aynı zamanda şiddetten kurtulmak için o şiddetin en uç noktasını kendi bedenine, kendi hayatına, gençliğine uygulayarak aramızdan düşenler o kadar çok ki.
Bu umutsuzluk çukurunda, dillerin uzandığı hayat çölünde tutunacak bir el, bir dal, bir umut bulamadığını, kötüden, daha kötüsünden kaçmak isteyenlerden bir “ölüler ordumuz” var.
Bir insanı hayattan, kendi hayatından vazgeçiren sebepleri sadece “kişisel bunalım”la açıklamak mümkün değil. Onlar bir ülkenin tüm şiddetinin, adaletsizliğin, umutsuzluğun bazen uzun süre bazen bir anda gırtlaklarına yapıştığı nefessiz kalanlar.
Yaşıyoruz, bazen şaşıyoruz, geçip gidiyoruz. Cehennemin zebanileri ise acaba daha kimlerin hayatını zehrederiz dercesine adeta, tam yol.
Aileden işyerine, okullardan işsizliklere, atanmayan öğretmenden amir baskısını artık kaldıramayana, evladından utanandan kendinden utanana, borcu borçla kapatamaz hale gelenden hayallerini kuramaz hale gelene…
“Hoyrat düzen”in ezip geçtiği insanlar üst üste yığılıyor: Yılda 2 binden fazla işçi, 300 kadar kadın katline, çocukların harcanmasına; kolluk kuvvetindekilerin kulluktan tükenmişlikleri, gençliğinde çoktan yaşlananların umutsuzluğu, emekliliğinde ölüme mahkûm sayılanlar ekleniyor.
“Aşağılama, hor görme” üstünde tepinen, adeta taammüden sessiz ve nefessiz bırakmaya kurulmuş, kurgulanmış vicdansız, adaletsiz, hakkaniyetsiz bir düzenin kurbanlarını da aranızda aklınıza getirmeniz, aklınızda tutmanız dileğiyle!
/././
Dünün yargıçları -Sami Selçuk-
Unutulmamalıdır ki, her şeyden önce bir canlıdır, yargıç. Yani alınyazısında Kafka bilgeliğiyle bir böcek de olabilme olasılığı bulunan biridir. Dolayısıyla insan, yargıç olarak doğada yer almanın ayrıcalığına, felsefesine göre davranmalıdır.
Mecelle’nin deyişiyle “Hâkim (yargıç); hakîm (bilge), fehîm (anlayışlı yani düzen, denge ve sonuçları gözeten), müstakîm (sağlam) ve emîn (doğru ve güvenilir), metîn (dirençli), mekîn (ölçülü ve sakınımlı)” (m. 1792) olmalıdır.
Çünkü yargıç, Nelson Mandela’nın (1918-2013) tanımıyla “İyi bir kafa ile iyi bir yüreğin birleşimi”yle bütünlük kazanan adaletin dağıtıcısıdır. Dolayısıyla her yargıç, adaletsever (justicier), insansever (humaniste), insanlıksever (panhumain) olmak zorundadır.
Ancak, unutulmamalıdır ki, her şeyden önce bir canlıdır, yargıç. Yani alınyazısında Kafka bilgeliğiyle bir böcek de olabilme olasılığı bulunan biridir. Dolayısıyla insan, yargıç olarak doğada yer almanın ayrıcalığına, felsefesine göre davranmalıdır.
Bunun için birinci olarak Mecelle’nin yukarıdaki maddesi ve onu izleyen yargıçlarla ilgili etik hükümleri, yargıçlar ve yargılamada görev alan bütün hukukçular tarafından sık sık okunmalı, irdelenmeli; her yargıç, olayı ve uygulayacağı hukuku ve hukuksal sorunu (questia juris) iyice kavradıktan, kendisine yeten önemli olguları ilkesel temelde gözeterek, insanı özgürleştirerek adalet ölçütü içinde kararını vermeli, karar verirken de sadece önündeki davadan değil, bütün hukuk dizgesinden (sistem) sorumlu olduğunu ve dizge içinde hukuka yaslanan, ancak özgür gerekçelerle dengelenen kararlar vermek zorunda bulunduğunu (Çataloluk, Gökçe, Hukuk sistemi ve Autopoiesis, İstanbul, 2012, s. 6, 7, 162, 172) hiç, ama hiç unutmamalıdır.
İkinci olarak, her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, Mecelle’deki bu düzenlemenin Türk yazılı hukukuna, dogmatiğine ancak on dokuzuncu yüzyılda girebildiğini de hiçbir zaman unutmamalıdır.
Üçüncü olarak, yine her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, bu yargıç tanımının odağında yer alan sözcüğün felsefe ağırlıklı bir terim olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır: “Hakîm (bilge).”
Dördüncü olarak, her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, aslında “hakîm” (bilge) teriminin yargıçta bulunması gereken bütün öbür nitelikleri, özünde taşıdığını da hiç unutmamalıdır. Çünkü her bilge (sofós, sapiens, sage), aynı zamanda anlayışlı, doğru ve güvenilir, saygın, dirençli, ölçülü ve sakınımlı, bilgili (malumat, cognitio) ve bilinçlidir (kültür ve irfan sahibi, gnostique).
Kanımca beşinci olarak yargıç, Hz. İsa’nın ünlü “dağ vaazı”nda sözünü ettiği her inançlı insan gibi, duyarlı ve etik bir adalet ölçütüyle toplum içinde bozulan barışı sağlamakla yükümlüdür.
Zira Levinas’ın vurguladığı üzere, “Etik boyuttan yoksun bir hukuk, devletin kendi çıkarlarını haklı çıkarma aracıdır.”
Son olarak da yargıç, 2002 Kasımında Lahey’de ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yarkurulunun (komisyon) 23 Nisan 2003 tarihli oturumunda ve de Türk Yargıtayı tarafından benimsenmiş olan yargıçlarla ilgili, Şubat 2001 tarihli savcılarla ilgili 2005 tarihli Budapeşte ilkelerini, her yargıç, her savcı, her avukat, kısaca her hukukçu sık sık okuyup özümsemelidir.
Bunları okuduğumuz zaman aslında Mecelle ile uluslararası hukukun aynı doğrultuda olduğu görülecektir.
Nitekim 2006’da HSK, 2007’de Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, bu ilkeleri benimsemiştir.
Özetle yargılama erki, çağdaş (contemporain) ve çağcıl (moderne) bir devlette ve ülkede hukukun ne dediğini söyleyen (juris-dictio) bir güçtür. Çünkü yarınlar, ekonomik gelişme dâhil, kısaca her şey, bu gücün dokunulamaz olup olmadığına göre biçimlenecektir.
Özetle bütün bunlar, yargılama erki içinde görev yapan “yargıç kimliği”nin sıra dışı bir konumu olduğunu ortaya koymaktadır. Zira yargıç, duruşmayı (tartışma) yürütürken duruşmanın (tartışma) her ilkesine kesinlikle uyacak, dâhice bir düş gücüyle, Stefan Zweig’ın belirttiği gibi, nasıl Macellan, denizlere açılırken filosunun bütün gereksinmelerini, bütün yoksunlukları, güçlükleri; nasıl Napoléon, Alpler’den geçmeden önce seferin belirli günlerinde ve yerlerinde ne kadar barutun, kaç çuval yulafın vb. gerektiğini ayrıntıyla düşünerek yola çıkmışsa, yargıç da, son kararını vermeden önce taraflar ya da sanıklar açısından her olasılığı düşünecektir, düşünmek zorundadır.
Peki, özellikle ülkemizde bu ilkelere, bu duruşlara, tutumlara, bu hukuksal, etik ve ahlak buyruklarına her zaman uyulmuş mudur?
Ne yazık ki, hayır.
Hatta bazen hiç uyulmadığı gibi, bunlar sık sık çiğnenmiştir bile.
Her şeyden önce yargılamanın “kamuya açıklık ilkesi”ne göre yapılması öylesine önemlidir ki, Merhum Melih Cevdet Anday, bir denemesinde, uygarlığın temelinde bu ilkeye göre yapılan Sokrates’in “Savunması”nın (Apologia)yattığını belirtmiştir (Tarih önünde, Cumhuriyet, 13.11.1981).
Kanımca o gün de haklıydı, yazarımız; bugün de.
Zira karşılaştırınız, lütfen. MÖ 399 yılında doğal yargıç ilkesine göre oluşturulan mahkemede “kamuya açık yargılama” sonucunda ölüm cezasına hüküm giyen Sokrates’in nasıl yargılandığını, birbirini doğrulayan üç ayrı kaynaktan ayrıntılarıyla sadece onca yüzyıl sonra değil, onca bin yıl sonra bile bilmekteyiz.
Buna karşılık onu yargılayan yargıçların hiçbirinin adını bilmemekteyiz.
Oysa Sokrates’ten 2280 yıl, yani 23 yüzyıl sonra 1881 yılında Mithat Paşa’nın doğal yargıç ilkesine aykırı olarak, bir kişi, yani eylemler sonrası doğal yargıç ilkesi çiğnenerek yalnızca Mithat Paşa ve de hukuk açısından ölümcül bir günah için kurulan, bu yüzden hukuk tarihinin olumsuz yargısından asla kurtulamayan, hiçbir zaman da kurtulamayacak olan “Çadır Mahkemesi”nde nasıl yargılandığını ayrıntılarıyla bilememekteyiz. Görünen odur ve ne yazık ki hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.
Çünkü varsayımlara dayanan ve birbirleriyle çelişen kaynaklara karşın duruşma, doğru hukuk terimiyle tartışma,çoğu zaman açık değil, gizlidir, yani karanlıktır.
“Karanlık” ise, vaktiyle Cervantes’in dediği gibi, “Bütün günahların üstünü örten bir yorgandır.”
Ancak bütün bunlara karşın onu yargılayan yargıçların ve iddia makamında bulunan savcının kimler olduklarını günümüzde bile bilmekteyiz.
Peki, neden böyledir?
Çünkü yargılamaya katılan yargıçlar, tıpkı hükümeti deviren, TBMM’yi ortadan kaldıran 1960 darbesi sonrası Yassıada Mahkemesi gibi, suç konusu eylemden sonra oluşturulmuş yapay bir mahkemenin yargıçlarıdır; dolayısıyla mahkeme, doğal mahkeme değil, yargıçlar da, doğal yargıçlar değildirler.
Zira savcı dâhil, bunların içinde daha önce kendileri ya da yakınları arasında sanık Vali ve Sadrazam Mithat Paşa tarafından cezalandırılanlar bile bulunmaktadır.
Sözgelimi, Mahkeme Başkanı Kadı Sururi Efendi, yolsuzlukları yüzünden Mithat Paşa tarafından meslekten atılmış biridir.
Bırakın yargıçları savcı bile yansız değildir. Üstelik bunlar önyargılıdırlar da. Çünkü iddianameyi (ithamname), Adliye Nazırı Cevdet Paşa, Mahkeme Başkanı Sururi Efendi, Savcı Latif Bey, Mabeyinci Ragıp Bey, birlikte hazırlamışlardır (Tiryakioğlu, Samih, Dünya Tarihinde Büyük Siyasi Davalar, İstanbul, 1963, s. 128-143).
En önemlisi ve acısı da, yargılama sırasında yetiştirdiğimiz büyük hukukçularımızdan ve Osmanlı döneminde yapılmış en iyi yasalardan biri olan Mecelle’de en çok emeği geçen Adalet Bakanı Ahmet Cevdet Paşa, iddianameyi hazırlamakla yetinmeyip, daha da ileri giderek, yargıçların arkasındaki bir koltuğa oturmuş, mahkeme yargıçlarına ve savcısına durmaksızın buyruklar vermiş; bunun üzerine sanık Mithat Paşa dayanamayıp yargıçları azarlamıştır.
Evet, iki Paşa, birbirine düşmandır.
Nitekim bu yüz karası durumu, Mithat Paşa, “İtham mazbatasının yalnızca iki yerini sahih ve doğru buldum. Birisi, başındaki besmele, diğeri nihayetindeki tarihtir” diyerek anlatmış, böyle bir iddianameye göre yargılanmış, sonuçta hüküm giymiş, Sultan Abdülhamid’in buyruğuyla 7 Mayıs 1884 (61 yaşında) tarihinde Albay Mehmet Lûtfi ve Binbaşı Bekir Beyler tarafından Taif’te boğulmuştur (Tiryakioğlu, Samih, Dünya Tarihinde Büyük Siyasi Davalar, İstanbul, 1963, s. 128-143).
Kısaca bu yüz karası davada Adalet Bakanı ve yargıçlar, yansızlık, nesnellik, kendi inanç ve görüşlerinden arınma ilkelerine, ne yazık ki, asla uymamışlardır.
Özetle “Mecnun ve mâtuh ve sabinin kefâleti sahih olmaz” diyen ve asla “mâtuh” olmayan, ancak bu cümle içinde “cahil” sözcüğünü unutan, tarihin büyük hukukçu dediği Ahmet Cevdet Paşa’ya hiç kuşkusuz bu tutumlar, hiç mi hiç yakışmamıştır.
Görüldüğü üzere, bu açılardan sicilimiz, ne yazık ki, hiç de parlak değildir.
Nitekim yirminci yüzyılda yaşanan bir başka utandırıcı örnek de, demokratik düzene geçildikten sonra bundan 65 yıl önce yaşanan ve Çadır Mahkemesinden hiç ders alınmayıp doğal yargıç ilkesi çiğnenerek kurulan Yassıada Mahkemesi ve yargılamalarıdır. (mstfkrc yorum: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan davası da unutulmamalıdır!...Verilen örneklerde yer almalıdır!...)
/././
Özel'den Çankaya Belediyesi operasyonuna ilk tepki: AKP yargı kolları, dimdik ayaktayız; bu da size dert olsun!
CHP lideri Özgür Özel, Ankara Çankaya Belediyesi'ne düzenlenen operasyonla ilgili olarak; "Bir gizli tanık oldu. İftira atıyor, onunla belediyemize operasyon yapıyorlar. İstanbul'dan Ankara'ya operasyon savcıları devşirenlere şunu söylüyorum; sabah 05.30'da Hüseyin Can'a dedim ki 'programı kesip dönebilirim.' 'Genel Başkanım, siz programa devam edin. Siz yürümezseniz her şey durur' dedi. Hüseyin Can, evladım gibi evladım! Bizi durdurmaya çalışanlara, AKP yargı kollarına şunu söylüyorum; dimdik ayaktayız. Bu da size dert olsun!" ifadelerini kullandı. https://t24.com.tr/politika/ozelden-cankaya-belediyesi-operasyonuna-ilk-tepki-akp-yargi-kollari-dimdik-ayaktayiz-bu-da-size-dert-olsun,1335334
***
CHP'li Ankara Çankaya Belediyesi'ne "suç örgütü kurma ve rüşvet" operasyonu: Başkan Güner dâhil 36 kişi hakkında gözaltı kararı; evi yedek anahtarla girilip arandı.
CHP'li Ankara Çankaya Belediyesi'ne operasyon düzenlendi. Polis, Çankaya Belediyesi'ne ait binalarda arama çalışması başlattı. Hakkında gözaltı kararı olduğu öğrenilen Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner, "Sabah saatlerinde belediye binamızda ve bürokratlarımızın evlerinde gerçekleştirilen arama dolayısıyla operasyondan haberdar olmuş bulunuyoruz. Önceden planlı olduğu üzere birkaç saat içerisinde Ankara’da olacağım. Bunu ilgili tüm makamlara da bildirdim. Yine evimde arama yapmak üzere gelen ekiplere de yedek anahtar ulaştırdım ve bütün arkadaşlarımızdan emniyet güçlerimize yardımcı olmalarını istedim" dedi. Başsavcılıktan yapılan açıklamada; "Aralarında Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner’in de yer aldığı toplam 36 şüpheli hakkında suç örgütü kurma, suç örgütüne üye olma, rüşvet alma, rüşvet verme, ihaleye fesat karıştırma suçlarından gözaltına alınmalarına ve adreslerinde arama, el koyma işlemi yapılmasına karar verilmiş, bu kapsamda şüphelilerden 27’si gözaltına alınmıştır" ifadelerine yer verildi. https://t24.com.tr/gundem/chpli-ankara-cankaya-belediyesine-operasyon-cok-sayida-gozalti,1335282
***
T-24




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder