Peki ya görüntü olmasaydı?-Gözde Bedeloğlu-
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde, bir gencin elinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinin yazılı olduğu pankartla sahneye çıkması, ardından yaşanan “kriz” ve devlet ricalinin jet hızıyla kınama yarışına girmesi... Nereden baksanız tam bir “haftanın mağduriyeti” tasarımıydı. İddiaya göre muhafazakâr bir genç, seküler bir üniversitede inancından ötürü engellenmiş, eski Türkiye’nin vesayetçi zihniyeti bir kez daha hortlamıştı. YÖK ışık hızıyla soruşturma başlattı, valisinden parti sözcüsüne kadar herkes kınama kürsüsündeki yerini aldı. Sonra ne mi oldu? Araya can sıkıcı bir detay, yani “gerçek” girdi.
Ortaya çıkan görüntüler, iddia edilen o “müdahaleyi” bir türlü doğrulamıyordu. Fiziksel bir engelleme yoktu; aksine söz konusu öğrenci yaklaşık altı dakika süren seremoni boyunca, arkasında diğer arkadaşları dikilirken pankartını gayet sakin bir şekilde taşımaya devam etmişti. Ortada bir linç değil, her mezuniyette görebileceğiniz türden bir kadraj itiş kakışı ve rektörlüğün deyimiyle “kişisel bir sürtüşme” vardı. İşte tam bu noktada, akıllara düşen o soru: Peki ya görüntü olmasaydı?
***
Eğer o altı dakikalık kayıt yayınlanmasaydı, bugün neyi konuşuyor olacaktık? Evet, hafızamız bizi yanıltmıyor. Görüntülerin olmadığı, daha doğrusu “bir türlü yayınlanamadığı” o meşhur olayı çok iyi hatırlıyoruz. Akla hemen Kabataş geliyor, değil mi? “Deri pantolonlu, üstleri çıplak adamların, başörtülü bir kadını darp ettiğine” dair ortaya atılan o absürt, o inandırıcılıktan fersah fersah uzak senaryo günlerce bu ülkeye gerçekmiş gibi anlatılmıştı. Dönemin iktidar medyası çalışanları “Görüntüleri izledim, çok feciydi” diye ekranlarda boy gösterirken, dönemin başbakanı Erdoğan “Görüntüler var, cuma günü yayınlayacağız” demişti. O cuma bir türlü gelmedi, çünkü öyle bir görüntü hiç olmamıştı.
Yeditepe’deki olayda ise “küçük” bir fark var: Bu kez görüntü mevcut ama olay yine anlatıldığı gibi değil. Ama değişmeyen şey, toplumun fay hatlarını kaşıma, yapay bir mağduriyetten siyasi rant devşirme hevesi. Üstelik pankartta yazan ayet ne güzel, ne kadar manidar bir hatırlatma yapıyor: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bir hukuk fakültesi mezuniyetinde bu çağrının yapılması, tam yerine rast gelmiş. Çünkü bugün bu ülkede yargıdan, hukuk sisteminden tam olarak beklediğimiz şey bu: Dürüstlük, adalet ve her koşulda dosdoğru olabilmek.
***
Adalet Bakanı her kürsüye çıktığında yargı bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden bahsededursun; hafızamız bizi yine yakın geçmişe götürüyor. Donald Trump’ın her bulduğu fırsatta “Rahibi (Brunson) Türkiye’den şak diye istedim tak diye aldım” diye övünmesini unutmak ne mümkün? Ya da o dönem gönderilen, diplomatik nezaketi geçtik, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan o rezil mektubu? Trump bu konuyu o kadar çok seviyor ki her fırsatta tekrarlıyor. Ve biz bugün, bırakın yargı bağımsızlığını, sıradan vatandaşın en temel anayasal hakkı olan “savunma hakkının” bile fiilen gasp edildiği bir hukuk ikliminden söz ediyoruz.
Ezcümle; mezuniyet kürsüsünde bir ayetin yazılı olduğu pankart açıp “Beni engelliyorlar!” diye mağduriyet devşiren genç arkadaş, bu sayede Türkiye’nin en büyük yapısal sorununa da parmak basmış oldu. Ama keşke o “dosdoğru ol” çağrısı; hukuku kişilere, siyasi gündeme veya okyanus ötesinden gelen telefonlara göre eğip büken koca bir sisteme karşı yapılmış olsaydı. Dosdoğruluk bunu gerektirir.
/././
İstanbul Erkek, Kabataş, KAL, Vefa: Köklü okullara tırpanın tablosu -Semra Kardeşoğlu-
LGS’de tercihlerinin başlamasına üç gün kala kentlerin en eski liselerinde kontenjanların ne kadar budandığı ortaya çıktı. Zaten çok zor olan dezavantajlı çocukların Boğaz kıyısında parasız yatılı okuma ihtimali daha da azaldı.
Önce gazetemiz yazarı Feray Aytekin Aydoğan ardından eğitim muhabiri Deniz Güngör yazdı. Liselere Giriş Sınavı sonuçlarının açıklanmasının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ‘Rota Maarif’ adını taşıyan bir tercih programını önceki gün açtı.
YÖK Atlas benzeri bir program daha önce yayımlanan kılavuz yerine getirildi. Bu vesileyle birkaç kez gündeme taşınan MEB’in en son ‘proje okul’ dediği, aslında kentlerin en eski liselerinin, Anadolu ve fen liselerinin kontenjanlarında nasıl bir değişikliğe gidildiğini gördük.
Ortadaki tablo hayli dikkat çekici. Zira LGS’de büyük bölümü yüzde 1-3’lük dilimden öğrenci alan bir başka deyişle ilk bin ila 2 bine giren öğrencileri kabul eden liselerde çok ciddi bir kontenjan budanmasına gidildiği görüldü. Yani çocukların okumak için gece gündüz test çözdüğü, hemen her mezununun ülkenin en iyi üniversitelerine girdiği, yurt dışında en iyi üniversitelere kabul aldığı liselerden söz ediyorum. Hazırlık sınıfında bir dili neredeyse kusursuz öğreten okullar. Büyük bölümü tüm bilim alanlarında farklı bakış açısına sahip, edebiyata düşkün, şiiri seven çocuklar yetiştiren okullar .
BOĞAZ’DA OKUMA İHTİMALİ YOK EDİLDİ
Bu okulların bir bölümünde pansiyon ayrıcalığının olması, maddi durmu yetersiz çocukların parasız yatılı imkanı tanıyabiliyor. Ülkenin en doğusundan gelip Boğaz kıyısındaki Kabataş Erkek Lisesi’nde okuma, hatta ömründe ilk ve belki son kez Boğaz’a bakan bir yatakhanede uyuyabilme ayrıcalığıdır bu okullar.
Gerçi durumu herkes biliyor. Uzunca süredir köklü liselere girebilenler ailesinin eğitim düzeyi yüksek, önemli bir kesimi özel okulda eğitim almış, özel dersler ve kurslarla beslenmiş çocuklar. Eğitimde son 20 yılda daha da derinleşen eşitsizlik liselerin sonuçlarına da yansıyor. Ama yine de bu son kararlarla dezavantajlı bir çocuğun bu liselerdeaz da olsa okuma imkanı açıkça elinden alınıyor. Isparta’nın bir köyünden gelen öğrencinin Vefa Lisesi’nde bir dili mükemmel öğrenme şansı yok denecek kadar azalıyor. Şimdi yılların Kadıköy Anadolu Lisesi’nde kontenjanın 30 kişi düşürülmesinin gerekçesi nedir? Okul ilgi mi görmüyor, sınıflar mı kalabalık? Buna anlaşılabilir bir yanıt verildi mi? Eğitimde bu kadar sorun varken Anadolu liseleri, fen liseleriyle neden bu kadar uğraşılıyor? Bu kurumlardan bir türlü “istenen nesil” çıkmadığı için mi? Bu soruları tekrar tekrar sormakta fayda var.
ŞAMPİYON ÇOCUKLAR HANGİ OKULLARDAN?
Tüm bu soruları sorarken, LGS şampiyonlarına yakından bakmakta fayda var. Şampiyon olan 452 öğrenciye ilişkin bir bilgi vermeden, 2010’lara kadar bu tür sınavlarda sayılı öğrencinin (3- 5 gibi) birinci olduğunu hatırlatalım. Sonra ne olduysa binlerin dahi üstüne çıktı birinciler! Bu yıl da devlet okullarında okuyup birinci çıkan öğrenciler haber yapılıyor. Ama ayrıntısına bakalım, pek çoğu aynı zamanda bir dershane birincisi. Yani destek alıyor. Şampiyonlar için kısa bir internet araştırması yaptım. Sonuç şu, LGS’de en çok şampiyon çıkaranlar yine özel okullar. Bilfen okulları 35, Bahçeşehir 31, Final okulları 26, Malatya Çamlıca Koleji 6 birinci çıkarmış. Tablonun bu yönünü unutmadan bakalım meseleye.

/././
Kontenjan krizi -Feray Aytekin Aydoğan-
Bugün açıklanacak LGS sonuçları öncesi köklü liselerin kontenjanlarının düşürülmesi tepki çekti. Akademik liselerin kontenjanları sınırlandırılırken öğrenciler imam hatip, meslek veya özel okullara adeta mecbur bırakılıyor. Nitelikli eğitime erişim giderek zorlaşıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), Liseye Geçiş Sistemi (LGS) sonuçlarının açıklanmasına bir hafta kala ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde değişiklik yaptı. Merkezi sınavla öğrenci alacak liselerin belirlenme usulleri yeniden düzenlendi. Anadolu liselerinin merkezi sınavla öğrenci alan okul olma süreçleri zorlaştırıldı. Tüm okul türleri için ise son karar süreci bakan onayı ile tamamlanıyor.
Yıllardır sürdürülen okullaşma politikası Fen, Anadolu, Sosyal Bilimler gibi akademik liselerin sayısının, kontenjanının azaltılması, sınırlandırılması, imam hatip ve meslek liselerinin sayı ve kontenjanlarının artırılması hedefiyle sürdürüldü. Son yönetmelikte akademik liselerin sayı ve kontenjanlarının sınırlandırılması hattının izlerini taşıyor.
Yalnızca 2025’te Fen, Anadolu ve Sosyal Bilimler liselerinin kontenjanı 4 bin 80 azaltılırken imam hatip ve mesleki ve teknik liselerin kontenjanları bin 919 artırıldı.
2026 yılı için de çok sayıda köklü lisenin, sınavla öğrenci alan okulların kontenjanında azaltılmaya gidildiği okul idarecileri, psikolojik danışman ve rehber öğretmenler tarafından velilerle, kamuoyu ile paylaşılıyor.
Örneğin kontenjanların Kabataş Erkek Lisesi’nde (İngilizce) 90’dan 60’a, Vefa Lisesi’nde 150’den 120’ye, İzmir Atatürk Lisesi’nde (İngilizce) 180’den 150’ye, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde 180’den 150’ye, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’nde 150’den 120’ye düşürüldüğü açıklanıyor.
Öyle bir okullaşma politikası, sınav ve yerleştirme sistemi inşa edildi ki akademik liselerin sayısı ve kontenjanı sınırlı olduğu ve her yıl kontenjanları azaltıldığı için çocuklar ya imam hatip liselerine veya meslek liselerine ya da istemediği okul türüne yerleştirilmemek için özel okullara mecbur bırakılıyor. Sistemin kendisi seçme hakkını, her öğrencinin istediği okulda, okul türünde okuma hakkını ortadan kaldırıyor. Akademik, nitelikli eğitimin ancak ücret karşılığı ulaşılabileceği bir okullaşma politikası, sınav ve yerleştirme sistemi inşası hızlandırılıyor. Bu sistemin sonucu olarak kaybeden çocuklar, kazanan özel okullar oluyor. Liselerde özel okullaşma oranı %24,81’e ulaşmış durumda.
Çocuklar yaşamlarının en güzel yıllarını elemeye, rekabete dayalı sınav merkezli bir eğitim sistemi ile yaşamak zorunda bırakılıyor. Yoksulluğun ve eğitimde eşitsizliğin her geçen yıl daha da derinleştiği günlerde veliler temel gereksinimlerinden dahi vazgeçerek bütçesinin önemli bir kısmını eğitim için harcıyor.
Yaşanan hakikat bu iken sınav sonuçlarının açıklanmasına sayılı günler kala sınavla alan okulların belirlenmesinde yönetmelikle usul değişikliği açıklanıyor. Köklü liselerin, merkezi sınavla öğrenci alan okulların kontenjanlarında azaltılmaya gidildiği paylaşılıyor.
Açıklanan takvimle bugün LGS sonuçları açıklanacak. Aynı zamanda tercihlere esas kontenjan tabloları da ilan edilecek. Akademik liselerin kontenjanlarının geçmiş yıllarda olduğu gibi azaltılması durumunda yüzlerce çocuğun hayalleri, eğitim aracılığıyla geleceğini değiştirme umudu ellerinden alınacak.
/././
‘Hangi dağ efkârlıysa’ her zaman orada oldu -Semra Kardeşoğlu-
Yazdığı yüzlerce şiirle sayısız kişinin hayatına dokunan, “Bir aydın nasıl olmalı?” sorusuna yaşamıyla yanıt veren şair Ahmet Telli bugün son yolculuğuna uğurlanıyor. Dilimizde şimdi o soru: “Gidersen kim sular fesleğenleri/Kuşlar nereye sığınır akşam olunca” ve hep umut “Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün.
”Kaç kuşak onun şiirlerini ezberleyip, dilinden düşürmedi. Bestelenen şiirlerini yüzlerce kez dinledi, her seferinde bir başka tat alarak, sevinerek, öfkelenerek. “Büyük aşklar yolculuklarla başlar/ ve serüvenciler düşer bu yollara ancak” demişti.
Her okunduğunda insanın yollara düşesi gelirdi bir daha, bir kez daha. Gidenlerin ardından “Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz/ belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün” dediğinde ölüm bile vız gelirdi insana. Gidişte bile vardı bir umut.
Yolları büsbütün kesse de zulüm
Esip dursa da acının çöl ayazı
Hangi dağ efkârlıysa oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir
Yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
Gülüşümüz çocuk
Adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim.
Bu dizelerle her daim haksızlığa karşı çıkanların, yaşamı savunanların pusulası oldu. Tüm efkârlı dağlara yetişmek için koşanların.
Şimdi en çok gidenlerin ardından söylediğimiz dizeyi fısıldıyoruz: Gidersen kim sular fesleğenleri/ Kuşlar nereye sığınır akşam olunca”
Toplumsal gerçekçi şiirin öncülerinden şair Ahmet Telli önceki akşam hayata veda etti. 79 yıllık ömründe örnek olan, öğreten, direnen, sorgulatan bir şairdi. Nerede varsa bir haksızlık oradaydı. Bir işçi direnişinde çıkardı karşınıza, bir anmada. Vefa nedir mesela, gösterdi, 16’sında tanıdığı ve 25’inde kaybettiği sınıf arkadaşı İbrahim Kaypakkaya için anma törenine katılırken.
Hakikaten bir aydın gibi yaşadı ve öldü. Yaşamı ve yazdığı unutulmaz dizeleriyle milyonların hayatını etkileyen Telli’nin ardından sayısız kişi “ıssız ve yalnız” kaldığını anlatıyor.
***

HAKSIZLIĞA ŞİİRİYLE KARŞI ÇIKTI
Bir dönem BirGün Pazar’a da katkı sunan usta şair Telli’nin hayatını kaybetmesiyle siyasilerden sanat dünyasına kadar pek çok kişi taziye mesajı yayımladı. Yayımlanan o mesajların birkaçı:
• Ataol Behramoğlu: "Ahmet Telli altmışlı yıllarda şiirimizin en seçkin şairleri arasındadır. Bu kuşağın en belirgin özelliği duygusallığı reddetmeden gerçekçi olmaktır. Tıpkı Nazım Hikmet, tıpkı Ahmed Arif şiiri gibi. Nerede haksızlık varsa Ahmet Telli ve şiiri karşı çıkmak için oradadır.”
• Şükrü Erbaş: "Şimdi hepimiz çok daha yalnızız. ‘İyilere, mazlumlara, ezilenlere, çocuklara, insan onuruna, kadınların hayatına, emeğin geleceğine ve elbette şiire de… çok borcumuz var daha...’ demiştim en son. Metin Altıok’a, Behçet Aysan’a, Ahmet Erhan’a, Adnan Satıcı’ya... Sevgilerimizi götür."
• Haydar Ergülen: "Son şiir kitabım ‘Cömert Gül’de 80 öncesi Ankara’yı, mücadelemizi anlattığım ‘Arkadaşlık Dağı’ şiirinde şöyle anmıştım 50 yıldır tanıdığım, çok sevdiğim, Dev Gençli şair ağabeyimi.Ankara’nın gençleri de bir bir uzaklaşıyor, çok üzgünüm, çok ıssızım."
• Suavi: "Şiirin, devrimci mücadelenin, ahlaklı ve erdemli yaşayanların, acıya direnenlerin, havayı hücrelerin anahtar deliğinden soluyanların başı sağ olsun. Canım Ahmet Telli uğurlar olsun."
• CHP Lideri Özgür Özel: ‘‘Duygusunu, umudunu ve direncini dizelere emanet eden, edebiyatımızın usta şairlerinden Ahmet Telli’ye Allah’tan rahmet, ailesine, sevenlerine başsağlığı diliyorum."
• İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu: ‘‘Açar da acının rüzgârına/hüznün solgun yelkenini/ne zindan karanlığı/ne zulüm/ne işkence/indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını…’ Uğurlar olsun Ahmet Telli…"
• SOL Parti: "Yolculuğumuzun güzel Ahmet Abi’sine saygı ve sevgiyle.."
• DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: "Bugün yalnızca bir şairi değil; sözüyle umudu, direnci, aşkı ve insanı çoğaltan büyük bir yüreği uğurluyoruz.
***
ANKARA’DA UĞURLANACAK
Nisan ayından bu yana Ankara Bilkent Hastanesi’nde tedavi gören Ahmet Telli 8 Temmuz’da entübe edildi. Şairin 10 Temmuz akşamı vefat haberi, Devrimci 78’liler Federasyonu ve Bilim Sanat Edebiyat Derneği’nin sosyal medya hesaplarından duyuruldu. Ahmet Telli için ilk tören bugün saat 11.00’de Ankara İnşaat Mühendisleri Odası’nda gerçekleştirilecek. Telli’nin naaşı ikindi vakti Karşıyaka Mezarlığı 2’nci Kapı L 17-160A’da toprağa verilecek. Tüm sevenleri usta şairin cenaze törenine davet edildi.
***
OKULDAN CEZAEVİNE
2 Aralık 1946’da Çankırı’da dünyaya gelen Ahmet Telli, öğretmen okullarında eğitim gördükten sonra dört yıl Gazi Eğitim Enstitüsü’nde okudu. Ardından Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1981’de Gazi Eğitim Enstitüsü’nde eğitim verirken sıkıyönetim komutanlığınca tutuklanıp görevine son verildi. Türk Ceza Kanunu’nun o dönemlerdeki 141, 142 ve 146’ncı maddelerinden yargılandı. 141 ve 146’dan beraat etmesine karşın Cigerhun’un şiirleri üstüne yazdığı bir yazısından dolayı 142’nci maddeden kısa bir süre hüküm giydi. Hüküm esnasında işkencelere maruz kaldı. 1993’te mahkeme kararıyla mesleğine iade edilen Telli aynı yıl emekli oldu.
Toplumcu gerçekliğimizin en mühim şairlerinden Telli’nin ilk şiiri 1961 yılında yayımlandı. 1980’de Hüznün İsyan Olur kitabı Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’ne Saklı Kalan adlı kitabı da 1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü’ne layık görüldü. 2010 yılında yayımlanan Nida kitabı ise 2011 Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü’ne layık görüldü.
***

ONLARCA ESER BIRAKTI
Telli’den geriye kalan en büyük miras şiir kitapları.
• Yangın Yılları, 1979
• Hüznün İsyan Olur, 1979
• Dövüşen Anlatsın, 1980
• Saklı Kalan, 1981
• Su Çürüdü, 1982
• Belki Yine Gelirim, 1984
• Çocuksun Sen, 1994
• Barbar ve Şehlâ, 2003
• Nidâ, 2010
• Bakışın Senin, 2016
• Kalbim Unut Bu Şiiri, Seçmeler, 1994
• Vedâ Divânı, (Toplu Şiirler 1966-2016), 2018
• Gidersen Yıkılır Bu Kent, Seçmeler, 2022
• Arkadaşlık Günleriydi, 2023
/././
Avrupa’da yaklaşan bölüşüm kavgası -Özge Güneş-
İlerleyen yıllarda Avrupa siyasetini belirleyecek olan mesele, güvenlik açığı tartışmaları etrafında sıkışmayacak. Asıl mücadele, savaş ekonomisinin toplumsal maliyetini kimin üstleneceği sorusu ve refah devletinin militarizasyon karşısında nasıl bir geleceğe sahip olacağı etrafında şekillenecektir.
NATO’nun Ankara Zirvesi Bildirgesi, ittifakı özgür ve demokratik uluslar topluluğu olarak ambalajlasa da, esasen Avrupa’yı önümüzdeki on yılda sarsacak olan bir sınıf hesaplaşmasının manifestosu niteliğini taşıyor. Bu hesaplaşmanın merkezinde ise militarizm uğruna gasp edilecek refah bütçeleri yer alacak görünüyor.
ABD’nin küresel sistemde sarsılan hegemonyasını askeri zorbalıkla onarma çabası olarak ortaya konan ‘NATO 3.0’ vizyonunun en yıkıcı taahhütlerinden biri de 2035’e kadar askeri harcamaların milli gelirin yüzde 5’ine çıkarılması hedefinin yeniden teyit edilmesi oldu. Avrupa bürokrasisi, bu doğrultuda Amerikan savaş stratejisinin ve silah tekellerinin sadık bir finansörü olma tercihini açıkça tescillemiş durumda. Zirvede dayatılan sanayi forumlarının, astronomik tedarik rakamlarının ve devasa harcama taahhütlerinin kağıt üzerinde kalmayacağı açık. Tüm bunlar, toplumsal zenginliğin küresel savaş baronlarına peşkeş çekilmesini kurumsallaştıran bir savaş ve gasp rejimi inşa ediyor.
Ne var ki, hükümetlerin yurttaşlarını bu yeni savaş ekonomisine razı etmeleri hiç de kolay görünmüyor. Doğrudan kamu hizmetlerinden ve sosyal haklardan finanse edilecek olan bu emperyalist yeniden yapılanmanın ağır faturası emekçinin mutfağına, hastanesine, okuluna ve barınma hakkına yansıdıkça, militarizme karşı verilecek tarihsel bölüşüm kavgası da kaçınılmaz olarak büyüyecektir.
İTTİFAK YÜKÜMLÜLÜĞÜ OLARAK REFAHIN TASFİYESİ
Askeri bütçelerin eşi görülmemiş seviyelere çekilmesi, sanayi kapasitesinin kesintisiz bir "savaş ekonomisi" formatında yeniden yapılandırılması, müttefikler arası tedarik kurallarının ve "savunma ticareti engellerinin" kaldırılması, yapay zekâya ve otonom sistemlere ayrılacak fonlar, kritik hammaddelerin güvence altına alınması, ulaşım ve enerji altyapısının askeri lojistik ihtiyaçlara göre dizayn edilmesi… Bunları bir arada okuduğumuzda, karşımızdaki yapının klasik anlamda bir askeri savunma ittifakından ziyade, kamu kaynaklarını askeri-sınai komplekse aktaran küresel bir yatırım mekanizması gibi işlemeye hazırlandığını anlıyoruz. Bu açıdan bildirge ve onu çevreleyen taahhütler merkez kapitalist ülkelerde refah rejimi ile militarizasyon arasındaki tarihsel uzlaşmanın bittiğine işaret ediyor. Mevcut düzen, yerini sert ve tavizsiz bir "savaş - refah" (warfare vs. welfare) çatışmasına bırakıyor. Üstelik bu radikal kaynak transferi, sandıktan çıkacak herhangi bir hükümetin dönemsel tercihine de bırakılmıyor, bir "ittifak yükümlülüğü" haline getirilerek bağlayıcılık kazanıyor.
SOKAK BUNU ÇOKTAN GÖRMÜŞTÜ
Bu kaynak transferi aslında Avrupa halkları için yeni bir haber değil. Son yıllarda kıtanın dört bir yanında, kemer sıkma politikalarına ve kamu hizmetlerinin çökertilmesine karşı yükselen itirazlar giderek artıyordu. Bu dönemde aynı zamanda başta Filistin’de yaşanan soykırım olmak üzere, ABD-İsrail ekseninde tırmandırılan emperyalist saldırganlığa karşı yüz binlerce insan meydanları dolduruyordu.
Başlangıçta farklı kulvarlarda ilerleyen bu iki itiraz ekseni (emek hareketleri ve barış savunucuları), süreç içinde ortak bir zeminde buluşmaya yüz tutmuştu. Zira militarist dış politika ile gündelik yaşamın yoksullaşması arasındaki bağ artık gizlenemez ölçüde dolaysızlaşmış durumda. Hükümetler ulusal güvenlik ve savaş tehdidini bir korku unsuru olarak öne sürerken, halk da tanklara ve savaş uçaklarına akıtılan milyarlar ile işsizlik, yetersiz beslenme ve ödenemeyen kiralar arasındaki nedensellik bağını bizzat kuruyordu.
Sokağa rengini veren "Savaş değil, refah" sloganı tam da buradan doğmuştu. Bu slogan militarizmin bizzat emekçilerin kendi sosyal ve ekonomik güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunu kavrayan siyasal bir itirazı, doğrudan bir bölüşüm kavgasını ifade ediyordu. Ankara Bildirgesi, sokakta çoktan deşifre edilmiş olan bu gerilimi emperyalist ittifakın programı haline getirdi.
Önümüzdeki süreci okumak için bu tabloya bakmak yeterli. İlerleyen yıllarda Avrupa siyasetini belirleyecek olan mesele, güvenlik açığı tartışmaları etrafında sıkışmayacak. Asıl mücadele, savaş ekonomisinin toplumsal maliyetini kimin üstleneceği sorusu ve refah devletinin militarizasyon karşısında nasıl bir geleceğe sahip olacağı etrafında şekillenecektir.
SOLUN SINAVI
Ne var ki hem savaş karşıtı hareketlerin hem de iktidar partilerinin önünde ciddi zorluklar var. Örneğin Birleşik Krallık’a bakalım. Geçtiğimiz ay istifasını duyuran Keir Starmer, arkasında askeri harcamaların devasa boyutlara ulaştığı militarist bir bütçe bırakarak gidiyor. Ama bu miras içeride bütünüyle kabullenilmiş değil. Kamuoyu araştırmaları da tabloyu karmaşıklaştırıyor. YouGov’un araştırmasında savunma harcamasının artmasını isteyenler yüzde 56, silahlanmaya itiraz ise sol kamuoyuna ve gençliğe sıkışmış durumda. Ancak bu paranın nereden geleceği sorusuna yanıt çok net olarak sağlık, eğitim ve emeklilikten kesintinin reddedildiğini gösteriyor. Açık ara önde olan tek seçenek en yüksek gelir dilimine vergi artışı.
Öte yandan, askeri harcamalardaki artışa yönelik itirazın kamuoyunda azınlıkta kalmasının sol için bir handikap oluşturduğunu da görmek gerekiyor. Savaşı Durdurun Koalisyonu gibi taban hareketleri bu nedenle kamu hizmetlerine yönelik kesintilere karşı yürütülecek kampanyaların, savaş karşıtı argümanları mutlaka merkezine alması gerektiğini sık sık vurguluyor. Zira refah talebinin savaş karşıtlığından kopması, tam da aşırı sağı besleyen tehlikeli bir zemin yaratıyor; faturanın göçmenlere ve kırılgan kesimlere kesilmesine razı bir çoğunluk üretme riskini barındırıyor. Avrupa solunun önümüzdeki dönemde vereceği asıl sınav da tam olarak burada, bu iki talebi birbirine bağlayacak siyasal dili toplumsallaştırma kapasitesinde olacaktır.
/././
NATO ekonomisi: Demokrasi artık maliyet kalemi -Güldem Atabay-
NATO artık yalnızca ortak savunma planları yapan bir askeri ittifak değil. Bugün aynı zamanda kamu bütçelerini, sanayi politikalarını ve teknoloji yatırımlarını yeniden şekillendiren dev bir ekonomik organizasyona dönüşüyor. Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de bu dönüşümün en somut örneği oldu. Zirvenin sonuç bildirisi, ittifakın önümüzdeki on yılına yön verecek ekonomik ve askeri öncelikleri ayrıntılı biçimde ortaya koyarken, demokrasi ve hukuk devleti konusundaki sessizlik de en az alınan kararlar kadar dikkat çekici.
Lahey’de kabul edilen yüzde 5’lik savunma harcaması hedefinin ardından Ankara Zirvesi, bu hedefin nasıl hayata geçirileceğini gösterdi. NATO’nun 2026’da toplam savunma harcamasının 1,81 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Bunun yaklaşık 1,03 trilyon dolarını ABD tek başına yapacak. Avrupa ve Kanada’nın savunma harcamaları ise yalnızca bu yıl yüzde 11 artıyor. Ancak burada konu yalnızca daha fazla silah alınması değil.
Sonuç bildirisinde müttefikler, 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedarik anlaşması imzaladıklarını açıkladılar. Yeni yaklaşım, savunmayı ülke ekonomilerinin merkezine yerleştiriyor. Harcamaların önemli bölümü yalnızca tank, uçak ve mühimmata değil; siber güvenliğe, yapay zekâya, kritik altyapılara, ulaştırma ağlarına, enerji sistemlerine ve savunma sanayiinin üretim kapasitesine yönlendiriliyor. NATO giderek ortak tehdit algısının yanında ortak sanayi politikası üreten bir yapıya dönüşüyor. Ankara Bildirisi de bunun açık ilanı niteliğinde.
Bildiride ayrıca "daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa" hedefi açık biçimde ilan edildi. Bunun anlamı yalnızca Avrupa’nın daha fazla savunma harcaması yapması değil; savunma üretiminin ve askeri teknolojilerin Avrupa ekonomisinin merkezine yerleşmesi.
Bunun ekonomik kazananı ise büyük ölçüde ABD olacak.
Avrupa’nın mühimmat, füze ve savaş uçağı üretim kapasitesi kısa vadede bu talebi karşılayacak düzeyde değil. Bu nedenle önümüzdeki on yılda oluşacak yeni siparişlerin büyük bölümünün Lockheed Martin, RTX ve Northrop Grumman gibi Amerikan şirketlerine gidecek. Çeşitli sektör hesaplamalarına göre bu 2,7 trilyon dolara ulaşabilecek yeni bir ihracat pazarı.
Avrupa şimdi bunun finansmanını arıyor. Almanya askeri harcamalar için borç kurallarını gevşetiyor. Fransa, İtalya ve İngiltere yüksek bütçe açıklarıyla mücadele ederken ilave savunma harcamalarını nasıl finanse edeceklerini tartışıyor. Eğitim, sağlık, yeşil dönüşüm ve sosyal harcamalar savunma bütçeleriyle aynı kamu kaynakları için rekabet etmeye başlıyor.
NATO’nun ekonomik dönüşümü de böylece siyasi bir dönüşüme bağlanıyor. Güvenlik önceliği büyüdükçe demokrasi ve temel haklar giderek ikinci plana itiliyor.
Türkiye bunun en görünür örneklerinden biri halinde…
7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da gösteriler yasaklandı, aralarında Birgün’den Kayhan Ayhan’ın da olduğu yüzlerce kişi; onlarca gazeteci, akademisyen, vatandaş “önleyici tedbir” gibi hukuksuz gerekçelerle gözaltına alındı, bazıları tutuklandı. Aynı dönemde Ekrem İmamoğlu’nun yargı sürecinde savunma hakkının gasp edildi. Buna rağmen NATO Genel Sekreteri Rutte’ye bu gelişmeler sorulduğunda, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğünün önemini hatırlatmakla yetindi; Türkiye’deki uygulamalara ilişkin doğrudan bir değerlendirme yapmaktan özellikle kaçındı. NATO Zirvesi boyunca da bu gelişmeler neredeyse hiç konuşulmadı.
Bu sessizlik ve tercih tesadüf değil. Bugün NATO için Türkiye’nin jeopolitik değeri, Erdoğan yönetiminin hukuk devleti sicilinden daha önemli halde. Oysa burada yapılan stratejik hesap eksik.
NATO bugün Türkiye’nin artan jeopolitik önemini kaybetmemek adına Erdoğan yönetiminin hukuk devleti standartlarındaki aşınmayı ikinci plana itiyor. Oysa bu, kısa vadeli bir güvenlik hesabının uzun vadeli bir stratejik hataya dönüşme riskini taşıyor. Türkiye NATO’ya Erdoğan’la girmedi. Yetmiş yılı aşkın üyeliği boyunca farklı siyasi iktidarlar altında ittifakın sorumluluklarını yerine getirdi. Bugün de ölçekli muhalefet partilerinin NATO’dan çıkmayı savunan bir çizgisi yok.
Dolayısıyla NATO’nun ihtiyaç duyduğu, Türkiye’de belirli bir lider değil, demokratik meşruiyeti güçlü, kurumları işleyen ve toplumsal desteği yüksek bir Türkiye.
Halk desteğini giderek kaybeden, ekonomisi kırılganlaşan, hukuk güvenliği zayıflayan ve iç siyasi gerilimleri sürekli büyüyen bir Türkiye, kısa vadede jeopolitik açıdan “faydalı” görünse bile uzun vadede NATO için de güvenilir bir ortak olamaz.
İttifakların gerçek gücü yalnızca silah stoklarından, füze sistemlerinden ya da savunma bütçelerinden gelmez. O güç, üyelerinin siyasi istikrarından, kurumlarının meşruiyetinden ve toplumlarının desteğinden beslenir. NATO bugün Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını korumaya çalışırken bu ağırlığı taşıyan demokratik zeminin aşınmasına sessiz kalıyor.
Bu sessizlik yalnızca Türkiye demokrasisine değil, NATO’nun kendi geleceğine de zarar verme riski taşıyor.
/././
Erdoğan çürük ipe tutundu -Berkant Gültekin-
Erdoğan’ın Beştepe’deki sarayında 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi sona erdi. Zirve nedeniyle Ankara’da fiili OHAL ilan eden, ülke genelinde tam 4 bin 412 kişiyi gözaltına alan, yüzlercesini tutuklayan, meydanlarda emperyalistler aleyhine bir şey söylenmesin diye tüm ceberutluğunu göstermekten çekinmeyen, halkın yoksulluğunu NATO’nun tanıtım panolarıyla gizlemeye çalışan, Batılı müttefiklerinin kendilerini huzurlu hissetmesi için yolları asfaltlamaktan taksicileri iki dirhem bir çekirdek giydirmeye kadar her şeyi ince ince hesaplayan ve tabii ki tat kaçırıcı sorular sorulmasın diye basına da ambargo koyan iktidar aklı, NATO toplantısından alnının akıyla çıktığını düşünüyor.
NATO’nun yeni stratejik çerçevesi “NATO 3.0” olarak tanımlanıyor. Bugün ABD’nin alarm zillerine yüklendiği bir aşamadayız. Nedeni basit; Çin, ABD’nin küresel etkisini kırarak çok önemli bir aktör haline geldi. Üstelik bugün denklemde Soğuk Savaş’tan farklı olarak yüksek teknoloji ve ticaret gibi başlıklar var. Sovyetler sert bir askeri rakip olsa da ekonomik olarak güçlü bir rakip değildi. 21. yüzyılda Çin’in küresel ekonomide artan ağırlığı ise ABD’yi oldukça tedirgin ediyor. ABD’nin Çin’e set örmek için hızla Asya Pasifik’e yoğunlaşması gerek ancak diğer tarafta da Rusya duruyor. ABD’nin iki farklı bölgede ortaya yüksek kapasite koyması söz konusu değil. Washington bu nedenle Avrupa’yı silkeleyip savunma harcamalarının artırılmasını istiyor. Trump’ın yıllardır NATO’yu tek başına sırtlamayacaklarını söylemesinin nedeni bu. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve İngiltere gibi Avrupa’nın önde gelen ülkelerine “Bedava güvenlik dönemi bitti” diyerek aba altından sopa gösteriyor.
Donald Trump gibi bir tipin ABD’ye başkan olması sadece siyasetteki tarz değişikliğiyle açıklanamaz. Trump ve onun gibi liderler, küresel kapitalist/emperyalist sistemin içinden geçtiği kriz döneminin semptomları olarak insanlığın karşısına çıkıyor. Emperyalizm kendi çıkarlarını korumak için başka bir aşamaya geçmek istiyor ve yeni konseptin hayata geçirilmesi için de Trumplara ihtiyacı var. Bakın şimdi “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” gibi değerler görüntüyü kurtarmak için bile dile getirilmiyor. Bunlar zaman kaybı olarak görülüyor. “Bir an önce silahlanın ve bütçenizden daha fazlasını askeri harcamalara ayırın. Bol bol jet alın, tank alın, füze alın, İHA-SİHA alın ya da üretin. Savaş endüstrisini besleyin, Batı kapitalizminin çıkarlarını savunmak için Rusya ve Çin’e karşı cepheye gelin. İran’la savaşımı, Grönland’dan toprak araklama çabamı destekleyin.” ABD emperyalizmi Trump’ın ağzıyla müttefiklerine bu çağrıları yapıyor. Bu dayatmanın bir sonucu olarak NATO üyeleri geçen yıl Lahey’de yıllık GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı kabul etti. Adam sadece “deli” değil yani, emperyalizmin gemisini yürütüyor.
Avrupa’nın büyük devletleri ikilemde. ABD’siz bir NATO’nun ayakta kalamayacağının farkındalar. ABD’yi NATO’da tutmak istiyorlar ama Trump’ın sonu belirsiz maceralarına koşulsuz ortak olmak istemiyorlar. “Tamam savunma harcamalarını artıralım ama Grönland’ı da almasan olmaz mı” diyorlar. İsrail’in güvenliği için İran’a açılan savaşa da koşulsuz destek vermiyorlar. Trump, kendi topraklarındaki NATO üslerinin veya hava sahalarının ABD tarafından İran’a karşı kullanılmasına izin vermeyen İspanya, İtalya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler için “Bizi yüz üstü bıraktılar” demişti. İspanya’ya özel olarak bilenmiş durumda. Zira İspanya, Lahey’de kabul edilen yüzde 5’lik savunma harcaması şartını reddetti ve Başbakan Pedro Sanchez, ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığını bu denli net ve açıkça eleştiren tek lider. Ankara’daki zirvede Trump, İspanya için “Berbat bir NATO müttefiki. İspanya ile hiçbir işim olsun istemiyorum. Lütfen İspanya ile tüm ticareti kesin, ziyaretler de dahil” ifadelerini kullandı.
Peki Erdoğan ve Ankara ile işler nasıl yürüyor? Tek kelimeyle muazzam! Erdoğan tam da yeni dönemde Trump’ın aradığı türden bir müttefik. Trump açık açık Erdoğan ev sahibi olduğu için Türkiye’deki zirveye geldiğini söylemişti. Siyasi rekabet yok, demokrasi yok, özgürlükler yok, hukuk yok. Kimin umurunda ki zaten? Alabildiğine kuşatma, sonuna kadar askeri harcama ve sınırsız işbirliği... Ne olacak; sağlıktan, eğitimden ve kamu harcamalarından biraz daha kısılır. Hastanelerde daha çok sıra beklenir, muayenelerin süresi biraz daha kısalır. Sabunsuz okullara da herkes alıştı. Emekli aylıklarına hiç zam yapılmasa da olur. Haliyle Trump da Sanchez’e yönelik hissiyatının aksine Erdoğan’ı çok sevdiğini vurguladı. Erdoğan için “İsrail’i rahat bıraktı. Netanyahu’nun dostu diyemem ama anlaşıyorlar” dedi. Ne iktidardan ne de yandaşlardan tek bir itiraz geldi, herkes memnun oldu. Trump Erdoğan yönetimindeki Türkiye’yi “Fantastik bir NATO müttefiki” olarak nitelendirdi.
Rejim, Trump’ın kayığına binmiş durumda. Gösterilen ilgi, alaka ve dile getirilen övgü dolu sözlerden büyük memnuniyet duyuluyor. Türkiye içinde baskıya ihtiyaç duyulan bir dönemde Amerika’nın da militarist bir stratejiyle NATO’yu konsolide etme sürecine girmesinin tarihi bir fırsat olarak değerlendirildiği anlaşılıyor. Toplumun çoğunluğunun desteğini alamayan, yoksulluğu kalıcı hale getiren ve muhalefeti de devletin baskı aygıtlarını azami kapasitede kullanarak sindirebilen iktidar, kendi geleceğini Trump, ABD ve NATO’nun kaderine bağlayarak ömrünü uzatmayı planlıyor. Fakat bu aynı zamanda çok kırılgan bir iktidar görünümü sunuyor.
Şimdilik düzeni ayakta tutan bu ip, siyaseten ve ahlaken çürüktür. Emperyalizmin bunalımdan çıkması ve kapitalist düzenin eşitsizlikleri ortadan kaldırarak istikrara kavuşması imkânsız. Meşruiyetin kaynağını halk iradesinden başka yerde arayan iktidar, küçümsediği ve bu nedenle hesaplara dahil etmediği yurttaşın teslim olmayan iradesiyle kendi yenilgisinin taşlarını döşüyor. Mesele konjonktürü doğru okumak ve doğru siyaset kurmak. Tüm muhalefet aktörlerinin mevcut dünya gerçekliğinin bir nebze bilincinde olması ve Türkiye’nin kim/kimler tarafından nereye sürüklendiğini anlaması gerek.
/././
Zirve mağduru tutukluları bırakın -Havva Gümüşkaya-
NATO Zirvesi öncesi ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla tutuklanan yüzlerce kişi hala cezaevlerinde, bunlardan 10’u TEMA gönüllüsü. Zirve bitmesine rağmen 17 gündür haksız, hukuksuz şekilde cezaevinde tutulan "gönüllüler"in avukatı Çetin, "Gönüllüler bırakılmalı ve özür dilenmeli" dedi.
Silahlanma ve savaşa yığınak kararlarının alındığı, Türkiye’ye yeni görevlerin biçildiği NATO Zirvesi öncesi Ankara, İstanbul ve pek çok kentte yerde gözaltına alınan yüzlerce kişi hala tutuklu.
Evlerinden, işyerlerinden şafak baskınlarıyla alınıp cezaevlerine gönderilenler zirve sona ermesine rağmen bırakılmış değil. Tutukluluklara yapılan itirazlar mahkemelerce reddediliyor.

TEMA’CILAR İÇERİDE
Bunlardan en çarpıcı olanı ise kır pikniğinden dönerken gözaltına alınıp bir kısmı tutuklanan TEMA gönüllüleri. Zirve başlamadan ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla tutuklanan TEMA gönüllüleri 17 gündür tutuklu. Aralarında TEMA Vakfı Ankara Temsilcisi Nevzat Özer’in de bulunduğu 4’ü erkek 6’sı kadın 10 gönüllü Sincan Cezaevinde tutuluyor.
PİKNİKTEN DÖNÜYORLARDI
TEMA Vakfı’nın başkentte 3 Haziran’da Nallıhan Kuş Cenneti gezisine katılan grubun dönüşte bir akaryakıt istasyonunda karşılaştığı yürüyen madencilere destek vermesi operasyon gerekçesi yapılmıştı. Gönüllülerin bulunduğu otobüs yol boyunca üç kez durdurularak kimlik kontrolünden geçirilirken 23 Haziran’da TEMA’cılar şafak operasyonuyla gözaltına alınmıştı. Gnüllülerin ev adreslerinin bu geziden sonra komşularına gidilerek tespit edildiği öğrenildi.
25 Haziran’da çıkarıldıkları sulh ceza hakimliğinde “silahlı terör örgütü”ne üye olmak suçlamasıyla on gönüllü tutuklanmıştı. Tutuklanan TEMA gönüllülerinden 75 yaşında emekli öğretmen Ayten Yakut, Nevriye Üstüner 1 Temmuz’da, gezide rehberlik yapan Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Selçuk Tuğrul Körüklü ise 7 Temmuz’da adli kontrol ile serbest bırakılmıştı.
İTİRAZDA BULUNDUK
TEMA Vakfı avukatlarından Süleyman Çetin, NATO zirvesinin bitmesi nedeniyle tutukluluk hallerinin kaldırılması için yeniden itirazda bulunduklarını açıkladı. Çetin, “Bunun sonuçlanmasını bekliyoruz. Çünkü herhangi bir suçları yok. Yanlış bir istihbarat ya da adli bir hata var. Özellikle kolluktan kaynaklanan bir hata var. Bu insanların suçlandıkları yapılarla bir arada olması ihtimali, sıfır. Hiç yok” dedi.
ÖZÜR DİLENMESİ GEREKİYOR
Savcılığın sevk yazısında “NATO Zirvesi’ne karşı eylemde bulunma ihtimaline binaen” tutuklama talebinde bulunduğunu hatırlatan Çetin, “NATO Zirvesi bitti. Bir an önce bu mağduriyetin giderilmesi ve hem TEMA gönüllülerine hem de TEMA Vakfı'na iade-i itibar yapılmasını talep ediyoruz. Özür dilenmesi gerekiyor gönüllülerden. Bu travmayı uzun süre atlatamayacaklar. Bulundukları yaş itibariyle de ilk defa polis yüzü, karakol yüzü, jandarma yüzü gören insanlar. Biz bir an önce bu insanların salı verilmesini talep ediyoruz” diye konuştu.
İKİ KEZ MİDE KANAMASI GEÇİRDİ
Cezaevi koşullarının zorluğuna dikkat çeken Çetin, “Gönüllümüz Gamzeli Sorgun Seren cezaevinde iki defa mide kanaması geçirdi. Kendisinin 92 yaşında babası var. 12 yaşında oğlu var. Babasının ve çocuğunun bakımını üstleniyor. Gamzeli hanımın yakınları ağır işitme engelli babasını arayarak ‘tatildeyim, döneceğim’ diye bir tiyatro oynuyor” ifadelerini kullandı.
YER YATAĞINDA YATIYORLAR
Gönüllülerin yaş ortalamasının 65 üstü olduğuna dikkat çeken Çetin, “Koğuşlarda 3 adet ranza bulunuyor. Düşme tehlikesi olduğu için ranzada üst kata çıkamıyorlar. Yer yatağında yatıyorlar. Kimileri dönüşümlü yatıyor. Yaş itibariyle diyabet hastası olan var. Tansiyon hastası olan var. Kalp rahatsızlığı olan var. Kanser geçmişi olan var. Doktora, tedaviye gitmesi gerekenler var” ifadelerini kullandı.
Gönüllülerin büyük kırgınlık yaşadığını kaydeden Çetin, “Devlete inanan, devlete 40 yılını, 50 yılını emek vermiş insanlar bunlar. Vatan, toprak, bayrak sevdalısı bu insanlar. Ve düşündükleri haller onur kırıcı. İyi olmayan koşullarda, sağlıklarının da kötü olması sebebiyle şu anda büyük zorluk yaşıyorlar” dedi.
***
4 YABANCIYA NATO GÖZALTISI: SINIR DIŞINA ADLİ KONTROL ENGELİ
NATO operasyonları kapsamında gözaltına alınanlar arasında biri Birleşik Krallık, üçü Almanya vatandaşı 4 yabancı turistin de olduğu öğrenildi. 5-6 Temmuz’da kaldıkları otelden ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçlamasıyla gözaltına alınan turistler, 9 Temmuz’da adli kontrol ile serbest bırakıldı. Ancak haklarındaki yurtdışına çıkış yasağı nedeniyle ülkelerine dönemedi. Ayrıca yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle sınır dışı işlemi de fiilen uygulamadı, turistler geri gönderme merkezinde tutuluyor.
Av. Süheyla Oğuz, gezi amaçlı ülkeye gelen ikisi kadın dört turistin gözaltı işlemleri sırasında ters kelepçe uygulandığını ve fiziksel kötü muameleye maruz kaldıklarını söylediğini aktardı. Oğuz, somut olgu ve delil bulunmadığını belirtirken “Müvekkillerin herhangi bir örgütle bağlantısı bulunmadığı gibi, soruşturma dosyasında da bu yönde tek bir delil dahi mevcut değildir. Dosyada yer alan tek belge olan araştırma tutanağında atıf yapılan video, NATO Zirvesi'ne yönelik protestolarla ilgilidir. Ancak müvekkiller, söz konusu protestolar gerçekleşmeden önce gözaltına alındıkları için bu eylemlere katılmaları fiilen mümkün olmamıştır” ifadelerini kullandı.
Adli kontrol kararına ilişkin yapılan itirazlardan sonuç çıkmadığını kaydeden Oğuz, “Müvekkillerin 10 Temmuz tarihinde ülkelerine dönüş için önceden satın alınmış uçak biletleri bulunmaktaydı. Havalimanına gittiklerinde, haklarındaki yurt dışına çıkış yasağı gerekçe gösterilerek yeniden fiilen özgürlüklerinden yoksun bırakıldılar. Daha sonra haklarında sınır dışı etme kararı alındı ve geri gönderme merkezine sevk edildiler. Ancak haklarında halen yürürlükte bulunan yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle sınır dışı işlemi de fiilen uygulanamıyor. Sonuç olarak müvekkiller, ne Türkiye'den ayrılabiliyorlar ne de haklarındaki idari ve adli tedbirler kaldırıldı. Buna rağmen geri gönderme merkezinde tutulmaya devam edilmekte ve fiilen özgürlüklerinden yoksun bırakılıyorlar. Mevcut durumda özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarının hukuki dayanağı yoktur.”
***
DOÇ. DR. EMEL MEMİŞ’İN İTİRAZINDA KARAR ÇIKMADI
25 Haziran’da tutuklananlar arasında bulunan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel Memiş’in tutukluk itirazı da 1 Temmuz’da yapıldı ancak henüz karar çıkmadı. İtiraz dilekçesinde, Doç. Dr. Memiş'in 2008 yılından bu yana Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptığı, akademik çalışmalarını yurt içinde ve yurt dışında sürdürdüğü hatırlatıldı. Son bir yıl içerisinde Cumhurbaşkanlığı, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı birimlerinde, MİT dahil güvenlik soruşturmalarından geçirilerek eğitim verdiği belirtilen dilekçede, bu durumun hakkında ileri sürülen örgüt üyeliği iddiasıyla bağdaşmadığı ifade edildi.
***
NATO UĞRUNA KENDİ YURTTAŞLARINA KIYDILAR
Ankara’da 7-8 Temmuz’da gerçekleşen NATO Zirvesi nedeniyle 1000’ yakın kişi şafak baskınıyla evinde veya eylemlerden gözaltına alındı.
Bunlardan 200’ü aşkın kişi “silahlı örgüt üyeliği”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet” gibi asılsız ve hukuksuz iddialarla tutuklandı.
İstanbul: 170’e yakın gözaltı, 45’e yakın tutuklama
Ankara: 390’ı aşkın gözaltı, 176 tutuklu
İzmir: 61 gözaltı
Eskişehir: 35 gözaltı
Denizli: 3 gözaltı
Antalya: 44 gözaltı 2 tutuklama 4 ev hapsi
Bursa: 12 gözaltı 3 tutuklama
Adana: 14 gözaltı 4 ev hapsi
Hatay: 10 gözaltı
Mersin: 4 gözaltı 2 tutuklama
Kocaeli: 3 gözaltı 1 tutuklama
***
Paris'ten Türkiye'ye kötü haber: Türkiye Irak'a 1,5 milyar dolar ödeyecek
CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz'ın paylaştığı mahkeme belgelerine göre Paris İstinaf Mahkemesi, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı'na ilişkin Uluslararası Tahkim Mahkemesi kararının iptali istemiyle Türkiye'nin yaptığı başvuruyu reddetti. Böylece Türkiye'nin Irak'a yaklaşık 1,47 milyar dolar tazminat ödemesine hükmeden tahkim kararı geçerliliğini korudu. Karar, Türkiye'nin, 21 Mayıs 2014-30 Eylül 2018 tarihleri arasında Irak merkezi hükümetinin onayı olmaksızın Irak petrolünün Ceyhan Limanı üzerinden taşınması ve yüklenmesine izin vererek anlaşmayı ihlal ettiğine hükmedilmesi üzerine verilmişti.
Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı'na ilişkin uluslararası tahkim sürecinde Türkiye'nin yaptığı iptal başvurusu Paris İstinaf Mahkemesi tarafından reddedildi.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz'ın kamuoyuyla paylaştığı mahkeme belgelerine göre, Paris İstinaf Mahkemesi 10 Mart 2026 tarihli kararıyla, Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Mahkemesi'nin 13 Şubat 2023 tarihli kararının iptali istemini kabul etmedi.
Mahkeme ayrıca Türkiye'nin yargılama giderlerini karşılamasına ve Irak'a 200 bin avro ödemesine hükmetti.
TAHKİM SÜRECİ NEYDİ?
Uyuşmazlık, Irak ile Türkiye arasında 1973 yılında imzalanan ve Kerkük'ten Ceyhan'a uzanan ham petrol boru hattının işletilmesini düzenleyen anlaşmadan kaynaklanıyor.
Uluslararası Tahkim Mahkemesi, 13 Şubat 2023 tarihli kararında Türkiye'nin, 21 Mayıs 2014-30 Eylül 2018 tarihleri arasında Irak merkezi hükümetinin onayı olmaksızın Irak petrolünün Ceyhan Limanı üzerinden taşınması ve yüklenmesine izin vererek anlaşmayı ihlal ettiğine hükmetmişti.
Hakem heyeti, tarafların karşılıklı alacaklarını mahsuplaştırdıktan sonra Türkiye'nin Irak'a 1 milyar 471 milyon 390 bin 486 dolar ödemesine karar vermişti.
İPTAL TALEBİ REDDEDİLDİ
Paylaşılan karara göre Türkiye, ICC kararının kısmen iptal edilmesi istemiyle Paris İstinaf Mahkemesi'ne başvurdu.
Ancak mahkeme, Türkiye'nin ileri sürdüğü gerekçelerin hiçbirini yerinde bulmayarak iptal talebini reddetti. Kararda, Türkiye Cumhuriyeti tarafından açılan iptal davasının reddine, yargılama giderlerinin Türkiye tarafından karşılanmasına ve Irak Cumhuriyeti'ne 200 bin avro ödenmesine hükmedildi.
YAVUZYILMAZ: GERİ SAYIM BAŞLADI
Mahkeme kararını sosyal medya hesabından paylaşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Türkiye'nin yaklaşık 1,47 milyar dolarlık tahkim cezasını ödemesi için sürecin başladığını savundu.
Yavuzyılmaz, söz konusu tazminatın, "Irak merkezi hükümetinin izni olmaksızın petrol taşınması, Ceyhan Limanı'ndan yükleme yapılması ve petrolün Irak'ın belirlediği satış fiyatlarının altında satılması" gerekçeleriyle verilen tahkim kararından kaynaklandığını belirtti.
https://x.com/yavuzyilmazd/status/2076036331101122646
***
Vakıf üniversitelerindeki kıyıma karşı ortak açıklama: En az 446 akademisyen işten çıkarıldı -Utku Efe KUNDAKCI-
Akademisyenler ve sendikalar, vakıf üniversitelerindeki akademisyen kıyımına tepki göstererek ortak açıklama yayınladı. Açıklamada, işten çıkarılmaların durdurulması ve işe iade kararına uymayan üniversitelere yaptırım uygulanması istendi.
Vakıf üniversitelerinde görev yapan akademisyenlerin işten çıkarılmalarına karşı dernekler, sendikalar ve meslek örgütleri ortak açıklama yaptı.
Açıklamada, 1 Ocak 2024 ile 8 Temmuz 2026 tarihleri arası yalnızca basına yansıyan bilgilere göre en az 446 akademisyenin işten çıkarıldığı kaydedildi.
Açıklamada, sadece son bir ay içinde İstanbul’daki vakıf üniversitelerinde 150’den fazla akademisyenin işine son verildiği kaydedildi. Açıklamada, “Gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu biliyoruz, buz dağının görünmeyen kısmında işten çıkarmaların, tehdit ve şantajla ücret ve tazminat ödemelerinin gasp edildiği, kitlesel hak ihlallerinin gerçekleştiği tüm akademik kamuoyunun bilgisindedir” diye belirtildi.
"HUKUKİ DAYANAĞI YOK"
Üniversite yönetimlerinin işten çıkarmaları “norm kadro fazlası”, “ekonomik daralma” ve “sözleşme süresinin dolması” gibi gerekçelerle savunduğuna dikkat çekilen açıklamada, bu gerekçelerin hukuki dayanağının bulunmadığı ifade edilerek 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca akademik kadroların daimî olduğu ve iş sözleşmelerin belirsiz süreli olduğu vurgulandı.
Açıklamada, bazı üniversite yönetimlerinin mahkemelerce verilen işe iade kararlarını dahi uygulamadıkları hatırlatılırken yaşananların hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi.
"ŞİRKET GİBİ YÖNETİLİYOR"
İşten çıkarmaların temelinde üniversitelerin ticari işletme mantığıyla yönetilmesinin bulunduğu belirtilen açıklamada, bölümlerin kâr-zarar hesabına göre değerlendirildiği, gelir getirmediği düşünülen akademik birimlerin kapatıldığı ve akademisyenlerin işsiz bırakıldığı dile getirildi.
Son dönemde yaşanan işten çıkarmaların aynı zamanda sendikal örgütlenme ve hak arama mücadelesine yönelik baskının bir parçası olduğu ifade edilen açıklamada, bunun yalnızca akademisyenleri değil, öğrencilerin nitelikli eğitim hakkını ve ülkenin bilimsel geleceğini de tehdit ettiği belirtildi.
TALEPLER SIRALANDI
Açıklamada, şu talepler sıralandı:
* "Keyfi ve hukuksuz işten çıkarmaların derhal durdurulması,
* İşten çıkarılan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi,
* Mahkemelerin işe iade kararlarının eksiksiz uygulanması,
* YÖK’ün vakıf üniversiteleri üzerindeki denetimini etkin biçimde yerine getirmesi ve akademisyenler için gerçek iş güvencesi ile sendikal örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması”
"KABUL ETMEYECEĞİZ"
Açıklama, “İşten atılan hiçbir meslektaşımız yalnız değildir. Üniversiteyi patronların muhasebe defterine değil, topluma, özerk ve özgür bilimsel faaliyete ait kılana kadar mücadeleye devam edeceğiz. Susmayacağız, alışmayacağız, kabul etmeyeceğiz” ifadeleriyle son buldu.
***
MEB, LGS’de neleri gizledi?-Mustafa Kömüş-
Liselere Geçiş Sistemi kapsamındaki merkezi sınavın sonuçları dün açıklandı. Sınavla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı adına “sonuç raporu” dedikleri raporu da duyurdu. Ancak adına sonuç raporu denilse de biz birkaç senedir olduğu gibi sınav sonucuna dair neredeyse hiçbir şey öğrenemedik.
Biraz geçmişe gidelim…
MEB 2022’ye kadar LGS sınavının sonuç raporlarını detaylı bir şekilde yayımlıyordu. Sınavdaki alt testlerdeki ortalama doğru sayıları, başarılı olanların hangi lise türlerinden geldiği, sıfır çeken öğrencilerin sayısı gibi pek çok veriyi öğrenebiliyorduk. 2022’de yayımlanan raporun sayfa sayısı 45’ti. Dün yayımlanan raporun sayfa sayısı ise sadece 18. Ancak 2023 yılından itibaren bu durum değişti. Buradaki kritik eşik Yusuf Tekin’in bakanlığa gelmesi oldu.
TEKİN’İN KARNESİ
Eğitimdeki başarısından ziyade sık sık laiklik karşıtı açıklamalarıyla gündeme gelen, hiçbir konuda sorumluluk almayan Yusuf Tekin’in bakanlığa gelmesinin ardından LGS sonuç raporu tamamen bir prosedür haline geldi. Sadece sınava giren ve sınavdaki birinci sayısının açıklandığı bir metne ne kadar rapor denebilir?
GEÇMİŞ VERİLER NE ANLATIYOR?
Biz geriye gidip 2021 ve 2022 verilerine bakalım.
2021’de 20 soruluk Türkçe testinde sınava girenlerin yüzde 55,34 ‘ü 10’un altında doğru şıkkı işaretlemişti. Doğru ortalaması ise 9,41’di. Yine 20 soruluk matematik testinde ise doğru cevap ortalaması 4,2’ydi. Yüzde 63,13’ü ise sınavda 4 ve altında doğru yapabilmişti. Matematikte sıfır doğru yapan oranı yüzde 7,01’di. Tam puanın 500 olduğu sınavda en çok yığılma yüzde 62,17 ile 200-299 arasındaydı.
2022’de ise Türkçe testinde doğru ortalaması 9,22’ye düşerken 0 ila 10 arasında doğru yapanların oranı yüzde 56,15’e yükseldi. Matematikte de durum pek farksız değil. 4 ve altında doğru cevaplayanların oranı yüzde 61,18 olurken doğru cevap ortalaması ise 4,74’tü. Sıfır matematik doğrusu yapanların oranı ise yüzde 8,21’di. Sınavda en çok yığılma yüzde 56,04 ile yine 200-299 arasındaydı.
CEVAPLANDIRILMASI GEREKEN SORULAR
Bu veriler, sınava giren öğrencilerin değil MEB’in karnesiydi. Senede iki dönem öğrencilere karne veren, onların başarı durumunu ölçen bakanlık kendi karnesini ise gizlemeyi tercih ediyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi Yusuf Tekin sorumluluk almak yerine hesap sormayı seviyor. Dolayısıyla da LGS’de de bu tavrını sürdürüyor.
Cevap alamayacağımızı bilsek de biz sorularımızı soralım:
* LGS’de doğru ortalamaları nelerdir?
* Sıfır çeken öğrencilerin sayısı kaç?
* Tam puan alan öğrenciler hangi okul türlerinden mezun oldu?
* Sürekli teşvik edilen imam hatip ortaokullarının diğer okul türleriyle arasındaki fark nedir?
* Sosyoekonomik koşullar öğrencilerin sınav başarılarını nasıl etkiledi?
***
“Tüm bunlar neden önemli” diye sorulabilir. Bu kısmı da değerlendirmeliyiz elbette.
Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sonuçlar aslında çocukların değil, MEB’in karnesi. Biz yurttaş olarak bu ülkenin geleceği olan çocukların eğitim durumlarını görmek isteme hakkına sahibiz. Sadece bu da değil. Yusuf Tekin, her konuda AKP döneminde eğitimde bir başarı hikâyesini yazdıklarını anlatıyor. Onun dediğinin doğru olup olmadığını da böyle inceleyebiliriz. Ancak bunlar istenmiyor.
Başlıktaki soruyu biraz değiştirerek yazıyı bitirelim:
MEB neyi gizliyor?
***
BİRGÜN









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder