soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Temmuz 2026-

Kendi mabedinde bir figüran: Dünya Kupası’nın finali nasıl gasp edildi?

Satılığa çıkarılan stadyum çimleri, vize duvarına çarpan oyuncular, şampiyonluk karesini gasp eden Trump ve 27 dakikalık bir devre arası kabusu... İspanya'nın Arjantin'i uzatmalarda devirdiği 2026 Dünya Kupası finali, ABD-FIFA ortaklığıyla nasıl gasp edildi?

MetLife Stadyumu, 2026 Dünya Kupası finalinde futbol tutkusunu değil reklamın, ünlülerin, siyasilerin yüksek güvenlikli kibrini ağırladı.

FIFA o meşhur "kapsayıcılık" masallarını anlatırken; bizzat kendi hakemleri ve oyuncuları ABD sınırından geri çevriliyor, bir devlet başkanının tek telefonuyla yeşil sahadaki kırmızı kartlar siliniyordu. Ne var ki, örülen onca vize duvarına ve kısıtlamaya rağmen Lumumba’nın hatırası veya Filistin'in isyanı defalarca bu steril panayıra sızmayı başardı.

İspanya'nın Arjantin'i uzatmalarda devirdiği o ruhsuz gece; salt reklam satmak için uydurulan molalarla parçalanan futbolun, ABD hegemonyasında nasıl pespaye bir şova dönüştüğünün kanıtıydı. Tüm dünyanın parçası olduğu bu final nasıl gasp edildi?

Trump için ‘önlem’ eziyeti

ABD Başkanı Donald Trump'ın Dünya Kupası finali için tribünde yerini alması nedeniyle stadyum ve çevresinde güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkarıldı.

Trump'ın maçı tribünden izleme kararı, Amerikan Ulaşım Güvenliği İdaresi (TSA) ve Gizli Servis'in stadyumun kontrolünü tamamen ele almasına neden olmuştu. Biletlerine küçük bir servet ödeyen on binlerce taraftar, köpekli arama noktalarında ve çifte güvenlik bariyerlerinde saatlerce bekletildi.

Kapanış seremonisini başlattı: Cruise ne dedi kimse anlamadı

Ruhsuz konuşmasıyla kupanın kapanış seremonisinde sahne alan oyuncu Tom Cruise, ayrımcılık ve kısıtlamalarla gündemden düşmeyen organizasyonun “kapsayıcılığını" övgü.

Çim tüccarlığı

Öyle bir noktaya gelinmiş durumda ki kupa finalinin oynandığı zemin bile artık FIFA için satılacak bir ürün olarak değerlendiriliyor. Yalnızca ABD, Birleşik Krallık ile Avrupa'daki alıcılara gönderilebilecek çimlerin 900, 1200 ve 3000 dolarlık farklı fiyatlardaki seçenekleri olacağı duyuruldu.

Dört kategorideki ürünlerin her birinden 2.026 adet üretilecek ve tüm ürünlerin satılması durumunda 11,2 milyon dolardan fazla gelir elde edilecek. 3000 dolarlık paketin içinde altın işlemeli metal hatıra bilet, mini bir Dünya Kupası final topu replikası ve kristal kesim cam bir Dünya Kupası da yer alacak. Zeminin satılacağı stadyumun yenilenmesi için 13 milyon dolar harcanmıştı.

Futbolun duraklatıldığı 27 dakika: Super Bowl özentisi bir kabus

Futbolun kurallarını belirleyen IFAB'ın tüzüğüne göre bir devre arası 15 dakikayı aşamaz. Ancak kurallar, isteyen kişilere göre istenildiği şekilde esnetildi. "FIFA Global Citizen Eğitim Fonu" gibi bir kılıfa sarılarak meşrulaştırılmaya çalışılan devre arası gösterisi, tam 27 dakikalık bir Super Bowl özentisi bir kabus olarak sahnelendi.

Madonna, Justin Bieber, Shakira, BTS, Coldplay ve Post Malone gibi pop endüstrisinin devleri, devasa bir sahnenin lojistik zorunlulukları nedeniyle oyuncuların soyunma odalarında soğumasına, hatta ikinci yarı öncesi tekrar ısınmak zorunda kalmasına neden oldu.

Eski İngiliz futbolcu Wayne Rooney'nin isyanı, aslında oyunun gerçek sevdalılarının hislerine tercüman oluyordu: "Dürüst olacağım, benim için en güzel an gösterinin bittiği andı... Bu gösteri çok sönük geçti ve sadece futbolun yeniden başlamasını istedim."

Bu durum basit ve zararsız bir trend değil, futbolun içini boşaltan, sahayı, taraftarı ve oyuncuyu 27 dakikalık pespaye bir playback gösterisine dekor yapan sistemli bir çürümeydi.

TRT şovları göstermedi: ‘Renkler LGBT renkleri olarak değerlendirildi’

Şarkıcıların sahne aldığı 27 dakikalık organizasyonu TRT yayınlamadı. Onun yerine reklam ve maç yorumunu ekranlara getirdi.

Odatv'nin edindiği bilgiye göre, başta gösterinin yayınlanması kararı alındı ancak TRT Genel Müdürlüğü bu kararı sonra değişti. Düzenlenen gösteriler arasında yalnızca Shakira'nın maç öncesi sergilediği performans izleyiciyle buluşturuldu.

Edinilen bilgiye göre karar, devre arasında sahaya serilen örtünün renklerinden dolayı değişti. TRT, örtüdeki renklerin çeşitliliğini, LGBT renkleri olarak değerlendirdi. Bu sebeple, kararda değişikliğe gidildi.

Kupayı Trump’ın oyuncağı ettiler

Eğer FIFA’nın ticari hırsları gecenin bir yarısıysa, diğer yarısı Trump'ın gövde gösterisiydi.

Resmi protokol tamamen altüst edilerek, Dünya Kupası tribünlerdeki Donald Trump'a sunuldu. Geleneksel olarak yalnızca turnuvanın kazananlarının dokunabildiği kupayı eline alan Trump, altın kupayı birkaç kez okşadıktan sonra yetkililere geri verdi.

Infantino ve eşi Melania ile birlikte maçı izleyen Trump'ın kupayla verdiği pozlar, FIFA'nın kurallarına aykırıydı. 

Kupa, tam anlamıyla Trump’ın oyuncağına dönüştü.

VIP locasında Sánchez ile ısınma turları

NATO savunma harcamalarındaki artışı reddettiği için Washington ile yaşadığı gerilimi son dönemde verdiği askeri tavizlerle aşan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, başlangıçtaki belirsizliğe rağmen Dünya Kupası finalinde tribündeki yerini aldı.

Trump ile Sánchez'in yanı sıra VIP locasında Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum ile Kanada Başbakanı Mark Carney de yer aldı.

VIP locasında Brezilyalı futbol efsanesi Ronaldo ile New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani de yer aldı. İspanya Kralı VI. Felipe ile Kraliçe Letizia'nın da karşılaşmayı tribünden takip etti.

Tribünde kendisi için hazırlanan kurşun geçirmez camın arkasından karşılaşmayı eşiyle birlikte takip eden Trump'ın karşılaşma sırasında futbola çok fazla ilgi göstermediği görüldü.

Kupanın yakasından düşmeyecek: Trump, ‘Bunu tekrar yapmalıyız ve ben hayattayken yapmalıyız’ dedi

Kazandıkları paradan memnun olan Trump FOX Sports'a verdiği röportajda Dünya Kupası'nı yeniden düzenlemek istediklerini söyledi. Açıklamasında, "Rakamlara bakılırsa, bunu hemen tekrar talep edeceğiz. Ama şoku önlemek için, önce bizi duyurabilirsiniz, belki sonrakiler için de hatta bir sonrakiler için de. Ama bunu tekrar yapmalıyız ve ben hayattayken yapmalıyız" ifadelerini kullandı.

2026 Dünya Kupası için Trump ayrıca, "Dünya Kupası'nda yaşananlara benzer bir şeyin daha önce hiç yaşandığını sanmıyorum. Muhteşemdi. İzlemesi çok güzeldi ve bu konuda Gianni'ye gerçekten büyük övgülerimi sunuyorum" dedi. 

Messi üçüncü finalini oynadı

Uzatma bölümünün 106. dakikasında sağ kanattan gelişen İspanya atağında arka direğe yapılan ortayı Nico Williams kafayla Ferran Torres'in önüne bıraktı. Ferran Torres'in sert şutunda topun ağlara gitmesiyle skor belli oldu. Kalan bölümde başka gol olmadı ve İspanya Dünya Kupasını kazanan taraf oldu.

Futbol o kadar önemsizleştirilmişti ki, Messi'nin Brezilyalı Cafu'nun ardından üç farklı Dünya Kupası finalinde oynayan ikinci futbolcu olarak tarihe geçmesi veya Mbappe'nin gol krallığı sadece satır arasında kalan birer detaya dönüştü.

Arjantinli Romero Trump’ın elini sıkmadı

Arjantin savunmacısı Cristian Romero, madalya töreninde Infantino ve Meksika'nın yeni lideri Claudia Sheinbaum'un arasında duran Trump'ı yok saydı.

Romero, göz teması bile kurmadan Trump'ın yanından geçip gitti.

Şampiyonluk anını da gasp etti

Kapanış karesi ise skandalın zirve noktasıydı.

Tören protokolü gereği kupanın kaptan tarafından kaldırıldığı anlarda sahnede olmaması gereken ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla futbolcuların ve kupanın yanında durmaya devam etti.

İspanya milli takım kaptanı Rodri, zaferin ardından çekilecek resmi şampiyonluk fotoğrafına kendini dahil etmeye çalışan Trump'ın kareden çıkarılmasını Infantino'dan açıkça talep etti.

Ancak Infantino'nun yönlendirmelerine rağmen Trump'ın yerinden kımıldamadığı görüldü.

Sonuç olarak köşeye geçse de karede kaldı ve takımın tarihi anını gasp etti.

2026 Dünya Kupası paranın, gösterinin ve kibrin futbolu nasıl rehin aldığı gerçeğini yüzümüze çarptı.

Futbol, MetLife Stadyumu'nun o milyonlarca dolarlık reklam panoları arasında bir yerlerde ruhunu teslim etti. 

***

Sahadaki skorlardan fazlası: 2026 Dünya Kupası’ndan geriye kalan hikâyeler 

FIFA tarafından “tarihin en kapsayıcı Dünya Kupası” olarak sunulan turnuva sona erdi. Kupayı İspanya kaldırdı ancak 2026 Dünya Kupası’na damgasını vuranlar yalnızca şampiyonlar, yıldız futbolcular ve atılan goller değildi. Savaşın içinden gelen futbolcular, ABD sınırında bırakılan taraftarlar, göçmen işçiler, kayıp yakınlarını arayan kadınlar ve sömürgeciliğe karşı mücadeleyi tribüne taşıyanlar turnuvanın başka bir hikâyesini yazdı.

İspanya’nın Arjantin’i uzatmalarda 1-0 yenerek şampiyon olduğu 2026 Dünya Kupası, 48 takımlı yeni formatıyla futbol tarihinin en büyük turnuvası olarak düzenlendi.

FIFA’nın “kapsayıcılık” ve “futbolu yeni ülkelere ulaştırma” söylemi, ilk kez Dünya Kupası’na katılan küçük ülkelerin hikâyelerinde karşılığını buldu. Ancak turnuvanın ağırlıklı bölümüne ev sahipliği yapan ABD’nin vize ve göçmenlik politikaları, siyasi müdahaleler ve işçi eylemleri bu anlatının emperyalist sistem içerisindeki sınırlarını da ortaya koydu.

Turnuvadan geriye kalan bazı hikâyeler şöyle:

ABD sınırında yedi saat tutulan Iraklı oyuncu golünü attı

Irak Milli Takımı’nın kaptanı Aymen Hüseyin, ülkesinin 40 yıl sonra katıldığı Dünya Kupası’ndaki ilk maçından kısa süre önce ABD’ye girişte yaklaşık yedi saat boyunca sorgulandı.

Hüseyin, Irak’ın Norveç’e 4-1 yenildiği karşılaşmada takımının golünü attı. Bu, Irak’ın 1986’dan beri Dünya Kupası’nda bulduğu ilk goldü. Ancak Hüseyin’in hikâyesi, sınır kapısında yaşananlardan çok daha öncesine uzanıyordu.

Iraklı futbolcunun babası, Hüseyin henüz çocukken El Kaide tarafından öldürüldü. Ağabeyi ise yıllar sonra kaçırıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Savaş, işgal ve silahlı örgütlerin şiddeti içinde büyüyen Hüseyin, ülkesini Dünya Kupası’na taşıyan başlıca isimlerden biri oldu. Buna karşın turnuvaya gelirken ABD makamları tarafından saatlerce “güvenlik kontrolüne” tabi tutuldu.

Hüseyin’in golü böylece sıradan bir sportif başarıdan fazlasını ifade etti. ABD’nin Irak işgalinin ardından parçalanmış bir kuşağın temsilcisi, ABD’de düzenlenen turnuvada önce şüpheli muamelesi gördü, ardından sahaya çıkıp ülkesinin 40 yıllık Dünya Kupası hasretine son veren golü attı.

Hüseyin'in Norveç'e attığı gol sonrası sevinci.

Lumumba’nın canlı heykeli ABD sınırını aşamadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti taraftarı Michel Kuka Mboladinga, ülkesinin maçlarında 90 dakika boyunca hareketsiz durmasıyla tanınıyor.

“Lumumba Vea” adıyla bilinen Mboladinga, sağ kolunu havaya kaldırarak Kinşasa’daki Patrice Lumumba heykelinin duruşunu taklit ediyor. Renkli takım elbisesi, saç biçimi ve gözlükleriyle 1960’ların bağımsızlık liderini canlandıran taraftar, bu gösteriyi 2013’ten beri sürdürüyor.

Belçika sömürgeciliğine karşı mücadele eden, bağımsız Kongo’nun ilk başbakanı olan ve 1961’de öldürülen Lumumba’nın figürü, Mboladinga’nın sessiz gösterisi aracılığıyla futbol tribünlerine taşındı.

Mboladinga Dünya Kupası sırasında Meksika’daki Demokratik Kongo–Kolombiya maçını izleyebildi. Ancak ABD vizesi alamadığı için takımının ABD’de oynadığı karşılaşmalara, aralarında İngiltere’yle yapılan eleme maçı da olmak üzere, katılamadı.

Böylece turnuvanın en güçlü politik figürlerinden biri ABD’deki tribünlerde görünür olmak yerine, yokluğuyla simgeleşti. Sömürgeciliğe karşı mücadelenin simgesi Lumumba’yı canlandıran Kongolu taraftarın ABD sınırında bırakılması, FIFA’nın kapsayıcılık iddiasının en çarpıcı görüntülerinden biri oldu.

Tribünlerde Lumumba'yı canlandıran Mboladinga.

Yeşil Burun Adaları: Küçük ada ülkesinden dünya sahnesine

Yaklaşık yarım milyon nüfusa sahip Yeşil Burun Adaları, katıldığı ilk Dünya Kupası’nda grup aşamasını geçerek son 32 takım arasına kaldı.

Ada ülkesi, Arjantin karşısında iki kez geriye düşmesine rağmen maçı uzatmalara taşıdı ve turnuvanın favorilerinden birine 3-2 mağlup oldu. Yeşil Burun Adaları, böylece Dünya Kupası’nın eleme aşamasına ulaşan nüfus bakımından en küçük ülke olarak tarihe geçti.

Takımın 40 yaşındaki kalecisi Vozinha, kurtarışları ve oyun tarzıyla turnuvanın simge isimlerinden birine dönüştü.

Yeşil Burun Adaları'nın başarısının arkasında yalnızca “küçük ülkenin büyük rüyası” bulunmuyordu. Portekiz’in eski sömürgesi olan ülkenin milli takımı, önemli ölçüde Avrupa’da büyüyen Yeşil Burun Adaları diasporasından oluşturuldu.

Göç yolları ve sömürgecilik tarihi nedeniyle dünyanın farklı ülkelerine dağılan Yeşil Burun Adalılar, ilk kez Dünya Kupası sahnesinde ortak bir takım etrafında buluştu. Yeşil Burun Adaları'nın Arjantin karşısındaki direnişi, bir ada ülkesinin futboldaki eşitsizliklere ve büyük ülkelerin ekonomik üstünlüğüne karşı meydan okuması olarak hafızalara kazındı.

Arjantin'e karşı turnuvanın en güzel gollerinden birini atan Lopes Cabral, gol sonrası tribünlere çıkıp kız arkadaşına sarıldı. Lopes Cabral, yeni sezonda Trabzonspor forması giyecek.

İran savaşın ve engellemelerin ortasında yenilmeden elendi

İran’ın turnuvadaki yolculuğu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile ABD makamlarının uyguladığı kısıtlamaların gölgesinde geçti.

İran başlangıçta kampını ABD’nin Arizona eyaletindeki Tucson kentinde yapmayı planladı. Ancak savaş ve giriş kısıtlamaları nedeniyle takımın hazırlık merkezi son anda Meksika’ya taşındı.

İran gruptaki üç maçını da kaybetmeden tamamladı. Buna rağmen diğer gruplardaki sonuçların da etkisiyle eleme aşamasına kalamadı. İran’ın Mısır’la oynadığı son maçta uzatma dakikalarında bulduğu gol, VAR incelemesinin ardından tartışmalı bir ofsayt kararıyla iptal edildi. Karşılaşma 1-1 sona erdi. Ertesi gün Avusturya’nın maçın son anlarında bulduğu beraberlik golü İran’ın turnuvaya veda etmesine yol açtı.

İran böylece hiçbir karşılaşmasını kaybetmeden elenen takımlardan biri oldu.

Meksika’da kalan ve maçlarını burada oynayan İran heyeti, elenişinin ardından kendilerini ağırlayan Meksika halkına teşekkür etti. Takımın yolculuğu, savaş sürerken futbol oynamaya çalışan bir ülkenin hikâyesi kadar, ev sahibi ABD’nin engellemelerine rağmen turnuvaya katılabilmenin de hikâyesiydi.

İranlı futbolcu Şoca Halilzade, Mısır'a karşı son dakikalarda attığı golün ardından dikkat çeken bir gol sevinci yaşamıştı. Gol tartışmalı bir kararla iptal edilmişti.

Trump aradı, FIFA kırmızı kart cezasını kaldırdı

Turnuvanın en büyük yönetim skandallarından biri ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan müdahalesiyle yaşandı.

ABD’li futbolcu Folarin Balogun, Bosna Hersek karşılaşmasında kırmızı kart görmüş ve Belçika’ya karşı oynanacak son 16 turu maçında cezalı duruma düşmüştü.

Trump, FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu arayarak kararın yeniden incelenmesini istedi. FIFA daha sonra Balogun’un cezasını askıya aldı ve futbolcunun Belçika maçında oynamasına izin verdi. Trump, kararın değiştirilmesi için Infantino’yu birden fazla kez aradı.

Karar, FIFA’nın disiplin mekanizmasının bağımsızlığına ilişkin büyük bir tartışma yarattı. Eski FIFA Başkanı Sepp Blatter dahil birçok isim, kırmızı kart cezalarının siyasi telefon görüşmeleriyle kaldırılamayacağını belirtti.

ABD, Balogun’un da forma giydiği maçta Belçika’ya 4-1 yenilerek elendi.

Final öncesinde protestocu bir grup, Trump ve Infantino’nun müdahalesini protesto etmek amacıyla binlerce kırmızı kart dağıtmayı planladı. Ancak yaklaşık 10 bin protesto kartına stadyum güvenliği tarafından el konuldu. Buna rağmen Trump ile Infantino kupa töreni için sahaya çıktıklarında tribünlerden yoğun biçimde yuhalandı.

ABD'ye karşı Belçika'nın son golünü atan Romelu Lukaku, golü atmasının ardından ABD tribünlerine "Sizi duyamıyorum" işareti yaptı ve takım arkadaşlarıyla birlikte "Trump dansı" yaptı.

'En kapsayıcı Dünya Kupası'na giremeyenler

FIFA Başkanı Infantino, 48 takımlı turnuvayı Dünya Kupası tarihinin en kapsayıcı organizasyonu olarak sundu.

Ancak ABD’nin vize ve seyahat politikaları nedeniyle Irak, Ürdün, Mısır, Fas, Özbekistan, Haiti ve çeşitli Afrika ülkelerinden çok sayıda taraftar maçlara gidemedi. Bazı taraftarların başvuruları reddedilirken bazı başvurular turnuva sona erene kadar sonuçlandırılmadı.

Bu çelişkinin en dikkat çekici örneklerinden biri Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan oldu.

FIFA tarafından Dünya Kupası’nda görev yapmak üzere belirlenen Artan, geçerli ABD vizesi bulunmasına rağmen ülkeye alınmadı. ABD’li yetkililer Artan’ın “güvenlik tehdidi” oluşturduğunu öne sürerken Somali Futbol Federasyonu karara tepki gösterdi. FIFA ise göçmenlik kararlarının ulusal makamların yetkisinde olduğunu belirterek sorumluluk üstlenmedi.

Artan böylece Dünya Kupası’nda maç yöneten ilk Somalili hakem olma fırsatını kaybetti.

FIFA takımların sayısını 32’den 48’e çıkarmıştı; fakat turnuvaya katılan ülkelerin yurttaşlarının maçları izleyebilmesi için özel bir vize sistemi oluşturulmamıştı. Futbol sahası genişlerken tribünlerin kimlere açık olduğu ev sahibi devletlerin siyasi tercihlerine bağlı kaldı.

Omar Abdulkadir Artan, Afrika'nın en iyi hakemi seçilmişti.

Haiti 52 yıl sonra döndü, ülkesinde tek maç oynayamadan

Haiti, 1974’ten sonra ilk kez Dünya Kupası’na katıldı.

Ancak takım turnuvaya hazırlanırken Haiti’de silahlı gruplar ülkenin önemli bölümünü kontrol ediyor, siyasi ve insani kriz derinleşiyordu. Milli takım güvenlik krizi nedeniyle Dünya Kupası elemelerindeki hiçbir iç saha maçını Haiti’de oynayamadı. Takımın teknik direktörü Sébastien Migné de görev süresi boyunca ülkeye gidemedi.

Kadronun büyük bölümü Avrupa ve Kuzey Amerika’da yetişen diaspora oyuncularından oluşuyordu. Haiti’de yaşayan tek milli futbolcu Woodensky Pierre’in ABD vizesi ise turnuvadan hemen önce hâlâ sonuçlanmamıştı.

Haiti’nin 52 yıl sonra Dünya Kupası’na dönüşü, ülkedeki şiddet ve siyasal çöküş nedeniyle yalnızca sportif bir başarı değildi. Fakat ABD’nin Haiti’ye yönelik seyahat kısıtlamaları, ulaşım giderleri ve yüksek bilet fiyatları nedeniyle ülkedeki taraftarların önemli bölümü bu tarihi dönüşü tribünden izleyemedi.

Haiti’nin Dünya Kupası macerası böylece FIFA’nın kapsayıcılık anlatısının hem en güçlü örneklerinden birini hem de en açık çelişkilerinden birini oluşturdu.

Haiti takımının Fas'a karşı attığı gol sonrası sevinci.

Turnuva tarihinin en küçük ülkesi: Curaçao

Yaklaşık 156 bin nüfuslu Curaçao, Dünya Kupası’na katılan nüfus ve yüzölçümü bakımından en küçük ülke oldu.

Karayipler’de bulunan ve Hollanda Krallığı’nı oluşturan ülkelerden biri olan Curaçao’nun kadrosunun büyük bölümü Hollanda’da yetişmiş Curaçao kökenli futbolculardan oluşuyordu.

Takımın teknik direktörü Dick Advocaat ise 78 yaşında Dünya Kupası tarihinin en yaşlı teknik direktörü unvanını kazandı.

Curacao, Dünya Kupası tarihindeki ilk golünü Almanya'ya karşı attı. İlk puanını ise Ekvador'a karşı aldı.

Ürdün’ün ilk golü iki bin yıllık tiyatroda kutlandı

Dünya Kupası’na ilk kez katılan Ürdün’ün turnuva tarihindeki ilk golünü Ali Olvan attı.

Ürdün’ün Avusturya’yla oynadığı karşılaşmayı binlerce kişi, Amman’daki yaklaşık iki bin yıllık Roma Tiyatrosu’na kurulan dev ekrandan izledi. Olvan’ın golüyle birlikte antik tiyatronun tribünlerinde büyük bir kutlama yaşandı.

Tarihsel mekân ile ülkenin ilk Dünya Kupası deneyimini buluşturan görüntüler turnuvanın en dikkat çekici fotoğraf karelerinden biri oldu.

Ürdün turnuvadan grup aşamasında elendi. Ancak ülkenin Dünya Kupası’ndaki ilk golü, sonuçlardan bağımsız biçimde Amman’ın kamusal hafızasına yerleşti.

Yamal'ın mahallesinde şampiyonluk kutlaması

İspanya Dünya Kupası’nı kazandığında kutlamaların merkezlerinden biri, Madrid’in meydanlarının yanı sıra Lamine Yamal’ın büyüdüğü Rocafonda mahallesi oldu.

Barcelona yakınlarındaki Mataró kentinde bulunan Rocafonda, işçi sınıfının ve göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerden biri. Faslı bir baba ile Ekvator Gineli bir annenin çocuğu olan Yamal, burada büyüdü.

Yamal’ın attığı gollerin ardından elleriyle yaptığı “304” işareti, Rocafonda’nın posta kodunun son üç rakamına gönderme yapıyor. Turnuva boyunca mahallede futbol oynayan çocuklar da aynı işareti kullanarak Yamal’ın gol sevincini taklit etti.

İspanya’da göçmen karşıtı söylemlerin güçlendiği bir dönemde, milli takımın ve dünya şampiyonluğunun sembol isimlerinden birinin bir göçmen mahallesinden çıkması ayrı bir anlam kazandı.

Yamal'ın "304" işareti.

Dünya Kupası’nı mümkün kılan göçmen işçiler

Turnuva başlamadan önce Los Angeles’taki SoFi Stadyumu’nda çalışan yaklaşık 2 bin işçi greve çıkma yetkisi verdi.

Kasiyerler, aşçılar, bulaşıkçılar, barmenler ve diğer hizmet çalışanlarının yüzde 96’sı grev yetkisine destek verdi. İşçiler ücret artışı ve taşeronlaştırmaya karşı iş güvencesinin yanı sıra, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi ICE’ın stadyumlara alınmamasını talep etti.

İşçilerin önemli bir bölümü göçmendi. FIFA’nın akreditasyon için çalışanlardan kapsamlı kişisel bilgiler istemesi, bu bilgilerin göçmenlik makamlarıyla paylaşılabileceği endişesine yol açtı.

Grev tehdidi, turnuvanın başlamasına kısa süre kala yapılan anlaşmayla geçici olarak ortadan kalktı. Ancak işçiler, göçmenlik baskınları veya hak ihlalleri yaşanması durumunda iş bırakma haklarını korudu.

Sahada milyonlarca dolarlık futbolcular oynarken, karşılaşmaların yapılmasını sağlayan göçmen işçiler sınır dışı edilme korkusuyla çalışıyordu.

Stadyum işçilerinin eylemlerinden bir kare

Filistin bayrakları ikiyüzlü FIFA’nın yasaklarını aştı

Filistin’le dayanışma eylemleri turnuvanın en görünür siyasi unsurlarından biri oldu.

Dünya Kupası’nın Meksiko’daki açılışı sırasında Filistin destekçileri bir araya gelerek insanlardan oluşan dev bir Filistin bayrağı meydana getirdi. Eylemciler, dünyanın en fazla izlenen spor organizasyonlarından biri sürerken Filistin’de yaşananların gündemden düşürülmemesini amaçladıklarını açıkladı.

Turnuva boyunca çeşitli maçlarda, taraftar bölgelerinde ve kent merkezlerinde Filistin bayrakları taşındı; “İsrail’e kırmızı kart” çağrıları yapıldı. Taraftarların dayanışma mesajları, FIFA’nın futbol alanlarında “siyasi ifade” kullanılmasına yönelik yasak ve yaptırım tehditlerine rağmen görünürlük kazandı.

FIFA uzun yıllardır futbolcuların ve taraftarların siyasi mesajlarını “sporun tarafsızlığı” gerekçesiyle sınırlıyor. Ancak kurumun kendisi, ev sahibi devletlerin yöneticileriyle kurduğu yakın ilişkilerden turnuvaların hangi ülkelere verileceğine, bazı savaşlara ve devlet politikalarına karşı aldığı farklı tutumlardan protokol törenlerine kadar siyasetin doğrudan içinde yer alıyor.

2026 Dünya Kupası’nda ABD Başkanı Donald Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yla kurduğu yakın ilişki ve bir futbolcunun kırmızı kart cezasına kadar uzanan siyasi müdahale, bu çifte standardın en açık örneklerinden biri oldu. FIFA, devlet başkanlarının ve iktidarların müdahalelerini futbolun doğal bir parçası gibi kabul ederken, tribünlerden yükselen Filistin dayanışmasını “siyasi mesaj” olarak sınırlamaya çalıştı.

Bu nedenle Filistin bayraklarının tribünlerdeki varlığı yalnızca futbolun savaşlardan ve siyasal mücadelelerden ayrı tutulamayacağını göstermedi. Aynı zamanda FIFA’nın “siyasetsiz futbol” söyleminin, siyaseti dışlamaktan çok hangi siyasetin görünür olacağına karar veren seçici bir denetim mekanizması olduğunu da ortaya koydu.

Faslı taraftarlar Filistin bayrağıyla.

Kayıplarını arayan Meksikalı kadınlar açılışın karşısındaydı

Dünya Kupası’nın açılış töreni için Meksiko'da hazırlıklar sürerken, Meksika’da kaybedilen kişilerin yakınlarını arayan kadınlar da eylem hazırlığı yaptı.

“Arama anneleri” olarak bilinen kadınlar, 11 Haziran’daki açılış maçına denk gelecek şekilde barışçıl bir gösteri düzenlemek ve kayıp yakınlarının fotoğraflarını dünya kamuoyuna göstermek istedi.

Uluslararası Af Örgütü, Meksika makamlarına eylemcilerin güvenliğini sağlama ve seslerini duyurmalarına izin verme çağrısında bulundu.

Meksika’da on binlerce kişi kayıp durumda. Devlet kurumlarının yetersiz kaldığı koşullarda çok sayıda kadın, yakınlarının izini kendi imkânlarıyla sürüyor; toplu mezarları ve insan kalıntılarını arıyor.

Dünya Kupası açılışındaki ışık gösterilerinin karşısında kayıp çocuklarının, eşlerinin ve kardeşlerinin fotoğraflarını taşıyan kadınlar vardı.

Turnuvanın başka tablosu

2026 Dünya Kupası futbolun coğrafyasını genişletti. Yeşil Burun Adaları, Curaçao, Ürdün ve Haiti gibi ülkeler ilk kez ya da onlarca yıl sonra dünyanın en büyük futbol sahnesine çıktı.

Ancak turnuva aynı zamanda bu genişlemenin emperyalist düzen içerisindeki sınırlarını gösterdi.

Takımlar davet edilirken taraftarlar sınırda bırakıldı. FIFA kapsayıcılıktan söz ederken, kendi seçtiği bir hakem ABD’ye alınmadı. Bir devlet başkanının telefonuyla kırmızı kart cezası değiştirildi. Dünya Kupası’nı mümkün kılan işçiler göçmenlik baskınlarına karşı grev tehdidinde bulundu. Tribünlerde ise Lumumba’nın hatırası, Filistin bayrakları ve kayıp yakınlarının fotoğrafları yer aldı.

Kupayı İspanya kazandı. Fakat turnuvanın hikâyesini yalnızca final maçının skoru anlatmadı.

***

Başarı nedir?-Kemal Okuyan- 

Sosyalizm mücadelesinde aslında tek bir başarı vardır. Mevcut düzeni değiştirip yerine sınıfsız-sömürüsüz bir toplum kurma. Bunun dışında bir komünistin çıkıp “amma başarılıyız, aşk olsun bize” diyebileceği hiçbir uğrak olamaz.


“Onca yoksulluk ve adaletsizlik varken sol partilerin başarısız olmasını neyle açıklıyorsunuz? Bu nedenle hiç özeleştiri yapma ihtiyacı duydunuz mu?”

Onlarca kez karşılaştım bu soru ve benzerleriyle. Hiç gocunmadım, çünkü soru haklıydı. Aslında yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada örgütlü devrimcilerin yanıtını araması gereken buydu.

Ayrıca soru yoksulluk ve adaletsizliğin ilacının solda olduğu ön kabulüne dayanıyordu. İyiydi bu. Düşünsenize, kimse bir sağcı siyasetçiye bunları söylemeyi aklına getirmiyor. Öte yandan soru bir dizi nedenle bıktırıcıydı. Örneğin, hangi iyi niyetle olursa olsun, “büyük laflar ediyorsunuz ama ortada sonuç yok” imasını içeriyordu. Örneğin, söylenenlere hak verip kendi pozisyonunu rasyonalize etmek gibi “gazetecilik” alanının dışına çıkan bir tepkinin dışavurumu olabiliyordu. Örneğin, devrimci mücadeleyi bir koyup beş alınan bir yatırım alanı gibi görme hatasını içeriyordu. Örneğin, “sol nedir” gibi bir karşı soruyu kaçınılmaz olarak gündeme getiriyordu. Bıktırıcı ama dediğim gibi haklıydı soru son tahlilde. Ama…

Ama “başarı” neydi acaba? Geçenlerde tuhaf bir anda ve hiç bağlamı yokken “siz konuşmaktan başka ne yapıyorsunuz” diye sataşıldı bize. Eski öyküydü, kimseyi beğenmiyor ve sadece konuşuyorduk. Haluk Levent’ti konu. Ama İmamoğlu’ydu da aynı zamanda. Ekmeleddin’di, “devrim yapan” ama ne hikmetse şimdilerde kimsenin adını dahi hatırlamadığı Çipras’tı, İspanya’nın “asi” çocuklarının yuvası Podemos’tu, Mamdani’ydi, azıcık geriye gidelim Die Linke’ydi, daha daha geriye Yeşiller'di. “Ak mermere pislemek” gibi bir alışkanlığımız vardı ve tek işimiz buydu. Hiç önemi yoktu bu son sataşmanın, alışkındık bu laflara ama sonra konu geldi, “sol örgütler gerçekten işe yaramıyor” saptamalarına! Şu anda ya da geçmişte örgütlü mücadele içinde olan birçok kişi, “evet hakkaten ne işe yarar sol” diyerek ahlanmaya başladılar. Niyetleri belli ve pek yakında… Sanki dünyada ve ülkemizde işçi hareketinin ve sosyalizm mücadelesinin mevzi yitirmesi gündemimizde yokmuş, sanki bu geçici gerilemeyi tersine çevirmek için kafa patlatmıyormuşuz gibi, dünyanın en sıradışı tespitini yaparcasına “e ama sol da bu durumu sorgulamalı”.

Hay hay sorgulayalım.

Ama önce “başarı nedir” ona bir yanıt verelim. Patron dünyasında başarının kriteri “daha çok kâr” olsa gerek. Sosyal medya fenomeni için sayılardır başarının göstergesi. Tıklar, etkileşimler, beğeniler… Öğrencinin başarısını sınavla ölçmek en bilinen yöntem. Akademik başarının da bilinen kıstasları var, akademi diye bir şey pek kalmasa da… Futbolda her şey istatistiğe bağlandı ama sanırım izleyici gole ve “keyif veren” topçuya odaklanıyor hâlâ. Milletvekillerine önerge ve konuşma sayısı ile not veren partiler olduğunu biliyoruz. Peki konu sosyalizm mücadelesi olunca başarı neyle ölçülebilir? Bir yolunu bulup Meclis’e kapağı atmak mıdır başarı örneğin? Düzen partilerinin liderleri ile poz vermek, onların mitinglerinde bayrak göstermek midir? Mahkemelerde, cenazelerde, direnişlerde rakipleri ittirip en önde fotoğraf vermek midir? Akıntıda sürüklenirken hep birlikte, en yüksek sesle bağırıp en çok goygoy yapmak mıdır?

Vasatı savunmak, fincancı katırlarını ürkütmemek, nabza göre şerbet vermek, dereyi geçinceye kadar ayıya dayı demek midir?

Büyük ya da büyük gözüken güçlerin etrafında ay misali pervane olmak mıdır? Düşünelim…

Sosyalizm mücadelesinde aslında tek bir başarı vardır. Mevcut düzeni değiştirip yerine sınıfsız-sömürüsüz bir toplum kurma. Bunun dışında bir komünistin çıkıp “amma başarılıyız, aşk olsun bize” diyebileceği hiçbir uğrak olamaz.


Sadece şu olur: O tek başarı kriterine ulaşmak için bazı şeylere ulaşmanız, evet başarmanız gerekir. Oralarda da başarıyı ölçebilirsiniz ama mutlaklaştırmadan.

Örneğin tutarlılık, zaman içinde sınanır ve önemlidir. Bir başarı kriteridir.

Örneğin kadro kaynaklarınız, bu kaynakların kurumaması hep güçlenmesi. Bir başarı kriteridir.


Örneğin işçi sınıfı içindeki, özellikle işyerlerindeki örgütlülüğünüz. Bir başarı kriteridir.

Örneğin yayıncılık alanındaki etkiniz. Bir başarı kriteridir.

Örneğin eylem gücünüz, insanları harekete geçirme yeteneğiniz. Bir başarı kriteridir.

Örneğin ahlaki duruşunuz, çürümeye karşı oluşturduğunuz bariyerler. Bir başarı kriteridir.

Örneğin örgütlenme hızınız, yaygınlığınız ve örgütünüzün diriliği. Bir başarı kriteridir.

Seçim başarısı da bir kriterdir ama tek ya da en önemli kriter değildir.

Başarıyı böyle ölçeriz. Bu anlamda yetersizliklerimizi herkesten önce biz görürüz, yüzeysel “başarı” kriterlerini önemsemediğimiz için gerçeklik duygusundan kopmayız.

Bir de şunu biliriz: Yukarıdaki kriterler açısından bayağı iyi bir noktada olsak dahi asıl “başarı”nın gelmeyebileceğini. Çünkü sosyalizm mücadelesi pozitivist bir zeminde hayata geçmiyor. Tarihsel koşullar diye bir olgu var. Dolayısıyla “uğraş uğraş olmuyor” türünden aptalca bir sonuca ulaşmayız. “Bir işe yaramıyorsunuz” türünden sayıklamaları da ciddiye almayız.

Velhasıl, yaptıklarımızı sürekli göze sokmakla zaman kaybedecek değiliz. Aldığımız sonucu görüyoruz. Bu sonuç bazen tarihe not düşmektir, bazen insanların vicdanını güçlendirmektir, bazen birilerinin karizmasını çizmektir, bazen toplumun aklına takviye yapmaktır, bazen akıntıya karşı yürümeyi becermektir, bazen insanların “ihtiyaç halinde” kullanacağı bir marifetli çakı olmaktır, bazen oyun bozmaktır. Spor olsun diye değil.

Başarı için!

/././

Meclis'teki odasını emlak ofisine dönüştüren AKP'li vekil: 'Sadece vekillere değil herkese satıyorum'-Özkan Öztaş- 

Giresun Milletvekili Ali Temür, 'Parlamenterler Gölvadi Evleri' projesi hakkındaki eleştirilere yanıt verdi, "sadece vekillere değil, herkese ev sattığını" duyurdu. Temür, Meclis'i emlak ofisi gibi kullanmasına, vekilden çok müteahhit gibi davranmasına yönelik tepkileri ise es geçti.

AKP'li Giresun milletvekili Ali Temür, Meclis'te milletvekillerine enflasyon korumalı, ucuza ev pazarlaması hakkında gündeme getirdiğimiz haberin ardından bir açıklama yaptı.

Temür, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada tüm süreçlerin hukuka uygun olduğunu ve inşaat için ilgili tüm kooperatif ve yasal izinlerin alındığını belirtti ve şu sözleri dile getirdi: "Arsanın büyüklüğü nedeniyle projeye çok sayıda üyenin katılımı gerekmektedir. Bu sebeple kooperatif üyeliği yalnızca milletvekillerine veya Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışanlarına değil, dileyen herkese açıktır. Milletvekilleri, Meclis personeli ve toplumun her kesiminden vatandaşlarımız, gerekli şartları yerine getirerek kooperatife üye olabilmektedir. İsteyen herkes, uygun gördüğü sayıda üyelik alarak bu projeye katılabilir."

Esas meseleyi es geçti: 'Sadece vekillere değil herkese satıyorum'

Eleştirinin esas başlığını, yani Meclis'te konut pazarlamasını ve vekillikten çok müteahhitlik yapmasını es geçen Ali Temür, "sadece vekillere değil herkese satıyorum" diyerek kendini savundu. Temür eleştirilere karşı şu ifadeleri kullandı: "Bazı basın yayın organlarında yer alan haberler ise maalesef gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Haberlerde konu, milletvekillerine özel bir imkân sağlanıyormuş gibi sunularak kamuoyunda yanlış bir algı oluşturulmaya çalışılmıştır. Oysa burada herhangi bir ayrıcalık, aracılık, nüfuz kullanımı veya kamu gücünden yararlanılması kesinlikle söz konusu değildir. Arsa, tamamen serbest piyasa koşullarında mal sahibinden satın alınmaktadır. Kamunun veya devletin herhangi bir kurumu, kaynağı ya da imkânı bu süreçte kullanılmamıştır."

Parlamenterler Gölvadi adını taşıyan projenin tanıtım metninde ifade edilen kur farkı doğması halinde yaşanacak sorunların son takside yansıtılacağı bilgileri yer alıyordu. Şantiyenin satış için ilk görücüye çıktığı yer meclisteki makam odaları olmuştu.

Parlamenter ismi sadece bir tercihmiş

Ayrıca kooperatifin isminde yer alan "Parlamenter" ifadesine de değinen Ali Temür, yaptığı açıklamada isim tercihinin hukuki bir imtiyaz sağlamadığını belirterek şu sözleri dile getirdi: "Ayrıca kooperatifimizin isminde yer alan 'Parlamenter' ifadesi yalnızca tercih edilmiş bir isimdir. Benzer isimler ülkemizde çok sayıda kooperatif, site ve farklı kuruluş tarafından kullanılmaktadır (bir sigara markası bile var). Bu ifadenin herhangi bir hukuki ayrıcalık sağladığı veya herhangi bir imtiyaz ifade ettiği yönündeki değerlendirmeler gerçeği yansıtmamaktadır."

/././

İşte AKP'nin kemer sıkma 'başarısının' sırrı: Gelir vergisinin yüzde 92'sini emekçiler ödedi 

Yılın ilk yarısında gelir vergisinin yüzde 92’sini emekçiler ödedi. Toplam vergi gelirlerinin yüzde 59’u da halkın sırtındaki dolaylı vergilerden oluştu. Patronların beyana dayalı vergi ödemeleriyse toplam bütçe içinde sembolik bir yer tuttu.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2026’nın ilk yarısına ilişkin bütçe verilerini açıkladı. Rakamlar, bütçe hedeflerinin tutturulduğunu müjdelerken, verginin kimin cebinden çıktığını gizleyemiyor. Vergi gelirlerinin büyük bölümü hâlâ maaşları daha eline geçmeden kesilen emekçilerin ve tüketimden vergi ödeyen yurttaşın sırtında.

Ocak-Haziran döneminde bütçe giderleri 1 trilyon 395 milyar lira, gelirleriyse 1 trilyon 509 milyar lira olarak gerçekleşti. İktidar, bu tabloyu "bütçe fazlası" ve hedeflerin tutturulması üzerinden bir başarı hikayesi olarak sunmaya çalışsa da, tablonun arka planı vergi sisteminin sınıfsal yapısını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Vergi yükü patronlarda değil, emekçilerde

Gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92’sinin hâlâ stopaj yoluyla elde edilmesi, vergi yükünün büyük ölçüde ücretliler ile kaynağında vergilendirilen mükellefler üzerinde taşınmaya devam ettiğini gösteriyor. 

Bakanlığın verilerine göre Ocak–Haziran döneminde tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 91,52’si stopaj yoluyla, yalnızca yüzde 6,36’sı beyana dayalı olarak tahsil edildi.

Bu tablo, patronların beyan ettiği vergilerin toplam gelir vergisi içerisindeki payının yüzde 1,71 gibi cüzi bir seviyede kaldığını, buna karşılık ücretlilerin maaşlarından daha ellerine geçmeden kesilen stopajın, toplam vergi gelirlerinin yüzde 24,68'ini oluşturarak bütçenin ana sütununu meydana getirdiğini bir kez daha tescilliyor.

Tüketici, dolaylı vergi yükü altında

Sistemin bir diğer ayağı olan dolaylı vergiler halkın üzerindeki yükü ağırlaştırmaya devam ediyor. İlk altı aylık verilere göre toplam vergi gelirlerinin yüzde 43,76’sı katma değer vergisi (KDV) ve özel tüketim vergisinden (ÖTV) oluşuyor. 

ÖTV’nin alt kalemlerine bakıldığında, yükün yine geniş halk kitlelerinin omuzlarında olduğu görülüyor. Motorlu araçlardan 359 milyar lira, tütünden 250 milyar lira, alkolden ise 74 milyar lira vergi toplandı. Öte yandan, petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV’nin geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34,1 oranında azalmasına rağmen, diğer kalemlerdeki artışlarla bu kayıp telafi edilmeye çalışıldı.

Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30 seviyesinde seyrederken, dolaysız vergilerin payı ise yüzde 40,70’te kaldı. Bu tablo, Türkiye’de vergi sisteminin temel finansman kaynağının hâlen tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Kısacası, ekmekten akaryakıta kadar yapılan her harcama, bütçeyi finanse eden en büyük kalemlerden biri olmayı sürdürüyor.

Sırada yeni zamlar mı var?

Bütçe verileri, önümüzdeki döneme dair de bazı ipuçları barındırıyor. Özellikle ÖTV tahsilatının hem bütçe hedeflerinin hem de geçen yılın aynı dönemindeki artış hızının gerisinde kalması dikkat çekiyor. Petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV’deki gerileme, toplam ÖTV'yi aşağı çeken en önemli unsur.

Bu tablo karşısında ekonomi yönetiminin, yılın geri kalanında tüketiciye yeni vergiler yükleyeceği ve zam yapacağı tahmin ediliyor.

***

Bir başka 20 Temmuz: Montrö -Engin Solakoğlu- 

90 yaşına giren Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin ve halkının en önemli egemenlik dayanaklarından biridir. Sadece dış düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da savunulması bu yüzden hayati önem taşır.

Bu satırlar önünüze düştüğünde takvimler 20 Temmuz’u gösteriyor olacak. 20 Temmuz denince dış politika bağlamında aklımıza ilk gelen olay hiç kuşkusuz Türkiye’nin 1974 yılında Kıbrıs adasına yaptığı askeri müdahale. 20 Temmuz 1974’teki çıkarmanın ve genel olarak Kıbrıs sorununun elbette Türk siyasi tarihi bakımından önemi büyük. Ancak 1923'te ilan edilen Cumhuriyet bakımından çok daha önemli bir 20 Temmuz daha var.

20 Temmuz 1936’da, bundan tam 90 yıl önce Montrö Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmenin en önemli özelliği genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Marmara Denizi, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile onları çevreleyen kıyı şeridi üzerindeki tam egemenliğinin tanınmasıydı. Montrö’yle birlikte uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun lağvedildiğini ve bu su yollarında Türkiye’nin büyük ölçüde tek söz sahibi olduğunu çoğumuz biliriz. Ancak konuyu çok yakından izlemeyenlerin kolayca unutabildikleri hususlardan biri Lozan’dan tesis edilmiş Boğazlar rejiminin söz konusu kıyı şeridini askersizleştirdiğidir. Somut olarak söylersek, Boğazlar rejimine göre örneğin Gelibolu ve Sarıyer kıyısında ya da Marmara ve Avşa adalarında asker, silah, tabya vs bulunduramıyorduk. Bunun da tek anlamı kısıtlı egemenliktir. Montrö o yüzden ülke topraklarındaki egemenliğimizin tamamlandığı bir tarihsel dönüm noktasıdır.

Montrö Sözleşmesi, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı dönemin özgül koşullarından kaynaklanan bir anomaliyi ortadan kaldırmıştır. Bizi tümüyle bize ait bir denize, Marmara Denizi’ne kavuşturmuştur. Yıllar içinde o denizi ne hale getirdiğimiz konusuna girip de keyfimizi kaçırmayalım. 

Montrö Sözleşmesi’nin içeriğine ve önemine geçmeden önce, sözleşmenin tarihsel bağlamına göz atmakta yarar var. 1923 yılında kurulmuş, bir yandan Osmanlı yıkıntısının borçlarını öderken, bir yandan da kısıtlı beşeri ve doğal kaynaklarla kalkınmaya çalışan Türkiye’nin yukarıda sadece küçük bir örneğini verdiğimiz kazanımlara nasıl eriştiğini, bir başka deyişle Lozan’dan Montrö’ye nasıl sıçradığını doğru okumak gerekiyor.

En baştan şunu söyleyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin Montrö’de elde ettiği kazanımların boyutu, olağan koşullarda ancak büyük bir askeri zaferin getirisi olabilirdi. Oysa Cumhuriyet bu sonucu tek kurşun atmadan elde etti. 

Yeri gelmişken, ülkemizde çok sık yinelenen bir klişeyi hatırlatalım: “Efendim, sahada kazandığımızı masada kaybediyoruz!”. Bu genellemenin geçerli olmadığı birçok tarihsel olay vardır ama Montrö Sözleşmesi tek başına bu klişeyi çöpe atmak için yeterlidir. Elbette bu başarı, sadece dönemin siyasi iktidarının üstün zekâlı olmasıyla, müzakereleri yöneten heyetin yine moda deyimle “pek liyakatli” olmasıyla açıklanamaz. Bunlar elbette önemlidir ve rol oynamıştır ama uluslararası konjonktürün müsait olmadığı bir ortamda belirleyici olamazlar.

1936 içinde bulunduğumuz coğrafyada faşizmin kudurduğu ve koşar adım savaşa yürüdüğü bir yıldır. Avrupa’nın irili ufaklı devletlerini Fransa-İngiltere ile Almanya-İtalya etrafında oluşan ittifakların hanesine yazmak taraflar için birincil önceliktir. Türkiye’nin Boğazlar konusundaki talepleri bu yüzden görmezden gelinemez. Ankara iki cami arasındadır ve namaz saati yaklaşmaktadır. Kimin cemaatinin daha kalabalık olacağı hayati önemdedir.

Bu denkleme bir de, Montrö’nün kapsadığı sahanın, olası bir savaşta namlunun ucunda olacağı görünen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Türkiye ile paylaştığı Karadeniz’in önemini eklerseniz manzara biraz daha netleşir. Zira adında bulunmasa da Montrö aynı zamanda bir Karadeniz sözleşmesidir.

O zamanki adıyla Sovyet Rusya aslında Lozan Antlaşması sırasında da Boğazlar konusunda Türkiye’nin arkasında duran tek devlettir ancak Türkiye’nin de o sıradaki öncelikleri farklı ve direnç olanak ve yetenekleri sınırlı olduğu için emperyalist Batı tarafından kolaylıkla saf dışı bırakılmış ve ortaya Lozan Boğazlar Rejimi denen garabet çıkmıştır.

Savaş tamtamlarının en yüksek perdeye çıktığı 1936’da Sovyetler Birliği 1923’e kıyasla hem daha güçlü hem daha kaygılıdır. O yüzden de Türkiye’nin Boğazlar’a dair taleplerine tam destek vermektedir. 

İsviçre’nin şimdilerde Caz festivaliyle bildiğimiz Montrö kentinde yapılan müzakereler ve ortaya çıkan metin bütün bu tarihsel arkaplanın izlerini yansıtır.

Şimdi gelelim Montrö Sözleşmesi’nin içeriğine. Uluslararası veya çok taraflı sözleşmelerin metni, hükümleri elbette önemlidir ama ruhu, özü daha belirleyicidir.

Merak edenler bir tuşa basarak ulaşabildikleri için burada sözleşmenin hükümlerini tek tek sıralama gereğini duymuyorum. O yüzden ulaşılan o sayfalarda daha zor ulaşabileceğiniz veçhesi yani ruhu üzerinde duracağım.

Çok basitçe anlatmaya çalışırsak, Montrö Sözleşmesi’nin ruhu bize şunu söyler: Dünya devletleri birbiriyle eşit haklara sahip olmayan üç kategoriye ayrılır. Hiyerarşik sıraya göre, mekânın sahibi Türkiye, Karadeniz’e kıyıdaş devletler ve diğerleri. 

Gerisi sayfalar dolusu teknik teferruattan ibarettir. 

Bunlara neden teknik teferruat diyorum? Sözleşme hükümlerindeki sınırlamaların, teknik tanımların 2026 koşullarında aşındığını kabul etmek zorundayız. Montrö’nün 1936 dünyasında doğal olarak insansız hava araçları, insansız deniz araçları filan yoktur.

Sözleşme Türkiye’ye özellikle savaş zamanında çok geniş yetkiler tanır. Aynı zamanda bu yetkilerin Karadeniz’e kıyıdaş devletlere zarar getirmeyecek şekilde kullanılmasını önceler. Diğer devletlerin hak ve yetkileri çok arkalardan gelir.

Bütün sözleşmeler ve hukuk kuralları gibi Montrö de “iyi niyet” ilkesine dayanır. O ortadan kalktığında metin, hükümler boşa düşer. Türkiye II. Dünya Savaşı sırasında bir yoruma göre “Almanya’dan korktuğundan”, bir yoruma göre ise “Sovyetler yıkılır umuduyla” sözleşme hükümlerini esnetmiş, zaman zaman Nazi Almanyası’nın muharip nitelikli gemilerinin “yardımcı gemi/ticari gemi” kisvesi altında Karadeniz’e çıkmasına göz yummuştur. 

Montrö Sözleşmesi’nin en önemli özelliklerinden biri, Karadeniz’i, 1991 sonrasında küresel sistemin tek hâkimi haline gelen ve dünyanın dört bir yanına donanma gönderebilen ABD’nin destursuz giremediği tek denize dönüştürmesidir. Emperyalizmin ve Türkiye’deki uzantılarının Montrö rahatsızlığının temel sebebi budur.

Soğuk Savaş yıllarından beri devam eden bu kronik rahatsızlık, Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden başlatılan ve başlangıcını rahatlıkla 2014’e kadar götürebileceğimiz savaşla birlikte daha da şiddetlenmiştir. Montrö karın ağrısının Türkiye kamuoyuna yansıyan bir başka boyutu Kanal İstanbul meselesidir. Kimi çevrelere göre bu berbat projenin amaçlarından biri Sözleşmeyi etkisiz hale getirmektir. Oysa Montrö bir Boğazlar Sözleşmesidir ve hükmünü Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nda icra eder. Marmara’dan Karadeniz’e açılacak alternatif bir su yolu, üçüncü ülke gemilerine yönelik Montrö rejimini değiştirmez. Montrö’yü fiziken aşmanın tek yolu, Saros Körfezi’nden Karadeniz’e doğrudan bağlanacak bir kanal açılmasıdır. Kanal İstanbul projesi can çekişen Marmara Denizi’ni tümüyle öldürecek, Trakya ve İstanbul’u askerî açıdan da savunulamaz getirecek tehlikeli bir inşaat projesidir ama bana göre Montrö’yle bir ilgisi yoktur.

Yukarıda anlattığım gibi, Montrö rejimine yönelik tehdit fiziki değil siyasidir. Birkaç ay önce ortaya çıkan ve İstanbul Boğazı’nın kuzey kesimine NATO deniz üssü olarak kullanılabilecek bir karargâh kurulması girişimi çok daha ciddi bir tehlike arz etmektedir. Bu arada şunu vurgulamakta da yarar var. Niyetini bozmuş ve emperyalizmin Rusya savaşına asker yazılmayı göze almış bir iktidar o üsse ihtiyaç duymadan da Montrö’yü hiçe sayabilir.

Sonuç olarak, 20 Temmuz 2026’da 90 yaşına giren Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin ve halkının en önemli egemenlik dayanaklarından biridir. Sadece dış düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da savunulması bu yüzden hayati önem taşır.

Montrö diplomatik bir zafer ve gerçek bir bayramdır. Bu ülkeyi sevenlere ve yaşatmaya kararlı olanlara  kutlu olsun.

/././

Avcılar duymasın diye -Fadime Uslu- 

Tanıklık, hakikati eksiltmeden taşıyabilme kapasitemizle ilgili. Tu Fu da Ahmet Telli de aynı tarihsel yükü taşıdı sırtında. İkisi de hakikatin emanetçisi olduğunun farkındaydı. Şiirlerindeki tarihsel anlam, bu emaneti avcıların duyamayacağı, ama henüz doğmamış olanların işitebileceği bir sesle biçimlendirdi.

“Derler ki kaz güneye uçarken ince bir dal tutar gagasında/ Avcıların duyabileceği bir ses çıkarmamak için.” 

Gözaltılar, tutuklamalar, meslekten men… Öte tarafta bedeli kölelikle ödenen tasasız, sevimli, uzun yaz tatilleri… Avcılar duymasın diye soluğunu kanadına gömenler… 

Belli bir mesafeden olup bitenlere bakarken bu iki dize günlerce yankılandı durdu kafamda. 

Bu dizeleri, Eliot Weinberger, Tu Fu’nun Yaşamı şiirinde söylüyor. 

Tu Fu (712-770) Çin’in en büyük şairlerinden. Şiirlerinde yaşadığı dönemin tanıklığını yapıyor. Şair, Tang hanedanlığının parlak yıllarında doğuyor. Konfüçyüsçü devlet anlayışına bağlı. İyi yönetilen bir devletin mümkün olduğuna inanıyor. Ona göre hükümdar erdemli olmalı, yöneticiler halka hizmet etmeli, devlet halkı korumalı. Literatürde Konfüçyüsçü bilge şair olarak kanonlaştırılmış. 

Tu Fu, siyasal bağlılığını büyük ölçüde Tang hanedanlığının meşruiyetinden yana kurmuş, buna karşın şiirlerinde vergi zulmünden, savaş politikalarından ve bürokratik çürümeden etkilenen halkın yaşadıklarına tanıklık etmiştir. 

İlkyaz- Mesafeli Bir Bakış şiiri şöyle:  

“Bir devlet yıkılsa da / Dağları, ırmakları kalır. / Çangan’ın surları içinde şimdi / Otlar bürümüş budanmamış ağaçları. / Çiçekleri görünce, bir hüzün seli boğuyor içimi./ Gurbetteyim, bu yüzden yüreğimi sarsıyor kuş sesleri./ Üçüncü aydayız ve hâlâ yanıyor işaret ateşleri,/ Geçen yılki gibi./ Evden bir haber gelse tam tamına bin altın değerinde./ Saçımı bağlamaya çalışıyorum,/ Kırlaşmış; toka tutmuyor,/ O kadar seyrelmiş.”

Tu Fu’dan önce Çin şiirinde çoğunlukla doğanın güzellikleri, dost meclisleri, aristokratların hayatı odaktayken, o, şiirleriyle yoksulluğun ve adaletsizliğin görünen bir yaşam alanı olmasını sağlamış. Bu yönelişin belirleyici eşiklerinden biri, kırklı yaşlarındayken, 755 yılında büyük can kayıplarına, kentlerin yıkılmasına, kitlesel göçlere ve merkezî iktidarın çözülmesine yol açan An Lushan isyanını 1 görmesiydi. Saray çevresinde yükselmeyi uman genç bir şairken savaşın, açlığın ve sürgünün tanığı olmasıydı.

Tu Fu, şiirinde savaşın yıkımıyla ezilenleri, eve dönemeyen askerleri, yalnız ihtiyarları, boşalmış köyleri, göç yollarındaki yoksulları anlattı. Yani felaketin insan yaşamında bıraktığı tortuyu. Doğanın düzenindeki ritimle insanın özündeki arayışları yan yana getirdi şair. Onun çağını aşan görme bilgisi, şiirinin zamana direnmesini sağladı. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen dünyanın her yerinde bugün de okunan bir şair Tu Fu.
Eliot Weinberger'ın, şairin düşünce ve imge dünyasından yola çıkarak yazdığı Tu Fu’nun Yaşamı 2 şiirindeki iki dizeye yeniden dönelim. 

“Derler ki kaz güneye uçarken ince bir dal tutar gagasında/ Avcıların duyabileceği bir ses çıkarmamak için.”

Çin şiir geleneğinde “xián lú”, yani gagada saz taşımak yüzyıllar boyunca yorumlanmış poetik simgelerden biri. Sesin denetlenip bastırılmasını, avcılardan korunmayı temsil ediyor. Suyla toprağın kıyısında yetişen saz bitkisi esnekliği; kaz ise göçü, sürgünü, mevsim değişimini ifade ediyor. Gagadaki saz metaforu konuşma ile susma arasındaki çizgiye, buradaki imkânın denetlenmesine gönderme yapıyor. 

Uzak Yolculuk şiirinde Tu Fu, “Yabani kazlar gagalarında saz taşıyarak yükseliyor/ maymunların çığlıkları ağaçların arasında kayboluyor,” diyor. Felaket coğrafyasındaki kazlar da maymunlar da alegorik birer temsil. Bu ince bitki, şiirin kendisini işaret ediyor. Sesin varlığını koruyarak taşıyan bir araca dönüşüyor. Bu imge, konuşma imkanındaki çerçeveyi açıklıyor. Sözün etki alanı, tanıklığı koruyacak kadar geniş; onu tüketmeyecek kadar sınırlıdır.

Hakikati susturmadan, onun yok olmasına izin vermeden onu nasıl taşıyabiliriz? Tu Fu bu soruyu bin küsur yıl önce savaşın içinden sormuştu. 

10 Temmuz’da yitirdiğimiz Ahmet Telli, bundan tam üç yıl önce, temmuz 2023’de Sözcükler dergisinde yayımlanan Kinâye başlıklı şiirinde de benzer bir ses düzeninden söz etmişti. 

“Sesinin kanadında bir sitem/ -Daha hiçbir şey söylemedin sen/   Dün konuşmuştum fırtına/ Önceki gün çağlayan/  Bugün susma’nın, susuş’un anaforu/  Bunca söz (kanatlı), kıraat/ Şeddeli ve kırmızı olmayınca/  ya da çekiçlenmeyince taş levhaya/  İz, im, sessizlik, imâ ve sitem/ Kendini imha eden dil kavmi/  Söz ise/ Sesimin tınısında bir kinâye” 3

Şiirini gittikçe bir ses rejimine dönüştüren Ahmet Telli de söz ile hayat arasındaki tehlikenin bilinciyle yazdı. Tanıklık bu iki şair için de konuşmanın bedelini bilen bir varoluş biçimiydi. Ahmet Telli’nin gençliği 1960’ların siyasal hareketliliği içinde geçti. Öğretmen okullarında yetişti, köylerde öğretmenlik yaptı. Taşradaki yoksulluğun ve eğitimle değişeceğine inanılan hayatların, devletin sınıfsal ve bürokratik sınırlarına nasıl çarpıp aşındığını yakından gördü. Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirip çeşitli kentlerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Onun şiiri gündelik hayatın içinde sınanmış adalet duygusundan doğdu. 1981’de sıkıyönetim döneminde tutuklanması, öğretmenlikten uzaklaştırılması ve düşünceleri nedeniyle yargılanması, şiirindeki tanıklığın görme alanını genişletti. 

Ahmet Telli’yi yakın tarihimizin eylemci şairlerinden biri yapan, siyasal hareketteki tavrı değildir sadece. Duruşundaki belirleyici etken, sanatla hayat arasındaki güvenli mesafeyi reddedebilmesidir. Onun bu eylemi, şiirini kuran temel gerilimdir. Telli’nin şiirindeki ben, olayları uzaktan kaydeden bir gözün görme alanıyla sınırlı olmamıştır hiçbir zaman. İktidarın türlü yöntemlerle susturmaya çalıştığı kendi sesini, çağının bastırılmış sesleriyle çoğaltarak yükseltmiştir.

Kendi ifadesiyle politika, dilin egemenlikçi yanına yaslanırken poetika onu sezgisel akla yaklaştırır. Şiir duygunun kendiliğinden taşıp akması da değildir; bir düşüncenin dil içinde estetik biçim kazanmasıdır. Şiirinde politik hakikati doğrudan adlandırmakla yetinmez; kurduğu ses düzeniyle insanın iç dünyasında, belleğinde ve aşkında yarattığı kırılmaları duyurur. Bu ses, denizin kıyıya vurup geri çekilmesi gibidir: Yaklaşır, iz bırakır, geri çekilir; ama kıyıyı hiçbir zaman eskisi gibi bırakmaz. Yenileyerek değiştirir.

Tanıklığın sesi sadece yaşananların kaydını tutuyorsa yazılanlar belgeye dönüşür. Baskı rejimlerindeki tanıklık, kaçınılmaz olarak ağıt tonuna davetiye açar. Haklıdan yana tavır, yalnızca öfkeyle kurulduğunda sloganın sert nidası ağır basar. Ahmet Telli bu üç tehlikenin içinden geçerek olguyu duyguya, duyguyu imgeye, imgeyi tarihsel belleğe dönüştürür. Eylem alanını meydanlardan sayfalara taşır böylece. Yitirilmiş bir yoldaşı anmak, yenilgiyi resmi tarihin diline bırakmamak, kentlerin belleğindeki dokuyu duyumsamak, sürgündekilerin sesini şiire taşımak… Tüm bunlarla birlikte Telli’nin şiirine bütünüyle baktığınızda Türkiye solunun yaşadığı tarihsel kırılmaların karşılığını görürsünüz.

“Kaç kuşağı etkiledi şiiriyle, kaç kuşağı biçimledi sözleriyle?” Bu cümle Ahmet Telli kitaplarının son yayıncısı Saadet Özen’in. Öykü yazarı Gamze Efe’nin organize ettiği yılbaşı buluşmamızda söylemişti bunu Özen. Masada hepimiz hak vermiştik bu tespite. Şairle baş başa kaldığımızda Sözcükler dergisindeki komşuluğumuzu konuşmuştuk. Son yazdığı dizelerle cümlelerim birbirine arkadaşlık ediyordu. Sözgelimi, Kinâye’den hemen sonra Hikâyesiz adlı öyküm geliyordu dergide. Hastalığına rağmen, hasta değilmiş gibi ortaklaşa planladığımız işlerden söz etmiştik sonra… 

Tanıklıkta hiçbir değişkeni atlamadan konuşabilmek. Kişisel hikâyelerimizdeki tanıklıkları insanlığın evrensel doğrularıyla sınadıktan sonra anlatabilmek. Ne kadar mümkün? Son günlerde bunu sorup duruyorum kendime. 

Tu Fu’dan Ahmet Telli’ye uzanan hakikatin şiirinde derin ve etkili nice dizeler, cümleler… Şiirin kamusallaşması bu olsa gerek. Şiirin çağına verdiği yanıt bu olsa gerek. 

Metin Kahraman’ın müziği Grup Yorum’la Sıyrılıp Gelen’i taşıyor bugüne. Yıllar önce yazılmasına rağmen hiç eskimeyecek bir şarkıya dönüşen şiirle arkadaş saydığım aynı dize yankılanıyor zihnimde: “Derler ki kaz güneye uçarken ince bir dal tutar gagasında/ Avcıların duyabileceği bir ses çıkarmamak için.”  4

Tanıklık, hakikati eksiltmeden taşıyabilme kapasitemizle ilgili. Tu Fu da Ahmet Telli de aynı tarihsel yükü taşıdı sırtında. İkisi de hakikatin emanetçisi olduğunun farkındaydı. Şiirlerindeki tarihsel anlam, bu emaneti avcıların duyamayacağı, ama henüz doğmamış olanların işitebileceği bir sesle biçimlendirdi. Bugünden geleceğe taşınan: Sıyrılıp gelmektedir seher. 

1 An Lushan isyanını tarihçiler Tang İmparatorluğu’nun kendi içinde büyüttüğü yapısal çelişkilerin patlaması olarak tanımlar. Siyasal, askerî, ekonomik ve etnik dinamiklerin kesiştiği bir kırılma noktasıdır bu. 7. ve 8. yüzyılda Tang hanedanlığı dünyanın önemli siyasal güçlerinden biridir. Başkent Chang’an, ticaretin, İpek Yolu’nun merkezi. Şiir, resim, müzik altın çağında. İmparatorluğun sınırları batıda Orta Asya’ya, kuzeyde bozkırlara, kuzeydoğuda Mançurya’ya kadar uzanıyor. Tang yönetimi, sınır bölgelerini korumak için Jiedushi adı verilen askerî valileri görevlendiriyor. Bu valiler zamanla kendi ordularını, yerel bürokrasiyi kurup vergi toplamaya başladı. Böylece devlet kendi içinde yarı bağımsız askerî prenslikler üretti. An Lushan bunların en güçlüsüydü. An Lushan ile saray arasındaki siyasi gerilim tırmandı ve isyan başladı. Savaş uzadıkça ağır vergiler, zorunlu askerlik, göç ve kıtlık halkın yaşamını yıkıma uğrattı. Sekiz yıl süren savaş hanedanlığın altın çağının sonunu getirdi.

2 Eliot Weinberger; New York doğumlu çevirmen, editör ve deneme yazarıdır. The Life of Tu Fu adlı eserinden bir bölüm, Mayıs 2022’de Poetry dergisinde “From ‘The Life of Tu Fu’” başlığıyla yayımlandı. Tu Fu’nun şiirlerindeki düşünce, imge ve göndermelerden hareketle, elli sekiz şiirden oluşan eser, Nisan 2024’de New Directions tarafından kitaplaştırıldı. Weinberger eseri, tek tek Tu Fu şiirlerinin çeviri değil, şiirlerinden türetilmiş kurmaca bir özyaşamöyküsü olarak tanımlar. 

3 Ahmet Telli, “Kinâye”, Sözcükler Dergisi, 104. Sayı, Temmuz Ağustos-2023, s.11.

4 Bu yazıdaki Tu Fu çevirilerini şair İsimsiz yapmıştır.

/././

soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Kamu zararını bile kamuya ödetmişler! - Yusuf Yavuz / soL -

Siyaset, futbol, bürokrasi ve hafriyat: Antalya’da 2017’den bu yana süren, bir yandan Sayıştay, bir yandan da Savcılık soruşturmalarına konu...