T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Temmuz 2026-

Özgür Özel, 34 yıllık partisi CHP'den ayrıldı: Veda vakti geldi; milletvekillerimizle yeni partimizi kuruyoruz, açık ara ana muhalefet partisi oluyoruz! -Ceren Teke-

21 Mayıs'ta verilen 'mutlak butlan' kararının ardından CHP Genel Başkanlığı görevinden alınan Özgür Özel, Yargıtay'ın dosyayı eylül ayında görüşeceği kararının ardından 34 yıllık partisi CHP'den ayrılarak kuracağı yeni partiyi duyurdu. Salona "Her son bir başlangıçtır" diyerek giren Özel, mutlak butlan kararı sonrası sürdürdükleri hukuki süreci anlattı. CHP'den ayrılığını ve yeni partiye geçişini "tarihî bir kavşak" olarak nitelendiren Özgür Özel, "Bugün bu kürsüye her zamankinden farklı duygularla, vakti gelmiş bir vedanın hüznünü taşıyarak çıktım" dedi. Özgür Özel, "yeni partinin milletvekilleriyle kurulacağını ve açık ara ana muhalefet partisi olacaklarını" ifade etti. Özel, "Atatürk'ün gösterdiği yol yolumuzdur, elbette sosyal demokratız, Altı Ok'a sonuna kadar bağlıyız ancak Türkiye ittifakı davetinin de sahibiyiz" dedi. Özgür Özel'in başkanlık ettiği son CHP grup toplantısı olma özelliği taşıyan toplantıya, 80'den fazla milletvekili katıldı.

CHP lideri Özgür Özel, partisinin grup toplantısında veda konuşması yaptı. Salonda Özel'e destek olmak için 80'in üzerinde milletvekili olduğu öğrenildi. Özel salona girerken "Her son bir başlangıçtır" dedi. Salonda "Hain Kemal" ve "iktidar" sloganları atıldı. 

Özel'in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: 

"Seçildikleri günden beri, seçildiğimiz günün ertesi sabahı ayrılıkları bir tarafa bıraktığımız, kol kola girdiğimiz, o günden bugüne yüzünü birlikte millete dönen, partisine ve birbirine hiç sırtını dönmemiş, bu partinin her bir tanesi mücadelenin en derinlerinden gelen bu partinin kıymetli evlatları, 74 il başkanım burada, seçilmiş il başkanlarım burada, hoş geldiniz!

NATO toplantısı yaklaşırken yüzlerce tutuklama yapıldı. Toplantı yapıldı. 29 gündür 10'u TEMA gönüllüsü, ÇYDD üyeleri, sendika üyeleri, gazeteciler... 100'ün üzerinde dostumuz içeride haksız yere tutuklu. Kendilerine dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Hepimizin yerine içeride yatanlar var.

Bakırköy Cezaevi'nde sevgili Mine Özerden ve sevgili Çiğdem Mater. Yıllardır Gezi sağ salim sonuçlansın, kimsenin burnu kanamasın diye mücadele eden dayanışmanın üyeleri. Nasıl Tayfun Kahraman, Sayın Kavala, Can Silivri'deler... Bakırköy Cezaevi'nde, hepimiz yerine, İstanbul'u korudukları için, Taksim'i korudukları için, o süreçte diyalog kanallarını açık tuttukları için ve üçer sefer beraat ettikleri halde; birinin vicdanında mahkum edildiği, zihninde, saplantılarında mahkum edildikleri, 'Darbe girişimi yapacaklardı bana' diye bir saplantıya mahkum edildikleri için cezaevinde tutuluyorlar. Sebepsiz yere İzmir Aliağa Şakran Cezaevi'ne sevk edildiler. Mine Özerden'in, Çiğdem Mater'in durumunu takip ediyoruz. En kısa zamanda kendilerini arkadaşlarımız ziyaret edecekler. Hem kendilerine bu büyük haksızlık için hem ailelerine bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Mehmet Murat Çalık; annesinin gözyaşları, aylar süren beklemeleri, sürekli nükseden sağlık sorunlarıyla İzmir'de tutuldu ailesinden uzak, mahkemeler için Silivri'ye getirildi. Aynı Kocaeli Kandıra'dan getirilen Fatih Keleş, Necati Özkan, Serdal Taşkın ve Melih Geçek gibi. Mahkeme başkanının 'Burada kalacaksınız, bir daha sevk olmayacak, zulüm olmayacak' demesine, sözüne rağmen onlar da dün tekrar Buca'ya, Kandıra'ya sevk edildiler. Çile çekiyorlar, zulüm görüyorlar. Arkadaşlarımıza yapılan bu haksızlığı, mahkeme başkanının taahhüdüne, vermiş olduğu söze rağmen, kamuoyu önünde, tutanak altında, kayıt altında yaptığı ifadelere rağmen yapılan bu haksızlığı bir kez daha not ediyoruz.

Yapılan bir operasyon sırasında mesleğini yaptığı için ama esas olarak da Cumhuriyet Halk Partisi'nin yürüyüşüne inandığı için, TÜRMOB'un iki dönem genel başkanlığını yapan, her siyasi görüşten mali müşavirin görevlendirilmesini partimizde takdir ettiği, desteklerini ilettiği, 81 ilde sevgiyle anılan Emre Kartaloğlu Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisimizde görev aldığı için; ve yine Avukat Ece Üner, sadece ve sadece bağış yaptığı, yaptığı bağışlardan sonra daha yüksek katkılar istendiği, verdiği parayı güçlükle geri aldığını ispatladığı halde, Ekrem Başkanımızın savunmasına yaptığı katkılar ve mücadelesine yaptığı destekten dolayı hedef alınan Ece Güner tutuklu olarak bulunuyorlar. Son grup toplantımızdan sonra tutuklandılar. Bütün tutuklu arkadaşlarımıza dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Onların masumiyetinin kefiliyiz. Onlara selamlar, sevgiler yolluyoruz grubumuzdan.

"Vakti gelmiş bir vedanın hüznünü taşıyarak çıktım"

Bugün bu kürsüye vakti gelmiş bir vedanın hüznünün taşıyarak çıktım ve huzurunuzdayım. Hep beraber tarihi bir kavşaktayız. Bugün buradan tarihi bir konuşma, çok sıralısı bir konuşma değil tarihe not düşen, hatırlatan ve emanet edilen cümleleri bırakan samimi bir konuşma yapmaya geldim. tarihi konuşmayı yapılacak ilk seçimin akşamında yapmak üzere tarihe emanet ediyorum. Yıllar geçse de tarih sayfalarını her siyasi başarıyı yazacağını, bazı kumpasların ve onurlu duruşların torunlarımıza miras kalacağını hepimiz görüyoruz.

Her şey bitecek ama hatırlayacağız. Birileri gelir geçer, unutulur gider bu işler unutulur yapanın yaptığı yanına kar kalır diye kimse düşünmesin. Zalimi zalim, mazlumu mazlum, sinip kaçanı korkak, sorumluluk alanı birer kahraman olarak, dost olanı dost olmayanı bugünlerdeki tutumunu unutmayarak anacağız. Tarih kaydediyor. Tarih herkesi bugünlerde nasıl duruyorsa öyle yazacak!

AKP'nin kara düzeninin devam edeceği görüldüğünde eski nesil siyasete karşı yeni nesil siyaseti kurmak için yola hemen orada çıkmadık. İl başkanıysa il başkanı, milletvekiliyse milletvekili... Bu milletin duygusal kopuşunu, başı önde yürüyen gençleri görenler, akşam ağızların bıçak açmadığını hatta beş yıldır kanalı değişmemiş kumandanın açılış düğmesine basılmadığını görenler bir tavır takındılar. Efendim televizyona çıktığında bir daha cumhurbaşkanı adayı genel başkan adayı olmayacağım demek yerine ben aday olmadım, hiç olamdım, gösterirlerse olurum diyenler... 'Bunlara karşı bu millet bir yerel seçime daha bizimle gitmeyecek. bu millet böyle davranırsak bir daha bize yüzünü dönmeyecek. Parti yüzde 13-14'lerde... Büyük bir felaket gelecek' diyenler bir yola girdi. O gün yol ayrıldı. 

Tarihin doğru yerinde durmayı, buna ilk karar veren olmak değil, gerekirse ilk baştaki hatadan dönmenin de bu kadar büyük bir erdem olduğunu görüyorum. Önemli olan samimiyettir. Önemli olan doğru yerde durmaktır. Önemli olan bencillik yerine, kendin için bir şey istemek yerine, gerekirse kendini feda etmek, memleketin, partinin önünü açmaktır.

O gün, CHP değişirse Türkiye değişir diyenler değişim kurultayına giderken 'bu delege yapısıyla değişim mümkün değil' diyordu. İki genel başkan adayının yarışıp da kazandığı kurultay mı var dediler. Dedim ki: "Evet, zordur. Bu delegenin iradesini ben değiştiremem." Dönüp baktılar, "Genel başkan adayıyız, nasıl değiştiremezsin?" Biz değiştiremeyiz. Ama o delegeyi Ankara'ya gelmeden önce uğradığı berber kulağına fısıldadıklarıyla, evinin 4. katına asansörle çıkarken 3. katta oturan 16 yaşındaki kız öğrenci dönüp de komşusuna söyledikleriyle, sabahın 6'sında yolcu ederken eşi kendi hakkının helalliğini ortaya koyarak, torunu dedesine, evladı babasına bir şeyler söyleyerek bu değişimi gerçekleştirecek demiştim. Salona girdik, üç kişinin başlattığı ama on binlerin saatlerce sürdürdüğü slogan hakim oldu. Delege sokağın sözünü dinle... Seçilenlerin hiçbirisi bu partiye uzaydan gelmedi. Hiçbirimiz bu partiye dışardan gelemedik, öz be öz evlatlarıydık. Tarihte ilk kez bir genel başkanı yarışmalı seçimle değiştirdik. Düzenin tekerine çomağı soktuk.

"Size gelip devletten konuşan var mı?"

Seçim ilerlerken hep sordular bize. 'Size gelip devletten konuşan var mı, derin yerlerden mesajlar geldi mi' Ben hep yok dedim. O zaman olmaz, size ne partiyi ne de düzeni vermezler dediler. Zararsız sistemin içinde olduğunu kanıtlayıp ancak öyle genel başkanlık oynayacaksın dediler.

O gün de yapmadık. Zaten seçim sonuçları bittiğinde beyefendinin kendi MYK'sında "Allah Allah ya hiç tahmin etmedik, bilseydik müdahale ederdik" demesi de bundandır. O günden sonra başımıza ne geldiyse, halen daha bizimle ne mücadele veriliyorsa, yapılanların hepsi de bundandır.

"Yedi yıllık ilçe başkanıyla üçüncü kez tanışıp memnun olan yerine çayı demleyen emekçinin torununu adını bilenler geldi"

Açık açık konuşulacak, açıkça söylenecek, tarihe bırakılacak, günü geldiğinde dönüp hatırlanacak ve bu milletin karşısına alnı açık çıkılacak bir konuşma yapmaya geldim. O gün partide genel başkan değişti, yöneticiler değişti. Ama esas o gün partide ve ülkede bir yönetim anlayışı değişti. O gün "tıpış tıpış oy verecekler", "benim dediğimi yapacaklar", "CHP'liler zaten başka ne tarafa gidecekler" diyen anlayış yerine; "ben söyleyeceğim onlar dinleyecek" yerine onları dinleyen, sokağı dinleyen, il başkanını dinleyen, ilçe başkanını dinleyen, "onlar ne derse o olur, onlardan gelen sesi duyarsak doğrusu budur" diyen bir anlayış partide yönetime geldi.

Örgütleri kapatsan bu partinin oyu beş puan artar diyenlerin yerine örgütün kapısını açmadan sokağa ayak basmayan bir anlayış partide iktidara geldi. Yedi yıllık ilçe başkanıyla üçüncü kez tanışıp memnun olan yerine çayı demleyen emekçinin torununu adını bilenler iktidara geldi. Bizi ötekileştirdiler diyorlar. Değişimcinin cenazesine gelmeyip, düğününü şereflendirmeyip aksi tutumda olanları gördük. Bizi karpuz gibi yarıdan bölemezler. Biz bir bütünüz bu bütünü asla bozamazlar. Bu bütün 103 yıllık bir gelenekle birbirinden ayrı durmayan bir bütündür.

O gün salonda genel başkan adaylığı sırasında sadece kendi adıma değil, yeni yönetim anlayışı adına şunu söylemiştim: Artık bize kimse bir kez daha yenilgiyle tanıştıramayacak. Nasıl Bülent Ecevit 70'lerde girdiği ikisi yerel ikisi genel 4 seçimden birinci parti çıktıysa, girdiğimiz herhangi bir seçimden ikinci parti çıkarsak ertesi gün kurultayı toplayacağım ve bir daha aday olmayacağım dedim. "Dur" dediler. "Yeni seçildin" dediler. "4 ayda nereye gidiyorsun?" dediler. Birileri, 1 Nisancılar, "Başarısızlık olsun, gitsin" diye bakarken; sevenler "Bu kadar erken veda mı olur, ya birinci parti olamazsan" dediler. Ama ben siyasetin kararlılık işi olduğunu, biz siyasetin ekip işi olduğunu, hepimiz artık bu partinin muhalefette kalmaya, yenilgiye doyduğunu, hedefinin iktidar olduğunu biliyorduk biz. Bunu söyledik biz.

Hepiniz şahitsiniz ki kurultay ardından yerel seçimler için sadece 4 ay vardı. Zaman kısaydı, yol uzundu. Esas partideki değişimin Türkiye'yi değiştirip değiştirmeyeceği milletin yeni bir kredi verip vermeyeceği orada belli olacaktı. Şükürler olsun, 47 yıl sonra söz verdiğimiz gibi Cumhuriyet Halk Partisi birinci partiydi. Çoktan yapmamız gerektiği gibi AK Parti artık yenilmiş, yenilgiyi tatmış ve "13 kere yarıştım hep ben kazandım" diyen bir kibrin karşısına, "Hadi ya, bir kere yarıştık onda da biz kazandık" diyen bir özgüveni görmüştük. Maalesef, maalesef iki sınav geçilemedi. İki sınav geçilemedi. Bunlardan bir tanesi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin... Cumhuriyet Halk Partisi Demokrat Parti’ye yenildiğinde, 14 Mayıs 1950 gecesi yaverini çağırıp, birileri askeri kullanarak yönetimi devretmemeyi beklerken İsmet Paşa’dan, Demokrat Parti’ye yaverini yollayıp "Paşa devir teslime hazırdır" deyip, evladı Erdal’a yazdığı mektupta "Şüphesiz kişisel olarak en büyük yenilgim, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin en büyük zaferidir. Hedeflediğimiz cemiyet hayatına demokrasi yerleşmiştir"diyebilen İsmet Paşa’ya, yıllardır kazanan, ilk kez kaybettiğinde demokratlığını gösteren İsmet Paşa’ya nasip olan bunu; kaybettiği ilk seçime kadar kazandığı 13 seçimde "milli irade, milli irade" deyip, kaybettiğinde "kirli irade"ye çeviren, bir tarafta milli iradeyi baş tacı yapıp öbür tarafta alaşağı etmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan demokratlık sınavını geçemedi. Çünkü birisinin demokrat olup olmadığına seçimi kazandığı akşam bakmanın ne kıymeti var?

"Demokrat olup olmadığına kaybettiği akşam bakacaksın"

Birisinin demokrat olup olmadığına kaybettiği akşam bakacaksın. Bir ikinci kayıp var, yine İsmet Paşa'dan. Öyle bir noktaya, öyle bir noktaya geldik ki, öyle bir noktaya geldik ki bazı gecikmiş vedalar olur. O geciken vedalar en sonunda doğru yere oturur. O noktaya oturduktan sonra dönüp de kaybedene, çekilene, bırakana "Ne yapıyor?" diye bakarlar. İşte öyle günlerin, öyle günlerin, yani hem seçimi kaybettiğinde rakibine teslim edebilmenin hem seçimi kaybettiğinde emaneti teslim ettiklerinin huzur bulmasının, onların bundan sonraki görevlerini yaparken diğer partilerle rekabet etmesinin, partilerini iktidara getirmesinin önünde bir engel olmamanın tarih önünde çok büyük bir onuru ve gururu vardır. O gururu 1970'lerde yaşayan ve yaşatan İsmet Paşa'ya selam olsun. Seçim zaferleri Ecevit kadar İsmet Paşa'nın partisine huzur veren yaklaşımının eseridir. Bunu kimse unutmasın.

"Arkadaşlarımı satmadım, satmayacağım"

Belediye başkanlarımıza ardı ardına operasyonlar başladı. Partinin adaysızlaştırılma, kurumsuzlaştırılma ve lidersizleştirilme sürecinin düğmesine Recep Tayyip Erdoğan tarafından basıldı. Cumhurbaşkanı adayımızı alıp tutukladılar. Belediye başkanlarımızı, meclis üyelerimizi, kıymetli bürokratlarımızı aldılar, tutukladılar. O noktada millete "Bunlar casus, bunlar hırsız, bunlar yolsuz, bunlar terörist" damgaları vurmaya çalıştılar. Türkiye'nin en büyük belediyesini, Esenyurt'u kazanmışız, kayyum atayarak işe başladılar. Kayyum atayarak işe başladılar. Operasyonlarla Ekrem İmamoğlu gibi girdiği tüm seçimleri AK Parti'ye karşı kazanmış birisinin başarılarını kendisine de terör, yolsuzluk, hırsızlık, hızını alamayıp casus ve gayriahlaki suçlamalarla 1,5 yıl boyunca devletin televizyonu dahil birkaç muhalif, birkaç özgür yayıncılık yapan televizyon ve gazeteler dışında her türlü haysiyet suikastini servis ederek, önemli bir kısmında da özel ekiplerle üstünde tepinerek arkadaşlarımızı perişan etmeye çalıştılar. O Tayyip Erdoğan, "Dokunulmazlıkları kaldıracağım" diye iktidara gelip, 3 ay sonra "Bu yargıyla mı?" demiş Tayyip Erdoğan'ın bugüne getirdiği yargısını, arkadaşlarımıza yaptığı kumpaslara, haysiyet suikastlerine karşı önümüzde elbette ki bağımsız yargıya güvenimiz tamdır. Yargı süreçlerinin tamamlanmasını takip edeceğiz. Arkadaşlarımızın aklanması lazım, hatta "Aklanamazlar, partimizin bunlardan arınması lazım" diyecek genel başkan; Bağcıvan Abdullah Ağa'nın torunu, iki emekli öğretmenin evladı, 10 yaşından beri yatılı okulda arkadaş satmamış Özgür Özel olamazdı, olmadı, olmayacak!

"Kurultayı ve yerel seçimleri kaybedip hazmedemeyenler!"

Kurultayı kaybedip hazmedemeyenler ile yerel seçimleri kaybedip hazmedemeyenlerin, büyük kurguyu yapıp içinde bir memur çocuğuna, bir parasız yatılı öğrenciye, arkasında lobilerin olmadığı, arkasında çıkar gruplarının olmadığı, geçmişinde bağlantıları, geleceğe yönelik taahhütleri olmayan birine yarının iktidarını verecek miyiz yoksa derin devletin kirli hesabına uyacak bir iş birliği mi yapacağız sorusuna cevaptır bizim yürüyüşümüz.

Kadının iradesine karar veren erkekler. Yetki nereden, butlandan. Butlan yetkisi nereden, Saray'dan. Kadının seçtiğine karşı, Saray'ın seçtirdikleri karar verecek.

Kılıçdaroğlu'na seslendi 

CHP'liyim diyebilene söylüyorum; ister yarıştığımız kongrenin delegesiyle, ister son kongrenin delegeleriyle, ister 2 milyon üyemizin her birisiyle sandığı koyalım ortaya, karar versinler genel başkana. Yüzde 90'ın altında oyu güvensizlik sayarım, partinin önünü açarım. Hodri meydan, var mısın!

İşte bu arada o derin devlet dedikleri bir daha geliyor. İşte bu arada "Bizimle uzlaşacak mı yoksa biz onunla uğraşalım mı?" diyenler tekrar geliyorlar. Açık açık konuşmaya geldim, açık açık. Geliyor diyor ki, geliyor diyor ki sana: "Ankara merkezli siyaset yap. Otobüsün üstünden in" diyor. "Ekrem'i bırak" diyor.

"Onu AK Parti yargı kolları parçalayacak. Gel burada çimento var, kum var, harç var; karalım, eline verelim, arkadaşlarının üstüne betonu sen dök. Daha yaşın genç, 50 yaşındasın, 80'e kadar 30 yıl partinin başında oturursun" diyorlar. İşte bugün, bugün yol ayrımındayız. "Tarihin kritik kavşağındayız" diyoruz ya; öyle çok tarihi bir konuşma yapmayacağım. Tarihi hatırlatacağım.

"Yol ayrımı burası!"

Yol ayrımı burasıdır. Yol ayrımı; AK Parti'nin kadın kollarıyla yenemediği, gençlik kollarıyla yenemediği, ana kademesinden umudunun olmadığı, siyasetçileri dışlayıp bürokratları getirdiği yeni düzen, kara düzen siyasetine bu memleketin namuslu, temiz evlatlarını, kardeşlerini teslim edip onların üstüne beton döküp o betonun üstünde parti içi iktidarda mı oturacağım, kardeşlerim için mücadele mi edeceğim? Onun kararının verildiği gündür.

"İnceldiği yerden kopacaksa buradan kopacak"

İnceldiği yerden kopacaksa buradan kopacak. Ya CHP'li gibi davranılacak ya da saraydan alınan talimatla oturulacak. Başkası yok, böyle bir şey yok! Dünyanın lafını duyduk senelerce bir kez cevap vermedik. Şaşırıyor musunuz sokakta sel olup akanlara? Şaşırın! Kabaran duygu iktidara yürüme duygusudur. Siz de dört kişi davullu zurnalı esnaf ziyareti yapmaya kalkıyorsunuz. Doğru yolu milletle bulan bir yolda ilerliyoruz.

Kılıçdaroğlu'na kurultay tepkisi 

Delege imzalarını veriyoruz, yapmıyor. Sulh Hukuk Mahkemesi'ne gidiyoruz; "Haksızsın" demiyor, biliyor yapılacak o kongre, "3 Kasım'da, 3 Ekim'de görüşeceğim başvurunu" diyor, dün görüşmesi gerekirken. Yargıtay karar verecek, İstinaf Mahkemesi 7 günde kılacak kararı 59 gün tutuyor.

Ne zaman adli tatil başlayacak? Pazartesi. Cuma günü öğlen yolluyor. Talimatı bakanlıktan alıyor, Yargıtay'ın yetkisini gasp ediyor, kendi kararının arkasında durmuyor. Şimdi bugün geldiğimiz yolda, bugün geldiğimiz noktada biz milletimize hep şunu söyledik. İlk gün sokağa çıktık. Sokakta bizi gören kolumuzdan tuttu, kimi "Partiyi bunlara bırakma" dedi, kimi "Yeni parti kur" dedi. Hep sabır dedik. Bekleyin dedik. "Ya bir yol bulacağız ya yeni bir yol açacağız" dedik. Milletimize onları asla ve asla, asla ve asla yalnız bırakmayacağımızı, asla ve asla onların umutlarını köreltemeyeceğimizin sözünü geldik.

"Cumhuriyeti kuran geleneğin anlayışı bizimle"

Bugün mecbur bırakılmış, vakti gelmiş, hüzünlü bir vedanın hemen eşiğindeyiz. Ancak yeni bir başlangıcın sarsılmaz umudunu içimizde taşıdığımızı da milletimizle paylaşmak isterim. Bu partinin evlatları, Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu ülkenin kurucu partisi olduğunun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bu partinin kurucusu olduğunun, bu partinin onun iki eserinden birisi, gurur duyduğu bir eseri ve onun emaneti olduğunun farkındadır.

Bu partinin evlatları, bu ülkenin kurucu partisi olduğunun bu partinin Atatürk'ün emaneti olduğunun farkındadır. İl başkanlarını suikastlara feda etmiş, hapislere atılıp işkenceler görmüş, darbeler, saldırılar görmüş bir partidi.r bu büyük mirasın her satırına her emekçisine her neferine ezbere bildiğimiz hatırasının geçmişteki her gününe sonuna kadar sahip çıkıyoruz. ancak artık partimiz butlanla saray duvarları arasına sıkışmış bir işgalin altındadır. Atatürk'ün mirasını korumanın sorumluluğu da bizim omuzlarınızdadır. Binayı terk ettik ama mirası alıp çıktık. Yetki, görev bizdedir. Cumhuriyeti kuran geleneğin anlayışı bizimledir. O ninadan çıktı. geride teslimiyetleri, hüzünleri bıraktık. Karşımıza onura iktidara yürüyüşü aldık. bir rahmet başladı ve doluya döndü. Haksız yere üzerimize sıkılan biber gazlarından ve kulaklarımızda duymak istemediğimiz o kendi arkadaşlarımızın teslimiyet sözlerinden arınarak adım adım ilerledik. Meclis'e geldik, o günden sonra mücadeleyi adım adım büyüttük. Sarayla uzalaşanların ya da uzlaşanla uzlaşmanın noktası değildir. İşgal altındaki Istanbul'da saray kuklası bir paşa olmak yerine kurtuluş mücadelesi veren Atatürk'ün gösterdiği yol bizim yolumuzdur.

Siyaseti hukuk eliyle dizayn etme girişimlerini ve bunun yarattığı korkuyu sessizliği geride bırakıyor bunları yapanları karşımıza alıyoruz. Bu bir ayrılık, vazgeçiş değil. Türkiye'de daha güçlü şekilde iktidar yürüyüşünü sürdürme adımlarıdır. Hiçbir siyasi parti milletten büyük değildir. Hiçbir makam demokrasiden ileride hiçbir yapı cumhuriyet ideallerinden daha büyük önemde değildir. Herkesin haberi olsun buradan ilan ederiz dosta ve olmayana, biz siyasette gömlek çıkarmıyoruz biz bu ülkenin yarınları için ateşten bir gömleği hep beraber giyiyoruz. Üç günlük dünyada şerefini değil de koltuklarını düşünenler geride kalsınlar. 

Yeni partiyi duyurdu: Ana muhalefet kürsüsünü bırakmıyoruz!

Bugün seçilmiş il başkanlarımızla, yarın seçilmiş Parti Meclisimiz, MYK'mızla, ardından milletvekillerimizle bir araya geliyoruz. Yeni partimizi milletimizin seçtiği, ona yetkisini emanet ettiği milletvekilleriyle ilk adımını atarak kuruyoruz.

Yeni partimizi milletimizin seçtiği ona yetkisini emanet ettiği milletvekillerimizle ilk adımını atarak kuruyoruz. Yeni kuracağımız partimizle açık ara farkla TBMM'nin ana muhalefet partisi oluyoruz.

Bugün bu kürsüye CHP'nin grup kürsüsüne veda ederken ana muhalefet partisi grup kürsüsünü asla bırakmıyoruz. Ana muhalefet partisi grup kürsüsüne veda etmenin iktidar partisi grup kürsüsüne kavuşmanın da günlerini sayıyoruz!

Elbette bizler sosyal demokratız. Altı oka sonuna kadar bağlıyız. Ülkenin kurucularına, kuruluş kodlarına, ülkenin kuruluşundan beri benimsediğimiz partimizin ideallerine elbette sahibiz. Ancak bununla birlikte biz bir büyük çağrının da sahibiyiz. 10 ay önce yüzde 5 parti yüzde 25 oy aldığımız yerden yüzde 38 oya giderken nasıl aslan sosyal demokratlarla muhafazakar demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları, sosyalist demokratları, liberal demokratları kucaklamışsak, onlarla birlikte Türkiye ittifakını kurmuşsak; Atatürk'le sorunu olmayan, Misak-ı Milli sınırlarıyla sorunu olmayan, cumhuriyetle sorunu olmayan tüm demokratları Türkiye ittifakında kucaklamaya, birlikte iktidara yürümeye davet ediyorum. Bu davetin sahibiyiz.

Ayrıca milletvekillerimiz bu büyük yürüyüşün ilk adımını atarken; doğru tasarlanmış, doğru hazırlanmış, doğru takvimlendirilmiş, riskleri doğru analiz edilmiş şekilde elbette büyüyeceğiz, güçleneceğiz, hep birlikte olacağız. Buradan önemle ricamdır: Bugünlerde bizim bu partiyi milletvekilleriyle kurmamızla birlikte, doğru bir takvimlendirme ve ölçeklendirme içinde iktidar yürüyüşümüze herkes güvensin. Yarın sabah kimse, belediye başkanına "Sen niye geçmedin?", belediye meclis üyesine "Hala niye buradasın?", filanca kişiye "Hala niye orada değilsin?" demesin. Bir tane kuralımız var. Bir kere, kimseyi geride bırakmayacağız. Kimseden ayrı ya da uzak değiliz. Şu kadarını söyleyeyim: Ben yeni partide yokum. "Özgür Özel'le, arkadaşlarıyla birlikte değilim" diye kulağınızla duymadığınız herkes, emin olun ki bizimle birliktedir, bizimle birliktedir. Kimse şundan şüphe etmesin: Bu iktidar yürüyüşünde bizler, sizler, biz, hepimiz...

"Ne İmamoğlu'nu ne de Yavaş'ı bırakırız" 

Ne Ekrem İmamoğlu'nu geride bırakırız, ne Mansur Yavaş'ı; ne Zeydan Karalar kalır Adana'da, ne Vahap Seçer Mersin'de. Selam olsun Edirne'den Iğdır'a, Trabzon'dan Antalya'ya. Bir daha söylüyorum: "Ben onlarla değilim" diyen diyebilir, tarihin önünde milletin gönlünde ayrışabilir. Bu lafı duymadığımız herkes bizimle birliktedir iktidar yürüyüşünde. "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen, siz böyle sahip çıktıktan sonra bu vatan batmayacaktır." Bu büyük yürüyüşe, bu yeni yürüyüşe hazır mısınız? Yolları kapattılar, yeni bir yol açmaya var mısınız? Yeni yolu açıyoruz, iktidara yürümeye var mısınız? Haydi bakalım, yolunuz açık olsun. Yeni yolda hep birlikte yürüyeceğiz, iktidara yürüyeceğiz. Yürüyelim arkadaşlar, yürüyelim arkadaşlar!

***

Gülistan Doku cinayeti soruşturmasında kritik soru: Dönemin Valisi Tuncay Sonel’in koruma polisi Şükrü Eroğlu’nun mal varlığındaki artış nasıl oldu?-Candan Yıldız-

Dönemin valisi Tuncay Sonel’in de mal varlığı dosyaya girecek. Diğer yandan soruşturmada ikinci dalga beklentisi yüksek. Gülistan Doku’nun bedeninin nerede olduğu ise hala belirsiz.

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasının ardındaki gerçek öldürüldüğüydü… Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 6 yıl sonra yeniden canlandırılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Tuncay Sonel’in koruma polisi Şükrü Eroğlu da cezaevinde. Gülistan Doku’nun telefon SIM kartını Ankara’ya, ihraç polis Gökhan Ertok’a gönderen, aynı SIM kartını Ankara’dan aldırtan, Gökhan Ertok’a para gönderen Şükrü Eroğlu’nun devlet kayıtlarındaki mal varlığı dikkat çekici. 

Tuncay Sonel’in soruşturmasını yürüten Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Erzurum İl Emniyet Müdürü’ne yazdığı yazıda Mali Suçları Araştırma Araştırma Kurulu (MASAK) raporunun kıymetlendirilmesini istedi. Dosyaya giren MASAK raporuna göre Şükrü Eroğlu’nun 2019-2025 yılları arasında edindiği gayrimenkullerin sayısı dikkat çekici bulunuyor. 

MASAK raporunda 2019 sonrası edinilen gayrimenkullerle ilgili şu tespit yapılıyor. “Tapu işlemlerinin 2019 yılı ve sonrasında olması dolayısıyla izaha muhtaç ve dikkat çekici olduğu…”

Analiz edilen gayrimenkul sayısı 12. 

Şükrü Eroğlu’nun bu taşınmazlarına ilişkin “kıymetlendirilme” istenmesi şu demek: Bu gayrimenkuller nasıl edinilmiş, miras yoluyla mı, satın alma yoluyla mı yoksa hibe yoluyla mı? Eğer bu gayrimenkuller satın alındıysa satıcıya para hangi yolla ve kim tarafından ödendi. Gayrimenkullerin alındığı tarihte ve güncel olarak piyasa değerlerine dair araştırma yapılması. Bir devlet memurunun sahibi ve paydaşı olduğu taşınmazları nasıl edindiği araştırılacak. Çünkü dikkat çekici…  Erzurum Başsavcılığı “Ticari hayatın olağan akışına uymayan muvazaalı (danışıklı) olduğu değerlendirilen alım satım işlemlerinin özellikle belirlenerek analiz edilmesini, özellikle gelir artışlarının ve mal edinimlerinin yükseldiği yıllar dikkate alınarak bu edinimlerin kaynaklarının detaylandırılmasını” istenmiş. MASAK’ın raporunda Şükrü Eroğlu’nun hissedarı olduğu şirket olmadığı belirtiliyor. 

Dönemin valisi Tuncay Sonel’in de mal varlığı dosyaya girecek. Diğer yandan soruşturmada ikinci dalga beklentisi yüksek. Gülistan Doku’nun bedeninin nerede olduğu ise hala belirsiz. Ancak Doku ailesi kızlarının bedenini bir yerlere saklayan kişilerin devletin elinde olduğunu düşündüğü için Gülistan Doku’yu bulacaklarına inanıyor. Hatırlatalım... Adalet Bakanı Akın Gürlek “ceset yoksa cinayet yoktur deniliyor. Burada öyle bir şey yok. Burada cesedin bulunamaması o olayın cinayet olmadığı sonucunu doğurmaz. Yargıtay'ın bu yönde kararları var. Burada ikrarlar vardır, deliller vardır, kamera kayıtları vardır" demişti.

/././

Gülistan Doku soruşturması: Tutuklu eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in eşinin de aralarında olduğu 15 kişi gözaltında! 

Gülistan Doku'nun kaybolmasına ilişkin yürütülen cinayet soruşturması kapsamında 5 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi. Soruşturmada daha önce eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ile oğlu Mustafa Türkay Sonel'in de tutuklandığı dosyada, bu kez Sonel'in eşi Handan Sonel'in de aralarında bulunduğu 15 kişi gözaltına alındı.

Tunceli’de 5 Ocak 2020’den bu yana kayıp olan Gülistan Doku soruşturması, HSK'nın 2024 Haziran kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanan Ebru Cansu'nun talimatıyla yeniden ele alındı. JASAT'tan oluşturulan özel ekip tarafından yaklaşık 700 saatlik KGYS ve güvenlik kamerası görüntüsü ile PTS kayıtları incelendi, yeni görüntüler dosyaya eklendi. Elde edilen deliller doğrultusunda soruşturma cinayet dosyasına dönüştürüldü. Düzenlenen operasyonlarda 17 şüpheli gözaltına alındı. ABD'de bulunan ve hakkında kırmızı bülten çıkarılan diğer şüpheli Umut Altaş ise bulunduğu ülkede gözaltına alınıp tutuklandı.

Vali ve oğlu tutuklu

Jandarmadaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen şüphelilerden dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel ile daraltılmış baz çalışmasıyla Gülistan Doku’ya son teması bulunduğu tespit edilen ve o dönem İl Özel İdaresi çalışanı olan Erdoğan Elaldı, ‘Kasten öldürme’ suçundan tutuklandı. Gülistan Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abarakov, Abarakov'un babası Engin Yücer ve annesi Cemile Yücer, firari şüpheli Umut Altaş’ın babası Celal Altaş ile annesi Nurşen Arıkan, ihraç polis memuru Gökhan Ertok ve o dönem Tuncay Sonel’in yakın koruması olan Şükrü Eroğlu, ‘Suç delillerini gizleme ve yok etme’ suçundan tutuklandı. Ferhat Güven ise Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku’ya yönelik eylemi nedeniyle ‘Yağma’ suçundan tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Gülistan Doku’nun hastane kayıtlarını sildiği iddiasıyla Bursa'da gözaltına alınan ve Tunceli Adliyesi’ne getirilen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir de 'Resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek' suçlarından tutuklandı. Vali Tuncay Sonel ise 'Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme’, 'Bilişim sistemindeki verileri engelleme, bozma, yok etme veya değiştirme, kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme', 'resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek' suçlarından tutuklandı. Şüpheliler U.A. ile Munzur Üniversitesi'nden kameralardan sorumlu olan S.G. ve S.Ö. ise adli kontrolle serbest bırakıldı. Hastane kayıtlarının silindiği iddiasıyla 'Delilleri yok etme ve gizleme' suçlamasıyla gözaltına alınan Tunceli Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri Burçin Y. ve Yücel E., adli kontrol şartıyla serbest kaldı.

15 kişi gözaltına alındı

Gülistan Doku'nun cansız bedenine ulaşılması için JAK ve JASAT ekiplerinin yer altı görüntüleme cihazlarıyla belirlenen bölgelerde arama çalışmaları sürerken, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturma kapsamında bugün sabah saatlerinde operasyon düzenlendi. Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Tunceli’de yapılan eş zamanlı operasyonda, aralarında 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel, Gülistan Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketinin sahibi, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusunun da bulunduğu toplam 15 şüpheli, gözaltına alındı.

***

Bilgin Gökberk: Merkez Bankası’nı başkanı mı yönetiyor ki futbolu TFF Başkanı yönetsin!-Uygar Ulusan- 

2026 FIFA Dünya Kupası pek çok tartışmayı da beraberinde getirirken, A Milli Futbol Takımı turnuvaya grup aşamasında veda etti. Eleştirilerin odağındaki TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu için, "Merkez Bankası’nı Merkez Bankası Başkanı mı yönetiyor? O Merkez Bankası’nı ne kadar yönetiyorsa TFF Başkanı da futbolu o kadar yönetiyor" diyen spor yazarı, yorumcu ve gazeteci Bilgin Gökberk, "futbolun bu tarz oynanmasının iktidarın hoşuna gittiğini, kutuplaşma yaratılmak istendiğini" savundu.

ABD'de yaşanan vize krizine ve turnuvaya da değinen Gökberk, "Amerika'daki Dünya Kupası bence en skandal kupaydı. Seküler hayata sınırlama getiren Katar’daki kupa bile bunun yanında masum kaldı. Messi'yi arıyor herifler! Terbiyesiz herifler, bunlar saygısız" diye konuştu.

Gökberk, Folarin Balogun'un kırmızı kartının iptaline ilişkinse, "Trump FIFA'yı arayıp ‘Maçı 85. dakikada durdurun' dese kimse şaşırır mıydı?" ifadelerini kullandı.

Gökberk; A Milli Takım'dan Trump'a, futbolcuların aranmasından yeni kurallara kadar pek çok konuda T24'ün sorularını yanıtladı.

1-Tüm takımların şenlik havasında gittiği Dünya Kupası'na Türkiye'nin savaşa gidiyor gibi gitmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 2002 Dünya Kupası'na giderken ülkede olan coşku, şimdi niye yoktu?

"Siz hepiniz, biz Türkiye'yiz" bu ne demek?

Siz Hepiniz Biz Türkiye’yiz ne demek Allah aşkına. Böyle sportif slogan olur mu? AK Parti’nin Milli Takımı tanıtan reklam filminde, "Bu kıymetli eser için başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a, AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı'na katkısı, emeği için herkese teşekkür ederiz" diyor. Peki reklamda ne gösteriyor? İHA'lar, SİHA'lar, savaş uçakları, denizaltılar vesaire.

“Bu millettin takımı, hükümetin değil”

Bir takım Dünya Kupası’na giderken yıldızlarını mı öne çıkarır, yoksa ülkeyi yönetenleri mi? Bu millettin takımı, hükümetin değil. Eğer hükümet kendi reklamını yapmak istiyorsa özel bir takım kursun, Milli Takım’a karışmasın. Siz hepiniz biz Türkiye’yiz ne demek? Savaşa mı gidiyoruz? Futbolun bu tarz oynanması iktidarın hoşuna gidiyor. Hep bir kutuplaşma yaratmak istiyor.

2-Tek bir Türk hakemin bile Dünya Kupası'nda olmaması kimin başarısızlığı?

“Türkiye'deki bütün derbileri yöneten hakem, FIFA hakemi değil”

Türk hakemi neden yok diyorsun, Türkiye’nin en iyi hakemlerini bir gecede görevden aldılar. Türkiye'nin en cazip hakemi, en çok derbiye çıkan hakemi, FIFA hakemi değil. Daha ne denilebilir ki buna? FIFA hakemin var, derbi vermiyorsun. O zaman FIFA neden senin hakemini Dünya Kupası’na çağırsın? Sen ülkenin FIFA hakemine güvenmiyorsan neden sana güvenip de Dünya Kupası’na çağırsın?

Yasin Kol

Ülkenin tüm derbilerini yöneten hakemi, bir kelime yabancı dil bilmez mi? Dünya Kupası’na gitsen oyuncularla nasıl anlaşacaksın? Senin derbi vermediğin hakemleri, FIFA Dünya Kupası’nda maç yönettirir mi?

“Senin VAR hakemin dahi yok”

Senin VAR hakemin dahi yok, yurt dışından getiriyorsun. Maçı yabancı hakeme yönettirebilirsin ama VAR hakemi yabancı olur mu hiç? VAR’daki hakemin işi ne? Görüntüyü yorumlamak. Sen bunu yapacak adamı bulamıyorsan oynatma futbolu.

“İktidar futbolun çok içinde”

VAR’da ofsayt çizgisi çekene inanmıyor, “yanlış çekmiş” diyorsun. Kamerana güvenmiyorsun, “yanlış açıyı göstermiş” diyorsun. VAR hakemine de güvenmiyorsun. Federasyonun en gözde hakemi FIFA Kokartı olmayan bir hakem. Bir ülkede derbi yönetecek FIFA hakemi yoksa, VAR hakemi yurt dışından geliyorsa, sisteme güvenmiyorsan oynatma futbolu. Sonunda dışarıdan hakem de getirmen yetmeyecek. Kameranı da dışarıdan getireceksin. Bunu yaparsak hiç utanmayacak mıyız? Hala bu futbolu oynatmaya devam mı edeceğiz? Yayıncı kuruluşa güvenmiyorsun, çizgiyi çekene inanma, sahadaki hakeme zaten inanmıyorsun, bütün bunların sebebi insanların sisteme güvenmemesi. Çünkü iktidar futbolun çok içinde.

“Federasyondakiler liyakatli olduğu için değil, sadakatli oldukları için buraya geldiler”

Peki bunların hepsini yurt dışından getirirsen ne olacak? Federasyonlardakilerin hepsi Türk ama hepsi iktidara yakın insanlar. Bu insanlar liyakatli olduğu için değil, sadakat sahibi olduklarından buraya geldiler.

“Ülke Mars’tan baksan bile ofsayt”

Yoldan geçen bir ev kadınını çağır, kuralları öğret. Onun vereceği kararlar daha inandırıcı olur. İktidarın işine geliyor futbolun böyle oynanması. Futbol ne kadar tartışılarsa, iktidar bundan rahatlıyor. Ülke Mars’tan bile baksan ofsayt, hala her akşam bir santimetrelik ofsaytı tartışıyoruz. Google’a gir, Türkiye yaz, ofsayt çıkıyor. Sen hala sabahlara kadar bunu tartışıyorsun.

“Ölen bir bebeğin, yangında vefat eden insanların bir ofsayt kadar değeri yok mu?”

Bu maç kritik diyerek yabancı hakem getirelim diyorsun, öldürülen yeni doğmuş bebekler vardı. Bir gece otelde çıkan yangında vefat eden insanlar vardı. Bu davalara da yabancı hakim getirin. Bu davalar önemli değil mi? Ölen bir bebeğin, yangında vefat eden insanların bir ofsayt kadar değeri yok mu?

Meşhur İBB davası var. Sen ligin kaderini tayin eden maça yabancı hakem getirmek istiyorsun. Ülkenin kaderini tayin edecek olan davaya da yabancı hakim getir. Futbolda adalet hukuk yok diyorlar, ülkede var mı? Ülkeye adalet-hukuk gelmeden ülkeye gelir mi?

3-TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun milli futbolculara villa hediye etmesi hakkındaki düşünceleriniz neler, sizce doğru bir hamle miydi?

“Olmayan villayı prim olarak veriyorsunuz”

TFF Başkanı villa hediye edecek diyorsun, villa yok ortada. Olmayan villayı prim olarak veriyorsunuz. Ortada boş bir arazi var. Ayrıca o arazide nasıl sorunlar olduğunu herkes biliyor, imar izni yok anladığımız kadarıyla. Bu futbolcuların villaya falan da ihtiyacı yok. Her yıl yaptıkları kontratlarla iki tane villa alıyorlar zaten. Federasyonun vereceği villaya ihtiyaçları mı var? Zaten FIFA’dan sana para gelmiş, o parayı da dağıtmışsın futbolcuna. Ne primi hala?

İbrahim Hacıosmanoğlu

4 bin tane villa yapacağız diyorsun, 40 tanesini futbolculara vereceğiz diyorsun. Bu ayıptır. Bunun altında tek bir şey var. Sen 40 futbolcuya villa vereceksin ki oraya imar izni çıksın.

4-Yeni kurallar (kornerlere var karışması, yerde yatan oyuncunun 1 dk dışarı çıkartılması, taçlarda ve kaleci atışlarında 5 saniye kuralı gibi) futbolu daha izlenebilir kılmaya yetti mi?

“Futbolun cazibesini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar ama her şey Trump’ın bir telefonuna bakıyor”

Futbolun yalın halini yok etmek için elinden geleni yapıyor FIFA ve UEFA. Futbol bizim neslin bildiği kadarıyla hatalı bir oyundu. Futbolun cazibesini yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar ama her şey Trump’ın bir telefonuna bakıyor.

“Aziz Nesin olsa bunun romanını yazardı”

Sen kural koyacağına futbolun dokunulmazlığını sağla. Futbolu futbol adamları yönetsin, hiçbir siyasi buna Trump da dahil bu sisteme karışmasın. Aziz Nesin olsa bunun romanını yazardı. Yeni kurallar çıkarıyorsun sonra Trump, FIFA’yı arayarak kırmızı kartı iptal ettiriyor. Bu neyin kuralı?

Katar’daki Dünya Kupası’nda Arjantin takımı yıllardır şampiyon olamıyordu. Kupa onlardan önce Nusret’in eline verildi. Kupa, Messi’den önce Nusret’in eline geldi. Para, siyaset ve güç böyle bir şey işte. Kupayı Messi’den önce Nusret alıyor. Trump kırmızı kartı iptal ediyor.

Nusret, (Dünya Kupası'nı elinde tutan)

Önümüzdeki yıllarda Suudi Arabistan’da Dünya Kupası oynanacak. Arabistan kralı, ülkesi 3-0 yenik durumdayken sahaya inip maçı tatil etti diyelim, kim ne söyleyebilir? İş buraya doğru gidiyor.

5-Dünya Kupası'nın 48 takımla düzenlenmesi ve 64 takıma yükseltilmesi, kupayı daha mı izlenir kılacak? Asya, Avrupa, Güney Amerika ve Afrika'da düzenlenen turnuvalarla (Afrika Uluslar Kupası, Uluslar Ligi, Şampiyonlar Ligi vs vs) birlikte oyuncuların bu kadar yükü taşımaya zorlanması normal mi?

Oyuncular o kadar çok maç yapıyor ki, tüm kulvarlarda bu oldu. Basketbol dahil. Futbolcuların dinlenmeye zamanı yok. Bu hoş bir şey değil. Bence organizasyonun renkliliğine bakıyorlar. Bu iyiye bir gidişten ziyade kötüye gidiş.

“Fazla takım olması, ilgiyi kaybettiriyor”

Galatasaray’da Davinson penaltı kaçırdı, iki gün sonra İstanbul’a dönerek antrenmana çıktı. Futbolcuların dinlenmeye hakkı yok mu? Fazla takım olması, ilgiyi kaybettiriyor. İnsanlar çeyrek final maçlarından sonrasını izliyor. Grup maçları izlenmiyor. Çok maç olunca tam tersine izlenmiyor. Ancak çeyrek final ve sonrası ilgi çekiyor.

6-Sizin de bildiğiniz üzere Dünya Kupası öncesinde birçok ülkenin önemli yöneticileri, futbolcuları ve hatta turnuvada görevli olan hakemlere dahi ABD tarafından vize verilmedi. Bunların yanı sıra dünyaca ünlü futbolcular ABD’ye giriş esnasında didik didik arandı. Siz ABD’nin bu tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Messi aranır mı?”

Amerikaların yaptığı terbiyesizlik. Messi aranır mı? Sadece Messi değil, milli takım futbolcusu aranır mı? Bütün futbolcuları arıyorlar. Sen Alman Milli Takımı’nın oyuncusunun aradığında güvenmediğini söylemiş oluyorsun. Messi, Ronaldo gibi adamlar aranır mı? Nasıl bir baskı oluştuysa Messi aranırken gülüyordu.

“Ruh hastası bir grup var Amerika’da”

Ben hayatımda böyle bir saygısızlık görmedim. Bunu arayan yakında devlet başkanını da arayabilir. Ruh hastası bir grup var Amerika’da. Putin aranacak, Macron aranacak… Yakında bunları da görebiliriz.

“Kuzey Amerika, “Görmeden önce ölmen gereken” bir ülke”

Bu kupada izlediğim 4-5 maç var. Zorla maç seyrettirmek istiyorlar insanlara. Ben turizm yaparken hangi ülkeleri görmem hangilerini görmemem lazım şeklinde liste yapmıştım. Bazı laflar vardır, burayı görmeden ölme şeklinde. Kuzey Amerika benim için, “Görmeden önce ölmen gereken” bir ülke. Hiç sıcak gelmedi bana.

“Messi’yi donuna kadar aratan ülke kim bilir bize neler yapar?”

Tam tersi de Güney Amerika’yı görmen lazım. Ben Kuzey Amerika’ya gitmedim ama güneyindeki tüm ülkelere ikişer kez gitmişimdir. Messi’yi aratan ülke beni korkutuyor. Messi’yi donuna kadar aratan, Messi’ye bunları yapan ülke kim bilir bize neler yapar.

/././

Siyasal İslamcıların vesayet tutkusu!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Dünya Kupası final maçının devre arası gösterisini dünyada bir tek biz izleyemedik. TRT, devre arası gösterisini yayınlamadı, onun yerine reklam ve maçın ilk yarısını yorumlayan yorumcuları izledik. Yayınlamama nedenini de elbette açıklamadılar. Hatta “Biz yayınlamayacağız, haberiniz olsun” diye bilgilendirme gereğini bile duymadılar. Bizler kimiz ki gösteriyi niye yayınlamıyorlar diye hesap versinler? Böyle düşünmüş olmalılar. Kim bilir, belki de bu kararın gerekçesini açıklamakta zorlanacaklarını da düşünmüş olabilirler. 24 yıllık AKP iktidarı tecrübesinden sonra ben gösteriyi yayınlamama kararının neden verildiğini söyleyebilirim sanıyorum.

Dünya Kupası final maçının devre arası gösterisinde Shakira

Dünya Kupası final maçının devre arası gösterisini tüm dünyada 1,5 ila 2 milyar kişi, televizyonların canlı yayınından izledi.

Madonna’dan tutun da BTS’ye, Shakira’dan Justin Bieber’e kadar 27 sanatçının yer aldığı muazzam bir gösteri yapıldı.

Gösterinin belli bölümlerinden yaratılan videolar, dün bu yazıyı yazdığım öğlen saatlerine kadar sosyal medya platformlarında 1 milyar gösterime ulaşmıştı.

Bu işlerden anlayanlara sordum, kısa sürede gösterim sayısının 10 milyarı da geçebileceğini söylüyorlar.

Tüm dünyanın izlerken eğlendiği bu otuz dakikalık gösteriyi bir tek biz izleyemedik.

TRT, devre arası gösterisini yayınlamadı, onun yerine reklam ve maçın ilk yarısını yorumlayan yorumcuları izledik.

TRT, vergilerimizle finanse edildiği için kamu yayıncısı olarak reklam bile yayınlamıyor olması gerekirken reklam yayınlıyor. Kendine icat ettiği platformda, bizlerin vergileriyle çekilen filmleri izlemek için ayrıca para istiyor.

Ve pazar gecesinin en önemli yayıncılık olayına sıra gelince yan çiziyor.

Yayınlamama nedenini de elbette açıklamadılar. Hatta tüm dünya bu gösterinin nasıl olacağını konuşurken kendi vatandaşlarını “Biz yayınlamayacağız, haberiniz olsun” diye bilgilendirme gereğini bile duymadılar.

Kibirleri buna izin vermemiş olmalı.

Bizler kimiz ki gösteriyi niye yayınlamıyorlar diye hesap versinler? Böyle düşünmüş olmalılar.

Kim bilir, belki de bu kararın gerekçesini açıklamakta zorlanacaklarını da düşünmüş olabilirler.

24 yıllık AKP iktidarı tecrübesinden sonra ben gösteriyi yayınlamama kararının neden verildiğini söyleyebilirim sanıyorum.

Nedeni basit: Madonna’nın bacağı görünür; Shakira’nın memesi sallanır, Bieber ile BTS’deki oğlanlar, kızların kalbini yerinden oynatır diye yayınlamamış olmalılar.

Çünkü, iktidar olmanın kendilerine verdiği güç ile kimin neyi izleyip, neyi izleyemeyeceğine karar verme hakkının kendilerinde olduğunu düşünüyorlar.

Bir yandan bizlerin günaha girmemizin önüne geçtiklerini düşünürler, diğer yandan da son derece hassas bir bünyeye sahip olan “Türk aile değerlerini” böylece koruduklarını zannederler.

Beğenmedikleri esprileri yapanları hapse atabildikleri gibi beğenmedikleri gösterilerin izlenmesine izin vermeme hakkına sahipler.

Afganistan’daki benzerlerinden farkları var elbette ama kuşkunuz olmasın ki bu arkadaşlar, günün birinde Afganistan’daki benzerlerinin sahip olduğu yetkilere kavuşurlarsa aynı şekilde davranırlar.

Çünkü bu rejim, esasen vesayetçi bir rejim.

Vatandaşların kendi özgür kararlarıyla bir şeyi izleyip izlememe, okuyup okumama kararı veremeyeceğini düşünüyorlar.

Başı boş bırakılırsak dinden kolayca çıkabileceğimizi, milli kimliğimizi kaybedeceğimizi varsayıyorlar.

Onun için de bizler adına karar verebiliyorlar.

Onu izleyebilirsin, bunu izleyemezsin, onu oku, bunu okuma, onu yaz, bunu yazma gibisinden!

Türkiye, çeyrek yüzyıldır, “Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede demokrasi olabilir mi” sorusuna aranacak cevap için bir laboratuvar gibi oldu.

Sorunun yanıtını henüz bulduğumuzu söyleyemem.

Ancak şunu artık kesinlikle söyleyebilecek durumdayız: Siyasal İslamcı zihniyetin egemen olduğu bir ülkede demokrasi, kişisel hak ve özgürlükler, farklılıkları koruyarak bir arada yaşamak gibi kavramlara hayat hakkı filan beklemeyin.

***

Kurtulmuş, CHP için kimi ziyaret edecek?

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un parti temsilcileriyle görüşerek PKK yönetici ve üyelerinin hangi koşullar altında normal hayata dönebileceklerini düzenleyen taslağa ilişkin görüşleri alması bekleniyor. Amaç, Erdoğan rejiminin, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı yeni çözüm sürecinde hazırlanacak çerçeve yasa için TBMM’de geniş mutabakat sağlamak. CHP’nin içinde olmadığı bir mutabakatı “geniş mutabakat” diye niteleyebilmek mümkün olmaz. Numan Bey’in sorunu burada ortaya çıkıyor: CHP adına kiminle görüşecek?
özgür özel numan kurtulmuşTBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un CHP Genel Başkanı Özgür Özel'i ziyareti, 24 Şubat 2026

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Meclis tatile girmeden önce çıkarılması planlanan “çerçeve yasa için” siyasi partileri ziyaret etme kararı verdi.

Söz konusu “çerçeve yasa”, PKK’nın silah bırakmasından sonra “demokratik siyasetin önünün açılması için” yapılması gereken yasal düzenlemelere zemin oluşturma amacı taşıyor.

Daha açık bir Türkçe ile ifade edecek olursak, bu çerçeve yasa, PKK yönetici ve üyelerinin hangi koşullar altında normal hayata dönebilecekleri meselesini düzenleyecek.

PKK’lılar yargılanacak mı, bir tür af mı çıkacak, yöneticileri Türkiye’ye dönebilecek mi gibi siyasi bedelleri de olabilecek sorulara verilecek yanıtlar yani.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un parti temsilcileriyle görüşerek taslağa ilişkin görüşleri alması bekleniyor.

Amaç, Erdoğan rejiminin, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı yeni çözüm sürecinde hazırlanacak çerçeve yasa için TBMM’de geniş mutabakat sağlamak.

Bu gerçekleşmediği takdirde teklifin AKP, MHP ve DEMP’in ortak imzasıyla Meclis'e sunulabileceği belirtiliyor.

Bunu da özellikle AKP’nin hiç istemediğini, açıkça söylemese bile ayak sürüdüğünü biliyoruz.

AKP istiyor ki herkesin altında imzası olsun, ileride kimse çıkıp bu yüzden Saray’ı eleştiremesin.

Bugünkü TBMM’nin yapısına bakınca sözü edilen “geniş mutabakatı” sağlayabilmek için kritik mesele CHP’nin bu işin neresinde yer alacağı konusu.

CHP’nin içinde olmadığı bir mutabakatı “geniş mutabakat” diye niteleyebilmek mümkün olmaz.

Numan Bey’in sorunu burada ortaya çıkıyor: CHP adına kiminle görüşecek?

CHP adına kim “tamamdır, biz bu kanun tasarısıyla mutabıkız, getirin Meclis’e oy verelim” diyecek?

TBMM Grubuna gelemeyen, insan içine çıkamayan kayyım Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile mi yoksa TBMM Grup Başkanı sıfatını haiz, seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel’i mi?

Numan Bey’in kimi tercih edeceğini bilmiyorum tabii ama zaten onun böyle bir tercih hakkının olabileceğini de zannetmiyorum. Saray, kiminle görüş derse, gidip onunla görüşecektir.

Saray, yargı marifetiyle yürütülen bunca çabadan sonra Özgür Özel’i yeniden “CHP’nin asıl sahibi” gibi gösterecek bir jestten kaçınmak isteyecektir.

Bekleyip, görelim bakalım.

/././

Valinin görevden alınması “cambaza bak” olmasın sakın!-Tolga Şardan- 

Vali Mehmet Fatih Çiçekli hakkında ortaya çıkan söz konusu bilgilere ve olaylara bakınca görevden alınmasının sebebinin, “masum” bir sportif kıyafet olmadığı anlaşılıyor! Vali Çiçekli’nin başına gelenler, bürokrasinin sosyal medyaya olan bağımlılığının da tartışılmasını sağlıyor doğal olarak. Özellikle kabine üyeleri başta olmak üzere siyasetçiler, aldıkları nefese kadar sosyal medyada paylaşınca bağlı bürokratlar da onlardan geride durmuyor.

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, sosyal medyada paylaştığı yarış bisikleti kullanırken giydiği spor kıyafeti gerekçe gösterilerek görevden alındı. Çiçekli’nin tercih ettiği kıyafeti, “tayt” olarak farklı yaklaşımlarla sıradanlaştırıldı.

Oysa bugünlerde devam eden dünyanın en büyük spor organizasyonlarından Fransa Bisiklet Turu’nu (Tour de France) izleyenler, söz konusu kıyafetin bisiklet sporunun bütünleyicisi olduğunu görecekler.

Madalyonun diğer tarafında; Vali Çiçekli, gerçekten CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp’in TBMM’de yaptığı konuşması nedeniyle mi görevden alındı yoksa her zaman olduğu gibi yeni bir “cambaza bak” olayı mı var?

Detaya geçmeden önce; AKP’nin iktidara gelişinden bugüne geçen sürede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, muhalefetin eleştirisi nedeniyle hangi bürokratı ya da bürokratları veya siyasetçi / siyasetçileri “aleni” biçimde “anında” görevden aldığı sorusunu yanıtlamak gerekiyor.

Siyaseti makul mesafede izleyen bir gazeteci kimliğimle söz konusu sorunun yanıtını “hiç kimse” şeklinde verebilirim.

Yani, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “kendisini ve siyasi partisinin dışında” kalan – buna ittifak ortağı MHP’de dahil – kişiler ya da oluşumların talebiyle hiç kimseyi “anında” görevden almış değil 24 yılda.

Peki o zaman Vali Çiçekli, çıkması beklenen valiler kararnamesine alınmadan neden görevden alındı apar topar?

Konuyu İçişleri Bakanlığı’ndan araştırdığım da farklı gerekçelerin ve iddiaların öne çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Şöyle ki; Vali Çiçekli, geçen haziranda kente gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’la bir araya geldiğinde de yine üzerinde “tayt” olarak tanımlanan kıyafet vardı.

Kulislere yansıyan diğer iddiaya göre, Karaman Valisi’yken geçen ocakta Ardahan’a atandı. Atamadan kısa süre sonra özellikle iktidar partisinin üyesi bölge milletvekilleri Ankara’da Çiçekli’yi şikayet ederek çalışamadıklarını öne sürdü.

Diğer bir iddia; İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, henüz Erzurum Valisi’yken düzensiz göç konusunda bölge valilerinin “uzaktan” katılımıyla gerçekleşen toplantıda değerlendirmeler yaptı. Bölgedeki sınır kentlerinden olan Ardahan adına video konferansa katılan Vali Çiçekli, Çiftçi’nin anlatımından memnun kalmadığını niteleyen - belki de biraz da sorunlu üslup şeklinde değerlendirilebilecek - cümleler kurdu. Her ikisi de valiyken, Çiftçi bir gece İçişleri Bakanı atanınca “Çiçekli’nin amiri” oluverdi. Vali Çiçekli için de bürokraside sıkça örneği görülen “sonun başlangıcı” aşamasına geçilmesinin yolu açıldı. Çiftçi’nin, yakın geçmişte yaşanan olayı içselleştirip Çiçekli için devreye koyup koymadığı henüz net değil.

Çiçekli’nin merkeze çekilmesinin arkasındaki diğer bir iddia ise, kente gönderilen Mülkiye müfettişinin, valilikçe gerçekleştirilen kimi iş ve işlemlerde sorun bulunduğunu tespit etmesi. Müfettiş, tespitleriyle ilgili raporu hazırlayıp bakanlığa sundu. Raporda, Vali Çiçekli’nin görevden alınması görüşünün bulunduğu bakanlıktan edindiğim bilgilerden.

Nihayetinde mevcut bakanlık yönetimince pek seslendirilmek istenmese de Çiçekli’nin bir önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın ekibinden olması. Yerlikaya, İstanbul Valiliği’nden bakanlık görevine atandığında yardımcısı Çiçekli ile eşini Ankara’ya getirdi.

Çiçekli önce bakan özel kalem müdürü oldu. Peşinden bakanlığın en önemli birimlerinden genel sekreterlik görevine atandı.

Bakanlıktaki çalışma ekibinin pek fazla iletişim kurmadığı Çiçekli, Karaman’a 2024’te vali atandı.

Çiçekli’yi daha önce Büyüteç’e konu etmiştim. Çiçekli’nin, Ardahan’a vali atandıktan sonra ilk icraatlarından birisi kentin logosundaki ay – yıldızı kaldırmasıydı.

Ancak gösterilen tepki nedeniyle Çiçekli geri adım attı. Çiçekli aynı zamanda 15 Temmuz sürecinde Sakarya Vali Yardımcısıydı. 15 Temmuz gecesi kentte sela okuttuğuna Karaman Valiliği sırasında öz geçmişinde yer verdi. 15 Temmuz öncesindeki FETÖ süreciyle ilgili Çiçekli’nin adının açık kaynaklarda geçtiğini görmek mümkün.

Vali Çiçekli hakkında ortaya çıkan söz konusu bilgilere ve olaylara bakınca görevden alınmasının sebebinin, “masum” bir sportif kıyafet olmadığı anlaşılıyor!

Vali Çiçekli’nin başına gelenler, bürokrasinin sosyal medyaya olan bağımlılığının da tartışılmasını sağlıyor doğal olarak.

Özellikle kabine üyeleri başta olmak üzere siyasetçiler, aldıkları nefese kadar sosyal medyada paylaşınca bağlı bürokratlar da onlardan geride durmuyor.

İçişleri Bakanı Çiftçi’nin, bakanlığın yayımladığı sosyal medya konulu kitabı tanıtımı kameralara böyle yansıdı

İçişleri Bakanı Çiftçi de geçtiğimiz günlerde Erzurum’da katıldığı toplantıda mülki idare amirlerini sosyal medya konusunda bizzat uyardı. Hatta bakanlığın sosyal medya kullanımı konusundaki yayınını kürsüden tanıttı.

Buna karşın bizzat İçişleri Bakanı ibadetini bile sosyal medyadan yayımlayınca mülki idare amirleri de kazaya kurban gidiyor ne yazık ki.

İspanya’nın Dünya Kupası’nı kazanmasının sırrı: Sistem!

Kapitalizmin esasları sayesinde “endüstriyel” hale dönüşen futbolun, ABD’nin şovenizminin desteğini aldığı Dünya Kupası finalinde Arjantin karşısında gülen taraf İspanya oldu.

Finalde “Tangocular”ı yenen “Matadorlar”, kupayı ikinci kez müzesine götürürken; bu coğrafyanın futbolseverleri de henüz grup aşamasında eve dönüşle birlikte üst turlara çıkan Yeşil Burun Adaları, Bosna Hersek, Fildişi Sahili başta olmak üzere takımların başarılarına gıpta etti.

Luis de la Fuente’nin öğrencileri, kupanın flaş takımı Yeşil Burun Adaları’na kaptırdıkları bir puan dışında tüm maçlarını kazanıp, kalelerinde gördükleri bir gole karşı 14 gol atarak kupayı 16 yıl sonra tekrar kazanmayı bildiler.

İspanya’nın bu başarısı tesadüf mü?

Efsane futbol adamı Vicente del Bosque yönetiminde kazanılan kupanın ardından açıklama yapan Luis de la Fuente, sorunun yanıtını aslında pek de güzel verdi:

“Bu futbolcu nesliyle özellikle gurur duyuyorum. Bu anlayışla büyüdüler, onu daha da geliştirdiler ve bize bir takımın, bir ailenin nasıl olması gerektiğini gösterdiler. Geçmişe baktığımda çok duygulanıyorum.”

Sorunun yanıtı, “nesil”, “birlikte büyümek, aile olmak” ve “geçmiş” kelimelerinde gizli sanki.

İspanya futbolun da son yıllarda pek çok ünlü teknik adam sahne aldı. Rafael Benitez, Pep Guardiola, Mikel Arteta, Xabi Alonso, Unai Emery, Luis Enrique öne çıkanlardan.

Çalıştırdıkları takımlarda şampiyonluklar yaşayan böylesi ünlü isimler varken – her ne kadar Luis Enrique üç yıl kadar milli takımın başında yer alsa da - İspanya Futbol Milli Takımı neden Luis de la Fuente gibi görece daha bilinmeyen bir isme teslim edildi?

Çünkü Dünya Şampiyonu De la Fuente, paraşütle gelmedi milli takımın başına!

İspanya Kraliyet Futbol Federasyonu (RFEF), De la Fuente’yi tıpkı milli takım futbolcuları gibi yıllar içinde yetiştirdi.

De la Fuente, Atletic Bilbao ve Alaves’teki döneminin ardından Haziran 2013’te İspanya U-13 Futbol Milli Takımı’nın başına geçti. Beş yıl kaldığı görev sırasında 2015’te Avrupa Şampiyonu oldu.

Ayrıca U-18’in de başındaydı 2014-2018 yılları arasında. Sonrasında U-21 milli takımının teknik adamlığına getirildi. Burada 2018 – 2022 yılları arasında görevdeyken yine bir Avrupa Şampiyonluğu yaşadı takımıyla.

U-21’deki görevi devam ederken 2021’de, o dönem iş başındaki ünlü teknik adam Luis Enrique’nin yanında İspanya Futbol Milli Takımı’nın yönetiminde yer aldı. Enrique’nin 2022’deki ayrılışıyla beraber 1 Ocak 2023’te “birinci adam” olarak kulübedeydi artık!

De la Fuente bu takvimde 2023’te UEFA Uluslar Ligi’ni, ertesi yıl ise Avrupa Şampiyonluğu’nun kazandı milli takımıyla birlikte.

İspanya Futbol Milli Takımları’nda 13 yıldan bu yana görev alan De la Fuente, önceki gece Dünya Kupası’nı kaldırdı. Kupa sayısı 5 oldu!

Bu kadar zaman milli takımlarda çalışmak sadece Luis de la Fuente’ye kupa kazandırmadı. New York’ta beraber kupa kaldırdığı oyuncularını geçmişten bugüne tanıdı, büyüttü, aile haline getirdi.

Ve o nesille önce Avrupa Şampiyonu sonrasında da Dünya Şampiyonu olmayı başardı. İki yıl sonraki Avrupa Şampiyonası’nda kupanın en büyük adayı.

Akdeniz ülkesi olmanın dışında pek de benzerliğin bulunmadığı “İspanya’daki sistemin Türkiye’ye uygulanıp uygulanmayacağı” sorusunun yanıtını Türkiye Futbol Federasyonu verecek elbette.

Başarısızlığa rağmen pişkinliği elden bırakmayan ve teknik yönetimle vedalaşmayan TFF yönetimi, kulis faaliyetlerinden sıra kalırsa boş zaman yaratıp İspanya’ya doğru yolculuk yapmalı kanımca.

“Sistem nedir? Nasıl yaratılır ve uygulanır?” sorularının yanıtını araştırmalılar.

Sportif başarılar kulis faaliyetleriyle yürütülmüyor maalesef günümüzde akıl ve bilimden kurulu sistem, başarıyı getiriyor!

Soylu’nun emniyetteki “sol kolu” mahkeme kararıyla göreve döndü!

Bir dönemin en çok tartışılan ve hala da tartışılmaya devam edilen eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun emniyet teşkilatındaki “sol kolu” denilebilecek isim Eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Resul Holoğlu, mahkeme kararıyla yeniden emniyete döndü.

Önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın görevden almasından sonra emekli edilen Holoğlu, uzun süren yargı süreci sonunda “göreve dönüş” kararını aldı.

FETÖ’yle mücadele çalışmaları çerçevesinde MASAK’tan Emniyet’e gelen “Bank Asya’da hesabı bulunan emniyet personeli” listesinde isminin bulunduğu iddia edilen Holoğlu’nun göreve dönüşünün 15 Temmuz’da gerçekleşmesi manidar oldu doğal olarak. Yanılmıyorsam Holoğlu, gelecek şubatta yaş haddinden emekli olacak bu kez.

Yeri gelmişken, merak edenler için; Soylu’nun emniyetteki sağ kolunun ise, yine Yerlikaya’nın görevden aldığı Eski Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz olduğu bilinir camiada.

/././

Nefret eken nefret biçer!-Umur Talu- 

Arjantin’in bizim ülkeye de verdiği ders şu: Nefret ekersen nefret de biçersin! Ve “Arjantin’de” Nasuh Mahruki ve çok sayıda kişinin tutuklanmasında olduğu gibi, artık “eleştiri”yi ve farklı düşünceleri bile nefret sayarsın. Çünkü oraya sıkışmıştır duygu-düşünce dünyan.

Arjantin bütün dünyaya “futbol dersi” verdi. Futbolun futboldan ibaret olmadığını bir kez daha anlattı.

Nefretle motive olmuş ve nefret kusan bir takımın (hepsi değildir tabii) ırkçılık dahil nefret haykıran taraftarın (hepsi değildir tabii) ve nefret dolu ve küresel nefret ittifakının en azgınlarından olan bir devlet başkanının eseri, “nefret edilen bir milli takım” oldu!

Oysa “Falkland-Malvinas”ta Thatcher İngiltere’sine karşı dünyanın sempatisi Arjantin’deydi. Faşist cuntaya rağmen, bir komünist olan ve insanları uçaklardan okyanusa atan darbecilerin bile görevden alamadığı Menotti 1978’de şampiyon yapmıştı Arjantin’i. Kübalı, Filistinli olabilen Maradona tek başına yeterdi ve dünyada en hoş görülen “futbol hilesi” onu gölgelememişti. Tabii ki Che Arjantinliydi. “Chacarita Juniors” gibi antifaşist taraftar grupları vardı.

Bir de “Madres de Plazo de Mayo”, yani “Cumartesi Anneleri.” Cunta faşizminin yok ettiği binlerce evladın akıbetini ısrarla soran anneler. Türkiye’dekilerin ilham kaynağı.

Arjantin’i sevmek için çok neden vardı. Tango da olabilirdi,  “Por una cabeza”da “Eğer beni unutursa, bin kere canımı versem ne fark eder ki” diyen Carlos Gardel bile tek başına.

Çiçek Pasajı’nda gençlik biramız da “Arjantin”di. Arjantin, gümüştü! Şimdiki madalyası gibi!

2022 şampiyonluğundan bugüne gelindiğinde, Arjantin’deki onca antifaşiste, solcuya, faşizan Milei karşıtı eylemlere, İngiltere galibiyetini Filistin bayraklarıyla kutlayanlara rağmen, bir ülke olmasa bile, dünyanın (herkes değil tabii) nefret ettiği bir “milli takım” çıktı ortaya.

Bunun gibi yazılar dünyanın her tarafında dolaşıyor bir süredir. Çünkü Arjantin Milli Takımı, Messi’nin de artık “tartışmalı” İsrail yancılığının gölgelediği büyük futbolculuğuna rağmen, “ırkçılığın, nefret ve şiddetin, kayırılmanın, haksızlıkların” formasını taşıyor oldu!

İspanya-Arjantin finalinden hemen önceki bazı anketler, Latin Amerika’da bile çoğunluğun İspanya’dan yana olduğunu, Afrika’da Arjantin’e desteğin yüzde 17’ye, Kuzey Amerika’da yüzde 29’a indiğini gösteriyordu. Saha içi ve “saha dışı” nedenlerle.

İlk soru daha kupanın başında ortaya düşmüştü: Bu Latin Amerika takımında neden hiç siyah oyuncu yok? Merak eden, cevapları da “derin ırkçılığı” da, siyahların sadece futboldan değil, ülkeden nasıl silindiğini öğrendi.

Saha içinde:

1.Arjantin takımı, özellikle bazı oyuncuları belki de kayırılma psikolojisiyle futbol ötesi sertlik, hatta şiddetle oynuyordu. İngiltere maçındaki gibi kafaya darbeler, bileklere tekmeler mesela.

2. Arjantin’in Parades gibi 2022’de de mimlenen kimi oyuncusu, rakibe nefretle şiddeti bu kupaya da taşımıştı. Ve bunlar hakemler tarafından fazla hoş görülüyordu.

3. Bu hoşgörü kanaati, durmadan sırıtan ama artık hiç sevilmeyen FIFA Başkanı Infantino’nun (Trump ve Netanyahu lobisiyle de) Arjantin’in ve Messi’nin yolunu açık tutmak için her şeyi yaptığı fikriyle de katmerlendi.

4. Gerçi son dakikalarda futbolu birden coşuyordu (İngiltere maçının ikinci yarısı gibi) ama Arjantin’in Mısır gibi “sonradan ve son dakika” galibiyetlerindeki “haksızlıklar” dikkat çekti.

5. Arjantin’in hiçbir “üst düzey” takımla oynamadan yarı finale geldiğine dair tablo “kayırma iddiaları”nı güçlendirdi.

6. VAR istatistiklerine göre, Arjantin’in aleyhine hiç VAR müdahalesi olmamıştı.

7. Kırmızı kartı hak eden onca tekme tokat ve yumruğa rağmen o kart bir türlü çıkmıyordu. İspanya maçında o kart, ikinci sarıyla, normal sürenin sonunda “mecburen” çıktı adeta.

Böyle birçok hakikat ve de “tevatür” toplanıp “Albiceleste”nin formasına yapıştı.

Bunlara “saha dışı” faktörler eklendi ki, bu Dünya Kupası küresel ölçüde politik de oldu. Tabii 1934’te İtalya’nın şampiyonluğunu faşizme eklemleyen Mussolini dönemiyle, 1938’de Hitler Almanya’sı, 1942’de Hitler’in saldırganlığı tercih ederek düzenleyemedi şampiyona, SSCB ve Rusya’ya tavırlar da “siyasi”ydi ama küresel ölçekte bu kupa “Vicdan Enternasyonalizmi” dediğim ruhla iç içe geçti:

1.Bosna Hersek, Fas, Cezayir, Norveç, Senegal gibi takımların taraftarları ABD’nin her köşesinde Filistin bayrakları açtı. Onlara ABD’li, Kanadalı taraftarlar da eklendi. Javier Bardem gibi ünlüler, Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan gibi futbol insanları da. Tabii Lamine Yamal da hep İspanya’da dalgalandırdığı o bayrakla anılıyordu.

2. Bu bayrakların ve tavırların öteki yüzü elbette Trump, Netanyahu nefretiydi. Hem onlar zaten Arjantin amigosu gibiydi. Arjantin’in yeni seçilmiş başkanı Milei ise, sadece Trump’ın değil, Netanyahu’nun hayranı ve kankasıydı. Ve ülkesinde “Cunta faşizmi”ni diriltmekle meşguldü.

3. Tribünlerdeki ırkçılık, 2022’de kaleci Martinez’den başlayarak saha içinde de yayılan, Fransa’nın ve Brezilya’nın siyah ağırlıklı takımlarını ve genel olarak siyah oyuncuları aşağılayan futbolcu türü; dünyanın her köşesinde, ektiği nefreti biçer oldu. NBA yıldızı Kevin Durant bile Arjantin takımıyla çıkmak zorunda kaldığı sahnede, Messi dahil, hiçbirini selamlamadı, yanlarından geçip gitti.

4. Gazeteci Romain Molina’nın yıllar süren araştırması da bu süreçte su yüzüne çıkmıştı: Molina, Arjantin futboluyla mafya arasındaki bağlara dair kanıtlar ve iddialar sıralıyordu.

5. “Dünyanın Tozunu Atalım” kitabımda “Vicdan enternasyonalizmi”nin öteki yanında “Tekno ağalar” olarak adlandırdıklarımdan, faşizme en yatkın olan “bir nevi küresel casusluk ve nefret şebekesi” Palantir’in patronu Peter Thiel de, güvenli kapağı Arjantin’e atmıştı.

Ve finale geldiğimizde gördük ki, “kötü takım” olmayan Arjantin “kötü oynuyor”du ve zaten “Kötülük takımı” olarak damgalanmıştı!

İspanya ise Başbakanı Pedro Sanchez’in “küresel vicdan”ı temsil etmesiyle, Hollywood’a meydan okuyarak tribünde Filistin bayrağı açan Javier Bardem’le, Filistin bayraklı kutlaması tarihe kazınan Yamal ile ve bazen bocalasa da, temiz ve iyi futboluyla “sempati” odağı olmuştu. İspanya’daki ırkçı ve faşistlere de rağmen!

Arjantin’in bizim ülkeye de verdiği ders şu: Nefret ekersen nefret de biçersin! Ve “Arjantin’de” Nasuh Mahruki ve çok sayıda kişinin tutuklanmasında olduğu gibi, artık “eleştiri”yi ve farklı düşünceleri bile nefret sayarsın. Çünkü oraya sıkışmıştır duygu-düşünce dünyan.

Hele “kötü takım” olup insanların geçimiyle, çocukların geleceğiyle oynarken bir de “kötülük takımı” haline gelmişsen!

Sonra “Don’t cry for me Argentina” duyulur Arjantin’de bir sokaktan, belki bir “milonga”dan yayılır tangoya karışarak!

Adlî tatil başladı: Vergi yargısında süreler nasıl işleyecek?-Murat Batı- 

Vergi yargısında belirleyici olan, adlî tatilin ne zaman sona erdiği değil; dava açma süresinin son gününün adlî tatil dönemine rastlayıp rastlamadığıdır. Bu nedenle süre hesaplamalarının bu kurala göre yapılması, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşımaktadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 61’inci maddesi, kamuoyunda adlî tatil olarak bilinen çalışmaya ara verme dönemini düzenlemektedir. Buna göre bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri her yıl 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında çalışmaya ara verir; yeni adlî yıl ise 1 Eylül’de başlar.

Adlî tatilin en önemli sonucu dava açma süreleri bakımından ortaya çıkmaktadır. İYUK uyarınca dava açma süresinin son günü adlî tatile rastlarsa, süre adlî tatilin bitimini izleyen günden itibaren yedi gün uzar. Dolayısıyla dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasına denk geliyorsa, süre 7 Eylül’e kadar uzayacaktır.

Buna karşılık, dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasına rastlıyorsa adlî tatil hükümleri uygulanmaz. Bu nedenle 2 Ağustos ve sonrasında tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamelerinde, 30 günlük dava açma süresinin son günü adlî tatil sonrasına denk geleceğinden yedi günlük uzama söz konusu olmayacaktır.

Örneğin 4 Ağustos’ta tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı dava açma süresi 3 Eylül’de sona erer. Bu tarih adlî tatil dönemine rastlamadığından süre 7 Eylül’e uzamaz.

31 Ağustos’un hafta sonuna veya resmî tatile rastlaması adlî tatil süresini uzatmadığı gibi, yedi günlük ek sürenin başlangıcını da değiştirmez. Yedi günlük ek süre her hâlükârda 1 Eylül’den itibaren işlemeye başlar. Ancak uzayan sürenin son günü olan 7 Eylül’ün de resmî tatile veya hafta sonuna rastlaması hâlinde dava açma süresi ilk iş günü mesai saati bitimine; UYAP üzerinden yapılacak başvurularda ise aynı gün saat 23:59’a kadar uzar[1].

Nitekim 2026 yılında hem 31 Ağustos hem de 7 Eylül tarihleri pazartesi gününe denk geldiğinden, bu konuda uygulamada herhangi bir tereddüt yaşanması da beklenmemektedir.

Süre ne kadar uzayacak?

Dava açma süresinin son günü adlî tatile rastlıyorsa, süre adlî tatilin bitimini izleyen günden itibaren yedi gün uzar. 2026 yılı bakımından bu süre 7 Eylül Pazartesi sona ermektedir.

Burada en sık yapılan yanlış, adlî tatil boyunca dava açma sürelerinin durduğunun zannedilmesidir. Oysa idari yargıda dava açma süreleri adlî tatil boyunca işlemeye devam eder. Sürenin uzaması için, yalnızca dava açma süresinin son gününün adlî tatile rastlaması gerekir.

Örneğin 5 Ağustos 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 gün içinde dava açılabilir. Bu süre 4 Eylül 2026 tarihinde sona ermektedir. Sürenin önemli bir kısmının (6 Ağustos-31 Ağustos) adlî tatile rastlaması bu sonucu değiştirmez. Çünkü dava açma süresinin son günü adlî tatil içinde değil, 4 Eylül’de sona ermektedir. Bu nedenle dava açma süresi 7 Eylül’e uzamayacaktır.

Bu yaklaşım Danıştay’ın içtihadıyla da uyumludur. Nitekim Danıştay 3. Dairesi, 23 Şubat 2021 tarihli kararında, adlî tatilde tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine karşı dava açma süresinin işlemeye devam ettiğini vurgulamıştır.

Dava açmak için adlî tatilin bitimini beklemek gerekir mi?

Hayır, adlî tatil dava açılmasına engel değildir. Dava açmak için adlî tatilin sona ermesini beklemek zorunlu değildir. Adlî tatil süresince de dava açılabilir. Kanunun sağladığı 7 günlük ek süre, dava açmayı ertelemeyi zorunlu kılan bir düzenleme değil, hak kaybını önlemeye yönelik bir güvencedir. Bu nedenle ilgililer isterlerse adlî tatil içinde de davalarını açabilir, isterlerse uzayan süre içinde bu haklarını kullanabilirler.

Adlî tatilin vergi idaresi başvurularına etkisi var mı?

Vergi idaresine yapılacak başvurular bakımından adlî tatilin herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü adlî tatil yalnızca yargısal başvuru süreleri bakımından sonuç doğurur. Uzlaşma, cezada indirim ve benzeri idari başvuru süreleri adlî tatilden etkilenmez.

Örneğin 28 Temmuz 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı hem uzlaşma başvurusu hem de vergi mahkemesinde dava açma süresi 30 gündür. Bu durumda uzlaşma başvurusunun en geç 27 Ağustos tarihinde yapılması gerekir. Buna karşılık, dava açma süresinin son günü adlî tatile rastladığından, vergi mahkemesinde dava açma süresi 7 Eylül’e kadar uzar. Dolayısıyla adlî tatil yalnızca dava açma süresini uzatır; vergi idaresine yapılacak başvuruların sürelerini uzatmaz.

Danıştay adlî tatile tabi mi?

Evet. Danıştay bakımından da adlî tatil uygulanmaktadır. Ancak bu husus İYUK’a değil, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 86’ncı maddesinde düzenlenmiştir.

Buna göre Danıştay daireleri de her yıl 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında çalışmaya ara verir. Bunun sonucu olarak, 2575 sayılı Kanun’un 87’nci maddesinde sayılan istisnalar dışında Danıştay’daki yargısal süreler de adlî tatil hükümlerine tabidir.

Anayasa Mahkemesi adlî tatile tabi mi?

Hayır. Anayasa Mahkemesi bakımından adlî tatil uygulaması bulunmamaktadır. Bu nedenle bireysel başvuru süresi ile Mahkeme tarafından verilen diğer usul süreleri, adlî tatil döneminde de işlemeye devam eder. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurular bakımından adlî tatile bağlı bir süre uzaması söz konusu değildir.

Sonuç olarak

31 Ağustos’un hafta sonuna veya resmî tatile denk gelmesi, adlî tatil süresini uzatmaz. Vergi yargısında belirleyici olan, adlî tatilin ne zaman sona erdiği değil; dava açma süresinin son gününün adlî tatil dönemine rastlayıp rastlamadığıdır. Bu nedenle süre hesaplamalarının bu kurala göre yapılması, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşımaktadır.

2026 yılı bakımından çalışmaya ara verme dönemi 20 Temmuz Pazartesi günü başlayacak ve 31 Ağustos Pazartesi günü sona erecektir.

Buna göre yeni adlî yıl 1 Eylül 2026 Salı günü başlayacaktır.

Dava açma süresinin son günü adlî tatile rastlayan hâllerde, uzayan sürenin son günü 7 Eylül 2026 olacaktır.

Fiziksel ortamda yapılacak başvuruların 7 Eylül mesai saati bitimine kadar tamamlanması gerekir. Elektronik ortamda dava açılması hâlinde ise başvuru, UYAP üzerinden aynı gün saat 23:59’a kadar yapılabilecektir.

Bu nedenle, özellikle vergi ve ceza ihbarnameleri ile ödeme emrine karşı dava açacak mükelleflerin süre hesaplamalarını adlî tatilin başlangıç ve bitiş tarihlerine göre değil, dava açma süresinin son gününün adlî tatil dönemine rastlayıp rastlamadığına göre yapmaları gerekir.

[1] Mustafa Balcı; Kamu İcra Hukuku ve 6183 sayılı Kanun Uygulaması, On İki Levha yayıncılık, 3. Baskı, İstanbul, 2023, s.907-909.

/././

“Baba” figürü Messi ve “görünmez” evlatları -Eray Özer- 

Önce pozisyonumu belli edeyim: Efendim, benim çocukluğumdan bu yana Dünya Kupaları’nda takımım Arjantin’dir. Başka takıma gönül kaydırmam. Bu kupadaysa başından bu yana Arjantin’e düşüremedim gönlümü. Olmadı. Açıklayayım.

Önce pozisyonumu belli edeyim: Efendim, benim çocukluğumdan bu yana Dünya Kupaları’nda takımım Arjantin’dir.

Artık Maradona etkisi mi dersiniz, Brezilya’ya kıyasla hep daha takım gibi hareket etmeleri mi… Başka takıma gönül kaydırmam.

Bizim Milli Takım ve turnuvada -mesela bu kupada Fas’ın, Yeşil Burun’un yaptığı gibi- favori olmamasına rağmen iyi top oynayanlar hariç tabii.

Bu kupadaysa başından bu yana Arjantin’e düşüremedim gönlümü. Olmadı. Açıklayayım.

Öncelikle klasik nedenler benim için de geçerliydi. Messi’nin ABD’de karşılığının büyük olmasından dolayı FIFAntino’nun Arjantin’i kayırmasına kayıtsız kalmam mümkün değildi. Bunun yanında Arjantin’in maç aritmetiğini “pislik” yaparak rakibin sinirleriyle oynama üzerine kurması da bir başka gerekçeydi benim için.

Bunlar zaten Arjantin’e kupa boyunca düşman kesilen herkes için var olan sebepler.

Lakin beni bunca yıldır desteklediğim Dünya Kupası takımımdan soğutan birkaç şey daha vardı.

Öncelikle Arjantin’de her şeyin Messi üzerine kurulmasından hoşlanmadım.

Evet, bence de Messi gelmiş geçmiş en başarılı futbolcu. Evet, Ronaldo kıyaslaması bence de suni bir kıyaslama, sahada karşılığı yok. Messi her anlamda birkaç gömlek üstün geliyor.

Tüm bunlar doğru olmasına rağmen ben 10 sporcunun bir taraflarını yırtıp, bir tanesinin “yaşlıyım, o yüzden gücümü dengeli kullanıyorum” bahanesiyle maçın büyük kısmında sahada dolanmasını kabul edilebilir bulmuyorum.

Ha, diyeceksiniz ki, “Peki Eray, adam bu sayede finale kadar tüm maçların akışını değiştirmedi mi? Tüm maçları tek başına almadı mı?”

Evet, aldı. Evet, değiştirdi. Tüm akışın onun üzerine kurulduğu, her pasta gözlerin onu aradığı bir sistemde Messi de -kariyerinde hep olduğu gibi- doğru zamanda doğru yerdeydi, oyunu insanüstü bir yetenekle süzdü ve doğru hamleyi yaptı. Eyvallah.

Lakin bu bana adil gelmiyor. Ayrıca böyle bir takımı izlemekten de keyif almıyorum.

Arjantin maçlarının keyifli yanları, dikkat ederseniz, genellikle rakipleriyle ilgiliydi.

Yeşil Burun mesela… O dirayeti göstermeseydi, belki de turnuvanın en heyecanlı mücadelesi ortaya çıkmayacaktı.

Mısır, Arjantin karşısında maçın büyük kısmında oyuna hâkim oldu. Pozisyonun başlangıcında büyüteçle aranıp VAR sayesinde “keşfedilen” bir faulle golleri geçersiz sayılıp dirayetleri ellerinden alınmasaydı turu pekala onlar geçebilirdi.

İngiltere “korkaklar her gün ölür, cesurlar bir gün” misali, teknik direktörünün dayatmasıyla arkaya yaslanmasaydı sonucu değiştiren o yedi dakika yaşanmayabilirdi. Ayrıca İngilizler Arjantin’in rakibi “ite kaka delirtme” tuzağına çok kolay düştü.

“Eh ama Eray, sen de ‘öyle olmasaydı, böyle olmasaydı’ diyorsun. Bunlar hep boş bahane” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten Arjantin’in bu maçları hak etmediği sonucunu çıkarmıyorum tüm bunlardan.

Benim söylediğim şu: Arjantin maçları “abidik gubidik” hakem kararları, rakiplerin delişmenliği/korkaklığı ve nihayetinde Messi’nin cezayı kesmesiyle birer birer kazanmayı bildi. Ne pahasına: Messi dışında “görünmez” kılınan 10 adam pahasına…

Messi dışında Arjantin’de kimseyi konuşmadık. Kimse -sahadaki sertliği hariç- bir “karakter” olarak öne çıkmadı.

Zaten buna aday bir karakter de yoktu kadroda.

Bir kıyas yapmak için 1986’nın Maradona’lı kadrosuna bakalım mesela: Burruchaga’yı biz o tarihte sokakta top oynarken “lakap” olarak alırdık. Futbol filozofu lakaplı, Real Madrid efsanesi Valdano o kupada dört gol attı.

Dün finali kaybeden takımda belki biraz Lautaro Martinez’i sayabilirsiniz. (Kaldı ki o da Burruchaga veya Valdona’yla kıyaslanamaz.)

Bir de meselenin başka türlü bir yanı var. Bu kupada Messi hariç “görünmez” hale getirilen Arjantin takımı başka türlü “görünür” olmayı seçti. Çirkinleşerek.

Enzo, Paredes, Otamendi, Mac Allister… Hepsini oyunlarıyla değil faulleriyle, tekme ve yumruklarıyla konuşuyoruz bugün.

Bu türden okumalar sıklıkla zorlama olur ama sanki burada anlam kazanıyor: Baba figürü Messi’nin baskın karakteriyle domine ettiği 10 adam (ve tabii kulübedekiler) tıpkı babaya isyan eden ergenin evin dışında başını belaya sokması gibi turnuva boyunca hınçlarını rakipten çıkardı.

Bu turnuvada Messi’ye rağmen “var olmalarının” belki de tek yolu buydu: Fiziksel ve çoğunlukla futbol dışı bir mücadeleye tutunmak.

Üstelik “baba” (Messi) aile bir “düşmanla” kavgaya tutuştuğunda kenarda durmayı tercih ediyordu. “Evlatlar” babaya layık evlatlar olduklarını kanıtlamak için “düşmana” saldırdıkça baba bu kavgadan münezzeh, adeta “ilahi” bir ikona olarak sadece izlemekle yetiniyordu.

Evet arada babaya da yumruk geldiği oluyordu. O zaman da evlatlara düşen etrafını sararak onu bir koruma çemberine almaktı.

Messi turnuva boyunca tek bir kavgaya bile müdahil olmadı. Arkadaşları için göğsünü siper etmedi. Steril ve hijyenik bir dokunulmazlık balonuyla oyun içi müdahalelere açık, bunun dışında herkesten yalıtılmış bir hal ve tavırla sahadaydı.

İşte bu hal, yani Messi’nin tüm oyunu onun için oynayan, hatta bu anlamda onun için çirkinleşen arkadaşlarını korumaya, kollamaya yahut yeri geldiğinde onlar gibi onlar için kavgaya tutuşmaya hiç meyletmemesi de ayrıca itici geldi bana.

Arjantin’in “davasının” amacı Messi’ye o son kupayı getirmek için savaşmak ise Messi işin “savaş” kısmına niçin hiç bulaşmıyordu? Komutan niçin sahada savaş futbolun dışında çıktığında kendi için çarpışan ordusunun başında değildi?

Ne arkadaşlarına “yapmayın” diyordu ne de onlar gibi rakibe kafa tutuyordu. Sadece bana ekran karşısından kibirli gözüken bazı jest ve mimiklerle rakibi küçümseyen bir eda takınıyordu.

İşte böyle. Tüm bunları yan yana koyunca Arjantin’i Messi’siz fabrika ayarlarına dönene kadar gönül defterimden silme kararı aldım.

Messi gücünün yettiği yere kadar savaşsa ve mesela 60. dakikada oyundan çıksaydı… Kendine futbol idaresi tarafından bir koruma kalkanı oluşturmasından hoşnut olmadığını belli etseydi… Arkadaşları kavga ederken uzaktan izlemek yerine haksız da olsalar o kavgada arkadaşlarıyla omuz omuza yer alsaydı… Ve hatta arkadaşlarını sahada oyuna sadık kalmaya, futbolu öncelemeye yöneltseydi…

Her şey başka türlü olurdu.

Messi yine gelmiş geçmiş en büyük futbolcu.

Lakin vedası “şık” olmadı.

/././

T-24



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı +Gündem" -21 Temmuz 2026-

Bir infaz yöntemi olarak operasyonlar ve gözaltılar: Zekeriya Öz’den Akın Gürlek’e uzanan yollar - Ali Ufuk Arikan - Öyle bir yargı ortamı k...