Bahçeli haklı ama...-Barış Terkoğlu-
Taş yere düştü deriz de yerçekiminden pek bahsetmeyiz.
Gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum önderleri derken sonunda sıra hicivcilere kadar geldi. Tek tek konuşuyor olsak da hapishanelerin tıka basa insanla doldurulmasının bir sebebi var.
Şöyle anlatayım...
Gündemin hay huyundan pek konuşmadık. Ama geçen haftanın önemli meselelerinden biri MHP lideri Bahçeli’nin “Askeri hastaneler yeniden açılsın” teklifiydi. Tam bu sırada benim elime de bir tebligat ulaştı. Açıklama ile tebligat birbirini tamamlıyordu.
Sorumu sorarak başlayayım: Bahçeli haksız mı? Elbette haklı. Ama ortada tuhaf bir durum var. Zira askeri hastaneler 15 Temmuz’dan sonra bizzat bu hükümet tarafından kapatıldı. Kökü Osmanlı’ya dayanan askeri sağlık sistemi Cumhuriyet tarafından modernleştirilerek sürdürülürken hükümet nedense bu birikime darbe vurdu. Sorsanız FETÖ sızıntısı diyorlardı. Mesele sızıntı ise başta Gülen’in maaşını aldığı Diyanet’i tartışmak gerekiyordu. Ama yok. Öyle olmadı. Askeri hastanelerden askeri okullara sadece modernleşmenin sonucu olan kurumlar hedef alındı.
Bu sırada elime gelen evrak “İşte bu” diyordu.
MAHKEMEYE GELEN EVRAK
Bir hatırlatma...
Geçen yıl 21 Nisan’da bu köşede okudunuz. “Hava kuvvetlerindeki turbun büyüğü” başlığını atmıştım. Özetle... İstanbul Yeşilyurt’ta çok kıymetli bir arazide bulunan Hava Harp Okulu’nun İzmir’e taşınmak istendiğini, ardından Yeşilyurt’taki arazinin inşaata açılma niyetinin olduğunu yazmıştım. Buna Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu’nun karşı olduğunu söylemiştim. Derken... Milli Savunma Bakanlığı beni savcılığa şikâyet etti. Böyle bir durumun olmadığını söylerken “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” dahil beş ayrı suçlamada bulundu. Hukuk bu haldeyken bile bu kadar dava açılması tuhaf olurdu. Bakanlığın açıklamasına dayanarak “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla iddianame yazıldı. Hapis istemiyle yargılanmaya başladım.
Savunmam sırasında habere sahip çıktım. Öte yandan kimin haklı olduğunun anlaşılması için TSK arşivinden varsa yazışmaların istenmesini talep ettim. Hâkim sağ olsun, kabul etti. Geçen hafta içeriği gizli olmayan iki yazışma mahkemeye geldi. İşte elime gelen buydu.
MEĞER TAŞINMASI İSTENMİŞ
Önce ilki...
17 Aralık 2024 tarihliydi. Şaşırmayın, şöyle başlıyordu: “Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Kadıoğlu tarafından Milli Savunma Üniversitesi Hava Harp Okulu Komutanlığı ile Uçucu Sağlığı Araştırma ve Eğitim (USAEM) Başkanlığı’nın Kaklıç (İzmir-Çiğli) yerleşkesine taşınması hususunda çalışma başlatılması direktifi verilmiştir.”
Haberim daha ilk cümleyle doğrulanmıştı. Gerekçesi ise belgede detaylarıyla anlatılıyordu: Mevcut bina ve tesisler Harbiyelilerin ihtiyacını karşılamada yetersiz kaldığı, arazinin kışla gelişimine müsait olmadığından ilave bina ve tesis yapılamadığı, bu nedenle öğrenci alımının kısıtlandığı, olası İstanbul depremi göz önüne alınırsa eğitimlerde zorluklar yaşanma ihtimali, Eskişehir’de Yeşilyurt’tan ayrı bulunan USAEM Başkanlığı’nın uzakta olmasının sakıncalar yarattığı, Eskişehir ve Yeşilyurt’taki birleştirilerek İzmir’e taşınmasının faydalı olacağı...
Bu kadar değil. Yeşilyurt’ta ve Eskişehir’de boşalacak arazilerinin kıymet takdiri yapılarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devri konusunda çalışma başlatılması da söylenmişti. Yani bu araziler muhtemelen inşaata açılacaktı.
AFYONCU’DAN SERT YANIT
Durum tam da yazdığım gibiydi. Ancak ikinci belgeyi görünce açıkçası “Bu daha büyük olay” dedim.
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu, dokuz gün sonra, 26 Aralık 2024’te, hava kuvvetleri komutanının direktifine cevaben, tek sayfalık, net bir yanıt yazmıştı.
Önce kendisinin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı olduğunu söyledikten sonra bir yetki hatırlatması yapıyordu: “14 Kasım 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla tüm harp okulları ile birlikte Hava Harp Okulu da Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlanmıştır. Halihazırda yeni bir düzenleme yapılmamıştır.”
Afyoncu, devamında “Söylediğiniz gibi değil” diyordu. İstanbul depremi tehlikesi göz önüne alınarak Yeşilköy’deki birinci etap inşaatın yapıldığını, ikinci etap için çalışmaların devam ettiğini, 1912’den beri pilot yetiştiren Yeşilköy’ün hava kuvvetleri için manevi değerinin olduğunu söylüyordu. Ama bir resmi yazı için sert sayılabilecek ünlemli lafı sona saklamıştı: “Koordine kurulmadan ve inceleme yapılmadan üniversiteye bağlı bir okul için bina ve tesis planlanmasının hangi kriterlere göre yapıldığı anlaşılamamıştır.”
Kısacası Afyoncu “Bu konu sizi ilgilendirmez” diyordu!
SİSTEMİN ÜRETTİĞİ KORKU DÜZENİ
Afyoncu’nun söyledikleri doğru mu? Doğru. Haklı mı? Haklı. Ama konumuz bu değil.
Konumuz şu:
Yarın günlerdir içeriye sopayla, dışarıya mendille hazırlanılan NATO zirvesi başlıyor. Hükümet savunma sanayisini ya da ordusunun potansiyel gücünü brandayla kapatılmış sokaklarda sergilerken en küçük söz, en küçük eleştiri, en küçük protesto ihtimali ve Deniz Göktaş’ın başına gelen gibi en küçük hiciv bile cezalandırılıyor. Buradaki çelişki sadece niyet meselesi değil. Türkiye’de sistemin yarattığı yönetilemezlik ve bunun ürettiği korku ile ilgili. Zira dev cüsseli olmanız gripten yatağa düşmenize engel değil. Her şeyiyle güç gösterisi yapan devlet düzeni bir yönetme krizi ile karşı karşıya. Elinde koca silahı var ama bir çakı ile yaralandığında nasıl tedavi edileceği ya da silahı kullananı eğitme yetkisinin kimde olacağı bile belirsiz. Bahçeli’nin ya da Afyoncu’nun çıkışları bize bunu gösteriyor. Güçlü rejimler hicve güler, protestoya saygı duyar, eleştiriye cevap verir. Türkiye’de dev ama hasta sistem kendisini sürekli tehlikede hissederken bu tehlike ancak sopayla kendini devam ettiren bir rejim yaratıyor. Haliyle aslında korkutan da korkusundan korkuyu büyütüyor.
Taşı yere kavuşturanın yerin görünmez çekim düzeni olduğunu anladığımızda düşme bir sır olmaktan çıkacak.
/././
‘Hava kurşun gibi ağır’-Ergin Yıldızoğlu-
İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor. Medya, NATO toplantısı bitince Özgür Özel’e bir şey mi yapacaklar tartışmasına dalıyor, NATO vesilesiyle baskılar, tutuklamalar, Turkuaz operasyonu Ankara’yı bir “Potemkin köyüne” çeviriyor, popüler bir sanatçı kutsala hakaret ettiği iddiasıyla ters kelepçe ile tutuklanıyor, geçim sıkıntısı krizi derinleşmeye devam ediyor. Hava gerçekten çok ağır. Gelin havayı biraz, “entel gevezeliği” yaparak hafifletelim.
CHRİSTOPHER NOLAN VE ODİSSEİA
Christopher Nolan’ın Odisseia filmi, daha gösterime girmeden tartışılıyor. Çünkü Homeros’un Odisseia destanı, Batı uygarlığının kurucu metinlerinden biridir. Özellikle klasik filoloji çevreleri, “diversity” (etnik çeşitlilik kaygısı) yaklaşımını eleştiren yorumcular, adeta “bu olmamış” demeye getirdiler. Kimi klasikçiler, Odisseia’nın tanrıların, kaderin ve mitolojik düşüncenin belirleyici olduğu, tarihsel bir serüven, şiirsel bir evren olduğunu; modern gerçekçilik adına aşırı rasyonelleştirilmesinin özünü zedelediğini; Miken dönemine ait zırhlar, silahlar, kostümler ve mimari konusunda tarihsel tutarlılığın ikinci plana atıldığını ileri sürüyorlar. Öte yandan, “etnik çeşitlilik” ilkesinin oyuncu seçiminde tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız biçimde uygulandığı, Heleni siyah bir oyuncunun temsil etmesinin, antik Yunanın dünyasına uymadığı savunuluyor. Yunan oyuncuların ve Yunan kültürel perspektifinin neredeyse hiç yer almadığı da vurgulandı. Nolan’a kolay gelsin.
Aslında, Odisseia, İngilizce dilinde, “klasik dönem çalışmaları” alanında son yıllarda çeviri etiği bağlamında sert tartışmalara yol açmıştı. Emily Wilson, Odisseia’yı çeviren ilk kadın, bu nedenle olsa gerek feminist, siyasi boyutları öne çıkarmakla eleştirildi; sade, güncel bir dil kullanma iddiasıyla ana metni kısalttığı iddia edildi. Erkek çevirilerde, Kral Odisseus’un karısı Penolope’nin taliplerine hizmet ettikleri için öldürülen kadınları “orospu”, “şıllık” gibi sıfatlarla nitelemesine karşın, aslında köle, yani seçeneksiz oldukları sergilendi. Kadınları, kendi bedenleri hakkında daha doğrudan konuşturdu.
Bir diğer ilginç örnek de Homeros’un Odysseus’a verdiği ilk sıfat “Polytropos” etrafında oluştu. Hep kurnaz, hileci, dolambaçlı anlamında çevrilen bu sıfat için Wilson “karmaşık” (complicated) sözcüğünü kullanarak kararı okuyucuya bırakıyordu. Nolan’ın filmi Wilson çevirisi üzerin inşa ettiği söyleniyor.
Bu film ve çeviri tartışması, kültürel, siyasi bir duruma da işaret ediyor. Homeros’un, bu destanı, MÖ 800’de ürettiği, destan ağızdan ağıza dolaşırken MÖ 5. yüzyılda Atina’da Tiran Peisistratos döneminde, o kültürün, siyasi iklimin altında yazılı hale getirildiği söylenir. O köleci ama demokrasiyi, belediye/kanton sistemini, jüri mahkemesini kurumsallaştıran toplumun duyarlılıkları da bize dili kadar yabancıdır. Karşımızda, köleci, göçebe üretim tarzları gibi antik çağların birinden, artık günlük yaşamda kullanılmayan bir dilde gelen temel/kurucu metinlerden biri var. Bu gibi geçmişin “kurucu” metinleri yaşamımızı hâlâ, birçok dolayımdan geçerek de olsa, etkilemeye devam ediyorlar. Ve biz eğer uzmanlık alanımız değilse o metinleri bizzat okuyup değerlendiremiyoruz, seçkin uzmanların yorumlarına bağımlı kalıyoruz.
Peki, ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı? Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, buna dayalı bir “hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, siyasi kültürel seçkinler ve bunların sunduğu “bilgiyi”, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar. Hiç şüphesiz bu sınıfsal yarılma ve şekillenmeyi destekleyecek siyasi bir yapı ve bir ekonomik temel de aynı hızla şekillenecektir. İyi ki Odisseia karşımıza böyle bir metin olarak gelmiyor. Gelseydi köleler, cariyeler, krallar, cinler-periler keyfi infazlar dünyasında yaşamaya zorlanıyor olacaktık.
/././
Tele1, RTÜK, AKP, NATO, ABD -Mehmet Ali Güller-
Silivri’de, “dört kişilik casusluk örgütü” iddiasının duruşmasındayım. Bu kumpasın en önemli nedeninin Tele1’e el koymak olduğu süreç boyunca net şekilde görüldü. Merdan Yanardağ gözaltına alınır alınmaz Tele1’e kayyım atadılar. Oysa Merdan Yanardağ kanalın sahibi bile değildi. Ve Merdan Yanardağ daha mahkemeye çıkarılmadan, Tele1’i satmaya kalktılar.
Bakınız tüm bunların NATO zirvesi ve iktidarın yeni dönemde ABD’nin işlerine talip olmasıyla doğrudan ilgisi var. Anlatayım.
RTÜK’ÜN NATO UYARISI!
Yarın başlayacak NATO’nun Ankara zirvesi için günlerdir Türkiye’nin çeşitli renklerdeki solcularına operasyon yapıyorlar. NATO karşıtı bir iklimden o kadar çok korkuyorlar ki NATO haberleri nedeniyle gazetecileri de gözaltına alıyorlar: “Odatv editörü Ceren Erdoğdu sabah saatlerinde evine yapılan hukuksuz baskınla gözaltına aldı. Erdoğdu son olarak ‘AKP’ye muhalif Müslümanlardan NATO çıkışı: Zirve öncesi imza kampanyası’ başlıklı habere imza atmıştı.” (Cumhuriyet.com.tr, 5.7.2026)
Ve dün RTÜK bir “uyarı” yayınlayarak radyo ve televizyonlara “Gözüm üzerinizde” dedi. Hiç abarttığımı sanmayın, aynen öyle dediler: “Yayıncı kuruluşlarımızın milli güvenlik perspektifimizi gözetmeleri büyük önem arz etmektedir. Tüm yayın akışlarının titizlikle takip edilmekte olduğunu önemle hatırlatıyoruz.”
RTÜK’ÜN “AKP’YE UYGUN YAYINCILIK” GÖREVİ!
RTÜK’ün açıklamasının özet anlamı şudur: AKP’nin güvenlik ve dış politikası, Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasıdır ve karşı çıkılmamalıdır!
Bakınız biz bunu Tele1’de yaşadık. AKP’nin Suriye politikalarına karşı yaptığımız yayınlara RTÜK, “Türkiye’nin milli güvenlik ve dış politikasına aykırı yayın” diyerek ceza verdi!
Tele1 o cezalara rağmen, izleyicisinin de desteğiyle en zor şartlarda yayınlarını sürdürdü. İşte casusluk davası cezalarla engellenemeyen bir yayıncılık faaliyetini kayyımla durdurma kumpasıdır.
MİLLETİN DEĞİL BÜYÜK SERMAYENİN ÇIKARI
RTÜK’ün radyo ve televizyonlara yaptığı “NATO yayını” uyarısı, “kalemi dik” gazetecilerin, yazarların ve aydınların tutumunu milim değiştirmeyecek elbette. Biz Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarı gereği “Türkiye’nin NATO’dan ve NATO’nun Türkiye’den çıkması gerektiğini” anlatmaya devam edeceğiz. Zira Türkiye’nin gerçek çıkarı NATO’da olmasında değil, NATO’dan kurtulmasında, bağımsız ve bağlantısız olmasındadır.
Türkiye’nin NATO üyeliğini, Türkiye’nin ABD’yle işbirliğini, Türkiye’nin BOP gibi ABD projelerine eşbaşkanlık/taşeronluk yapmasını, Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğini sağlamaya gönüllü olmasını “Türkiye’nin çıkarı” diye propaganda ediyorlar yıllardır. Bu propaganda Türk milletinin değil, emperyalizmin, işbirlikçisi büyük sermayenin ve onların siyasetteki temsilcilerinin çıkarı içindir.
FİDAN’DAN GÖREV TALEBİ
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO zirvesi bağlamında, 2 Temmuz akşamı CNN Türk’teydi. İki mesajı dikkat çekiciydi:
1) Fidan, “Türkiye ile Amerika arasında kötü olmayı gerektirecek hiçbir konu yok” dedi!
2) Fidan, Türkiye’nin Ukrayna, Suriye, İran, Körfez gibi bölgelerde oynadığı role işaret ederek şöyle dedi: “Bu rol aslında Amerika gibi gerçekten küresel manada kendisine gereğinden fazla yük alan bir ülkenin belli noktalarda Türkiye gibi ortaklara güvenmesi için birçok neden ortaya çıkıyor.” (AA, 3.7.2026)
Bu açık açık iktidarın yeni dönemde ABD’nin bu coğrafyadaki bazı işlerini üstlenmeye hazır olduğu bildirimidir. Dolayısıyla asıl Türkiye’nin çıkarına aykırı olan politika, bizzat iktidarın politikasıdır.
/././
AB’nin niyeti Türkiye’ye ortaklık değil tamir paketi -Jale Özgentürk-
Avrupa Komisyonu’nun üç üyesi Kaja Kallas, Marta Kos ve Magnus Brunner, NATO zirvesi öncesinde geçen hafta Ankara’daydı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüşmeler yaptılar.
Avrupa Birliği temsilcileri bu ziyarette Türkiye’ye yine bildik cümleler kurdu: “Sizi önemsiyoruz ama...”
Bu “ama” bazen Kıbrıs oluyor, bazen siyasal uyum, bazen de üye ülkelerin oybirliği. Sonuç ise hiç değişmiyor.
Ekonomiyi ilgilendiren önemli bir buluşma ise İstanbul’da, AB Komiseri Valdis Dombrovskis’in katılımıyla TÜSİAD’da gerçekleşti. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan’ın ev sahipliği yaptığı toplantıda, Avrupa Komisyonu’nun ekonomi ve verimlilikten sorumlu üyesi Dombrovskis, AB’deki sorunları anlattı. Birliğin bu dönemde iki ana önceliğinin rekabet gücü ile güvenlik-savunma olduğunu söyledi.
Avrupa’nın verimlilik açığını kapatabilmesi için inovasyona daha fazla yatırım yapılması, yüksek enerji maliyetlerinin düşürülmesi, işgücü becerilerinin geliştirilmesi, tek pazardaki engellerin azaltılması ve finansmana erişimin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Komiserin Türkiye’ye ilişkin söyledikleri ise yıllardır duyduğumuz cümlelerin yeni versiyonları gibiydi. Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişkinin omurgasını oluşturan Gümrük Birliği’nin artık eskidiğini kabul eden Dombrovskis de masaya yenileme değil, “teknik güncelleme” adı verilen sınırlı bir tamir paketi koydu.
HAZIR DEĞİLİZ
Türkiye ile AB arasındaki ticaret hacminin 217 milyar Avro’ya ulaştığını, AB’nin Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olduğunu, Avrupa sermayesinin Türkiye’deki payının arttığını anlattı.
Ardından da asıl cümleyi kurdu: Kapsamlı modernizasyon için siyasi mutabakat yok. Özetle, “Ticaret sürsün, sistem yürüsün ama kuralları birlikte yeniden yazmaya henüz hazır değiliz” dedi.
AB ile sorunların düğümlendiği nokta tam da bu.
Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişki artık 1990’ların dünyasına göre yönetilemez durumda. O günden bu yana dünya değişti. Avrupa Birliği, Kanada’dan Mercosur’a, Hindistan’dan Meksika’ya kadar ticaret mimarisini yenilerken Türkiye hâlâ eski bir metnin dar kalıpları içinde tutuluyor. Bu yalnızca diplomatik bir gecikme değil; doğrudan sanayicinin, ihracatçının, yatırımcının sırtına yüklenen ve geleceğini tehdit eden bir maliyet.
Komiserin konuşmasında altını çizdiği gibi Avrupa da artık eski Avrupa değil. Brüksel’in yeni sözlüğünde rekabet gücü, ekonomik güvenlik, temiz sanayi, stratejik sektörler, yapay zekâ, savunma ve tedarik zinciri dayanıklılığı var.
Avrupa bir yandan “Korumacılık istemiyoruz” diyor, diğer yandan kendi sanayisini koruyacak yeni kalkanlar örüyor. Çin’in sübvansiyonlu üretimine karşı önlem alıyor; kritik sektörlerde kamu alımlarını ve destek mekanizmalarını yeniden tasarlıyor; savunma ve temiz teknoloji gibi alanlarda içeridekini kollayan yeni bir ekonomik mimari kuruyor.
PEKİ TÜRKİYE BU YENİ MİMARİNİN NERESİNDE?
Kâğıt üzerinde yanıt olumlu gibi. “Made in Europe” değil, “Made with Europe” deniliyor. Gümrük Birliği hatırlatılıyor. Türkiye’nin bazı kamu alımları ve destek programlarında tamamen dışarıda bırakılmayacağı söyleniyor. Ama satıraralarına bakıldığında tablo soğuk.
Savunma gibi stratejik alanlarda kapılar daralıyor. Çin’in üçüncü ülkeler üzerinden Avrupa pazarına girmesini önlemek için yeni bariyerler hazırlanıyor. Yani Avrupa, Türkiye’ye “Önemli ortaksın” diyor ama aynı anda oyunun kurallarını kendi güvenlik ve sanayi önceliklerine göre yeniden yazıyor.
Tedarik zincirlerinin kısaldığı, jeopolitik risklerin arttığı, Çin’e aşırı bağımlılığın sorgulandığı bir dönemde Türkiye’nin Avrupa için önemi azalmıyor; tersine artıyor. Ama bu önem eşit ortaklığa dönüşmüyor.
Türkiye, üretim üssü olarak değer görüyor ama karar masasına oturamıyor; tedarik zincirinin parçası kabul ediliyor ama kuralları belirleyen çemberin dışında tutuluyor.
İşte bu yüzden “teknik güncelleme” önerisi yetersiz. Evet, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları giderebilir. Ama büyük resmi değiştirmez.
İşin daha rahatsız edici tarafı ise şu: Avrupa, Türkiye’ye siyasi engelleri işaret ediyor. Kuşkusuz Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti ve kurumsal öngörülebilirlik karnesi ekonomiden bağımsız değil.
Ama Avrupa da kendi ikircikli tavrını artık gizleyemiyor.
Kısacası mesele sadece Gümrük Birliği’nin güncellenmesi değil. Mesele, Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl baktığı: Eşit bir ekonomik ortak olarak mı? Yoksa gerektiğinde kullanılan, gerektiğinde kapıda bekletilen bir çevre ülke olarak mı?
Türkiye’nin de artık bu ilişkiye sadece “ihracat kapısı” olarak bakmayı bırakması gerekiyor. Avrupa ile entegrasyon yalnızca daha fazla mal satmak için mi isteniyor; yoksa karar mekanizmalarında söz sahibi olunan, hukuktan demokrasiye kadar kuralların birlikte yazıldığı bir ortaklık için mi?
İki tarafın da samimiyet testi, tam da bu soruların yanıtında yatıyor.
/././
NATO Zirvesi için özel 'Togg limuzin'ler hazırlandı
Ankara'da 36'ncı NATO Liderler Zirvesi için özel hazırlanan kırmızı-beyaz renkteki Togg limuzinler, ulaşım hizmetinde kullanılacak.
https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/nato-zirvesi-icin-ozel-togg-limuzin-ler-hazirlandi-2518425
***
İmamoğlu'ndan 'diploma' davasında çarpıcı savunma! Rektörle konuşmasını anlattı: 'Zor durumdayım başkanım'-İrem Karataş-
Tutuklu İBB Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, bugün 3 ayrı davada hakim karşısına çıktı. Bunlardan birisi ise "diploma" davasıydı... Savunma yapan İmamoğlu, "diploma" davasında İstanbul Üniversitesi rektörüyle telefon görüşmesini anlattı. İmamoğlu, diplomasını iptal eden rektörün kendisine telefonda "Çok zor durumdayım başkanım" dediğini söyledi. Diploma davası, 25 Aralık 2026 tarihine ertelendi. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/imamoglu-ndan-diploma-davasinda-carpici-savunma-rektorle-konusmasini-anlatti-zor-durumdayim-baskanim-2518371
***
Cumhuriyet




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder