BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Temmuz 2026-

Lüks konutun yeni misafiri: Safi Arpaguş Diyanet villasında -Mustafa Bildircin-

Diyanet'in tartışmalı üç katlı villası, yeni misafirine kavuştu. Başkan Arpaguş'un sabit giderleri başkanlık bütçesinden karşılanan 450 metrekarelik villaya taşındığı belirtildi.

Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş'un, Ankara'da geçici kaldığı tesisten ayrılarak Bilkent'teki üç katlı villaya taşındığı belirtiliyor. Ankara'nın en lüks semtlerinden birinde yer alan 450 metrekare kullanım alanlı villada, Arpaguş için bakım ve tadilat çalışması yaptığı savunuluyor.

Başkanlık kaynakları, Ali Erbaş'ın görev süresi boyunca kullandığı villanın aylarca boş kaldığını belirtiyor. Erbaş'tan sonra boş kalan villanın, "Arpaguş için hazırlandığı" kaydediliyor. Arpaguş'un, Ankara'da uzun süre başka bir kurumun tesisinde kaldığını belirten Diyanet personeli, "Başkan'ın başka bir tesiste kalması kurum içinde, 'Kendi çalışanlarına bile güvenmiyor' şeklinde yorumlandı" iddiasında bulunuyor.

ANKARA'DA SINIRLI ZAMAN

Diyanet personeli, Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş'un göreve başlamasının ardından yakın çevresine, "Mütevazı bir konutta yaşamayı düşündüğünü söylediğini ileri sürüyor. Arpaguş'un görev süresi boyunca çok sayıda yurt dışı seyahati gerçekleştirdiğini ve Ankara'da sınırlı zaman geçirdiğini belirten kurum personeli, "Belki lüks villa, başkanı Ankara'da tutar" yorumunu yapıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Bilkent'teki üç katlı lojmanının bulunduğu bölgede yer alan benzer nitelikteki konutların yüksek piyasa değerine sahip olduğu anlatılıyor. Bilkent'te bulunan Diyanet villasının benzerlerinin aylık kirasının yaklaşık 150 bin TL, satış fiyatının ise on milyonlarca lira olduğu tahmin ediliyor.

Lojmanın elektrik, doğalgaz, su, internet, aidat ve bakım giderleri, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden karşılanıyor. Villa, içinde bütün ev eşyalarını da barındırıyor. Başkanlık personeli, Ali Erbaş döneminde villaya her gün iki temizlik görevlisinin gittiğini savunarak, "Kurumun bahçıvanı da Erbaşların göz zevkleri için villanın bakımını özel olarak yapıyordu. Safi Arpaguş, villaya taşınmadan önce villada tadilat yapıldı ve bahçe düzeni yeniden gözden geçirildi" diyor.

***

Milli vakıflara sel oldu yağdı -Mustafa Bildircin- 

Darbe girişiminin ardından kurulan Maarif Vakfı ve yolsuzluklarla gündeme gelen Yunus Emre Vakfı'na aktarılan kaynak belli oldu. 2026'nın ilk yarısında Maarif'e 1 milyar TL, Yunus Emre'ye ise 1,1 milyar TL transfer edildi.

Eğitimde kangren halini alan sorunların büyük bölümü, "Ödenek yetersizliği" gerekçesiyle çözülemedi. Çözüm bekleyen öğrencilere ücretsiz yemek, servis ve yeni okul inşaatları gibi uygulamalar, kaynak yetersizliğine takıldı. Öğrencilerin, velilerin ve eğitimcilerin taleplerini karşılayamayan bütçe, vakıflar için adeta seferber edildi.

Eğitim bütçesinden Yunus Emre Vakfı ile Türkiye Maarif Vakfı'na aktarılan kaynak, 2026 yılının henüz ilk yarısında 2,5 milyar TL'ye dayandı.

VAKIFLARA FAHİŞ KAYNAK

Eğitimcilerin ve öğrencilerin taleplerini karşılamanın uzağında kalan bütçe, vakıf ve derneklerin kasasını doldurdu. Kuruluş yasasında olmasına karşın yönetiminde Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisine yer verilmeyen, Türkiye Maarif Vakfı ve Yunus Emre Vakfı için eğitim bütçesinden aktarılan toplam kaynak, vakıflara sağlanan ayrıcalığı bir kez daha gözler önüne serdi.

Yunus Emre Vakfı ile Türkiye Maarif Vakfı için Ocak-Haziran 2026 döneminde merkezi bütçeden toplam 2 milyar 124 milyon 38 bin TL kaynak aktarıldı. Kaynak transferinin 1 milyar TL'sini Maarif Vakfı, 1 milyar 124 milyon TL'sini ise Yunus Emre Vakfı için gerçekleştirilen transfer oluşturdu.

HER AY TRANSFER

Usulsüzlük ve toplam 64 milyar TL'lik kamu zararı iddiasıyla gündeme gelen Yunus Emre Vakfı'na 2026 yılının ilk yarısında aktarılan 1,1 milyar TL'nin aylara göre dağılımı ise şöyle sıralandı: Ocak: 239,1 milyon TL, Şubat: 191,3 milyon TL, Mart: 167,4 milyon TL, Nisan: 191,3 milyon TL, Mayıs: 167,4 milyon TL, Haziran: 167,4 milyon TL

***

Şişli Belediyesi kayyumu Menzil tarikatına otobüs tahsis etti. 

Şişli Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Büyükçekmece Kaymakamı Ali İkram Tuna’nın, Kuştepe Mahallesi’nde yaşayanlar için Adıyaman’daki Menzil tarikatına gitmek üzere otobüs tahsis ettiği ortaya çıktı.

Şişli Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Büyükçekmece Kaymakamı Ali İkram Tuna'nın, Kuştepe Mahallesi’nde yaşayanlar için Adıyaman’daki Menzil tarikatına gitmek üzere otobüs tahsis ettiği öğrenildi. Belediyenin imkânlarıyla düzenlenen seferin fotoğrafları, Barış Çayırcı isimli bir sosyal medya kullanıcısı tarafından paylaşıldı.

"DERGAHLARIMIZIN TALEBİNİ GERİ ÇEVİRMEDİ"

Sosyal medya kullanıcısı Çayırcı, söz konusu ziyarete ve belediye tarafından sağlanan otobüs desteğine ilişkin yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

"Kuştepe Mahallemizde yıllar sonra bir ilk! Göreve geleli henüz 55 gün olmasına rağmen, mahallemizin ve dergahlarımızın talebini geri çevirmeyerek Adıyaman Menzil'e otobüs desteği sağlayan Şişli Belediye Başkan Vekili Sayın Ali İkram Tuna beyefendiye, belediye başkan yardımcımız Şaban Demirel'e şahsım, mahalle sakinlerimiz ve dergahımız adına sonsuz teşekkür ederiz. İyi ki varsınız Sayın Başkan!"

ŞİŞLİ BELEDİYESİ'NDE KAYYUM TRAFİĞİ

Şişli Belediyesi'ndeki kayyum yönetimi, CHP’li Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın 23 Mart 2025’te kent uzlaşısı soruşturması kapsamında tutuklanmasıyla başlamıştı. Şahan’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından atanan isimler arasında kısa süre içinde iki kez değişikliğe gidilmişti.

Şahan’ın tutuklanması sonrası göreve getirilen ilk kayyum Cevdet Ertürkmen’in ardından koltuğa, Mudanya Kaymakamlığı’ndan İstanbul Vali Yardımcılığı’na atanan Ayhan Terzi getirilmişti. Ancak Terzi’nin 11 Mayıs’ta başlayan Şişli’deki mesaisi yalnızca 8 gün sürmüştü. Görev yeri değiştirilen Ayhan Terzi, Güngören Kaymakamlığı’na atanmıştı.

Terzi’den boşalan koltuğa ise Büyükçekmece Kaymakamı Ali İkram Tuna getirilmişti. Bu atamayla birlikte Ali İkram Tuna, halihazırda sürdürdüğü Büyükçekmece Kaymakamlığı görevinin yanı sıra Şişli Belediyesi’ndeki kayyum görevini de eş zamanlı olarak yürütmeye başladı.

Görevden uzaklaştırılan Resul Emrah Şahan ise yerine kayyum atanmasına gerekçe gösterilen soruşturmadan 11 Şubat'ta tahliye edilmesine rağmen, hakkındaki yolsuzluk soruşturması nedeniyle halen cezaevinde bulunuyor.

***

Başkanlığın COP31 bütçesi 10'a katlandı -İlayda Sorku- 

COP31'in faturası kabarmaya devam ediyor. Bakanlığın açıkladığı ilk altı aylık bütçeye göre, yılın ilk yarısında başlangıç ödeneği 10'a katlandı. 563 milyon TL ödenek verilen Başkanlık ilk altı ayda yaklaşık 5,6 milyar TL harcadı.

COP31'e ev sahipliği hazırlıkları sürerken zirvenin kamu bütçesine çıkardığı fatura da büyüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın açıkladığı 2026 yılı ilk altı aylık bütçe gerçekleşmelerine göre, 563 milyon TL başlangıç ödeneği ayrılan İklim Değişikliği Başkanlığı, yılın ilk yarısında yaklaşık 5,6 milyar TL harcadı. Böylece Başkanlığın harcaması başlangıç ödeneğinin yaklaşık 10 katına çıktı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü'nün yayımladığı verilere göre, İklim Değişikliği Başkanlığı'nın ocak-haziran dönemindeki harcaması yaklaşık 5,6 milyar TL oldu. Başkanlık için yıl başında öngörülen başlangıç ödeneği ise yaklaşık 563 milyon TL olarak belirlenmişti. Harcamaların önemli bölümünün, Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi hazırlıkları kapsamında yapıldığı değerlendirildi.

Başkanlığın altı aylık harcaması şöyle sıralandı: Ocak: 70 milyon 836 bin TL, Şubat: 19 milyon 130 bin TL, Mart: 18 milyon 527 bin TL, Nisan: 22 milyon 955 bin TL., Mayıs: 1 milyar 893 milyon 157 bin TL., Haziran: 3 milyar 556 milyon bin TL.

***

"Bu bir çocuk koruma yasası değil, vazgeçme yasası"-Gözde Bedeloğlu- 

Hukukun en yaralı kavramlarından biridir "suça sürüklenen çocuk". Bu ifade bize suçun failinin bir çocuk olmadığını, o çocuğun bir yetişkinler dünyası, çevre ve sistem tarafından suça doğru itildiğini, sürüklendiğini söyler. Nitekim TBMM'de hazırlanan taslak rapor da bu gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüze koydu. Ancak hemen ardından AKP tarafından Meclis'e sunulan yeni kanun teklifi, devletin bu çok katmanlı toplumsal yarayı iyileştirmek yerine, sorumluluğu üzerinden atıp suçu yine çocuğun sırtına yüklemeyi seçtiğini gösteriyor.

Teklif yasalaşırsa, 15-18 yaş arasındaki çocuklara belirli suçlarda müebbet, hatta ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilebilecek. Çocukların infaz rejimleri ağırlaştırılacak, cezalarına eğitim evlerinde değil kapalı cezaevlerinde başlanacak. Peki bir çocuğu müebbet hapse mahkûm etmek hangi suçu önleyecek? Hangi çeteyi çökertecek, hangi yoksulluğu bitirecek?

Hiçbir çocuk suçlu doğmaz. Çocuk, içine doğduğu ailenin, büyüdüğü mahallenin, soluduğu iklimin ve en nihayetinde onu korumakla yükümlü olan devletin aynasıdır. Meclis komisyonunun cezaevlerindeki 6137 çocukla yaptığı araştırmanın sonuçları, bu çocukların suça nasıl adım adım itildiğinin adli bir anatomisi niteliğinde. Rapora göre, cezaevindeki çocukların yüzde 52,8'i daha adli süreçle tanışmadan önce okulu tamamen bırakmış.

Kopuşun ne kadar kitlesel ve yapısal bir felakete dönüştüğü, Eğitim-Bir-Sen'in Mayıs ayında yayımlanan Eğitime Bakış 2025 raporunda görülüyor. Raporun verilerine göre, toplam öğrenci sayısı son eğitim-öğretim yılında 753 bin 742 azalarak 17 milyon 956 bin seviyesine geriledi. Net okullaşma oranı, lise çağında bir önceki döneme kıyasla 4,8 puan birden gerileyerek yüzde 86,4'e düştü. Son iki yıllık kümülatif kayıp ise dehşet verici. Lise çağındaki okullaşma oranı erkeklerde yüzde 8,4, kızlarda ise yüzde 7,7 puan gerilemiş durumda.

Yasal olarak zorunlu eğitim kapsamında olmasına rağmen, lise çağındaki (14-17 yaş) her 7 gençten 1'i -yani çocukların yüzde 13,6'sı- şu an eğitim sisteminin tamamen dışında! Bu oran son 9 yılın en yüksek okul dışı kalma rekoru. Dahası bakanlığın açık liseye geçişi zorlaştırma politikası sonucu açık lisedeki öğrenci sayısı milyona yakın azaldı ancak bu çocuklar örgün eğitime geri dönmedi. Sokağın, kayıt dışı çalıştırılmanın ve suç şebekelerinin açık hedefi haline geldiler. Çocukları okutmayı, onları yoksulluğun pençesinden ve çete kıskacından çekip almayı beceremeyen devlet, cezayı ağırlaştırarak kendi kusurunu örtmeye çalışıyor.

Aralarında İnsan Hakları Derneği (İHD), Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), EŞİK Platformu, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği (SHUDER), Adli Tıp Uzmanları Derneği ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği'nin (ÖHD) bulunduğu hak ve meslek örgütleri Meclis kapısında ortak ses yükselterek bu tasarıya şerh düştü: Çocukları bu yapısal sorunların faili gibi göstermek, devletin çocukları koruma yükümlülüğünden vazgeçmesi anlamına gelir.

İHD, İdare ve Gözlem Kurulları'nın keyfi hak yetkisinin yeni ihlaller yaratacağını söylüyor. EŞİK, çetelere ve yoksulluğa karşı mekanizma kurulmadan ceza artışının sonuç vermeyeceğini vurgulayarak teklifin geri çekilmesini istiyor. CİSST düzenlemenin kapalı cezaevlerini temel uygulamaya dönüştürdüğünü, Adli Tıp Uzmanları Derneği ise ergen beyninin gelişim sürecinde cezaları ağırlaştırmanın bilimsel bir çelişki olduğunu hatırlatarak "Her çocuk dosyası, korunamamış bir yaşam öyküsüdür" diyor. SHUDER aileleri hapisle tehdit etmenin travmayı derinleştireceğini belirtirken, TTB bu teklifin yarın çocuk işçiliğini ve çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştıracağını, ÖHD ise çocukları hak öznesi olmaktan çıkarıp güvenlik nesnesine dönüştürdüğünü vurguluyor. TİHEK raporuna yansıyan veri ise iflası özetliyor: 288 kişilik Tekirdağ Karatepe Çocuk Cezaevi'nde tam 432 çocuk tutuluyor!

Devlet çocukları cezalandırmak, onları demir parmaklıkların ardına kilitlemek için değil; yaşatmak, eğitmek ve onlara insanca bir gelecek sunmak için vardır. Sorumluluk tamamen yetişkinlerin ve iktidarındır. Bir ülkede her 7 gençten 1'i okul dışı kalıyor, gençler ne eğitimde ne istihdamda yer bulamıyor, çocuklar küçük yaşta ağır suçlara karışıyor ve cezaevleri dolup taşıyorsa, yargılanması gereken o çocuklar değil; onları koruyamayan, sokakların insafına ve çetelerin kıskacına terk eden sistemin ta kendisidir.

/././

Başarısız bir darbe mi yoksa başarılı bir siyasi operasyon mu?-Fikri Sağlar- 

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan hain FETÖ darbe girişimi, başarısız oldu…

Ancak aradan geçen yıllar, şu soruyu daha güçlü biçimde sorduruyor:

“Askerî darbe başarısız olurken, siyasal sonuçları bakımından ve iktidar açısından başarılı bir dönüşümün kapısı mı açıldı?”

****

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminin hemen ardından kullandığı; "Bu, Allah'ın bize büyük bir lütfudur." sözü, bugün hâlâ en çok tartışılan açıklamalardan biridir…

Çünkü bu sözün ardından; “olağanüstü hâl uygulamalarıyla başlayan ve Türkiye'nin yönetim sistemini kökten değiştiren” bir sürecin başlangıcı oldu…

****

FETÖ yapılanmasının devlet kurumlarına nasıl yerleştiği, yıllarca kimler tarafından desteklendiği, hangi siyasi ve bürokratik kararlarla bu noktaya gelindiği konusunda toplumun önemli bir kesimi, varılan son noktanın AKP iktidarının eseri olduğunu artık bilmektedir…

Ancak hâlâ, FETÖ’yü büyüten ve devletin içinde etkin hale getiren siyasi yapılanma bilinçli olarak yok edilmemiştir…

Dolayısıyla “Allah’ın Lütfu”, kim tarafından kime verilmiştir?

Hatırlatmak isterim; yapılan zamlar sonrası eski bakan Süleyman Soylu; “bize bunları Allah yaptırıyor(!)” diyerek, yaptıkları her kötülüğün ya da yetmezliğin gerekçesini “Allah’a havale edip, yıllarca halkın inancını istismar etmişlerdi…

****

FETÖ siyaseti hala devam etmektedir!

En somut örnek CHP Belediye Başkanlarına yapılan hukuk dışı saldırılardır…

“Saldırı “kelimesini bilerek kullanıyorum! Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun diplomasıyla başlayan, İBB dosyası ve 26 CHP’li Belediye Başkanının tutuklanmasına kadar varan  bir yığın tutarsızlıkları ibretle izliyoruz…

Açıklanan iddianamelerin sadece, “itirafçı ve iftiracı konumuna sokulmuş bazı kişilerin duyumlarına dayandırıldığı, somut suç kanıtı olmadığı görülmektedir.

Bu iddianamelerle açılan davalar, kamu vicdanını kanatmaktadır…

Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının en temel hakkı olan “savunma hakkı” ellerinden alınmaktadır…

Daha önce Ergenekon, Balyoz, 17/25 Aralık olaylarında olduğu gibi tüm FETÖ taktikleri yeniden sergilenmektedir…

Dahası, “masumiyet karinesi” gibi en önemli evrensel hukuk kuralı da yok edilmiştir…

****

Hüküm giymemiş, dolayısıyla halen masum olan belediye başkanlarının, yıllarca hücrelerde tutulması, sadece suç değil, aynı zamanda insan haklarına yapılmış en büyük saldırıdır…

İktidar, oturduğu koltuğu sağlama almak adına uydurulmuş suçlarla CHP başkanlarının, “özgürce yaşama haklarını” ellerinden almaya çalışıyor.

Sırf CHP’li oldukları için yargıyı kullanarak CHP’li başkanları itibarsızlaştırmak, masum insanlara yapılan en büyük kötülüktür…

Bu durum ülkemizi, sadece hukuk devleti olmaktan çıkarmıyor, aynı zamanda dünyadaki saygınlığımızı da yok ediyor…

Çünkü koltukta daha çok kalmak uğruna hukuk ve ahlakdışı uygulamalar yapmak insanlıkla bağdaşmaz!

****

İktidar darbe girişimine katılanları yargılamakla övünüyor.

Ancak darbe girişimi sonrasında yapılanlara bakılınca, FETÖ’nün “laik demokratik sosyal hukuk devletine” yapmak istedikleri her şeyi gerçekleştirildiklerini görüyoruz…

Böylece 16 Nisan 2017’deki yapılan hileli referandumla değişen rejimin müellifinin de sadece FETÖ olmadığı ortaya çıkıyor…

Hileli referandum Türkiye’yi, ucube rejim olan "Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine" geçirdi… Bu model, kuvvetler ayrılığının yok olduğu, denge ve denetleme mekanizmalarının ortadan kalktığı bir düzeni oluşturdu…

Parlamenter demokrasilerde hükümetler, meclise karşı sorumludur.!

Meclis, “Halkın bütçesini yapar, yargı ve yasama gücüyle yürütmeyi “denetler…

Parlamenter sistem halka hesap verir…

Türkiye'de uygulanan sistem ise, “devletin kurumlarına yetki vermeyen ama sorumlu tutan, bir kişinin bilgisine, duygularına ve zaaflarına bağlı olarak yönetilen düzendir…

****

15 Temmuz'un ardından sadece yönetim sistemi değil, devletin kurumsal yapısı da önemli ölçüde değişti… Liyakat ortadan kalktı, devlet adamı geleneği ve ahlakı yok edildi…. TSK’dan yargıya, bürokrasiden üniversitelere kadar geniş çaplı düzenlemeler yapıldı, kurumlar bilinçli olarak yok edildi ya da bozuldu…

15 Temmuz'un 10. yıldönümünde sorulması gereken en önemli soru şudur:

“Türkiye’yi yönetenler bütün enerjisini, iktidarlarının devamını sağlamak için harcıyor… Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ekonomi, refah, toplumsal adalet, can ve  mal güvenliği umurlarında değil!!

Oysa; Cumhuriyetin ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey, kişilere göre şekillenen bir yönetim değil; kurumları güçlü, hukuku üstün ve vatandaşına umut veren bir devlettir…

****

AKP iktidarı UMUDU yok etmek için yeni bir oyun kurdu…

Türkiye’nin birinci partisini Kemal Kılıçdaroğlu’yla bölmeye çalışıyor…

CHP için söylenecek son sözü Salı grup toplantısında Özgür Özel söyledi…

CHP’yi fiilen bölen, mutlak butlanla atanmış biri olan Kemal Kılıçdaroğlu’na son derece medenice ve özgüven dolu bir öneride bulundu…

“Gelin tüm CHP’li üyelerin önüne çıkalım, yarışalım. Kaybeden CHP’yi salsın! “Dedi,

Ve ekledi “kaybederse bırakacağını” söyledi…

Kılıçdaroğlu bu daveti kabul etmeli!

Bilmelisiniz ki, daveti kabul etmezseniz sadece 103 yıllık CHP’yi bölmeyeceksiniz, aynı yaştaki Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasıyla da oynayacaksınız!

Adınız BÖLÜCÜ olarak anılacak!

Ruh hastası olmayı hak ediyor musunuz?-Yankı Yazgan- 


Ruh sağlığı krizi terimi COVID-2019 pandemisi sonrasında dilimizde ve hayatımızda yer aldı. Ruh sağlığının yerinde olmadığını düşünenlerin, ya da kaygı, tasa veya gerginlik duygularının hayatlarının çoğu zamanını aldığını söyleyenlerin oranı giderek arttı. Kendine zarar verici davranışlarda bulunanların, canına kıyma girişiminde bulunup hastane acil servislerine gelenlerin sayısı ve oranında da benzer artışlar gözlendi. Örneğin, Yazkan ve arkadaşları ile hastanelerin salgından etkilenen COVID hastalarına göre düzenlendiği ve çocuk/ergen psikiyatrisi hizmetlerinin daraldığı o dönemde yaptığımız bir çalışmada, başvuruların neredeyse tümünü pandemiyle eşzamanlı ağırlaşan duygu ve davranış düzenleme problemleri oluşturmaktaydı. İlaç tedavisi gereken durumlar önplana çıkmış, sık ve yüzyüze teması daha çok gerektiren müdahalelerde (o sıradaki telesağlık düzenlemelerine de bağlı olarak) azalma bildirilmişti. Kendine zarar verici davranışların, canına kıymayı amaçlamaksızın ya da intihar amaçlı pek ayrım göstermeksizin artışına çokça tanık olduk. Özellikle ergen ve genç kız olarak adlandırabileceğimiz 12-13 yaş üzeri toplumsal kesimde ruhsal zorlanma, tanımlanmış ve tedavisi sürmekte olanlar dışında daha önce ruh sağlığında bir bozulma belirtmemiş olanları da kapsamına alıverdi. O dönem hastane acil servislerinde COVID vakaları dışında ruh sağlığı zorlanmaları, hele pandemi biraz yatışınca daha da belirgin bir artış gösterdi.

Okurlarımız arasında pandemi oldu bitti, geldi geçti, unutalım gitsin diyenlerin çok olduğunu tahmin ediyorum. Ama biraz daha dayanın, pandeminin sebep olmasa da belirginleştirip yaygınlaştırdığı kanısında olduğumuz "ruh sağlığı krizi" bizimle. Özellikle genç olarak tanımlanan, üst yaş sınırını 25-28 hatta 30 olarak koyabileceğimiz gruptaki bildirimler ve klinik ortamlardaki deneyimler krizin bir yere gitmediğini düşündürüyor.

Nitekim, bu yazıda ruh sağlığı krizini ele alırken didiklemek için seçtiğim John Burn-Murdoch (JBM, Financial Times, FT; 11/7/2026) makalesinin girişinde son on yıl içinde başta otizm, DEHB/ADHD ve anksiyete olmak üzere ruh sağlığı problemlerindeki ve engellilik/yeti yitimi bildirimlerindeki tırmanışa işaret ediyor. Hemen ardından 6 ayrı ülkeden sunduğu grafiklerde ise, kendine zarar verici davranışlar (çok büyük bir kısmını intihar girişimlerinin oluşturduğunu tahmin edebiliriz) nedeniyle hastaneye yatırılan 15-24 yaş arasındaki kadın cinsiyetinden olan gençlerin sayısında son 10 yıl içerisinde çarpıcı bir artış olduğu (1.5-2 katına çıktığı) görülüyor. Sosyal medyadaki güvenilir bilgi kaynaklarını izleyen, ya da çevresine şöyle bir bakan kişiler için buraya kadar yazdıklarımda yeni bir bilgi yok gibi gelebilir. Hatta "iyice abarttılar, her şeye de bir psikiyatrik tanı bulunuyor, psikiyatrik olmayan bir durum kalmadı, ilaç şirketleri bu işi fiştekliyor, bu işten birileri ekmek yiyor" gibi popüler açıklamalar da aklınızda belirivermiş olabilir. Makalenin yazarı JBM de benzer kaygılara hitap eden bir üslupla kaleme aldığı yazıda, ruh sağlığı problemlerinin bir gerçek olduğuna inandığını not etmeyi unutmadan, hastaneye yatış gerektiren durumlar dışındaki ruhsal bozukluklarda sahiden bir artış olup olmadığını irdeliyor.

Bu konuyu yazarın şimdi ele alma nedeni ise Temmuz başında preprint'i yayımlanmış bir bilimsel makalenin bulguları. "Bir ruh hastalığım (mental illness) var" diyen İngilizlerin sayısında artış var ama "bu hastalık nedeniyle faaliyetlerim sınırlanıyor, kısıtlanıyor ('yaşam gereklerini yerine getirmekte zorlanıyorum')" diyenlerde bir artış yok. Henking ve Baumberg Geiger imzalı makalenin açıklamalarından birisine göre içinde olduğumuz düzende bir konuda herhangi bir destek alabilmek için gerek küçük ya da büyük fark etmeksizin bir tanımlama, bir engel belirlemek gerekiyor. Böyle olunca hafif sayılabilecek durumlar da ağırlarla aynı kutuya konmak zorunda kalıyor. Hayat o kadar etkilemese bile birazcık destek almak uğruna olduğundan daha fazla gösterilen bir dizi problem var. Bu yoruma ülkemizdeki meslektaşlarımdan, okurlardan katılacak olan çok kişi olabilir. Bir tür mecburi medikalizasyon diye de bilinen bu durum, mevzuat, yasalar ve sosyal politikalarla ilgili. Ama tanı böyle bir nedenle bir kere konduğunda başkaları için de bir çıpa, giderek bağımsız bir gerçek oluyor.

Getireceği bazı avantaj ya da ayrıcalıklar için, hayat aktivitelerinde bir kısıtlama olmasa da, gerçek duruma göre daha ağır bir tanıya uyacak problem bildirmekten insanlar neden kaçınmıyor? Tanılanmaktan daha mı az çekiniyorler? Stigmada, dışlayıcı, damgalayıcı yaklaşımlarda bir azalma mı var? Ruh sağlığı ve ruh sağlığındaki bozulmalara ilişkin daha açık konuşabiliyor, kendimizi daha fazla ortaya koyabiliyor muyuz? Bu soruları tartışmaya geçmeden, FT yazarının bu makaleden öne çıkarttığı bir anlamı anladığımca yazayım: Kişilerin kendilerinin kendileri hakkında bilgi vermelerine (özbildirime) dayalı çalışmalarda ruh hastalıkları ("mental illness") artarken, bu hastalıklar nedeniyle hayat aktiviteleri pek etkilenmemiş duruyor. O zaman, bildirilen ruh sağlığı problemlerindeki artış psikiyatrik hastalıklardaki sahici bir artıştan ziyade etiketleme/tanılama uygulamalarına bağlı. Bazı durumlar için geçerli bir açıklama, örneğin nörogelişimsel sorunların hafif formlarının bile uzun vadede yarattığı olumsuz etki fark edildiğinde hafifin de ağır ile aynı kutuya bilinçli biçimde hastanın yararına konduğu spektrum durumları.

Ancak ister istemez akla gelebilecek, sıkça duyduğumuz yorumları da düşünmeden edemiyor insan: Ruh sağlığı sorunlarını özellikle genç kuşağın abarttığı, tembelliğe ya da pervasızlığa mazeret olarak icat ettiği, tıp ve psikiyatrinin de bu eğilimi beslediği gibi. Ruh sağlığındaki bozulmaları gündelik hayatın sıradan dertlerinin psikolojize edilmesi olarak görmemizi besleyen örnekler yok değil. Mutluluk ve başarı endüstrisi, kişisel gelişim kavramının hakkımcılık (entitlement) kültürü ile içiçe geçmesiyle serpildi. Özellikle statü kaybına uğrayan ve gelecekle ilgili gerçekçi biçimde endişelenen, umutsuzluğa kapılan beyaz yakalara, plaza işçilerine, prekaryaya klinik yaklaşımların sunmadığı ya da sunamadığı rahatlatıcı içaçıcı perspektiflerin içine ruh sağlığı, beyin bilimleri terimleri iliştirildiğinde klinik ile gündelik dertlerin ayrımını yapmak hepimiz için zorlaşıyor.

Öte yandan, şizofreni, bipolar bozukluk, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk ya da nörogelişimsel durumlar gibi ciddi problemlerin ve intihar ya da suça sürüklenme gibi ruhsal etkenlerin rol oynadığı olguların damgalanması ve dışlanması, gereken sağlık ve sosyal desteğini alamaması pek eksilmeden devam ederken, onlar kadar hasta olmamanın hastalık sayılıp sayılmayacağı nasıl tartışılmalı? Gündelik hayat aktivitelerini sürdürebilen ama ruh sağlığının bozuk olduğunu söyleyen kişilerden hasta olma hakkını almak gibi bir şey. Zira gündelik aktivitelerin değişik yollardan, bütün çekilen sıkıntılara rağmen sürdürülebileceğini (belki çoğumuz kendi hayatlarımız üzerinden) biliyoruz. Ayakta duruyor olsak da her an yere yığılacak gibi olduğumuz bir ruh hali düşünün; gündelik aktiviteleri sürdürebilmenin duygusal maliyetini kaldırabiliyor olmamız gelecekten çektiğimiz ve ödeyemeyeceğimizi bildiğimiz bir krediye benziyor. O zaman hayat aktivitelerimizi yüksek pahalarla, fazladan çabalarla ya da sağlanan desteklerle sürdürebilmiş olmamız "hastayım" deme hakkımızı elimizden alamamalı.

Bu tartışmayı doktorların veya kurumların koyduğu tanılama ölçüt ve sistemleri, ya da ilaç yazma veya psikoterapi uygulama iştahı, ya da bir gün daha nesnel araçlarla (genetik bir gösterge gibi) kesin adının konabileceği beklentisi gibi etkenler üzerinden tam olarak yapabilir miyiz? Bence hayır. Kaldığımız yerden, devam etmek üzere.

Kelimeler kelimeler. Kelimeler ve terimler; bir sonraki bölümde daha etraflıca duracağım. Ancak ruh hastalığı kavramı ile delilik arasındaki ilişki daha baştan bu terimi ürkütücü kılıyor. Anksiyete, depresyon gibi psikotik olmayan ve hafif sayılan durumların ruh sağlığı problemi sayılması, ruh sağlığı teriminin daha kapsayıcı olmasının çekiciliği, Amerikalıların "behavioral health" (davranış sağlığı) ile bunu daha da seyreltmesi ama hemen her ruh sağlığı probleminin beyin temelli olması nedeniyle "nöro-" ön eki eklendiğinde problemlerin bir tür 'asilleştirildiği' gibi başlıklar üzerine okurlarımız da düşünebilirler.

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Temmuz 2026-

Lüks konutun yeni misafiri: Safi Arpaguş Diyanet villasında -Mustafa Bildircin- Diyanet'in tartışmalı üç katlı villası, yeni misafirine ...