Aile hekimine yük üstüne yük!-Atilla Özsever-
Son çıkan yönetmelikle aile hekimlerine evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Keza aile hekimleri, kayıtlı hastalarının poliklinik hizmetini gerçekleştirmek, hastaneden randevu almak ve 12 ay içinde gelmeyen hastalar için de ücretinden kesintiye uğramak gibi sorunlarla uğraşıyor.
Sağlık Bakanlığı’nın 23 Haziran 2026 tarihli yönetmeliğiyle aile hekimlerinin evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Sağlık emekçileri, söz konusu yönetmelikle birlikte aile hekimlerinin iş yükünün daha da artacağına dikkati çekti.
Birlik ve Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Dr. Ahmet Mehlepçi, aile hekimlerine ek personel ve finansman desteği sağlanmadan önemli bir iş yükünün getirildiğini ifade etti. Yönetmeliğe göre, kişinin aile hekimine başvurusundan itibaren 24 saat içinde hekimin yanıt vermesi veya hastayı ziyaret ederek gerekli işlemleri gerçekleştirmesi gerekiyor.
Sendika Başkanı Dr. Mehlepçi, aile hekimlerinin yoğun bir poliklinik hizmeti verdiğini hatırlatarak şu görüşleri savundu:
“Böyle bir durumda hastaya ev ziyareti nasıl gerçekleştirilecektir? Aile hekimi aynı anda hem Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) hizmet vermek, hem de evde bakım hizmeti alan kişinin evinde bulunmak durumunda mı kalacak? Evde sağlık hizmeti alan bir hastanın ziyareti sırasında aile hekiminin kendi kayıtlı hastalarına kim hizmet verecek?”
Dr. Ahmet Mehlepçi, evde sağlık hizmeti verilmesini önemsediklerini ancak gerekli personel planlaması yapılmadan, aile hekimlerinin çalışma koşullarının iyileştirilmeden böyle bir yükümlülüğün yeni sorunlara yol açacağını belirtti (Taylan Gülkanat, Cumhuriyet, 25 Haziran 2026).
Bürokratik yükler
İstanbul Aile Hekimleri Derneği (İSTAHED) de, son çıkan yönetmelikle ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
• Evde sağlık hizmetlerine ilişkin yapılan son düzenleme, vatandaşın hizmete erişiminde yeni bir kolaylık sağlamamaktadır. Başvuru süreçleri değişmezken, aile hekimlerine yeni değerlendirme, kayıt ve bürokratik işlem yükleri eklenmektedir.
• Aile hekimleri bugün koruyucu sağlık hizmetlerinden kronik hastalık takibine, aşılamadan tarama programlarına kadar sağlık sisteminin en yoğun alanlarından birini yürütmektedir. Buna rağmen sağlık sistemindeki her yeni ihtiyacın çözüm adresi olarak yine aile hekimlerinin gösterilmesi kabul edilebilir değildir.
• Evde sağlık hizmetlerinde ihtiyaç duyulan şey yeni formlar, yeni onay mekanizmaları ve yeni bürokratik basamaklar değildir. İhtiyaç; daha fazla personel, daha güçlü evde sağlık ekipleri ve yeterli saha kapasitesidir.
• Sahadaki yapısal sorunları çözmeden sorumluluğu aile hekimlerine devretmek çözüm üretmek değil, sorunu ötelemek ve görünmez kılmaya çalışmaktır.
• İSTAHED olarak sağlık hizmetlerini geliştirecek her adımı destekliyoruz. Ancak aile hekimliğinin sağlık sistemindeki her eksikliği kapatacak bir “yedek parça” ya da her soruna uygulanacak bir “yama” olarak görülmesine karşı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.
Randevu sorunu
Aile hekimleri, daha önce çıkarılan yönetmeliklerle hastalara kamu hastanelerindeki uzman doktorlardan randevu alınması, 12 ay içinde muayeneye gelmeyen hastalar için de ücretlerinden kesinti yapılması gibi sorunlarla karşı karşıya bulunuyorlar. Aile hekimlerinin randevu sorunuyla birlikte iş yükünü artıran şikayetleri özetle şöyle:
• Bizler randevu almaya başlayınca aynı hasta daha sık gelmeye başladı. İki haftada 10 kez gelen hasta var. Randevu nedeniyle kapıda muayene için bekleyen diğer hastalar da kuyruk oluşturuyor.
• Bir doktor olarak hastaya en az 20 dakika ayırmamız gerekir. Ancak bu pek mümkün olmuyor. Günde 80 hastayı muayene etmek durumunda kalıyoruz. Nüfus olarak 3 bin kişilik bir kesime bakmak zorundayız. Bu sayının mutlaka düşürülmesi lazım.
• Nüfus düşürülmeden ek işler veriliyor. Gerek randevu alma ve gerekse yeni yönetmelikle evde hasta bakımı nedeniyle iş yükümlülüğümüz daha da artıyor. Hastalarımıza gereken koruyucu hekimliği yapamıyoruz.
• Keza kapanan Aile Sağlığı Merkezleri var. Yenisi açılmadığı için oradaki hastalara da bakmak zorunda kalıyoruz. Yükümüz iyice artıyor. Angaryalar çok.
• Hasta Yönetim Platformu (HYP) adı altında hastaların diyabet, hipertansiyon, obezite ve kardiyovasküler gibi kronik rahatsızlıklarıyla ilgili bir anket çalışması yapmamız gerekiyor. Bu anket formunu doldurmak en az 15 dakikayı gerektiriyor. HYP yapmadığımız zaman hem soruşturma açılıyor, hem de ücretimizden kesinti yapılıyor. Bu tarz bürokratik işler arttı.
• AKP, oy kazanmak uğruna sözüm ona hastayı memnun etmek için randevu ve evde bakım sistemini getirdi. Ancak bu durumlar, aile hekiminin iş yükünü arttırdığı için hastayla da yeterince ilgilenemiyoruz. Alt yapı çalışmaları hazırlanmadan bu tür ek işler verilmesinin gerçek anlamda ne hastaya, ne de bizlere bir yararı oluyor.
/././
Kamu düzeni mi, NATO düzeni mi?-Ali Rıza Aydın-
Emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir. ‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.
NATO Zirvesi'ne damga vuran çok başlık var; analiz edilecek, tartışılacak. İkisi var ki NATO’nun emperyalist, hukuk tanımaz ve saldırgan yüzünü, patronunun ABD olduğunu, Türkiye’ye büyük tuzak kurulduğunu göstermeye yetiyor: Birincisi Trump’ın İran’a tehdidi ve saldırı emrini Ankara’da vermesi, ikincisi kendi seçim kampanyasını komünizm karşıtı söyleme bağlaması.
Komünizm karşıtlığı konusu, Zirve öncesi ve sırasındaki NATO karşıtı eylemlere, özellikle de Türkiye Komünist Partisi’nin 5 Temmuz Kızılay eylemine yanıt anlamına da geliyor. Yurtseverleri, sosyalistleri, komünistleri silip atma yanıtı.
Emperyalizme, saltanata ve hilafete karşı Kurtuluş Savaşı'yla kurulan, yurtta ve dünyada barışı amaç edinen Cumhuriyet ve geleceği için emek verenler kendilerine, uluslarına ve dünya emekçilerine karşı yapılan ve yapılacak olan tüm kara planları yırtıp atmak amacıyla toplumcu anayasayı ve düzeni savunurken, onların NATO karşıtı eylemlerini kamu düzeni ve yararı adına yasaklayan, engelleyen, saldırarak yaralayan ve gözaltı uygulayan, terörle bağlantı kurmaya çabalayan düzen neyi savunuyor?
“Kamu düzeni”, sıklıkla kullanılan ve anayasal anlatımla “herkes”in arkasında bir hinlik aramadan ortaklaşacağı, kendi adına, çocukları adına, içinde yaşadığı toplum adına olumlu şeyler duyumsayıp anlatacağı, toplum halinde yaşamanın gereği olduğunu bildiği, “kamu yararı”yla birbirini tamamlayan anayasal bir kavram. Hukuksal meşruluğuyla olgusal meşruluğunun iç içe geçtiği, birbirini etkilediği kavramlardan biri. İçeriği bakımından herkesin kendince kurduğu bir dünyayı değil herkesin bir arada yaşadığı eşitleştirilmiş, özgürleştirilmiş, adaletli bir dünyayı, elbette maddi ve manevi yaşam hakkının kullanıldığı yaşanabilir bir canlılar topluluğunu ve doğayı anlatır. Tam da bu nedenlerle sınıfsaldır.
Sermaye sınıfının, siyasal iktidarın ve ortaklarının, etnik ve dinsel gericilerin, kamu görevlisi ya da özel kişi olarak yandaşların, burjuvazinin, emperyalistlerin kamu düzeni anlayışı halkın içinde olmadığı, zaman zaman kıyısından geçmesine izin verildiği egemen sınıf anlayışıdır.
Kamu düzeni ve yararını hukuksal biçimsellikten kurtarırsak ayrımcılığa, imtiyaza hayır diyerek eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin sağlanmasına ulaşırız. Böyle bir siyaset, ideoloji, program ve eylem toplumsal düzenin özü olup kapitalizm, emperyalizm gibi düzenlere sıkıştırılamaz.
Hukuksal okuma yaparsak eşitlikçi kamu düzenini savunan bir siyasi partinin toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin, eleştirinin ve propagandalarının kamu düzeni gerekçesiyle yasaklanmasında haklı neden olmadığı gibi savaş ve silah yanlısı, emperyalist ve kapitalist düzenin siyasal ve ekonomik besleyicisi, kendisi de emperyalist olan NATO’nun toplantısı gerekçe gösterilerek yapılan yasaklamaların da haklı nedeni yoktur. Özetle Zirve'nin yapıldığı ülkenin kamu düzeni NATO için bozulmuş, siyasal iktidar da buna ortak olmuştur. Yasakların, baskının ve şiddet kullanarak gözaltına almaların toplumda yaratacağı etki de kamu düzenini bozucudur. NATO liderleri yönünden bakıldığında, özel çıkarlar için belli kişilerin yararına kural konulmama ilkesi de ihlal edilmiştir.
Ankara halkı potansiyel suçlu sayılarak kamu düzeni ve yararı ile NATO toplantısı arasında denge kurulamaması, önlem adı altında yapılanların meşruluğunu ortadan kaldırıcı niteliktedir.
Anayasasında hukuk devleti ve demokratik toplum düzeni yazan bir ulusta NATO’cu siyasi partilerin bulunması nasıl olağan karşılanıyorsa NATO karşıtı siyasi partilerin bulunması da olağan karşılanmalıdır. Öte yandan NATO akla gelen gelmeyen hemen her alanda çalışma ve eylem yaptığı için ve bu çalışma ve eylemler Türkiye’de ve diğer ülkelerde ulusal/uluslararası tüm alanları, siyaset ve ekonomiyi, bireysel olarak insanları ve toplumu yakından ilgilendirdiği için siyasal partiler dışındaki diğer kitle örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve de basın yayın kuruluşlarının da ilgi alanındadır, bu da olağandır.
Bu nedenlere, emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir.
‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.
Kapitalizmin/emperyalizmin, sömürücü düzenin sınırsız çıkarları ve tahakkümü için tüm yolların temizlenmesine ve emekçi halkın, işçi sınıfının toplumsal düzeni ve yararının yok sayılmasına izin verilemez.
İşçi sınıfına korku salacaklarını sanıyorlar, yanılıyorlar.
Zirvede savaş hazırlığı -Alpaslan Savaş-
Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.
Macron’un sabah koşusu, Trump’ın Erdoğan’la kanka pozları, yeniçeri ritüelleri, NATO’culukta kendini kaybetmiş iktidar gazetecilerinin gerçeküstü yorumları derken Türkiye tarihine utanç vesikası olarak geçecek NATO Zirvesi sona erdi.
Zirve’nin en net sonucu, dünyanın bir savaşa doğru koşar adımlarla ilerlediğidir.
Trump’ın ikinci gün katıldığı basın toplantısında sarf ettiği sözler durumun vahametini yeterince gösteriyor. İran’la işinin bittiğini, İspanya’dan nefret ettiğini, Danimarka’dan Grönland’ı alacağını, NATO için daha az para veren ülkelere duyduğu öfkeyi, hangi liderleri sevip hangilerini sevmediğini anlatan bir küstahı dinledik. Aynı toplantıda konuşan NATO Genel Sekreteri Rutte ise Rusya’nın kendileri için bir tehdit olduğunu bir kez daha ilan etti ve savunma yatırımlarının ekonomilerini büyüteceğini söyledi.
Savaşmak istiyorlar, bu açık. Çünkü doymak nedir bilmeyen uluslararası tekeller, sanayi ve finans burjuvazisi kazançlarının ancak savaşarak katlanacağını düşünüyor.
Sadece Trump değil, AB liderleri de iki gün boyunca savaş naraları atıp durdu. Trump kadar sakil değiller belki ama açıktan savaş sanayini övüp silahlanmaya ayrılacak bütçeleri konuşuyorlar. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Layen Avrupa’yı savunmak için yeniden silahlandıklarını ve silah sanayinin Avrupa’da iyi işler yarattığını söylüyor.
Geçmişte iki dünya savaşına gözünü kırpmadan imza atmış devasa şirketlere sahip uluslararası tekellerin, savaşarak kazanma isteği daha açık nasıl ilan edilebilir ki.
Adına Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisi diyorlar. Bir savaş hazırlığıdır.
Kiminle mi savaşacaklar? Düşman mı yok! Suriye’de yapılanlara, Filistin’e, İran’a, Venezuela’ya, Ukrayna-Rusya savaşına, Küba ambargosuna bakmak yeterli. Emperyalizm için uluslararası ilişkilerde iş birliğinin değil rekabetin esas olduğu da akıldan çıkarılmamalı.
Türkiye bu savaşta asker olmaya çok istekli görünüyor. Zirve, bunun kanıtı oldu. Erdoğan için belki de tek çıkış yolu bu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, büyük ayak bağı onlar için. Milli Eğitim Bakanı’nın Kurtuluş Savaşı için “neyden kurtulmuşuz canım” demesi ve bunun zirveye denk gelmesi bu nedenle tesadüf değil. Yeni Osmanlıcılık, yayılma arzusunu içeren bir iddiadır ve emekçi halkımızın değil Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını ifade eder.
Zirveye katılan Hollanda Genelkurmay Başkanı Eichelsheim, bu arzunun karşılığı olduğunu en açık ifade eden kişi. Türkiye’nin, AB’nin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir savunma sanayisine sahip olduğunu vurguluyor ve bu nedenle önümüzdeki dönem AB için askeri açıdan Türkiye’nin öneminin artacağını söylüyor.
NATO Genel Sekreteri de benzer görüşlere sahip. O da Türkiye’nin sahip olduğu savunma sanayi kapasitesinden övgüyle söz ediyor. Belli ki o kapasiteyi tepe tepe kullanmak istiyor.
İktidar medyası günlerdir tüm bunları “İşte Büyük Türkiye” diye sundu. Manşetleri Erdoğan ve Trump’ın el ele verdikleri fotoğraflar süslüyor.
Trump rüzgarı…
Tarihi buluşma…
Papazı anlattı…
Çantasındaki F-35…
Minab’ı unuttular demek ki. Gazze’yi de. Ya da hiç umurlarında olmadı zira Amerikancılık en büyük ikiyüzlülük.
Emperyalist kibir büyük, ona yaranma çabası aşağılayıcıdır.
Bu uğursuz örgüte, NATO’ya 1952’de girdik. Girişi hızlandıran en önemli olay 1950’de Kore’ye asker göndermemizdi. Kore’de Türk askerini ABD komutasında savaştırdılar. O zaman da utanmamışlardı. “Düşman çok üstün bir kuvvetle karşımızda belirdiği ve onun önünden çekilmek zorunda kaldığımız zaman Türkleri muharebeye soktum. Eğer elimin altında Türk Birliği mevcud olmasaydı, bugün bütün Amerikan kıtaları imha edilmiş olacaktı.”
24 Aralık 1950 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin kahramanlık hikayesi diye manşetten verdiği bu demeç, Kore savaşının ABD’li Generali Walton Walker’e ait. Kendisi fotoğrafta Türk askerine madalya takarken görülüyor.

İşte Amerikalı generalin itiraf ettiği gibi, Amerikan askeri ölmesin diye 721 Türk askeri öldü, 171’i kayboldu, 243’ü esir oldu, 2143’ü yaralandı.
Dönemin iktidarları NATO’ya böyle kapıladılar ülkeyi. Komünizm en büyük korkularıydı. Anti-komünizm ülkeyi ABD müstemlekesi yaptı.
Şimdi ev sahipliği yaptığımız NATO Zirvesi'nin tarihe bir “savaş hazırlığı zirvesi” olarak geçeceğini düşünebiliriz. Tüm dünyayı Birinci Dünya Savaşı öncesinin siyasi, ekonomik ve askeri iklimine soktular. Savaşmak istiyorlar. Uluslararası tekellere ve burjuvaziye savaşarak kazandırmak arzusundalar.
Türkiye’nin bu zirveden ne aldığını ise sanıyorum en güzel özetleyen şey Uykusuz mizah dergisinin kapağındaki, Erdoğan’ı ellerinin üstünde havaya atıp tutan Trump’ın ve diğer liderlerin “En büyük asker bizim asker” diye bağırdıkları karikatürüdür.

Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.
Ülkeyi bu çılgınlıktan çıkaracak tek kuvvet, bağımsız, cumhuriyetçi ve eşitlikçi siyasi hattın toplumsallaşmasıdır. Zirve sırasında düzen siyasetinin A’dan Z’ye tüm çizgilerinin açık ya da çekingen NATO’culuğu bunun kanıtı sayılsın. Bunun diğer kanıtı da başta 5 Temmuz Pazar günü Kızılay’da olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında Amerikancılığa karşı sokağa çıkan, direnen komünistler, sosyalistler ve yurtseverlerdir.
Çünkü bizim için Amerikancılık yüz kızartıcı bir suçtur.
Ülkemizi bu suçun utancından mutlaka kurtaracağız.
/././
soL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder