***
Ankara – NATO, “ortak savunma” ve “güvenlik” söylemi altında 75 yıldır dünyanın en büyük emperyalist savaş ittifakı olarak faaliyet yürütüyor. Zirveler ve dışişleri bakanları toplantıları incelendiğinde ise gündemi daha fazla silahlanma, askeri harcamaların artırılması, yeni müdahale alanları ve emperyalist güçlerin çıkarlarının korunması oluşturuyor.
İlk zirvesini Aralık 1957’de Paris’te yapan ve şimdiye dek 36 zirve gerçekleştiren NATO, 1949-1989 aralığında 10 zirve, 1990-2020 aralığında 18 zirve düzenledi. 2021-2026 yılları arasında ise “güvenlik sınamaları” gerekçesiyle her yıl düzenli olarak toplanıyorlar.
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasının ardından ülkede gerçekleştirilen toplantılar da uluslararası krizlerin gölgesinde yapıldı. Darbeden yalnızca 25 gün önce Ankara’da düzenlenen 1960 dışişleri bakanları toplantısı, Irak işgalinden bir yıl sonra gerçekleştirilen 2004 İstanbul zirvesi ve bugün Ankara’da yapılan zirve… Her birinde NATO bölgesel stratejilerini güncelledi, Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü yeniden teyit etti ve savaş karşıtı gösteriler, NATO karşıtı eylemler iktidarların baskı ve saldırılarının hedefi haline geldi.
Türkiye’deki ilk NATO toplantısı
Türkiye’deki ilk NATO dışişleri bakanları toplantısı 2-3 Mayıs 1960’ta Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantıda Sovyetler Birliği’ne karşı ittifakın siyasi dayanışmasının güçlendirilmesi, nükleer caydırıcılık ve NATO’nun ‘güney kanadı’nın tahkim edilmesi öne çıkan başlıklar oldu. Türkiye’ye biçilen stratejik rol de bu toplantıda tekrar konuşuldu.
Toplantıdan günler önce ise Demokrat Partinin Tahkikat Komisyonuna karşı 28-29 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da başlayan öğrenci protestolarına polis müdahale etti; İstanbul Üniversitesi Öğrencisi Turan Emeksiz öldürüldü, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı. Ardından İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi.
1960’ta toplumsal muhalefetin odağında NATO değil, Demokrat Partinin baskıcı politikaları bulunuyordu. Kitlesel NATO karşıtı, antiemperyalist hareket ise ancak 1960’ların ikinci yarısında, öğrenci hareketinin yükselişi ve 6. Filo protestolarıyla görünür hale gelecekti.
İç siyasette karşı karşıya gelen Demokrat Parti ile CHP ise NATO üyeliği konusunda ortak bir çizgiyi paylaşıyordu. İsmet İnönü, DP’nin baskıcı uygulamalarını eleştirirken Türkiye’yi “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” olarak tanımlıyor; Menderes Hükümeti de Batı ittifakına bağlılığını sürdürüyordu. Nitekim toplantıdan yalnızca 25 gün sonra gerçekleşen 27 Mayıs darbesi NATO üyeliğini değiştirmedi. Darbe yönetimi de Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu aynen korudu.
Bu yönüyle 1960 Ankara dışişleri bakanları toplantısı, Türkiye’de hükümetlerin değişmesine rağmen NATO ile kurulan stratejik ilişkinin devlet politikası olarak sürdürüldüğünü gösteren ilk önemli eşiklerden biri oldu. Bu süreklilik, sonraki yıllarda Türkiye’de gerçekleşecek olan NATO toplantıları ve zirvelerinde de tekrar etti; ittifakın uluslararası kriz dönemlerinde Türkiye’ye yüklediği roller giderek arttı.
Soğuk Savaş boyunca değişmeyen rol
1960’ın ardından Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun diplomatik ve askeri merkezlerinden biri olmaya devam etti. 1967’de Ankara’da düzenlenen savunma bakanları toplantısı, Fransa’nın NATO’nun askeri komuta yapısından çekilmesi ve aynı yıl patlak veren Altı Gün Savaşı’nın ardından gerçekleştirildi. ABD’nin İsrail’i Ortadoğu’daki temel stratejik müttefiki olarak daha güçlü biçimde konumlandırdığı bu dönemde NATO da Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarını yeniden şekillendirirken Türkiye’nin jeostratejik önemini artırdı.
1980’de Ankara’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısı ise Ortadoğu’daki dengelerin değiştiği ve ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirmeye yöneldiği bir atmosferde yapıldı. NATO, Ortadoğu ve “güney kanadı “na ilişkin askeri stratejilerini tartışırken Türkiye, sermaye sınıfının 24 Ocak kararları ile hayata geçirmek istediği neoliberal dönüşüm, yükselen işçi hareketi ve toplumsal muhalefetle karşı karşıyaydı. Türkiye, 12 Eylül darbesine gidiyordu.
Bu atmosferde yapılan toplantının ardından yalnızca birkaç ay sonra yönetime el koyan askeri cunta, yalnızca muhalefeti ezmekle kalmadı; NATO üyeliğini ve Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu tartışmasız biçimde sürdürdü. Böylece darbe, sermayenin yeniden yapılandırılmasının ve NATO eksenli stratejilerin önündeki toplumsal direnci bastıran bir siyasal zemin işlevi gördü.
Dört yıl sonra, 1984’te İstanbul’da düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısı bu kez 12 Eylül rejiminin gölgesinde Avrupa’daki nükleer silahlanma ve Ortadoğu politikalarını konuştu.
NATO’nun yeni hedefi: Sınır ötesi müdahaleler
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun varlık gerekçesi de değişmeye başladı. Bu yeni dönemde Türkiye de yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı “güney kanadı” ülkesi değil, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’ya yönelik NATO operasyonlarının lojistik ve siyasi merkezlerinden biri haline geldi. İncirlik başta olmak üzere askerî üsler, Afganistan ve Irak’a yönelik operasyonlarda kritik rol oynarken, “terörle mücadele”, “kriz yönetimi” ve “insani müdahale” söylemleri bu yeni dönemin temel meşruiyet araçları olarak öne çıktı.
Bu dönüşümün simge toplantılarından biri, 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da düzenlenen NATO zirvesi oldu. İstanbul günler öncesinden abluka altına alındı; on binlerce polis görevlendirildi, savaş karşıtı gösterilere polis müdahale etti ve yüzlerce kişi gözaltına alındı.
ABD’nin Irak’ı işgalinden yalnızca bir yıl sonra gerçekleştirilen zirvede Afganistan’daki ISAF misyonunun genişletilmesi, Irak güvenlik güçlerinin eğitilmesi ve NATO’nun Körfez ülkeleriyle askeri iş birliğini öngören İstanbul iş birliği girişimi kararlaştırıldı. Böylece NATO, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa merkezli bir “savunma ittifakı” olmaktan çıkarak emperyalist müdahalelerin küresel koordinasyonunu sağlayan bir savaş örgüt olma yönündeki dönüşümünü İstanbul’da bir kez daha pekiştirdi.
Türkiye’nin NATO rotası değişmedi
Ankara’da bugün başlayan zirve, 1960’tan 2004’e uzanan çizgiyi sürdürüyor. NATO, her yeni kriz döneminde daha fazla silahlanmayı, askerî yığınağı ve bölgesel müdahaleleri planlarken; Türkiye ise bu stratejilerdeki rolünü yeniden teyit ediyor. Zirve öncesinde gerçekleştirilen gözaltılar, tutuklamalar ve fiili olağanüstü hâl uygulamaları, savaş politikalarının yalnızca sınırların ötesinde değil içeride de baskı rejimini tahkim ettiğini gösteriyor. Yetmiş yılı aşkın NATO üyeliğinin ortaya koyduğu tablo, değişen iktidarlara rağmen Türkiye’nin emperyalist ittifakın bölgesel politikalarındaki konumunun korunduğu; savaş politikalarının bedelinin ise her dönemde emekçilere, demokratik haklara ve kamusal kaynaklara kesilmesi oldu.
/././
Almanya savaşa, silah tekelleri kâra doymuyor! -Avrupa Gündemi - Evrensel-
Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta savaş kışkırtıcısı Almanya’daki silah tekellerinin yeni silah anlaşmaları, Fransa’da polise rahatça insan öldürme yetkisi veren yasa ve İngiltere’de aşırı sağcı Nigel Farage’ın istifasına dair tartışmalar var.
***
Almanya, Avrupa’da savaş hazırlığını en çok kışkırtan ülkelerin başında geliyor. Alman silah üreticileri de yalnızca yurt içindeki askeri yığınaktan değil, aynı zamanda Atlantik’in ötesindeki fırsatlardan da büyük kazançlar elde ediyor Kanada Başbakanı Mark Carney, hükümetinin on iki yeni denizaltının inşasına ilişkin sözleşmeyi Alman ThyssenKrupp Marine Systems’e (TKMS) verdiğini duyurdu. Junge Welt’ten seçtiğimiz yazıda da Brezilya ve Meksika’daki silah anlaşmalarına dikkat çekiliyor. Meksika’ya yapılan yasa dışı silah satışının nasıl silah şirketinin ve Alman devletinin kasasını şişirdiği aktarılıyor. Romanyalı Şair Paul Celan’ın toplama kamplarında yaşadıklarını anlattığı Ölüm Fügü şiirindeki “Ölüm Almanya kökenli bir ustadır” metaforu varlığını sürdürüyor. Alman silah tekelleri 2025 yılı sonuçlarından mutlu, 2026 yılında ise kârlarına kâr katacaklarından eminler.
Fransa Parlamentosu, polisin ölümcül güç kullanımını adeta dokunulmazlık zırhına kavuşturan tartışmalı yasa teklifini kabul etti. İktidar ve sağ partilerin desteğiyle geçirilen düzenleme, polislerin hesap vermesinin önünü daha da kapatıyor. İnsan hakları örgütleri ve muhalefet yasayı “öldürme ruhsatı” olarak tanımlarken, yasayla birlikte polis şiddeti normalleşecek ve cezasızlık düzeni kalıcı hale gelecek. En büyük bedeli ise yine Fransa’nın yoksul mahallelerinde yaşayan siyah ve Arap gençlerin ödeyeceği vurgulanıyor.
İngiltere’de aşırı sağcı Reform UK Partisi Lideri Nigel Farage, ülkenin son on yılına damga vuran en etkili sağ popülist figürlerden biri. Brexit kampanyasından (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını savunan kampanya) göç karşıtı söylemlere, Muhafazakar Parti üzerindeki baskısından Reform UK’nin yükselişine kadar Farage’ın etkisi çoğu zaman partisinin kurumsal gücünün ötesine geçti. Ancak son dönemde gündeme gelen mali skandallar (Farage’ın bazı zengin destekçilerden aldığı büyük miktardaki para), Farage’ı seçmenleri ve destekçileri nezdinde güven tazelemek için milletvekilliğinden istifa edip yeniden aday olacağı bir ara seçim sürecine sürükledi. İngiltere’de bir milletvekili istifa ettiğinde, öldüğünde ya da görevini sürdüremediğinde, temsil ettiği bölgede koltuğu doldurmak için ara seçim yapılıyor. Böylece mesele yalnızca Farage’ın siyasi geleceği değil, Reform UK’nin onsuz ne kadar ayakta kalabileceği sorusuna da dönüştü. The Guardian Yazarı Gaby Hinsliff, yazısında Farage’ın istifasını ve seçim bölgesi Clacton’da yapılacak ara seçimi, onun etrafında büyüyen bağış ve çıkar ilişkisi iddialarıyla birlikte değerlendiriyor.
Orada ölüm, burada kazanç -Niki Uhlmann / Junge Welt/Almanya
Günümüzde savaş, 1945’ten bu yana hiç olmadığı kadar yaygın. Etkisi ise geçmiştekiyle aynı: Luxemburg’un sözleriyle ifade edecek olursak: “Temettüler yükselir, proleterler düşer.” Şimdilik bu düşüşler çok uzaklarda gerçekleşiyor; dolayısıyla işler tıkırında işliyor ve iş yapma maliyetlerine çoktan dahil edilmiş olan suçlar nedeniyle -en fazla- ara sıra ödenen para cezalarıyla yetiniliyor.
Diehl şirketi salı günü finansal sonuçlarını açıkladı. Şirketin savunma alanındaki iştiraki Diehl Defence, kendisini “Güdümlü füzeler ve hava savunma sistemleri konusunda önde gelen bir sistem tedarikçisi” olarak tanımlıyor. Şirket, diğerlerinin yanı sıra “IRIS-T SLM” silah sistemini de üretiyor; ana şirket pazartesi günü yaptığı açıklamada, Federal Dışişleri Bakanı Dr. Johann Wadephul liderliğindeki iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyetin Güney Amerika ziyareti sırasında, bu sistemin Brezilya’da daha geniş çapta kullanılmasına yönelik bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Şirket salı günü yaptığı açıklamada, “Zorlu genel ekonomik koşullara rağmen Diehl Grubunun 2025 yılında da varlığını başarıyla sürdürdüğünü ve büyümeye devam ettiğini” belirterek, yıllık gelirinde bir önceki yıla kıyasla yüzde 15.4’lük devasa bir artışla 5.4 milyar avroya ulaşılmasını kutladı. Grup, içinde bulunduğumuz yıl için 6 milyar avroluk bir hedef belirlemiş durumda…
2025 yılı faaliyet raporuna göre, faaliyet kârı 460 milyon avrodan 703 milyon avroya yükseldi; bu da “2025 yılına dair öngörülerin tam anlamıyla gerçekleştiği” anlamına geliyor…
Heckler & Koch (HK) da salı günü düzenlenen yıllık genel kurul toplantısı sırasında, Meksika ile yaptığı yasa dışı silah anlaşmaları meselesini Alman devlet hazinesine 3.7 milyon avro aktararak kapattığıyla övündü. Federal Adalet Divanı 2021 yılında, Stuttgart Bölge Mahkemesinin Meksika’ya 4 bin 200 adet “HK G36” saldırı tüfeği ve aksesuarı sevkiyatının yasa dışı olduğuna dair kararını onamıştı. Silah üreticisi, 2006 ile 2009 yılları arasında, Alman makamlarından ihracat lisansı alabilmek amacıyla sevkiyatın varış noktası olarak yalnızca “kritik olmayan” bölgeleri göstermişti. Ancak HK’ye göre bu ödeme, yalnızca tutarı düşürmeye yönelik tüm hukuki yollar tüketildikten sonra yapılmıştı.
Dpa’nın haberine göre, yıllık genel kurul toplantısında eleştirel bir hissedar sıfatıyla Alman Barış Derneğini temsil eden Jürgen Grässlin, bu geciktirme taktiklerini “Yıllık yüz milyonlarca avro gelir elde eden ve yüksek kârlılığa sahip bir şirket için gülünç ve utanç verici” olarak nitelendirdi. Şirketin “her bir avro için” pazarlık yapması, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne olan bağlılık iddiasıyla çelişiyor. Eleştirel hissedarlara göre HK, silahlarının yol açtığı sonuçları telafi etmek için çok daha fazla kaynak ayırmalıdır. Sundukları önergelerden biri, “Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu tarafından ortaya konulan kâr payı teklifinin” aşırı olduğunu belirtiyor: “Net kârın büyük bir kısmı, Heckler & Koch silahlarının çatışma bölgelerinde kullanılmasından kaynaklanan zararların telafisine ve bu zararların önlenmesine yönelik tedbirler için kullanılmalıdır.”
Söz konusu zararlar iyi belgelenmiş durumdadır; nitekim -en çok ihraç edilen ürünlerden biri olan “HK SFP9” gibi- hafif silahlar, “Kolayca el değiştirebildikleri, yasa dışı yollarla ticareti yapılabildiği ve on yıllar boyunca kullanılabildiği” için “dünya genelinde siviller açısından en ölümcül silah sistemleri arasında” yer almaktadır. Bu silahlar, örneğin Sudan’da sıklıkla kullanılmaktadır.
Bunun yanı sıra, Yönetim Kurulunun faaliyetlerinin resmen onaylanmasına karşı çıkan bir başka önerge, grubun devlet kurumlarıyla yaptığı sözleşmelerden yalnızca beş milyon avro kazanmasına karşılık, ABD sivil ateşli silahlar pazarında yaklaşık 100 milyon avro gelir elde etmiş olmasını eleştiriyor. Önerge, HK’nin pazarlama faaliyetlerinin “Ateşli silahların sahiplerini daha güvende kıldığı ve yalnızca kişisel meşru müdafaa amacı taşıdığı yönündeki tehlikeli efsaneyi beslemeye devam ettiğini” savunuyor. Kanıtlanmış gerçekler ise tam tersini, yani silah taşımanın “cinayet, intihar veya kazara yaralanma riskini” artırdığını ortaya koyuyor: “Ateşli silah taşıyan biri tarafından korunduğunu belirtenlerin sayısına kıyasla, ateşli silahlı birinin mağduru olduğunu bildirenlerin sayısı dokuz kat daha fazladır.” Silah endüstrisi, özünde ölüm üzerine kurulu bir ticari faaliyettir ve güvenlikle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Sorgulamayan hissedarlar da oylarını ölümden yana kullanmış olacaktır.
Çeviren: Semra Çelik
Fransa’da polise kalkan- halka tehdit: ‘Öldürme ruhsatı’ tartışması
Humanité - Başyazı/Fransa
Fransa Meclisi, 7 Temmuz Salı günü, Cumhuriyetçiler Partisi (LR) tarafından sunulan ve polislerin görev silahlarını kullandıkları durumlarda “meşru müdafaa karinesi” getirilmesini öngören yasa teklifini kabul etti. Sol partiler ve mağdur haklarını savunan dernekler, polise fiilen bir “öldürme ruhsatı” verildiğini belirterek bunun tarihi bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor.
Oylamanın ardından, polis kurşunları sonucu hayatını kaybedenlerin ailelerini temsil eden kolektiflerin üyeleri, Meclis genel kurul salonundan “Adalet yoksa barış da yok!” sloganını attı. Yasa teklifinin temel düzenlemesi, aşırı sağcı Jean-Marie Le Pen’in uzun yıllardır savunduğu tarihi fikirlerden biriydi. (Polis şiddetinin son bulması için mücadele eden) Adama Kolektifi üyelerinden biri de Meclis görevlileri tarafından salondan çıkarıldı. Daha sonra Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Milletvekili Aymeric Caron, “En mide bulandırıcı olan, locada bulunan ve polis tarafından öldürülen gençlerin aileleriyle alay eden ve onları provoke eden (aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi) RN milletvekilleriydi” diyerek tepki gösterdi.
Aşırı sağ açısından kutlama yapmak için yeterince neden vardı. Polislerin görev silahlarını kullandıkları durumlarda “meşru müdafaa karinesi” getirilmesini öngören Cumhuriyetçiler (LR) yasa teklifi, 7 Temmuz Salı günü Ulusal Birlik (RN), Cumhuriyetçiler (LR) ve Macron yanlısı milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi. Toplam 313 milletvekili yasa lehinde oy kullandı.
Yasaya uygun hareket edildiği varsayımı
Sol partilerin polise “öldürme ruhsatı” verdiğini savundukları yasa teklifine sundukları değişiklik önergeleri karşısında hükümet, “blok oylama” yöntemini devreye soktu. Bu düzenleme, milletvekillerinin değişiklik önergelerini oylamasını engelliyor. Oylamanın ardından İçişleri Bakanı Laurent Nunez, yaptığını bu dayatmayı savunmayı sürdürerek tepkileri de “fantezi” olarak nitelendirdi…
Hauts-de-Seine Milletvekili ve Komünist Parti Üyesi Elsa Faucillon, Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, kabul edilen metni kınayarak bunun “Yalnızca hukukumuzda değil, aynı zamanda adalet arayacak insanların bedenlerinde ve gözyaşlarında da iz bırakacağını” söyledi. Milletvekili daha sonra polis tarafından öldürülen Nahel, Souheil, Adama, Olivio Gomes ve gerçeğin ortaya çıkması için mücadele etmek zorunda kalan tüm aileleri andı.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Lideri Jean-Luc Mélenchon, YouTube kanalında yayımladığı videoda yaşananları tarihi bir kırılma olarak değerlendirerek şöyle konuştu: “Dünyanın hiçbir ülkesinde, örneğin kaçmaya çalışan bir suçluya ölüm cezası uygulanmasını öngören bir yasa yoktur. Böyle bir şey yok. Öyleyse neden Fransa’da olsun? Üstelik bu karar, yalnızca görev silahını taşıyan tek bir kişinin takdirine bırakılıyor.” Sosyalist Parti Birinci Sekreteri Olivier Faure da bunun “Hukuk devletimiz açısından muazzam bir gerileme” olduğunu belirtti. Seine-Saint-Denis Milletvekili Clémentine Autain ise bunun “Sağın farklı kesimleri arasındaki ittifakta en kötü yönde atılmış yeni bir adım” olduğunu ifade etti…
Çeviren: Eren Can
Farage uçurumun eşiğinde, ama giderse İşçi Partisi rahat bir nefes almayacak -Gaby Hinsliff/The Guardian/İngiltere-
Hiçbir siyasetçi partisinden büyük değildir. Ne kadar parlak parlıyor olursanız olun, yarın yerinize bir başkasının geçirilemeyeceği kadar vazgeçilmez değilsinizdir; en azından genel kabul böyledir. Ama İngiliz siyasetinde teamüllerin pek işlemediği bir adam var; Nigel Farage’ı şimdi kuşatan çok sayıdaki finansman skandalının İngiltere siyaseti açısından böylesine bir dönüm noktası olmasının nedeni de bu. Çünkü onsuz -eğer iş gerçekten bir gün oraya varırsa- Reform UK’den geriye tam olarak ne kalır?
Parlamento standartları komiseri, Guardian’ın ortaya çıkardığı üzere Farage’ın İngiliz-Taylandlı kripto milyarderi Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlini beyan edip etmemesi gerektiğine dair henüz karar vermiş değil. Üstelik Farage’ın, ABD’de elektronik dolandırıcılıktan hapis yatmış, uzun süredir yakınındaki isimlerden “Posh George” Cottrell’dan (“posh”, İngilizcede üst sınıf, zengin, aristokrat ya da elit tavırlı kişiler için kullanılan bir ifade) aldığı iddia edilen ek paralar konusunda da henüz bir karar yok. Kayıtlara geçmesi açısından, Farage kuralları çiğnemediğinde ısrar ediyor; çünkü o sırada aktif siyasette olmadığını söylüyor. Ancak Cottrell’dan gelen paranın bir kısmının Farage’ın sosyal medya faaliyetlerini güçlendirmek üzere personele harcandığı iddia ediliyor ve milletvekilleri, seçilmeden önceki bir yıl içinde kişisel olmayan nitelikteki kayda değer menfaatleri beyan etmekle yükümlü…
Reform’un milyonlarca seçmeni, liderleri utanç verici bir şekilde koltuğundan edilse de ya da siyaseti bırakıp şansını Washington’da denemeyi seçse de bir anda buharlaşıp yok olmayacaktır. Gerçek inananlar paranın nereden geldiğini pek umursamaz, en azından küçük tekneler meselesini (göçmenler) umursadıkları kadar değil. Üstelik Farage’ın bu kadar ustalıkla yönlendirdiği düzen karşıtı öfke, nihayetinde kendisine başka bir çıkış yolu bulacak kadar derin. Ama Farage olmadan bu öfkenin aynı seçimsel bütünlüğe sahip biçimi alması pek olası görünmüyor. İngiltere sağında onun yaptığını tam olarak onun gibi yapabilecek başka kimse yok. Böyle bir hakimiyet ise beraberinde beklenmedik bir kırılganlık getiriyor.
Farage, siyasi girişimlerini uzun süredir esasen kişisel mülkü gibi yönetti. 62 yaşına gelmişken hiçbir halef yetiştirmedi; hatta potansiyel veliahtlara birer tehdit gibi davrandı. O, büyük bağışları koparabilecek tek sert sağ figür olmaya devam ediyor, üstelik görünen o ki bu bağışlar sanıldığından çok daha fazlaymış. Robert Jenrick (Muhafazakar Partinin sağ kanadında yer alan eski bakan) ya da Zia Yusuf’un (Reform UK’nin önde gelen isimlerinden biri) ilham veremeyeceği türden, neredeyse kült benzeri bir bağlılık yaratabilen tek kişi de o. Ama en önemlisi, Reform gibi bir projeyi daha önce kendisini saygın muhafazakar seçmen olarak gören insanlara satabilecek hafifliğe, rahatlığa ve yüzeysel cana yakınlığa sahip tek kişi o. Farage’ın kaybı, Reform için gecenin sonunda yapış yapış halılı yerel bir gece kulübünde ışıkların yanmasına ve bira gözlüğünün bir anda çıkmasına benzerdi.
Bu, (istifa eden Başbakan) Keir Starmer için buruk bir an olabilir; zira iktidarda biraz daha uzun kalabilseydi düşmanlarının cesetlerinin nehirden aşağı süzülüşünü görebileceğini düşünerek hayıflanabilir. Ama geçmiş iki yılın hayal kırıklıklarının yükünü taşımayan, yepyeni ve pırıl pırıl bir İşçi Partisi liderinin göreve gelmesi için inanılmaz derecede şanslı bir zaman olurdu.
Farage dışında herhangi bir liderlik altında Reform, onun kaçınmaya çalıştığı bölücü tercihle neredeyse kesin olarak yüzleşmek zorunda kalırdı: Rupert Lowe’un sert sağcı Restore Britain partisinin peşinden dar bir seçim çıkmazına doğru mu gidecek, yoksa İngiltere sağının daha ana akım kesiminin baskın partisi olmaya mı çalışacak? Hangisi kazanırsa kazansın süreç dağınık olur ve kazanana Reform desteğinin bir kısmına mal olabilir. Bundan asıl kazançlı çıkacak kişi (Muhafazakar Parti Lideri) Kemi Badenoch olurdu; çünkü Reform’un yeni destekçilerinin büyük bölümü ve nispeten becerikli milletvekillerinin çoğu zaten onun tarafından kopup gelmişti. Yine de bunun İşçi Partisinin moraline sağlayacağı katkı küçümsenemez.
Peki, “öcü” korkusundan kurtulmuş bir İşçi Partisi hükümeti neye benzerdi? Yeniden seçilmek için yalnızca Reform’u dışarıda tutmak adına İşçi Partisine oy verilmesi gerektiğini savunmak yerine, kendi başarıları üzerinden bir gerekçe sunmak zorunda kalırdı. Bu da göründüğü kadar kolay olmak zorunda değil. Andy Burnham (İşçi Partisinin muhtemel yeni lideri) son yıllarda Manchester’da kapı kapı dolaşırken sadık İşçi Partisi seçmenleri arasında bile göç kontrolünün siyasi önemini anlayacak kadar çok şey duymuş biri. Bu nedenle, Farage’ın sonunun gelmesinin, daha liberal eğilimli seçim bölgelerine sahip İşçi Partisi milletvekillerinin nefret ettikleri bütün o konulardan vazgeçebilecekleri anlamına gelmediğine onları ikna etmekte zorlanabilir. Ayrıca, Reform’un yüzde 30’dan fazla oy almasının dar bölge seçim sistemi altında ne anlama gelebileceği korkusu ortadan kalkarsa, bazı İşçi Partisi milletvekillerini uzun süredir savunduğu seçim reformuna ikna etmekte de daha fazla zorlanabilir…
En azından iki şey açık. Birincisi, siyasette işler hâlâ bir anda tersine dönebilir. Durdurulamaz gibi görünen güçler, beklenmedik şekilde yerinden oynatılamaz nesnelere çarpabilir. Tamamen yok olduğu sanılan şeyler -tüm kusurlarına rağmen İşçi Partisinin yön bulmasını mevcut çok partili Jenga oyunundan kuşkusuz daha kolay kılan iki partili siyaset sistemi de dahil- zaman zaman yeniden canlanabilir. Hiçbir şey göründüğü kadar taşa kazınmış değildir.
İkincisi ise, iç rahatlatıcı biçimde, İngiltere’de demokratik hesap verebilirliğin çarkları yavaş dönse de tamamen yerinden çıkmış değiller. Henüz popülist liderlerin kendilerini hukukun üstünde görebildiği, gazetelerin başka tarafa bakmaya zorlanabildiği ya da denetimin hiçbir anlam taşımadığı türden bir ülke değiliz. Başka hiçbir şey yoksa bile, bu sürdüğü sürece bunun kıymetini bilin.
Çeviren: Dış Haberler Servisi
/././
Bu kadar savaş aletini ne yapacağız?-Kaan Biçici-
NATO Zirvesi'nde savaş bütçeleri büyütülürken, milyarlarca dolarlık silahların gelecekte ne olacağı sorusu gündemde. Tarih ve doğa gösteriyor; bugünün ölüm makineleri, yarının çorba tencerelerine ve saksılarına dönüşebilir.
***
İnsanlığın birikimi keşke sadece düşünsel, bilimsel ya da sanatsal oluyor olsaydı. Kişi başına düşen mühimmat miktarında da artış yaşanıyor. Ankara’daki NATO zirvesinden tam da tahmin ettiğimiz gibi kararlar çıktı: Savaş bütçeleri büyüyecek, silah tekellerine milyarlarca dolar akıtılacak, Ukrayna’ya 70 milyar avroluk yeni mühimmat yollanacak… Dünyanın savaş aletlerinin kullanılmasıyla koca bir cehenneme çevrilmesi gibi kullanılmadığında da koca bir cephaneye çevrilmesi demek oluyor bu. Savaş çıksa da çıkmasa da eninde sonunda elimizde kalacak ve paslanacak bu kadar savaş aletiyle, sahiden gelecekte ne yapacağız? Dünyada savaşın ortadan kalkacağı muhtemel bir gelecekte bile bunları nereye gömeceğiz? İnsan mezarlıklarını boşaltıp savaş aletleri mezarlıkları yapmak mı, işe yaramaz. Toprak kusacaktır. Ne o halde?
En distopik olana önden yol verelim ki biraz önümüz açılsın. Savaşın ve savaşa sürükleyenlerin “mutlak zaferiyle” gelen küresel kıyamet; felakete sürüklenmiş ağacın yeşiline dair hiçbir şey barındırmayan bir dünya. Mad Max’teki gibi metal yığınlarından yapılmış koca yapılar… Bir barınma ihtiyacını da çözmek üzere değil olağanlaşmış savaş halinin yapıları olabilirler. Ya da başka bir akıllı yaşam formu dünyaya gelmiş olsun; bu devasa savaş aleti hangarlarını, okyanus altındaki nükleer denizaltı çöplüklerini görse muhtemelen şöyle düşünecektir: “Bu canlı formu galiba çeliğe tapıyor.”
Savaş aletleri, insanlığın ürettiği diğer tüm nesnelerden temel bir noktada ayrılır: Onlar, daha fabrikadan çıktıkları an yok olmak ya da yok etmek üzere tasarlanmış, ömürleri kendi imhalarına endeksli araçlardır. Orta Çağ simyacıları değersiz metalleri altına dönüştürmeye nasıl çalıştıysa “savaş simyacıları” da tam tersini yapıyor; insanın emeğini, bütçesini, zamanını ve geleceğini çalıp, değersiz, paslanmaya mahkum, tek işleyişi yok etmek olan bir çeliğe dönüştürüyorlar. Ancak doğanın da tarihin de kendi simyası var.
Doğanın simyası meselesiyle ekolojik tahribat meselesini birlikte düşünmek gerek. Bir tarafıyla bugün bunlara yol açmış olan “bilimin” gelecekte sahici işleviyle bu savaş aletlerinin dönüştürülmesinin yollarını arayacağını kabul edelim. Ancak bir yandan da insanın feraseti gibi doğanın da “ferasetine” güvenelim. Doğadan isimlerini (ç)aldıkları o “Leopardlar” metal çöplüğüne döndüğünde belki de gerçek leoparların yuvası haline gelebilecekler. Falconlar belki de gökyüzünde süzülen gerçek şahinlerin pislediği birer paslı tünek haline gelecekler.
Kore DMZ bölgesi, en ağır silahlandırılmış engellerin ve dikenlerin olduğu bölgeyken 70 seneyi aşkın sürede el değmemiş vahşi yaşam koridoru haline geldi. İnsanların birbirini öldürmek için kurduğu barikatlar nesli tükenmekte olan hayvanlara ya da binlerce bitki türüne sığınak oldu. Ya da mühimmat yüklü askeri kargo gemilerinin batıkları bugün deniz altında devasa yapay resiflere dönüştü. İçindeki tanklar ve tüfekler şu an rengarenk mercanların, balıkların ve deniz canlılarının yuvası. Dün gözlük camı üreten taşeronlar nasıl bir gecede kokpit camı imalatına geçebildiyse; o kokpit camından günü geldiğinde çok güzel bir akvaryum da yapılacaktır. İnsan elinden çıkıp denizin dibine gömüldüğünde diğer canlılara “hizmet eder” hale gelebiliyorlar ancak.
Tarihten örnekler
Bir de “tarihin simyasının” görülebileceği tarihsel örnekler var tabii, onlardan da faydalanmak gerek. İkinci Dünya Savaşı sonrası çöller ve kıyılar uçak ve miğfer çöplüğüne dönmüştü. Libya ve Mısır’daki bedevilerle İtalya’da ya da Yunanistan’da insanlar terk edilmiş tank paletlerinden saban yaptılar. Uçak gövdelerinden ev çatısı, bombaların boş kovanlarından su kovası ve çiçek saksısı… Ölümün araçlarından yaşamın araçlarına çok hızlı bir geçiş; olması gereken.
Kamboçya ve Vietnam’da milyonlarca patlamamış mühimmat toplandı. Buralardaki topluluklar da bomba kalıntılarından elde ettikleri metalleri eriterek kaşık, çatal ya da hediyelik eşya yaptılar. Savaş niyetiyle yapılmış yapılar ya da mühimmat depoları da nasibini aldı bu “yaşamsallaştırma” girişiminden; nükleer füze siloları ya da sığınaklar nemli, karanlık ve sabit ısılı yapıları sayesinde mantar yetiştiriciliğinin yapıldığı ya da topraksız tarımın denendiği tesislere dönüştürüldü. Isısı bu derece bir şeyler yetiştirmeye uygun olmayanlar da kafe, dövme stüdyosu ya da depo olup hayata dahil edildi.
Daha biçimiyle bile işlevselliğe açık üretilenler de var nasılsa. 1945’te Nazilerin yenilmesiyle Almanya’da milyonlarca çelik miğferin (Stahlhelm) ne yapılacağı sorunu ortaya çıkmıştı. Savaş sonrası gelen muazzam kıtlık ve ham madde eksikliği gibi sebeplerle de birleşince fabrikalardaki bu miğferler ters çevrilip delikler açılarak mutfak süzgecine ya da çorba tenceresine dönüştürüldü. Daha da güzeli çocuklar ve savaş ilişkisine sanatsal bir müdahale gibi çocuk lazımlığı da miğferin dönüştürüldüğü malzemelerdendi.
Şu da şimdiden kulağa hoş geliyor tabii; bir yerlerde mühendisler gece gündüz çalışıp milyarlarca dolarlık bütçeyle öyle bir alaşım geliştiriyorlar ki tank mermisinin delemeyeceği zırh üretilsin. Sonra o zırh atıl kalıyor, eritilip tencere yapılıyor. O tencerede kuru fasulye pişiyor. Mühendislik dehasının, milyar dolarlık bütçelerin ulaştığı nihai zirve kuru fasulyenin lokum gibi pişmesi. Afiyet olsun.
DIY (Kendin yap) alışkanlığı ya da rüstik dekorasyon için değerlendirilmek üzere de kullanılabilir belki. Geleceğin video başlıklarını şimdiden tahmin etmek zor değil: “Eski Obüs Namlusundan Evde Pratik Rustik Kitaplık Yapımı”, “F-35 Kanadından Yemek Masası Tasarımı” ya da “Tank Paletini Nasıl Kullanabilirsiniz: 10 Harika Fikir”. Keşke renk kartelasını da biraz daha geniş tutsalardı, askeri yeşil her salona uymuyor.
Ya da bit pazarlarında yine çeşitli önerilerle satışa sunulabilirler. “Az kullanılmış, içi temizlenmiş akıllı füze başlığı (mikroçiplerinden arındırıldı), harika bir retro şemsiyelik veya salon bitkileri için saksı olur.” Ya da “İHA/SİHA kanadı, rüzgarı kesmesi için bir paravan ya da üzerine bir minder atıp uzanmalık bir divan için idealdir,” ilanı.
Roma’nın lejyonlarının zırhlarından hediyelik eşyaya
Savaş anıtları yapmak da ilk akla gelen hallerden olabilir. Ama bu sefer hamasete yer yok. Napolyon’un Austerlitz Savaşı’ndan sonra savaşı anmak için Avusturya ve Rus ordusundan ele geçirdiği bronz topları eritip Paris’in göbeğine diktirdiği Vendome Sütunu tarihteki yalnız örneklerden kalsın. Böyle “hamasi anıtsal” olmasa da turistik hale getirilecek birkaç kalıntı da işlevsel olabilir. Bir rehber eşliğinde gezilecek rotalarda denk gelinecek birkaç “eser”; “Zamanında milyarca harcanan bir savunma sistemi; şimdi ise çocukların içerisinden kayarak çıktığı bir kaydırak, aynı zamanda burada yaşayanlar da çamaşırlarını asmak için de kullanıyorlar.” Ya da uyarılar bile gösterecek ne olduklarını; “Lütfen füze rampasının üzerine tırmanıp fotoğraf çekilirken dikkat edin paslı demirler tehlikeli olabilir.” Bugün milyarlarca anlaşmalara imza atan savaş lordlarının takındığı ciddiyet fetişizmini, geleceğin hafifmeşrep turizm kültürüne teslim etmekten daha iyi bir intikam olamaz herhalde.
Roma’nın o yenilmez lejyonlarının zırhları bugün müzelerde sergilenen paslı hediyelik eşyalardan ibaret. “Zirvelerde” övünülerek pay edilmiş bütçelerle gelecek çelik yığınları böyle bir kaderi bile paylaşamayacak. Müze bile olamayacak, bitpazarlarında satılacak. Doğa da tarih de bize gösteriyor; kodamanlar ne kadar büyük ordular hayal ederse etsinler, insanlık savaş aletlerinden sonunda bir su kovası ya da saksı yapmanın yolunu bulacaktır.
***
İnsanlığın birikimi keşke sadece düşünsel, bilimsel ya da sanatsal oluyor olsaydı. Kişi başına düşen mühimmat miktarında da artış yaşanıyor. Ankara’daki NATO zirvesinden tam da tahmin ettiğimiz gibi kararlar çıktı: Savaş bütçeleri büyüyecek, silah tekellerine milyarlarca dolar akıtılacak, Ukrayna’ya 70 milyar avroluk yeni mühimmat yollanacak… Dünyanın savaş aletlerinin kullanılmasıyla koca bir cehenneme çevrilmesi gibi kullanılmadığında da koca bir cephaneye çevrilmesi demek oluyor bu. Savaş çıksa da çıkmasa da eninde sonunda elimizde kalacak ve paslanacak bu kadar savaş aletiyle, sahiden gelecekte ne yapacağız? Dünyada savaşın ortadan kalkacağı muhtemel bir gelecekte bile bunları nereye gömeceğiz? İnsan mezarlıklarını boşaltıp savaş aletleri mezarlıkları yapmak mı, işe yaramaz. Toprak kusacaktır. Ne o halde?
En distopik olana önden yol verelim ki biraz önümüz açılsın. Savaşın ve savaşa sürükleyenlerin “mutlak zaferiyle” gelen küresel kıyamet; felakete sürüklenmiş ağacın yeşiline dair hiçbir şey barındırmayan bir dünya. Mad Max’teki gibi metal yığınlarından yapılmış koca yapılar… Bir barınma ihtiyacını da çözmek üzere değil olağanlaşmış savaş halinin yapıları olabilirler. Ya da başka bir akıllı yaşam formu dünyaya gelmiş olsun; bu devasa savaş aleti hangarlarını, okyanus altındaki nükleer denizaltı çöplüklerini görse muhtemelen şöyle düşünecektir: “Bu canlı formu galiba çeliğe tapıyor.”
Savaş aletleri, insanlığın ürettiği diğer tüm nesnelerden temel bir noktada ayrılır: Onlar, daha fabrikadan çıktıkları an yok olmak ya da yok etmek üzere tasarlanmış, ömürleri kendi imhalarına endeksli araçlardır. Orta Çağ simyacıları değersiz metalleri altına dönüştürmeye nasıl çalıştıysa “savaş simyacıları” da tam tersini yapıyor; insanın emeğini, bütçesini, zamanını ve geleceğini çalıp, değersiz, paslanmaya mahkum, tek işleyişi yok etmek olan bir çeliğe dönüştürüyorlar. Ancak doğanın da tarihin de kendi simyası var.
Doğanın simyası meselesiyle ekolojik tahribat meselesini birlikte düşünmek gerek. Bir tarafıyla bugün bunlara yol açmış olan “bilimin” gelecekte sahici işleviyle bu savaş aletlerinin dönüştürülmesinin yollarını arayacağını kabul edelim. Ancak bir yandan da insanın feraseti gibi doğanın da “ferasetine” güvenelim. Doğadan isimlerini (ç)aldıkları o “Leopardlar” metal çöplüğüne döndüğünde belki de gerçek leoparların yuvası haline gelebilecekler. Falconlar belki de gökyüzünde süzülen gerçek şahinlerin pislediği birer paslı tünek haline gelecekler.
Kore DMZ bölgesi, en ağır silahlandırılmış engellerin ve dikenlerin olduğu bölgeyken 70 seneyi aşkın sürede el değmemiş vahşi yaşam koridoru haline geldi. İnsanların birbirini öldürmek için kurduğu barikatlar nesli tükenmekte olan hayvanlara ya da binlerce bitki türüne sığınak oldu. Ya da mühimmat yüklü askeri kargo gemilerinin batıkları bugün deniz altında devasa yapay resiflere dönüştü. İçindeki tanklar ve tüfekler şu an rengarenk mercanların, balıkların ve deniz canlılarının yuvası. Dün gözlük camı üreten taşeronlar nasıl bir gecede kokpit camı imalatına geçebildiyse; o kokpit camından günü geldiğinde çok güzel bir akvaryum da yapılacaktır. İnsan elinden çıkıp denizin dibine gömüldüğünde diğer canlılara “hizmet eder” hale gelebiliyorlar ancak.
Tarihten örnekler
Bir de “tarihin simyasının” görülebileceği tarihsel örnekler var tabii, onlardan da faydalanmak gerek. İkinci Dünya Savaşı sonrası çöller ve kıyılar uçak ve miğfer çöplüğüne dönmüştü. Libya ve Mısır’daki bedevilerle İtalya’da ya da Yunanistan’da insanlar terk edilmiş tank paletlerinden saban yaptılar. Uçak gövdelerinden ev çatısı, bombaların boş kovanlarından su kovası ve çiçek saksısı… Ölümün araçlarından yaşamın araçlarına çok hızlı bir geçiş; olması gereken.
Kamboçya ve Vietnam’da milyonlarca patlamamış mühimmat toplandı. Buralardaki topluluklar da bomba kalıntılarından elde ettikleri metalleri eriterek kaşık, çatal ya da hediyelik eşya yaptılar. Savaş niyetiyle yapılmış yapılar ya da mühimmat depoları da nasibini aldı bu “yaşamsallaştırma” girişiminden; nükleer füze siloları ya da sığınaklar nemli, karanlık ve sabit ısılı yapıları sayesinde mantar yetiştiriciliğinin yapıldığı ya da topraksız tarımın denendiği tesislere dönüştürüldü. Isısı bu derece bir şeyler yetiştirmeye uygun olmayanlar da kafe, dövme stüdyosu ya da depo olup hayata dahil edildi.
Daha biçimiyle bile işlevselliğe açık üretilenler de var nasılsa. 1945’te Nazilerin yenilmesiyle Almanya’da milyonlarca çelik miğferin (Stahlhelm) ne yapılacağı sorunu ortaya çıkmıştı. Savaş sonrası gelen muazzam kıtlık ve ham madde eksikliği gibi sebeplerle de birleşince fabrikalardaki bu miğferler ters çevrilip delikler açılarak mutfak süzgecine ya da çorba tenceresine dönüştürüldü. Daha da güzeli çocuklar ve savaş ilişkisine sanatsal bir müdahale gibi çocuk lazımlığı da miğferin dönüştürüldüğü malzemelerdendi.
Şu da şimdiden kulağa hoş geliyor tabii; bir yerlerde mühendisler gece gündüz çalışıp milyarlarca dolarlık bütçeyle öyle bir alaşım geliştiriyorlar ki tank mermisinin delemeyeceği zırh üretilsin. Sonra o zırh atıl kalıyor, eritilip tencere yapılıyor. O tencerede kuru fasulye pişiyor. Mühendislik dehasının, milyar dolarlık bütçelerin ulaştığı nihai zirve kuru fasulyenin lokum gibi pişmesi. Afiyet olsun.
DIY (Kendin yap) alışkanlığı ya da rüstik dekorasyon için değerlendirilmek üzere de kullanılabilir belki. Geleceğin video başlıklarını şimdiden tahmin etmek zor değil: “Eski Obüs Namlusundan Evde Pratik Rustik Kitaplık Yapımı”, “F-35 Kanadından Yemek Masası Tasarımı” ya da “Tank Paletini Nasıl Kullanabilirsiniz: 10 Harika Fikir”. Keşke renk kartelasını da biraz daha geniş tutsalardı, askeri yeşil her salona uymuyor.
Ya da bit pazarlarında yine çeşitli önerilerle satışa sunulabilirler. “Az kullanılmış, içi temizlenmiş akıllı füze başlığı (mikroçiplerinden arındırıldı), harika bir retro şemsiyelik veya salon bitkileri için saksı olur.” Ya da “İHA/SİHA kanadı, rüzgarı kesmesi için bir paravan ya da üzerine bir minder atıp uzanmalık bir divan için idealdir,” ilanı.
Roma’nın lejyonlarının zırhlarından hediyelik eşyaya
Savaş anıtları yapmak da ilk akla gelen hallerden olabilir. Ama bu sefer hamasete yer yok. Napolyon’un Austerlitz Savaşı’ndan sonra savaşı anmak için Avusturya ve Rus ordusundan ele geçirdiği bronz topları eritip Paris’in göbeğine diktirdiği Vendome Sütunu tarihteki yalnız örneklerden kalsın. Böyle “hamasi anıtsal” olmasa da turistik hale getirilecek birkaç kalıntı da işlevsel olabilir. Bir rehber eşliğinde gezilecek rotalarda denk gelinecek birkaç “eser”; “Zamanında milyarca harcanan bir savunma sistemi; şimdi ise çocukların içerisinden kayarak çıktığı bir kaydırak, aynı zamanda burada yaşayanlar da çamaşırlarını asmak için de kullanıyorlar.” Ya da uyarılar bile gösterecek ne olduklarını; “Lütfen füze rampasının üzerine tırmanıp fotoğraf çekilirken dikkat edin paslı demirler tehlikeli olabilir.” Bugün milyarlarca anlaşmalara imza atan savaş lordlarının takındığı ciddiyet fetişizmini, geleceğin hafifmeşrep turizm kültürüne teslim etmekten daha iyi bir intikam olamaz herhalde.
Roma’nın o yenilmez lejyonlarının zırhları bugün müzelerde sergilenen paslı hediyelik eşyalardan ibaret. “Zirvelerde” övünülerek pay edilmiş bütçelerle gelecek çelik yığınları böyle bir kaderi bile paylaşamayacak. Müze bile olamayacak, bitpazarlarında satılacak. Doğa da tarih de bize gösteriyor; kodamanlar ne kadar büyük ordular hayal ederse etsinler, insanlık savaş aletlerinden sonunda bir su kovası ya da saksı yapmanın yolunu bulacaktır.
Faşizm ve savaş koşullarında sanat: Rejim propagandasının estetik makyajı -Zeynep Algedik-
Savaşlar ve faşist rejimler yalnızca siyaseti değil, sanatı da dönüştürdü. Sanat Tarihçisi Osman Erden, Nazi Almanya’sından günümüz Türkiye’sine uzanan örneklerle estetiğin savaşın propaganda aracı olarak nasıl kullanıldığını anlatıyor.Madencilik Sanat Galerisi’nde sergilenen kabartmalı heykel, Gemini Koleksiyonu | Fotoğraf: Mike Bird/Pexels
***
Ankara – Savaşlar ve faşist rejimler, yalnızca toplumların siyasal ve toplumsal yapısını değil, sanatın üretim koşullarını ve sanatçıların aldığı tutumları da etkiledi. Peki, son yüzyılın bu deneyimleri bugün sanat ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl anlamamıza yardımcı oluyor? Sanat Tarihçisi Osman Erden ile savaşın ve faşizmin ‘estetiğini’ konuştuk.
20. yüzyılın başından bu yana yaşanan savaşlar ve faşist rejimler, sanatçıların çalışma koşullarını ve tercihlerini nasıl değiştirdi? Bu dönüşümün Türkiye’deki karşılıklarını nasıl gözlemleyebiliriz?
I. Dünya Savaşı’ndan önce uzun bir süre barış içinde yaşayan Avrupa’da farklı coğrafyalardan gelen sanatçılar çeşitli kentlerde bir araya gelerek kozmopolit ortamlar yaratmış, aralarında verimli sonuçlar doğuracak etkileşimlere girerek yeni, özgün akımlar ortaya koymuştur. Savaşın çıkmasıyla bu ortamın bozulduğu görülür. Totaliter rejimlerin sanat ile olan ilişkisine dair en çarpıcı örnek Nazi Almanya’sıdır. Nasyonal sosyalist iktidar, Almanya’da modern sanatı ortadan kaldırmaya çalışmış, bu alanda üretim yapan sanatçılara baskı kurmuş, Yahudi olanları katletmiş, olmayanların sanat üretmelerine engel olmuştur. Sanatçılar ya gizlice sanat üretmeye devam etmiş ya da ülkeyi terk etmiştir. Rejim ile uyumlu sanat üretenler ise devlet tarafından desteklenmiştir.
Türkiye’de son dönemlerde çağdaş sanat alanına bakıldığında sanatçıların iktidar ile uyumlu bir sisteme dahil olması için dolaylı olarak baskılandığını görüyoruz.
Baskı dönemlerinde sanatçıların kimi zaman direndiğini, kimi zaman sessiz kaldığını, kimi zaman da iktidarla yan yana durduğunu görüyoruz. Dünya sanat tarihinden ve Türkiye’den hangi örnekler size bu açıdan özellikle anlamlı geliyor?
Nazi Almanya’sında soruda bahsi geçen tipte sanatçılara rastlanmaktadır. Türkiye’de ise tek parti döneminin sonlarına doğru, toplumsal gerçekçiliği benimseyen sanatçıların yaşadığı zorluklara değinilmelidir. Abidin Dino ve Yeniler Grubu (Liman Ressamları), sanatı salonlardan çıkarıp balıkçıların, işçilerin ve sıradan halkın yaşamına odaklayarak dönemin idealize edilmiş, devlet destekli sanat anlayışına bir alternatif sunmuşlardır. Dino’nun bu muhalif ve toplumcu duruşu, siyasi baskılarla karşılaşmasına, sürgünler yaşamasına ve nihayetinde hayatını yurt dışında sürdürmesine neden olmuştur.
Bugün estetik açıdan güçlü bulduğumuz kimi eserlerin, savaş ve faşizm dönemlerinde propaganda amacıyla üretildiğini ya da bu amaçla kullanıldığını biliyoruz. Bir yapıtın sanatsal değeri ile siyasal işlevi arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyadan ve Türkiye’den hangi örnekler bunu en iyi ortaya koyuyor?
Alman Yönetmen Leni Riefenstahl’ın, 1934 Nürnberg Mitingi’ni kaydettiği İradenin Zaferi ve 1936 Berlin Olimpiyatlarını anlattığı Olympia filmleri; sinema dili, kurgu ritmi, kamera açıları ve ışık kullanımı açısından birer başyapıttır. Sinema sanatının bu başyapıtları, doğrudan Nazizm’in kitle psikolojisini maniple etmesi ve Hitler’i bir yarı-tanrı gibi sunması için kullanılmıştır. Riefenstahl’ın sineması, estetik kaygılar ile ahlaki körlüğün nasıl bir arada olabildiğine dair çarpıcı bir örnektir.
Marlon Brando’nun başrolünde olduğu Elia Kazan’ın 1954 tarihli Rıhtımlar Üzerinde filmi bugün bir başyapıt olarak değerlendirilmektedir. Oysa filmin örgütlü işçi mücadelesine karşı içerdiği mesajlar değerlendirildiğinde, yapıldığı dönem için dolaylı bir propaganda amacı taşıdığı anlaşılır.
Bugünden baktığınızda, savaş ve faşizm koşulları sanatçılara nasıl bir sorumluluk ya da imkan alanı hatırlatıyor?
Sansür, yasaklar ve baskı, paradoksal bir şekilde sanatsal yaratıcılığı tetikleyebilir. Sanatçılar, sistemin radarlarına yakalanmadan metaforlara, alegorilere, ironiye ve sembolizme başvurarak yeni bir estetik dil geliştirebilirler. Faşizmin tek tipçi, boğucu ve karanlık dayatmasına karşı, sanatçı çok sesli, adil, özgür ve barışçıl bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatarak topluma direnme gücü ve umut aşılar.
***
Ankara – Savaşlar ve faşist rejimler, yalnızca toplumların siyasal ve toplumsal yapısını değil, sanatın üretim koşullarını ve sanatçıların aldığı tutumları da etkiledi. Peki, son yüzyılın bu deneyimleri bugün sanat ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl anlamamıza yardımcı oluyor? Sanat Tarihçisi Osman Erden ile savaşın ve faşizmin ‘estetiğini’ konuştuk.
20. yüzyılın başından bu yana yaşanan savaşlar ve faşist rejimler, sanatçıların çalışma koşullarını ve tercihlerini nasıl değiştirdi? Bu dönüşümün Türkiye’deki karşılıklarını nasıl gözlemleyebiliriz?
I. Dünya Savaşı’ndan önce uzun bir süre barış içinde yaşayan Avrupa’da farklı coğrafyalardan gelen sanatçılar çeşitli kentlerde bir araya gelerek kozmopolit ortamlar yaratmış, aralarında verimli sonuçlar doğuracak etkileşimlere girerek yeni, özgün akımlar ortaya koymuştur. Savaşın çıkmasıyla bu ortamın bozulduğu görülür. Totaliter rejimlerin sanat ile olan ilişkisine dair en çarpıcı örnek Nazi Almanya’sıdır. Nasyonal sosyalist iktidar, Almanya’da modern sanatı ortadan kaldırmaya çalışmış, bu alanda üretim yapan sanatçılara baskı kurmuş, Yahudi olanları katletmiş, olmayanların sanat üretmelerine engel olmuştur. Sanatçılar ya gizlice sanat üretmeye devam etmiş ya da ülkeyi terk etmiştir. Rejim ile uyumlu sanat üretenler ise devlet tarafından desteklenmiştir.
Türkiye’de son dönemlerde çağdaş sanat alanına bakıldığında sanatçıların iktidar ile uyumlu bir sisteme dahil olması için dolaylı olarak baskılandığını görüyoruz.
Baskı dönemlerinde sanatçıların kimi zaman direndiğini, kimi zaman sessiz kaldığını, kimi zaman da iktidarla yan yana durduğunu görüyoruz. Dünya sanat tarihinden ve Türkiye’den hangi örnekler size bu açıdan özellikle anlamlı geliyor?
Nazi Almanya’sında soruda bahsi geçen tipte sanatçılara rastlanmaktadır. Türkiye’de ise tek parti döneminin sonlarına doğru, toplumsal gerçekçiliği benimseyen sanatçıların yaşadığı zorluklara değinilmelidir. Abidin Dino ve Yeniler Grubu (Liman Ressamları), sanatı salonlardan çıkarıp balıkçıların, işçilerin ve sıradan halkın yaşamına odaklayarak dönemin idealize edilmiş, devlet destekli sanat anlayışına bir alternatif sunmuşlardır. Dino’nun bu muhalif ve toplumcu duruşu, siyasi baskılarla karşılaşmasına, sürgünler yaşamasına ve nihayetinde hayatını yurt dışında sürdürmesine neden olmuştur.
Bugün estetik açıdan güçlü bulduğumuz kimi eserlerin, savaş ve faşizm dönemlerinde propaganda amacıyla üretildiğini ya da bu amaçla kullanıldığını biliyoruz. Bir yapıtın sanatsal değeri ile siyasal işlevi arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyadan ve Türkiye’den hangi örnekler bunu en iyi ortaya koyuyor?
Alman Yönetmen Leni Riefenstahl’ın, 1934 Nürnberg Mitingi’ni kaydettiği İradenin Zaferi ve 1936 Berlin Olimpiyatlarını anlattığı Olympia filmleri; sinema dili, kurgu ritmi, kamera açıları ve ışık kullanımı açısından birer başyapıttır. Sinema sanatının bu başyapıtları, doğrudan Nazizm’in kitle psikolojisini maniple etmesi ve Hitler’i bir yarı-tanrı gibi sunması için kullanılmıştır. Riefenstahl’ın sineması, estetik kaygılar ile ahlaki körlüğün nasıl bir arada olabildiğine dair çarpıcı bir örnektir.
Marlon Brando’nun başrolünde olduğu Elia Kazan’ın 1954 tarihli Rıhtımlar Üzerinde filmi bugün bir başyapıt olarak değerlendirilmektedir. Oysa filmin örgütlü işçi mücadelesine karşı içerdiği mesajlar değerlendirildiğinde, yapıldığı dönem için dolaylı bir propaganda amacı taşıdığı anlaşılır.
Bugünden baktığınızda, savaş ve faşizm koşulları sanatçılara nasıl bir sorumluluk ya da imkan alanı hatırlatıyor?
Sansür, yasaklar ve baskı, paradoksal bir şekilde sanatsal yaratıcılığı tetikleyebilir. Sanatçılar, sistemin radarlarına yakalanmadan metaforlara, alegorilere, ironiye ve sembolizme başvurarak yeni bir estetik dil geliştirebilirler. Faşizmin tek tipçi, boğucu ve karanlık dayatmasına karşı, sanatçı çok sesli, adil, özgür ve barışçıl bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatarak topluma direnme gücü ve umut aşılar.
/././
NATO 1, 2, 3.0: Türkiye’nin konumu AB-D emperyalizminin devşirmeliği mi?-Adnan Gümüş-
1826’dan 2026’ya, yeniçeriliğin 200 yıl sonra hatırlanmasının, emperyalizm ve NATO ile bağı nedir acaba?
ABD Başkanı Trump, Ankara’daki 36. NATO toplantısından uçağına doğru giderken ABD savaş uçakları İran’ı bombalamaya gidiyordu. NATO’nun nesnelleşmiş hali, somut hali budur, her şartta Batı’nın emperyalist üstünlüğünü ve yayılmacılığını savunmak, bunu sahada garanti etmek.
NATO, Batı burjuvazisinin paktı olduğundan, farklı emperyalist paktlar olabileceğinden, açık seçik tanımlaması ile NATO Batı emperyalizminin, ABD emperyalizminin hem savunma hem işgal yayılma ordusudur. Savunduğu Batı+ABD burjuvazisinin çıkarları, genişlemesidir, savunurken bile doğrudan emperyalist yayılmacılığı korumaya savunmaya çalıştığından savunma halinde bile emperyalist yayılmacılığı garanti eden ordusudur. Özü itibarıyla bir savunma paktı/bloku/ordusu değildir, genel olarak tüm kapitalistlerin yayılması genişlemesi bile değildir, bunlardan sadece Batı kapitalistlerinin yayılma genişleme ordusudur.
NATO sadece cephede bir ordu da değildir, bir konsept, sembol, semptomdur, aynı zamanda ideolojik bir araçtır. Ankara’da mehteran ve yeniçeriler ile karşılanması da bu çapraşık sembollerden birini, anakronik gibi görünse de güncellemesi oldu.
Devşirmeler değil, yeniçerilik yapanlar değil, devşirmecilik kötü
Devşirme sistemi, gayrimüslim, Hristiyan tebaasından (yaygın olarak Rum, Sırp, Arnavut, Bulgar, Boşnak…) esnaf çocukları ve evli olanlar hariç 7 yaş ve üstü genç çocukları toplayarak müslümanlaştırma, enderun/saray ve yeniçeri/askerlik ocaklarına/ hizmetlerine alma sistemidir. Osmanlı genişlemesinde de dağılmasında da ayrı roller olmuştur. Bugün “devşirme” sosyal olarak “olumsuz” bir tını içermekte ise de devşirmeler değil devşirme sistemi esas tartışmayı oluşturmaktadır.
Yeniçeri ocakları modern bilime ve eğitime yenik düştü
1750’lerden itibaren Kırım meselesi, çarlık ordusunun 1770’de Osmanlı ordusunu Çeşme Deniz Muharebesinde ağır bir yenilgiye uğratması, Çanakkale Boğazı’na dayanmaları karşısında Osmanlı Hanedanlığı Fransız Mühendis/Diplomat Baron de Tott’tan yardım istiyor. Baron de Tott’un anıları Osmanlı ordusunu ağır bir şekilde yerse de dönemin gerçekliğini az çok ortaya seriyor.
Yeniçeri ocağı, modern geometri ve mühendisliği yakalayamayan, yeni koşullara uyarlanamayan, geride kalan bir sistem olarak Osmanlı gerilemesinin de bir ayağını oluşturdu, 1750’lerden itibaren modern topçu/ mühendislik/ akademi sistemine geçilmeye başlandı (bugünkü İTÜ’nün de kaynağı). Yeniçeriler bu sisteme tümden adapte edilemedi. Ayrıca 1770’lerde çarlık ordularının Çanakkale’ye dayanması, Yunanistan’ın ayrılması (milliyetçi hareketler), misyoner ve yabancı okulların yaygınlaşmaya başlaması gibi faktörler de böyle bir sistemi sürdürülebilir olmaktan çıkarmaya başladı. 1806 sürecinde çok çatışmalı süreçler oldu. Sonunda yeniçeri ocağı 1826 yılında Sultan II. Mahmud tarafından Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) diye anılan ağır çatışmalar ve kayıplarla lağvedildi, Osmanlı ordusu tümden Nizam-ı Cedid’e (modern ordu sistemine) geçmeye yöneldi.
Tarihi şartları ve gelişimi içinde yorumlarsak, Yeniçeriler yeniliklere uyarlanamadıkları için, bilim teknolojiye uyarlanamadıkları için çöktü. Yerine Harp Okulları/Akademileri geçti.
Aradan tam 200 yıl geçmiş. 1826-2026. Yeniçeri sisteminin hatırlatılması ve resmi tören sürecine dahil edilmesi ne anlama geliyor acaba?
NATO ve yeniçeri devşirmeciliği: Jeopolitik ve askeri ittifakın ötesinde sembol/anlam üretimi
NATO toplantısına gelenler Saray’da mehteran ve yeniçeriler ile karşılandı.
AKP, bir konuda daha açık sayılır. NATO zaten bir yayılma genişleme ittifakı ise Türkiye burjuvazisi bundan ne alacak? Bunun en güçlü ilanı Osmanlı Hanedanlığı ve fetihçiliktir. Bunu sembolize eden mehteran ve yeniçeriler NATO konsepti ile çok uyumlu bulunmaktadır.
Osmanlı ocak teşkilatı, yeniçerilik sistemi, ahlaki bir yargı değil mekanizma olarak devşirmeciliğe dayanmaktadır. Fakirlere bugün MESEM bir umut olarak sunuluyorsa, devşirmecilik de fakirin/ötekinin bir var olma/ merkeze yakın olma durumu sayılabilir. Tarih kendi içinde okunursa, Osmanlı tebaasının tamamı kul konumundadır.
Sorun Osmanlı’da bile işlevini kaybetmiş bir sistem veya sembolün bugün niye hatırlatıldığıdır.
NATO 3.0: güneyi, uzayı, yapay zekayı işgal ederken ‘esnek ordu’, devşirmeler kim?
NATO siber saldırılardan, nadir elementlerin ele geçirilmesinden, uzaydan, güneye yayılmaktan söz ederken buna hizmet edecek devşirmelerin kim olacağı sorusuna odaklanmak gerekmektedir. Bu da gizli saklı değildir. NATO merkez/çekirdek ordulardan esnek ordulara ve devşirme ordulara doğru geçmektedir. AB-D’nin iç nüfusları sahada alan kazanmaya yetersiz ve isteksiz bulunmaktadır. Yeni NATO konsepti parasını ödeyelim, çevrelerde esnek ordular oluşturalım yolundadır. Tam da bu noktada Polonya’ya, Romanya’ya, Türkiye’ye, bunların bağlantılı çevre halklarına burada çok ağır roller biçilmektedir.
Dün Kore bugün Çin: Türkiye’ye Müslümanlardan devşirilen NATO kontrolünde Sünni Ortadoğu ordusu oluşturma rolü
2001’den beri R. Holbrooke’a, gönderme yaparak, Türkiye’ye biçilen rolü yazıyorum. Bu adım adım oluşturuluyor. İbrahim Antlaşmaları da bunun bir parçasını oluşturuyor. NATO güney cephesi konusu da bunun bir paçası.
NATO 1, 2, 3.0’ın Türkiye’ye biçilen rolü Batı emperyalizmine devşirme olmaktır. Özellikle de Türkiye merkezli Bangladeş’ten, Pakistan’dan, Mısır’a kadar, Araplar Kürtler dahil Sünni NATO çevre ordusu oluşturma rolü, dün Kore’de, bugün Suriye’de, İran’da, Rusya’ya karşı, Çin’e karşı askerlik yapma rolüdür.
İlk 2002’de yazdım. Ara ara hatırlatıyorum. 18 Aralık 2015’teki köşeden aktarayım. 40 yıllık proje. Yugoslavya'da bu ilk denemesini bulmuştu. Sonra Afganistan, Irak ve daha nicesi.
Ortadoğu’da Sünni bir ordu oluşturmak, bunu sadece Ortadoğu’da, sadece Rusya ve İran’a karşı değil, ta Pasifik’e kadar kullanmak, en az 35 yıllık (Balkanların dağıtılması, Çeçenistan, 1.Körfez Savaşı), belki de 45 yıllık (Irak-İran Savaşı) derin NATO projesidir. Türkiye’nin başını, Müslümanların başını belaya sokmak ve bir daha çıkarmamak, kardeşi kardeşe kırdırmak belki de yüzyıllara giden projelerdir.
Evrensel, 14 Kasım 2001. “Kâbil’in Türkiye’nin ağırlıklı olarak yer alacağı bir “Müslüman barış gücü”ne devredilmesi önerisi, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. (…) ABD ve bölgede inisiyatif sahibi diğer ülkeler, Taliban’ın başkenti terk etmesinin ardından Afganistan’a nasıl bir gömlek giydirileceği üzerine pazarlıklar yürütüyor(…) Türkiye’nin ağırlıklı yer alacağı bir BM askeri gücünün Kâbil’de görevlendirilmesi… Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem, BM Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi ve bazı ABD’li yetkililer söylemleriyle bu ihtimali destekliyor. (…) BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi, “özellikle Kâbil’de düzeni sağlamak üzere” acele olarak bir askeri güç hazırlanmasını istedi. Brahimi bu gücün Türkiye, Ürdün ve Avrupa ülkeleri askerlerinden oluşmasını önerdi. (…) Bill Clinton döneminde ABD’nin BM Daimi Temsilciliği görevini yürüten Richard Holbrooke da The Washington Post gazetesinde yayımlanan makalesinde BM gücünü bir araya getirmenin çok uzun zaman alacağını, bunun yerine, NATO’nun tek Müslüman üyesi Türkiye’nin başını çekeceği, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çok uluslu bir gücün en uygun seçenek olduğunu kaydetti. (…) Holbrooke, BM Güvenlik Konseyine bağlı olacak bu gücün, BM’den bağımsız işleyeceğini belirterek, Doğu Timor örneğini verdi: “Avustralya birlikleri, BM Güvenlik Konseyinin kararının ardından, 96 saat içinde bölgedeydi ve diğer ülkelerin birlikleriyle sonradan desteklendi. Avustralya’nın Doğu Timor’da oynadığı rolü kim oynayacak? En iyi seçenek, NATO’nun tek Müslüman üyesi, güçlü ve iyi idare edilen ordusuyla Türkiye olacaktır.” Holbrooke, bu güce Bangladeş, Fas ve Ürdün gibi ülkelerin de katılabileceğini belirtti.”
Filistin de Somali de Sudan da Libya da Suriye de İran da Ukrayna da bu yaşananların birer ayağı maalesef.
Ankara 36. NATO toplantısı bu süreçlerin olgunlaştırılmış bir basamağı. Şu anda Türkiye’de bu ordunun oluşumuna dair roller tanımlanmış bile. Türkiye ve dünya halklarını parlak günler beklemiyor.
Yeniçeri ocağı 1826’da lağvedildi, insanlığın kaderi NATO’nun lağvedilmesinde
Osmanlı yeniçeri ocağı fetihçiliğin bir parçası oldu, gerileme ile birlikte artık tökezledi, iş göremez hale geldi, sonunda acı kayıplarla lağvedildi.
NATO’nun hiç kurulmaması gerekiyordu, insanlığın ortak geleceği, Batı emperyalizmin aşılmasının çok temel bir ayağı NATO’nun lağvedilmesinden geçiyor.
NATO askeri yanı bir yana insanlığın varoluşsal yıkımının en somut mekanizması durumunda, insanlığın öncelikle bu tür yapılanmaları, bunları hazırlayan yıkıcı yayılmacı emperyalist yapılanmaları aşması gerekiyor.
1826’dan 2026’ya, yeniçeriliğin 200 yıl sonra hatırlanmasının, emperyalizm ve NATO ile bağı nedir acaba?
ABD Başkanı Trump, Ankara’daki 36. NATO toplantısından uçağına doğru giderken ABD savaş uçakları İran’ı bombalamaya gidiyordu. NATO’nun nesnelleşmiş hali, somut hali budur, her şartta Batı’nın emperyalist üstünlüğünü ve yayılmacılığını savunmak, bunu sahada garanti etmek.
NATO, Batı burjuvazisinin paktı olduğundan, farklı emperyalist paktlar olabileceğinden, açık seçik tanımlaması ile NATO Batı emperyalizminin, ABD emperyalizminin hem savunma hem işgal yayılma ordusudur. Savunduğu Batı+ABD burjuvazisinin çıkarları, genişlemesidir, savunurken bile doğrudan emperyalist yayılmacılığı korumaya savunmaya çalıştığından savunma halinde bile emperyalist yayılmacılığı garanti eden ordusudur. Özü itibarıyla bir savunma paktı/bloku/ordusu değildir, genel olarak tüm kapitalistlerin yayılması genişlemesi bile değildir, bunlardan sadece Batı kapitalistlerinin yayılma genişleme ordusudur.
NATO sadece cephede bir ordu da değildir, bir konsept, sembol, semptomdur, aynı zamanda ideolojik bir araçtır. Ankara’da mehteran ve yeniçeriler ile karşılanması da bu çapraşık sembollerden birini, anakronik gibi görünse de güncellemesi oldu.
Devşirmeler değil, yeniçerilik yapanlar değil, devşirmecilik kötü
Devşirme sistemi, gayrimüslim, Hristiyan tebaasından (yaygın olarak Rum, Sırp, Arnavut, Bulgar, Boşnak…) esnaf çocukları ve evli olanlar hariç 7 yaş ve üstü genç çocukları toplayarak müslümanlaştırma, enderun/saray ve yeniçeri/askerlik ocaklarına/ hizmetlerine alma sistemidir. Osmanlı genişlemesinde de dağılmasında da ayrı roller olmuştur. Bugün “devşirme” sosyal olarak “olumsuz” bir tını içermekte ise de devşirmeler değil devşirme sistemi esas tartışmayı oluşturmaktadır.
Yeniçeri ocakları modern bilime ve eğitime yenik düştü
1750’lerden itibaren Kırım meselesi, çarlık ordusunun 1770’de Osmanlı ordusunu Çeşme Deniz Muharebesinde ağır bir yenilgiye uğratması, Çanakkale Boğazı’na dayanmaları karşısında Osmanlı Hanedanlığı Fransız Mühendis/Diplomat Baron de Tott’tan yardım istiyor. Baron de Tott’un anıları Osmanlı ordusunu ağır bir şekilde yerse de dönemin gerçekliğini az çok ortaya seriyor.
Yeniçeri ocağı, modern geometri ve mühendisliği yakalayamayan, yeni koşullara uyarlanamayan, geride kalan bir sistem olarak Osmanlı gerilemesinin de bir ayağını oluşturdu, 1750’lerden itibaren modern topçu/ mühendislik/ akademi sistemine geçilmeye başlandı (bugünkü İTÜ’nün de kaynağı). Yeniçeriler bu sisteme tümden adapte edilemedi. Ayrıca 1770’lerde çarlık ordularının Çanakkale’ye dayanması, Yunanistan’ın ayrılması (milliyetçi hareketler), misyoner ve yabancı okulların yaygınlaşmaya başlaması gibi faktörler de böyle bir sistemi sürdürülebilir olmaktan çıkarmaya başladı. 1806 sürecinde çok çatışmalı süreçler oldu. Sonunda yeniçeri ocağı 1826 yılında Sultan II. Mahmud tarafından Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) diye anılan ağır çatışmalar ve kayıplarla lağvedildi, Osmanlı ordusu tümden Nizam-ı Cedid’e (modern ordu sistemine) geçmeye yöneldi.
Tarihi şartları ve gelişimi içinde yorumlarsak, Yeniçeriler yeniliklere uyarlanamadıkları için, bilim teknolojiye uyarlanamadıkları için çöktü. Yerine Harp Okulları/Akademileri geçti.
Aradan tam 200 yıl geçmiş. 1826-2026. Yeniçeri sisteminin hatırlatılması ve resmi tören sürecine dahil edilmesi ne anlama geliyor acaba?
NATO ve yeniçeri devşirmeciliği: Jeopolitik ve askeri ittifakın ötesinde sembol/anlam üretimi
NATO toplantısına gelenler Saray’da mehteran ve yeniçeriler ile karşılandı.
AKP, bir konuda daha açık sayılır. NATO zaten bir yayılma genişleme ittifakı ise Türkiye burjuvazisi bundan ne alacak? Bunun en güçlü ilanı Osmanlı Hanedanlığı ve fetihçiliktir. Bunu sembolize eden mehteran ve yeniçeriler NATO konsepti ile çok uyumlu bulunmaktadır.
Osmanlı ocak teşkilatı, yeniçerilik sistemi, ahlaki bir yargı değil mekanizma olarak devşirmeciliğe dayanmaktadır. Fakirlere bugün MESEM bir umut olarak sunuluyorsa, devşirmecilik de fakirin/ötekinin bir var olma/ merkeze yakın olma durumu sayılabilir. Tarih kendi içinde okunursa, Osmanlı tebaasının tamamı kul konumundadır.
Sorun Osmanlı’da bile işlevini kaybetmiş bir sistem veya sembolün bugün niye hatırlatıldığıdır.
NATO 3.0: güneyi, uzayı, yapay zekayı işgal ederken ‘esnek ordu’, devşirmeler kim?
NATO siber saldırılardan, nadir elementlerin ele geçirilmesinden, uzaydan, güneye yayılmaktan söz ederken buna hizmet edecek devşirmelerin kim olacağı sorusuna odaklanmak gerekmektedir. Bu da gizli saklı değildir. NATO merkez/çekirdek ordulardan esnek ordulara ve devşirme ordulara doğru geçmektedir. AB-D’nin iç nüfusları sahada alan kazanmaya yetersiz ve isteksiz bulunmaktadır. Yeni NATO konsepti parasını ödeyelim, çevrelerde esnek ordular oluşturalım yolundadır. Tam da bu noktada Polonya’ya, Romanya’ya, Türkiye’ye, bunların bağlantılı çevre halklarına burada çok ağır roller biçilmektedir.
Dün Kore bugün Çin: Türkiye’ye Müslümanlardan devşirilen NATO kontrolünde Sünni Ortadoğu ordusu oluşturma rolü
2001’den beri R. Holbrooke’a, gönderme yaparak, Türkiye’ye biçilen rolü yazıyorum. Bu adım adım oluşturuluyor. İbrahim Antlaşmaları da bunun bir parçasını oluşturuyor. NATO güney cephesi konusu da bunun bir paçası.
NATO 1, 2, 3.0’ın Türkiye’ye biçilen rolü Batı emperyalizmine devşirme olmaktır. Özellikle de Türkiye merkezli Bangladeş’ten, Pakistan’dan, Mısır’a kadar, Araplar Kürtler dahil Sünni NATO çevre ordusu oluşturma rolü, dün Kore’de, bugün Suriye’de, İran’da, Rusya’ya karşı, Çin’e karşı askerlik yapma rolüdür.
İlk 2002’de yazdım. Ara ara hatırlatıyorum. 18 Aralık 2015’teki köşeden aktarayım. 40 yıllık proje. Yugoslavya'da bu ilk denemesini bulmuştu. Sonra Afganistan, Irak ve daha nicesi.
Ortadoğu’da Sünni bir ordu oluşturmak, bunu sadece Ortadoğu’da, sadece Rusya ve İran’a karşı değil, ta Pasifik’e kadar kullanmak, en az 35 yıllık (Balkanların dağıtılması, Çeçenistan, 1.Körfez Savaşı), belki de 45 yıllık (Irak-İran Savaşı) derin NATO projesidir. Türkiye’nin başını, Müslümanların başını belaya sokmak ve bir daha çıkarmamak, kardeşi kardeşe kırdırmak belki de yüzyıllara giden projelerdir.
Evrensel, 14 Kasım 2001. “Kâbil’in Türkiye’nin ağırlıklı olarak yer alacağı bir “Müslüman barış gücü”ne devredilmesi önerisi, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. (…) ABD ve bölgede inisiyatif sahibi diğer ülkeler, Taliban’ın başkenti terk etmesinin ardından Afganistan’a nasıl bir gömlek giydirileceği üzerine pazarlıklar yürütüyor(…) Türkiye’nin ağırlıklı yer alacağı bir BM askeri gücünün Kâbil’de görevlendirilmesi… Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem, BM Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi ve bazı ABD’li yetkililer söylemleriyle bu ihtimali destekliyor. (…) BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi, “özellikle Kâbil’de düzeni sağlamak üzere” acele olarak bir askeri güç hazırlanmasını istedi. Brahimi bu gücün Türkiye, Ürdün ve Avrupa ülkeleri askerlerinden oluşmasını önerdi. (…) Bill Clinton döneminde ABD’nin BM Daimi Temsilciliği görevini yürüten Richard Holbrooke da The Washington Post gazetesinde yayımlanan makalesinde BM gücünü bir araya getirmenin çok uzun zaman alacağını, bunun yerine, NATO’nun tek Müslüman üyesi Türkiye’nin başını çekeceği, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çok uluslu bir gücün en uygun seçenek olduğunu kaydetti. (…) Holbrooke, BM Güvenlik Konseyine bağlı olacak bu gücün, BM’den bağımsız işleyeceğini belirterek, Doğu Timor örneğini verdi: “Avustralya birlikleri, BM Güvenlik Konseyinin kararının ardından, 96 saat içinde bölgedeydi ve diğer ülkelerin birlikleriyle sonradan desteklendi. Avustralya’nın Doğu Timor’da oynadığı rolü kim oynayacak? En iyi seçenek, NATO’nun tek Müslüman üyesi, güçlü ve iyi idare edilen ordusuyla Türkiye olacaktır.” Holbrooke, bu güce Bangladeş, Fas ve Ürdün gibi ülkelerin de katılabileceğini belirtti.”
Filistin de Somali de Sudan da Libya da Suriye de İran da Ukrayna da bu yaşananların birer ayağı maalesef.
Ankara 36. NATO toplantısı bu süreçlerin olgunlaştırılmış bir basamağı. Şu anda Türkiye’de bu ordunun oluşumuna dair roller tanımlanmış bile. Türkiye ve dünya halklarını parlak günler beklemiyor.
Yeniçeri ocağı 1826’da lağvedildi, insanlığın kaderi NATO’nun lağvedilmesinde
Osmanlı yeniçeri ocağı fetihçiliğin bir parçası oldu, gerileme ile birlikte artık tökezledi, iş göremez hale geldi, sonunda acı kayıplarla lağvedildi.
NATO’nun hiç kurulmaması gerekiyordu, insanlığın ortak geleceği, Batı emperyalizmin aşılmasının çok temel bir ayağı NATO’nun lağvedilmesinden geçiyor.
NATO askeri yanı bir yana insanlığın varoluşsal yıkımının en somut mekanizması durumunda, insanlığın öncelikle bu tür yapılanmaları, bunları hazırlayan yıkıcı yayılmacı emperyalist yapılanmaları aşması gerekiyor.
/././
Göz ardı ettiğimiz maliyet güvenlik mi getirecek?-Bülent Falakaoğlu-
Gizlisi saklısı yok!
ABD, NATO Avrupa’daki üyelerine hedef (görev) koydu: 2029 yılına kadar ‘savunma’ harcamalarının milli gelire oranı yüzde 3.5’e, 2035’a kadar da yüzde 5’e çıkarılmalı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan göreve en önden talip oldu: “Yüzde 5 hedefine Lahey’de belirlenen 2035 yılından 5 sene önce erişmeyi hedefliyoruz.”
Bu göreve bu kadar hararetle talip olmak, ‘savaş’ harcamalarını bir an önce milli gelirin yüzde 5’ine çıkarmayı hedeflemek, övünülecek bir şey midir?
Hele de…
Sağlık harcamaları, SGK de dahil, milli gelirin ancak yüzde 4’ünü biraz aşarken…
Eğitim harcamaları milli gelirin yüzde 3.5’ini bile bulmazken…
Sosyal yardım harcamaları milli gelirin yüzde 1’ini bile bulmazken…
Eğitimin, sağlığın, sosyal yardımların görmediği büyüklükte bir kaynağı savaş ekonomisine ayırmak, milyonların zor hayatını daha da zor kılmaktır.
Söz konusu olan devasa bir kaynaktır. Gayrisafi milli hasılanın yıl sonunda 1 trilyon 658 milyar dolar olması bekleniyor. Bunun yüzde 5’i, 83 milyar dolar eder. 4 trilyon liraya yakın bu para milyonlarca emekçiden bu yıl boyunca alınacak gelir vergisinden daha fazla.
Yoksulluk iyice derinleşirken, işçinin brüt ücretinin ortalama dörtte birinden fazlasına vergi ve kesintilerle el koymakta beis görmeyen devlet, devasa kaynağı savaşa ayırmakla övünüyor. ‘Vergi ile dilim dilim soyuluyoruz, vergide adalet’ diye haykıran emekçilere kulak tıkayan iktidar iş silaha gelince gönlünü açıyor.
‘Amaç güvenlik…’ mi!
Bu yüksek maliyet eleştirisi karşısında savunma hazır: “Dünyanın her tarafının ateş çemberine döndüğü, Ortadoğu’nun istikrarsızlığının iyice karmaşıklaştığı, bir sabah Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edebildiği, siber saldırıların arttığı tedirgin edici ortamda ‘caydırıcılık’ gerekli.”
Gerçekten daha çok harcayınca daha mı güvenli olunuyor?
Herkesin daha çok harcadığı bir ortamda yaşanan güvenliği artırmak değil de dipsiz bir kuyunun dibine yarış gibi!
Örneğin Avrupa Birliği… 2022 yılından beri silahlanıyor. 2024-25 yılı arasında 130 milyar avro ‘savunma yatırımı’ yapan AB aynı dönem araştırma geliştirme (ARGE) çalışmaları için 17 milyar avroluk harcama yaptı.
AB’de de otomotiv ve makine sektöründen küçük işletmeler savunma sanayisine yöneliyor; yapay zeka, siber güvenlik ve savunma projeleri entegre ediliyor, sanayi daha yoğun şekilde askeri sanayi ile birleşiyor.
NATO’nun 2026 yılı tahminine göre ittifak ülkelerinin askeri harcamalarında rekor kırılacak; toplam ‘savunma’ bütçesi 1.8 trilyon doların üzerine çıkacak!
Dünyada en yoksul 2 milyar insanın gelirine eş değer bir düzey bu!
Savaş sanayisinde uçan coşan bir tek Türkiye değil yani! Ama sonuç aynı: Savaş ekonomisi büyürken sosyal harcamalar kısılıyor (Bakınız: Avrupa’da sosyal reform adı altında emeğin kazanımlarını gasbetme girişimi.)
***
Kim kazanacak, tabii ki silah tekelleri.
NATO zirvesinde yapılan 50 milyar dolarlık anlaşmadan Türkiyeli silah şirklerinin payına düşen sadece 350 milyon dolar. Yüzde 1 bile değil! Büyük dilimi Lockheed Martin ile Rheinmetall gibi ABD ve Alman tekelleri kaptı.
Tekellerin kazancı, ülkelerin halklarının kazanmaları anlamına gelmiyor. ABD’nin İran’a saldırdığı dönem küresel piyasalarda savaş rallisi yaşandı: En değerli 10 şirketin değeri 4 trilyon dolar arttı!
Peki buradan halkların payına ne düştü? Kocaman bir hiç!
Türkiye’de savaş sanayisine yönelik kurulan organize sanayi bölgelerinin sayısı sürekli artıyor. Ama sanayinin milli gelirden aldığı pay artmıyor; aksine yüzde 20’den yüzde 17’ye geriledi. İşsizlik de gerçekte yüzde 30’a dayandı.
Bağımlılık derinleşecek
Soru şu: “Türkiye’nin artan gücü” denilirken kastedilen ne?
Anlatılan şu: Dünyada dengeler değişti; değişen dengelere göre yeni model NATO piyasaya sürüldü; yeni sürüm NATO’da Türkiye’nin önemi arttı.
Türkiye’nin öne çıkmasında belirleyici olan üç temel faktör de şöyle sıralanıyor: Güçlü ve savaşma kabiliyeti gelişmiş ordusu; gelişen askeri sanayisi ve ‘jeostratejik’ denilen avantajlı coğrafi konumu.
Görüldüğü üzere Türkiye’nin ‘önemi’ öncelikle, NATO ülkeleri için savaşacak ve silah üretecek bir ülke olmasından geliyor.
Altını çizelim: Türkiye’nin üretimde tercih edilmesinin sebebi askeri teknolojisinin gelişkinliği değil! Düşük maliyetli ve hızlı silah üretimine duyulan ihtiyaç.
İnsansız araçları, çeşitli füze sistemlerini, top mermilerini ucuza üretmesi bekleniyor. Türkiye buna talip! Zira büyüyen savaş sanayisine üretim yapan Ankara Ostim’den Çorum Sungurlu’ya KOBİ’lerde işçilerin ekmekleri küçülüyor.
Türkiye’ye biçilen, bağımlılık ilişkisi içinde, silah endüstrisine düşük maliyetli tedarikçi görevi!
***
İşin bir de askeri sanayi dahil, bilgisayar, cep telefonu, elektrikli otomobiller, yenilenebilir enerji sistemleri vb. dijital ekonominin ihtiyaç duyduğu metaller, madenler, elementler boyutu var.
Özerk bir Danimarka toprağı olan Grönland’ı ele geçirmek için gerekirse askeri güç kullanabileceğini sık sık dile getiren Trump, NATO zirvesinde de Grönland’ı almak istediğini bir kez daha yineledi.
Hedefi, Grönland’ın dijital teknolojide ve batarya üretiminde kullanılan lityum, titanyum vb. kaynaklarına el koymak; kömürüne, uranyumuna ve elmasına çökmek. Ukrayna’nın nadir toprak elementlerine yapmak istediği gibi!
Türkiye’nin de madenleri, nadir toprak elementi hedefte. Günün sonunda doğası ve yer altı kaynakları yağmalanmış bir ülke gerçeği ile karşılaşacağız!
Kendi ülkesinin başkenti Paris’in herhangi bir yerini kapatsa kıyamet kopacak olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron sabah koşusunu yapabilsin diye ülkemizin başkentindeki Seğmenler Parkı’nı vatandaşına kapatan iktidar, ülkenin kaynaklarını da talan için kapatmış durumda.
Bela çoğalıyor
Sadece ucuz emek ve doğa talanı değil aynı zamanda da savaş belası da başımızda. Çünkü NATO’nun üçüncü sürümü Batı emperyalizminin vurucu gücü olarak Çin emperyalizminin karşısına adeta dünya sathında konumlandırılacak.
Masada barış yok, savaş var!
Dünyanın kuzeyinde Norveç’e, Avrupa’nın doğusunda Polonya’ya, Ortadoğu’da Türkiye’ye önemli roller verilmiş. İşte ‘etkimiz artacak’ diye sunulan o rol, ülkemizi bulunduğu coğrafyada askeri hedef haline getirecek. ‘Jeostratejik’ avantaj denilen Rusya’yı kuşatmak için kullanıldığında tehdide dönüşecek.
Tüm bunlar ‘güç’, ‘güvenlik’ vb. NATO zirvesinde öne çıkan kavramlara eleştirel yaklaşılması gerektiğinin göstergesi. Türkiye gücüne güç kattı’ benzeri böbürlenmelere kapılmamalı, zirve sonrası çıkan gürültüde boğulmamalı!
Ve de… S-400 davulu çalarken eleştireni ‘Batı uşağı’ olmakla suçlayanların şimdi de Rusyacı ve Çin aparatı olmakla itham etme ikiyüzlülüğüne aldırılmamalı...
/././
Olay mahallinin silahları!-Fehim Taştekin-
Savaş şebekesi NATO’nun yeni merkez ülkesi olma gururuyla, zirveye halkın cebinden şatafat katan ev sahibine bir noktada hak verme zelilliğine sanırım katlanabilirim. Liderleri birer tabancayla uğurladı. Her biri suç mahallinden toplanmış sanki. İsimleri de yazılı. Kovanlar vurulmuş topraklarda; sıradaki misyonun mermileri de pakette. Yerini bulmuş bir hediye!
ABD küresel konumundaki erimeyi durdurmak için ‘önce Amerika’ sloganına göre Monroe Doktrini’ni tozlu raflardan indirerek Batı Yarımküresi’ni Çin gibi rakip güçlere kapatmaya yönelirken Ukrayna üzerinden Rusya’yı yıpratma savaşında külfeti Avrupa’ya yıkıyor.
“Çin’le baş etmem gerekiyor; sizin keyfiniz için askeri potansiyelimi bölemem” diyor. İran’la savaş zaten ABD’nin konvansiyonel güç ve caydırıcılık tasarımının canına okudu. Bu sayede Pekin, Amerikan askeri kapasitesinin röntgenini çekti.
Asya-Pasifik’teki rakip az buz olmadığından Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi uzaktaki ortakları Çin’e çevreleme stratejisine çekiyor.
“NATO 3.0” diyerek Atlantikçileri baştan çıkardıkları şey, ittifakı, Amerikan küresel çıkar ve hesaplarına koşullandırmaktan ibaret. Bunun için silaha daha fazla harcama, SİHA üretimini coşturma ve savunma sanayine çokça yatırım gerekiyor. Ülke ekonomilerinin askerileşmesi için ulusal kasaya giren gelirin yüzde 5’ine göz dikiyorlar.
Ayrıca zirvede soykırımcı-Epstein koalisyonunun beklentilerine uygun şekilde İran’ın ‘tehdit’ ve ‘istikrarı bozucu’ aktör olarak ele alınıp Hürmüz’deki sonuçtan sorumlu tutulması da NATO’nun misyonundaki üçgeni tamamlıyor: Rusya, Çin ve İran.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin İran’a saldırılara arka çıkıp operasyonda Avrupa’daki üslerden 5 bin sorti düzenlendiğini ifşa etmesi sadece Başkan Donald Trump’a yalakalığın dozuyla izah edilemez. İttifak İran’ı halledilmesi gerekenler listesine geçiriyor.
NATO’nun İran’a komşu olan yegane ortağından oraya atış yaptılar. Türkiye’nin hizalanması gereken yere işaret koydular. İkinci işaret, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun da şikayeti üzerine Türk-İsrail ilişkilerine saplanıyor. Bu fasla, zirveye davet edilen ve Golan Tepelerini İsrail’e verdiğini söyleyen Trump’ın densizlikleri karşısında çıt çıkaramayan Ebu Muhammed el Colani’nin dümenindeki Suriye de dahil. Trump, Suriye’nin Amerikan eksenine taşınmasında Türkiye’nin rolüne büyük pay düşüyor. Trump, eski Suriye’nin işgalci İsrail’e düşmanlığından kaynaklanan “Terörü finanse eden ülke” damgasını silen kararnameyi düne kadar 10 milyon dolarla kellesine ödül koydukları ‘kullanışlı terörist’ Colani’nin eline tutuşturarak Şam’a gönderdi. Karşılığında da Lübnan’da Hizbullah’ın halledilmesi işine el atmasını bekliyor.
NATO zemininde Türkiye’nin sırtının sıvazlanması tesadüf değil; sebebi Atlantik’in iki yakasındaki bunalımdır, ittifakı yeni misyonlarla kodlarken yüklenici kolonlara olan ihtiyaçtır. ABD, Avrupa’nın korunması kisvesi altındaki saldırganlığın yükünü Avrupa’ya yıkarken bunun yarattığı gerilimi taşıyacak sağlam omuzlar gerekiyor. 23 centlik Mehmetçik ilk günkü gibi göreve hazır; ama yeni araçlarla. Gayretkeş Türk savunma ve silah sanayii pıtrak pıtrak; ürünleri de ucuz. Büzülen Avrupa’nın çaresizliğine sesleniyor; ABD’ye umut veriyor. Silah tedarik zincirinin daha entegre hale gelmesi gerekiyor ki NATO 3.0 çalışabilsin.
Ankara’nın izlediği politikalar ve tercihler ABD’nin bölgesel hesaplarıyla da uyumlu. Washington’ın sinyallerine pek duyarlı. Yoksa niye Trump, Avrupa’da ABD’nin geleneksel ortaklarına sıra dayağı çekerken Erdoğan’a günde beş vakit ‘dostum’ desin!
O kadar yakınlık duyuyor ki buradan yapacağı pervasızlığın gülümseme ile karşılaşacağından emin. Trump, Ankara’da ayağının tozuyla kurmayları ile toplantı yapıp İran’a yeni saldırı dalgası için geliştirilen plana onay verdi. Vur emriyle 7-8 Temmuz tarihlerinde stratejik tren hatlarını ve kıyıdaki balıkçı teknelerini saymazsak İran’ın özellikle Hürmüz’deki kontrol yeteneklerini felç etmeye dönük saldırılar düzenledi.
Trump pek çok ara bulucunun yüzlerce saat mesaiyle bir yere getirdiği İran’la mutabakatı yaktı. “Benim için bu konu kapandı. Artık onlarla anlaşmak istemiyorum. Bence bu iş bitti” dedi. İranlılar için ‘pislik mahluk’, ‘hasta’, ‘kanser’, ‘vahşi’, ‘şiddet düşkünü’ gibi ifadeler kullandı. Mossad’ın Trump’a suikasta uğrayacağı zokasını yutturduğu da ortaya çıktı. Amerikan istihbarat teşkilatının ‘burun kıvırdığı’ İsrail istihbaratının saldığı korkuyla Ankara’dan, Katar’ın hediyesi yeni Air Force One’la değil eskisiyle ayrıldı.
İran medeniyetini yok etme tehdidini ve petrole çökme heveslerini yine açığa vurdu.
Bir yandan saldırı emrini zirve zemininde vererek aklınca savaşta ABD’yi yalnız bırakan müttefiklere şamar attı.
Bu afra tafranın altında büyük bir öfke ve hayal kırıklığı da var. İran ve Irak’ta Ayetullah Ali Hamaney’e veda törenlerine katılan 30 milyonu aşkın insan, savaşın stratejik hedeflerine ulaşmalarının imkansız olduğunu yüzlerine haykırdı. Trump, İran’da milyonların kenetlenmek değil, yönetimi devirmek ve Amerikalıları kucaklamak için sokaklara çıkmasını umuyordu. Hesap buydu. Yanı sıra Irak’ı İran’dan koparmak için Bağdat’a muazzam bir baskı uygularken Iraklılar Necef ve Kerbela’da Hamaney’e veda törenlerinde sel oldu, Amerikan projesini süpürdü.
Trump’ın ayarı epeyce bozulmuş olmalı ki İran’a iki kez “Japonya İslam Cumhuriyeti” dedi. Yeni İran liderliğini de ortadan kaldırmakla tehdit etti. Döndükten sonra da Mossad’ın ağzına soktuğu ‘İran suikast düzenleyecek’ sakızını çiğneyip patlatıyor. Amerikan istihbarat kurumlarının bu istihbaratı kendi kaynaklarından teyit edememiş olmasının da bir önemi yok.
Sonuç olarak Trump Ankara’da aldığı kararlar ve ettiği laflarla bir anlamda Türkiye’yi İran’a karşı fırlatma rampası olarak kullandı. Ülkeyi kendi komşusu karşısında müşkül bir duruma soktu. Fakat Erdoğan’ın zirve gururu, bunların hiçbirinden etkilenmiyor. Trump Kaan motorlarının satışı için harekete geçip F-35’ler konusunda da yarım ağız ‘değerlendirme’ sözü verdi ya her şeye bedel! Mehter takımı ve ‘yepyeni çeriler’ arasında NATO liderlerini yürütmenin verdiği o hamasi hazzı hiçbir zilliyet bozamaz! Zirve ve sonuçları hem bu ülkenin hem de oturduğu coğrafyanın ciddi bir bağımsızlık sorunu olduğunu da bir kez daha teyit ediyor.
/././
NATO gelip geçerken Türkiye -Nuray Sancar-
Sonuç bildirisi önceden hazırlanmış, araya ikili görüşmelerin sıkıştırıldığı, ayak üstü ticari anlaşmaların üstünden geçildiği, Trump şovun bolca sahnelendiği NATO fuarı, kapatılmış şehir Ankara’dan geldi geçti. Dünyaya kendi mahallesiymiş gibi davranan ve kimi sevip sevmediğini saydığı müttefikleri hakkında dedikodu yapan Trump’ın, itaatkarlık ve sadakat düzeylerine göre sıraladığı liderler arasında Erdoğan birinci sıraya yerleşti.
Trump birçok mesajını Erdoğan üzerinden verdi. Her fırsatta Rahip Bronson olayını hatırlattığı, sert ve zor olmasına rağmen sözünü dinleyen bir Erdoğan profilinin hatlarını belirginleştirmekte çıkarı var çünkü. Bu kez Bronson menkıbesine “Türkiye İran savaşına dahil olacaktı ama ben ona girme dedim, girmedi” eklemesini yaptı. Büyük Ortadoğu Projesinden bu yana muhataplarının kendisine yakıştırdığı ‘model ülke’liği memnuniyetle satın alan Türkiye yönetiminin zayıf yanını iyi bilen Trump, Erdoğan nezdinde ülkeyi yine model ülkeleştirdi. Ölçütü kendisine ve ABD’ye sadakatti. Böylece sadakat ve bağlılık karşılığında diğer liderlere ülkelerinin neler kazanacağı mesajını Erdoğan üzerinden verdi. Elbette kısmen aba altından sopa göstermek anlamına da geliyor bu: Beni dinlemezseniz nezdimde hiçbir şeysiniz. Nitekim İtalya Başbakanı Meloni ve İspanya lideri Sanchez’i dünyanın gözü önünde bezdirdi. Öte yandan Danimarka’dan arsızca talep ettiği Grönland konusunda Avrupa’nın direncini kırmak için de Trump kendisine bağlılığı temin etmek zorunda. Tam bir şantajcı ve nispetçi gibi, şantaj yapıyor, hakaret ediyor, yalan söylüyor, namlunun ucunu gösteriyor, muteber örnekler üzerinden cömertliğini kanıtlamaya çalışıyor… Elbette tutarsa.
Muteber örnek boğaz köprüsünü ABD bayrağının renkleriyle ışıklandıran, havaalanında bir binaya Trump adını veren, NATO’dan ve Trump’tan nefret eden kendi halkını ‘önleyici operasyonlarla’ ya da eylem sırasındaki gözaltılarla sindiren Türkiye yönetimidir. Bu yüzden Trump Türkiye’yi en sadık ülke ilan etti. Tıpkı bir vassalın efendisi tarafından taltif edilmesi gibi. Ödül olarak Trump CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını, F35 geliştirme Programından çıkarılan Türkiye’ye, parası peşin alınmış bu uçakların artık teslim edileceği taahhüdünde bulundu. Sonra bu kesin vaatleri ‘verebilirim, yapabiliriz’ gibi belirsizlik ifadeleriyle ucu açık pazarlığa bağladı. Çünkü diz çökmenin sınırı ona göre yok. Türkiye biraz daha ABD’nin isteklerini yerine getirmeli!
Ancak anlaşılan şu ki ordusunun gücü ve silah sanayisindeki gelişmesi üzerine bol bol övgü konusu olan Türkiye’ye somut olarak Hürmüz boğazındaki mayınları temizleme işi havale edildi ve muhtemel kara harekatlarının potansiyel aktörü listesine yazıldı. Türkiye adına bu görev iktidar tarafından kabul edildi. Ancak İbrahim Kalın’ın ve onunla aynı dozda konuşan Hakan Fidan’ın ifadelerine bakılırsa Ortadoğu ile sınırlanmış görev tanımına itiraz var; NATO’nun kuruluşundan bu yana örgütün güney kanadının güvenlik gücü misyonuna dahil edilen Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğinden de sorumlu olması talep ediliyor. Ne yaparsa yapsın Batı emperyalistlerinin ligine eşit bir üye olarak dahil olamayan Türkiye’nin refleksleri NATO’ya katıldığı 1952 refleksini aşamıyor. O zaman bunun için Kore’de bedel ödenmişti, şimdi ise yine bu bedele hazır görünüyor ve Ukrayna sorununda Avrupalı emperyalistlerin yanında durmak istiyor. Türkiye yönetenleri Avrupa’nın güvenliğinin Avrupa’ya indirgenemeyeceğini Türkiye’ye kanat ülke muamelesi yapılmamasını istiyor, hiyerarşik ilişkileri eleştiriyorlar. Ne var ki Trump’a sadakatin müeyyideleri sınırsız; Miçotakis ve Netanyahu’yla uzlaşmak, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki stratejik planlarına tam biat talep ediyor Trump. Öyle görünüyor ki ABD’nin parayla sattığı füzeleri alabilmek için bile gösterilen teminatın, göreve adanmışlığın sınanması hiç bitmeyecek. Türkiye şimdilik mayın temizlesin!
Bu arada sabah koşusuna çıkabilsin diye kendisine Ankara’da koskoca bir parkın kapatıldığı Macron Ankara’ya gelmeden önce Şam’a uğramıştı. Bu ziyaretiyle, yeniden inşa sürecine dahil olabilmek için ticaret ve inşaat firmaları adına hem Şara’nın hem Trump’ın kapısını aşındıran Türk heyetlerinin önüne geçti. Şam’a yanında götürdüğü başta Total Energies olmak üzere çeşitli tekel temsilcileriyle birlikte Macron, Suriye havacılık ve hava seyrüsefer sistemlerinin modernizasyonu, enerji ve su altyapısının güçlendirilmesi ile sağlık sektörünün desteklenmesi konusunda Şara ile anlaştı. Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi olarak gördüğü Şam’da Şara Suriye’nin kapısını esas olarak eski sömürgecisine, Fransa’ya açmış oldu. Yani Türkiye için güney cephesi hükümranlığı bile cepte değil. NATO tablosunda geri dönenler arasında sadece Trump değil Suriye’nin eski sömürgecisi Fransa da var; Suriye ile Lübnan’ın ilişkisi konusunda da direktifler vererek Şam’dan ayrıldı.
Türkiye birkaç boş sevgi sözcüğünden başka NATO’dan ne kazandı denirse bunun yanıtı ‘hiç’ olacaktır. Bu yanlış soruya yanlış cevaplar verme işini havuz medyası üstlensin, dünya liderliği üzerine laf tüketsin. NATO halklar için değil halklara karşı kurulmuş bir örgüt. Ankara’nın hali ve protestolara muamele buna bir örnektir.
/././
NATO zirvesinin ekonomi politiği -Ümit Akçay-
İlk bakışta Ankara’daki NATO zirvesi, alışıldık güvenlik başlıkları etrafında şekilleniyor: Rusya, Ukrayna, İran ve Atlantik İttifakının geleceği. Ancak zirvenin gerisindeki temel mesele güvenlikten çok uluslararası politik ekonomiyle ilgili. Batı’nın askeri gücünü kim finanse edecek? Silahları kim üretecek? Stratejik komuta kimde kalacak? Bu dönüşümün maliyetini hangi toplumsal kesimler üstlenecek?
Bu soruların ortaya çıkardığı yeni yapıya NATO 3.0 diyebiliriz. Bu haftaki yazıda, bu yeni yapıyı ele aldım.
ABD’nin göreli gerilemesini yönetmek
ABD hegemonyasının göreli gerilemesi uzun süredir tartışılan bir konu. ABD hâlâ finansal ve askeri üstünlüklere sahip. Dolar temel uluslararası rezerv para olmayı sürdürüyor. ABD Merkez Bankası Fed, küresel dolar likiditesi açısından son borç verme mercii işlevini koruyor. Amerikan finans piyasaları, ödeme sistemleri ve askeri kapasitesi uluslararası düzenin temel dayanakları arasında yer almaya devam ediyor.
Ancak ABD’nin finansal ve askeri üstünlüğü sürerken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sahip olduğu üretim üstünlüğü büyük ölçüde aşındı. Küresel imalat sanayisinin merkezi Doğu Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydı.
Bu çelişki, bir “hiyerarşi yönetimi olarak emperyalizm” olarak adlandırılabilecek bir süreci hızlandırıyor. Burada söz konusu olan, ABD’nin üretim alanındaki üstünlüğü zayıflarken ticaretin, finansın, teknolojinin ve güvenlik kurumlarının Amerikan önceliğini yeniden üretecek biçimde düzenlenmesidir.
Gümrük vergileri, teknoloji kısıtlamaları, sanayi teşvikleri, finansal yaptırımlar ve askeri ittifaklar bu stratejinin birbirini tamamlayan araçlarıdır. Bu araçlar müttefikleri hizaya getirmek, rakipleri sınırlamak, tedarik zincirlerini yeniden düzenlemek ve küresel ekonominin en kârlı alanları üzerindeki kontrolü korumak için kullanılıyor.
Dolayısıyla karşımızdaki süreç basitçe küreselleşmenin sona ermesi değil. Uluslararası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin, Amerikan stratejik öncelikleri doğrultusunda seçici biçimde yeniden kurulması söz konusu.
ABD’nin 2025 ulusal güvenlik stratejisi de bu mantığı açıkça ortaya koyuyor. Avrupalı müttefiklerden kendi bölgelerindeki güvenlik yükünü daha fazla üstlenmeleri, ticaret, teknoloji ve savunma politikalarını Washington ile daha sıkı biçimde uyumlu hale getirmeleri isteniyor.
NATO 3.0, bu daha geniş jeoekonomik projenin askeri ayağını oluşturuyor.
NATO 1.0’dan NATO 3.0’a
NATO 1.0, Soğuk Savaş döneminin ittifakıydı. “Sovyet tehdidi”, Avrupa’nın toprak savunması ve ABD’nin kıtadaki kalıcı liderliği etrafında örgütlenmişti. Bir yandan Amerikan askeri varlığını kurumsallaştırırken diğer yandan Batı Almanya’nın yeniden silahlanmasını Atlantik komuta yapısı içine yerleştiriyordu.
NATO 2.0, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıktı. İttifak doğuya doğru genişledi ve kuruluş sınırlarının ötesinde askeri müdahale, terörle mücadele ve kriz yönetimi aracı haline geldi. Balkanlar, Afganistan ve Libya bu dönemi tanımlayan başlıca müdahale alanları oldu.
Ukrayna savaşına gelindiğinde, Soğuk Savaş sonrasının Avrupa güvenlik düzeni açık bir askeri krize girmişti.
NATO 3.0 ise yeni bir dönüşümü ifade ediyor. Avrupa’dan kıtanın konvansiyonel savunmasında daha büyük bir sorumluluk üstlenmesi bekleniyor. Böylece ABD’nin askeri ve stratejik kaynaklarını Asya’ya, daha açık ifade etmek gerekirse Çin ile rekabete yöneltmesi hedefleniyor.
Bu süreç NATO’nun “Avrupalılaşması” olarak tanımlanıyor. Ancak bunu Avrupa’nın stratejik özerkliğiyle karıştırmamak gerekir.
Avrupa’nın sorumlulukları artıyor, fakat stratejik bağımsızlığı aynı ölçüde genişlemiyor. Avrupa ülkeleri daha fazla asker, silah ve finansman sağlayacak. Buna karşılık nükleer şemsiye, kritik teknolojik üstünlükler ve genel stratejik liderlik ABD’nin elinde kalacak.
Yani Avrupa, Amerikan güvenlik sisteminden ayrılmıyor. Bu sistem içinde kendisine daha pahalı bir rol veriliyor.
Ekonomi politikası olarak silahlanma
NATO 3.0’ın maddi temelini, savunma ve güvenlikle ilgili harcamaların 2035 yılına kadar milli gelirin yüzde 5’ine çıkarılması hedefi oluşturuyor. Bunun yüzde 3.5’i doğrudan askeri harcamalara ayrılacak. Kalan yüzde 1.5’lik bölüm ise altyapı, siber güvenlik, dayanıklılık ve savunma sanayisinin geliştirilmesi gibi alanlara yöneltilebilecek.
Bu, basit bir savunma harcaması hedefinin ötesinde, Avrupa için yeni bir mali rejim anlamına geliyor.
Başta Almanya olmak üzere Avrupa ekonomileri uzun süredir durgunluk, zayıf yatırım ve sanayisizleşme baskısıyla karşı karşıya. Yeniden silahlanma, bu koşullarda olası bir ekonomik çıkış stratejisi olarak sunuluyor.
Askeri harcamalar sanayi siparişleri yaratıyor, yatırımları destekliyor ve savunma sektörlerindeki istihdamı artırıyor. Büyük silah üreticilerine sahip Almanya ve Fransa gibi ülkeler açısından bu, bir tür askeri Keynesçilik anlamına geliyor.
Ancak kamu harcamalarının bileşimi önemlidir. Füzelere, insansız hava araçlarına, gözetim sistemlerine ve mühimmata ayrılan kaynaklar; kamusal konuta, sağlık hizmetlerine, eğitime ya da toplumsal açıdan adil bir yeşil dönüşüme yöneltilmiyor.
Yeni harcama rejiminin sınıfsal karakteri de burada ortaya çıkıyor. Silah şirketleri devlet garantili sözleşmeler elde ediyor. Yatırımcılar koruma altına alınmış gelir kaynaklarına kavuşuyor. Ticari risklerin önemli bir bölümü ise kamu tarafından üstleniliyor.
Sosyal yatırımlar tartışılırken dokunulmaz ilan edilen mali kurallar, askeri üretim söz konusu olduğunda bir anda esnekleşiyor. Kamu borçlanması, sosyal ihtiyaçları karşılamak için değil ama silahlanmayı finanse etmek için yeniden meşru hale geliyor.
Bu dönüşümün maliyetleri de eşit biçimde dağılmayacak. Avrupa’da emeğin sosyal haklarında yeni kesintiler, Türkiye’deki otoriter emek rejiminde ise ücret baskılamasına dayalı politikalar artarak sürecek. Bunun siyasete yansımasını tahmin etmek de zor değil. Emekçilerden askeri genişleme uğruna yaşam standartlarından vazgeçmeleri istendikçe, merkez partilerin siyasi meşruiyet krizi de derinleşecek.
Bu nedenle NATO 3.0 aynı zamanda sınıfsal bir projedir. Kamu bütçelerini askeri üretimin ihtiyaçları etrafında yeniden düzenlerken maliyetleri aşağıya, yani çalışan sınıflara doğru aktarma, bu projenin işleyişinin bir parçasıdır.
Türkiye daha üst bir konum arıyor
Türkiye’deki iktidar bloku açısından Ankara zirvesi, jeopolitik önemi bir sermaye birikim stratejisine dönüştürme fırsatı sunuyor.
Türkiye artık yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki “ileri karakolu” olarak görülmek istemiyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan başlıca lojistik ve savunma sanayisi merkezlerinden biri olmayı hedefliyor.
NATO’nun mühimmat açıkları ve askeri üretim kapasitesini genişletme çabası; insansız hava araçlarını, zırhlı araçları, füzeleri ve geleneksel silahları büyük ölçekte üretebilen ülkelerin önemini artırıyor.
Ankara zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayisi Forumu da ortak tedarik, askeri-sanayi iş birliği ve üretim kapasitesinin genişletilmesi üzerinde yoğunlaştı. Ankara, ayrıca savunma şirketlerine yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını ve ileri Batılı silah programlarına yeniden erişim sağlamayı amaçlıyor.
Bu stratejinin açık bir iç politik ekonomi boyutu var. Savunma üretimi ihracat geliri, devlet sözleşmeleri, teknolojik kapasite artışı ve devlet tarafından desteklenen sermaye grupları için yeni fırsatlar yaratıyor.
Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı, askeri bürokrasi ve siyasal bağlantıları güçlü olan savunma sermayesi arasındaki ilişkileri kuvvetlendiriyor. Sanayi politikası, askeri güç ve siyasi egemenliğin birbirini desteklediği yönündeki milliyetçi anlatıyı besliyor.
Ancak bu strateji, bağımlılığı ortadan kaldırmış değil. Türkiye, en ileri teknolojilerin, finansman yapılarının ve stratejik kararların ABD ile Batı Avrupa’da yoğunlaştığı hiyerarşik bir askeri-sanayi değer zinciri içindeki konumunu yükseltmeye çalışıyor.
Ismay formülünün yeni hali
NATO’nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay, ittifakın amacını ünlü formülüyle özetlemişti: “Amerikalıları Avrupa’nın içinde, Rusları dışında, Almanları ise kontrol altında tutmak.”
NATO 3.0 bu formülü güncelliyor.
Rusya hâlâ çevrelenmesi gereken güç olarak görülüyor. ABD stratejik komutayı elinde tutuyor. Ancak Almanya ve Avrupa’nın geri kalanı artık yalnızca kontrol altında tutulmayacak. Amerikan liderliğindeki güvenlik yapısı içinde kalmaları şartıyla borçlanmaları, silahlanmaları ve üretmeleri isteniyor.
Türkiye ise ittifakın başlıca üretim ve lojistik merkezlerinden biri olmak için yarışıyor.
NATO 3.0’ın uluslararası politik ekonomisi şu şekilde özetlenebilir: Avrupa daha fazla ödeyecek, silah üreticileri daha fazla kazanacak, Türkiye yeni askeri ihalelerden daha büyük pay almaya çalışacak ve ABD Çin’e yoğunlaşmak için daha geniş bir hareket alanı elde edecek.
Bu anlamda Ankara zirvesi, ABD’nin göreli gerilemesini yönetmek için geliştirdiği yeni stratejiyi kurumsallaştırıyor.
Kısacası NATO 3.0, Avrupa’daki durgunluğu militarizme, ittifak bağımlılığını yük paylaşımına, toplumsal kaynakları ise kalıcı bir savaş ekonomisinin temellerine dönüştürmeyi hedefliyor.
/././
NATO 3.0: Avrupa’nın yeni militarist misyonu -Yücel Özdemir-
NATO’nun 3.0 versiyonunun rotasının, Avrupa’yı ‘Rusya tehdidi’ni kullanarak rekor düzeyde silahlandırmak ve silah tekellerinin ortak üretimini güçlendirmek olduğu Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde belirgin bir şekilde ortaya çıktı.
Ukrayna savaşıyla ‘Rusya tehdidi’nin somut bir hal alması, ABD açısından Avrupa ülkelerini daha fazla silahlanmaya zorlamak için önemli bir fırsattı. Aradan geçen dört yıl içinde Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri, askeri harcamaları iki katına çıkardı. Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde Avrupa ve Kanada’nın askeri harcamalarının 2025’te 139 milyar doların üzerinde arttığına dikkat çekildi. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin açıklamasına göre, 2026 da eklendiğinde toplamda bu miktar 258 milyar dolara kadar çıkıyor.
Zirvenin arifesinde Kanada, Alman silah tekeli TKMS’nin öncülüğündeki Almanya-Norveç ortak projesi U212CD’den tam 20 milyar dolara 12 denizaltı sipariş etti. Güney Kore tekeli Hanwha Ocean’dan alınıp TKMS’ye verilen ihale, NATO 3.0 açısından büyük anlam taşıyor. Alman Savunma Bakanlığı bugüne kadar görülmemiş rekor siparişin politik anlamını şu şekilde ifade etti: “Arktik ve Kuzey Atlantik’in jeopolitik önemi hızla artıyor. Erimeye başlayan buz tabakaları yeni deniz yollarının açılmasını mümkün kılmakta ve bu durum, fırsatların yanı sıra güvenlik politikası açısından yeni zorluklar da yaratmaktadır.” (bmvg.de)
Dolayısıyla bu siparişle, Atlantik’in diğer yakasındaki Kanada’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olarak hareket etmesi gerektiğine dair bir adım atıldı. Bunu sadece Rusya’ya karşı birlikte hareket etmeyle de sınırlamamak gerekiyor.
ABD, kuzey kutbunun kontrolü ve Rusya ile mücadelede Avrupa merkezli yeni bir askeri ittifak anlamına gelen NATO 3.0’ın tepesinde durmaya devam edecek. Almanya ise daha fazla sorumluluk üstlenen ikinci derece yeni lider olmaya aday.
Zirvenin başladığı gün Alman Savunma Bakanlığı, bu yıl için askeri harcamalara 124.7 milyar avroluk rekor bütçe ayrıldığını duyurdu. Zamanlama tesadüf değil. Maksat, Berlin’den Ankara’ya “Biz hazırız” mesajı göndermekti.
Açıklanan rakam, geçen yıla göre yüzde 25.5 artışa tekabül ediyor. Böylece NATO’nun yüzde 2 şartı geçilerek yüzde 2.69’a ulaşıldı. Bu yüzden Başbakan Merz, her fırsatta NATO’nun geçen yıl belirlediği yüzde 3.5 şartını, 2035’i beklemeden 2029’da yerine getireceklerini söylüyor.
Ankara’da verilen görev, üstlenilen sorumluluk ve Alman emperyalizminin dünya üzerindeki pazarları askeri yollarla kontrol etme isteği, silahlanmanın korkunç düzeyde artmaya devam edeceğini gösteriyor. Maliye Bakanı Klingbeil’in geçen hafta açıkladığı 607 milyar avroluk 2027 bütçesinin en az yüzde 20’sinin askeri harcamalara gitmesi planlanıyor. 2030’a kadar bu miktarın 183 milyar avroya, oranın yüzde 30’a çıkması öngörülüyor.
Zeit Online’da yer alan haber analizde, 2027’de net borçlanma tutarı 203.7 milyar avroya ulaşacak. Bunun yarısından fazlası orduya gidecek. Askeri harcamalar için kullanılan kredilerin payı, 2030 yılına kadar yüzde 70’e yükselecek. Bu da hükümetin, borçlanmanın üçte ikisinden fazlasını askeri amaçlar için kullanacağı anlamına geliyor. Almanya açısından bugüne kadar görülmemiş bir tablo söz konusu. (zeit.de)
Sadece 2025 ve 2026 bütçeleri arasında bir kıyaslama yapıldığında, askeri harcamalar yüzde 32.7 artarken, sağlık harcamaları yüzde 34.2 azalmış. Bütçesi azalan bir diğer alan, yüzde 7.1 ile eğitim oldu.
Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü 1970’li ve 80’li yıllarda Federal Almanya’da askeri harcamalar toplam bütçenin yüzde 20’sine denk geliyordu. Berlin duvarının yıkılmasından sonra bu oran yüzde 10’a kadar düştü.
Günümüzdeki yükseliş elbette sadece Almanya’ya özgü değil. Avrupa’da GSYİH’ye oranla askeri harcamalarda başı çeken ülkeler Litvanya (yüzde 5.33), Estonya (yüzde 5.10), Letonya (yüzde 4.92) ve Polonya (yüzde 4.68). Yüzde 5 dayatmasında bulunan ABD’de ise askeri harcamaların 2026’da yüzde 3.17’ye ulaşması bekleniyor.
Ankara zirvesinin sonuç bildirisinin 5. maddesinde belirtilen “Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa ve modernize edilmiş bir ittifak” şeklindeki tanımlama önümüzdeki dönemde Avrupa ülkelerinin temel stratejisi olacak gibi görünüyor.
Ankara zirvesinden çıkan sonuçların iki temel çelişkiye yol açacağı bugünden söylenebilir.
Birincisi: Askeri harcamalar için eğitimden, sağlıktan, emeklilikten, sosyal hizmetlerden kesintiler yapıldıkça emekçi sınıflar arasında yoksulluğun artmasına bağlı olarak tepkiler yükselecek. Almanya’da işçiler sokağa çıkmaya başladı. Önümüzdeki sonbahar sosyal alandaki kesintilere karşı mücadele sıcak geçecek. Rusya korkusu bir süre daha silahlanmaya ve silah tekellerine barut taşıyabilir. Ancak bunun da bir sınırı var.
İkincisi: Avrupa; Kanada ve Türkiye’nin aralarında olduğu ülkelerle kuracağı “stratejik ortaklıkla” kendi güvenliğini sağlayıp, askeri-sanayi kompleksini büyüttükçe ABD’den ayrı davranma, kendi çıkarlarını merkeze almayı deneyecektir. Bu durum değişen güç dengelerine bağlı olarak, tıpkı İran savaşında olduğu gibi, ABD’nin yalnız kalma ihtimalini güçlendirecek. Bu nedenle şimdi bir ‘görev dağılımı’ gibi gösterilen NATO içinde güçlü Avrupa seçeneği, bumerang etkisi yaratabilir.
Özetle NATO 3.0 versiyonu ile Avrupa’ya biçilen rol yakın gelecekte askeri harcamaların artması nedeniyle hem halkın öfkesi hem de ABD ile yaşanacak çıkar çatışmalarıyla tedavülden kalkabilir.
/././
Gözaltılar, tutuklamalar, ülkede kalanlar ve Deniz Göktaş -Yücel Demirer-
5 Temmuz Pazar sabahı saat 5 civarında uyandım. Uykuya dönebilmek umuduyla bir tarih belgeselini izlerken, 5.30’u geçerken kapım çalındı. Sık çalınmayan kapı zilimin böyle bir saatte çalınması gelenin kim olduğunu zaten belli etmişti. Kapıyı hemen açtım. Kimlik gösteren polis memurları ağabeyim Temel Demirer ve ablam/yengem Sibel Özbudun Demirer hakkında bir gözaltı kararı olduğunu söyledi. Geldikleri adreste yalnız yaşadığımı, aradıkları kişilerin burada oturmadıklarını belirttim. Ellerindeki evrakta ikinci sırada yazılmış olan adresimi göstererek sahip oldukları bilginin bu yönde olduğunu ve evde olup olmadıklarına bakacaklarını belirttiler.
Uygulama gereği bir şahit gerektiğini söyleyip, üç komşu kapısı çaldılar. Hemen açan olmadı. Uzun zil çalmalardan sonra evinde ağır hastası olan komşum ağır adımlarla benim katıma çıktı. Mahcubiyet içinde kendisine; “Seni de uyandırdık” dediğimde “Yok zaten ayaktaydım” sözleriyle cevapladı. Kural öyleymiş; polis memuru eve bakarken benim ve şahitlik yapan komşumun kendisini izlememizi istedi. Memur önde biz arkada evi dolaşırken yanı başımdaki komşuma mahcubiyet içinde “Biliyorsun işte, Türkiye halleri, kusura bakma” dedim. Tanıyanlar nazik olduğumu söyler, bu cümleyi mahcubiyet hissiyle aylardır hasta yakınına bakan komşuma söylemiştim. Amacım politik bir beyanda bulunmak olsa, bundan çok daha keskin cümleler kurabilirdim.
Sırtı bize dönük bir biçimde odadan odaya yürüyen polis memuru, hiç beklemediğim biçimde sözlerime cevaben; “Bir ülken olduğuna şükret” dedi. Doğrusu şaşırdım, hızla ağzımdan “Neye şükredeceğime ben karar veririm.” cümlesi döküldü. Niye öyle yaptığımı bilmiyorum ama aynı cümleyi bir kez daha tekrar ettim. Çok kısa süren bir sessizlikten sonra evi kontrol etmeye devam eden memur; “Git öyleyse bu ülkeden” dedi. Bu kez “Hiçbir yere gitme niyetim yok, burada yaşamaya devam edeceğim” dedim. Bunların hepsi bir-iki dakika içinde oldu. Ev zaten 2+1 apartman dairesi.
Aramızda bu konuşmanın geçtiği memur da dahil olmak üzere bütün polis memurları nazikti. İnsan onuruna aykırı bir davranış içinde değillerdi. Eve girmeden önce ayakkabılarını çıkarmalarını istediğimde yanlarında getirdikleri galoşları gösterdiler ama yine de ayakkabılarını çıkardılar. Daha sonra geçtiğimiz salon masasında tuttukları arama tutanağını imzalamadan önce okumamı sabırla beklediler. Belirtmem gereken bir diğer ayrıntı, kontrolü yapan memurun sadece aradıkları yakınlarımın evde olup olmadıklarına baktığı. Bunu hızla yaparken eşya, kitap, giysi, çekmece vb. hiçbir şeye dokunmadı, rahatsızlık vermedi. Bunları herhangi bir tedirginlikle değil, sosyalist ahlakım bunu gerektirdiği için yazıyorum. Merak edenlere geçmişte, ismi nam salmış yerlerde çok daha tatsız deneyimlerim de olduğunu söyleyebilirim.
Diğer memurlar masada tutanağı yazarken, ben de masada oturuyordum. Aramızda yukarıda bahsettiğim konuşma geçen polis memuru tekli koltukta, şahit komşum kanepedeydi. Bir A4 sayfanın tamamını, ikincisinin dörtte birini kapsayan tutanak aşağı yukarı 10 dakika içinde diğer polisler tarafından hazırlanırken, bu memur yalnız yaşayıp yaşamadığımı sordu. “Evet” dememin hemen ardından, evimi çok tertipli bulduğunu ve bu soruyu bunun için yönelttiğini belirtti. Belki laf olsun diye bu cümleyi kurdu, belki az önce aramızda geçen konuşmanın havasını dağıtmak istedi, bilmem mümkün değil. Ancak kesinlikle bildiğim, “Bir ülken olduğuna şükret” ve “Git öyleyse bu ülkeden” cümlelerinin yaygın bir algı çerçevesini yansıttığı. Bu cümleler, bir dönem MHP yandaşlarınca çok sık kullanılan “Ya sev ya terk et” sloganının resmi ortamda söylenebilecek biçimleriydi. Ülkeyi sevme ölçütü neye göre belirleniyor? Kim kimi nereden kovuyor? “Git öyleyse bu ülkeden” diyebilen kişi bu hakkı nereden alıyor? Sorular çok ancak tatmin edici bir cevap alabilmek hiçbir zaman mümkün olmadı.
Deniz Göktaş’a ilişkin yazılanlarda eksik kalan
Deniz Göktaş’ın hazin tutuklanma öyküsüne ilişkin çok şey yazılıp, söylendi. Ancak iki şey layığınca yapılmadı: Onu yetiştiren anne ve babasına fazlasıyla hak ettikleri hürmet ve şükran borcu ödenmedi ki bu köşede bu açığın kapatılması mutlaka gerekiyor. Bir de tutuklanmayla sonuçlanan bu süreçte, en az ‘Ölü Deniz’ başlıklı stand-up gösterisinde yaptığı şakalar kadar etkili olan ve belli kesimleri rahatsız eden hakkındaki soruşturmayı öğrenir öğrenmez hızla ülkeye dönmesi üzerinde yeterince durulmadı.
Eğer ülkede kalsalardı bizimle aynı kaygıları taşıyıp, bizimle aynı duyguları paylaşacak olanların akın akın memleketi terk ettiği bir dönemde, Deniz Göktaş’ın hayatının en verimli çağında, zıpkın gibi zekasını ve güzel gülüşünü ülkede kalanların mücadelesine katık edişi müthiş rahatsız edici bulundu. Gün sektirmeden ülkeye dönme cesareti böyle cevaplandı.
Özgürlüğünden, ülkesinden, işinden olmanın çok sık yaşandığı içinden geçtiğimiz günlerde, ‘gitmeler’i ve ‘kalmalar’ı bu yazının bütünü içinde çizilen çerçeve içinde düşünmek gerekiyor. İradesiyle terk etmiş olanların da terk etmek zorunda kalanların da ülkemizi sevdiğinden kuşku duymuyoruz ancak biz buradayız, seviyoruz ve terk etmeyeceğiz…
/././
'Kırmızılı kadın' Sultan, hayatını kaybetti -Evrensel-
Konya'da yıllardır kırmızı kıyafetleri ve makyajıyla tanınan, yaşam öyküsü belgesel ve dizilere konu olan Sultan Özcan, 74 yaşında hayatını kaybetti. "Kırmızılı kadın" bugün son yolculuğuna
uğurlandı.
Konya'da 'kırmızılı kadın' olarak bilinen, hayat hikayesiyle belgesellere ve dizilere konu olan Sultan Özcan (74), dün akşam saatlerinde tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Özcan, bugün son yolculuğuna uğurlandı.
Sultan Özcan, 2006 yılında 'Duygu durumu bozukluğu' teşhisiyle, yüzde 80 engelli raporu aldı. Ağabeyinin evinin yanına yaptırılan tek odalı evinde yaşamını sürdüren Özcan, kırmızı kıyafetlerini giyip kırmızı makyajını da yaparak havanın iyi olması halinde sabah evden çıkıp, kent merkezine inip dolaşıyordu.
Son dönemlerde yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle haziran ayında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesinde tedavi altına alınan Sultan Özcan, dün akşam saatlerinde doktorların tüm müdahalesine karşın yaşamını yitirdi. Özcan'ın cenazesi, bugün ikindi vakti kılının namaz sonrası Karatay ilçesindeki Kağnıcılar Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Kırmızıya olan sevgisiyle tanınmıştı
Sultan Özcan, 2020 yılında evinde yapılan röportajda kırmızı renge olan sevgisini, şu cümlelerle anlatmıştı: ''Hakkari'de bulunduğumuz zamanlarda kırmızı elbiseli bir kız gördük. O kız da çok güzeldi. Eşim bana 'Kız çok güzelmiş görüyor musun' dedi. Ben de aman ona imrenmesin diye gittim, mağazadan kırmızı elbise aldım. Aynı o kız gibi giyindim. Eşim sırf başkasına bakmasın, hep beni sevsin diye o günden beri kırmızı giyindim."
***
EVRENSEL.











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder