T-24 "Köşebaşı + Gündem" -28 Temmuz 2026-

Yeni Parti Programı: Türkiye’de siyasi partiler neden vergi politikası üretemiyor?-Murat Batı- 

Yeni Parti Programı, aslında Türkiye’deki birçok siyasi partinin vergiye bakışını yansıtan güncel bir örnektir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikası ortaya konulamamaktadır.

Türkiye’de siyasi partilerin ekonomi programları incelendiğinde dikkat çeken ortak bir eksiklik göze çarpıyor. Enflasyondan, büyümeden, yatırımların artırılmasından ve gelir dağılımının iyileştirilmesinden söz ediliyor; ancak bütün bu hedefleri hayata geçirecek en önemli araç olan vergiye gelindiğinde programlar birkaç genel ifadenin ötesine geçemiyor. Oysa ekonomi politikası ile vergi politikası birbirinden ayrı düşünülemez. Nasıl bir ekonomik model öngörülüyorsa, onu destekleyecek vergi sisteminin de ortaya konulması gerekir.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Yeni Parti Programı da bu açıdan dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Programda vergi cennetleriyle mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve kayıt dışı servet aktarımının engellenmesi hedefleniyor; ayrıca bütçe hakkı, kamu harcamalarının denetimi ve ekonomik verilerin şeffaflığına vurgu yapılıyor. Bunların tamamı yerinde tespitlerdir. Ancak bunlar, tek başına bir vergi politikası ortaya koymaya yetmez.

Çünkü kayıt dışı ekonomiyle mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele, vergi politikasının değil, vergi güvenliğinin konularıdır. Amaçları, mevcut vergi sisteminin sağlıklı işlemesini sağlamaktır. Vergi politikası ise bundan farklıdır. Devletin kimden, ne kadar vergi alacağını; hangi gelir unsurlarını nasıl vergilendireceğini; üretim, yatırım ve tüketim arasındaki dengeyi hangi mali araçlarla kuracağını; gelir dağılımına nasıl müdahale edeceğini ve mükellef haklarını hangi güvencelerle koruyacağını belirleyen tercihler vergi politikasını oluşturur.

Ne yazık ki Türkiye’de siyasi partiler uzun yıllardır bu ayrımı yapmıyor. Vergi denildiğinde ya vergi oranlarının düşürüleceği söyleniyor ya da kayıt dışılıkla mücadele vaat ediliyor. Oysa bunlar hemen her siyasi partinin dile getirebileceği hedeflerdir. Hiçbir siyasi parti kayıt dışı ekonomiyi savunmaz, vergi kaçakçılığını meşru görmez veya kara paraya göz yumulacağını vaat etmez. Dolayısıyla bunlar partileri birbirinden ayıran politik tercihler değildir.Partileri birbirinden ayırması gereken, verginin hangi anlayışla alınacağına ilişkin tercihleri ve bunu hayata geçirecek somut politikalarıdır.

Ne var ki siyasi partilerce dile getirilen vaatlerin önemli bir kısmı, içeriği doldurulmamış genel ifadeler ve sosyal medya söylemini aşamayan sloganlardan ibaret kalmaktadır.

Bugün Türkiye’de vergi sistemine ilişkin tartışmalar; dolaylı vergilerin ağırlığı, ücretliler üzerindeki vergi yükü, vergi harcamalarının büyüklüğü, servetin vergilendirilmesi, mükellef haklarının yetersizliği ve sık değişen vergi mevzuatı etrafında yürümektedir. Buna rağmen siyasi parti programlarında bu konulara ilişkin bütüncül ve uygulanabilir bir yaklaşım görmek oldukça güçtür. Vergi, ekonomi politikalarının merkezinde yer almasına rağmen, siyasi tartışmaların merkezine bir türlü yerleşememektedir.

Yeni Parti Programı da bu genel tablonun dışında değildir. Programın vergiye ilişkin yaklaşımı yanlış değil, eksiktir. Kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilmesi gerektiğini söylemek elbette doğrudur. Ancak bu, nasıl bir vergi sistemi kurulacağını açıklamaz. Vergi sisteminin adaletini, sadeliğini, öngörülebilirliğini ve mükellefle idare arasındaki güven ilişkisini ortaya koymadan yalnızca kayıt dışılıkla mücadeleden söz etmek, vergi politikasını vergi güvenliğiyle sınırlamak anlamına gelir.

Türkiye’nin artık ihtiyacı, daha fazla kayıt dışılıkla mücadele vaadi değil, gerçek anlamda bir vergi politikasıdır. Çünkü kayıt dışılık, iyi tasarlanmış bir vergi politikasının başlangıcı değil, onun doğal sonuçlarından biridir. Vergiyi yalnızca kamu gelirlerini artıran bir araç olarak değil; ekonomik kalkınmayı yönlendiren, gelir dağılımını etkileyen ve hukuk devletiyle doğrudan bağlantılı bir kamu politikası olarak ele almayan hiçbir ekonomi programı eksiksiz kabul edilemez. 

Siyasi partiler ne tür vergi politikaları önermeli?

Siyasi partilerin vergiye ilişkin açıklamaları incelendiğinde, çoğu zaman teknik temeli yeterince oluşturulmamış vaatlerle karşılaşılıyor. Özellikle seçim dönemlerinde, mitinglerde, grup toplantılarında veya basın açıklamalarında dile getirilen vergi önerileri, ayrıntılı bir vergi politikasından çok kamuoyunda karşılık bulmaya yönelik söylemler niteliği taşıyor. Oysa vergi, birkaç cümleyle açıklanabilecek kadar basit bir alan değildir.

Vergi hukuku, hukuk sisteminin en teknik ve en karmaşık dallarından biridir. Bu nedenle vergiye ilişkin her önerinin hukuki, mali ve ekonomik sonuçlarının önceden değerlendirilmesi gerekir. Vergi oranlarında veya matrahında yapılacak küçük bir değişiklik bile kamu gelirlerini, yatırım kararlarını, fiyatları, kayıt dışılığı ve gelir dağılımını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle siyasi partilerin vergi politikaları, sloganlarla değil; teknik çalışmalar, etki analizleri ve bilimsel veriler ışığında hazırlanmalıdır.

Nitekim son yıllarda birçok siyasi parti, gelir vergisi tarifesinin değiştirileceğini veya ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılacağını vaat etmektedir. Ancak önerilerin önemli bir kısmı, vergi sisteminin bütünü üzerindeki etkisi dikkate alınmadan dile getirilmektedir. Aynı durum özel tüketim vergisine ilişkin öneriler için de geçerlidir. Verginin hangi mallarda, hangi gerekçeyle ve hangi maliyet hesabına göre değiştirileceği açıklanmadan yapılan değerlendirmeler, uygulanabilir bir vergi politikası olmaktan çok siyasi söylem niteliğinde kalmaktadır.

Gerçek bir vergi politikası; yalnızca hangi verginin artırılacağını veya azaltılacağını söyleyen bir metin değildir. Vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağını, yatırımların nasıl teşvik edileceğini, kayıt dışılığın hangi araçlarla azaltılacağını, mükellef haklarının nasıl güçlendirileceğini ve bütün bunların kamu maliyesi üzerindeki etkilerini birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı ifade eder. Bu nedenle siyasi partilerden beklenen, vergiye ilişkin genel vaatler değil; uygulanabilir, hesaplanmış ve sonuçları öngörülmüş politika önerileridir.

Vergi politikası, seçim meydanlarında alkış almak için değil; iktidara gelindiğinde uygulanmak için hazırlanır. 

Yeni Parti’nin programı da maalesef çok farklı değil

Yeni Parti’nin programı incelendiğinde, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kamu yönetimi, eğitim ve sosyal devlet başlıklarında ayrıntılı hedeflere yer verildiği görülüyor. Buna karşılık vergiye ilişkin düzenlemeler oldukça sınırlı kalıyor. Programın bu alandaki en belirgin taahhüdü, vergi cennetleri, kara para aklama ve kayıt dışı servet aktarımıyla etkili mücadele edilecektir ifadesidir.

Kuşkusuz bu hedef önemlidir ve desteklenmesi gerekir. Ancak bu yaklaşım, tek başına bir vergi politikası ortaya koymaya yetmez. Çünkü kayıt dışılıkla mücadele etmek, vergi cennetlerini engellemek veya kara para aklamayla mücadele etmek, hangi vergi sisteminin kurulacağını açıklamaz. Bunlar, mevcut vergi sisteminin güvenliğini sağlamaya yönelik araçlardır; vergi politikasının kendisi değildir.

Asıl belirleyici olan; vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağı, dolaylı vergilerin mevcut ağırlığının sürdürülüp sürdürülmeyeceği, gelir ve servetin hangi esaslara göre vergilendirileceği, vergi harcamalarının nasıl gözden geçirileceği ve mükellef haklarının hangi güvencelerle korunacağıdır. Programda ise bu temel tercihlerin nasıl şekilleneceğine ilişkin somut bir çerçeve ortaya konulamamaktadır.

Bu nedenle Yeni Parti’nin vergiye ilişkin yaklaşımı yanlış değil; eksiktir. Program, vergi güvenliğine ilişkin önemli hedefler ortaya koyarken, bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikasını açıklamamaktadır.

Kayıt dışılıkla mücadele bir vergi politikası değildir

Türkiye yaklaşık kırk yıldır kayıt dışı ekonomiyle mücadele etmektedir. Hemen her hükümet programında, Orta Vadeli Program’da ve eylem planında kayıt dışılığın azaltılması temel hedeflerden biri olarak yer almıştır. Bu süreçte elektronik fatura, elektronik defter ve elektronik arşiv uygulamaları hayata geçirilmiş; dijital denetim altyapısı güçlendirilmiş, yapay zekâ destekli risk analizleri kullanılmaya başlanmış ve vergi denetim kapasitesi önemli ölçüde artırılmıştır. Buna rağmen kayıt dışı ekonomi hâlâ Türkiye’nin temel ekonomik sorunlarından biri olmayı sürdürmektedir.

Bu tablo, yalnızca kayıt dışılıkla mücadele iradesi ortaya koymanın yeterli olmadığını göstermektedir. Çünkü kayıt dışılıkla mücadele bir vergi politikası değil, vergi güvenliğini sağlamaya yönelik bir araçtır. Başarılı bir vergi sisteminin sonucu olarak kayıt dışılık azalabilir; ancak kayıt dışılığı azaltmayı hedeflemek tek başına bir vergi politikası anlamına gelmez.

Yeni Parti Programı’nın vergiye ilişkin bölümü de ağırlıklı olarak bu çerçevede şekillenmektedir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikasına ilişkin temel tercihler ortaya konulmamaktadır.

Bu durum, sosyal medyada üretilen ve hızla dolaşıma giren yüzeysel vergi söylemlerinin siyaset diline taşınmasının bir sonucudur. Kamuoyunda karşılık bulan bu söylemler, teknik ve hukuki temelden yoksun olduğu için çoğu zaman uygulanabilir bir vergi politikasına dönüşememektedir.

Oysa bir vergi politikasının; vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağını, dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki dengenin nasıl kurulacağını, gelir ve servetin hangi esaslara göre vergilendirileceğini, vergi harcamalarının nasıl gözden geçirileceğini, mükellef haklarının hangi güvencelerle korunacağını ve vergi idaresinin nasıl yapılandırılacağını da açıklaması gerekir. Bu sorulara cevap vermeyen bir yaklaşım, vergi güvenliğine ilişkin hedefler ortaya koysa bile, bütüncül bir vergi politikası ortaya koymuş sayılmaz. 

Sonuç ve genel değerlendirme

Yeni Parti Programı, aslında Türkiye’deki birçok siyasi partinin vergiye bakışını yansıtan güncel bir örnektir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikası ortaya konulamamaktadır. Bu eksiklik yalnızca Yeni Parti’ye özgü değildir. Türkiye’de siyasi partilerin önemli bir kısmı, vergi politikasını vergi güvenliğiyle karıştırmakta; vergi sisteminin temel tercihlerini açıklamak yerine, kayıt dışılıkla mücadele gibi herkesin üzerinde uzlaşabileceği hedeflerle yetinmektedir.

Oysa siyasi partileri birbirinden ayıran husus, kayıt dışılıkla mücadele edeceklerini söylemeleri değildir. Bunu zaten hiçbir siyasi parti reddetmez. Asıl farklılık; verginin kimden, hangi ilkelere göre alınacağına, vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağına, mükellef haklarının nasıl güvence altına alınacağına ve vergi sisteminin hangi anlayış üzerine kurulacağına ilişkin tercihlerde ortaya çıkar. İşte gerçek vergi politikası da burada başlar.

Türkiye’nin artık ihtiyacı, yeni kayıt dışılıkla mücadele vaatleri değil; ekonomik hedefleriyle uyumlu, hukukî temeli sağlam, mali etkileri hesaplanmış ve uygulanabilir vergi politikalarıdır. Vergi, yalnızca bütçeye gelir sağlayan teknik bir araç değil; ekonomik kalkınmanın, gelir dağılımının ve hukuk devletinin en önemli kamu politikalarından biridir. Vergiye bu gözle bakmayan hiçbir ekonomi programı da eksiksiz kabul edilemez.

Sözün özü (mstfkrc) : Vahşi kapitalist sistemde, sermayedar ve sermayeye "göbekten" bağlanmışlardır, vergi politikalarını bu doğrultuda düzenlerler.

/././

Gülistan Doku soruşturması: Şüpheli sevgilinin cep telefonundan çıkan iki koordinat -Tolga Şardan- 

Gülistan Doku’nun kullandığı Android işlemcili cep telefonuna uzaktan erişim sağlayan Zeinal Abakrov’un, 6 Ocak 2020 günü kendisine ait Xiaomi Redmi Note 7 modeli telefonuna “cihazımı bul” uygulamasını yüklediği ve bu uygulamayı yükleyerek Doku’nun telefonunun yerini bulmak amacıyla iki ayrı koordinat bilgisine ulaştığı bilirkişi raporunda yer aldı. Cep telefonundaki koordinat bilgilerinden birisinin Tunceli kırsalında olduğu anlaşıldı.

Önceki Büyüteç’te Tunceli’de kaybolan Gülistan Doku’yla ilgili soruşturma dosyasına giren özel bilirkişi raporundan bilgiler aktardım.

https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/gulistan-doku-sorusturmasi-mustafa-turkay-sonelin-kullandigi-supheli-bmwnin-karti-uc-kez-formatlanmis,56331

Medyaya yansıyan son bilgilere göre, tutuklu bulunan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, koruma polisi Şükrü Eroğlu, emekli polis memuru Gökhan Ertok, yeniden Erzurum Adliyesine sevk edildi. Soruşturma kapsamında yapılan yeni dalga operasyonda ise 18 kişi daha gözaltına alındı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’yla soruşturmayı beraber yürüten Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlatılan “dijital veri analizi bilirkişi raporu”nda Doku soruşturmasının ilerlemesini sağlayacak bilgiler mevcut.

Önce Doku’nun sevgilisi olduğu iddia edilen Zeinal Abakrov’un telefonundan elde edilen bir veriyle ilgili bilgi aktarayım.

Halen Doku dosyasından tutuklu olan Abakrov’un Android işlemcili cep telefonunda iki koordinat bilgisine ulaşıldı.

İşin dikkat çekici boyutu, her iki koordinat bilgisine ait dosyanın Tunceli çevresinde olması ve 6 Ocak 2020 günü yani Gülistan Doku’nun kaybolmasından bir gün sonra oluşturulması.

Doku’nun kullandığı Android işlemcili cep telefonuna uzaktan erişim sağlayan Abakrov’un, 6 Ocak 2020 günü kendisine ait Xiaomi Redmi Note 7 modeli telefonuna “cihazımı bul” uygulamasını yüklediği ve bu uygulamayı yükleyerek Doku’nun telefonunun yerini bulmak amacıyla iki ayrı koordinat bilgisine ulaştığı bilirkişi raporunda yer aldı.

Cep telefonundaki koordinat bilgilerinden birisinin Tunceli kırsalında olduğu anlaşıldı.

Bu durumda Abakrov’un, Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi sahibi olup olmadığı konusu önem kazanacak.

Diğer taraftan şüphelilerden tutuklu Mustafa Türkay Sonel’in kullandığı iPhone 17 Pro Max marka cep telefonundan elde edilen 20 Kasım 2025 tarihli bir videoyla ilgili bilgi de bilirkişi raporunda yer aldı.

Söz konusu görüntüde tutuklu Sonel’in “eski telefonlarını bilerek sakladığı” yönünde konuşması ve görüntü kaydının bulunduğu anlaşıldı. Aynı videoda, iPhone 5S, iPhone 6S ile modeli tam tespit edilemeyen Samsung ve Samsung Jet Black olarak nitelendirilen cep telefonlarının göründüğü belirlendi.

Bu durumda, geçmiş yıllarda kullanılmış cep telefonlarının fiziksel olarak mevcut olabileceği ihtimalinin gündeme gelmesi yanlış olmaz.

Yine Mustafa Türkay Sonel’in kullandığı iPhone 17 Pro Max model cep telefonundaki incelemede 21 Aralık 2025 gününe ait video kaydında eski model harici bellekler ve MP3 player üzerinde “hedefli tarama” yaptırıldığı tespit edildi.

Aynı videoda söz konusu harici bellekler ve MP3 playerda virüs tehdidinden söz edildiği ve yedi ayrı harici belleğin görünmesi dikkat çeken ayrıntılardan oldu.

Soruşturmaya bu ve benzeri inceleme raporlarının yön verdiği savcılık yetkililerince dile getiriliyor. Zaten son gözaltı dalgası sırasında yakalananlardan bazılarının bu raporlarla ilişkili olduğunu söylemek mümkün.

TFF yönetimi yol üstündeki Voleybol Federasyonu’na uğramayı düşünür mü?

Filenin Sultanları, ikinci kez Dünya Şampiyonu olarak spor tarihe bir kez daha isimlerini “altın” harflerle yazdırdılar hafta sonunda.

Milletler Ligi’nin finalinde güçlü Brezilya’yı net skorla deviren kızlarımız, ülkenin iyi sayılamayacak atmosferinde nefes aldırmayı başardılar hepimize.

Hediye edilecek villalara karşın “ite kaka” katıldıkları Dünya Kupası’nda henüz ilk turda havlu atmayı başaran ve “bir dedikleri iki edilmeyen” futbolculara inat, “eldeki mevcut olanaklarla” ikinci kez kupayı Türkiye’ye getiren Filenin Sultanları, hemen her şeyi hak ediyorlar.

Final maçının sonundaki röportajlarda konuşan sporcularımız mutluluktan hava uçuyordu. Hemen hepsi ağlamaktaydı.

Ancak, dört yıldır takımın başında yer alan Daniele Santarelli’nin yayıncı kuruluşun mikrofonuna yaptığı değerlendirme önemliydi.

Şöyle dedi İtalyan teknik adam:

“Dört yıldır çok özel işler başarıyoruz. Ortada sonuçlar var. İnsanlar istediklerini söyleyebilir. Biliyorum, herkes konuşuyor ve bazen bu bana komik geliyor. Ama sonuçta dört yıldır dünyanın en iyi takımlarından biriyiz. Türkiye’yi gerçekten çok seviyorum. Ama bazen Türkiye’yi anlamak gerçekten çok zor. Gerçekten çok seviyorum bu ülkeyi ama bazen biraz daha dengeye ihtiyaç var. Çünkü burada oyuncularla birlikte yaptığımız şey gerçekten özel”

Santarelli, “herkesin çok konuşmasından” şikayetçiydi. Aslına bakarsanız haksız da değil.

Bu arada futbolda Dünya Şampiyonu olan İspanya’nın bu noktaya nasıl ulaştığını geçen hafta Büyüteç’te aktardım.

İlk turda elenen futbol takımından sorumlu TFF’nin “başarının nasıl sağlandığını” görmek için İspanya’ya girmesine gerek kalmadı.

TFF yönetiminin, Riva’ya giderken yol üzerindeki Üsküdar’da faaliyetteki TVF’ye uğramaları yeterli!

Filenin Sultanları’nın bugünkü başarısının arkasında 2006 – 2012 yılları arasına görev yapan TVF Başkanı Erol Ünal Karabıyık’ın attığı tohumların bulunduğunu ve sonraki TVF Başkanları Özkan Mutlugil ile Mehmet Akif Üstündağ döneminde de tohumların yeşerdiğini unutmamak gerek.

Düzce’de kapısı tekmeyle kırılan CHP binası

Atanmış CHP yönetimince Düzce İl Başkanı olarak görevlendirilen Kenan Akın, partisinin il başkanlığına tekmeyle kırdığı kapıdan girerek iş başı yaptı!

Üstelik matahmış gibi Akın’ın attığı tekmeyle kapıyı kırma sahnesi, yanındakilerce kameraya alınıp sosyal medyadan yayımlandı.

Atanmış il yönetimi “tarihi başarıyı” yakalamış oldu böylelikle! Genel merkezin kendileri hakkındaki tercih sebebini de boşa çıkarmadılar el birliğiyle.

Yeri geldiğinde kurucu önder Atatürk’ün partisi olmakla övünen yönetimin “polisle genel merkeze girmekle” yarattığı atmosferin taşradaki yansımasıdır bu tekme.

Eskilerin, “İmam öyle yaparsa; cemaat de böyle yapar” dediği sözü hatırlatan cinsten bir hareketti Düzce’de yaşananlar.

Oysa, kilitli kapının açılmasını sağlayacak daha medeni uygulamalar var. Var ama genel merkezden aldığı yetkiyle çilingirle gireceği il başkanlığı binasına tekme sallayarak giren bir düşüncenin ne Türkiye’ye ne de CHP’ye faydası olur.

Tekmeci il başkanı Kenan Akın, video sonunda önceki CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e seslenerek “Görülen lüzum üzerine. Öyle diyordun ya, erkeklik yapıyordun ya. Kuralsızlıkların, kanunsuzlukların, tek adam rejimlikleriniz böyleydi ya. Görülen lüzum üzerine. Sen anlıyorsun onu. Terbiyesiz” demesiyle Özel “terbiyesiz” olur mu, bilemem.

Ama görünen o ki Akın’ın sahip olduğu terbiye, CHP’nin resmi tarihindeki yerini alan tekmesiyle değerlendirilecek.

/././

BitChat: Jack Dorsey'nin çevrim dışı mesajlaşma uygulaması, dijital iletişim savaşında yeni cephe oluyor -Füsun Sarp Nebil- 

Dijital toplum için şimdi iki rakip vizyonu arasındaki yarışma yükseliyor. Biri merkezi gözetim, yasal erişim ve düzenleyici kontrole odaklanırken, diğeri altyapıyı kimin kontrol ettiğine bakılmaksızın işlevsel kalacak şekilde tasarlanmış merkezi olmayan ağlar üzerine çalışıyor.

2010’lar civarında hayatımıza giren Sosyal Medya konusu, artık hükümetlerin yönetim aracı olmaya, halkın yararına olmaktan çıkmaya ve bir cins baskı ve propoganda aracı olmaya dönmeye başladı ama dünyada iyi insanlar da var. Yani internetin ve ifade özgürlüğünün savunucusu olan ve bunu sağlamak için uğraşanlardan bahsediyorum.

Twitter’ın 4 kurucusundan önde geleni olan Jack Dorsey'nin yeni mesajlaşma uygulaması BitChat tam da bu anlama geliyor. Kullanıcı tabanı nedeniyle değil ama temsil ettiği mentalite nedeniyle 2026'nın en yakından takip edilen iletişim teknolojilerinden biri haline geldi. İnternet, mobil ağlar veya merkezi sunucular olmadan çalışmak üzere tasarlanan açık kaynaklı mesajlaşma uygulaması, gizlilik, sansür, hükümet gözetimi ve dijital dayanıklılık konularında önemli bir çözüm sunuyor.

Başlangıçta, merkezi olmayan deneysel bir mesajlaşma platformu olarak ortaya çıkan BitChat, yeni bir sohbet uygulaması olmaktan öteye geçti. Çünkü, internet devre dışı olsa bile çalışır durumda kalabiliyor. Sansür amaçlı olarak internet erişimini veya geleneksel telekomünikasyon ağlarını engellemeye çalışan hükümet sayısının arttığı günümüzde bu önemli bir gelişme.

Daha da önemlisi, BitChat açık kaynak yazılım olarak yayınlandı ve bu da dünya çapındaki geliştiricilerin kodunu incelemesine, değiştirmesine ve katkıda bulunmasına olanak tanıyor.

BitChat nedir? Nostr Protokolü nedir? 

WhatsApp, Signal veya Telegram gibi mesajlaşma platformlarının aksine, BitChat internet bağlantısına veya merkezi bulut altyapısına bağlı değil. Bunun yerine, şifrelenmiş mesajları, birbirine yakın akıllı telefonlarda, bir cihazdan, diğerine iletmesine olanak tanıyan bir Bluetooth Düşük Enerji (BLE) ağ yapısı üzerinden çalışıyor. Her telefon hem gönderici hem de iletici olarak hareket edebiliyor. Bu da hücresel servis veya Wi-Fi gerektirmeden iletişimin yerel bir ağda yayılmasını sağlıyor. 

Ama internet varsa, kullanılabiliyorsa, BitChat onu da kullanabiliyor. Bunu Jack Dorsey tarafından güçlü bir şekilde desteklenen merkezi olmayan Nostr İletişim Protokolü üzerinden yapıyor. Platform merkezinde kimlik sistemlerine bağımlılık çok düşük çünkü kullanıcılar telefon numaraları yerine kriptografik anahtarlar aracılığıyla tanımlanıyor.

Nostr (Röleler Tarafından Aktarılan Notlar ve Diğer Şeyler ifadesinin kısaltılmışı) Protokolü, merkezi sunucular yerine açık röle sunucuları kullanan, merkeziyetsiz bir iletişim protokolüdür. 2020 yılında gelişmeye başlandı ve özellikle Twitter'ın kurucularından Jack Dorsey tarafından dağıtılmasıyla popülerlik kazandı.

Nostr'da kullanıcılar, e-posta adresi veya telefon numaralarıyla değil, kriptografik açık, özel anahtar çifti ile kimlik kazanıyor. İçerikler tek bir şirket tarafından tutulmuyor. Kullanıcıların mesajlarını rölelere yüklüyor ve diğer kullanıcılar da buradan alıyor. Böylece diyelim ki dağıtım yapan bir şirket ya da sunucu kapatılsın, ama ağ yayına diğer şirketler ya da sunucular üzerinden kesintisiz devam eder. Dorsey BlueSky ile de bunun üzerinde çalışıyordu.

Sosyal medya için tasarlansa da Nostr yalnızca "Twitter benzeri" bir platformda değil, mesajlaşma, kimlik gizleme, ödeme (Bitcoin Lightning), dosya paylaşımı ve yapay zekâ uygulamaları için kullanılmaya başlandı.

Jack Dorsey'nin geliştirdiği BitChat gibi uygulamalar da internet erişimi olduğunda Nostr ile entegre çalışabiliyor. BitChat, internet yokken Bluetooth mesh ağı üzerinden iletişim kurarken, İnternet erişimi olduğunda Nostr rölelerini kullanarak daha geniş bir kullanıcı ağına bağlanabiliyor. 

sacası Nostr, tek bir şirketin kontrol etmediğini, kullanıcıların kendi kimliklerini ve sistematik olarak yönlendirildiğini açık bir iletişim halinde oluşturmayı amaçlayan bir protokoldür. Bu nedenle hem sansüre dayanıklı iletişim kurmak isteyenler hem de merkezi platformlara alternatif arayan geliştiriciler tarafından ilgi görmeye başladı.

BitChat "dayanıklı iletişim" için yani internetsiz bir dünya için tasarlandı 

BitChat, teknoloji araştırmacılarının "dayanıklı iletişim" olarak adlandırdığı yeni iletişim trendinin içinde yeni nesil bir uygulama. Sistem, İnternet kesintileri, doğal afetler, büyük ölçekli elektrik kesintileri, savaş bölgeleri, ağ tıkanıklığı ve bağlantının az veya hiç olmadığı uzak yerler için geleneksel iletişim yöntemlerinin başarısız olduğu durumlarda çalışmaya devam edecek şekilde tasarlanmış.

Destekçileri, bu tür teknolojilerin, merkezi altyapı kullanılamaz hale geldiğinde, insanların en azından temel iletişim yeteneklerini koruyarak, iletişim dayanıklılığını arttırdığını savunuyor.

BitChat, Bluetooth mesh ağ mimarisi kullanır ama kendisi bir mesh ağı değil. Uygulama katılan cihazlar tarafından oluşturulan bir mesh ağı üzerinde çalışır veya bu ağı oluşturur. BitChat çalıştıran her akıllı telefon mesaj gönderebilir, mesaj alabilir, diğer kullanıcılar için mesajları iletebilir. Bu iletme özelliği onu bir mesh ağı yapar. Mesajlar, hedefe (veya menzil içindeki bir kullanıcıya) ulaşana kadar bir cihazdan diğerine "atlayabilir".

Deneysel projeden, tartışmalara 

BitChat'in özellikleri, siyasi gösteriler sırasında farkına varıldı ve önemsendi. Örneğin Hindistan'daki protestocuların mobil internet kısıtlamaları dönemlerinde uygulamayı kullanmaya başladığı ve bunun Hindistan yetkililerinin dikkatini çektiği bildirildi.  Dorsey tarafından kamuoyuna açıklanan belgelere göre, Hindistan Siber Suç Koordinasyon Merkezi (I4C), uygulamanın yasal gözetimi ve internet kısıtlamalarını aşmak için kullanılabileceği endişesiyle GitHub'a üç saat içinde üç Bitchat deposuna erişimi devre dışı bırakma talimatı verdi. Depoların, Bitchat projesinin çekirdeğini ve Android uygulamasını içerdiği bildiriliyor. 

Bu olay, BitChat'i niş bir geliştirici projesinden uluslararası bir siyasi meseleye dönüştürdü. Çünkü şöyle bir soru ortaya çıktı : "Hükümetler, merkezi sunucuları, operatörü ve internet altyapısına bağımlılığı olmayan iletişim yazılımlarını düzenleme hakkına sahip mi, düzenleyebilirler mi?” 

Hemen not edelim, GitHub talimata uysa bile, uzmanlar pratik etkisinin sınırlı olabileceğini söylüyor. Bitchat açık kaynaklı olduğu için, yazılımın kopyaları zaten dünya çapında binlerce bilgisayar ve depoda mevcut. Mevcut kullanıcılar kurulu sürümleri kullanmaya devam edebilirken, geliştiriciler kaynak kodunu başka bir yere kopyalayabilirler. Projenin çatallanmış sürümleri de bağımsız olarak gelişmeye devam edebilir, bu da projenin tamamen engellenmesini teknik olarak zorlaştırır.

Farklı hükümetler, BitChat gibi teknolojiler hakkında karışık görüşler dile getiriyor. Kamu güvenliği açısından bakılırsa, merkezi olmayan çevrim dışı mesajlaşmanın önemli soruşturma zorlukları yarattığı ortada. İletişimler geleneksel telekomünikasyon altyapısının dışında gerçekleşirse, geleneksel yasal dinleme mekanizmaları etkisiz hale geliyor. 

Bu nedenle hükümetler, bu teknolojinin potansiyel olarak, terör örgütleri, organize suç grupları, insan kaçakçıları, aşırılıkçılık ağları ve yabancı istihbarat servisleri tarafından kullanılabileceğini iddia ediyorlar.  Güvenlik kurumları için, acil durumlarda iletişimi izleyememe önemli bir operasyonel endişe kaynağı.

Ama dijital haklar grupları konuyu çok farklı görüyor. Dijital özgürlükleri destekleyen gruplar, dünya genelinde hükümetlerin internet kesintilerini, sansürü ve dijital gözetimi genişletmesiyle birlikte çevrim dışı, merkezi olmayan iletişimin giderek daha önemli hale geldiğini savunuyor.

İnternet Özgürlüğü Vakfı (IFF) gibi kuruluşlara göre, BitChat gibi uygulamalar, ifade özgürlüğünü, toplanma özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, kişisel gizliliği ve internet kesintileri sırasında bilgiye erişimi sağladığı için önemli. 

Destekçiler ayrıca engellemek için hukuki bir neden olmadığını çünkü BitChat'in kendisinin yasadışı içerik sağlamadığını söylüyor. Çünkü sırf bazı kullanıcılar kötüye kullanacak diye yasallık tartışması yapılması anlamsız. Mesela birisi yürüyüşün ortasına dalarak insanları öldürecek diye minibüsler yasaklanmalı mıdır? 

Açık kaynak yazılımın zorlukları 

BitChat'in bu kadar çok ilgi çekmesinin nedenlerinden biri de açık kaynaklı olması. Tek bir şirket tarafından işletilen ticari mesajlaşma servislerinin aksine, BitChat'in yazılımı herkes tarafından görülebilir, kopyalanabilir, kodu isteğe göre değiştirilebilir ve yeniden dağıtılabilir. Bu da yaptırımı özellikle zorlaştırıyor.

Bir barındırma platformu (mesela GitHub), yazılımı kaldırsa bile, kopyaları hızla başka yerlerde ortaya çıkabilir. Geliştiriciler projeyi "çatallayabilir", bağımsız sürümler oluşturabilir ve orijinal yaratıcılar olmadan geliştirmeye devam edebilirler. Bu merkezi olmayan geliştirme modeli, uygulamanın merkezi olmayan iletişim mimarisini ve interneti geliştirenlerin ilk günlerden gelen stratejisini yansıtıyor.

Jack Dorsey'in farklı kişiliği

Jack Dorsey, Twitter'ı kurduğu 2006 yılında da, insanların haberleşmesini savunuyordu. Dorsey'in ifade özgürlüğüne ve iletişimin önemine verdiği değeri, 2012 yılında, Wall Street Occupiers protestoları sırasında, New York polisinin istediği bir kullanıcının adını vermemek için uzun süre direnmesi  ile gördük. Yine Dorsey yönetimindeki Twitter'ın  2013'deki Gezi Parkı protestoları sırasında, hükümetin hesap silme taleplerini yerine getirmediği açıklanmıştı (bir de son dönemde her talimatı anında uygulayıp, eleştirildiklerinde "ne yapalım hukuk öyle, mahkeme" vsvs diyenleri, hatırlayın). Dorsey'in diğer bir dikkat çeken hareketi, 2020 yılında A BD'de George Floyd'un polis tarafından öldürülmesi sonrasındaki protestolar sırasında, dönemin başkanı Trump'ın şiddet içeren tweetlerini üzerine etiket ekleyerek, askıya almasıydı. 

Dorsey'in 2017-2018'lerden sonra, sıkıntıları daha çok farkedip, bu baskılara karşı "merkezi olmayan" uygulamalar geliştirmeye ya da desteklemeye başladığını gördük. Bluesky, BitChat ya da White Noise gibi mesajlaşma ya da Block (öncesinde Square) ödeme uygulaması gibi çok çeşitli uygulamalar bunlar.

Şimdi bu açıdan bakıldığında, BitChat aynı zamanda Jack Dorsey'nin internetin geleceğine dair vizyonunu da yansıtıyor. Son birkaç yıldır Dorsey, sürekli olarak, merkezi çevrimiçi platformların, kullanıcıların büyük teknoloji şirketlerine güvenmek yerine kendi kimliklerini kontrol ettiği açık protokollerle değiştirilmesini savunuyor.

Nostr'a, merkezi olmayan sosyal ağlara ve şimdi de çevrim dışı ağ iletişimine verdiği destek, ortak bir felsefeyi ortaya koyuyor. "Ağlar, merkezi otoriteler veya teknoloji şirketleri erişilemez olsa veya erişimi kısıtlamayı seçse bile çalışmaya devam etmelidir“ fikrine dayanıyor. 

Fiziksel dayanıklılık, internetin bir sonraki savaş alanı olabilir

BitChat, dijital iletişimde meydana gelen bir değişimi de gösteriyor. İnternet inovasyonu yıllardır bant genişliğini artırmaya, bulut hizmetlerini genişletmeye ve merkezi altyapıyı iyileştirmeye odaklandı. Ama şimdi yeni nesil geliştiriciler, bu altyapının ortadan kaybolması veya kasıtlı olarak kapatılması durumundaki sorunu çözmeye odaklanmaya başladılar.  Bluetooth ağ iletişimi, merkezi olmayan kimlik ve eşler arası protokoller gibi teknolojiler bu soruna karşı çözüm olabilir.

BitChat'in yaygın olarak benimsenip, benimsenmeyeceği belirsizliğini koruyor. Bluetooth ağ iletişiminin menzil, gecikme ve ölçeklenebilirlik gibi bazı sınırlamaları var ve şimdilik internetin tam karşılığı değil. Ancak, uygulamanın amacı da bu değil. İletişimin artık mutlaka merkezi altyapıya bağlı olmadığını göstermesi açısından önemli. 

Dijital Toplum için şimdi iki rakip vizyonu arasındaki yarışma yükseliyor. Biri merkezi gözetim, yasal erişim ve düzenleyici kontrole odaklanırken, diğeri altyapıyı kimin kontrol ettiğine bakılmaksızın işlevsel kalacak şekilde tasarlanmış merkezi olmayan ağlar üzerine çalışıyor.

/././

Bilal Bey’in yanlış bildiği bir konu -Mehmet Y. Yılmaz- 

Bilal Erdoğan, TRT’nin programında “FETÖ’yü doğuran o katı laikliğin ta kendisi olmuştur, İslam olmamıştır” diye konuştu. FETÖ’yü doğuran şey elbette İslam dini değil. Fetullahçıların sonunda darbe yapmaya kalkışacak bir güce dönüşmesinin baş sorumlusu kuşkusuz ki AKP iktidarıydı.

Ülkemizin tanınmış simalarından Bilal Erdoğan, TRT’nin Asırlık Gece programında 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili görüşlerini bizlerle paylaştı.

Gerçi kendisi görüşleri çok merak edilen bir şahsiyet değil ama o yine de fırsatını yakaladığında mikrofonu kaptırmıyor.

Bana öyle geliyor ki “Recep Tayyip Erdoğan sonrası için” hazırlık bu.

Doğrusunu isterseniz Bilal Bey’e rakip olarak gösterilenleri de o yarışta hiç şanslı bulmuyorum.

Cumhurbaşkanı bir kenara çekilmeye karar verirse, yerine göstereceği isim kesinlikle Bilal Bey olur. Hakan Bey ya da Berat Bey bu yarışta Bilal Bey’i geçemezler.

Her neyse, nasıl ki doğmamış çocuğa don biçmiyorsak, emeklilik kararı vermemiş politikacıya da halef tayin etmemeliyiz.

Rabbim her şeyin hayırlısını versin!

Bugünkü yazımın kahramanını sizlere tanıtırken “tanınmış sima” dedim çünkü sıfatlarını tek tek yazsam, o kadar çok ki okurken uykunuz gelebilir. Bu riski göze alamadım.

TRT’nin dizisinde rolü kapmış olmasının nedeni de İlim Yayma Vakfı Başkanı olması.

Tevazu göstermiş diyebilir miyiz, bilmiyorum.

O kadar çok vakıfta görev yapıyor ki başını kaşıması için bir yardımcı tutsa yeridir.

Bütün bu vakıfların yanında bir de iş adamı kimliği var ki deniz nakliyatından tutun da gıda, kozmetik ve kuyum gibi sektörlerde faaliyet gösteren başarılı şirketlerde ortak olarak yer alıyor.

Bilal Bey, TRT’nin programında şöyle konuştu:

FETÖ’yü doğuran, inanan insanlar üzerinde yapılan baskı olmuştur. FETÖ’yü doğuran o katı laikliğin ta kendisi olmuştur. FETÖ’yü doğuran dindarlık olmamıştır, FETÖ’yü doğuran İslam olmamıştır, FETÖ’yü doğuran Risale – i Nurlar olmamıştır. Dolayısıyla bunun da tespitinin yapılması gerektiğini düşünüyorum.”

Bilal Erdoğan'ın TRT programından bir kare

“Katı laiklik” dediği nedir, “sıvı laiklik” nasıl olur, bunun gevşeği mi makbuldür, serti mi makbuldür gibi sorular aklımdan geçti ama aldırmadım.

Çünkü Bilal Bey bu konuda bir şeyler biliyor belki ama yanlış biliyor.

FETÖ’yü doğuran şey elbette İslam dini değil.

Dindarlık konusu da öyle.

Risale – i Nur bahsine girmiyorum ki zaten benim bildiğim Nurcular, Fetullah Gülen’den de Fetullahçılardan da hazzetmezlerdi.

“İnanan insanlar üzerindeki baskı” bahsi ise belli ki Bilal Bey için konunun en lezzetli bölümü.

Elbette kendisinden “bizim peder bunlara ne istedilerse verdi çünkü aynı menzili maksuda gittiklerini zannediyordu” demesini beklemiyordum.

Ancak Harvard’ın ağaçları altında oturmuş, binaları arasında dolaşmış birisinin en azından “baskı altındaki inanan insanların” bir bölümü darbeci oldu da öbürleri neden olmadı sorusunun yanıtını düşünmesini beklerdim.

Hatta görebildiğim kadarıyla darbeci olanlar, darbeci olmayanlara göre çok küçük bir azınlık.

Fetullahçıların sonunda darbe yapmaya kalkışacak bir güce dönüşmesinin baş sorumlusu kuşkusuz ki AKP iktidarıydı.

Bunların devlet içinde örgütlenmesine, memuriyete giriş sınavlarından tutun da harp okullarına, polis kolejlerine girişleri kontrol altına almalarına imkânı yaratan da “CHP zihniyeti” değildi.

Bilal Bey, geçtiğimiz 14 Temmuz günü yazdığım yazıyı okursa, Fetullahçıların nasıl olup da orduya hâkim olabildiklerini, bunun zeminini kimin hazırladığını öğrenebilir. (“Lambayı tutanı unutma” başlıklı yazım.)

Ergenekon ve Balyoz Davalarında, gönüllü savcılık yapan bir yakınından da bu konuda dinleyeceği şeyler olabilir.

KPSS hırsızlarının, Arınç’a suikast yalanını uyduranların nasıl korunduğu da ayrı bir mevzu.

Şurası gerçek ki Fetullahçıların devlet içinde örgütlenip, darbe yapmaya kalkışma cesaretini bulmalarının nedeni dindarlara uygulanan baskı filan değil.

Böyle derseniz, Fetullahçıları da sanki aklıyormuşsunuz, onlara bir haklılık payı ayırıyormuşsunuz gibi görünür, Allah korusun!

Bilal Bey ve tanıdığı birtakım insanlar bugün de aynı hataları tekrarlıyorlar.

Kamu yönetimine giriş ve kamu yönetiminde yükselme liyakate değil de bazı tarikat aidiyetlerine bağlı olursa, bugün değilse bile gelecekte benzer tehlikeleri yaşayabiliriz.

Tarikatın şeyhinin Azrail’e iki tokat atıp, hizmetçisinin canını geri alabildiğine inanan mankurtların bağlılıkları, Anayasa, kanunlar ve devletin meşru yöneticilerine değil, tarikatadır.

Sizden görünüp, “bizdendir” denilerek devlet kadrolarına doldurulanların yarın ellerindeki gücü nasıl kullanabileceğinin örneğini 15 Temmuz’da yaşadık.

AKP iktidarı o yıllardaki uyarılarımızı dinlemediği gibi bugün de uyarıları sallamıyor.

Akıllanmadıkları için dinlemeyeceklerini bilsek de uyarmaya devam edeceğiz elbette.

/././

Game of Casts!..-Umur Talu- 

“Cast” böyle kararlı, güçlü oynayınca tabii KK yine koltuğu kaybediyor. Hoş, koltuk artık tabure evsafında. Zaten GT bile zor sığmış. Hemen telefonlar filan, CHP, yani yeni terkibiyle Cast Halt Partisi elden gitti diye bir panik. Neyse ki başvuracağı Cimer var. Oraya yazıyor da yazıyor. Türkçe yine hallice ama zaten muhataplarının da öyle bir derdi yok. “Kurtuluş” filan yazma yeter!

“Bağımsız gazetecilik”in hem zor hem kolay olduğunu kanıtlayan genç gazeteciler var. Bu kasvet içinde ne mutlu bize, size!

T24 de öyle, azınlık gibi görünseler de başkaları da Birgün de. Oradan da bir Ebru Çelik çıktı. Daha doğrusu önce “haberin içine” girdi ve trajikomik, aslında acı bir haberle “bilgi hakkınız”ı kuşanıp ortaya çıktı, çıkardı.

Butlan KK ve baş veziri GT başta, koca bir partiyi iktidarın palyaçosu yapmak üzere neler “saçtıklarını” ortaya çıkaran “Çelik’ten haber” esasında sadece CHP’nin butlanan, kurtlanan yüzü değil, iktidarın da çürümüş yüzü ve büyümüş yüzsüzlüğüne dair!

Fakat “fikri takip” diye bir şey de var. Yani bu haberin devamı da olmalı! Tabii şu anda yok ama tahayyül edebiliriz, değil mi?

Benim “tahayyül haberim” şöyle gelişiyor:

“Cast Ajansı” kadrosu ve bindirilmiş KK kıtalar o kadar çoğalıyor ki, delege çoğunluğunu sağlayıp partiyi ele geçiriyor.

Vallahi mümkün! Bu KK ve GT ile o da mümkün. Çünkü KK zaten kaybetmeye alışmış, tabii figüranların da hayalleri var. Bir pankart asıyorlar genel merkeze: “Ne cumhuriyetten ne partimizden vazgeçeceğiz” diye. Oysa bir önceki KK-GT pankartı “ne cumhuriyetten ne partimizden vazgeçmeyeceğiz.” Böylece hiç olmazsa pankartın Türkçesi düzeliyor. Sonrası Allah kerim!

“Cast” böyle kararlı, güçlü oynayınca tabii KK yine koltuğu kaybediyor. Hoş, koltuk artık tabure evsafında. Zaten GT bile zor sığmış. Hemen telefonlar filan, CHP, yani yeni terkibiyle Cast Halt Partisi elden gitti diye bir panik.

Neyse ki başvuracağı Cimer var. Oraya yazıyor da yazıyor. Türkçe yine hallice ama zaten muhataplarının da öyle bir derdi yok. “Kurtuluş” filan yazma yeter!

İktidar kafa kafaya veriyor. Çünkü her karar öyle alınıyor ya. Danışarak, tartışarak, her AKP’linin özgün iradesiyle. Bir savcı diyor ki, “Yine butlan mı şaapalım?” Çok zor soru, çünkü her defasında şutlan, sonra yine butlan bi tuhaf yani. O kadarı iktidarın adalet, kalkınma, demokrasi anlayışına bile sığmıyor.

İktidarın trolleri toplanıyor. Bilgisayar, tablet, telefon başından kalkıp Cast CHP’sine girmek için bir cast ajansıyla anlaşıyorlar. Böylece iki “cast” ya da iki kast arasında yüzde kırıntılık oyun sahibi olmak için “Game of Casts” başlıyor.

Şimdi gazeteci Ebru Çelik hangi cast’ı izlesin? Ekip çalışması lazım, anladığım kadarıyla!

Derken AKP’nin Trol Cast’ı KK’nın Figüran Cast’ıyla kongrede karşılaşıyor. Hesaplaşma büyük! O sıra KK 80 yaşında olmuş. GT kaç, bilmiyorum. Yeni Parti bile çoktan eskimeye başlamış, bi bakıma.

Kongrede üyeler, delegeler ve konuşmacılar birbirlerine bağırıp duruyor: Kastınız ne, diye. İyi duyuluyor çünkü kongre artık cep tiyatrosunda. Küçük ama kimin elinde kalırsa işte!

KK yine benzer bir konuşma yapıyor, “Arınacağız” filan diyor ama artık hangi cast’tan arınması gerektiğini o da bilmiyor. GT ortada yok. Hangi cast’ın kayyumu olmuş, meçhul. O sırada Ebru Çelik’i görüyor KK; o süzme nezaketiyle rica ediyor kendisini aydınlatması için.

Bu “muhtemel haber”in ana fikri şu olabilir mi acaba?

Gazeteciye, habere ne kadar sallarsan salla…

İyi gazeteciliğe senin bile ihtiyacın olur valla!

/././

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -28 Temmuz 2026-

Yeni Parti Programı: Türkiye’de siyasi partiler neden vergi politikası üretemiyor?-Murat Batı-  Yeni Parti Programı, aslında Türkiye’deki bi...