Bölgesel asgari ücret, düşük ücret tuzağı mı?-Murat Batı-
Bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.
Şu sıralar bölgesel asgari ücret tartışmaları yeniden gündemde. Bu uygulamayı savunanların ve karşı çıkanların görüşleri tartışılırken, konuyu Türkiye'nin geçmiş tecrübeleri ışığında değerlendirmekte fayda var.
Asgari ücret, birçok kişinin zannettiği gibi işe yeni başlayan ya da vasıf düzeyi düşük çalışanlara ödenen ücret değildir. Asgari ücret; bir çalışanın gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamasına imkân veren ücret düzeyidir.
Daha sade bir ifadeyle asgari ücret; bir çalışanın kira ödeyebildiği, beslenebildiği, giyinebildiği ve temel sosyal ihtiyaçlarını karşılayabildiği en düşük yaşam standardını ifade eder. Nitekim bu tanım, Asgari Ücret Yönetmeliği'nin 4'üncü maddesinin (d) bendinde de yer almaktadır.
Bugün itibarıyla brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL'dir.
Asgari ücrete ara zam neden yapılmadığı tartışmaları sürerken, ekonomik koşullar ve şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıkları, bölgesel asgari ücret tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Peki, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulanabilir mi?
Bu soruya cevap verebilmek için önce Türkiye'de asgari ücret uygulamasının tarihsel gelişimine kısaca bakmak gerekir.
Türkiye'nin bölgesel asgari ücret tecrübesi
Cumhuriyet öncesi dönemde asgari ücrete ilişkin yasal bir düzenleme bulunmamaktaydı. Cumhuriyetin ilanından sonra ise çalışma hayatını düzenleyen birçok temel kanun yürürlüğe girdi.
1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu'nun 32'nci maddesinde asgari ücret kavramına yer verilmiş ve işçi ücretlerinin alt sınırının idari düzenlemeyle belirlenebileceği öngörülmüştü. Maddede, belirli işlerde ödenecek ücretlerin en düşük sınırlarının bir nizamname ile tespit edileceği hüküm altına alınmıştı. Ancak bu düzenleme uzun yıllar uygulama alanı bulamadı.
Türkiye'de fiilen asgari ücret uygulamasına 1951 yılında başlanmıştır. Bu dönemde asgari ücret, mahallî asgari ücret tespit komisyonları tarafından belirleniyordu. Ancak komisyonlar arasında ortak bir uygulama ve ölçüt birliği sağlanamadığından, aynı nitelikteki işler için farklı bölgelerde oldukça farklı asgari ücretler belirlenmiş ve bu durum ülke genelinde ücret birliğinin sağlanmasını güçleştirmiştir.
Daha sonra 1967 yılında kabul edilen 931 sayılı İş Kanunu ile asgari ücrete ilişkin düzenlemeler yeniden ele alınmış, bu Kanun'a dayanılarak 1968 yılında Asgari Ücret Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir.
Söz konusu Yönetmelik'te asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca ücretin tespitinde hayat pahalılığı, bölgenin sosyal ve ekonomik durumu, fiilen ödenen ücretler, toplu iş sözleşmelerindeki gelişmeler ile işin niteliği gibi ölçütlerin dikkate alınacağı öngörülmüştür.
Bu Yönetmelik uyarınca asgari ücretin, Ankara'da kurulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenmesi öngörülmüştür. Komisyon ilk toplantısını 30 Mayıs 1969 tarihinde yapmış, kararını ise 6 Haziran 1969 tarihli Resmî Gazete'de yayımlamıştır.
1969 yılı, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulamasının başladığı yıl olmuştur. Bu kapsamda Komisyonun kararıyla iller sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre gruplandırılmış ve her grup için farklı asgari ücret tutarları belirlenmiştir.
İllerin sınıflandırılması ve asgari ücret tutarları aşağıdaki gibidir.

1969 yılında yapılan sınıflandırmada Türkiye altı bölgeye ayrılmış; yaşam ve çalışma koşulları dikkate alınarak her grup için farklı günlük asgari ücret belirlenmiştir. En yüksek günlük asgari ücret yalnızca İstanbul için 19,50 TL olarak tespit edilirken, Ankara, İzmir ve Kocaeli gibi sanayileşmiş illerin yer aldığı ikinci grupta bu tutar 18 TL olarak uygulanmıştır. Diğer iller ise sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre kademeli olarak gruplandırılmış ve günlük asgari ücretler 17 TL ile 15,50 TL arasında belirlenmiştir.
Bölgesel asgari ücret uygulaması 1 Temmuz 1969 ile 31 Ekim 1972 tarihleri arasında yürürlükte kaldı. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi'nin başvurusu üzerine 931 sayılı İş Kanunu Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Buna karşın, hukuki dayanağını kaybeden Asgari Ücret Yönetmeliği uyarınca bölgesel asgari ücret uygulaması bir süre daha sürdürüldü.
931 sayılı Kanun'un yerine yürürlüğe giren 1475 sayılı İş Kanunu'nu takiben, 1972 yılında yeni Asgari Ücret Yönetmeliği kabul edilmiştir. Bu Yönetmelik de asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenmesine imkân tanımış; ücretin tespitinde bölgenin sosyal durumu ile geçim endeksleri gibi ölçütlerin esas alınacağını düzenlemiştir.
Bu çerçevede 1969 yılında başlatılan bölgesel asgari ücret uygulaması sürdürülmüş, zaman içinde kapsamı genişletilmiş ve bölge sayısında değişiklikler yapılmıştır. 1973 yılında ise tarım ve orman işçileri için ayrıca farklı asgari ücret belirlenmiştir.
30 Haziran 1974 tarihinde bölgesel asgari ücret uygulamasından vazgeçilerek ülke genelinde tek asgari ücret sistemine geçilmiştir. Bununla birlikte, tarım ve orman işçileri için farklı asgari ücret uygulaması bir süre daha devam etmiş, 1989 yılından itibaren ise tüm çalışanlar bakımından tek asgari ücret sistemi kalıcı hale gelmiştir.
Dünyada bölgesel asgari ücret uygulaması var mı?
Bölgesel asgari ücret, yalnızca Türkiye'de tartışılan bir model değildir. Günümüzde de farklı ülkelerde farklı yöntemlerle uygulanmaktadır. Örneğin ABD ve Kanada'da eyaletler kendi asgari ücretlerini belirleyebilmekte, Japonya ve Çin'de ücretler bölgesel ekonomik koşullara göre farklılaştırılabilmektedir. Filipinler'de bölgesel ücret kurulları farklı asgari ücretler belirlerken, Portekiz'de ise ulusal asgari ücret uygulanmakla birlikte bazı bölgeler için farklı tutarlar belirlenebilmektedir.
Ancak bu ülkelerde tek tip bir bölgesel asgari ücret modeli bulunmamaktadır. Asgari ücret belirlenirken yaşam maliyetleri, bölgenin ekonomik gelişmişlik düzeyi, işverenlerin ödeme gücü ve istihdam koşulları gibi ölçütler dikkate alınmaktadır.
Bugün bizde yeniden uygulanabilir mi?
Asgari ücret hem Türk hukukunda hem de uluslararası uygulamalarda, bir çalışanın temel ihtiyaçlarını bulunduğu dönemin ekonomik koşulları içinde karşılamasına imkân veren en düşük ücret olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının temelinde, şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıklarının ücretlere nasıl yansıtılacağı sorusu yer almaktadır.
Türkiye'de özellikle kira, gıda ve ulaşım giderleri bakımından şehirler arasında önemli maliyet farklılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle teorik olarak, bölgelerin veya illerin yaşam maliyetleri esas alınarak farklı asgari ücretlerin belirlenmesi mümkündür. Nitekim Türkiye de 1969-1974 yılları arasında bölgesel asgari ücret uygulamasını tecrübe etmiştir.
Bununla birlikte, yaşam maliyetinin düşük olduğu bölgelerde asgari ücretin daha düşük belirlenmesi; gelir dağılımı, iç göç, kayıt dışı istihdam, iş gücü hareketliliği ve sosyal adalet bakımından yeni sorunlar doğurabilir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının yalnızca işveren maliyetleri açısından değil, çalışanların yaşam koşulları ve ekonomik etkileri bakımından da değerlendirilmesi gerekir.
Bu çerçevede, ulusal asgari ücret korunurken yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde ilave destek mekanizmalarının geliştirilmesi de alternatif bir model olarak değerlendirilebilir. Ancak böyle bir sistemin işveren maliyetleri, SGK primleri, kamu maliyesi ve istihdam üzerindeki etkilerinin ayrıntılı biçimde analiz edilmesi zorunludur.
Son söz olarak
Türkiye'nin geçmişinde bölgesel asgari ücret uygulaması bulunmakta, dünyada da bunun farklı örnekleri görülmektedir. Dolayısıyla bölgesel asgari ücret hukuken uygulanması mümkün olmayan bir model değildir. Asıl tartışılması gereken husus, bu sistemin hangi amaçla ve nasıl uygulanacağıdır. Son dönemde bölgesel asgari ücreti savunan bazı işverenler ve işveren kuruluşları, İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi yaşam maliyetinin yüksek olduğu illerde mevcut asgari ücret düzeyinin korunmasını; buna karşılık yaşam maliyetinin daha düşük olduğu birçok ilde asgari ücretin azaltılmasını önermektedir.
Ancak bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.
Bu nedenle işverenler ve işveren kuruluşları, bölgesel asgari ücret tartışmasını düşük maliyetli illerde ücret indirimi talebine dönüştürmekten vazgeçmelidir. Eğer şehirler arasındaki yaşam maliyeti farkları giderilecekse, bunun yolu bazı illerde asgari ücreti düşürmek değil; yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde çalışanların alım gücünü koruyacak ilave destek mekanizmaları geliştirmektir.
Aksi yöndeki bir yaklaşım, asgari ücretin varlık nedeni ile bağdaşmayacağı gibi sosyal devlet ilkesini zedeleyecek, gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirecek ve çalışma barışını olumsuz etkileyecektir.
/././
Çin'in bellek üreticisi CXMT küresel çip sektöründe ve Kore borsasında şok dalgaları yarattı -Füsun Sarp Nebil-
CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti.
Bugün Güney Kore borsasında önemli bir düşüş yaşandı. Nedeni ise, Çinli bellek çip üretici CXMT’nin halka arzı ve daha önemlisi, Çin’in çip üretiminde kullanılan ve dünyada Hollandalı ASML’nin tekel olduğu çip yapan makinayı üretme başladığı haberi idi.
Çin’in önde gelen DRAM bellek çip üreticisi ChangXin Memory Technologies'in (CXMT) halka arzı, yatırımcıların yoğun ilgisi ile karşılandı ve arkasından Güney Kore borsası son yılların en sert satış dalgalarından birini yaşadı. Panik, Asya yarı iletken şirketlerinin değerinden yüz milyarlarca doları sildi.
Çünkü haberler, Çin’in hızlı teknolojik ilerlemesinin küresel bellek sektörünü temelden yeniden şekillendirebileceğini düşündürüyor.
Çin'in yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği haberleri üzerine gerçekleşen halka arzda, Çinli DRAM üreticisinin hisseleri, işlem görmeye başladığı ilk gün %466 oranında yükselerek şirketin piyasa değerini yaklaşık 487 milyar dolara çıkardı ve Çin'deki borsalarda işlem gören en değerli şirket haline geldi. Olağanüstü ilk işlem günü, yıllarca süren ABD ihracat kısıtlamalarına rağmen Çin'in küresel olarak rekabetçi bir yarı iletken endüstrisi kurma yeteneğine olan yatırımcı güveni anlamına geliyor.
Buna karşılık Kore Bileşik Hisse Senedi Fiyat Endeksi (KOSPI) yaklaşık %11 düştü ve devre kesici uygulandı. CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti. İki şirket KOSPI'nin piyasa değerinin yarısından fazlasını oluşturduğu için, düşüşleri tüm Güney Kore piyasasını da keskin bir şekilde aşağı çekti.
Çin’deki halka arz ve DUV litografi makine üretimi endişe yarattı
2016 yılında kurulan CXMT, akıllı telefonlarda, bilgisayarlarda, yapay zeka sunucularında ve veri merkezlerinde kullanılan bellek çipleri üreten Çin'in en büyük DRAM üreticisi haline geldi. Halka arz açıklamasına bakılırsa, şirket halihazırda küresel DRAM pazarının yaklaşık %7,7'sini kontrol ediyor ve Samsung Electronics, SK Hynix ve Micron'un ardından dünyanın dördüncü büyük bellek üreticisi konumunda.
CXMT ayrıca, geleneksel olarak Samsung ve SK Hynix firmalarının en yüksek kârları elde ettikleri DDR5, LPDDR5X ve Yüksek Bant Genişliğine Sahip Bellek (HBM) gibi daha yüksek değerli ürünlere agresif bir şekilde yöneliyor. Şirket, kamuoyuna HBM3 pazarına gireceğini ve Çin'in hızla büyüyen yapay zeka ekosistemine tedarik sağlama hedefinde olduğunu açıkladı.
Güney Kore borsasındaki sert düşüşün tetikleyicisi, işte bu nedenle CXMT'nin Şanghay Borsasındaki büyük çaplı halka arzı (IPO) idi. Heyecan yaratan bu halka arz haricinde, Çinli şirketlerin yerli derin ultraviyole (DUV) litografi ekipmanı üretmeye başladığı ve CXMT'nin de ilk kullananlar arasında olabileceği açıklandı.
ABD ve Batı ülkeleri son 5-6 yıldan beri, Çin’e çip satılmasını engellemeye çalışıyorlar. Bu yolla Çin’in teknolojide daha fazla ileriye gitmesini durduracaklarını düşünüyorlar. Şimdi, Çin’in, ikinci nesil derin ultraviyole litografi tarayıcısı ile yarı iletken tedarikinde kendi kendine yeterliliğe ulaşmış olması (ki haberler bu yönde), başka deyişle yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği konusu, batıda büyük endişe yarattı.
Çünkü dünyada mikroçip üretebilecek DUV Litografi makinesi sayısı sadece 40-50 tane. Bunlar transistörleri yerleştirmek için panel üzerine desenler kazıyorlar. Bu makinaların üreticisi Hollandalı ASML firması dünyada tekel durumunda ve son 5-6 yıldan beri, Çin’e makine satışı yapması ABD tarafından yasaklandı.
Kore hisse senetleri neden bu kadar sert düştü?
Küresel bellek çip piyasasının hakimi olan 2 firma Güney Koreli Samsung Electronics ve SK Hynix’dir. Bu 2 firma birlikte dünyanın DRAM üretiminin büyük bir kısmını karşılıyor ve yapay zeka sunucularında ve büyük dil modellerinde kullanılan belleğe olan talep sayesinde son yapay zeka patlaması sırasında olağanüstü güçlü karlar elde ettiler.
Şimdi yatırımcılar, CXMT’nin hızla büyümesi karşısında, küresel DRAM arzını artırabileceğinden, dolayısıyla da bellek fiyatlarında bir düşüş döngüsünü tetikleyebileceğinden endişe duyuyor. Bu da Samsung ve SK Hynix'in fiyatlandırma gücünü azaltabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Kore'nin yapay zeka belleğindeki hakimiyeti değişebilir.
Endişe, CXMT'nin şu andaki pazar payından ziyade gelecekteki gidişatıyla ilgili. Çin devlet desteği şirketin teknolojiyi geliştirirken üretimini hızla genişletmesine izin verirse, sektör marjları önemli ölçüde baskı altına girebilir.
Yarı iletken yarışında stratejik bir değişim mi?
Analistler, Çin'in hedeflerinin sadece standart bellek yongaları üretmekle sınırlı olmadığını belirtiyor. Hükümet fonlaması ve yarı iletken öz yeterliliğini hedefleyen ulusal bir stratejiyle desteklenen CXMT, Çin’in amiral gemisi teknoloji projelerinden biri haline geldi. Şirketin halka arzının yeni üretim tesislerini finanse etmesi, araştırma ve geliştirmeyi genişletmesi ve yeni nesil yapay zeka bellek ürünleri üzerindeki çalışmaları hızlandırması bekleniyor.
Güney Kore için zorluk sadece yeni bir rakip değil, dünyanın en büyük kendi yarı iletken pazarlarından birine erişimi olan devlet destekli bir rakibin ortaya çıkması oluyor. Keskin satış dalgası, Samsung veya SK Hynix'in teknolojik liderliklerini kaybettikleri anlamına henüz gelmiyor. Ama geleceğe yönelik mesajlar taşıyor.
Her iki şirket de özellikle NVIDIA gibi şirketlerin yapay zeka hızlandırıcılarında kullanılan HBM ürünlerinde olmak üzere, gelişmiş bellek teknolojilerinde oldukça önde. Ancak finans piyasaları geleceğe baktığı için, yatırımcılar Çin'in rekabetçi bir yerli DRAM endüstrisi kurması durumunda, Koreli bellek üreticilerinin elde ettiği olağanüstü yüksek kar marjlarının sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamaya başladı.
Piyasa tepkisi ayrıca algıdaki değişim olduğu anlamına da geliyor. Yıllarca Çinli yarı iletken şirketleri, ABD ihracat kontrolleriyle kısıtlanan takipçiler olarak görülüyordu. CXMT'nin halka arzı, Çin'in bellek üretimi ve çip yapım ekipmanındaki ilerlemesiyle birleşince, yatırımcıların bu varsayımı yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı.
Başka bir deyişle, Kore pazarı sadece CXMT'nin daha değerli hale gelmesi nedeniyle çökmedi. Yatırımcılar, Çin'in artık sadece bellek çipleri için müşteri değil, küresel yarı iletken endüstrisinin ekonomisini yeniden şekillendirebilecek güçlü bir rakip olduğu bir geleceği fiyatlandırmaya başladığı için çöktü.
/././
Cumhurbaşkanı’na dostça bir önerim var -Mehmet Y.
Yılmaz-
Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması. Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler. Ancak kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli. Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş. Nerede başarı?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha seçilebilmek için yanıp tutuştuğu bir sır değil.
Aslında, bugünkü Türkiye’nin haline bakınca Erdoğan’ın bir kez daha seçilme peşinde koşmak yerine “beceremedim, milletim beni affetsin” deyip kenara çekilmesini beklememiz gerek.
Kabul ediyorum, başarısızlık duygusu, insanın içine kolayca sindirebileceği bir duygu değil.
Bu yüzden çevresinin de moral olarak desteğini görmesi gerekir ki bir kenara sessizce çekilmeyi içselleştirebilsin.
Ancak Türk tipi siyasetin doğasında bu yok.
İddiaya girerim ki bugün Erdoğan yakın çevresini ve çalışma arkadaşlarını toplayıp “tadında bırakalım” dese ilk isyan edip, paçasına yapışacak olanlar o yakınları ve çalışma arkadaşları olur.
Çünkü onlar da varlıklarını o bir kişinin, o makamda olmasına bağlamışlardır, o giderse dımdızlak ortada kalacaklarını bilirler, sonuna kadar zorlamak isterler.
Düşünün ki Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir kifayetsiz muhterisin bile böyle bir çevresi var; “aman abi, yapmayalım, AKP’nin oyuncağı olmayalım” diyemiyorlar.
Onların bile diyemediğini çok daha büyük iktidar nimetlerinden yararlananlar hiç diyemiyorlar tabii.
Dün Aytunç Erkin, Nefes’te yazdı: Can Selçuki yönetimindeki İstanbul Ekonomi Araştırma’nın 1-4 Temmuz 2026 tarihleri arasında 2 bin kişiyle yaptığı araştırma gösteriyor ki AKP seçmeni bile Erdoğan’dan ümidini kesmiş.
AKP seçmeninin yarısı (yüzde 51,3) ekonominin gidişini olumsuz görüyor.
Bir kilo kuru soğanı bile 60 liranın altında satın alamayanların ekonominin gidişine olumlu bakacak hali yok tabii.
Ve bu tablonun aslında bir tek nedeni var: Erdoğan’ın kendisini iktisat bilimine çok vakıf zannedip, aklındaki iktisat teorilerinin doğruluğunu üzerimizde test etmeye kalkması.
Hâlâ düzeltilemiyor olmasının nedeni de belli: Erdoğan, Şimşek’in başı sonu belli bir ekonomi programı ortaya koyup, onu uygulamasına izin vermedi.
Şu anda cebimizde deste deste para taşımak zorunda kalıyorsak bunun sorumlusu da 200 liradan daha büyük kâğıt para basılmasına Erdoğan’ın izin vermemesi.
Kuşkusuz ki ekonomideki bu büyük başarısızlığın bizler gibi AKP’liler de farkındalar.
Onun için “Erdoğan’ın başarılı olduğu bir alan” bulup, onun propagandasına yüklenmek diye tarif edebileceğim bir yola girdiler.
Buldukları şey de “dış politika” oldu.
Etrafımızda savaşlar olurken iyi ki başımızda Erdoğan varmış, onun dış politika uzmanlığı sayesinde bu zor dönemi kolayca atlatabilecekmişiz, zaten Trump da en çok onu seviyormuş vs.
Doğrusunu isterseniz Erdoğan’a “dış politika cambazı” payesi verildiğini her duyduğumda gülsem mi ağlasam mı kestiremiyorum.
Çünkü 24 yıllık AKP iktidarının sonunda geldiğimiz noktada dış politikada kayıplarımız, kazançlarımızı misliyle katlıyor.
“Kazanç” dediysem de onlar da Nasrettin Hoca kazançları: Önce kaybedip, sonra bulunanlar yani!
Doğu Akdeniz’deki komşularımız ki artık bir “devlet görümümü veren” sadece Mısır ve İsrail kaldı, geleneksel olarak Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs meselelerinde tarafsız durmayı tercih ederlerdi.
Artık böyle değil. İsrail artık açıkça düşmanlık sergiliyor, Mısır ise eski politikasını terk etti, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlarla iş tutuyor.
Buna yol açan şey ise bunların günün birinde akıllarını kaybetmeleri değil, Erdoğan’ın dış politikayı iç politika için bir araç olarak kullanmak için izlediği yöntem oldu.
Bu mu diplomasi başarısı?
Türkiye günün birinde S-400’leri almasaydı F-35 programından da çıkarılmayacaktı.
Bu programa ortak olmamız sayesinde 9 milyar dolarlık üretim yapabilecektik, bunu kaybettik.
Teslim edilmeyen F-35’ler için ödediğimiz 1 milyar 400 milyon dolar hâlâ ortada yok.
Kutusundan bile çıkaramayacağımız S-400’ler için 2 milyar 500 milyon dolar ödedik.
Üstelik o S-400’lerin “havayı” ne kadar savunabildiği de Ukrayna’nın son Rusya saldırılarıyla ortaya çıktı.
Bu mu dış politika başarısı?
Türkiye’nin eskiden Avrupa’da dostları vardı.
O dostları sayesinde tam üyelik görüşmelerinin başlayabildiğini hatırlayan var mı?
Avrupa Parlamentosu’ndaki oylamada Türk bayraklarıyla “evet” pankartlarının nasıl kaldırıldığını?
Artık böyle bir dostumuz kalmadı.
Avrupa’ya sunabildiğimiz tek şey “kalabalık ordumuz”!
“Sizin için ölmeye hazırız” demenin başka bir yolu!
Bu mu dış politikadaki başarı?
“Ama Trump, Erdoğan’ı çok seviyor” diyenleri de duyar gibiyim.
Evet, seviyordur ama ona o kadar da güven olmaz.
Trump bir sosyopat, bugün sevip, yarın unutabilir ve gerçek şu ki iki sene sonra Trump da o koltukta oturamayacak.
Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması.
Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler.
Onlara da hatırlatayım ki AKP, adalet sistemini muhaliflere karşı bir silah olarak kullanmaya başladığından beri kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli.
Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş.
Evet, Türkiye’de bu dönemde olmaz denilen oldu, tapu da delindi; kimse servetinin geleceğinden o kadar emin olmasın.
Son yıllarda yurtdışına sermaye transferinin artmasının nedenlerinden biri de bu olmalı.
Nerede başarı?
Beni dinlemez ama ben yine de bir dost olarak kendisine bu işi tadında bırakmasını söylemek zorundayım.
“Erdoğan’ı çok eleştiriyorsun, bu nasıl dostluk” diyecekler için de söylemeliyim ki gerçek dostu benim, çevresindeki yağcılar güruhu değil.
Aklım yettiğince, fırsat bulduğumca kendisini yaptığı hatalara düşmemesi için uyardığım yazılarım arşivlerde duruyor.
Onlara bir göz atsınlar, benim dediklerimi yapmış olsaydı bugün ne enflasyon derdimiz vardı ne F-35 ne de İsrail, Yunanistan ile sorunlarımız olurdu.
Fetullahçılar bile başımıza bela olmadan temizlenebilirlerdi.
Biliyorum yazılarımı okumadığı için oldu bunlar ama ne yapayım, benim işim de bu: Uyarmak.
Atalarımız boşuna “dost acı söyler” dememişler.
/././
Kadın cinayetlerinin Susurluk’u: Gülistan Doku soruşturmasının açığa çıkardığı şüpheli ilişkilerde vali, polis ve iş insanının yolları nasıl kesişti?-Candan Yıldız-
Hakkında ciddi iddialar olan, tutuklanan dönemin Tunceli Valisi Sonel ile yakın ilişkileri bulunan, hatta şüpheli ifadelerinde valiliğin sosyal medya hesabını yönettiği de belirtilen iş insanı Memet Aca’yı sistem, hem yargı koridorlarında hem Tunceli’ de hem İstanbul’da hem de Erzurum’da nasıl bu kadar güçlü kılabildi?
Erzurumlu ‘iş insanı’ Memet Aca’nın Gülistan Doku cinayeti kapsamında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’le dikkat çeken ilişkilerini, hakkındaki iddiaları yazmıştım.
Memet Aca’nın jandarma ve savcılık ifadelerini, hakkında çıkan başka haberleri, yazıları da okudum. Hakkında ‘yargıda dosya temizleme’ yazışmalarının ortaya çıktığı yönünde haberler çıkmış. Hakkındaki iddialar, ‘muhbirlik / haber elemanlığı’ yaptığına da uzanmış ki, bu iddia konusunda somut bir dayanağa ulaşamadım.
İlişkileri çok tartışılan Memet Aca’nın bir akrabası var. Adı Kenan Binici ve cezaevinde… Bu kişinin 15 Mayıs’ta ifadesine başvuruluyor Gülistan Doku soruşturması kapsamında. Binici’nin SEGBİS’le alınan ifadesindeki iddiaları Memet Aca ve yargıya dair çok şey söylüyor:
Avukat F.G bana ‘Memet Aca’nın eli kolu uzundur, senin akrabandır, devlette birçok kimseyi tanır. Adliyede de başsavcılarla arası iyidir. Bak Memet Abi Gülistan Doku cinayetinin de üstünü kapattı, cesedi de yok etti. Sen parayı ver. Senin dosyan onun için çocuk oyuncağıdır’ dedi. Ben kardeşime bu durumu söyleyerek 100 bin dolar parayı Memet Aca’ya vermesini söyledim.”
Memet Aca’ya bu ifade soruluyor hem kollukta hem savcılıkta. Kenan Binici’nin akrabası olduğunu kabul ediyor. Ama husumet olduğu iddiasıyla kendisine iftira attığını savunuyor:“Bahsettiği konu ile ilgili Büyükçekmece Adliyesi’nde takipsizlik aldım ve iftira davası açtım. Maddi tazminat davam da devam etmektedir.”
Kenan Binici, kendisine verilen sözler tutulmadığından olsa gerek 2024 yılında Memet Aca hakkında şikâyette bulunuyor. Ancak soruşturma davaya dönüşmüyor.
Hakkında ciddi iddialar olan Memet Aca’yı sistem; hem yargı koridorlarında hem Tunceli’de hem İstanbul’da hem de Erzurum’da nasıl bu kadar güçlü kılabildi? Bunu merak ederken internette bir haber karşıma çıktı. Haberde öne sürülen iddiaya göre Memet Aca akrabası olan Kenan Binici’yi ‘cinayet ve cinsel saldırı’ dosyasından kurtarmak için kardeşi Yunus Binici ile ‘hallediyorum’ yazışmaları yapıyor. İspat etmek için de yargı mensuplarına ait isimlendirmenin olduğu telefon numaraları paylaşıyor. Ama nedense Kenan Binici’nin Memet Aca ile ilgili yaptığı 2024 tarihli şikâyet ‘takipsizlikle’ sonuçlanmış.
Gelelim Mehmet Aca’nın Gülistan Doku soruşturmasındaki beyanlarına ve o beyanlarında dikkat çeken notlara…
Mehmet Aca
Aca Tunceli Valiliği’nin sosyal medya hesaplarını ‘iyilik’ amaçlı yönettiğini, para almadığını savunuyor. Bunu da sahibi olduğu Aca Bilişim aracılığı ile yapıyor. Tutuklu olan ihraç polis Gökhan Ertok da bu amaçla istihdam edilmiş iddiasına göre. Gülistan Doku soruşturması kapsamında hâlen tutuklu olan Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ise Aca Bilişim’in valiliğin sosyal medya hesaplarını yönetmede bir yetkisinin olmadığını söylüyor. Eski polis Gökhan Ertok ise valilik sosyal medya hesapları için yıllık 120 bin TL’nin Memet Aca’nın hesabına gönderildiğini öne sürüyor. MASAK raporları da Ertok ve Aca Bilişim hesaplarının ortak kullanıldığını ortaya koyuyor.
Diğer yandan Memet Aca, bölgede nasıl nüfuz sahibi bir ‘iş insanı’ ise savcılıktaki ifadesinden anlıyoruz ki Tuncay Sonel’i uyarabilecek güce sahip:
“Yanımda devlet görevlilerinden bir kişi vardı. Tuncay Sonel’in sosyal medyayı çok fazla kullandığını bana sohbet arasında söyledi. Tuncay Sonel’i uyarmamı istedi. Ben de bunu söylemek için görüştüm. Bana dikkat edeceğini söyledi. Ancak üçüncü günden sonra şov yapmaya devam etti. Şovmen ve reklam yapmayı seven bir adamdı.”
Vali Sonel’e “yetim ve öksüz çocuklara yardım” amacıyla elden para verdiğini ifade eden Memet Aca, PR’ını yapmak için üst düzey bürokratlara Sonel’den bahsettiğini de ifade ediyor.
Soruşturma dosyası kapsamında Gülistan Doku’nun Instagram hesabına hukuka aykırı olarak girildiği, Whatsapp verilerinin de yok edildiği teknik olarak delillendirilmiş durumda. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: Doku’nun Whatsapp verilerinin yok edildiği saatten 6 dakika sonra ihraç polis Gökhan Ertok, Memet Aca’yı arıyor ve 245 saniye görüşüyor. Sonrasında Memet Aca, önce Gökhan Ertok’u, sonra da SIM kartını Gökhan Ertok’a gönderen dönemin Tunceli Valisi Sonel’in koruma polisi Şükrü Eroğlu’nu arıyor. Bu telefon trafiğinin altı sorularla çiziliyor. Memet Aca ise bilgisayarların bozuk olması ve Gökhan Ertok’un Vali’nin koruması Şükrü Eroğlu’ndan para istemesi nedeniyle bu görüşmeleri yaptığını savunuyor.
Memet Aca ile ilgili dikkat çeken bir nokta da şu. Avukatı, müvekkili Mehmet Aca’nın soruşturma makamlarına telefon şifresini verdiğini beyan ediyor gizlediği bir delil olmadığının altını çizmek için. Ancak Memet Aca Gülistan Doku’nun kaybolduğu dönemden sonra 4-5 yıldır başka bir telefon numarası kullandığını ifade ediyor. Bu durumda daha önce kullandığı telefon hattına ne olduğu sorusu gündeme geliyor. Zira 2019-2023 tarihleri arasında Memet Aca eşi adına kayıtlı ama kendisinin kullandığı başka bir numara ile Vali Sonel’le 21 defa görüşmüş.
Memet Aca tutuklandı. Hakkındaki suçlama “bilişim verilerini bozma, yok etmeye azmettirme ve suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirmeye azmettirme.”

Elden verilen paralar, bir kamu kurumunun sosyal medya hesabının tartışılan bir şirket tarafından yönetilmesi, yargı ile olan ilişkiler, bürokraside ‘yüksek düzeyli tanıdıklarım var imaları, nasıl zenginleştiği net olmayan bir iş insanın hayatı bir Türkiye gerçeği…. Gülistan Doku’nun başına gelenler adeta kadın cinayetlerinin Susurluk’u…
Türkiye ya bunlardan arınacak ya da başka masum insanlar devletin gücünü her yönüyle istismar edenlerin örümcek ağını andıran ilişkilerinin arasında yok olup gidecek.
/././
Kadın voleybolundaki gururu neden futbolda yaşayamıyoruz?-Tuğrul Akşar-
Mesele yalnızca bir spor konusu değildir. Asıl tartışma; kaynakların ne şekilde değerlendirildiği, kurumların hangi anlayışla yönetildiği ve siyasetin konumunun ne olduğudur. Voleybolda gurur duyabiliyorsak, futbolda da benzer bir başarı hikâyesi yazmak mümkündür. Ancak bunun için başarının, parayla değil; akılla, disiplinle ve doğru kurumsal mimariyle geleceğini öncelikle kabullenmek gerekir.
Türkiye’de kadın voleybolu artık yalnızca bir spor başarısı değil; aynı zamanda bu ülkenin kurumsal kapasitesinin, yönetim kalitesinin ve toplumsal reflekslerinin turnusol kâğıdına dönüşmüş durumda…
Saha içinde kazanılan zaferler, saha dışında ise ne yazık ki zihinsel bir ayrışmayı da görünür kılıyor. Oysa bu hikâye, ayrışmanın değil; ortak aklın ve kolektif gururun hikâyesi olabilirdi.
Gurur yerine ayrışıyoruz
Bugün kadın voleybolunun başarısı konuşulmak yerine, sporcuların yaşam tarzları üzerinden yürüyen tartışmaların merkezine sıkıştırılıyor. Şort, dövme, makyaj ya da dünya görüşü… Bunlar üzerinden yapılan değerlendirmeler, sporun özünü gölgeleyen ve meseleyi bilinçli biçimde ekseninden kaydıran bir ötekileştirmeyi yansıtıyor. “Kamusal ahlak” söylemi altında üretilen bu dil, eleştiri sınırlarını aşarak bir tür sosyal denetim aracına dönüşüyor. Daha da önemlisi, bu dil siyasetin dolaylı meşruiyetiyle beslenerek toplumsal kutuplaşmanın taşıyıcısı haline geliyor.
“Filenin Sultanları” doğru bir tanımlama mı?
Bir diğer sorun ise “Filenin Sultanları” yakıştırmasıdır. Niteliksiz ve çağdaşlıktan uzak bu tanımlamanın medya ve kamuoyu tarafından ısrarla kullanılması, siyasetin propaganda diline dolaylı da olsa hizmet ediyor. Oysa kadın sporcuların böyle bir etiketlemeye ihtiyacı yok. Cumhuriyet’in yetiştirdiği bu güçlü kadınları bu tür ifadelerle anmak, başarılarını basitleştiren ve ayrıştıran bir dilin yansımasıdır. Dahası, bu yaklaşım kadınların başarısını toplumsal cinsiyetçi bir bakışla küçümseyen ve onları feodal kodlara hapseden bir anlam dünyasını da içinde barındırıyor.
Siyasetin bu alana yaklaşımı da çoğu zaman tabloyu dengelemek yerine derinleştiriyor. Sert söylemler tartışmaları keskinleştirirken, bazı tebrik mesajlarında görülen özen eksikliği toplumdaki hassasiyetleri artırabiliyor. Oysa spor, farklılıkların bir arada anlam kazandığı nadir alanlardan biridir ve bu özelliği korunmalıdır.
Voleybola eleştiri, futbola hoşgörü!
Ancak fotoğrafın diğer tarafını da görmek gerekiyor. Kadın voleybolunun elde ettiği başarı ile futbolun içinde bulunduğu tablo arasındaki fark, yalnızca sportif değil; aynı zamanda ekonomik ve yönetsel bir ayrışmayı da gözler önüne seriyor. Türkiye’de futbol, açık ara en fazla kaynağın aktarıldığı branş olmasına rağmen, aynı ölçüde sürdürülebilir başarı üretemiyor. Yayın gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, kamu destekleri ve dolaylı teşviklerle futbol ekonomisi milyarlarca liralık bir hacme ulaşırken; voleybol çok daha sınırlı kaynaklarla dünya ölçeğinde rekabet edebilen bir yapı kurmayı başarmış durumda.
Tam da bu noktada daha çarpıcı bir çelişki ile karşı karşıyayız… Voleyboldaki bu büyük başarıya yönelik anlamsız ve yersiz, çoğu zaman siyasal karakter taşıyan eleştiriler yükselirken; milyarlarca liralık bütçelere sahip olan ve daha yeni tamamlanan Dünya Kupası’nda grup aşamasında elenen futbol milli takımına aynı ölçüde bir eleştiri yöneltilmiyor.
Voleybola saldıranlar, futboldaki başarısızlığı adeta görmezden geliyor. Ulusal gururu bize yaşatan voleybolcu kadınlarımızın başarısı tartışma konusu yapılırken; futboldaki kronik başarısızlığın üzerinin örtülmesi, sporda açık bir çifte standart yaratmıyor mu?
Yıllarca kaynakların çok büyük bir kısmının aktarıldığı futbola rağmen dişe değer bir başarı üretilememesi yeterince sorgulanmazken; çok daha sınırlı olanaklarla elde edilen ve göğsümüzü kabartan voleybol başarılarının hedef haline getirilmesi, yalnızca sporla açıklanabilecek bir durum değildir. Bu tablo, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir tercih meselesidir.
Bu çelişkiyi anlamadan ne voleybolu doğru okuyabiliriz ne de futbolu düzeltebiliriz.
Voleybol kazanırken, futbol neden kaybediyor?
Futbolun bu kadar büyük kaynaklara rağmen aynı ölçüde başarı üretememesinin temelinde yapısal bir yönetim krizi yatıyor. Türk futbolu uzun süredir “hormonlu büyüme” yaşıyor. Gelir artıyor, harcama artıyor, borç katlanıyor; ancak kalite ve rekabet gücü aynı oranda gelişmiyor. Çünkü sistem; finansal disiplin yerine borçlanmayı, liyakat yerine ilişkileri, uzun vadeli planlama yerine günü kurtarmayı teşvik ediyor.
Voleybol ise bunun tam tersini yapıyor. Daha sınırlı kaynaklarla, daha rasyonel bir yönetim modeli kuruyor. Harcama disiplini var, performans odaklı ölçüm var, kurumsal süreklilik var. En önemlisi, sistem kişilere değil kurallara dayanıyor.
Peki siyaset neden futbola daha fazla kaynak ayırıyor?
Bunun yanıtı ekonomik değil, sosyolojiktir. Futbol, geniş kitleleri mobilize edebilen, gündem belirleyebilen ve duygusal karşılığı yüksek bir alandır. Bu nedenle siyasal aktörler için stratejik bir araçtır. Futbola yapılan yatırım çoğu zaman sportif başarıdan ziyade toplumsal etki üretme amacı taşır. Ancak bu yoğun ilgi, beraberinde müdahaleciliği ve kurumsal aşınmayı getirir. Futbolun kronik sorunu tam da burada başlar.
Voleybolun görece daha az politize olması ise onun en büyük avantajıdır. Daha az müdahale, daha fazla kurumsallık üretir. Daha az popülizm, daha fazla sürdürülebilir başarı getirir.
Voleyboldaki başarı futbola neden taşınamıyor?
Bu bağlamda bugün bizim yanıtını aramak zorunda olduğumuz soru ise; voleybolun ürettiği başarı modelinin futbola neden taşınamadığına ilişkindir.
Yanıt aslında çok net bir şekilde önümüzde duruyor. Çünkü futbol, mevcut yapısıyla bu dönüşümü reddeden bir sistemdir.
Oysa çözüm bellidir.
Öncelikle finansal disiplin tesis edilmelidir. Kulüplerin kontrolsüz borçlanmasına kesin sınırlar getirilmeli, gelir-gider dengesi zorunlu hale getirilmelidir. Harcama değil verimlilik odaklı bir model kurulmalıdır.
İkinci olarak, yönetişim yapısı köklü biçimde değişmelidir. Liyakat esas alınmalı, kulüp ve federasyon yönetimleri popülist baskılardan arındırılmalıdır. Kurumlar kişilerden bağımsız hale getirilmelidir.
Üçüncü olarak, altyapı sistemi yeniden inşa edilmelidir. Oyuncu geliştirme süreçleri bilimsel temellere oturtulmalı, veri temelli karar alma kültürü yerleşmelidir. Voleybolun sabır ve planlama üzerine kurulu modeli futbola adapte edilmelidir.
Ve en kritik başlık ise; siyasetin rolü yeniden tanımlanmalıdır. Spor üzerindeki yönlendirici ve müdahaleci etki sınırlandırılmalı; federasyonların özerkliği güvence altına alınmalıdır. Spor, günlük politik hesapların değil, kurumsal aklın konusu haline gelmelidir.
Kadın voleybolunun başarısı bize neyi doğru yaptığımızı gösteriyor. Futbolun tablosu ise neyi yanlış yaptığımızı…
Bu iki alan arasındaki fark, aslında Türkiye’nin yönetim kapasitesinin iki ayrı yüzüdür.
Sonuç olarak mesele yalnızca bir spor konusu değildir. Asıl tartışma; kaynakların ne şekilde değerlendirildiği, kurumların hangi anlayışla yönetildiği ve siyasetin konumunun ne olduğudur. Voleybolda gurur duyabiliyorsak, futbolda da benzer bir başarı hikâyesi yazmak mümkündür. Ancak bunun için başarının, parayla değil; akılla, disiplinle ve doğru kurumsal mimariyle geleceğini öncelikle kabullenmek gerekir.
/././
Bitmeyen bunalım: 74 aydır sürekli artıyor -Yalçın Doğan-
Birleşik Kamu İş Federasyonu AR - GE birimine ait araştırmaya göre, gıda fiyatları 74 aydır, altı yılı aşkın sürekli artıyor. NEFES gazetesinden Aytunç Erkin’in aktardığı araştırmaya göre ise “AKP seçmeninin yüzde 51’i ekonomi kötü ve çok kötü yönetiliyor diyor." Toplamda halkın yüzde 73’ü ekonominin kötü ve çok kötü yönetildiğini düşünüyor. Altı yılı aşkın sürekli artan gıda fiyatlarına kim dayanabilir ki!
Askıda ekmek, et kuyruğu, yağ kuyruğu, ucuz yemek veren Kent Lokantaları kuyruğu derken, gıda fiyatları dudak ısırtıyor.
Meyve ve sebzede beş taksitli satışlar başlıyor, Datça’da.
İncirin tanesi 42 lira, soğanın kilosu 70 lira.
Antalya’da borcunu ödeyemeyen çiftçinin tarladaki domatesine haciz geliyor.
Yozgat’ta güvercinlere getirilen haciz gibi!..
Dar gelirliler yıllarca soğan - ekmek, peynir - ekmekle karın doyururken, o artık çoktan lüks.
Şimşek etkisi
Dünyada ve Türkiye’de en sık yapılan araştırmalardan biri gıda fiyatlarıyla ilgili. Onlardan sonuncusuna göre:
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Haziran 2023’te enflasyonu düşürmek iddiasıyla göreve başlıyor.
Şimşek göreve geldiğinden bu yana, gıda fiyatları dünyada yüzde 6 artarken, Türkiye’de yüzde 190 artıyor.
Savaşan ülkelerde bile yok böyle artışlar.
Gıda ve ücret artışı
Birleşik Kamu İş Federasyonu AR - GE birimine ait araştırmaya göre:
-Son on iki aylık ortalamada gıda fiyat artışı yüzde 56.
-Gıda fiyatları 74 aydır, altı yılı aşkın sürekli artıyor.
Bitmek bilmeyen artışta çarpıcı bir veri var:
Eylül 2021 ile Temmuz 2026 arasında gıda fiyatlarında artış toplam yüzde 2.169, iki bin yüz altmış dokuz!..
Aynı dönemde kamu çalışanlarının ücretlerindeki artış yüzde 1.292, bin iki yüz doksan iki.
Böyle bir yoksullaşmaya kimse dayanamaz.
AKP’liler de şikayetçi
AKP’liler de dayanamıyor.
NEFES gazetesinden Aytunç Erkin’in aktardığı araştırmaya göre:
“AKP seçmeninin yüzde 51’i ekonomi kötü ve çok kötü yönetiliyor diyor."
AKP seçmeni ilk kez bayrağı açıyor.
Toplamda halkın yüzde 73’ü ekonominin kötü ve çok kötü yönetildiğini düşünüyor.
Altı yılı aşkın sürekli artan gıda fiyatlarına kim dayanabilir ki!..
* * *
Butlancı G.T’ye himaye mi?..
Medyanın yüzde doksanı iktidarın elinde olsa bile...
Geriye kalan yüzde on ülkenin gündemini belirlemeye devam ediyor. Son örnek, BirGün gazetesinden Ebru Çelik’in haberi. Ebru Çelik iktidarın emrindeki butlancı CHP’nin son marifeti, rozet takma merasimine bir ajansın parayla gönderdiği figüran skandalını, gerçek gazetecilik duyarlığı ile sergiliyor. Ülke bu skandalı konuşuyor.
İstanbul’da CHP’nin başındaki butlancı G.T. haberi yalanlamaya kalkarken,“figüran” olarak görev verilenler birer birer dökülüyor:
“Olay ortaya çıktıktan sonra, cast ajansı ücret aldığımızı yalanlayan bir video çekmemizi istedi. Siyasi malzeme olarak kullanıldık."
Buna rağmen, BirGün’den bazı yöneticiler ve Ebru Çelik savcılığa ifade vermeye çağrılıyor. Gazetecilere hakaret eden butlancı G.T’nin de, ifadeye çağrılması gerekmiyor mu?.. “Hakaret” iddiasıyla kolayca açılan sayısız dava varken, G.T himaye altında mı?..
Neden olmasın, AKP ve butlancı CHP’nin içtiği su ayrı gitmiyor.
* * *
Bu “Sarı” başka “Sarı”
Her adımı ayrı bir skandal olan butlancı CHP’de malzeme bol.
Örneğin, Sarı!..
Renk olarak sarı ayrı, ben kavram olarak bir başka sarı daha biliyorum:
“Sarı sendikalar”, işçiden yana görünüp, aslında iktidarlarla bütünleşen, düzenin bekçileri olan işçi sendikaları. Bizde pek çok örneği var.
Günümüzde bir başka Sarı daha zuhur ediyor, hayli antipatik:
Butlancı CHP’nin sözcüsü Müslim Sarı.
İkide bir medya önüne çıkan bu “Sarı” geçen gün, her zamanki gibi, serbest atışta:
“Özgür Özel ve ekibi partiyi bölüyor, AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor.
(...) Bunlar koltukçu, AKP işbirlikçisi, bölücü."
Gazelini sürdürürken, kendini ele veriyor:
“Bugün dört il başkanı daha görevden alınmıştır!..”
Butlancıların görevden aldığı CHP il başkanı sayısı 55’e ulaşıyor. AKP’nin emrinde, CHP’yi kimin böldüğünü itiraf ederken, merak ediyorum:
Benzer açıklamalarının ardından, “bu Sarı” arada bir aynaya bakıyor mu?..
Yoksa, çok mu şerbetli bu işlere?..
/././
Bloomberg: Fransız altyapı yatırım şirketi Meridiam, Boğaz köprülerinin özelleştirilmesine yönelik ihaleye hazırlanıyor
Bloomberg'in haberine göre Fransız altyapı yatırım şirketi Meridiam SAS, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün özelleştirilmesine yönelik ihaleyle ilgileniyor. https://t24.com.tr/ekonomi/bloomberg-fransiz-altyapi-yatirim-sirketi-meridiam-bogaz-koprulerinin-ozellestirilmesine-yonelik-ihaleye-hazirlaniyor,1339052
***
TMSF, Ahbap Derneği’ne bağlı şirketlere kayyım olarak atandı
Ahbap Derneği'ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında derneğin iştiraki olan şirketlerin yönetimi TMSF'ye devredildi; derneğin kendisine ise mevzuat gereği TMSF dışından üç kişi mahkeme kararıyla kayyım olarak atanmıştı. https://t24.com.tr/gundem/tmsf-ahbap-dernegine-bagli-sirketlere-kayyim-olarak-atandi,1339049
***
ABD ve Suudi Arabistan, Irak'ta İran destekli gruplara ait hedeflere hava saldırıları düzenledi
CENTCOM'dan yapılan açıklamada, dün, İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından ABD güçlerine ve Suudi Arabistan'daki enerji altyapısına saldırmak üzere yönlendirildiği belirtilen İran yanlısı grupların hedef alındığı belirtildi. Açıklamada, ABD ve Suudi savaş uçaklarının Irak'ın doğusundaki çeşitli bölgelerde gruplara ait lojistik merkezler ve silah depolarına hava saldırıları düzenlediği ifade edildi. https://t24.com.tr/dunya/abd-ve-suudi-arabistan-irak-ta-iran-destekli-gruplara-ait-hedeflere-hava-saldirilari-duzenledi,1339006
Türkiye'den vize isteyen ve istemeyen ülkeler hangileri?
Karadağ'ın Ekim 2026'dan itibaren Türk vatandaşlarından vize istemeye başlayacağını açıklamasıyla birlikte, Türk pasaportuyla Avrupa'da vizesiz gidilebilen ülke sayısı 10'a düşecek. Peki Türk vatandaşları dünya genelinde hangi ülkeleri vizesiz gezebiliyor? Haritalarla aktarıyoruz.
https://t24.com.tr/dunya/turkiye-den-vize-isteyen-ve-istemeyen-ulkeler-hangileri,1338998
***
Sınırların üzerinde bor tespit edildi; Türk maden suyu markası raflardan toplatılıyor!
İsviçreli yetkililer, denetimlerde mevzuatta izin verilen sınırın üzerinde bor tespit edildiğini belirterek Kızılay markasına ait iki maden suyu ürünü için geri çağırdı. Tüketicilere ürünleri kullanmamaları ve iade etmeleri çağrısı yapıldı. https://t24.com.tr/ekonomi/sinirlarin-uzerinde-bor-tespit-edildi-unlu-turk-maden-suyu-markasi-raflardan-toplatiliyor,1339035
***
T-24










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder