29 Temmuz 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


Bir yalanın anatomisi, Ortega seçimleri kaldırdı mı?-İbrahim Varlı-

Geçen hafta Türkiye ve dünya medyasının, sosyal medyanın gündeminde Nikaragua vardı. Orta Amerika’daki bu yedi milyonluk ülkenin gündem olmasının nedeni Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın seçimlere yönelik sözleriydi.

İngiliz ve Amerikan medyasının servis ettiği habere göre Ortega seçimleri kaldırdığını, bundan böyle ülkede seçimlerin yapılmayacağını söylemişti.

19 Temmuz'da Sandinist Devrim’in 47’inci yıldönümü dolayısıyla yapılan kutlamalardaki konuşma üzerinde çokça tepinildi. Anti sol histeri bir kez daha kabarmıştı. Durdurabilene aşk olsundu.

Peki, Ortega hakikatten seçimleri tedavülden kaldıracak mıydı? Küçük bir araştırma gerçekleri ortaya çıkarmaya yeterliydi, ama meşhur “post-truth” çağında kim uğraşacaktı ki! Gerçek kısa sürede ortaya çıksa da Ortega çoktan linçe kurban gitmişti.

Ortada sistematik bir karalama kampanyası vardı, İngiliz ve Amerikan medyası her zamanki gibi bir şeyler çeviriyordu.

SİSTEMATİK BİR SALDIRININ ESERİ

Küba ve Venezuela gibi Nikaragua da uzun süredir ABD’nin hedefinde. Sandinist yönetimi devirmek isteyen Amerikan emperyalizmi açık tehditlerden gizli operasyonlara, suikastlerden sağcı muhalefetin satın alınmasına hemen her yola başvurdu.

ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, Maduro’ya yönelik 3 Ocak’taki saldırının ardından hedeflerinde Küba ve Nikaragua'nın olduğunu açıkça dillendirdi.

Yine şubatta İngiliz The Economist dergisi, “tropikal Kuzey Kore” olarak adlandırdığı Nikaragua’yı hedef göstererek Washington’un daha fazlasını yapabileceğini yazdı.

Amerikan yönetimi “arka bahçe”deki bu “zararlı ot”u ayıklamanın peşinde, ancak şimdilik Venezuela gibi doğrudan bir askeri müdahaleye başvurmaktan kaçınıyor. Bunun nedeni bu ülkenin “tehdit” oluşturacak büyüklükte olmaması petrol ve kaynaklar açısından da iştah kabartıcı olmamasında yatıyor.

YANLIŞ ÇEVİRİ YOLUYLA MÜDAHALE

Gazeteci Becca Renk Foster’a göre ortada bilinçli bir çarpıtma vardı ve ABD, Ortega'nın konuşmasını kasıtlı olarak saptırarak Nikaragua seçimlerine müdahalenin kampanyasını başlattı.

Gerçek neydi peki?

Sandinist Halk Devrimi'nin zaferini kutlamak için Managua'daki Plaza de Fe'de toplanan 70.000 kişiye seslenen Ortega, ABD destekli muhaliflere göndermelerde bulunuyordu.

Bundan sonrasını Foster’dan okuyalım. Ortega, 19 Temmuz'daki konuşmasında, silahlı muhalif grupların şiddet içeren eylemlerle ülkeyi felç ettiği ve yaklaşık 270 kişinin öldürüldüğü 2018'deki şiddetli darbe girişimini hatırlatıyordu. Soruşturmalar, şiddetin ABD hükümeti tarafından finanse edildiğini ortaya koymuştu.

Ortega konuşmasında Nikaragualılara ülkenin güvenliğine yönelik tehditlerin devam ettiğini söylüyordu.

ASLA, ASLA, ASLA!

“Savaş halinde olmadığımız için barış içinde olduğumuzu düşünmeyin. Hayır! Onlar [ABD destekli muhalefet] sürekli komplo kuruyor, bu yolla seçimleri kazanmaya çalışıyorlar” diyen Ortega, sözlerini şöyle sürdürecekti:

“İşte burada, Yankiler (ABD), Somozacılar (darbeci diktatör) tarafından kurulan-desteklenen partilerin bir daha iktidara gelme hikâyesi bitti. Yankiler onlara ne kadar para verirse versin başaramayacaklar: Asla, asla, asla!”

İşte Ortega'nın bu sözleri kasıtlı olarak manipüle edilerek “Nikaragua’da artık seçim olmayacak” şeklinde servis edilince uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı.

Oysa Ortega, ABD’nin muhalefet destek verdiğini, bunların işbaşına geldiği artık o dönemlerin kapandığını vurguluyordu.

NEW YORK TIMES DÜĞMEYE BASTI

Ertesi sabah, New York Times, "Nikaragua lideri seçimleri kaldırmayı planladığını söyledi" başlığıyla konuşmayı paylaştı. Bu çarpıtılan kışkırtıcı başlık organize bir biçimde dünyanın dört bir yanında tekrarlandı. Uluslararası haberlerde nadiren yer alan bu küçük ülke birden bire gündemin en ön sıralarına oturdu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio konuya hemen balıklama atladı: “Daniel Ortega’nın ailesinin diktatörlüğü altındaki Nikaragua’da bir daha asla seçim yapılmayacağına dair açıklaması, onların gerçek otoriter doğasını ortaya koymaktadır” Rubio uluslararası toplumu da Nikaragua’ya karşı harekete geçmeye çağırıyordu.

Beklendiği gibi, bu açıklama, Amerikan emperyalizminin bölgedeki dostlarının Nikaragua’yı kınama yarışına dönüştü.

KASITLI ÇARPITMA

Foster’dan aktarmaya devam. Çeviri-tercümanlık alanında uzman olan ve ABD federal mahkemelerinde tercümanlık yapma yetkisi bulunan Jill Clark-Gollub, Ortega'nın New York Times'da yayınlanan ve başka yerlerde de tekrarlanan açıklamalarının yanlış çevrilmesinden dolayı şaşkınlığını şu şekilde dile getiriyor:

“Ortega, hitabet tarzı olarak duraklamalar yapıyor ve tekrarlamayı kullanıyor. Cümlesini bitirmeden sözünü kesmek, sanki bir daha asla seçim yapılmayacakmış gibi davranmak, mesajın kasıtlı olarak çarpıtılmasıdır. Eğer bir tercüman bunu profesyonel bir ortamda yapsaydı, disiplin cezasına çarptırılırdı.”

Sözlerin bu kasıtlı servisi, Ortega'nın konuşmasında uyardığı Nikaragua'nın iç işlerine müdahale kampanyasını başlatmış gibi görünüyor. Medya saldırısının ardından, ABD destekli muhalefet, bu durumu kullanmaya başladı. Buna göre, kınamalardan renkli devrim önerilerine kadar, ABD'nin baskıyı artırabileceği çeşitli toplumsal protesto spekülasyonları söz konusu.

SEÇİMLERE MÜDAHALE SEZONU

Mesele çok boyutlu, sıradan bir vaka değil. Kuzey Kore, Küba gibi ülkelere dair başvurulan karalama kampanyası, yalanlar şimdi de Nikaragua’da devredeydi. Foster’ın kawsachun.com’daki yazısından aktarmaya devam edelim: Bu manipülasyonlar, ABD'nin Latin Amerika üzerindeki baskısının güçlü şekilde arttığı bir döneme denk geliyor. Venezuela saldırısı, Küba ablukası, son bir yılda bölgedeki seçimlere müdahaleler vs. Arjantin, Bolivya, Honduras, Peru ve Kolombiya'da ABD, açıkça sağcı adayları destekledi. Bu isimleri Beyaz Saray'da ağırladı ve solcu partilere yaptırımlar uyguladı.

NİKARAGUA'YA MÜDAHALE İÇİN BİR ÖRNEK

Gazeteci Camila Escalante de sözlerin kasıtlı olarak bağlamından koparıldığını, yanlış çevrildiğini belirterek uluslararası medyanın çıldırmış bir şekilde bunu yaydığını belirtiyor paylaşımlarında. Ona göre o sözler anayasal oy kullanma hakkına yönelik değildi. Nikaragua'nın egemenliğini ve barışını baltalayan yaptırımları, yabancı müdahaleleri ve eylemleri teşvik edenlere atıfta bulunuyordu.

Stephen Sefton ise geçen yüzyıldaki ABD destekli diktatörlükler dönemine atıfta bulunarak "Plan Condor 2.0" olarak adlandırılan planın aktifleştirildiğini belirterek Trump yönetiminin Bolivya, Honduras,  Ekvador, Arjantin seçimlerine müdahalelerini hatırlatıyor. Benzer şekilde Peru ve Kolombiya'da da aynı şeylerin yaşandığını söylüyor.

Şu anda Latin Amerika ve Karayipler'de Brezilya, Küba, Meksika ve Nikaragua’nın sadece Amerika’nın dümeninde olmadıklarını kaydeden Sefton, Ortega'nın kasıtlı olarak yanlış aktarılan açıklamalarının bu bağlamda ele alınması gerektiğini kaydediyor.

Sefton şunları aktarıyor: Bağlamına sadık kalınarak çevrildiğinde, Ortega, Nikaragua seçimlerinde ABD'nin aşırı etkisine değinerek, burada bir daha böyle seçimler olmayacak, artık hile yoluyla iktidara gelip, hile yoluyla iktidarı ele geçirebilecekleri seçimler olmayacak" diyor.

DEVRİMİ VERDİĞİ İÇİN SUÇLANMALI

Amerikan ve İngiliz medyası ve onların dümenindeki diğerleri kendilerinden olmayanlara karşı doğrudan psikolojik bir savaşın içinde. Telegraph, Guardian, New York Times, Washington Post ve diğerleri. Tekno-feodalizm çağında yapay zekanın da desteğiyle artık beslenen baskın Batı anlatıları dört bir yanı esir alıyor.

On yıllardır, Batılı egemenler bir psikolojik savaş yürütüyor, bu şekilde kitleler manipüle edilerek yönlendiriliyor. Ortadoğu’daki savaşlarda, Filistin'de, Ukrayna’da, İran’da tanık oluyoruz buna.

Dillere plesenk olan bir kavramla söylersek, “Post-truth” çağındayız. Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bu dönemde Amerikan-Batı emperyalizminin psikolojik savaşlarına karşı uyanık olunmalı.

1979’da devrim yaparak Somoza diktatörlüğünü yıkan, devrimle kazandığını 1990’da seçimle veren bir hareketin seçimleri ortadan kaldırmasına inanmak olsa olsa emperyalist manipülasyona teslim olmaktır. Ortega’ların son yirmi yıllık yönetiminde çokça eleştirilecek şey olsa da bu seçimler olamaz.

/././

Figürler, figüranlar, akıl almaz iftiralar -Berkant Gültekin- 

BirGün muhabiri Ebru Çelik’in Kılıçdaroğlu’nun rozet takma törenine 950 liralık ücret karşılığı cast ajansından figüranların getirildiğini ortaya çıkarması son dönemin en büyük haberi oldu. Ebru, eşine az rastlanır bir gazetecilik başarısına imza attı, kendisiyle ne kadar gurur duysak az. Haber, tekniği itibarıyla öylesine sağlam ve içeriği bakımından o denli ilgi çekiciydi ki memleketi bir anda etkisi altına aldı. Duymayan, görmeyen, konuşmayan kalmadı.

Haberin yayınlandığı ilk dakikada CHP’deki mutlak butlan yönetiminin yapması gereken tek bir şey vardı: Özür dilemek ve sorumlulara gereken cezaların verileceğini söylemek. Bu kadar. Ancak hiç yapmamaları gereken bir şeyi yaptılar. Ağrı Dağı kadar gerçek bir haberi, “zinhar böyle bir şey yok” diye yalanlamaya çalıştılar. Yetmedi, üstüne bir de Ebru’ya ve BirGün’e iftira atmaya kalktılar. Sadece resmi ağızlardan değil, sosyal medyadan da çirkin bir kampanya harlamaya çalıştılar. Elbette rezillikleriyle kaldılar. Tutup bir de suç duyurusunda bulundular.

Krizi nasıl yöneteceklerini öylesine bilmiyorlardı ki her yeni bulguda ortaya yeni bir teori attılar. Önce “Asla figüran yok” dediler, sonra figüranların geldiği artık ayan beyan ortaya çıkınca, bu kez “Bize komplo kuruldu” demeye başladılar. En son da işi Özgür Özel’e yıkmaya çalıştılar. Ajans sahibinin açıklamasında geçen “Samet’e destek verdim” ifadesindeki Samet’in, Özel ile yakın olduğunu iddia ettiler. Fakat sonradan o Samet’in, Gürsel Tekin’in yakınındaki kişilerden biri olduğu anlaşıldı. Samet’i feda etmeyi planladılar ancak yine gerçeğin barajına takıldılar.

Cumartesi gününden beri akıl almaz iftiralar duyuyoruz. Suçüstü yakalanma halinin yarattığı çaresizlik insana neler yaptırıyor. Panik, aklı bu kadar sabote edebiliyor ne yazık ki. Gürsel Tekin, haberimizin ardından kameraların karşısına çıkıp bizi kendisine “FETÖvari tezgâh kurmakla” suçladı. “Şeytanın aklına gelmeyecek” bir şey yapmışız! Yani törene figüran taşımak değil de bizim bu skandalı ortaya çıkarmamız “şeytanın aklına gelmeyecek şey” oluyormuş. Pek tekin bir bakış açısı değil ama kendi bilir tabii…

Öte yandan Gürsel Tekin’in BirGün’ü FETÖ üzerinden vurmaya yeltenmesi komik olmasının yanında enteresan. Çünkü bu yapının lideri Fetullah Gülen’in yaşadığı bir sağlık sorunu sonrası Ekim 2013’te Zaman gazetesine verdiği ilanda teşekkür ettiği isimlerden biri de dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’di. Malum, o zamanlar Tekin’in genel başkanı da Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Şimdi Tekin gelmiş bize “FETÖvari tuzak” göndermesi yapıyor. Biz de kendisine gecikmiş bir “Başın sağ olsun” mesajı yollayalım öyleyse!

Yanlış anlaşılmasın, ortada iktidarın devasa sorumluluğu varken Tekin’i FETÖ’cülükle suçlayacak değiliz. Ancak Gülen’e geçmiş olsun dileklerini iletmiş ve kendisinden teşekkür almış biri de bizim gibi bir kuruma FETÖ üzerinden yüklenmesin bir zahmet. Ayrıca her sıkıştığında FETÖ kartına sığınanlar bu çetenin nasıl bir virüs olduğunu hâlâ idrak edebilmiş değil. FETÖ, gerçek delil kullanmazdı; sahte, uydurma, yerleştirilmiş deliller üretip bunlar üzerinden sözde hukuki kurgular yapardı. Kumpas davalarını da böyle yürütürdü. Bizim haberimiz ise belgelidir, kanıtlıdır ve köküne kadar gerçektir. Önce bu farkı öğrenin.

Akla ziyan iddialardan biri de BirGün’e ödendiği söylenen para… Kendimizi “el insaf” demekten alıkoyamıyoruz. Belge diye gösterdiği şeyin bir Excel dosya çıktısı olması bir yana, para diye diline doladığı meblağ da 3 yılda 3,5 milyon TL. Bu kadar mı çaresiz kaldınız? Başka hiçbir şey bulamadınız da bu tutara mı sığındınız? Bahsettiğiniz para orta ölçekli bir kurumun çalışanlarına bir ayda yaptığı maaş ödemesi kadar. Bu parayla bir medya organına iftira atabileceğinizi mi düşündünüz? Siz muhalif kitleleri aptal mı sanıyorsunuz?

BirGün’ü kimsenin hiçbir şekilde satın alma şansı yok ama bu paralarla kendini satmaya meyilli bir medya organına ancak çeyrek sayfa haber yaptırabilirsiniz. İstanbul’da kömürlük almaya yetmeyecek paralarla tertemiz gazetemizin itibarını karalamaya çalışıyorlar. Bir yandaş medya kanalında bile bu yalanı duyan bir yorumcu araya girme ihtiyacı hissederek “Milyon değildir o, milyardır” dedi. Çünkü yandaşların bile butlancılara kıyasla bir akıl süzgeci var. Abdülkadir Selvi’yi bile çileden çıkaran bir dünyadan kopukluktan bahsediyoruz.

Bugün açılan soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla basın savcılığına ifadelerimizi veriyoruz. Aslında bizim açımızdan ortada şüpheli bir vaziyet yok. Ne BirGün, muhabiri Ebru Çelik’in haberinden şüphe ediyor ne de halk BirGün’ün dürüstlüğünden… Haberimizin ardından toplumun gösterdiği teveccüh bizim için en büyük ödüldür. Patronsuz bir gazete, ayakta kalmaya işte böyle devam ediyor. Birileri figüranlarla ve iftiralarla siyasetçilik oynamaya devam etsin, biz memleketin yararı için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.

/././

Cumhur İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı net mi: Saat Erdoğan’ın aleyhine işliyor -Yaşar Aydın- 

Gerçek büyük kriz iktidar cephesinde yaşanıyor. Yüzde 50+1 ve Erdoğan'ın adaylığı için gerekli olan erken seçim kararı Cumhur'un krizi olmaya aday. Rejim, artık bizzat kurucusunun en büyük yüküne dönüşüyor.

Yaklaşık iki aydır gözler tamamen muhalefet cephesine kilitlenmiş durumda. "Butlan geldi gitti, CHP bölündü bitti" derken YENİ Parti'nin kuruluşuyla sürecin kritik bir evresi tamamlandı. Bununla birlikte muhalefet kanadı için "Her şey netleşti, artık yeni bir kriz çıkmaz" demek son derece erken. Çözüm süreci, CHP'nin devam eden davaları ve fezlekelerle birleştiğinde iktidarın elinde hâlâ ciddi bir cephane olduğu görülüyor. Seçim takvimi işledikçe bu kartlar tek tek sahaya sürülecektir.

Saray’dan bakıldığında mevcut tablo oldukça elverişli görünebilir. Çözüm süreci ilerliyor ve Kürt hareketi pozitif mesajlar veriyor, CHP eksenli muhalefet bölünmüş durumda ve merkez siyaset iktidar saflarına doğru kayıyor. Hatta bırakın erken seçim kararı aldıracak çoğunluğu, Meclis'te yeni anayasayı yapacak vekil sayısına ulaşıldığı bile düşünülebilir.

İktidar gözlüğünü takıp Saray balkonundan baktığınızda görünen manzara bu. Ancak sokaktaki gerçeklik çok başka ve elden ele dolaşan siyasi fotoğraf bu pembe tabloyla uyuşmuyor.

İÇERİDE-DIŞARIDA SİYASET SIKIŞTI

NATO rüzgârı dindi, S-400’ler hangarda bekliyor; Trump ise bir yandan Erdoğan’ı överken diğer yandan hareket alanını sınırlandıran bir hat çiziyor. Trump’ın bu çizgisi, iç siyasette Erdoğan’ın ayağına dolanıyor. Cumhur İttifakı'nın küçük ortağı Bahçeli’nin ne yapmaya çalıştığını anlamak ise neredeyse imkânsız. AKP’yi destekliyor mu, yoksa yıpratıyor mu belli değil. Ancak gidişattan ve iş yapış biçiminden duyduğu rahatsızlık aşikâr.

Partilerin tepesi değil mutfağı da karışık. AKP örgütlerinde görevden almalar sıradan bir haber bültenine dönüştü. Bilal Erdoğan örgütler üzerindeki baskıyı artırdıkça güvenlik bürokrasisi cevabı başka kulvarlardan veriyor. MHP 10 ay sonra kongreye gidecek ve o tarihe kadar neredeyse el değmemiş il örgütü kalmayacak. Yeni ortak CHP ise iki ay içinde üçe bölündü. Mesele öyle bir düğüme dönüştü ki AKP-MHP bloku, CHP’yi yeniden Özgür Özel ekibine teslim etmemenin kendi lehlerine daha hayırlı sonuçlar doğurup doğurmayacağını tartışıyor. Yargıtay ve eylül ayı eksenli tartışmalar tam olarak bu tereddüdün ürünü.

ADAYLIK SIKINTISI VE ZAMAN BASKISI

Yaklaşık iki hafta önce Erdoğan’a sunulan bir teklif gündemden hızlı düştü. AKP Milletvekili Serap Özbudun’un bir toplantıda Erdoğan’a yaptığı “Parlamenter sisteme geçelim ve siz de ömür boyu Cumhurbaşkanı olun” önerisi, ilk bakışta Erdoğan'a sunulan güçlü bir destek gibi görünse de gerçekte derin bir çaresizliğin dışavurumuydu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP'liler için her zaman bir kurtarıcı olarak algılandı. Ancak ilk kez Erdoğan’ın varlığı belirsizliği artıran bir faktöre, yüke dönüştü. Erdoğan var olduğu için artık ayak bağı olan başkanlık rejiminden vazgeçemiyor. Yüzde 50’lik seçmen desteği hayal ise başkanlık rejiminin bu biçimiyle devam etmesi siyasi intihar anlamına gelir. Herkes durumun farkında. Erdoğan’ın bir kez daha kazanması için muhalefetin devasa bir hata yapması gerekiyor Hata yoksa, Erdoğan için yenilgi kaçınılmaz. AKP kurmayları ve iktidar bloğunu ayakta tutan güçler, böylesi bir yenilginin sadece bir seçim kaybı değil, elde kalan her şeyin yitirilmesi anlamına geleceğini iyi biliyor. Arayışlarını gizlememelerinin sebebi de bu. İsimlerden önce sistem değişikliğinin konuşulması, hazırlıksız bir şekilde Erdoğangillerle doğrudan karşı karşıya gelmek istememelerinden kaynaklanıyor.

HEDEFE UZAKTALAR

Şu anda iktidar cenahında ne sisteme ne de adaya dair net bir strateji var. Tek hedefleri ne pahasına olursa olsun bir kez daha kazanmak. Erdoğan’ın adaylığı önündeki bir diğer devasa engel ise erken seçim zorunluluğu. Mayıs 2028 yaklaştıkça, erken seçim kararına el kaldıracak parti ve milletvekili sayısının artacağını söylemek kâhinlik gerektirmez. Ancak 2028’in Mart veya Nisan ayına sarkan bir erken seçim dayatması, Erdoğan’a ağır bir sürpriz yaşatabilir. O gün geldiğinde sandıktan çıkacak sürpriz bir "hayır" kararı, yalnızca DEM ve CHP sınırları içinde de kalmayacaktır.

Sonuçta Saray’ın kurguladığı tüm senaryolar, Erdoğan’ın yenilmezliği varsayımına dayanıyor. Oysa zaman, iktidarın oyunu kurma kapasitesini eritiyor ve sistemi bizzat kurucusunun etrafında daraltıyor. Erdoğan yıllardır rakiplerini kendi oyun sahasına çekerek kazanmaya alışkındı. Ancak bugün ilk kez, kendi inşa ettiği sistemin en kırılgan halkasına dönüştüğünü gizleyemiyor. Erken seçim kapıya dayandığında İttifak’ın karşılaşacağı asıl tehlike muhalefetin hamleleri değil, bizzat iktidar blokunun kendi içinde çatırdayan meşruiyet zemini olacaktır. Çünkü siyasetin şaşmaz kuralıdır: Zamanın aleyhinize işlediği bir düzlemde, koltuğu korumak için attığınız her ekstra adım, sizi kaçınmaya çalıştığınız yenilgiye yaklaştırır. Panikle yanınıza çağırdığınız her yapı size sadece yük olur.

AKP balonunun havada kalması artık çok zor.  Erdoğan'la ya da Erdoğan'sız.

/././

Enerjide güneşin önemi -Özgür Gürbüz- 

Türkiye’nin elektrik talebinin en yüksek olduğu an 28 Temmuz 2025, saat 14.45’ti. O andaki elektrik talebini karşılamak için 60 bin megavatlık elektrik santralına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin mevcut elektrik santrallarının kurulu gücü ise 126 bin. Elektrik talebinin iki katından fazla kurulu gücümüz olduğu ortada ama iş bu kadar basit değil.

Elektrik üreten santralların 42 bin megavatı rüzgar ve güneş santralı. Bu santrallar düğmesine bastıldığında elektrik üreten santrallar değil ama nükleer ve termik santral sevdalılarının anlattığı gibi “kafasına göre çalışan” santrallar da değiller. Güneşin ne zaman doğduğu ve battığı, rüzgarın ne zaman eseceği ve duracağı minimal hata paylarıyla biliniyor. Benzer bir değişkenliğe sahip hidroelektrik santralların kurulu gücü de 32 bin megavat civarında. Hidroelektrik ve yenilenebilir enerjiyi toplayınca kurulu gücün yarısından fazlası düğmesine bastığınızda her zaman çalışamayabilecek santrallardan oluşuyor. Nükleer ve termik santralları savunanlar da bu saptamaya güvenerek, "baz yük" dedikleri bu iki tip santralın payının artırılmasını savunuyor.

***

İlk bakışta haklı gibi görünseler de değişen dünya onları zorluyor. Öncelikle şunu bilmeliyiz. Türkiye’nin elektrik talebinin arttığı günler yaz ayları ve öğle saatleri. Nedeni de büyük ölçüde klima kullanımının artması. Burada Türkiye’nin giderek artan güneş kurulu gücü inanılmaz önemli bir rol üstlenerek hayat kurtarıyor. Çünkü uzun yaz günlerinde güneş enerjisi üretimi de artıyor ve Türkiye’nin elektrik üretiminde asıl oyuncu haline geliyor.

İnanmayabilirsiniz, üç gün öncesinden rakamlar vererek ispatlayalım. 27 Temmuz 2026 günü güneş santralları sabah saat 6.30 itibarıyla elektrik üretmeye başladı ve öğle saatlerinde, örneğin saat 13.00’da 50 bin megavatlık elektrik üretiminin 21 bin megavatını karşıladı. Barajlarla beraber bu iki kaynak elektrik üretiminin beşte üçünü oluşturdu. Güneş santrallarının en son elektrik ürettiği saat ise 19.30’du. Bu bahar ve yaz aylarında hemen hemen her gün böyle, güneş artık asıl oyuncu ve artan kapasitesiyle çok daha büyük paylara sahip olacak. Güneşin elektrik talebinin yüksek olduğu saatlerde devreye girmesi Türkiye’yi büyük bir yükten kurtarıyor. Güneş enerjisi olmasaydı, talebi karşılamak için öğle saatlerinde 20 bin megavata yakın ek santral gerekecekti ki bu da 20 büyük termik santrala eş.

Kömür ve gazla çalışan termik santrallara en çok akşam saatlerinde ihtiyaç oluyor, o saatlerde bile 25 bin megavatlık kapasite çalışıyor çünkü gündüz bekletilen hidroelektrikle, düğmesine basınca çalışma özelliği olan biyokütle ile jeotermal gibi farklı yenilenebilir enerji kaynakları da devreye alınıyor. Rüzgar ise zaten gece de elektrik üretimi yapabiliyor.

Türkiye’nin mevcut koşullarda ihtiyacı, öğle saatlerinde özellikle güneşten üretilen fazla elektriği depolayabilmek ve akşam ve gece saatlerinde şebekeye vermek. Bunu yapmanın birçok yolu var ama düşük maliyet nedeniyle öne çıkan yöntem büyük bataryalardan oluşan elektrik depolama sistemleri. Türkiye’nin toplam 33 bin megavatı bulan depolama sistemlerine ön lisans verdiğini hatırlatalım. Bataryalar 24 saatlik kapasitelere sahip değiller ama 12 saatlik güneşsiz geçen zamanda önemli bir rol oynayabilirler. 8-12 saat arası elektrik verebilecek batarya teknolojisi de mevcut ama Türkiye’de RES ve GES yatırımlarında zorunlu tutulan süre o santralin üretiminin bir saatine eşit. Bunun ivedilikle değişmesi gerektiğini de yeri gelmişken söyleyelim.

***

Elektrik depolama kapasitesi büyüdükçe akşam saatlerinde termik ve nükleer santrallara olan ihtiyacın azalacağı ortada. Kömürsüz bir Türkiye ufukta göründü bile. 26 Temmuz örneğinden devam edelim. Gece saatlerinde 15 bin megavatlık katkı yapan kömür santrallarının yenilenebilir ve batarya kapasitesi artışı ama daha da önemlisi iyi bir enerji yönetimiyle kısa vadede devreden çıkarılmasının önünde bir engel olmadığını söyleyebiliriz. Biyokütle santralları gündüz değil gece elektrik üretebilir. Öğle saatlerinde barajlar durdurulup, güneşle ikame edilebilir. Sadece bu bile bize 6-7 bin megavatlık bir hidro gücün akşama bırakılmasını sağlayabilir. Zaten barajlı hidroelektrik santralları güneş santrallarıyla eşleştirilse, batarya ihtiyacı da azalır.

Enerjinin verimli kullanılmasıyla tasarruf artırılabilir, akıllı binalar ve kentlerle klima ihtiyacı azalır ve gece boyunca boş yere yanan ışıklandırmalar kapatılabilir. Bunlar gibi onlarca çözüm enerji yönetimiyle ilgili ve ne yazık ki hükümetin planlama ve yönetim eksiği nedeniyle hayata geçirilmiyor. Özetle, güneş, rüzgar bize yeter diyenler haklı çıkıyor. Kısa sürede bunu rakamlar da söyleyecek ama bizi kömür ve nükleerciler yönetiyor.

/././

Daha uzun yaşıyoruz, ama daha sağlıklı değil -Ümit Kartoğlu- 

Geçtiğimiz hafta, Seattle'deki Washington Üniversitesi Sağlık Ölçütleri ve Değerlendirme Enstitüsü'nden bir grup araştırmacı, The Lancet Public Health dergisinde, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 204 ülkede, insanların yaşamlarının ne kadarını kötü sağlık koşulları içinde geçirdiğini değerlendiren yeni bir çalışmayı yayımladı.

Bu çalışmayı, halk sağlığındaki başarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin düşünce biçimimizde önemli bir değişim olarak görüyorum: Dünya, insanları hayatta tutma konusunda, onları sağlıklı tutma konusunda olduğundan daha başarılı hale geldi. Çalışma özellikle, daha uzun yaşamın kendiliğinden daha sağlıklı bir yaşam anlamına geleceği yönündeki iyimser varsayımı sorgulaması bakımından ilginç.

Çalışmada, 1990 ile 2023 yılları arasında 204 ülke ve bölgede sözde hastalık yükü açığını (morbidity gap) incelemek için, Küresel Hastalık Yükü (KHY) 2023 tahminleri kullanılıyor. Kavram ilk bakışta oldukça basit. Beklenen yaşam süresi, insanların ne kadar uzun yaşamasının beklendiğini gösteriyor; sağlıklı yaşam beklentisi ise bu yılların kaçının tam bir sağlık içinde geçirilmesinin beklendiğini tahmin ediyor. Bu ikisi arasındaki fark, hastalık yükü açığını ifade ediyor. Bu ise bir insanın hastalık, engellilik ya da diğer sağlık kayıplarıyla yaşayarak geçirdiği ortalama yıl sayısı demek. Araştırmacılar, bu açığı ayrıca toplam yaşam beklentisinin, ne oranda kötü sağlık koşulları içinde geçirildiğini gösteren oran olarak da değerlendiriyor.

Çalışmanın temel bulgusu çarpıcı. Küresel ölçekte hastalık yükü açığı, 1990'da 8,8 yıldan, 2023'te 10,7 yıla yükselmiş durumda. Bu, yaklaşık iki yıllık ya da yaklaşık yüzde 22'lik bir artış anlamına geliyor. Oransal olarak bakıldığında ise yaşamın kötü sağlık koşulları içinde geçirilen bölümü yüzde 13,6'dan yüzde 14,5'e yükselmiş. Araştırmacılar, 204 ülke ve bölgenin 203'ünde hastalık yükü açığının arttığını belirtiyor.

Yazarların da vurguladığı gibi, bu bulgu uzun zamandır tartışılan “hastalık yükünün sıkışması” (compression of morbidity) düşüncesine meydan okuyor. Özellikle James Fries ile ilişkilendirilen bu hipoteze göre, koruyucu sağlık hizmetleri ve tıp, engelliliğin ortaya çıkışını ölümün ertelenmesinden daha hızlı bir biçimde geciktirebilseydi, insanlar daha uzun yaşayacak ve yaşamlarının büyük bölümünü sağlıklı geçireceklerdi. Hastalık ve engellilik ise yaşamın sonunda görece kısa bir döneme sıkışacaktı. Ancak yeni KHY analizi, küresel ölçekte bunun gerçekleşmediğini gösteriyor. Bunun yerine hastalık yükü artıyor; yani yaşamak ile iyi yaşamak arasındaki mesafe giderek açılıyor.

Daha da ilginç bir bulgu var. Kötü sağlık koşulları içinde geçirilen ek yıllar, yalnızca ölümden önceki son birkaç yıla sıkışmış değil. Analiz, hastalık yükü açığının, yetişkin yaşamının tamamı boyunca genişlediğini gösteriyor. Ölümcül olmayan sağlık kayıplarının yükü yetişkinlikten itibaren birikiyor; her ne kadar engelliliğin en yoğun görüldüğü dönem giderek daha ileri yaşlara kayıyor olsa da. Bu durum, sorunun yalnızca insanların çok ileri yaşlara ulaşması ve hayatlarının sonunda kısa bir süreyi kötü sağlık koşulları içinde geçirmesinden ibaret olmadığını düşündürüyor. Aksine, insanlar yaşamlarını sürdürürken kronik hastalıkları, ağrıyı, ruh sağlığı sorunlarını, duyusal kayıpları ve diğer engellilik biçimlerini giderek daha uzun yıllar boyunca taşıyorlar.

Hastalığın yükünü oluşturan nedenler de oldukça öğretici. Beş ana grup - kas-iskelet sistemi hastalıkları, ruhsal bozukluklar, duyu organı hastalıkları, istem dışı yaralanmalar ve diğer bulaşıcı olmayan hastalıklar - 2023'te küresel hastalık yükü açığının toplam yüzde 57,4'ünü oluşturuyor. Bel ağrısı tek başına en büyük katkıyı yapan neden olarak öne çıkıyor ve kötü sağlık koşulları içinde geçirilen yaklaşık 1,8 yıllık yaşamdan sorumlu görülüyor. Bunu 1,6 yıl ile depresyon ve anksiyete bozuklukları, 1,1 yıl ile özellikle yaşa bağlı işitme kaybının da içinde bulunduğu duyu organı hastalıkları ve 0,9 yıl ile başta düşmeler olmak üzere istem dışı yaralanmalar izliyor.

Bu bulgular, küresel sağlık sorunlarının niteliğinin nasıl değiştiği konusunda bize şunu söylüyor: Yirminci yüzyılın büyük başarıları, büyük ölçüde erken ölüme karşı kazanılan zaferlerdi. Bu yüzyılda bulaşıcı hastalıklar, anne ve çocuk ölümleri, kardiyovasküler hastalıklar ve yaşam süresini kısaltan diğer hastalıklarla mücadelede önemli ilerlemeler kaydedildi. Ancak toplumların bu tehditlerden kurtuluş oranı arttıkça, sağlık yükünün ağırlık merkezi, insanları mutlaka öldürmeyen, ancak onları onlarca yıl boyunca etkileyebilen hastalıklara doğru kayıyor. Dolayısıyla temel soru, “İnsanların ölmesini nasıl önleriz?” yerine, “İnsanların uzun yıllar boyunca kötü sağlık koşulları içinde yaşamasını nasıl önleriz?” şeklinde değişiyor.

Söz konusu çalışma, aynı zamanda kalkınmanın bir paradoksunu da ortaya koyuyor. Sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi en yüksek ülkeler, en büyük mutlak hastalık yükü açıklarına sahipti. 2023'te yüksek sosyodemografik endeks (SDE) grubunda bu açık 11,7 yıl iken, düşük SDE grubunda 9,4 yıldı. Ancak bu durum, daha yoksul toplumların daha sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, yüksek SDE grubundaki ülkelerde insanlar önemli ölçüde daha uzun yaşıyorlar ve dolayısıyla kronik hastalıkların birikmesi için daha fazla zamana sahip oluyorlar. Oransal ölçüm ise daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor ve yaşam beklentisiyle daha zayıf bir ilişki gösteriyor. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri 2023'te yüzde 17,8 ile dünyanın en yüksek oransal hastalık yükü açıklarından birine sahipti; Afganistan'da ise bu oran daha da yüksek, yüzde 17,9'du.

Cinsiyet farklılıklarına ilişkin bulgular da aynı derecede önemli. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşıyor, ancak aynı zamanda daha fazla yılı kötü sağlık koşulları içinde geçiriyorlar. Küresel ölçekte kadınların hastalık yükü açığı 1990'da 10,0 yıldan, 2023'te 12,1 yıla yükselirken; erkeklerde bu açık 7,6 yıldan 9,3 yıla çıktı. Dolayısıyla kadınların iyi bilinen yaşam süresi avantajı, sağlık süresi açısından bir dezavantajı da beraberinde getiriyor: Kadınlar daha fazla yaşam yılı kazanıyor, ancak bu ek yılların daha büyük bir bölümünü hastalık veya engellilikle geçiriyorlar.

Çalışmada belirlenen risk faktörleri, aynı zamanda harekete geçilebilecek bir gündeme de işaret ediyor. Yüksek açlık plazma glukozu düzeyi, yüksek beden kitle indeksi, tütün kullanımı ve beslenme yetersizlikleri, özellikle çocukluk ve anne dönemindeki yetersiz beslenmeyle ilişkili demir eksikliği, başlıca katkıda bulunan faktörler arasında yer alıyor. Bu önemli, çünkü hastalık yükü açığının, yalnızca yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olmadığını gösteriyor. Bu açığın bir bölümü, değiştirilebilir maruziyetleri ve önlenebilir ya da yönetilebilir hastalıkları yansıtıyor.

PEKİ TÜRKİYE?

Türkiye, Avrupa'nın demografik ve sağlık profilleri ile Orta Doğu'nun ve diğer komşu bölgelerin profilleri arasında, bir tür orta konumda bulunması nedeniyle özellikle ilginç bir örnek oluşturuyor. Çalışmanın bölgesel sınıflandırmasında Türkiye, Kuzey Afrika ve Orta Doğu üst bölgesinde yer alıyor. Bu bölgede hastalık yükü açığı 2023'te yaklaşık 10,9 yıl iken, 1990'da yaklaşık 9,2 yıldı. Bu değer, 2023'teki 10,7 yıllık küresel ortalamanın biraz üzerinde olmakla birlikte, yüksek gelirli üst bölgede bildirilen 12,7 yıllık açığın oldukça altında. Türkiye, 2023'teki 11,0 yıllık hastalık yükü açığıyla 204 ülke arasında 78'inci sırada yer alıyor.

Bu bölgesel konum oldukça anlamlı. Türkiye, son birkaç on yıl içinde yaşam beklentisinde önemli kazanımlar elde etti; ancak bu kazanımlara, sağlıklı yaşam süresinde eşdeğer bir artış eşlik etmedi. Genel hatlarıyla Türkiye, bölgenin büyük bölümünde görülen dönüşümü paylaşıyor: Bulaşıcı hastalıklar ile anne ve çocuk sağlığına ilişkin sorunlar giderek daha az baskın hale gelirken, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, obezite, kas-iskelet sistemi hastalıkları, ruh sağlığı sorunları ve diğer kronik hastalıklar insanların yaşamlarının ileri dönemlerini nasıl geçireceklerini giderek daha fazla belirliyor.

Coğrafya tek başına hastalık yükü açığını açıklayamıyor. Benzer kültürel ya da coğrafi ortamlara sahip ülkeler, gelir düzeyi, sağlık sistemleri, tütün kullanımı, obezite, sosyal koşullar, koruyucu sağlık hizmetleri ve uzun süreli bakıma erişim gibi faktörlerdeki farklılıklar nedeniyle birbirinden çok farklı sağlık yörüngeleri izleyebiliyor. Türkiye’de hastalık yükü açığı 11,0 yılken, bu değer Yunanistan’da 11,9, Bulgaristan’da 10,3, Gürcistan’da 10,4, Ermenistan’da 11,5, İran’da 12,5, Irak’ta 10,6 ve Suriye’de 12,6 yıl. Avrupa ile karşılaştırma da aynı derecede öğretici. Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerinde yaşam beklentisi genellikle daha yüksek; buna bağlı olarak mutlak hastalık yükü açıkları da daha büyük. Ancak bu durum, bu ülkelerin mutlaka daha az sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Bu ülkelerdeki daha büyük açıklar, kısmen insanların daha uzun yaşamasından ve dolayısıyla kronik hastalıkların birikmesi için daha fazla zamana sahip olmasından kaynaklanıyor. Örneğin Hollanda, oransal hastalık yükü açığında en büyük artışlardan birini yaşadı; bu oran 1990'da yaşam beklentisinin yüzde 13,2'si iken, 2023'te yüzde 15,7'ye yükseldi.

Sahra Altı Afrika ile karşılaştırma ise bunun tam tersini ortaya koyuyor. Mutlak hastalık yükü açığı genel olarak daha küçük, ancak sağlıksız geçirilen yılların niteliği farklı. Kas-iskelet sistemi ve ruhsal bozukluklar burada da önemli olmakla birlikte, beslenme yetersizlikleri, solunum yolu enfeksiyonları, tüberküloz, ihmal edilen tropikal hastalıklar ve sıtma da önemli katkıda bulunan nedenler arasında yer alıyor. Başka bir ifadeyle, yoksul toplumlarda engellilikle geçirilen yaşam yılları daha az olabilir; çünkü birçok insan kronik hastalıkların birikmesine yetecek kadar uzun yaşamıyor. Bu nedenle bu ortamlardaki daha küçük hastalık yükü açığı asla daha iyi sağlık anlamına geliyormuş gibi yorumlanmamalı. Bu durum kısmen, uzun süreli hastalık ve engelliliğin yerini erken ölümlerin alışını yansıtıyor olabilir.

Bana göre bu, çalışmanın en önemli mesajlarından biri. Küçük bir hastalık yükü açığı, mutlaka sağlıklı bir nüfusun göstergesi değildir; aynı şekilde büyük bir hastalık yükü açığı da mutlaka başarısız bir sağlık sisteminin göstergesi değildir. Bir ülkenin hastalık yükü açığı büyük olabilir, çünkü insanlarını ileri yaşlara kadar hayatta tutmayı başarmıştır. Bir başka ülkenin açığı daha küçük olabilir; çünkü insanlar daha erken yaşlarda hayatını kaybetmektedir. Gerçek hedef, yaşam beklentisi ile sağlıklı yaşam beklentisi arasındaki farkı yalnızca azaltmak değildir. Asıl hedef, ikisini de aynı anda artırmaktır.

Modern tıbbın en büyük başarısı ölümü ertelemekti. Bir sonraki büyük başarı ise engelliliği ertelemek olmalı.

/././

İstihdamı Türkleştirmek -Şükrü Aslan- 

Modern devlet politikalarının en önemli unsurlarından biri olan milliyetçilik, her alanı olduğu gibi istihdam alanını da etkilemiş, ‘millileşmenin’ en büyük hedef olduğu 20. yüzyıl boyunca, bu alanın da ‘milli’ olması arzu edilmişti. Ancak bu hiç kolay bir iş değildi, çünkü Türkiye’nin sanayi ve ticaretinde, demografik dokunun bir yansıması olarak ‘Türk-Müslüman’ olmayan büyük bir istihdam ağı vardı. Şehirlerin çoğunda sadece mülk sahipleri değil, çalışanlar da genelde ‘Türk-Müslüman’ değildi

Cumhuriyetle birlikte kurulan yeni rejim, yine de bu zor yolu seçmiş, demografik dokuyu olduğu gibi, istihdam alanını da ‘millileştirmek’ için bir dizi yasal düzenleme yapmıştı. Bu da kamudan özel sektöre kadar bir dizi alana müdahale demekti. En önemli alanlardan biri olan adliyede 3 Mart 1926 tarihli ve 766 sayılı Hakimler Kanunu ile hâkimlik mesleğine kabul edilmek için ‘Türk olmak’ şartı getirilmişti. Bu şekilde Türk-Müslüman olmayan vatandaşların yargı erkine girmesi engellenecekti. Yargıdan dışlanan bu kesimlerin avukatlık yapmaları da zorlaştırılmış, 1924’te çıkarılan 460 sayılı Avukatlık Kanunu ile mesleki yeterliliği ölçmek üzere bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyon kararlarıyla Baro’lara kayıtlı Türk-Müslüman olmayan pek çok avukat, ‘yeterlili olamadıkları’ gerekçesiyle meslekten çıkarılmışlardı. Ek olarak, 1926’da 708 sayılı Kanunla, avukatların baroya kabul edilebilmeleri için bir mahkemede iki yıl devlet memuru olarak çalışmaları zorunluluğu getirilmişti ki, bu da Türk-Müslüman olmayanların alanın dışında kalmalarını sağlamıştı.

Ekonomik üretim alanlarını Türkleştirmek için de benzer mesai harcanmıştı. Mesela elektrik üretiminde Nafia Vekaleti 1923’te, Müslüman memurların istihdam edilme şartını ilgili tüm resmi-özel şirketlere dayatmıştı. Yanı sıra ilgili şirketler Rum, Yahudi ve Ermeni memur istihdamına devam ederlerse, kendileriyle yapılmış sözleşmelerin feshedileceği de tebliğ edilmişti. Hatta 1924’te Nafia Vekaleti, yabancı sermaye ile işletilen ve kamu hizmeti üreten şirketlerden çalıştırdıkları işçilerin isim, uyruk, etnik ve dini kimlik ve pozisyonlarını ihtiva eden listelerin gönderilmesini istemişti. Bu politika etkisini göstermiş olacak ki 1936’da Silahtarağa Elektrik Santralını gezen İzzettin Muhittin Apak, 150 çalışandan iki kişi hariç, herkesin ‘halis Türk çocukları’ olduğunu ‘memnuniyetle’ yazmıştı.

İstihdamı millileştirmek için özel ilgi gösterilen alanlar arasında eczacılık, basın ve tıp da vardı. 24 Ocak 1927 tarihli ve 964 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Kanunu, eczane açma hakkını sadece Türk vatandaşı olup eczacılık diploması olanlara tanımıştı. 11 Nisan 1928 tarihli ve 1219 sayılı Tıp ve Tıbbi Bilimler Kanunu uyarınca, hekim olarak çalışacakların İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu ve Türk vatandaşı olmaları zorunlu kılınmıştı. Basın alanında ise 25 Temmuz 1931’de yürürlüğe giren Basın Kanunu, sadece diplomalı Türk vatandaşlarının dergi ve gazete sahibi olabileceklerini hükme bağlamıştı.

***

1932’de çıkarılan 2007 sayılı Türk Vatandaşlarına Ayrılan Ticaret ve Hizmetler Kanunu ise istihdamı Türkleştirmek için sisteme çok daha radikal müdahale imkânları sunuyordu. Buna göre, yabancıların seyyar satıcı, müzisyen, fotoğrafçı, matbaacı, berber, borsa komisyonculuğu, devlet tekel ürünleri satıcılığı, tercümanlık, ayakkabı, giysi ve şapka imalatçılığı, tur rehberliği, inşaat, demir ve ahşap işçiliği, yükleme-boşaltma işçiliği, su-elektrik-ısıtma tesislerinde işçi, sürücü, bekçi, hizmetli, kapıcı, odabaşı, garson, şarkıcı, veteriner olarak çalışması yasaklanmıştı. Yasa, ‘yabancılara’ yönelik görünse de azınlıklara karşı da bir araç olarak kullanılmıştı.

İstihdamı ‘millileştiren’ yasal-fiili politikalar sonraki yıllarda açık-örtük hep devam etti. Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları herhalde en tahrip edici olanlarıydı, ama daha onlarca başka örnek vardı. Dolayısıyla üretimi-istihdamı Türkleştirme politikasının yarattığı eşitsizliklerle yüklü büyük bir toplumsal maliyet ortaya çıktı. Ama en ilginç olan, bu politikaların, ülkede ‘sınıf’ı konu alan literatürde bile neredeyse yer almamış olmasıydı. ‘Millileşmenin’ bu biçimi ‘sınıf siyaseti’ni pek de etkilememişti.

/././

Kulüpler oynuyor, faturayı halk ödüyor -Eren Tutel- 

Sayıştay raporları, profesyonel futbol kulüplerinin kullandığı bazı stat ve tesislerin kira, bakım, çim, elektrik, su ve doğalgaz giderlerinin kamu bütçelerinden karşılandığını ortaya koydu. Buca’da yalnızca 2024’ün faturası personel giderleri hariç 1,2 milyon TL’ye yaklaşırken, Konya’da 2018-2023 dönemini kapsayan denetimde kamu harcamaları ile elde edilen gelir arasındaki fark 42,7 milyon TL’yi aştı. Türkiye genelindeki toplam maliyet ise açıklanmıyor.

Konya’da 2018-2023 arasındaki fark 42,7 milyon TL’yi aştı. AA

Futbol ekonomisinin görünen yüzünde yayın gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, bilet satışları ve milyonlarca euroluk transferler var.

Görünmeyen yüzünde ise stadyumların kirası, çim bakımı, elektrik ve su faturaları, güvenlik, personel ve onarım giderleri duruyor.

Bu giderleri kimin karşıladığı sorusunun yanıtı, kulüpten kulübe ve kentten kente değişiyor.

Sayıştay’ın belediyeler ile Gençlik ve Spor Bakanlığına yönelik denetimleri, profesyonel futbolun bazı işletme maliyetlerinin doğrudan ya da dolaylı biçimde kamu bütçelerine bırakıldığını gösteriyor.

Ortada ülke genelindeki bütün stadyumları kapsayan, hangi kulübün hangi tesisi hangi bedelle kullandığını ve faturaların ne kadarının kamu tarafından ödendiğini gösteren güncel bir tablo bulunmuyor.

Denetim raporlarına yansıyan örnekler ise kamunun üstlendiği maliyetin yalnızca küçük bir bölümü.

BUCA’DA PROTOKOL VAR, TAHSİLAT YOK

Sayıştay’ın Buca Belediyesi hakkındaki 2024 yılı denetimi, kamuya ait bir stadyumun profesyonel futbol kulübünün kullanımına bırakılmasının belediye bütçesine nasıl yansıdığını ortaya koydu.

Rapora göre belediye, Bucaspor 1928’in sahibi konumundaki anonim şirketle yaptığı protokol aracılığıyla Spor Vadisi Arena Stadı’nı kulübün kullanımına verdi.

Protokolde belediyeye net maç hasılatının yüzde 18’inin ödenmesi öngörüldü. Ancak denetimde, bu gelir için herhangi bir tahakkuk ve tahsilat kaydına ulaşılamadı.

TOPLAM GİDER 1 MİLYON 179 BİN LİRA

Gelir elde edemeyen belediye, stadyumun giderlerini karşılamayı sürdürdü. Belediyenin 2024 yılında yaptığı harcamaların 662 bin 278 lirası bakım ve onarıma, 364 bin 961 lirası elektriğe, 138 bin 945 lirası suya ve 13 bin 205 lirası doğalgaza gitti. Toplam gider 1 milyon 179 bin 390 liraya ulaştı.

Bakım giderleri arasında 618 bin lirayı aşan çim gübresi alımı, skorboard tamiri ve çim biçme araçlarının parça giderleri de bulunuyor.

Üstelik bu tutara stadyumda görevlendirilen beş belediye personelinin ücretleri dahil değil. Dolayısıyla tesisin belediye bütçesine gerçek maliyeti raporda görülen rakamdan daha yüksek.

AYKIRI UYGULAMA DEVAM ETTİ

Belediye, denetim sırasında ilgili şirkete ödeme yapılması için yazı gönderildiğini ve gerekli işlemlerin başlatıldığını bildirdi.

Belediye Meclisinin stadyumun vergi borçlarına karşılık Hazine’ye devredilmesine karar verdiği de savunmada yer aldı. Ancak Sayıştay, 2024 yılı sonu itibarıyla devir işleminin tamamlanmadığını ve aykırı uygulamanın sürdüğünü belirtti.

Denetçilere göre kullanımın kiralama olarak kabul edilmesi halinde 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerinin uygulanması, alınacak bedelin de belediyenin üstlendiği maliyetleri karşılaması gerekiyordu.

Aksi durumda kamu kaynağı, profesyonel kulübe dolaylı biçimde aktarılmış oluyordu. Ayrıntılar Sayıştay’ın Buca Belediyesi 2024 denetim raporunda yer aldı.

KONYA’DA 42,7 MİLYON LİRALIK FARK

Benzer ancak çok daha yüksek maliyetli bir tablo Konya’da ortaya çıktı. Sürecin başlangıcı 2011 yılına uzanıyor.

Eski stadyum arazisinin belediyeye devredilmesi karşılığında UEFA standartlarında yeni bir stadyum ve spor kompleksleri yapılmasını öngören protokolün ardından yeni stat 2014 yılında tamamlandı.

Stadyumun mülkiyeti 2018 yılında Konya Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne geçirildi. Ancak tesisi kullanmayı sürdüren Konya Büyükşehir Belediyesi, bu kez İl Müdürlüğüne kira ödemeye başladı.

Sayıştay hesabına göre belediyenin 2018-2023 dönemindeki stadyum kira gideri 11 milyon 727 bin 650 lirayı buldu.

Son beş yılda yapılan bakım ve onarım harcamaları ise 32 milyon 214 bin 63 liraya ulaştı. Böylece toplam maliyet 43 milyon 941 bin 713 lira oldu.

Buna karşılık belediyenin profesyonel kulübe kiralanan büro, restoran, büfe ve reklam alanlarından sağladığı toplam gelir yalnızca 1 milyon 201 bin 960 lirada kaldı.

DOLAYLI KAYNAK AKTARIMI

Gider ile gelir arasındaki 42 milyon 739 bin 753 liralık fark, Sayıştay tarafından profesyonel spor kulübüne dolaylı kaynak aktarımı olarak değerlendirildi.

Raporda maç başına belirlenen ücretlerin de 2014’te 5 bin, 2019’da 2 bin, 2023’te ise 15 bin lira olduğu belirtildi. Buna karşın maç ücretlerine ilişkin tahakkuk kayıtlarının bulunamadığı ve gelir elde edilmediği tespit edildi.

Konya Büyükşehir Belediyesi, stadyumun yalnızca bir profesyonel takım tarafından kullanılmadığını milli maçlara, alt lig karşılaşmalarına, spor etkinliklerine ve kutlamalara da ev sahipliği yaptığını savundu.

Sayıştay ise eleştirinin stadyumun yalnızca bir kulüp tarafından kullanılmasıyla ilgili olmadığını vurguladı. Denetimin odağında, belediyenin yaptığı harcama ile profesyonel kulüpten elde ettiği gelir arasındaki açık orantısızlık vardı.

Denetim raporunda kulübün adı açıklanmadı. Bulgular Konya Büyükşehir Belediyesi 2023 denetim raporuna yansıdı.

DÖRT TESİS, FATURALAR VE NAKİT YARDIM

Nazilli Belediyesi hakkındaki 2023 yılı denetimi, kamu desteğinin yalnızca stadyumlarla sınırlı olmadığını gösterdi.

Aralarında kamp binası ve antrenman sahasının bulunduğu Mustafa Kemal Atatürk Tesisleri ile Esat Ergüler, Aydın Toscalı ve Serkan Balcı sahalarının 15 yıllığına Nazilli Belediyespor’un kullanımına bırakıldığı tespit edildi.

Belediye, 2023 yılında bu tesislerin bakım ve genel giderleri için 207 bin 777 lira harcadı. Elektrik, su ve doğalgaz faturalarının toplamı 611 bin 240 liraya ulaştı. Kulübe ayrıca 1 milyon 422 bin lira nakit yardım yapıldı.

Yalnızca bu üç kalemin toplamı 2 milyon 241 bin lirayı geçti. Tesislerin bedelsiz kullanımından doğan kira değeri ise bu hesaplamaya dahil edilmedi.

Sayıştay, profesyonel kulübe sağlanan aynı ve nakdi desteğin mevzuata aykırı olduğu değerlendirmesinde bulundu. Üstelik aynı uygulamanın bir önceki yılın denetiminde de tespit edildiği, buna rağmen 2023 yılında sürdüğü belirtildi. Bulgular Nazilli Belediyesi 2023 Sayıştay raporunda yayımlandı.

BELEDİYE BİNASI KULÜBÜN ADRESİ OLDU

Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesindeki denetim ise kamuya ait bir taşınmazın profesyonel spor kulübü tarafından fiilen kullanıldığını ortaya çıkardı.

Sayıştay, belediyeye ait binanın Türkiye Futbol Federasyonunun kayıtlarında kulübün resmî adresi olarak gösterildiğini belirledi. Kullanım karşılığında kulüpten ecrimisil istenmediği gibi elektrik ve doğalgaz benzeri giderler de belediye bütçesinden karşılandı.

Raporda toplam maliyet açıklanmadı. Belediye, tespitin ardından çalışma başlatıldığını bildirdi. Sayıştay ise izinsiz kullanımın denetlenmesini ve geçmiş dönem için ecrimisil tahsil edilmesini istedi.

Profesyonel kulübün adı raporda açıklanmadı. Tespit Süleymanpaşa Belediyesi 2024 denetim raporunda yer aldı.

YILLIK 500 LİRAYA SPOR TESİSİ

Kamu taşınmazlarının kullanımındaki bir başka sorun, piyasa değerinden uzak sembolik kiralar. Sayıştay’ın Ödemiş Belediyesine ilişkin 2024 raporunda bazı halı saha ve spor tesislerinin kulüplere yıllık 2 bin 135, bin ve 500 lira gibi bedellerle kiralandığı belirlendi.

Raporda, Ödemiş Saraçoğlu Stadyumu için Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından belediyeye verilen on yıllık kullanım hakkının 10 Ağustos 2020’de sona erdiği de kaydedildi. Buna rağmen belediyenin stadyumdaki bağımsız bölümleri kiraya vermeyi ve gelir toplamayı sürdürdüğü tespit edildi.

Sayıştay, taşınmazların rekabete açık bir yöntemle ve güncel piyasa koşullarına uygun bedellerle kiraya verilmesini istedi.

Ödemiş Belediyesi 2024 raporu, stadyum ekonomisindeki sorunun yalnızca faturalarla değil, mülkiyet ve kiralama yetkisindeki belirsizliklerle de ilişkili olduğunu gösterdi.

BAKANLIĞIN PROTOKOLLERİ DE BİRBİRİNDEN FARKLI

Sorun yalnızca belediyelerle sınırlı değil. Gençlik ve Spor Bakanlığının 2023 yılı Sayıştay denetiminde, il müdürlükleri ile kulüpler arasında yapılan stadyum tahsis protokollerinin ortak giderler konusunda birbirinden farklı hükümler içerdiği belirlendi.

Bazı protokollerde elektrik, su, doğalgaz, çim bakımı ve konuk takımın vereceği zararların karşılanması kulüplerin sorumluluğuna bırakılırken, bazı kentlerde aynı giderler kamu tarafından üstlenildi. Böylece aynı statüdeki kulüpler arasında farklı uygulamalar ortaya çıktı.

Denetimde verilen örneklerden biri Yeni Adana Stadyumu oldu. Stadyumun çim sahasının bakımı için İl Müdürlüğü bütçesinden 3 milyon 886 bin 200 lira ödendi.

Sayıştay, sezonluk tahsislerde çim bakımının öncelikle kulüpler tarafından yapılması, birden fazla kulübün tesisi kullanması halinde giderlerin kullanım oranında paylaştırılması gerektiğini belirtti.

Bakanlıktan ortak giderler, çim bakımı ve hasarların karşılanması konusunda standart bir protokol oluşturması istendi. Bulgular Gençlik ve Spor Bakanlığı 2023 Sayıştay raporunda yer aldı.

AMATÖRE DESTEK VAR, PROFESYONELE AÇIK ÇEK YOK

Sayıştay raporlarında amatör ve profesyonel kulüpler arasında hukuki bir ayrım yapılıyor. Belediye Kanunu, belediyelerin amatör spor kulüplerine belirli sınırlar içinde ayni ve nakdi yardım yapmasına izin veriyor.

Profesyonel kulüpler için ise aynı kapsamda bir destek yetkisi bulunmuyor.

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu da kanuni dayanak olmaksızın kamu kaynağından gerçek veya tüzel kişilere menfaat sağlanamayacağını düzenliyor.

Belediyeye ait taşınmazın profesyonel bir kulübe kullandırılması kiralama niteliğindeyse ihale yapılması, kullanım bedelinin belirlenmesi ve alacağın tahsil edilmesi gerekiyor.

Sayıştay’ın yaklaşımına göre belediye; tesisi bedelsiz kullandırıyor, elektrik ve suyu ödüyor, bakım için personel çalıştırıyor, buna karşılık sözleşmede yazan geliri dahi tahsil etmiyorsa ortaya yalnızca idari bir eksiklik çıkmıyor.

Profesyonel futbol işletmesinin maliyetinin kamu bütçesine yüklenmesi söz konusu oluyor.

GERÇEK FATURA BİLİNMİYOR

Denetim raporlarındaki tutarları toplayarak Türkiye genelinde tek bir maliyet rakamına ulaşmak mümkün değil. Buca’daki hesap yalnızca 2024 yılını, Konya’daki hesap 2018-2023 dönemini kapsıyor. Bazı raporlarda personel giderleri hesaba katılmıyor, bazılarında ise harcama tutarı hiç açıklanmıyor.

Stadyumların yapım maliyetleri, yenileme yatırımları, kamu personelinin ücretleri, güvenlik, ulaşım düzenlemeleri ve kullanım bedelinin piyasa değerinin altında tutulmasından doğan gelir kaybı da bu rakamlara dahil değil.

Açıklanan tutarlar ayrıca farklı yıllara ait nominal değerlerden oluşuyor.

NE KADAR HARCANIYOR?

Bu nedenle asıl sorunun yanıtı hâlâ kamuoyundan saklı: Türkiye’de profesyonel futbol kulüplerinin kullandığı stat ve tesisler için merkezi yönetim ile belediyeler yılda ne kadar harcıyor?

Her stadyum için tahsis protokollerinin, kira bedellerinin, elektrik ve su faturalarının, bakım ihalelerinin, görevlendirilen kamu personelinin ve kulüplerden tahsil edilen gelirlerin açıklanması gerekiyor. Bunlar yayımlanmadığı sürece futbolun gerçek kamu maliyeti tribünlerin altında kalmayı sürdürecek.

Turnikelerden geçen seyirci bilet parasını, yayın paketini ve kulüp ürününü ödüyor. Stadyumun ışığını, suyunu ve çimini ise kimi örneklerde bir kez daha vergi mükellefi olarak finanse ediyor.

Sayıştay raporlarının verdiği yanıt açık: Profesyonel futbolun görünmeyen faturasının önemli bir bölümü halkın sırtında.

/././

Türkiye'de beklenen yaşam süresi belli oldu: Kadınlar ve erkekler arasında kaç yıl fark var?

TÜİK'in açıkladığı verilere göre, Türkiye'de doğuşta beklenen yaşam süresi 78,5 yıl olarak hesaplandı. Yaşam süresi erkeklerde 75,9, kadınlarda 81,1 yıl olarak saptandı. "Çalışma çağının başlangıcı" olarak tanımlanan 15 yaşındaki kişilerin ortalama kalan yaşam süresi 64,7 yıl olurken, bu süre erkekler için 62,1 yıl, kadınlar için 67,3 yıl olarak hesaplandı.  https://www.birgun.net/haber/turkiye-de-beklenen-yasam-suresi-belli-oldu-kadinlar-ve-erkekler-arasinda-kac-yil-fark-var-726214

***

Muhalefete teftiş kıskacı: 98’den 810’a…-Mustafa Bildircin-

Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın denetim verileri, muhalefet belediyelerine yönelik ablukaya ayna tuttu. 2023’te 98 belediyeyi denetleyen müfettişlerin, 2024 yılında 759, 2025 yılında ise 810 belediyenin kapısını denetim için çaldığı öğrenildi.

Türkiye'de yerel yönetimlerde 31 Mart 2019 ve 31 Mart 2024 tarihlerinde gerçekleştirilen yerel seçimlerde büyük bir değişim yaşandı. Mart 2019’a kadar belediyelerin büyük bölümünü elinde bulunduran AKP, 2019 yılındaki yerel seçimlerde büyük kan kaybetti. İktidar partisinin kan kaybı, Mart 2024’teki seçimlerde daha da büyüdü. 31 Mart 2024 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerin ardından 14 büyükşehir ve 35 il belediyesi, Özgür Özel idaresindeki CHP’ye geçti. Büyükşehirler başta olmak üzere, çok sayıda kentte ve ilçe belediyelerinde muhalefet partilerinin adayları belediye başkanı seçildi.

BELEDİYELERE ABLUKA

Yerel yönetimlerdeki etkisi Mart 2019’un ardından Mart 2024’te daha da azalan AKP, muhalefet belediyelerini adeta yargı ablukasına aldı. AKP ve MHP tarafından yönetilmeyen belediyelere yönelik ciddi mali yaptırımlar uygulandı. Muhalefetin kontrolündeki belediyelerin İller Bankası’ndan kredi almakta güçlük çektiği ve projelerinin aylarca imzaya takıldığı savunuldu. Belediyelere yönelik mali yaptırımları, kayyum atamaları ve soruşturmalar izledi. Muhalefet belediyelerine yönelik yaptırımlar, “AKP, kendisine oy vermeyen seçmenleri cezalandırıyor” yorumlarına yol açtı. İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın 25 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan belediyelere yönelik denetim istatistikleri, “Muhalefet belediyelerine yönelik denetim ablukası” iddiasının haklılığını bir kez daha gözler önüne serdi. 2023 yılına göre 2024 yılında dikkati çeken oranda artan denetlenen belediye sayısının, 2025 yılında da çarpıcı boyutlara ulaştığı görüldü.

DENETİM ATAĞI

Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın verilerine göre, 2023 yılında 8 olan denetlenen belediye sayısı, yerel seçimlerin gerçekleştiği ve çok sayıda belediyenin el değiştirdiği 2024 yılında 759’a fırladı. Resmi verilere göre, 2025 yılında ise 810 belediye, mülkiye müfettişleri tarafından denetlendi. 2025 yılında denetlenen 810 belediyenin 641’ini, büyükşehir belediyelerine bağlı ilçe belediyeleri oluşturdu. Müfettişler, 2025 yılında 73 büyükşehir belediyesi, 75 il ve 21 ilçe belediyesinin kapısını denetim için çaldı. Mülkiye müfettişleri tarafından mahalli idarelere yönelik 2025 yılında toplam 714 denetim raporu düzenlendi. Toplam 714 denetim raporunun 200’ü, “Özel Teftiş Raporu” adı altında sınıflandırıldı.

***

Okulda usulsüzlük iddiaları: Kayıtlar silindi nakil yapıldı -Deniz Güngör- 

İstanbul’da bir okulda öğrencilerin izinsiz başka okula nakledildiği ve göçmen öğrencilerin kaydının silindiği ileri sürüldü. Eğitim İş’ten İnce okulda inceleme yapılmadan tekli eğitime geçildiği iddialarına dikkat çekti.

Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı kamu okullarında yaşanan sorunlar gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Bunun son örneği ise İstanbul Bahçelievler’de bulunan Kuleli Ortaokulu’nda yaşandı.

Eğitim-İş’in İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne sunduğu dilekçede, okul yönetiminin tekli eğitime geçmeyi hedeflediği, ancak bu süreçte okulun mevcut öğrenci sayısı, fiziki koşulları ve derslik sayısı gibi konularda doğru bilgilendirme yapılmadığı öne sürüldü.

Ancak dilekçede yer alan iddialar bununla da sınırlı kalmadı. Eylül 2025’te okuldaki 21 öğrencinin velilerinin bilgisi ve izni olmadan başka bir okula nakledildiği vurgulanan dilekçede yaklaşık 1 ay sonra bu öğrencilerin toplu bir şekilde Kuleli Ortaokulu’na tekrardan naklinin yapıldığı vurgulandı. BirGün’ün ulaştığı bir diğer belgede bir veli okula verdiği dilekçede, çocuğunun naklinin bilgisi dahilinde olmadan yapıldığını belirtti. Veli, okuldan tarafına bilgi verilmesini talep etti.

GÖÇMENLERİN KAYDI SİLİNDİ İDDİASI

Fakat nakiller bununla da sınırlı kalmadı. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne verilen dilekçede okulda eğitim gören göçmen yaklaşık 50 göçmen öğrencinin Mart 2026’da yine velilerinin onayı ve bilgisi olmadan başka bir okula nakledildiği belirtildi. Dilekçede, 34 yabancı uyruklu öğrencinin ise herhangi bir muhtardan alındığı ileri sürülen “burada oturmuyor” belgesi ile e-Okul’dan kaydının silindiğinin iddia edildiği vurgulandı.

Dilekçede aynı zamanda eğitimcilerin okulun iş sağlığı ve güvenliği açısından riskli olduğunu belirtmesine karşın “bütçe olmadığı” gerekçesiyle bu konuda bir adım atılmadığı da vurgulandı. Dilekçede mevzuata aykırı olduğu belirtilerek spor salonuna ise kamera taktırıldığı vurgulandı. Sendika okul işleyişine ve yönetimin uygulamalarına ilişkin tüm bu iddiaların İl Milli Eğitim Müdürlüğü müfettişlerince incelenerek soruşturma açılmasını talep etti.

BirGün’ün ulaştığı görüntülerde ise sınıf camlarındaki filelerin bir kısmının sökülü olduğu, camların çatladığı, tuvalet kapılarının içerisi görünecek şekilde kırıldığı, aynaların çatladığı, elektrik kablolarının ise açık bir şekilde durduğu görüldü.

UYGULAMALAR İNCELENMELİ

Eğitim İş İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Gül İnce, okulun tekli eğitime geçmesine yönelik karar alınmadan önce İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne sözlü ve yazılı olarak başvurduklarına dikkat çekti. Okuldaki mevcut sorunlara karşı müfettişler tarafından kapsamlı bir inceleme yapılmasını ve ardından kademeli olarak tekli eğitime geçilmesini önerdiklerini vurgulayan İnce, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün kendilerine “tekli eğitime geçiş kararının alındığı” yönünde resmi yanıt verdiğini belirtti.

Kendilerine ulaşana belgelere göre okuldaki fiziki koşulların değerlendirilmediği ve mevcut eksikliklerin giderilmediğini belirten İnce, spor salonuna takıldığı iddia edilen güvenlik kameralarını hatırlattı. İnce, “Peki, bu güvenlik sınıf camlarında olmayan veya yırtık olan fileler için geçerli değil mi? Kapısı olmayan tuvaletler için geçerli değil mi? Sarkan elektrik kabloları güvenlik sorunu teşkil etmiyor mu?” diye sordu.

Öğrencilerin velilerinin onayı olmadan nakillerinin yapıldığına ve devamsız görünen yabancı öğrencilerin e-Okul’dan kaydının silindiği iddialarını anımsatan İnce, “Bu olayların bir kısmının tekli öğretime geçilme öncesi yapılmış olması, okulun mevcudunun düşük gösterilmeye çalışılması amacıyla mı yapılıyor sorusunu akla getiriyor? Ya da belli dönemlerdeki norm kadro belirleme tarihlerine mi getirildiğinin incelenmesi gerekir” dedi.

İnce, bazı sorunların okul kurul toplantısında dile getirildiğini ve tutanaklara geçtiğini söyledi. İnce’nin dikkat çektiği uygulamaların bir kısmı şöyle:

“Seçmeli derslerin planlanmasının okul müdürü tarafından kararlaştırıldığı, Bu konuda bilgi talep eden öğretmenlerin dilekçelerine karşı “henüz olmadığı” yanıtının verildiği,Yabancı dil sınıfı açıldığında velilerden yüklü miktarda kayıt ve kitap parası toplandığı, Ders notları nedeniyle sınıfta kalan bir öğrencinin, öğretmenler kurul kararı ile sınıf tekrarına kalması yönünde karar çıkmasına rağmen okul müdürlüğü tarafından geçirildiği.”

***

Kısa bir üniversiteye giriş rehberi -Hayri Kozanoğlu- 

YKS tercih maratonu başlıyor. Ancak en yüksek puanlı bölümü seçmek tek başına başarı garantisi değil. Tercih yapacak gençler için neler yapılması gerektiğini bu rehber ile kariyer planlamasında ilgi alanlarından yapay zekânın dönüştürdüğü işgücü piyasasına kadar 15 kritik başlıkta ele alalım.

Sevgili gençler yarından itibaren YKS tercihleri başlayacak. Yaşamınızın en önemli kararlarından birini vermenin eşiğindesiniz. Ama unutmayın en arzuladığınız bölüme bile yerleşseniz kariyer çizginizde istediğiniz başarıyı yakalamanızın bir garantisi yok. Tam tersine hiçbir yere giremeseniz dahi önünüzde bu hayal kırıklığını tamir edecek uzun yıllar var.

Öncelikle rehber öğretmenlerinizin, yakınlarınızın önerilerini can kulağı ile dinleyin, üniversitelerin tanıtım faaliyetlerini dikkatle izleyin ama yetişkin bir birey olarak son kararı kendi özgün iradenizle verin. Çünkü bu sizin kariyeriniz; önünüzde yaşanacak uzun bir ömür, çalışma yaşamınızda geçirilecek nice yıllar, yanlış bir tercih yapmanız halinde çekilecek sıkıntılar bulunuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK ) anketi ülkemizde en yüksek iş bulma oranına sahip dalın tıp, en yüksek kazanç sağlayanın pilotluk ve en kısa sürede işe girilenin dil ve konuşma terapisi olduğunu gösterdi. En popüler diğer meslekler olarak psikoloji, yapay zekâ ve siber güvenlik uzmanlığı öne çıkıyor. Eğer 2 yıllık bir ön lisans eğitimine yönelirseniz, polis meslek eğitimi, elektrik-enerji ve uçak teknolojisi seçenekleri en gözde bölümler.

Günümüzde en çok konuşulan konuların başında yapay zekâ (YZ) teknolojisindeki gelişmeler ve yaratabileceği işsizlik tehlikesi geliyor. Gelgelelim YZ’nin istihdam üzerindeki etkileri üzerine verilmiş net bir yargı yok. YZ’nin hızlı bir biçimde beyaz yakalı işleri büyük ölçüde etkileyeceğinden; yavaş bir tempoda bazı meslekleri ortadan kaldırırken, bazılarını tamamlayıcı bir işlev göreceğine; en son olarak da geçmiş teknolojik atılımlarda gözlendiği gibi ayıkladığından fazla yeni iş alanları açacağına kadar uzanan farklı yaklaşımlar var

“Yumuşak beceriler” denilen yaratıcılık, empati, muhakeme ve sosyal ağlar kurma kapasitesi isteyen işlerin YZ’den daha az etkileneceği düşünülüyor. Teknolojik gelişmeyle bazı meslek grupları yüksek gelirler elde ederken, kendi keyifleri için harcayacakları paralar da artacak. Bu kapsamda aşçılık, bakım hizmetleri, barmenlik, pilates/yoga hocalığı, evcil hayvan bakımı gibi alanlarda istihdam olanakları genişleyecek. Buna karşın kodlama, çağrı merkezleri, veri işleme iş olanaklarının en hızla daraldığı meslekler olacak.

Genelde tek bir kelimeyle ifade edilen ekonomi, fizik, psikoloji, biyoloji gibi temel disiplinlerin bir şekilde ayakta kalması; insan kaynakları, hastane yöneticiliği, mali analiz gibi birden fazla kelimeli uygulamaya yönelik mesleklerin daha çok etkilenmesi bekleniyor.

Üniversite tercihi çok boyutlu bir değerlendirme süreci gerektirdiği için, genç arkadaşlarımıza göz önünde bulundurulması gereken başlıca etmenleri, sorulmasında yarar görülen soruları 15 maddede aşağıda bulacaksınız.

1) Yeteneklerim beni hangi alana yönlendiriyor?

Kişinin çalışma yaşamında seferber edebileceği yetenekler çok önemlidir. Sayısal konulara çok yatkın bir insanın el becerileri gelişkin olmayabilir. Dil becerileri üst düzeyde bir gencin, matematikte başarı düzeyi düşük seyredebilir.

Yeteneklerim beni hangi alana yönlendiriyor? Sosyal bilimlere mi yatkınım, yoksa fen bilimlerine mi? El becerilerim mi daha gelişkin, yoksa bilişsel becerilerim mi? Matematik mi, mimarlık mı? Yoksa müzik veya spor eğitimi mi? Bu sorulara cevap aramadan bir tercihte bulunmayın.

2) Gönlümden ne okumak geçiyor?

Tüm diğer faktörler bir yana, insanın en sevdiği işi yapması, günün sonunda kendini mutlu hissetmesi, gönül huzuruyla işine odaklanması da büyük önem taşır. Motivasyon arttıkça başarı da gelir.

Fazla para getirmese de felsefe mi okumalıyım? Hayvan sevgim nedeniyle veterinerliğe mi yazılmalıyım? Yoksa çocukluğumdan beri bilgisayar oyunları oynadığım için oyun sektörünü mü seçmeliyim? İstediğim bölüme puanım tutmasa da sonra yatay geçiş olanaklarını da zorlayarak; inşaat mühendisliğinden endüstriye, tarihten sosyolojiye kayma fırsatlarını göz ardı etmemeliyim. Sosyolojiye girsem, puanını tutturamadığım psikolojiden seçmeli ders alabilir miyim? Yan dal, çift anadal olanaklarını kullanarak hayalimdeki alana sarkabilir miyim?

3) Hangi üniversiteye gitmeliyim?

Bazı üniversitelerin ünü okuduğunuz branşın önüne geçebilir. Oradan aldığınız diploma ömür boyu tüm kapıları açabilir. Oranın mezunu olmak, bulunduğunuz sosyal ortamda bir anda prestijinizi yükseltebilir. Sizi doğrudan kurumun ilişki ağlarına, dayanışma bağlarına dahil edebilir. Araştırmalar, “sinyal etkisi” denilen o üniversitenin imajının, işe alırken çoğu zaman eğitimde insanın üretkenliğini artıran bilgi ve becerilerin önüne geçtiğini gösteriyor. Tercihlerinizde, okuyacağınız bölümün yanı sıra, okulun tarihini, misyonunu, hoca sayısı ve kalitesini de göz önüne almalısınız.

Örneğin İngiltere’de Oxford, Cambridge; ABD’de Harvard, Stanford, MIT, Yale; Fransa’da Sorbonne bu kapsamdaki üniversitelerdir. Bizde ise ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ mezuniyeti bu nitelikte kabul edilebilir. Veya Ankara’da Mülkiye, İstanbul Hukuk Fakültesi köklü kurum imajı verebilir. Hacettepe Tıp diploması parlak bir öğrenci olduğunuzun teminatı sayılabilir. Vakıf üniversiteleri arasında Bilkent, Koç, Sabancı kurumsallaşma özellikleriyle öne çıkabilir.

Üniversite seçerken, Üniversite Memnuniyet Araştırması sonuçlarına bakmanız, o üniversitenin (bölümün) mezunlarının hangi sektörlerde, ne koşullarda iş bulduğunu da irdelemeniz tavsiye edilir. Ayrıca seçeceğiniz okulda, değişim programlarının yaygınlığı ve staj olanakları da giderek önemi daha fazla anlaşılan etmenlerdir.

4) Hangi kentte okumalıyım?

Sonunda yaşamınızın önemli bir bölümünü üniversite okuduğunuz kentte geçireceksiniz. Oranın kültürel ortamını, sosyal yaşantısını deneyimleyeceksiniz. O yöredeki iklim koşullarından etkileneceksiniz. Tüm bu nedenlerle okuyacağınız kent de çok önemli.

İstanbul pahalı, ulaşımı yorucu ama ülkenin kültür başkenti, ayrıca ek iş bulma olanakları daha fazla. Antalya’nın iklimi güzel, yazın turizm sektöründe istihdam edilme fırsatı var. Konya’da ulaşım kolay, kent düzenli. İzmir’de hayatın ritmi beni çekiyor. Adana baba evine  yakın, Trabzon dedemin memleketi gibi gibi…

5) Hangi meslekte kolay iş bulurum?

Kolay iş bulmakla o bölümün puanı paralellik göstermeyebilir. Bazen fizyoterapi hekimlikten, odyometri elektronik ve haberleşme mühendisliğinden, lojistik işletme yönetiminden daha kolay işe girmenizi sağlayabilir. Muhasebede veya turizmde öğrenciyken de iş bulabilirim. Fizik veya matematik okurken özel ders verebilirim.  Yazılımcılıkta evden de çalışabilirim. Tercih yaparken bu etmenleri de hesaba katmanızda yarar var.

TÜİK’e göre Türkiye’de en kolay iş bulan meslekler tıp, özel öğretim öğretmenliği, elektrik-elektronik öğretmenliği, hemşirelik ve ebelik diye sıralanıyor. İlk iş bulma süresi en kısa olan meslekler ise dil ve konuşma terapisi, tıp, eczacılık ve ebelik olarak ifade ediliyor.

6) Hangi meslekte daha çok para kazanırım?

Kariyerin tek amacının çok para kazanmak olması anlamlı değildir. Ancak konforlu bir yaşam sürebilmek, fazla hesap yapmadan haliyle insani gereksinimleri karşılayabilmek de elbette önemlidir. TÜİK’in ortalama kazancın en yüksek olduğu bölümler sıralaması, genelde sağlık bilimleri ve mühendisliğin en tatminkar getiri sağlayan alanlar olduğunu gösteriyor. Bölüm olarak da pilotluk, matematik mühendisliği, uzay mühendisliği, kontrol ve otomasyon mühendisliği ve uçak mühendisliği ilk 5 sırada yer alıyor.

7) Yurtiçinde mi yurtdışında mı çalışmayı düşünmeliyim?

Günümüz koşullarında yurtdışında çalışma olanaklarının da göz önüne alınması gerekiyor. Demografik değişimler, örneğin nüfusun ortalama yaşam süresinin uzaması, işgücüne katılımın azalması başta kıta Avrupası gelmek üzere bazı ülkelerde yeni iş olanakları açıyor. Yaşlı bakımı gibi talebi artan, yazılım mühendisliği gibi dili evrensel olan, aşçılık gibi çok kültürlülüğün cazip kıldığı meslekler öne çıkıyor. Tabii ki yurtdışında iş bulmak için yabancı dil bilgisi büyük önem taşıyor.

8) Hangi meslek statü-prestij sağlar?

Bazı mesleklerin, örneğin hekimlik, öğretmenlik sosyal işlevleri nedeniyle öteden beri saygınlığı yüksektir. Mimarım dediğinizde hem teknik beceri sahibi olduğunuz hem de sanatçı ruhu taşıdığınız imajı verirsiniz. Bilgisayar mühendisliği yüksek IQ puanınıza, hukuk adalet duygunuzun yüksekliğine, veterinerlik veya ormancılık doğayla barışık olduğunuza ilişkin mesajlar verir. Borsa analistiyseniz yatırım tüyoları, ekonomistseniz döviz kurunun olası seyri, diyetisyenseniz kilo kontrolü konularında sosyal ortamlarda en çok aranan insan olursunuz.

9) Türkçe mi, yoksa yabancı dilde mi eğitim görmeliyim?

İnsanın anadilinde anlaması, algılaması, kendini ifade etmesi daha kolaydır. Mesleki anlamda kişinin kendi dilinde terminolojiye hakim olması da son derece gereklidir. Öte yandan yabancı dilde eğitim evrensellik kazandırır, bireyin ufkunu geliştirir, daha geniş bilimsel ve popüler kaynağa erişim olanağı getirir, yurtdışında iş bulma şansını artırır. Eğer Türkçe eğitim görüyorsanız yabancı dil becerilerini geliştirmeniz, yabancı dilde eğitim görüyorsanız mesleğinizin Türkçe jargonunu öğrenmeniz tavsiye edilir.

10) Bir kamu üniversitesini mi, yoksa vakıf üniversitesini mi seçmeliyim?

Kamu üniversitelerinde daha az istediğiniz bir dal da olsa ailenize yük olmadan okuyabilir, iyi incelerseniz belki de fazlaca reklamı yapılmayan bir bölümden daha nitelikli eğitim alabilirsiniz. Öte yandan bir vakıf üniversitesinde bazen aile bütçenizi zorlayarak da olsa en çok istediğiniz bir dala veya uzun dönemde daha yüksek kazanç sağlayacağınız bir branşa puan kısıtına fazla takılmadan yönelebilirsiniz. Burada üniversite ücretlerini, burs bulma olanaklarını, eğer borçlanmak söz konusuysa kredi koşullarını titizlikle incelemeli, ona göre son kararınızı vermelisiniz. Sadece üniversite harçlarını değil, yaşam maliyetini de, örneğin kantindeki çay-kahve fiyatlarını veya kafeterya yemek ücretini ulaşım olanaklarını da göz ardı etmemelisiniz.

11) Mutlaka bu sene bir yere yerleşip boş kalmamaya mı öncelik vermeliyim, yoksa özlemlerimi seneye mi ertelemeliyim?

Burada çok kritik bir karar söz konusu. Şöyle ki tercih listesine sadece en çok arzuladığınız bölümleri yazarsanız, bu bölümlerden birine yerleşememeniz durumunda puanınız düşmez. Ancak o sene boşta kalma tehlikeniz ortaya çıkar. En azından bu sene boşta gezmeyip bir yere kapılanayım derseniz, ikinci sene puanınız düşer. Ertesi sene sınavda istediğiniz bölümlerden birini kazanacak bir performans sergileseniz dahi, puanınız düşeceği için gönlünüzden geçen yere kayıt yaptıramama tehlikesi ortaya çıkar.

12) Ailemin yanında kalarak ev ortamında huzurlu bir çalışmaya mı öncelik vermeliyim, yoksa farklı bir şehirde kendi ayaklarım üzerinde durarak, bağımsızlığımı kazanmayı mı denemeliyim?

Ailenin yanında sadece o kentteki üniversitelere gidebilirsiniz. Özellikle taşra kentlerinde bu durum seçme özgürlüğünüzü kısıtlar. Yereldeki kabuğunuzu kıramamanıza yol açar. Evde kalarak okumanız halinde, elbette çevreye uyum sorunu yaşamayacağınız, yeni bir çalışma düzeni kurmak zorunda kalmayacağınız, ailenizin ilgi ve şefkatini üzerinizde hissedeceğiniz bir ortamın avantajlarını yaşarsınız. Öte yandan, bağımsızlığınızı kazanacağınız, ileride yüz yüze kalacağınız yaşam zorluklarına erkenden ayak uydurabileceğiniz, farklı sosyalleşme fırsatları bulacağınız yeni bir ortama açılmayı ertelemiş olursunuz.

13) Sadece eğitimin kalitesini mi düşünmeliyim, yoksa seçeceğim üniversitenin kültürel ortamını, sosyal yaşamını, sanat ve spor olanaklarını da hesaba katmalı mıyım?

Örneğin, kampüs hayatının belirleyici olduğu bir üniversitede, tüm zamanınızı burada geçireceğinizi, hobilerinizi burada sürdüreceğinizi, sosyal faaliyetlerinizi burada yürüteceğinizi düşünmelisiniz. Bir şehir üniversitesinde ise, okul mekânı dışındaki yeme içme, sanat, spor olanaklarıyla zenginleşen bir yaşam sürdüreceğinizi unutmamalısınız. Okulun kütüphanesini, yeme-içme seçeneklerini, yurt olanaklarını da tercihinizde hesaba katmalısınız.

14) Bugün en geçerli bir alana mı yönelmeliyim, yoksa kariyerin 30-40 yıla yayıldığını düşünerek, teknolojik gelişmeleri - küresel trendleri göz önüne alarak mı bir meslek seçim kararı vermeliyim?

Önümüzdeki yıllarda en büyük gelişim gösterecek mezunların, Büyük Veri Uzmanları, Fintek Mühendisleri, Yapay Zekâ ve makine öğrenmesi uzmanları, yeşil dönüşümle ilgili mesleklerden çıkacağı düşünülüyor. Küresel iklim değişikliğine karşı mücadele için öne çıkacak otonom ve elektrikli araç uzmanları, çevre mühendisleri, yenilenebilir enerji mühendisleri yeşil dönüşümün kilit elemanları olacak. Ayrıca 3D mühendisliği, blockchain uzmanlığı, drone pilotluğu, rüzgar türbini bakım teknisyenliği, bilgi güvenliği analistliği da fazla bilinmeyen ama önü açık mesleklere örnek verilebilir.

Kasiyerler, sekreterler, banka veznedarları, veri giriş memurları da en fazla istihdam kaybına uğrayacak uğraşlar olarak gösteriliyor. Teknolojik gelişmeler bazı meslekleri ayıklıyor veya önemsizleştiriyor. Yapay zekâ ve bilgi işleme, robotik ve otomasyon, enerji üretimi, depolanması ve dağıtımı alanlarındaki teknolojik atılımlar iş gücü piyasasını en fazla etkileyecek dönüşümler olarak gösteriliyor,

15) Meslek seçiminde toplumsal cinsiyet önemli midir?

Toplumsal iş bölümünde kadın-erkek ayrımının olmaması arzulanır. Ancak bazı meslekler, örneğin hemşirelik, ebelik, sekreterlik kadınlara özgü; bazı meslekler de maden mühendisliği, pilotluk, askerlik gibi aynı şekilde erkek ağırlıklı olarak kodlanmıştır. Muhasebecilik, dişçilik, endüstri mühendisliği gibi bazı meslekler ise, bu toplumsal cinsiyet ayrımının en az gözlendiği dallardır.

Yapılan araştırmalar, üretici yapay zekânın yaygınlaşması sonucu ortaya çıkacak istihdam kaybının istihdam kaybına yol açacağına, bu etkinin kadın istihdamında daha belirgin bir biçimde öne çıkacağına işaret ediyor. Bu nedenle üniversite tercihlerinin geleneksel kadın mesleklerine hapsolmaması, kızlarımızın teknolojik dönüşüm sürecinden daha az olumsuz etkilenmesini sağlayacaktır.

Tüm bu yazılanlar sizi düşünmeye, daha sağlıklı bir değerlendirme yapmaya yöneltmek içindi. Yoksa tabii ki en doğrusu, son kararı özgür iradenizle kendinizin vermesidir.

Hepinize başarılar. Gönlünüze göre bir yere yerleşmenizi dilerim.

Not: Bu yazı 2025’teki aynı başlıklı metnin gözden geçirilmiş, güncellenmiş versiyonudur.

/././

ABD'de muhalefetin sınırları yeniden çiziliyor -Özge Güneş- 

Gün geçmiyor ki Trump yönetiminin “komünizmle mücadele” politikası yeni bir cadı avına dönüşmesin. Son olarak Marco Rubio’nun geçtiğimiz hafta “Küba: 21. Yüzyıl Komünizminin Başkenti” başlıklı bir rapor paylaşmış ve sol düşmanlığını yepyeni bir boyuta taşıyarak Küba’ya uygulanan ABD ambargosuna karşı çıkan tüm dayanışma biçimlerini, kurumları ve aktörlerin isimlerini de vererek hedef almıştı. Raporun hedef aldığı faaliyetlere bir arada bakıldığında Küba’yla dayanışmanın ötesinde, ABD dış politikasına, Trump yönetiminin baskıcı iç politikasına ve anti-demokratik uygulamalarına karşı çıkan her türlü itirazın şüpheli hale getirildiği görünüyor.

Rapor adeta bir “torba yasa” mantığıyla kurgulanmış. Vietnam Savaşı karşıtı hareketlerden günümüzün sınır dışı (ICE) karşıtı mücadelelere, insani yardım konvoylarından siyah özgürlük hareketine ve Amerika'nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) gibi yapılara kadar her şeyi onlarca yılı, onlarca farklı hareketi ve onlarca benzemezi aynı şemsiyenin altına doldurmuş. Sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadeleleri, ABD’deki siyah özgürlük hareketi, savaş karşıtlığı ve öğrenci eylemleri "Batı medeniyetine duyulan nefret"in yansıması olarak çerçeveleniyor. Bu bakımdan rapora göre Küba’nın “suçu” da dünyanın ezilenlerine “ırkçı Yankee emperyalizmiyle” karşı karşıya olduklarını anlatabilmesi.

McCarthy dönemi tasfiyelerini örnek alınacak başarılı bir model olarak öven rapor bu tarihsel arka planı çizerken aynı zamanda açık bir fişleme operasyonu yaparak resmi bir "düşman listesi" oluşturuyor. Rapor toplamda 43 kişi ve kurumu ismen anıyor. Bunlar arasında Zohran Mamdani, Los Angeles Belediye Başkanı Karen Bass ve Amazon İşçi Sendikası kurucusu Christian Smalls de bulunuyor. Hasan Piker, Thiago Ávila, Jeremy Corbyn, Pablo Iglesias, Isra Hirsi gibi isimler raporda tek tek anılıyor.

∗∗∗

Aynı işlem anti-emperyalist çizgideki kurum ve yayınlara da uygulanıyor. Breakthrough News ve Tricontinental gibi haber siteleri yaptıkları habercilik nedeniyle hedef alınıyor. Tüm bunlar sadece kağıt üzerinde bir suçlama olarak da kalmıyor. Raporun yayımlanmasından hemen ertesi günü People’s Forum, BreakThrough News ve Tricontinental’e zorunlu kongre celpleri gönderiliyor ve tüm iç yazışmalarını, örgütsel kayıtlarını ile mali belgelerini talep ediliyor.

Trump'a muhalefet etmek, göçmenlerin sınır dışı edilmesine karşı çıkmak ve Küba yanlısı ajitasyonun merkezi ilan edilen People’s Forum’dan "yabancı fonlar ve vergi muafiyetleri" gerekçesiyle yürüttüğü soruşturma kapsamında Eylül 2025’ten beri bu kurumlardan belge isteniyordu. Ancak sürecin zorunlu belge ibrazı aşamasına geçmesinin raporla aynı güne denk gelmesi sol örgütlere yönelik baskının artık sistematik bir devlet politikasına dönüştüğünün bir göstergesi olarak yorumlanıyor.

Ayrıca belgenin zamanlaması bir açıdan daha manidar. Rubio, rapordan birkaç gün önce Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 66 ülkeden temsilciyi “aşırı sol terör” gündemiyle Washington’da toplamıştı. Toplantıda bu ülkelerden “aşırı sol terör”ü bir güvenlik tehdidi olarak kabul etmeleri; sol örgütler hakkında bilgi paylaşmaları vb gündemler vardı.

Rubio, bu toplantıda son derece absürd iddiaları ard arda sıralarken solu da "Zamana ve yere göre farklı sloganlara ve ideolojilere bürünebilirler. Kendilerine antikapitalist, anti-emperyalist, komünist, anarşist ya da Marksist diyebilirler. Fakat temel karakterleri daima aynıdır: Eşitlik, adalet ve özgürleşme diline bürünmüş zehirli bir hınç." olarak tarifliyordu.

∗∗∗

Küba’ya yöneltilen "ideolojik cephe kurma" suçlamasının çok daha açık ve kurumsal biçimini bugün bizzat ABD'nin kendisi hayata geçiriyor. Bu açıdan Küba raporu ve hemen ardından gelen celpler, Rubio’nun uluslararası toplantıda tarif ettiği stratejinin ABD içindeki ilk pratikleri olarak okunabilir.

Öte yandan rapora tepkiler de geliyor. 11 Demokrat Kongre üyesi Trump yönetiminin Amerika'yı 70 yıl öncesine, McCarthy dönemi Soğuk Savaş paranoyasına geri götürmeye çalıştığı vurgulayarak federal devletin muhalefete karşı kullanılmasına karşı denetim yetkilerini devreye sokacaklarını açıkladılar. ABD'nin Küba'ya karşı askeri gemi konuşlandırmasını ve yakıt gemilerine el koymasını da eleştiriyorlar.

Bu itirazların nasıl sonuç vereceğini şimdiden öngörmek güç ancak görünen o ki ABD'de kabul edilebilir muhalefetin sınırlarının yeniden çizildiği bir döneme giriliyor. Bunun dünya çapında yansımaları olacaktır. Bu açıdan bu tür kurgusal suçlamalara ve sistematik cadı avına karşı çıkmak, ifade özgürlüğünü önemseyen herkes için giderek daha acil bir mesele haline geliyor.

/././

BİRGÜN





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -1 Ekim 2026-

  (Derleyen . mstfkrc)