Yeni Akit’in başyazarı Karahasanoğlu, usulsüzlüğü yanlış anlamış -Faruk Bildirici-
Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış. Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.
Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. “T24’te medya ombudsmanlığı yapan Faruk Bildirici’ye soralım” diyerek giriyor eleştirisine:
“Bu başlıktan ne anlaşılır? Benim anladığım şu; daha önce bir usulsüzlük iddiasıyla Adem Soytekin soruya muhatap olmuş. Bu şahıs da ‘O usulsüzlüğü bilmiyorum’ diye cevaplandırmış. Mahkemenin duruşma zaptını alıp okumaya falan gerek yok.
T24’ün başlığının hemen altındaki ilk paragraftan sizlere aktarıyorum: ‘Soytekin duruşmada, KİPTAŞ’ın belirlediği ‘VIP liste’ üzerinden çok sayıda CHP’li isim ve yakınlarına daire satıldığını öne sürdü.’
Eeee? Daha ne olsun T24? Ne istiyorsunuz, usulsüzlük olarak aradığınız nedir ki, başlığınıza ‘Usulsüzlüğü bilmiyorum’ ifadesini çıkardınız? Ama haberin daha girişinde de ‘VIP liste’ oluşturulup, CHP’lilere KİPTAŞ’tan daire satıldığını kendiniz aktardınız.”
Karahasanoğlu, başlığı da haberi de yanlış anlamış. Başlıktaki “kurultay ifadesi” sözcükleri, “usulsüzlük” ile ne kastedildiğini işaret ediyor. Kaldı ki, başlığın hemen altındaki spot daha ayrıntılı bilgi veriyor:
“Bugün tanık olarak dinlenen İBB itirafçısı Adem Soytekin, mutlak butlan ilan edilen CHP'nin 38'inci Kurultayı'nda delegelerin iradesinin ‘daire karşılığı satın alındığı’ yönündeki iddiaları savunamadı, ‘bilgim yok’ dedi.”
Bu cümleden anlaşılacağı gibi, başlıkta sözü edilen usulsüzlük, Kiptaş’ın 350 dairesinden 100’ünün “VIP liste” olarak adlandırılan kişilere satışı değil; bu satışın CHP’nin “mutlak butlan” kararı verilen 38. Kurultayı’nda delegeleri etkilemek için kullanılıp kullanılmadığı.
Zaten Adem Soytekin’in “vade farkı olmadan, ama ödeme seçeneklerinde kolaylık sağlanarak” yapıldığını söylediği bu daire satışı, asıl olarak Ekrem İmamoğlu’nun da yargılandığı İBB davasının konusu.
Ben de Adem Soytekin’in, “etkin pişmanlık”tan yararlanan bir sanık olarak yargılandığı İBB davasındaki savunmasında KİPTAŞ’tan CHP’lilere daire satışı konusunu anlattığını yazmış; bu konuda medyada yayımlanan haberlere ilişkin eleştirilerimi dile getirmiştim.
Hâkimin soruları ve yanıtlar
T24’ün, Deutsche Welle’den otomatik olarak aldığı haberin konusu olan davada, Adem Soytekin’in tanık olarak dinlenmesinin amacı da bu dairelerin satışı ile kurultay delegelerinin iradesi arasında ilişki olup olmadığı hakkında bilgisini anlamak. Habere göre, hâkim de duruşmada Adem Soytekin’e bu konuda sorular yöneltiyor:
Hâkim- Bu daireler ne amaçla satıldı?
Soytekin- Bize amacı söylenmedi. Bu dairelerin kimin alacağını Kiptaş belirledi.
Hâkim- Bu dairelerin verilmesi karşılığında delegelerin iradesinin etkilenmesine ilişkin bilgin görgün var mı?
Soytekin- Benim yok. Siyasi olmadığım için böyle bir şey takip etmedim.
Haberin başlığı da Soytekin’in bu yanıtlarına dayanıyor. Ancak haberde, Adem Soytekin’in, “KİPTAŞ dairelerinin satıldığı VIP listede”, ‘CHP'yle bağlantılı belediye meclis üyeleri, milletvekili adayları ve kurultayda aday olan isimler”in yer aldığını söylediği belirtiliyor.
“Kurultay delegeleri” dedi mi?
Buradaki “kurultayda aday olan isimler” ifadesinden emin olamıyorum, problem olabilir. Adem Soytekin, bu davanın duruşmasında “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler” demişse daha önceki anlatımlarına göre farklı konuşmuş demektir.
Çünkü Adem Soytekin’in sanık olduğu İBB davasının 28 Nisan’daki duruşmasında savunmasını yaparken “Bu dairelerin Kiptaş, İBB personeli ve bazı CHP yöneticilerine verileceğini bize Ali Kurt söyledi” demişti. Hâkimin sorusu üzerine de “Bu şartlarda KİPTAŞ personeli, Cumhuriyet Halk Partililer gibi, yani CHP Meclis üyeliği gibi biz bunları dağıtacağız, burada Ekrem Bey'in talimatı olarak söylemişti bana” diye konuşmuştu.
Hatta Adem Soytekin’in, savcılık ifadesinde de “CHP'li belediye meclis üyeleri, CHP'nin belirli çalışanları ile KİPTAŞ çalışanları” deniliyordu. Duruşma SEGBİS ile kayıt altına alındığı için tutanak bulamadım ama bu konuyu netleştirmek için başka mecralardaki haberlere baktım.
Yeni Şafak’ın, “KİPTAŞ daireleri CHP’lilere gitti” haberinde Adem Soytekin’in, “Kurultayda ben orada değildim” ve “Listedeki isimler genel olarak CHP’li, bilindik isimler ve akrabalarıydı” cümlelerine yer verilmiş. Odatv’nin haberi, Yeni Şafak ile uyuşuyordu; orada da “Liste, bilindik CHP’li isimler ve akrabalarından oluşuyordu” cümlesi yer alıyor; “delegeler”den bahsedilmiyor.
Sabah’ın “Liste geldi, daireler delegelere satıldı” başlıklı haberinde ise “Soytekin, KİPTAŞ üzerinden CHP’li İBB meclis üyeleri ve parti delegelerine daire satışı yapıldığını öne sürdü” deniliyor.
Başka mecralarda da durum aynı. “Kurultay delegeleri” konusunda iktidar medyası haberlerinde de ortak ifade yoktu; hepsinde farklı sözcükler kullanılmış.
Delegeleri bilemezdi
Bunun üzerine CHP davasına giren avukatlardan Çağlar Çağlayan ile konuştum. O da Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ya da “delegeler” demediğini, “CHP’nin önde gelenleri”, “bir kısım CHP’liler” gibi ifadeler kullandığını söyledi. Çağlayan, “İstanbul delegeleri 2023 Eylül ayında belirlenmişti, KİPTAŞ dairelerinin satıldığı 2021 Aralık ayında delegeleri bilmesi mümkün değildi” dedi.
Bu durumda Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler”den söz ettiği bölüm doğru olmayabilir. Bir süre sonra çıkacak tutanaklarda Adem Soytekin’in söylediklerini görürüz sözcüğü sözcüğüne.
Sonuç olarak, bütün bu bilgiler de gösteriyor ki, Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış.
Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.
Umarım haberi yanlış anlayan Ali İhsan Karahasanoğlu, bu yazıyı önyargılarını bir kenara bırakarak okur. Tabii “basın ahlakı”ndan sık söz eden biri olarak kendi gazetesinin haberleri konusunda da aynı ahlaki ve duyarlı bir çizgide durmasını bekliyorum.
Bu arada yorulmak bilmeden, hiç ara vermeden haftanın her günü yazı yazmayı başardığı için de kutlarım kendisini…
/././
Varlık Barışı Tebliği yayımlandı: Soru ve cevaplarla tüm ayrıntılar -Murat Batı-
Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu, bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.
Kanunun büyük bölümü yayımı tarihinde yürürlüğe girerken, bazı hükümler bakımından özel yürürlük tarihleri öngörüldü.
Kamuoyunda daha çok Varlık Barışı Kanunu olarak anılan bu düzenleme, yalnızca kayıt dışı varlıkların ekonomiye kazandırılmasına ilişkin hükümler içermemektedir. Kanun; kamu alacaklarının tecili, gelir ve kurumlar vergisine ilişkin teşvikler, İstanbul Finans Merkezi rejimi, teknogirişim şirketleri ve veraset vergisi gibi birçok alanda önemli değişiklikler de getirmiştir.
Varlık barışına ilişkin düzenleme, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu madde ile ihdas edilmiştir.
Söz konusu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiş olup, Tebliğ 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Buna göre Tebliğ, hem yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilerek ekonomiye kazandırılmasına hem de gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince bu varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir.
Düzenleme bununla da sınırlı değildir. Gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerine ait olmakla birlikte Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilmesi ve kayıt altına alınmasına ilişkin esaslar da Tebliğde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilerin yurt içinde bulunan bu kapsamdaki varlıkları nasıl bildirecekleri ile Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslara da Tebliğde yer verilmiştir.
Bu kapsamda detaylı şekilde ve soru/cevaplarla Tebliğ’i izah etmeye çalışayım.
Varlık barışından kimler yararlanabilecek?
Tebliğ, varlık barışından yararlanabilecek kişi çevresini oldukça geniş belirlemiştir. Buna göre, yurt içinde veya yurt dışında para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarına sahip gerçek ve tüzel kişiler düzenlemeden yararlanabilecektir. Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler de Türkiye'de bulunan ancak kayıt altına alınmamış varlıklarını bildirmek suretiyle bu imkândan faydalanabilecektir.
Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklar adına bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bunun yanında, belirli şartların varlığı hâlinde şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları veya vekilleri adına bulunan ya da bunlar tarafından tasarruf edilen varlıkların şirket adına bildirilebilmesi de mümkündür. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olmakla birlikte yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen bazı varlıklar da Tebliğde belirtilen şartların sağlanması hâlinde gerçek kişi adına bildirilebilecektir.
Hangi varlıklar varlık barışına giriyor?
Varlık barışı kapsamına; para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları girmektedir. Taşınmazlar ise doğrudan düzenleme kapsamında değildir. Ancak Tebliğ, yurt dışında bulunan taşınmazların 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak bu kapsamdaki varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde varlık barışından yararlanılabileceğini açıkça düzenlemiştir.
Yurt dışında bulunan bu varlıkların, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar (bu tarih dâhil) Türkiye'deki banka veya aracı kurumlara bildirilmesi gerekmektedir. Bildirimler gerçek veya tüzel kişiler tarafından yapılabileceği gibi, kanuni temsilciler veya yetkili vekiller aracılığıyla da gerçekleştirilebilecektir.
Tebliğ, kural olarak gerçek ve tüzel kişilerce yurt dışında bulunan varlıklar için tek bir bildirim yapılmasını esas almakla birlikte, bildirimin yapıldığı her ayı ayrı bir vergilendirme dönemi olarak kabul ettiğinden, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar birden fazla bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bildirimler Tebliğ ekindeki EK-1 formu kullanılarak bankalara veya aracı kurumlara yapılacaktır.
Tebliğ, bildirimlerin düzeltilmesine ilişkin ayrıntılı kurallar da getirmiştir. Aynı ay içinde yapılan bildirimlerde hata düzeltilmesi veya bildirilen tutarın artırılıp azaltılması mümkün olup, gerekli hâllerde fazla ödenen vergi iade edilebilecektir. Sonraki aylarda ise bildirilen tutarın azaltılması düzeltme yoluyla yapılabilirken, artırılması durumunda artık önceki bildirim düzeltilmeyecek, ilave tutar için yeni bir bildirim yapılacaktır. Bildirime konu varlıklar Türkiye'ye getirildikten veya banka ya da aracı kuruma yatırıldıktan sonra ise önceki bildirimin düzeltilmesi ve ödenen verginin iadesi mümkün değildir.
Örneğin; 2026 yılı Temmuz ayında 15 milyon TL karşılığı döviz bildiriminde bulunan bir kişinin, aynı ay içinde bu tutarı 7,5 milyon TL'ye indirmek veya 22,5 milyon TL'ye çıkarmak istemesi hâlinde, yeni bir bildirim değil, ilk bildirimin düzeltilmesi gerekir. Buna karşılık, aynı kişi Ağustos veya Eylül ayında bildirdiği tutarı azaltmak isterse yine düzeltme yoluna gidecek; ancak tutarı artırmak isterse artık önceki bildirimi düzeltemeyecek, yalnızca ilave tutar için yeni bir bildirim yapabilecektir. Diğer bir ifadeyle Tebliğ, azaltıcı işlemlerde düzeltme, artırıcı işlemlerde ise yeni bildirim esasını benimsemiştir.
Varlık barışından yararlananlar hangi oranda vergi ödeyecek?
Varlık barışında temel vergi oranı yüzde 5 olarak belirlenmiştir. Buna göre, yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını bildiren kişilerden, bildirilen varlığın değeri üzerinden hesaplanan vergi banka veya aracı kurum tarafından peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir. Tebliğ ayrıca, bildirim sırasında varlıklara ilişkin herhangi bir belge ibraz edilmesini zorunlu tutmamış; sistemi büyük ölçüde beyana dayalı olarak kurgulamıştır.
Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir. Buna göre bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle değerlendirilmesi hâlinde vergi oranı yüzde 4, iki yıl için yüzde 3, üç yıl için yüzde 2, dört yıl için yüzde 1, beş yıl süreyle değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde ise yüzde 0 olarak uygulanacaktır. Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir.
Buna göre;
- En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,
- En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,
- En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,
- En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,
- En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4
oranında vergi uygulanacak.
İndirimli vergi oranlarından yararlanılabilmesi için, Tebliğ ekindeki EK-2’de yer alan Taahhütnamenin bildirim sırasında banka veya aracı kuruma verilmesi zorunludur. Bu taahhütnameler damga vergisinden istisna tutulmuştur. Ayrıca vergi oranı yüzde 0 olarak uygulansa dahi, bildirime konu varlıkların banka veya aracı kurum tarafından beyanname (Ek-3) ile vergi dairesine bildirilmesi gerekmektedir.
Taahhüt süresi ise bildirimin yapıldığı tarihten değil, varlıkların vadeli hesaba, Devlet iç borçlanma senedine, kira sertifikasına veya girişim sermayesi yatırım fonuna yatırıldığı tarihten itibaren başlamaktadır. Ayrıca, 1 Ocak 2027-31 Temmuz 2027 tarihleri arasında yapılacak bildirimlerde yukarıdaki vergi oranlarının her birine yarım puan ilave edilecektir. Cumhurbaşkanına tanınan uzatma yetkisinin kullanılması hâlinde ise uzatılan sürede yapılacak bildirimlerde ilave yarım puan daha uygulanacak ve böylece toplam artış 1 puana ulaşacaktır.
Dolayısıyla sistem, yalnızca varlıkların Türkiye'ye getirilmesini değil, aynı zamanda uzun vadeli finansal araçlarda değerlendirilmesini de teşvik etmektedir. Taahhüt süresi uzadıkça uygulanacak vergi oranı düşmekte, beş yıllık taahhütte ise %0 vergi oranından yararlanılması mümkün olmaktadır.
Örneğin; yurt dışında bulunan 10 milyon TL tutarındaki dövizini bankaya bildiren ve bu tutarı en az iki yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirmeyi taahhüt eden bir kişi için uygulanacak vergi oranı yüzde 3 olacaktır. Buna göre banka tarafından 300 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir.
Buna karşılık, 25 milyon TL tutarındaki varlığın en az beş yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 0 olacaktır. Bu durumda herhangi bir vergi tahsil edilmeyecek; ancak bildirime konu varlıklar yine de banka veya aracı kurum tarafından EK-3 Beyannamesi ile vergi dairesine bildirilecektir.
Örneğin; Eylül Hanım, yurt dışında bulunan 8 milyon TL tutarındaki varlığını 19 Şubat 2027 tarihinde bankaya bildirmiş ve aynı tarihte bu varlığı en az bir yıl süreyle kira sertifikalarında değerlendireceğine ilişkin EK-2 Taahhütnamesini bankaya vermiştir. Normal şartlarda bu taahhüt için uygulanacak vergi oranı yüzde 4 olmakla birlikte, Tebliğ uyarınca 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılan bildirimlerde vergi oranlarına yarım puan ilave edildiğinden, bu bildirimde uygulanacak vergi oranı yüzde 4,5 olacaktır. Buna göre banka tarafından 360 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilerek vergi dairesine beyan edilip ödenecektir.
Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu?
Evet. Varlık barışından yararlanabilmek için yurt dışında bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların, bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek Türkiye'deki banka veya aracı kurumlarda mevcut ya da bu amaçla açılacak hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Yurt dışından fiziki olarak getirilen para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının da aynı süre içinde banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması zorunludur.
Tebliğ, uygulamada tereddüt yaratabilecek önemli bir hususa da açıklık getirmiştir. Buna göre, Türkiye'deki banka veya aracı kurum hesabının sahibi ile yurt dışından transferi gerçekleştiren kişinin farklı olması, tek başına varlık barışından yararlanılmasına engel teşkil etmeyecektir.
Öte yandan, kapsam dışında kalan bazı varlıkların da dolaylı olarak varlık barışından yararlanması mümkündür. Örneğin, yurt dışında bulunan bir taşınmazın 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak para, döviz veya Tebliğ kapsamındaki diğer varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde düzenlemeden yararlanılabilecektir.
Türkiye'ye getirilen varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması hâlinde banka dekontu veya aracı kurum işlem sonuç formu, varlıkların Türkiye'ye getirildiğinin tevsikinde kullanılabilecektir.
Varlıkların fiziki olarak yurda getirilmesi durumunda ise Gümrük İdaresince düzenlenen belgeler bu hususun ispatında esas alınacaktır. Ayrıca fiziki olarak getirilen varlıkların banka veya aracı kuruma yatırılması sırasında Gümrük İdaresinden alınan belgenin ibraz edilmesi de zorunludur.
Tebliğ, Gümrük İdaresine de bir yükümlülük yüklemektedir. Buna göre Gümrük İdaresi, bu kapsamda yapılan bildirimlere ilişkin bilgileri alındığı ayı takip eden ayın sonuna kadar elektronik ortamda Gelir İdaresi Başkanlığına bildirecektir.
Türkiye'de bulunan varlıklar da bildirilebilecek
Varlık barışı yalnızca yurt dışında bulunan varlıkları kapsamamaktadır. Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları da düzenleme kapsamında bildirilebilecektir.
Buna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, söz konusu varlıklarını 31 Temmuz 2027 tarihine kadar Tebliğ ekindeki EK-1 Formu ile banka veya aracı kurumlara bildirebilecektir. Bu bildirim nedeniyle ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunulmasına gerek bulunmamaktadır.
Düzenleme, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilere de bu imkândan yararlanma hakkı tanımaktadır. Ancak bu kişilerin, Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda bulunmayan varlıklarını bildirim tarihi itibarıyla banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırmaları ve bunu tevsik eden belgeleri ibraz etmeleri zorunludur.
Şahıs şirketleri için
Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklara ilişkin özel bir düzenleme de getirmiştir. Her ne kadar bu yapılar gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmasalar da bunlar adına da bildirim yapılabilecektir. Bu durumda bildirilen varlıklar nedeniyle şahıs şirketi veya adi ortaklık katma değer vergisi yönünden, ortaklar ise gelir veya kurumlar vergisi yönünden Kanunda öngörülen vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmaması imkânından yararlanabilecektir.
Bankalar ne yapacak?
Varlık barışı kapsamında verginin tahsili ve beyanı doğrudan mükellefler tarafından değil, banka ve aracı kurumlar aracılığıyla yerine getirilecektir. Buna göre, banka ve aracı kurumlar kendilerine bildirilen varlıkların değeri üzerinden hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil edecek; bildirimi izleyen ayın 15'inci günü akşamına kadar Tebliğ ekindeki EK-3’te yer alan beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine vergi sorumlusu sıfatıyla beyan edeceklerdir. Tarh edilen vergi de aynı süre içerisinde banka veya aracı kurum tarafından ödenecektir.
Banka ve aracı kurumların sorumluluğu yalnızca verginin tahsil edilmesiyle sınırlı değildir. Bildirime konu edilen varlıklar için yüzde 0 vergi oranı uygulanması hâlinde dahi bu varlıkların EK-3’te yer alan beyanname ile vergi dairesine bildirilmesi zorunludur.
Öte yandan, bildirime konu edilen varlıkların vadeli hesaplarda, Devlet iç borçlanma senetlerinde, kira sertifikalarında veya girişim sermayesi yatırım fonlarında belirli sürelerle değerlendirileceğinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 5 yerine yukarıda açıkladığımız indirimli oranlar üzerinden hesaplanacaktır.
Şirket ortakları ile kanuni temsilcilerin durumu
Tebliğ, şirket ortakları ve kanuni temsilcileri adına görünen bazı varlıkların da varlık barışı kapsamında bildirilmesine imkân tanımaktadır. Buna göre, 4 Haziran 2026 tarihinden önce düzenlenmiş bir vekâlet veya temsil sözleşmesine dayanılarak şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları ya da bunlar adına hareket etmeye yetkili kişiler tarafından yönetilen yurt dışındaki varlıklar şirket adına bildirilebilecektir. Aynı şekilde, şirket adına Türkiye'de bulunmasına rağmen 4 Haziran 2026 tarihi itibarıyla kanuni defter kayıtlarında yer almayan varlıklar da şirket adına bildirim konusu yapılabilecektir.
Tebliğ ayrıca, şirket veya şirket ortaklarına ait olmakla birlikte kanuni temsilcileri, ortakları ya da vekilleri dışındaki kişiler tarafından tasarruf edilen varlıkların da şirket adına bildirilebilmesine imkân vermektedir. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olduğu hâlde bu kişilerin ortağı veya kanuni temsilcisi oldukları yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen varlıklar da ilgili gerçek kişi adına bildirim konusu yapılabilecektir.
Ancak bu imkân mutlak değildir. Tebliğe göre, bildirim dışındaki nedenlerle yapılacak bir vergi incelemesinde söz konusu varlıkların gerçekten şirkete, şirket ortaklarına veya ilgili gerçek kişiye ait olduğunun ispat edilmesi gerekmektedir.
Bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?
Varlık barışında bildirime konu edilen varlıkların değeri, bildirim tarihi esas alınarak belirlenecektir. Tebliğe göre Türk lirası cinsinden para itibari (nominal) değeriyle, altın rayiç bedeliyle, döviz ise bildirim tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden değerlemeye tabi tutulacaktır.
Menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarında ise esas itibarıyla borsa rayici dikkate alınacaktır. Borsa rayicinin bulunmaması hâlinde sırasıyla rayiç bedel, alış bedeli ve bunların da tespit edilememesi durumunda itibari değer esas alınacaktır. Yatırım fonu katılma payları ilgili piyasadaki kapanış fiyatıyla değerlendirilecek, türev araçlarda da benzer değerleme esasları uygulanacaktır.
Tebliğ, bildirimlerin Türk lirası karşılığı üzerinden yapılacağını açıkça düzenlemiştir. Ayrıca borsa rayicine tabi varlıklarda bildirim tarihindeki yurt içi veya yurt dışı borsa fiyatları, döviz cinsinden varlıklarda ise yine bildirim tarihindeki TCMB döviz alış kuru esas alınacaktır.
Önemli bir husus da şudur: Bildirim yapıldıktan sonra hata nedeniyle düzeltme yapılması veya bildirilen tutarın azaltılması gerekirse, varlıkların değeri yeniden belirlenmeyecek; ilk bildirim tarihindeki değerler esas alınacaktır.
Bildirilen varlıklar kanuni defterlere kaydedilecek mi?
Evet. Varlık barışından yararlanıldıktan sonra iş bitmiyor. Tebliğ, bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesini de zorunlu tutuyor. Buna göre, Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler, bildirim konusu yaptıkları varlıkları kanuni defterlerine kaydetmek zorundadır. Şirket adına yapılan bildirimlerde ise söz konusu varlıkların şirketin kanuni defterlerine intikal ettirilmesi gerekmektedir.
Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde bildirilen varlıklar pasifte özel fon hesabında izlenecektir. Bu fon hesabı sermayenin bir unsuru sayılacak; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemeyecek ve sermayeye ilave edilmesi dışında başka bir amaçla kullanılamayacaktır. Buna karşılık işletmenin tasfiye edilmesi veya Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda düzenlenen devir ve bölünme işlemlerinin gerçekleşmesi hâlinde bu tutarlar vergilendirilmeyecektir.
Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler ise bildirime konu ettikleri kıymetleri defterlerinde ayrıca göstermek suretiyle kayıt altına alacaklardır.
Önemli bir diğer düzenleme de işletmeden çekişe ilişkindir. Bildirilen varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeye dâhil edilecek; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçtikten sonra ise vergiye tabi kazanç ve kurumlar bakımından dağıtılabilir kazanç hesabına alınmaksızın işletmeden çekilebilecektir.
Türkiye'de bulunan ve bildirime konu edilen varlıklar ise bildirim tarihindeki Türk lirası karşılıkları üzerinden kanuni defterlere kaydedilecektir. Tebliğe göre bu tutar, söz konusu varlıkların ileride elden çıkarılması hâlinde satış kazancının hesaplanmasında esas alınacaktır.
Varlık süreçte elden çıkarılırsa zarar, gider yazılabilir mi?
Varlık barışı kapsamında bildirilerek kanuni defterlere kaydedilen varlıkların daha sonra elden çıkarılması hâlinde ortaya çıkacak vergisel sonuçlar Tebliğde ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre, bu varlıkların satışından doğan zararlar gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider veya indirim konusu yapılamayacaktır. Buna karşılık, söz konusu varlıkların elde tutulmasından veya elden çıkarılmasından doğan kazanç ve iratlar ise genel vergileme hükümlerine tabi olmaya devam edecektir.
Öte yandan, varlık barışı kapsamında ödenen vergiler bakımından da önemli bir sınırlama getirilmiştir. Tebliğe göre, bu kapsamda ödenen vergilerin hiçbir suretle gider yazılması veya başka bir vergiden mahsup edilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla varlık barışı, bildirilen varlıklar bakımından önemli vergisel avantajlar sağlamakla birlikte, sonradan doğabilecek zararların vergi matrahından indirilebilmesine veya bu kapsamda ödenen vergilerin başka vergilerden mahsup edilmesine imkân tanımamaktadır.
İncelemeye alınacak mıyım?
Varlık barışı düzenlemesinin en önemli güvencelerinden biri, bildirime konu edilen varlıklar nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasıdır. Ancak bu koruma kendiliğinden doğmamaktadır. Tebliğ, bu güvenceden yararlanılabilmesini hem yurt dışında hem de Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından Kanunda öngörülen şartların eksiksiz yerine getirilmesine bağlamıştır.
Yurt dışında bulunan varlıklar bakımından, bildirime konu edilen varlıkların bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye'deki hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Bunun yanında bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve defter tutan mükellefler bakımından bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilerek pasifte özel fon hesabında izlenmesi zorunludur. Açılan fon hesabının da iki yıl boyunca işletmeden çekilmemesi ve sermayeye ilave dışında kullanılmaması gerekmektedir.
Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından da benzer şartlar öngörülmüştür. Defter tutan mükelleflerin bildirilen varlıkları kanuni defterlerine kaydetmeleri ve özel fon hesabında izlemeleri gerekirken, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler bakımından varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırıldığının tevsik edilmesi yeterli kabul edilmiştir. Ayrıca bu varlıklar bakımından da bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi ve varsa taahhüt şartlarına uyulması gerekmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir. Varlık barışı, kamuoyunda zaman zaman düşünüldüğünün aksine, mükelleflerin artık vergi incelemesine alınamayacağı anlamına gelmemektedir. Bildirim dışındaki nedenlerle vergi incelemesi yapılması veya takdir komisyonuna sevk edilmesi her zaman mümkündür. Düzenlemenin sağladığı koruma, yalnızca bildirime konu edilen varlıklara ilişkindir. Bu nedenle inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirilen varlıklardan kaynaklandığının tespit edilmesi ve bildirilen tutarın bu farkı karşılaması hâlinde, gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ayrıca vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.
Örneğin; Batı A.Ş. varlık barışı kapsamında 10 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yürütülen bir vergi incelemesinde 5 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiş; ancak bu farkın varlık barışı kapsamında bildirilen varlıklardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Bildirilen tutar da matrah farkını karşıladığından, şirket hakkında gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ilave vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.
Matrah farkı çıkarsa ne olacak?
Varlık barışı kapsamında yapılan bildirim, tek başına tespit edilen her matrah farkını ortadan kaldırmamaktadır. Tebliğe göre önemli olan, inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ortaya konulmasıdır. Bu nedenle koruma, bildirilen tutar kadar değil, bildirilen varlıklarla bağlantısı tespit edilen matrah farkı kadar uygulanmaktadır.
Buna göre, yapılan vergi incelemesinde bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığı tespit edilirse, bu kısım için gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. Buna karşılık, bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan matrah farkları genel hükümlere göre vergilendirilmeye devam edecektir.
Örneğin; Balcı Ltd. Şti. varlık barışı kapsamında yurt dışında bulunan varlıkları için 50 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yapılan vergi incelemesinde 75 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiştir. Şirket, bu farkın 50 milyon TL'lik kısmının bildirilen varlıklardan kaynaklandığını ileri sürmüş; ancak vergi inceleme elemanı yaptığı değerlendirmede yalnızca 40 milyon TL'nin bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığını, kalan 35 milyon TL'nin ise hatalı amortisman ayrılması, gider ve indirimlerin yanlış uygulanması ile istisna hükümlerinin hatalı kullanılmasından kaynaklandığını tespit etmiştir.
Bu durumda varlık barışının sağladığı koruma yalnızca 40 milyon TL için uygulanacaktır. Başka bir ifadeyle, bu tutar üzerinden gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi tarhiyatı yapılmayacak; bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan 35 milyon TL'lik matrah farkı ise genel hükümler çerçevesinde vergilendirilecektir.
İncelemeye başlanılmasından sonra varlık barışından yararlanacaklar için
Varlık barışı bakımından en önemli hususlardan biri, bildirimin zamanlamasıdır. Tebliğe göre, vergi incelemesine başlandıktan veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapıldıktan sonra varlık barışı kapsamında bildirimde bulunulması, inceleme sonucunda tespit edilen matrah farkları bakımından herhangi bir koruma sağlamamaktadır. Bu durumda bulunan matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olunamayacağı gibi, bildirilen tutarların bu matrah farklarından mahsup edilmesi de mümkün değildir. Buna karşılık, vergi dairesi veya vergi incelemesine yetkili olanların konu hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen henüz vergi incelemesine başlanılmamış veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapılmamış olması hâlinde, diğer şartların da sağlanması kaydıyla varlık barışı hükümlerinden yararlanılabilecektir.
Ancak bildirimin zamanında yapılmış olması tek başına yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde Türkiye'ye getirilmesi, bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve Kanun ile Tebliğde öngörülen diğer yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanılması mümkün olmayacaktır.
Örneğin; Batı A.Ş., yurt dışında bulunan 30 milyon TL tutarındaki varlığı için bu tutarı en az dört yıl süreyle vadeli mevduat hesabında değerlendireceğini taahhüt ederek yüzde 1 oranında vergi uygulanmak suretiyle bildirimde bulunmuştur. Ancak daha sonra yapılan tespitte, şirketin taahhüt ettiği süre dolmadan bu varlıkları vadeli hesaptan çektiği anlaşılmıştır. Bu durumda taahhüt şartı ihlal edilmiş olacağından, şirket varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanamayacaktır.
Kanaatimce Tebliğin en önemli mesajlarından biri de budur. Varlık barışı, yalnızca bildirim yapılmasıyla kazanılan mutlak bir güvence sağlamamaktadır. Düzenlemenin öngördüğü şartlara hem başvuru sırasında hem de sonrasında eksiksiz uyulması, sağlanan vergisel korumanın devamı bakımından zorunludur.
Taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürme süresi
İndirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükellefler bakımından Tebliğ, bildirilen varlıkların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi için de bir süre öngörmüştür. Buna göre, yurt dışında bulunan varlıkların Türkiye'ye transfer edildiği veya banka ya da aracı kuruma yatırıldığı tarihten, Türkiye'de bulunan varlıkların ise bildirim tarihinden itibaren 10 gün içinde, bildirilen tutarların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi gerekmektedir. Dönüşüm işlemlerinde esas alınacak değer ise dönüşüm tarihindeki Tebliğ hükümlerine göre belirlenen değerdir.
Öte yandan, indirimli vergi oranından yararlanılmasını sağlayan taahhüt şartlarına sonradan uyulmaması hâlinde önemli sonuçlar doğmaktadır. Bu durumda banka veya aracı kurum tarafından zamanında alınmayan vergi hesaplanacak, bu vergi gecikme faiziyle birlikte kesinti yoluyla tahsil edilerek vergi dairesine ödenecektir. Ancak Tebliğ, bu durumda vergi ziyaı cezası uygulanmayacağını da açıkça hükme bağlamıştır.
Dolayısıyla indirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükelleflerin yalnızca bildirimi zamanında yapmaları yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi ve taahhüt edilen süre boyunca bu şartlara uygun şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır.
/././
AB’yle ticarette riskler büyük, önlemler minimal -Barçın Yinanç-
Avrupa Komisyonu geçen hafta Ankara’ya çıkarma yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’le yapılan görüşmelerin sonucu ilişkilerde minimal kıpırdanmalar olarak özetlenebilir. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalması muhtemel. Şimşek’in Meclis’e sevk ettiğini söylediği kamu ihale yasasına ilişkin yeni düzenleme durumu kurtarmaya yetmeyebilir.
Avrupa Birliği geride bıraktığımız hafta Türkiye’ye büyük bir çıkarma yaptı!
Uzaktan bakınca, AB’den yoğun ilgi var dedirtecek bir durum.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi/Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Marta Kos ve İçişleri ve Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner Ankara’da Hakan Fidan’la görüştüler.
Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ise Türkiye–AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısı için İstanbul’a geldi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüştü.
Görüşmelerin sonuçlarını özetlemem gerekirse, Türkiye-AB ilişkilerinde milimetrik kıpırdamalar olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalacağını da eklemem gerekir.
Pek çok uzmanın defalarca yazdığı gibi Çin rekabeti ve ABD ile ilişkilerdeki sorunlar nedeniyle Avrupa Birliği de giderek daha fazla korumacı eğilimlere giriyor.
Konuya yabancı kalanlar varsa, Sinan Ülgen’in son yazısına göz atmalarını öneririm.
Avrupa Komisyonu’nun AB içinde üretimi teşvik etmek için hazırladığı, kamuoyunda “Made in Europe/Avrupa malı” olarak bilinen Industrial Accelerator Act -Sanayi Hızlandırıcı Yasa, Türkiye’nin Avrupa ile ticaretini baltalama riski taşıyor.
Ülgen’in yazdığı gibi, yasa taslağındaki teşvik enstrümanlarının bir kısmında Türkiye şartlı olarak yerel içerik ortağı sayılırken, bazılarından ise tamamen dışlanmış durumda.
Yani işine geldiği durumda Türkiye’ye Avrupalı muamelesi yaparken, işine gelmediği durumda “sen Avrupalı değilsin” demeye getiriyor.
AB ile ticarette sorunlar ulusal güvenlik sorunu
Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ile Bakan Şimşek’le yaptığı görüşmenin ertesi günü bir grup basın mensubu bir araya geldik. Açıkçası, Sanayi Hızlandırıcı Yasa konusunda, özellikle iş dünyasının endişelerini giderecek ferahlatıcı açıklamalar duyduk diyemem. “Komisyon olarak bizim yaklaşımımız Made in Europe değil Made With Europe (Avrupa’yla yapıldı)” diyen Letonyalı diplomat yasanın son haline Avrupa başkentlerinin karar vereceğini eklemeyi ihmal etmedi. Yani komisyonun bakışını diğer Avrupalı başkentlerin ne kadar benimseyeceği soru işareti.
Artı, Dombrovskis’in açıklamalarından topun yine Türkiye’nin sahasında olduğunu anlıyoruz.
Örneğin, Türk şirketlerinin AB’nin kamu ihalelerine girebilmesi için Türkiye’nin kendi kamu ihale kanununda değişiklik yapmasını bekliyorlar.
Bunun karşılıklılık ilkesinin bir gereği olduğunu belirten Dombrovskis, Şimşek’in AB’nin beklentisi doğrultusunda yasa taslağını Meclis’e gönderdiğini söylediğini aktardı.
Aslına bakarsanız büyük haber. 2003’te yürürlüğe girdikten sonra 200’den fazla değiştirilip, ihaleleri isme özel hale getiren yasanın en azından bazı sektörlerde Avrupa firmalarının adil biçimde rekabet etmesini sağlayacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme. Ancak istisnaları ortadan kaldırmak üzere meclise sunulan yasa taslağının yasalaşırken birdenbire pek çok istisna barındırır hale getirilmesi durumunda, kozmetik bir değişikliğin AB’yi tatmin etmeyeceğini hatırda tutmak gerekir. İhtimal, bu riske karşı AB Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kamu Alımları Anlaşması’na taraf olmasını istiyor.
Avrupa ile ticaret deyip geçmeyin. İkili ticaret 217 milyar dolarla geçen sene rekor kırdı. Üstelik dengeli bir ticaret söz konusu. Türkiye’nin ihracatının yüzde 43’ü AB pazarına gidiyor.
Sinan Ülgen’in de vurguladığı gibi,Türk ekonomisi özünde Avrupa ekonomik alanı ile entegre ve ülkenin ulusal refahı bu entegrasyonun derinleşmesine bağlı. Ve bu yüzden de sorunun bir ulusal güvenlik konusu olarak görülmesi gerekiyor.
Ankara’da böyle bir kavrayış var mı, emin olamıyorum.
Gümrük Birliği’nin yasal altyapısının yenilenmesi
Şimşek - Dombrovskis görüşmesinden çıkan en somut sonuç, Türkiye'nin Tek Euro Ödeme Alanı'na (SEPA) katılma başvurusunu yapması oldu.
Bu sayede sınır ötesi ödemeler daha hızlı, daha düşük maliyetli ve güvenli hale gelecek.
Ancak böylesine üst düzey bir toplantıdan gümrük birliğinin modernizasyonuna ilişkin bir ilerleme beklenirdi.
Başta Kıbrıs olmak üzere bazı ülkelerin itirazı nedeniyle Avrupa Komisyonu, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi müzakerelerine başlamak için gerekli onayı alamıyor.
Dombrovskis, Gümrük Birliği'nin yasal altyapısının yenilenmesi için teknik görüşmelere başlanacağını söyledi. Israrlı sorulara karşın, bunun tam olarak ne anlama geldiğini pek çözemedik.
Fidan’la yapılan görüşmeden Kıbrıs’ta çözüm sürecine destek
Benim tahminim, Rumları huylandırmamak için Gümrük Birliği modernizasyonu demeden, teknik bir süreç başlatılacak. Ama sonuçta ne yapılırsa yapılsın, dön dolaş yine de üye ülkelerin onayına gitmek durumunda.
Arada, Kıbrıs sorununda bir ilerleme sağlanırsa, belki Rum-Yunan ikilisi ikna olur diye düşünülmüş olabilir. Fidan’ın üçlü heyetle yaptığı görüşme sonunda yayınlanan ortak açıklamada, tarafların Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs meselesine ilişkin çabalarına destek beyan etmeleri, AB tarafını mutlu etmişe benziyor.
Gerek Fidan’la görüşen AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, gerek Dombrovskis Baltık kökenli. Rusya karşısında cepheyi sağlam tutmak için AB’nin Türkiye’ye daha müzahir bir tutum almasını istiyorlar. Ama onların isteğiyle olmuyor.
Bir Avrupalı diplomat, “Türkiye ne istediğini çok iyi biliyor. Masaya net taleplerle oturuyor. Biz tam olarak ne istediğimiz konusunda net değiliz çünkü bu konuda ortaklaşamıyoruz,” dedi.
TÜSİAD binası ve hukukun üstünlüğü
Dombrovskis ile TÜSİAD binasında görüştük. Bu yıl İstanbul’da yapılan ikinci Türkiye – AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısının birincisi geçen sene nisan ayında Brüksel’de yapılmıştı. TÜSİAD’ın o dönemki tepe yöneticileri ekonomiyle ilgili eleştirel açıklamaları nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma üzerine, Şimşek’in talebine rağmen yurt dışı yasakları olduğu için toplantıya gidememişlerdi.
Bu durumu hatırlattığımız Dombrovskis, “Tabii,” dedi, “hukukun üstünlüğünün ne kadar önemli olduğunu Sayın Şimşek’le ele aldık. Özellikle yatırımlar için de önemli,” diyerek muazzam bir açıklamada bulundu!
Türkiye ne istediğini biliyor: “Rusya karşısında bize güvenin, göç konusu da bizde. Demokrasinin D’sini anmayın, gümrük birliğini modernize edin, vizeleri rahatlatın; bu iki konuda adım atmak için bizden adım atmamızı beklemeyin.”
Açıkçası Gümrük Birliği olsun, vize meselesi olsun; her iki konuda da AB’nin somut adımlar atmaması Ankara’da iktidarı telaşa düşürecek gibi durmuyor.
Bu durumda Avrupa bir parmak bal çalıp, durumu idare etmeye devam edecek.
/././
Trump’ın gelişi öncesi Türk-Amerikan ilişkilerine bir bakış -Barçın Yinanç-
Türk-Amerikan ilişkilerinde pek çok iniş çıkış yaşandı. Trump’ın ikinci döneminde ilişkiler yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yetkiliye göre ilişkilerin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil. Trump stratejik bir tercih yaptı.
Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kredi vererek Ankara’ya gelmeye razı olmasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından da önem kazandı. Ankara’da 24 saatten az kalması beklenen Trump, Beştepe’de resmî bir ziyaret çerçevesinde de ağırlanacak. İki lider baş başa görüşürken, dışişleri ve savunma bakanları da bu ikili zirvenin somut çıktıları üzerine son rötuşları yapacaklardır.
(Bu arada Turkey in Depth adlı yayına göre geçen seneki NATO zirvesine gitmeyen ABD Başkanı'nın eşi Melania Trump resmî bir ziyaret de olsa Ankara’ya gelmeyi planlamıyor.)
Trump uluslararası bir zirve vesilesiyle de olsa Ankara’ya 17 yıl aradan sonra gelecek görevdeki ilk ABD Başkanı olacak. En son 2015’te Barack Obama G-20 zirvesi için Antalya’ya gelmişti. Ziyaretlerin arasındaki mesafe ilişkilerin düzeyi için önemli bir gösterge.
2010’lu yılların başında ikili ilişkiler alarm vermeye başlamış, 2016 darbe teşebbüsü sonrası dibe doğru ciddi bir düşüşe girmişti.
Trump’ın birinci dönemi, ilişkileri düzeltmeye yetmedi. Tersine ciddi krizlere, hatta birinci dönemin sonu Türkiye’ye dönük sert yaptırımlara sahne oldu.
Trump’tan sonra gelen Joe Biden ile Ankara daha sağlıklı bir diyalog kurmaya çalışsa da Demokratlar liderliğindeki yönetim, ilişkileri düzeltmeye yanaşmadı.
"Türkiye’de demokrasi daha da geriye gidiyor" diyerek karalar bağladıklarını, bu nedenle Ankara’yla araya mesafe koyduklarını sanmayın. Evet mevcut iktidarın konumlanmasından hoşlanmadılar ve demokratik geriye gidiş Ankara’ya olumsuz bakışı etkiledi. Ama ana faktör umursamazlıkları oldu. Türkiye öncelik değildi ve kendilerini uğraştıracak bir iktidarla herhangi bir alanda çalışmak için enerji harcamak da istemediler. Türkiye karşıtı lobilerin baskısına da daha açık oldukları için 'bırakalım dağınık kalsın' dediler.
Trump 2.0, Suriye’de rejim değişimine denk geldi
Trump’ın ikinci dönemi ise ilişkileri bambaşka bir seviyeye taşıdı. Bu noktada kendi değerlendirmelerimden ziyade Ankara’nın ilişkilere bakışını aktarmak istiyorum.
Ankara’dan üst düzey bir Türk yetkiliye göre, geçmişte pek çok iniş çıkış yaşayan Türk-Amerikan ilişkileri şu anda yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. “İlişkilerin düzeyi en olumlu ve gelecek vaad eden bir aşamada.”
İlişkinin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil.
Aynı yakınlık Trump 1.0 döneminde de vardı; ancak zirvede tutan kimya bürokratik düzeye yansımamıştı.
Basına kapalı bir toplantıda konuşan yetkiliye göre, Washington Çin'i en büyük meydan okuma olarak gördüğü, dikkatini ve enerjisini Asya'ya kaydırmak istediği için geride bıraktığı boşluğun — özellikle Avrupa ve Orta Doğu'da — ne daha derin istikrarsızlıklara yol açmasını ne de hasımları tarafından doldurulmasını istiyor. Bunu yapabilmesi, yani arkasına bakmak zorunda kalmayacağı göreceli bir istikrar için çalışabileceği bölgesel ortaklara ihtiyacı var.
Trump, Türkiye'yi çalışabileceği ülkeler arasında görüyor. Yani meseleye işlevsellik temelinde bakıyor.
"ABD, Türkiye'nin de bölgesinde istikrara ihtiyaç duyduğunun farkında; çünkü bazı diğer aktörlerin aksine Türkiye, aktif ya da donmuş çatışmalardan beslenmiyor. İkincisi, Türkiye'nin aradığı istikrar hegemonik nitelikte değil. Bunu yapacak kadar güçlü değiliz. Kendi düzenimizi dayatmaya çalışmıyoruz; çevremizdeki ülkelerle işleyen bir ilişki istiyoruz. Ekonomi, güçlü savunma sanayisi, büyük bir ordu, bölgeye dair iyi bir siyasi kavrayış ve yumuşak güç gibi, ortaklarımızla iş birliği içinde etrafımızda istikrarlı bir ortam inşa edecek yeteneklere sahibiz," dedi yetkili.
Engeller kaldırılıyor
Türkiye ile daha işlevsel bir stratejik ortaklık aradaki engellerin kaldırılmasını gerektiriyor.
Yetkiliye göre, Suriye'deki rejim değişikliği Trump 2.0 dönemine denk geldi ve ABD’nin YPG’ye verdiği desteği kesmesiyle en zorlu anlaşmazlık konusu hızla Türkiye ile ABD arasındaki en umut verici iş birliği alanına dönüştü.
Ukrayna, Türkiye ile ABD'nin ortaklaştığı başka bir konu. Türkiye bugüne kadar NATO-Batı ittifakında savaşın bir an önce durdurulmasını savunan nadir ülkelerden biri durumundaydı. Trump da hem Avrupa’dan askerî güçlerini çekmek hem de Rusya-Çin yakınlaşmasını frenlemek için savaşın durmasını istiyor. Ukrayna konusunda ortaklaşma da Ankara’nın ABD ile eşgüdüm içinde çalışmasını mümkün kıldı.
Kafkasya'da da çıkarlar örtüşüyor. Ankara, Ermenistan-Azerbaycan barış sürecinde ihtiyaç duyulan ivmeyi kazandıran ABD müdahalesinden memnun.
Pürüzler sürüyor
İki başkentin farklı baktığı konuların başında Gazze ile İran geliyor. Yetkiliye göre Türkiye, ABD'nin "İran meselesiyle başa çıkmak” için seçtiği askerî seçeneği tasvip etmiyor ancak buna karşın iki başkent bu konuda bile yakın çalışmanın bir yolunu buluyor.
Kanımca Trump, Ankara’ya ne kadar havuç verirsem, kendi istediğim noktaya o kadar rahat çekerim diye düşünüyor. Bu nedenle örneğin çok yakın geçmişte meşhur Halkbank davasını da düşürme yoluna gitti.
Şimdilerde ise savunma alanındaki sorunların aşılması için çalışılıyor.
Türk yetkiliye göre Trump 2.0, CAATSA yaptırımları meselesini geride bırakma ve savunma-sanayi iş birliğinin kapsamını genişletme konusunda önceki tüm yönetimlerden daha kararlı.
Ankara'da sırada ne var?
Nitekim Trump'ın, ABD Kongresi'ndeki bazı üyelerin itirazlarına rağmen Türkiye'ye onlarca jet motoru satışını ilerletmeyi planladığı ortaya çıktı.
Türkiye'nin ilk yerli muharip uçağı Kaan'a takılacak motorlarla ilgili bir soruya Trump, "Muhtemelen onları (Türkleri) çok mutlu edecek bir şey yapacağım," dedi.
Türkiye'nin F-35 ortak üretim programına dönme meselesini çözmek S400’ler nedeniyle daha zor; ancak Türk tarafına göre iki taraf, siyasî ve hukukî gereklilikleri karşılayacak yaratıcı bir formül bulmak için her düzeyde yakın çalışıyor.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de geçen hafta Türkiye'nin F-35 savaş uçaklarını alabilmesi için ABD yasalarına uyup uymadığına dair bir incelemenin sürdüğünü doğruladı.
Savaş Bakanı Pete Hegseth'e atıfla, "Pete ve tüm ekip şu anda bunu inceliyor; çünkü Amerikan yasalarına uygunluk için gerçekleştiğini belgelememiz gereken bazı şeyler var," dedi.
Öte yandan, İsrail'in Türkiye'yi ısrarla hedef alması Türk-Amerikan ilişkilerini tepe noktalarında etkilemese de, yetkiliye göre İsrail lobisinin nüfuzu Kongre'nin Ankara'ya yönelik olumsuz bakışının başlıca nedenlerinden biri: "Trump yönetimi bu meselenin Türkiye'den kaynaklanmadığını anlıyor. Bu konunun bu kadar gündeme gelmesinin daha çok İsraillilerin kendi politikalarından kaynaklandığını anlıyorlar."
Ankara’dan bir bakış açısını yansıtmaya çalıştım. Elbette ki resmin tümünü vermiyor. Kanımca 'al ver'in en önemli parçası, ABD’nin YPG’ye desteği (en azından şimdilik) kesmesi karşılığında iktidarın Hamas’ı Trump’ın “barış” planına razı etmesi oldu. Barış planının ne kadar Filistinlilerin hayrına olduğu tartışmalı. Gazze’yi hatırlayan var mı?
Elbette bir başka husus “meşruiyet” meselesi. İktidarın muhalefetin üstüne gitmek için elini olağanüstü rahatlamış gördüğüne kuşku yok. Ancak Washington’da Demokrat bir yönetim olsaydı da zaten iktidar gene gaza basardı. Avrupa’daki yönetimler de üç maymunu oynuyor.
Fark Türkiye’nin demokratik ülkeler kategorisinden çıkmasına sessiz kalmasının üstüne Trump’ın Erdoğan’ı yere göğe koymaması. Açıkçası otokrat liderler dışında seveni olmayan Trump’ın övgüsüne mazhar olmak, AKP’nin kendi oy tabanı için bile tatsız bir durum olabilir.
Öte yandan muhalefetin etkisizleştirilmesine Washington’un sessiz kalınması iktidar için yeterli değil. Arada ilişkilerdeki sorunları da aşmaya çalışıyor. Zira Trump’tan sonra ilişkilerin aynı olumlu düzlemde ilerleyip ilerlemeyeceği belli değil.
Trump sonrası ne olacak?
Aslında iktidar tüm bu olumlu ortama rağmen Trump Amerika’sına, Trump sonrasındaki yönetimlere de tam anlamıyla güvenemeyeceğinin farkında. Tam da bu yüzden, ABD’nin askeri varlığını azaltma yoluna gittiği bir dönemde Avrupa’nın gözüne girmeye çalışıyor. NATO zirvesi göz doldurmak için önemli bir fırsat olacak. Göz boyanırken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun NATO zirvesine denk getirilen savunması da gözlerden uzak tutulacak.
/././
Enflasyon, emekli zamları ve ötesi -Binhan Elif Yılmaz-
Temmuz ayına köprü, otoyol zamları ve sağlıkta katılım payında artışla başlarken, maaşlar arttı diye artacak fiyatlarla daha da sıcak bir yaz bizleri beklerken, geçtiğimiz altı aylık enflasyonu telafi edeceği düşünülen bu maaş zamları hiç tatmin edici olmadı.
Haziran TÜFE beklentilerin oldukça altında ve aylık sadece yüzde 0,99 artarken yıllık artış yüzde 32,11 oldu. ÜFE ise aylık yüzde 1,80 ve yıllık yüzde 28,09’a ulaştı.
Yıllık artışta eğitim (yüzde 46,1) ve konut (%45,1) ön plana çıkarken, özellikle sabit ve dar gelirlinin bütçesinde büyük yer kaplayan barınma (kira, faturalar) ve eğitim harcamaları manşet enflasyonun neredeyse 14 puan üzerinde seyretti. Giyim ve ayakkabı (yüzde 14,2) ise yıllık bazda en düşük artış gösteren grup.
Aylık enflasyonda en belirgin yükseliş alkollü içecekler ve tütün grubunda (yüzde 3,5) iken giyim (-yüzde 0,2) ve ulaştırma (- yüzde 0,05) ise düşük seyriyle manşet enflasyonu aşağı çeken harcama grupları oldu.
Ancak çekirdek enflasyon (B) aylık yüzde 1,66 arttı ve yıllık yüzde 31,18 olarak gerçekleşti. Manşet enflasyonun üzerinde gelen aylık çekirdek artışı, temel fiyat eğilimlerinde katılık ve yukarı yönlü baskının devam ettiğini gösteriyor.
Enflasyonla mücadele amacıyla sıkı para politikası ve ortodoks politikalara adım atalı tam üç yıl oldu. Haziran 2023’te enflasyon oranı yüzde 38,2’yken, politika faizi yüzde 8,5’dan yüzde 15’e yükseltilmişti ve o dönemde enflasyonun 2025’te yüzde 14’e gerilemesi bekleniyordu.
Ancak üç yılda hedef ile gerçek arasındaki makas kapanmadı ve enflasyon sınavı hız kesmeden devam ediyor.
İşte geldiğimiz nokta bugün net bir şekilde ortada: Son bir yılda enflasyon sadece üç puan geriledi. Politika faizi altı aydır yüzde 37 ama altı ay önceki enflasyon oranı bugünkünden yaklaşık iki puan daha düşüktü.
Enflasyonun kendisi de enflasyonla mücadele de geçim şartlarını yıllardır zorlamaya devam ediyor. Haziran enflasyonu da açıklanınca; milyonlarca SGK, Bağ-Kur emeklisi, memur ve memur emeklisinin altı aydır yaşadığı kayıpları telafi etme umuduyla beklediği o kritik gün nihayet geldi.
TÜİK’in açıkladığı yılın ilk altı aylık enflasyonuna göre SGK, Bağ-Kur emekli aylıklarına yüzde 17,76, emekli memur aylıklarına ve memur maaşlarına ise yüzde 13,52 oranında zam kesinleşti. En düşük emekli aylığına yapılacak zam için ay ortasında yasa çıkartılacak. Ücretli çalışanların çoğunluğunun yıl ortası maaş zamları için işte bu yüzde 17,76’lık altı aylık enflasyon oranı referans olacak.
Temmuz ayına köprü, otoyol zamları ve sağlıkta katılım payında artışla başlarken, maaşlar arttı diye artacak fiyatlarla daha da sıcak bir yaz bizleri beklerken, geçtiğimiz altı aylık enflasyonu telafi edeceği düşünülen bu maaş zamları hiç tatmin edici olmadı.
Altı aylık TÜİK enflasyonuna göre açıklanan maaş zamları karşısında akılda ve vicdanda yine tek bir soru var: Milyonlarca emekli ve memurun, yıllardır düşen alım gücü ve açlık sınırı kıskacında nasıl geçineceği.
/././
19 yaşında zihinsel engelli bir genç: İş yerinde cinsel saldırıya uğradım, tehdit edildim, şiddet gördüm ve işten çıkarıldım!-Candan Yıldız-
Kendisi de engelli olan baba: Tehditten dolayı kızım da işten çıktı, engelli aylığı ile yaşıyoruz, evimiz kira.
Yoksulsanız, mağdur edilen çocuğunuz da zihinsel engelliyse adaleti aramak yoğun emek istiyor… K. T. daha 19 yaşında. Sağlık raporuna göre yüzde zihinsel 50 engelli. Her engelli gibi toplum ve devlet tarafından görülmek zorunda. K.Tosun, küresel merkezi Almanya olan bir firmada işe başlıyor engelli kadrosundan. Firmanın adını şimdilik yazmıyorum. Zira davanın tarafı olup olmayacağı daha netleşmedi.
Aynı iş yerinde K.T. ile birlikte karton katlama bölümünde çalışan L.Türkmen, kendisini savunma kapasitesi daha zayıf olan Tosun’a iddiaya göre cinsel saldırı, cinsel istismar, cinsel taciz, tehdit ve kötü muamelede bulunuyor.

Baba B.T’nin oğlunun arkasında durmasıyla konu yargıya taşınıyor. Dava Gebze 5. Ağır Ceza’da görülüyor. 23 Haziran’da görülen son duruşmada K.T özet olarak şunları söylüyor: “L. Türkmen’in kendisiyle sürekli cinsel içerikli konuşmalar yaptığını, iş yerindeki soyunma odasında göğüs ve özel bölgelerine defalarca dokunduğunu, L.Türkmen’in cinsel saldırıda bulunduğunu, ailesini tehdit ettiği için olayı uzun süre kimseye anlatamadığını…”Tanık Z. Akçay da mahkemede şu beyanı veriyor: “Ben çalıştığım işten dolayı tüm birimleri görebiliyorum, çünkü temizlik yaptığımızdan dolayı sürekli geziyoruz. Tarihini net olarak hatırlamamakla birlikte, çay ocağının karşısında karton katlama yeri vardı, katlama yerinin arka tarafında önünde kartonların olduğu bir çalışma alanı vardı, orada kartonlar katlanıyordu. Orada L. Türkmen ve K.T. vardı, normalde orada başka çalışanlar da oluyordu, ama benim gördüğüm olayda sadece ikisi orada idi. Mağdur diz çökmüş halde idi, sanık ayakta idi.
(……) Sonra K. Tosun’un yanına gittim, ağlıyordu, ne olduğunu sorduğumda ağlamaya devam etti, bana bir şey anlatmadı.”Tutuksuz yargılanan, hakkında adli kontrol kararı bulunan sanık L.Türkmen ise iddiaları reddediyor. Savunmasında K.T’nin zihinsel engelli olduğunu iş yerinde öğrendiğini, iş performansını eleştirdiği için K.T.’nin kendisine kin beslediğini ileri sürüyor. K.T.’nin babası ile konuştum. L.Türkmen’nin bir gün oğlunu takip ederek evin yerini öğrendiğini, evi tarif ederek oğlunu “Eğer söylersen evinizi yakarım, kız kardeşini öldürürüm” diyerek tehdit ettiğini ifade etti. Kendisinin de engelli olduğunu, engelli aylığı aldığını, evlerinin kira olduğunu, bu olaydan sonra bir zincir markette çalışan kızının da korkudan işten çıktığını söyledi. Oğlunun işten çıkarıldığını söyleyen baba, sanık L.Türkmen’in emekliliğini istediğini öğrendiklerini belirtti. 19 yaşında engelli bir genç hem işten çıkarılıyor hem de cinsel saldırı davasıyla uğraşıyor.
Konu iş yerinde de şikâyet konusu olmuş. Yazışmalarda L.Türkmen’in “ağır küfürlü ifadeler” kullandığı ve disiplin cezasının uygulandığı belirtiliyor. Ama istismar kanıtı yok deniyor.
Ancak mahkeme tanık beyanları ve diğer delilleri göz önünde bulundurarak suçun niteliğinin değişebileceğine, ‘nitelikli cinsel saldırı’ olabileceğine kanaat getirerek K.T.’yi Adli Tıp Kurumu’na sevk ediyor.
Aile firmadan da şikayetçi. Olayın üstünü kapattığını savunuyor. Zira bir tanığını iddiasına göre fabrika müdürü, soruşturma aşamasında "seni baban kurtaramaz, savcı kurtaramaz" diyor. Dava 1,5 yıldır sürüyor. Sanık ve daha önceden de cezaevi geçmişi olan L. Türkmen duruşmalardan vareste tutuluyor. Mahkeme dosya yoğunluğu, ivedi işlerin olması gerekçesiyle duruşmanın bir sonraki tarihini 15 Ekim’e yani yaklaşık 4 ay sonraya atıyor. Bu arada zihinsel engelli bir çocuk, çocuğu için adalet arayan bir aile korkuyla yaşıyor.
Belgrad’da 21. Dünya Ekonomi Kongresi ve siyaset -Ercan Uygur-
Müşterekliği vurgulayan siyasi yaklaşımlar toplumların daha uyum içinde çalışmasını ve aynı hedefe yönelmesini sağlayabilir. Ancak müşterekliğin tersini ve ayrı-gayrılığı vurgulayan siyasi yaklaşımlar kısa vadede kazanıyor görünseler de uzun vadede topluma ve ekonomiye yarar sağlamazlar. Hatta toplumları çöküntüye götürürler. Şimdi Türkiye siyasetini düşünelim. Hangi siyasi parti veya partiler sürekli ayrı-gayrılığı vurguluyor ve hatta düşmanlığı körüklüyor?
Uluslararası Ekonomi Birliği'nin (IEA: International Economic Association) 21. Dünya Ekonomi Kongresi 22-26 Haziran tarihleri arasında Belgrad’da yapıldı. Üç yılda bir gerçekleşen bu kongrelere büyük çoğunlukla akademik iktisatçılar katılıyor.
Bu yazıda bir amacım Belgrad’ı ve Sırbistan’ı sosyal ve siyasi yönü ile anlatmak. Türkiye ile benzerlikleri var. Yer kaldığı ölçüde bir diğer amacım dünya kongresinde yapılan bazı iktisat tartışmalarını ele almak.
Önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a gidişte, oraya varışta ve dönüşteki bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Belgrad’a İstanbul’dan 21 Haziran’da THY ile uçtum. Uçak alçalırken Belgrad’ı yukarıdan görme fırsatım oldu.
Belgrad ve Sırbistan gözlemleri
Tuna ve Sava nehirleri Belgrad’ı boydan boya geçiyorlar ve Sava bir süre sonra Tuna’ya katılıyor. Bu nehirlerin üzerinde onlarca irili ufaklı ada var. Belgrad bu nehirlerle bir su cenneti gibi görünüyor.
21 Haziran öğleden sonra Belgrad Nikola Tesla Havalimanı'nda davetliler olarak karşılandık. Sonra bir taksi ile kongre oteline götürüldük.
Takside IMF çalışanı ve öğretim üyesi olan Arjantinli bir meslektaş, Asya Kalkınma Bankasında bir bölümün başkanı ve yine akademisyen olan Endonezyalı bir meslektaş, ben ve taksi şoförü olmak üzere dört kişiyiz.
Ben kendimi tanıtıyorum. Arjantinli meslektaşımız hemen futbol ile sohbeti başlatıyor. FIFA Dünya Kupası maçlarını yorumluyor. O tarihte Türkiye hem Avustralya’ya hem Paraguay’a yenilmişti ve ABD maçını kazansa bile kupadan elenecekti.
Arjantinli arkadaşımıza göre Türk futbolcular iki maçta da yeterli kazanma hırsı ile oynamadılar, fizik olarak da güçlü değildiler. Kısacası Türkiye kupadan elenmeyi haketmişti. Taksi şoförümüz de düzgün İngilizcesi ile yorumlara katkı yapıyordu.
Endonezyalı meslektaşımız futbol konuşmalarına katılmadı. Endonezya’da futbol konusunda birkaç cümle ile yetindi. Taksi şoförümüz Türk olduğumu anlayınca bana dönüp “sarma” sever misin dedi. Türkçe sarma kelimesini duyunca biraz şaşırdım.
Evet dedim. Sonra döner, börek, patlıcan, kebap, köfte, baklava gibi yiyeceklerden de söz etti. En çok sarma severmiş. Öğrendim ki, bütün bu yiyecekler Türkçe olarak ama biraz farklı bir telaffuz ile Sırpça’da da vardı.
Şoförümüzün, babası Avusturya’da çalışırken, Türk arkadaşları olmuştu. Türk yemeklerini orada sevmişti ve bunlar zaten Sırbistan’da da seviliyordu. Bunların Türk yemekleri olduğunu da biliyordu.
Otele vardık. Kongreye kayıt, otele giriş yapmak üzere resepsiyona gittim. İngilizce konuşmaya başlamıştım ki karşımdaki görevli Türkçe “Hoş geldiniz” dedi.
Bu olaya da şaşırdım, doğrusu hoşuma da gitti ve hemen yakasındaki isimliğe baktım. Milica yazıyordu ve Türk değildi. Bu arada benim için kayıt açarken Türkçe konuşuyordu. Diğer görevliler bize bakıyordu. Türkçeyi nasıl öğrendiğini sordum.
Başlangıçta Türk dizilerinden öğrenmiş, sonra Türkçe kursuna da gitmiş. Belki ileride Türkiye’de turizm sektöründe çalışmayı düşünecekmiş. Çünkü son yıllarda Türkiye’ye birçok Sırp turist gidiyormuş. Sırbistan artık bana yabancı bir ülke değil gibi geldi.
Beni dönüşte otelden havalimanına götüren taksinin şoförü ile de koyu bir sohbetimiz oldu. Türkçe bilmiyordu, ama güzel İngilizce konuşuyordu. Birkaç kez Türkiye’ye Antalya ve Fethiye’ye tatile gitmişti. Kendisine merak ettiğim bir konuyu sordum.
Sırbistan’da otokrasi ve demokrasi hareketi
Biz kongrede iken, özellikle son gün, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in istifa edeceği söylentileri vardı. Yıprandığı söyleniyordu. Neden yıpranmıştı, neden istifa edecekti?
Şoför anlattı ve ben de araştırdım. Sırp halkı, öğrenciler ve işçiler öncülüğünde hükümete karşı son 20 aydır protesto gösterileri düzenliyor, onbinlerle, giderek yüzbinlerle yürüyorlar. 6.7 milyon nüfusu olan bir ülke için bunlar büyük gösterilerdi.
Gösteriler 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki bir tren istasyonunun girişindeki beton çatının çökmesi sonrasında başladı. Hükümet önce inkâr etse de beton çatı daha yeni yapılmıştı. Bu çökme ile 14 kişi öldü. Sonra yaralılardan ikisi daha öldü.
İncelemede anlaşıldı ki eksik ve hatalı malzemeler kullanılmıştı. Gösteriler önce Novi Sad’da oldu, sonra Belgrad’a ve diğer şehirlere sıçradı. Göstericiler başta Bayındırlık / İnşaat bakanının ve diğer sorumluların yakalanmasını ve cezalandırılmasını istediler. Hükümet soruşturma yaparız dedi, ama bu süreç çok yavaş ilerledi.
Hatta konunun üstü örtülüyor izlenimi doğdu. Gösteriler artık Cumhurbaşkanı Vucic’e ve iktidardaki Sırp İlerici Partisine (SNS) ve yolsuzluğa karşı da yapılıyordu. Yaklaşık bir ay sonra Bayındırlık / İnşaat bakanı istifa etti. Ama “ben sorumlu değilim ki” dedi.
Bunları dinleyince ve okuyunca Türkiye’deki tren kazalarını, ölen onlarca insanımızı hatırladım. Sözde soruşturma yapıldı, ama her defasında birkaç alt düzey görevli dışında sorumlu yoktu. Soruşturmalar bakanlar, genel müdürlere hiç ulaşmadı.
Sırbistan’da öğrencilerin gösterilerine ve boykotlarına öğretim üyeleri ve eğitim sektöründeki işçiler de katıldı. Çünkü iktidar ölenlerin saygı duruşlarında bile polis gücünü acımasız kullanıyordu. Sonra tarım kesimindeki küçük üreticiler de gösterilerde yer aldı ve yollarda barikatlar kurdular. Artık erken seçim de isteniyordu.
2025 Ocak sonunda başbakan da istifa etti. Ancak iktidardaki SNS partisi içindeki yerini koruyordu. Bu gelişmeler sonrası SNS içindeki bazı militan gruplar da karşı gösterilere başladı. Öğrenci gösterilerine saldırılar oldu. Artan sayıda tutuklanan ve yaralanan göstericiler oldu.
Gösteriler daha da büyüdü, yüzbinler yürüdü. En son büyük gösteri ve yürüyüş 23 Mayıs 2026’da Balgrad’da oldu ve yaklaşık 140 bin kişi katıldı. İşin ilginç tarafı yürüyüşler ve gösteriler öğrenciler tarafından örgütleniyordu. Muhalif siyasi partiler çok sayıda, çok parçalı, çok küçükler. Ayrıca olayların büyümesinden korkuyorlar.
Bunu gören Cumhurbaşkanı Vucic tam bir otokrat olarak davranıyor, demokrasi artık yok. Gösterileri dış kaynaklı bir “renkli devrim girişimi” olarak niteliyor. Göstericileri tehdit ediyor. Bu arada özellikle Hırvatistan’ın olayları kışkırttığını ileri sürüyor. Hırvat kökenli bazı öğrenciler gözaltına alınıyor.
Bir erken veya zamanında seçim olursa, öğrenci liderlerinin ve topluluklarının bağımsız adaylar belirleyeceği konuşuluyor. Öğrenciler “Sırbistan’ın geleceği biziz, demokrasiyi ve özgürlüğü geri getireceğiz” diyorlar.
Diğer bir görüş, öğrenci topluluklarının bir parti içinde yer alabileceği ve alması gerektiği görüşüdür.
Cumhurbaşkanı Vucic için söylentiler doğru çıktı ve geçen hafta sonunda istifa edeceğini açıkladı. Ancak kendisinin siyasetten uzaklaşacağına kimse inanmıyor. Yetkileri daha geniş olan cumhurbaşkanlığını bırakıp başbakan olarak siyasete devam eder kanısı yaygın.
Otokratlar için genel eğilim bu; istisnası yok gibi, koltuğa yapışıp kalıyorlar. İşte Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan örneği önümüzde. Ne pahasına olursa olsun koltukta kalmak istiyor. Halbuki ülke siyasetinin ve ekonomisinin yenilenmeye ve yeniliklere çok ihtiyacı var.
Dünya Ekonomi Kongresi'nin ana teması ve bir sunum
Dünya Ekonomi Kongresi'nin 22 Haziran’daki açılışında Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic de konuştu. Uluslararası iş birliğini vurguladı, Sırbistan’ın buna açık ve çok uygun olduğunu söyledi. Sesi cılız ve etkisizdi. Belli ki morali iyi değildi.
Belki aklı birkaç gün sonra yapacağı istifa açıklamasına takılmıştı. Belki de kongrenin ana temasındaki otokrasi kelimesinden hoşnut olmamıştı. Çünkü kendisine yaygın olarak otokrat diyorlardı.
Kongrenin ana teması “Karşıt Dünya Görüşleri: Küreselleşme / Milliyetçilik; Çok Taraflılık / İki Taraflılık; Demokrasi / Otokrasi” idi.
Bu konular kongrede sunulan birçok çalışmada vardı. İlk gün, davetli konuşmacılardan iki Nobel Ödülü sahibi iktisatçıyı dinledim. Birisi Fransa Toulouse Üniversitesi’nden Jean Tirole, diğeri ABD MIT’den Esther Duflo. Prof. Tirole iki sunum yaptı.
Birincisi, Müştereklik Mühendisliği (Engineering Commonality) başlığını taşıyordu. Tirol bu sunumuna 19. Yüzyıl Fransız dinler tarihçisi ve filozofu Joseph Ernest Renan’ın 1882’de yaptığı bir konuşmadan bir alıntıyla başladı.
“Bir ulusun özünde, temelinde tüm bireylerin birçok müşterek unsuru vardır, ama ek olarak bunlar ayırıcı birçok unsuru da unutmuşlardır.” Tirole de bu noktadan başlıyor: sağlıklı işleyen toplumlar ve kurumlar üyelerinin birleştirici özelliklerini vurgularlar ama bölücü özellikleri belirtmekten kaçınırlar.
Birleştirici özellikler müşterekliği getirir ve müştereklik de işbirliğinin önünü açar. İşbirliği için karşılıklı güven vardır ve bu güven toplumların ve kurumların işleyişini sağlayan motor yağı gibidir. Bu şekilde toplumlar uyum içinde çalışabilir.
Toplumların böyle çalışabilmesinin üç yolu vardır:
1) Bir projede aynı amacı paylaşmak. Bu şekilde uzun vadeli çıkarlar da uyumlu olacaktır. Böylece özel bilgiler de paylaşılır ve fakat bu bilgiler karşı tarafa veya rakibe verilmez. Kişiler birbirine güvenirse, ortak kültür ve inançlar varsa eşgüdüm de sağlanır.
2) Ortak özellikleri ve ortak kökleri vurgulamak. Örneğin bir ulusal marş veya müzik bu konuda yardımcı olur. Olumsuz bir örnek olarak şunu söyleyebiliriz; sürekli farklı etnik grupların vurgulandığı bir toplumda kamu yatırımlarını yapmak bile daha zordur.
3).Sonradan keşfedilmiş müştereklik de önemlidir. Örneğin daha önce bilinmeyen ama aynı takımın taraftarı olmak kişiler arasında müştereklik getirir. Aynı siyasi partiye sempati duymak da müştereklik getirir.
Sonuç olarak müşterekliği vurgulayan siyasi yaklaşımlar toplumların daha uyum içinde çalışmasını ve aynı hedefe yönelmesini sağlayabilir.
Ancak müşterekliğin tersini ve ayrı-gayrılığı vurgulayan siyasi yaklaşımlar kısa vadede kazanıyor görünseler de uzun vadede topluma ve ekonomiye yarar sağlamazlar. Hatta toplumları çöküntüye götürürler. Tirole bu özetlediklerimi bir matematiksel model içinde açıklamaya çalışıyor.
Şimdi Türkiye siyasetini düşünelim. Hangi siyasi parti veya partiler sürekli ayrı-gayrılığı vurguluyor ve hatta düşmanlığı körüklüyor? Bu sorunun yanıtı çok zor değildir. Yazmaya bile gerek yoktur.
Başka sunumlara ve Türkiye’ye yansımalarına da daha sonra değineceğim.
/././
En çok altın alan ve satan ülkeler belli oldu: Türkiye beş ayda 81 ton altın sattı
Dünya Altın Konseyi'nin yayımladığı son verilere göre merkez bankaları, Mayıs ayında altın alımlarını yeniden hızlandırdı. Küresel resmi altın rezervleri net 41 ton artarken, en büyük alımı Polonya gerçekleştirdi. Türkiye ise Mayıs ayında 3 ton, yılın ilk beş ayında ise toplam 81 ton altın satışı yaptı.
Küresel ekonomide belirsizliklerin devam ettiği dönemde merkez bankaları altın rezervlerini artırmayı sürdürüyor. Dünya Altın Konseyi'nin yayımladığı Mayıs 2026 verilerine göre, resmi altın rezervleri bir ayda net 41 ton yükseldi. Böylece Şubat ayının ardından yılın en güçlü ikinci aylık alımı kaydedildi. Rapora göre alımlar yine ağırlıklı olarak aynı ülkelerde yoğunlaştı.
Polonya ve Çin alımların başını çekti
Mayıs ayında en fazla altın satın alan ülke 18 ton ile Polonya oldu. Polonya'yı 10 ton ile Çin, 9 ton ile Özbekistan ve 7 ton ile Kazakistanizledi. Singapur da Eylül 2025'ten bu yana ilk kez net alıcı konumuna geçerek rezervlerine 4 ton altın ekledi.
Türkiye ve Rusya satış yapan ülkeler arasında yer aldı
Rapora göre Mayıs ayında net altın satışı yapan ülkeler arasında Türkiyeve Rusya öne çıktı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Mayıs ayında 3 ton altın satarken, yılbaşından bu yana toplam satış miktarı 81 tona ulaştı. Rusya ise Mayıs ayında 6 ton, yıl genelinde ise 34 ton altın sattı.
Polonya yılın açık ara lideri oldu
Yılın ilk beş ayında en fazla altın biriktiren ülke 64 ton ile Polonya oldu. Özbekistan 33 ton, Çin 25 ton, Kazakistan ise 20 ton net alımla sıralamada yer aldı. Polonya'nın toplam altın rezervi 614 tona yükselirken, ülkenin hedefi 700 tonluk rezerv seviyesine ulaşmak olarak gösterildi.
Çin altın alımlarını kesintisiz sürdürüyor
Çin Merkez Bankası'nın Mayıs ayında gerçekleştirdiği 10 tonluk alım, Aralık 2024'ten bu yana en yüksek aylık artış olarak kaydedildi. Ayrıca bu alım, Çin'in üst üste 20. ay net altın alımı yaptığı anlamına geliyor. Çin'in resmi altın rezervi yaklaşık 2 bin 331 tona yükselirken, altının toplam rezervler içindeki payı yüzde 9 seviyesine ulaştı.
Merkez bankalarının altına ilgisi sürüyor
Dünya Altın Konseyi'nin 2026 Merkez Bankaları Altın Rezervleri Araştırması'na göre, merkez bankalarının yüzde 89'u önümüzdeki 12 ay içinde küresel altın rezervlerinin artmasını bekliyor. Ayrıca katılımcıların yüzde 45'i, kendi kurumlarının altın rezervlerini artırmayı planladığını belirtti. Bu oran, araştırma tarihindeki en yüksek seviyeye işaret ediyor.
***
MEB’den LGS yönetmeliğinde değişiklik: Anadolu liselerine yeni kriterler
Milli Eğitim Bakanlığı, Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamında merkezi sınav puanıyla öğrenci alacak liselerin belirlenmesine ilişkin yönetmeliği değiştirdi. Resmi Gazete’de yayımlanan yeni düzenlemeye göre merkezi sınavla öğrenci almak isteyen Anadolu liseleri artık akademik başarı, yürütülen projeler, sosyal ve kültürel faaliyetler, ulusal ve uluslararası yarışmalardaki başarılar gibi birçok ölçüte göre değerlendirilecek.
Nefes Gazetesi'nde yer alan habere göre, Anadolu liseleri için başvuru, il değerlendirme komisyonu, il teklif komisyonu, Bakanlık komisyonunun görüşü alınacak ve son kararı Bakan verecek. Ancak aynı uygulama fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, meslek liseleri, imam hatip liseleri için geçerli olmayacak. Bu okullarda ilgili genel müdürlüğün teklifi ve Bakan onayı yeterli olacak.
Anadolu liseleri için çok aşamalı bir değerlendirme süreci oluşturulurken, meslek liseleri ve Anadolu İmam Hatip Liseleri’nin sınavla öğrenci alacak merkezi sisteme geçmesi daha kısa bir sürece bağlandı.
Türkiye’de özel ortaöğretim kurumlarının büyük bölümünü özel Anadolu liselerinin oluşturduğu belirtiliyor. Buna karşılık özel meslek liseleri ve özel Anadolu İmam Hatip Liseleri’nin sayısı oldukça az. Fen liselerinin sayısı ve kontenjanı zaten sınırlı olduğu için yeni uygulamanın Anadolu liselerini olumsuz etkileyebileceği belirtiliyor.
***
Trump'tan ABD'nin 250. kuruluş yıl dönümü konuşması: Ülkemizde yeni bir komünist tehdit yükseliyor; ya Marx'a sadıksınız ya da Amerika'ya!-Buse Söğütlü-
ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin 250. kuruluş yıl dönümü hafta sonunu, ülkedeki "komünist tehdit" olarak nitelendirdiği kesimlere yönelik sıra dışı ve partizan bir saldırıyla başlattı. Trump, bu kesimin destekçilerini "4 Temmuz 1776'nın düşmanı" olarak nitelendirdi.
Trump, cuma gecesi Güney Dakota'daki Rushmore Dağı'nda yaklaşık yarım saat süren bir konuşma yaptı. Bu etkinlik, ABD'nin Britanya'dan bağımsızlığını ilan etmesinin 250. yıl dönümü kapsamında düzenlenen kutlama turunun son durağı oldu.
"Ülkemize kimliğini geri vereceğiz"
Başkan, "Amerikan istisnacılığının yalnızca Anayasa'dan değil, aynı zamanda ülkenin kendine özgü kültürü ve kimliğinden kaynaklandığını" savundu. Son dönemde "Amerikan ruhunu söküp almaya" ve "tarihten yabancılaştırmaya" yönelik girişimleri kınayan Trump, çoğunluğu beyazlardan oluşan kalabalığa, "Ülkemize kimliğini geri vereceğiz" dedi.
Trump daha sonra, siyasi çekişmelerin üzerinde durmayı, partileri birleştirmeyi ve toplumun her kesimine hitap etmeyi amaçlayan geleneksel devlet başkanı konuşması görüntüsünü tamamen bir kenara bıraktı. "USA! USA!" sloganlarıyla karşılanan Trump'ın konuşması kısa süreliğine F-16 savaş uçaklarının geçişiyle kesildi.
ABD Başkanı Trump, kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimlerine dört ay kala son dönemde sık sık dile getirdiği bir temaya geri dönerek İlerici Demokratları "Amerika için varoluşsal bir tehdit oluşturan komünistler" nitelendirdi.
Geçen hafta New York'ta, aralarında üç demokratik sosyalistin de bulunduğu dört ilerici aday Demokrat Parti ön seçimlerini kazanmıştı. Colorado'da da ilerici adaylar ön seçimlerden galip çıkmıştı. Ayrıca Kentucky, New Jersey, Ohio, Pensilvanya ve Teksas'ta da ilerici adaylar önemli seçim başarıları elde etmişti.
"Ülkemizde yeni bir komünist tehdit yükseliyor"
Trump, komünizm karşıtı söylemini, seçim kampanyasının temel unsurlarından biri olan göçmen karşıtı söylemle de birleştirdi.
"Muhteşem yıl dönümüne yaklaşırken Amerikan kimliğimizin yeniden saldırı altında olduğunu görüyoruz" diyen Trump, şöyle devam etti:
"Soğuk Savaş'ta komünizm tehdidini yenmemizin üzerinden bir nesil geçti. Şimdi ise ülkemizde yeniden bir komünist tehdit yükseliyor. Buna, yaşam tarzımıza ve büyük başarımıza tamamen aykırı fikirleri benimseyen yeni gelenler de dahil."
"Komünizm ölüm, zorbalık ve kötülüğün peşinden gitmektir"
Trump, komünizmi Amerikan özgürlüğüne yönelik, hem iki dünya savaşından hem de 11 Eylül 2001 terör saldırılarından daha büyük bir tehdit olarak nitelendirdi.
"Komünizm Anayasa'nın düşmanıdır" diyen Trump, "Her şeyden önce 4 Temmuz 1776'nın düşmanıdır... Komünizm; yaşamın, özgürlüğün ve mutluluğu arama hakkının tam tersidir. O; ölüm, zorbalık ve kötülüğün peşinden gitmektir" ifadelerini kullandı.
"Karl Marx'a sadık olabilirsiniz ya da Amerika'ya sadık olabilirsiniz"
Trump, komünistlerin "Tanrı'yı ya da dini sevmediğini; hukuka, adalete, ilkelere, geleneklere ve Tanrı'nın verdiği haklara saygı duymadığını" savunarak "Karl Marx'a sadık olabilirsiniz ya da Amerika'ya sadık olabilirsiniz. Komünist olabilirsiniz ya da vatansever olabilirsiniz. İkisi birden olamazsınız" dedi.
ABD Başkanı, "Mirasımız hakkında Marksist yalanlar yayanlara, çocuklarımıza çalıntı topraklarda yaşadığımızı ya da kahramanlarımızın zalim olduğunu söyleyenlere gelince; onlar geçmişimize iftira atmaktan çok daha kötüsünü yapıyor" diyen Trump, "Onlar geleceğimize saldırıyorlar. Buna izin vermeyeceğiz" dedi.
Tarihsel olarak düşük seviyelere yakın seyreden onay oranlarına sahip Trump'ın, cumartesi günü ise Washington'daki National Mall'da büyük havai fişek gösterisi öncesinde kalabalığa hitap etmesi planlanıyor. Ancak ülke genelindeki Bağımsızlık Günü kutlamaları, etkisini sürdüren aşırı sıcak hava dalgası nedeniyle aksıyor.
***
T-24










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder