T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-


NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis- 

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi. Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı. “ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Bu yıl Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinin adına NATO 3.0 konuldu. Yani NATO’nun yeni bir evreye geçtiğini belirten bir dönemin başlatıldığının “kod” numarası olmuş.

Ama gerçekten böyle mi?

Yaklaşık 30 yıldan bu yana düzenlenen hemen hemen bütün NATO zirvelerine katılan bir gazeteci olarak, bu yıl Ankara’daki zirveyi “olay yerinde” izlemediğim halde, yapılan açıklamalardan zirvenin tek galibi olarak ABD Başkanı Donald Trump olduğu kanaatine vardım.

Trump sanki misafirliğe geldiği Ankara’da değil de Washinton’daki Beyaz Saray’ındaki rahatlığı ile adeta NATO’nun patronu gibi konuştu, NATO’nun bazı üyelerini azarladı. 

Hiç yeri yokken, adeta bir ilkokul öğretmeninin okula yeni başlamış öğrencilerine ders verir gibi “komünizmin ne kadar kötü bir şey olduğunu” tekrarladı durdu.

Aynı söylemlerinde tüm üyelere silah satın almalarını, silah üretmelerini; “hatta üretmeseniz de biz size satarız” demekle temsil ettiği kapitalizmin ne denli vahşi boyutlara ulaştığını göstermekten geri kalmadı.

Zaten kendisi de ifşa etti, ikide bir ABD’nin 19 trilyon 200 milyar dolar kazandığını söylerken geri kalan NATO üyelerini adeta “kıskandırmak” istedi.

NATO’nun Ankara bildirgesinde, “NATO’nun Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık askeri ekipmanın satılacağı; hatta gelecek yıl da aynı meblağın Ukrayna’ya verileceğine” atıfta bulunuldu.

Başta ABD olmak üzere ve “8 savaşı sona erdirdiği” (?) iddiasıyla sürekli hayıflanan Donald Trump ve NATO ülkeleri, Ukrayna’daki savaş alevini söndürmeye uğraşmak yerine, Ukrayna’ya daha fazla silah, mühimmat, füze vs. vermek için “görüş birliği” sağlamakla -Trump’ın da acıklı bir sesle dile getirdiği gibi- on binlerce genç insanın hayatını kaybettiği Rusya- Ukrayna savaşına körükle gidercesine ortak bir tavır aldılar.

Trump geçmişteki açıklamalarında da Avrupa ülkelerine Ukrayna’ya silah satmalarına yeşil ışık yakmış, “yeter ki silahları benden satın alın” demişti. Yani işin ucunda yine para kazanması vardı.

Mark Rutte

NATO genel sekreteri Mark Rutte de bunu kanıtlayan açıklamalarda bulundu.

Ankara’da “NATO ülkelerinin NATO’ya daha fazla bütçe (ilk aşamada yüzde 3.5 ve gelecek yıl yüzde 5) ayırmalarını” öngören Trump’ın dayatmalarının sonuç verdiğini söyledi.  

Rutte, bütçe harcamalarının silahlanma yerine kendi halklarını ferahlatmasına ayrılmasını isteyen ancak Trump tarafından adeta “isyankarlıkla” suçlanan bazı Avrupa ülkelerinin “Trump sayesinde hizaya getirildiğini” büyük bir entuziazm ile müjdeler gibi konuştu.!  Müjdeler gibi konuştu çünkü Avrupa ülkelerinin de kabul ettiği bu anlaşmaya göre Avrupa ülkeleri kendi bütçelerinden silahlanmalar için toplam 1 trilyon, 800 milyar Dolar para ayırmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

Trump, savaşları kendi ifadesiyle “sonlandırma” yerine, süregelen çatışmalar sayesinde petrol fiyatlarının iniş çıkışlarıyla dünya ülkelerini alt üst etmesini “merak etmeyin düzelir” demekte; ABD’nin zaten savaş bölgelerinden “aramızda koca bir okyanus var” ifadesiyle uzakta bulunduğunu hatırlatmakta, kaldı ki ABD’nin petrole ihtiyacı olmadığını, Venezuela’dan da kapılan petrolle birlikte “ABD’nin hiçbir sorun yaşamadığını” da söylemekle NATO ülkelerinin kendisine “gıpta” ile bakmasını bekledi.

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi.

Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi.

Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı.

“ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Biraz da Yunanistan

Trump’ın NATO ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırması yolundaki “talimatlarından” en çok Yunanistan sevindi denilebilir.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in büyük bir gururla “biz zaten bütçemizin yüzde 3,5 ayırıyorduk, yüzde 5’i mutlaka tutturacağız” şeklindeki açıklaması bunu gösterdi.

Yunanistan ekonomik krizden dolayı 10 yıldan bu yana silahlanmalar için para harcayamıyordu.

Ancak Ekonomi düzlüğe çıkar çıkmaz ve Yunan silahlı kuvvetlerinin “savunmadaki açıklarını kapatmak” gerekçesiyle 28 milyar dolar harcanacağını açıklayan Miçotakisbiliyorum bu büyük bir meblağ, ama güvenliğimiz için caydırıcı olmamız lazım” diyerek, hayat pahalılığından şikayetçi olan Yunan halkını teskin etmeye çalışıyor.

Recep Tayyip Erdoğan ve Trump

Yunan basını ise Ankara zirvesinde Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın Türk-Yunan ilişkileri için yaptığı açıklamasını “ılımlı ve uzlaşıcı” karşıladı.

Miçotakis ise F35’lerin Türkiye’ye verilmesiyle ilgili yaptığı açıklamasının Erdoğan tarafından “belki de yanlış anlaşıldığını” ima eden yorumlara da yer verildi.

Miçotakis’in “hangi müttefikin hangi silahı kimden alacağını; ya da ABD’nin kime ne silah satacağını sorgulamak benim işim değil” demesine rağmen F-35 konusunu “casus belli” ile bağdaştırırken “bu konuyu da iki komşu ülke olarak iyi niyetle görüşüp çözebiliriz” demişti.

Miçotakis’in “sahte kabadayı” yürüyüşü ile sosyal medyada çıkan komik görüntülere Yunan basınında da yer verildi. Ancak Miçotakis yalnız Ankara’da değil, Yunanistan’da da aynı stilde yürüyüşü ile dikkati çeken bir lider.

Türkiye’nin F-35’leri alıp almayacağı konusu Yunan basınında da geniş ayrıldı. 

Kimi yorumcular “Türkiye F35’leri alırsa Ege’deki Yunanistan’ın havadaki üstünlüğü eşitlenir” derken; kimisi de Trump’ın Ankara’ya önemli bir hediye ile gelmesi beklenirken Ankara’da yaptığı ve biri biriyle çelişen açıklamalarına anlam verilemediğine dikkat çekti.

Trump’ın Erdoğan karşısında “F-35’leri vereceğiz” dedikten sonra zirvenin kapanışında “F35’ler için bir karar vermemiz lazım” diyerek uçağına binip gitmesinde “belki de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ‘parmağı’ olabileceği” şeklindeki yorumlara yol açtı.

Ama yine de Türkiye ile ABD arasında gerek S-400 lerin ne olacağı; gerekse F-35’lerin verilmesi ile ilgili müzakerelerin Türkiye için ümit verici olduğuna dikkat çekiliyor.

/././

Varlık barışı nedeniyle özel fon hesabına kaydedilen tutarlar ortaklara dağıtıldığında vergilendirilecek mi?-Erdoğan Sağlam- 

Son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz. ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

Değerli okurlar, varlık barışı ile ilgili yazılarıma devam ediyorum.

Bugün bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin Varlık Barışı kapsamında bildirimde bulundukları varlıklar için yasal defterlerine kaydettikleri özel fon hesabını ortaklarına dağıtmaları konusunu ele alacağım.

Yasal düzenlemeye göre, bildirilen varlıklar Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler tarafından bildirim tarihi itibarıyla kanuni defterlere kaydedilir.

Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, bu kapsamda yasal defterlerine kaydettikleri varlıklar için pasifte özel fon hesabı açarlar. Bu fon hesabı bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz, işletmenin tasfiye edilmesi halinde ise vergilendirilmez (7852 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 19 uncu maddenin 4 üncü fıkrası).

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler, söz konusu varlıkları defterlerinde ayrıca gösterirler.

Bu varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaz ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebilir.

Bu yasal düzenleme (7582 sayılı Kanun), bir önceki varlık barışına ilişkin düzenleme (7417 sayılı Kanun) ile aynı olduğu gibi, her iki düzenlemeye ilişkin tebliğlerdeki açıklamalar da aynıdır.

Son iki düzenlemeye ilişkin tebliğde özel fonların dağıtılması halinde vergilendirme durumuna yer verilmemiştir.

Oysa son iki düzenlemeden önceki yasal düzenlemeye (7256 sayılı Kanun) ilişkin tebliğde, bu konuda açıklama yapılarak; varlık barışına konu varlıklara ilişkin tutarların (özel fonların), kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopajın yapılmayacağı, gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen tutarların da vergilendirilmeyeceği belirtilmişti.7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 ve 7417 sayılı Kanunların metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hükmü hariç aynıdır.

Bu nedenle yeni varlık barışında da iki düzenleme öncesi tebliğde yapılan açıklamaların geçerli olduğunu düşünüyorum.

1- Fonun iki yıl geçtikten sonra işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Yasal düzenlemede yer alan, varlıkların dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayacağına ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebileceğine ilişkin hüküm, fonların gelir veya kurumlar vergisi bakımından dönem kazancının tespitinde dikkate alınmamasını (yani işletme bünyesinde gelir veya kurumlar vergisine tabi tutulmamasını) hem de bunların kurumlarca ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımı vergilemesi yapılmamasını (yani dağıtım nedeniyle kar dağıtım stopajı yapılmayacağı gibi kar payının gerektirdiği gelir veya kurumlar vergisi ödenmemesini) ifade eder.

Nitekim 7256 sayılı Kanuna ilişkin tebliğde, bildirilen varlıklara ilişkin fonların kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopaj yapılmayacağı ve gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen bu tutarların vergilendirilmeyeceği açıklanmıştı.

7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 sayılı Kanun metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hariç aynı olduğundan, yeni varlık barışında da özel fonların 2 yıl geçtikten sonra çekilmesi halinde vergileme (stopaj ve ortak nezdinde gelir veya kurumlar vergisi açısından vergileme) yapılamayacağını düşünüyorum.

2- Fonun iki yıl içinde işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin, varlık barışı kapsamında kanuni defterlerine kaydettikleri varlıkları için pasifte özel bir fon hesabına kaydettikleri tutarlar, bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz.

Bu yasak pasifteki fonlara ilişkin olup, aktife alınan varlıkların işletme faaliyetleri için serbestçe tasarrufuna engel değildir. 

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde fonun iki yıl içinde ortaklarca çekilmesi, yani fonun nakden ortaklara dağıtılması veya kayda alınan varlıkların fona mahsup edilmek suretiyle ortaklara verilmesi; serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükelleflerde ise varlıkların bu mükelleflerce işletmeden çekilmesi halinde fon dönem kazancına dahil edilecektir.

Kurumlarda ayrıca bu tutarlar kar dağıtım stopajına tabi tutulacak (tam mükellef kurum ortaklara dağıtılan tutarlar hariç) ve gerçek kişilerde gelir vergisine, kurum ortaklarda ise iştirak kazancı istisnasının uygulanmadığı durumlarda kurumlar vergisine tabi tutulacaktır.

3- Fonun işletmeden çekişi halinde vergi korumasından yararlanılamaz mı?

Vergi korumasından yararlanabilmek için aşağıdaki şartlara uyulması gerekir:

1- a) Yurt dışında bulunan bildirime konu varlıkların;

Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren 2 ay içinde Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına uyulması,

* Bildirime konu edilen varlıkların Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması.

1-b) Türkiye’de bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların;

Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların 2 yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması,

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayanlar tarafından banka veya aracı kurumlardaki hesaplara yatırıldığını gösterir belgelerle tevsik edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına riayet edilmesi.

Buna göre, son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz.

Önceki bölümde ifade ettiğim üzere, varlıklar işletmeden çekilmeyip işletme faaliyetleri gereği kullanılabilir, hatta elden çıkarılabilir. Bu durum vergi korumasından yararlanmayı engellemez.

ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

4- Karşılaştırma tablosu

Son üç düzenlemeye ilişkin yasal düzenleme ve tebliğlerin ilgili bölümlerinin karşılaştırılmasına aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:

/././

Varlık barışından vergi mükellefi olmayanlar da yararlanabilir -Murat Batı- 

Varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlandı.

Varlık barışına ilişkin hükümler, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu maddede düzenlenmiştir. Maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiştir.

Tebliğ; yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilmesine, bunların gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları ayrıntılı şekilde düzenlemektedir.

Bununla birlikte düzenleme yalnızca yurt dışındaki varlıklarla sınırlı değildir. Türkiye'de bulunmasına rağmen gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilerek kayıt altına alınmasına ilişkin kurallar da Tebliğ'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan gerçek kişilerin yurt içinde bulunan bu nitelikteki varlıklarını hangi usulle bildirecekleri ve Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer ayrıntılar da Tebliğ'de düzenlenmiştir.

Bunun yanında, herhangi bir vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını Kanun kapsamında bildirebilmektedir. Aynı imkân, yurt dışında bulunan bu nitelikteki varlıklar bakımından da geçerlidir.

Tam da bu noktada bana en çok yöneltilen sorulardan biri şu oluyor:

"Herhangi bir ticari, zirai veya serbest meslek faaliyetim yok. Vergi mükellefi de değilim. Yastık altında tuttuğum altın veya döviz var. Hatta geçmişte kazandığım bir parayla altın veya döviz satın aldım. Bu varlıkları varlık barışından yararlanarak sisteme dahil edebilir miyim?"

Kanun ve Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde bu sorunun cevabı açıktır: Evet.

Çünkü düzenleme yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerini kapsamamaktadır. Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri, yurt içinde veya yurt dışında bulunan ve kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilmektedir. 

Varlık barışı düzenlemesinin en önemli sonucu, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklara ilişkin önemli bir vergi güvencesi sağlamasıdır. Başka bir ifadeyle, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklar ile bu varlıklardan elde edildiği kabul edilen gelirler nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.

Bunun için bildirime konu edilen varlıkların, Tebliğde öngörülen süre içinde banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırılması ve bu durumun tevsik edici belgelerle ispatlanması zorunludur.

Varlık barışından yararlanmak isteyenlerin ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunmalarına gerek yoktur. Bildirim, banka veya aracı kurum aracılığıyla yapılmaktadır. Banka ve aracı kurumlar ise bildirilen varlıkların değeri üzerinden Kanunda öngörülen oranda hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil ederek bağlı bulundukları vergi dairesine beyan edip ödemekle yükümlüdür.

Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir.

Bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle Kanunda sayılan yatırım araçlarında (örneğin devlet iç borçlanma senetleri, katılım fonları vb.) değerlendirilmesi taahhüt edilirse vergi oranı düşüyor:

Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir. 

Buna göre;

En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,

* En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,

En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,

* En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,

* En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4 oranında vergi uygulanacak.

Vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin bu kapsamda bildirdikleri varlıklar bakımından herhangi bir defter tutma veya muhasebe kaydı yapma yükümlülüğü de bulunmamaktadır.

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri bakımından ise farklı bir kural söz konusudur. Varlık barışı kapsamında kanuni defterlere kaydedilen tutarlar, özel bir fon hesabında izlenmek zorundadır. Bu fon hesabındaki tutarlar iki yıl geçmeden işletmeden çekilemez ve ortaklara aktarılamaz.

Buna karşılık, vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler bakımından böyle bir fon hesabı oluşturma veya iki yıl boyunca işletmede tutma zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu kişiler, bildirimde bulundukları varlıklar üzerinde serbestçe tasarruf edebilirler. 

Sonuç olarak

7582 sayılı Kanun ve bu Kanuna ilişkin Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde, varlık barışından yararlanma imkânının yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükellefleriyle sınırlı olmadığı açıkça görülmektedir. Vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Kanunda öngörülen şartları yerine getirmeleri hâlinde yurt içinde veya yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilecek, bu varlıklar bakımından Kanunun sağladığı vergi güvencelerinden yararlanabilecektir.

Bu yönüyle düzenleme, yalnızca işletmelerin kayıt dışı varlıklarını ekonomiye kazandırmayı değil, vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin kayıt dışında kalan varlıklarını da finansal sisteme dâhil etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu imkândan yararlanabilmek için Kanun ve Tebliğde öngörülen bildirim usulüne, sürelere ve diğer şartlara eksiksiz uyulması gerekmektedir.

Dolayısıyla varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

/././

İki dosya: Bir bebek ve bir kız öğrenci!-Tolga Şardan- 

İstanbul’daki Atatürk Havalimanı’na inşa edilen Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi’nde yaşanan tavan çökmesi olayında yaşamını yitiren bebek Şentürk’ün dosyasında önemli gelişme yaşandı. Mahkeme, “takipsizlik kararının kaldırılması ve soruşturmanın genişletilmesi” yönünde karar verdi. İkinci konu başlığı, öğrencisiyle ikisi 18 yaşından küçük olduğu dönem olmak üzere 40’tan fazla kez cinsel ilişkiye giren öğretmenin yargılandığı davada yaşananlar. Son duruşmada savcılık esas hakkındaki görüşünde, aynı zamanda evli ve bir çocuklu sanık öğretmen Turgut B.’nin iddianamedeki madde hükmünden ceza alması talebinde bulundu. Ayrıca savcılık, öğrenci D.Y.’nin avukatının verdiği görüşle beraber yaşananların “cinsel saldırı” çerçevesinde değerlendirilerek TCK’nın 102. maddesine göre Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasını istedi. Peki duruşma sonunda ne oldu dersiniz? Mahkeme, davayı düşürdü!

Bugün itibarıyla NATO zirvesi süreci tamamlandı. Üç günlük “gündem telaşı” sona erince, ülkenin kendi gündemine hızlıca dönülüyor doğal olarak.

Ülkenin gündemi kendi mecrasında seyrederken, iki ayrı “hak arama” dosyası Büyüteç’in konusu oldu.

Her ne kadar “güçlü tarafta kalan” muhataplarının hoşuna gitmese de konu “hak arama”ysa mağdurların sesi olmak gerekiyor günümüz Türkiye’sinde.  

Dosya 1: İstanbul’da bebek Şentürk’ün ölümüne verilen takipsizlik kaldırıldı!

Konu başlıklarından ilki, daha önce yine burada gündeme gelmişti.

İstanbul’daki Atatürk Havalimanı’na inşa edilen Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi’nde yaşanan tavan çökmesi olayında yaşamını yitiren bebek Şentürk’ün dosyasında önemli gelişme yaşandı.

Hatırlanacağı gibi, iktidarın “göz bebeği” müteahhitlerden Rönesans firmasının 45 günde inşa ettiği hastanenin “yenidoğan yoğun bakım ünitesi”nin tavanı 4 Ağustos 2024 gecesi saat 03.30 sıralarında büyük bir gürültüyle çöktü.

Olayda yaralanan ve sonrasında yaşamını yitiren bebekler oldu. Bunlardan birisi Şentürk Ailesi’nin henüz adı bile konulmayan bebeğiydi.

Ölüm olayı sonrasında ailenin başvurusu üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, adli soruşturma başlattı. Yaşanan gelişmeleri bu linkteki Büyüteç’te aktardım.

Başsavcılık, soruşturma sonucunda Adli Tıp’tan gelen “kusur var” görüşüne rağmen iddianame hazırlamak yerine “takipsizlik” kararına imza koydu!

Ancak aile ve avukatları sürecin peşini bırakmadı. Savcılığın takipsizlik kararına itiraz edildi.

Avukatların sunduğu beş sayfalık itiraz dilekçesi, Bakırköy 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görüşülerek karara bağlandı geçtiğimiz günlerde.

Mahkeme, “takipsizlik kararının kaldırılması ve soruşturmanın genişletilmesi” yönünde karar verdi.

Karar şöyle:

“(…) Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu raporuna göre, bebek Şentürk’ün ölümünün erken doğuma bağlı solunum yetmezliği, akciğer enfeksiyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun kabul edildiği ancak taşınma sırasında yapılan tedavi ve eylemlerin akciğerde kanamaya /ölüme sebebiyet verip vermediğinin tam olarak anlaşılabilmesi için kurul raporunu düzenleyen heyet arasında çocuk göğüs hastalıkları uzmanının da bulunması gerektiği, düzenlenecek raporda taşınma öncesi ve taşınma sırasında uygulanan tedavilerde kusur bulunup bulunmadığının tespit edilmesi,

Kusurlu bulunan sağlık çalışanı olursa bu kişiler tespit edilerek mesleki sorumluluk kurulundan soruşturma izni alınması, doktor veya sağlık çalışanlarının kusurunun bulunmadığı durumda taşınmanın doğal sonucu/etkileri (örneğin sarsıntı) ile ölüm arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı yönünde yeniden ilgili ihtisas kurulundan rapor alınması gerektiği,

Acil taşınma ile ölüm arasında illiyet bağı var ise; sıcak su tesisatının imalat, montaj ve denetiminden kaynaklı kişilerin kusurları tespit edildiğinden bu kişilerin tespiti ile sorumluluklarının değerlendirilmesi,

Yeterli ve etkin soruşturma yürütüldükten sonra soruşturmaya son verilmesi veya dava açılması hususunun değerlendirilebilmesi amacıyla haklı ve yerinde bulunan itirazın kabulü ile verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılarak soruşturmanın genişletilmesine dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir: İtirazın kabulü ile Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 27/01/2026 tarih ve 2024/85069 soruşturma, 2026/7268 karar sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, 5271 sayılı CMK’nın 172/2. madde fıkrası gereğince kaldırılarak aynı yasanın 173/3 maddesi uyarınca soruşturmanın genişletilmesine. (…)”

Mahkemenin “kamu vicdanına uygun” verdiği ve takdir edilmesi gereken karar sonrasında savcılık süreci nasıl yürütecek, merak konusu elbette.

Dosya 2: Bursa’da öğretmenin tecavüzüne uğrayan öğrenci

İkinci konu başlığı, öğrencisiyle ikisi 18 yaşından küçük olduğu dönem olmak üzere 40’tan fazla kez cinsel ilişkiye giren öğretmenin yargılandığı davada yaşananlar.

Olayın yaşandığı yer Bursa. Kentin Osmangazi ilçesinde eğitim veren Borsa İstanbul Kız Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi.

Olayın yaşandığı tarih, 25 Haziran 2024.

Olayın tarafları, söz konusu lisede eğitim görüp mezun olan D.Y. adlı kız öğrenci ve aynı okulda öğretmenlik yapan Turgut B.

Savcılıkça yürütülen adli soruşturma sonunda hazırlanan iddianameye göre, yaşananları özetle şöyle:

13 Haziran 2024 günü okulun mezuniyet töreni sırasında öğrenci D.Y.’nin öğretmen Turgut B. ile vedalaştığı sırada, öğretmenin öğrencisine sarılıp, boynundan öpmesi ve bir hafta sonra mezun kız öğrenci D.Y.’nin eski okuluna tekrar gittiğinde öğretmeni Turgut B. ile karşılaştığı ve öğretmenin bir kez daha eski öğrencisine sarılıp boyunun öpmesiyle başlayan “sevgili” hali sırasında öğretmen Turgut B.’nin D.Y.’yi ikisi 18 yaşından küçük olduğu dönem olmak üzere 40’tan fazla kez “cinsel birliktelik” yaşamaları.

İddianameyi Büyüteç okurları için ancak bu kadar özetleyebildim. Detayları aktarmam mümkün değil, zaten gerek de yok kanımca.

Savcılığın soruşturmasının tamamlanmasıyla hazırlanan iddianamede, D.Y., yaşadıklarını tek tek anlattı. Öğretmeninden şikayetçi oldu.

Tutuksuz yargılanan sanık öğretmen Turgut B. ise, tıpkı mağdur D.Y.’nin anlattığı şekilde yaşananları itiraf etti ifadesinde. Sanık öğretmen, cinsel birliktelikler sırasında öğrencisinin “rızasının bulunduğunu” öne süren savunma yaptı.

Araştırmasını tamamlayan savcılık, “reşit olmayanla cinsel birliktelik” iddiasıyla öğretmen Turgut B. hakkında TCK’nın 104/1 hükmü gereğince iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası istedi. Savcılık, yaşananların “zincirleme” olması nedeniyle cezanın dörtte bir ile dörtte üç arasında artırılmasını talep etti.

Bu arada Bursa’da fazlasıyla duyulan olay, ülke gündemine pek gelmedi ya da getirilmedi.

Dava, olayın yaşanmasının üzerinden uzunca bir süre geçtikten sonra Bursa 17. Asliye Ceza Mahkemesi’nde geçen martta başladı. İkinci duruşması hazirandaydı. Üçüncü duruşması ise hafta başında görüldü.

Son duruşmada savcılık esas hakkındaki görüşünde, aynı zamanda evli ve bir çocuklu sanık öğretmen Turgut B.’nin iddianamedeki madde hükmünden ceza alması talebinde bulundu. Ayrıca savcılık, öğrenci D.Y.’nin avukatının verdiği görüşle beraber yaşananların “cinsel saldırı” çerçevesinde değerlendirilerek TCK’nın 102. maddesine göre Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasını istedi.

Peki duruşma sonunda ne oldu dersiniz?

Mahkeme, davayı düşürdü! Evet yanlış okumadınız, dava düşürüldü.

Kovuşturmayı yürüten mahkeme, öğrenci D.Y.’nin şikâyet hakkını 18 yaşını doldurduktan 8 ay sonra 25 Nisan 2025’te kullandığı ve TCK’nın 73. maddesi çerçevesinde, söz konusu şikâyet hakkının 18 yaşını doldurduktan sonraki 6 ay içerisinde kullanılması gerektiğini kaydetti. Mahkeme, oluşan durum nedeniyle kovuşturma şartının ortadan kalktığına ve davanın düşürülmesine karar verdi!

Yaşananların ikinci boyutunda ise, Osmangazi Borsa İstanbul Kız Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin o dönemdeki yönetimi var.

Okulda patlak veren olay sonrasında okul müdürü N.T., yardımcıları N.Ç., E.Y., B.B. ve E.M. hakkında yürütülen disiplin soruşturmasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri “soruşturma izni verilmemesi” talebinde bulundu. Kaymakamlık, isteğe uydu. Ancak bakanlık müdür yardımcıları N.Ç. ve E.M. dışında kalan okul üst yönetiminin tayinini çıkardı.

Öğrenci D.Y.’nin avukatlarının Bursa Bölge İdare Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun ardından Birinci İdare Dava Dairesi, geçen eylülde söz konusu beş yönetici hakkındaki kaymakamlık kararını kaldırıp, soruşturma açılmasına karar verdi.  

Yaşananlarla ilgili mağdur öğrenci D.Y.’nin avukatı Sadi Kayabaşı ile görüştüm.

Avukat Sadi Kayabaşı, sürecin perde arkasıyla ilgili dikkat çekici iddialarda bulundu. Adli yargılamada gelinen sonuçta okulun görevden alınan müdiresi N.T.’nin bulunduğunu iddia eden Kayabaşı, “Okul müdiresi N.T. okulunda görev yapan öğretmen Turgut B.’nin, D.Y. isimli 17 yaşından küçük ve engelli olan öğrenciyle cinsel ilişkiye girdiğinin ortaya çıkması üzerine olayı kapatmak için elinden geleni yapmıştır. Kendi müdür yardımcıları olan dört kişi de ona destek olmuş, ailenin şikâyeti İl ve İlçe Milli Eğitim’e ulaştırılmadı” dedi.

Avukat Kayabaşı, şu bilgileri verdi: “(…) Okulda görev yapan başka bir müdür yardımcısının konuyu öğrenmesi üzerine tutulan tutanak ile konu mecburen ilçe milli eğitime gönderildi. İlçe milli eğitim müdürü de yurt dışında olduğunu bahane ederek konuyu il milli eğitime iletmekte gecikti. D.Y.’nin ailesi, Bursa Valisi Erol Ayyıldız’la defalarca görüştü. Vali Bey de pasif kaldı. Sürece ağırlığını koyamadı. Meslekten ihracı gereken N.T., Bursa’ya gelen Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in huzuruna çıkarıldı (…)”

Avukat Kayabaşı’nın iddiaları pek de yenir yutulur cinsten değil doğrusu. Bursa’daki yaşananlar İstinaf’ın vereceği kararla farklı boyuta taşınabilir.

/././

SpaceX hisselerinde yine sert düşüş; rekor yatırımlar, rekor halka arzlar... Ama borsa artık "para nerede" diye soruyor -Füsun Sarp Nebil- 

Yapay zekâ ekonomisi bugün tarihin en büyük sermaye akışlarından birini yaşıyor. Rekor girişim sermayesi yatırımları, yaklaşan dev halka arzlar ve yeni milyarderler bunun göstergesi. Ancak aynı zamanda halka açık piyasalarda başlayan değerleme düzeltmeleri de borsa yatırımcısının psikolojisinin değiştiğini ortaya koyuyor.

Yapay zekâ sektöründe son haftalarda peş peşe gelen üç gelişme, teknoloji dünyasının yeni bir döneme girdiğine işaret ediyor. Bir yanda küresel girişim sermayesi (VC) yatırımları tarihin en yüksek seviyesine ulaşıyor, diğer yanda önümüzdeki dönemde gerçekleşmesi beklenen dev yapay zekâ halka arzları yeni milyarderler yaratmaya hazırlanıyor. Buna karşın, halka açık teknoloji hisselerinde ise belirgin bir değerleme düzeltmesi yaşandığı görülüyor.

İlk bakışta çelişkili görünen bu tablo, aslında yapay zekâ ekonomisinin farklı finansman katmanlarının artık birbirinden farklı beklentilerle hareket ettiğini gösteriyor.

Rekor: 510 milyar dolarlık yapay zekâ girişim sermayesi yatırımı

2026'nın ilk yarısında küresel girişim sermayesi yatırımları 510 milyar dolara ulaşarak tarihi rekor kırdı. Bunun 217 milyar doları, yani toplamın yaklaşık %43'ü, sadece 2 şirkete yani OpenAI ve Anthropic'e aktarıldı.

Bu rakamlar, yatırımcıların yapay zekâyı hâlâ önümüzdeki on yılın en büyük büyüme hikâyesi olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Özel sermaye fonları açısından soru artık "yapay zeka teknik olarak başarılı olacak mı?" yerine "Yapay zeka pazarının lideri kim olacak?" noktasına gelmiş durumda.

Bu dev yatırımların doğal sonucu olarak gözler şimdi halka arzlara çevrildi. Anthropic başta olmak üzere birçok büyük yapay zekâ şirketinin önümüzdeki dönemde halka açılması bekleniyor. Bu süreç yalnızca sermaye piyasaları açısından değil, küresel servet dağılımı bakımından da önemli sonuçlar doğurabilir.

Son analizler, bu halka arzların yüz milyarlarca dolarlık yeni kişisel servet oluşturabileceğini gösteriyor. Bu nedenle, Sam Bankman-Fried (SBF) skandalı sonrasında ciddi itibar kaybına uğrayan Effective Altruism (Etkili Faydacılık) hareketinin bile yeniden güç kazanabileceği konuşuluyor. Çünkü Anthropic gibi şirketlerin kurucuları ve ilk yatırımcılarının önemli bölümü, servetlerinin büyük kısmını yapay zekâ güvenliği, biyogüvenlik ve uzun vadeli küresel riskler için bağışlamayı hedefleyen bu düşünce akımına yakın isimlerden oluşuyor.

Wall Street aynı coşkuyu paylaşmıyor

Özel sermaye tarafındaki bu iyimserliğe rağmen halka açık piyasalarda farklı bir tablo oluşuyor ve teknoloji hisse fiyatları sert düşüşler yaşıyor. Son haftalarda SpaceX hisselerindeki % 30'a varan düşüş bunun en dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Benzer şekilde Palantir, Broadcom, Micron, Marvell ve birçok yapay zekâ ekosistemi şirketi de önemli değer kayıpları yaşadı.

Bu düşüşlerin ortak nedeni şirketlerin teknolojik başarısızlığı değil. Asıl neden, borsa yatırımcılarının artık farklı sorular sormaya başlaması. Birkaç yıl öncesine kadar piyasa, üretken yapay zekâ, veri merkezleri, uzay interneti, yapay zekâ çipleri gibi büyük “gelecek hikâyelerini” satın alıyordu. Bugün ise "Bu yatırımlar ne zaman gerçek nakit akışa dönüşecek?" diye soruyorlar.

S&P 500 Bilgi Teknolojileri Endeksi'ndeki şirketlerin %69'u son 52 haftalık zirvelerinden en az %20 aşağıda işlem görüyor. Bu, yapay zeka ve teknoloji sektöründeki düzeltmenin birkaç hisseyle sınırlı olmadığını, sektör geneline yayıldığını gösteriyor.

Ortaya çıkan tablo, finans dünyasının iki farklı katmanının aynı sektöre farklı gözlerle baktığını gösteriyor. Girişim sermayesi fonları, gelecekte oluşabilecek pazar liderlerini finanse ederken, Borsa yatırımcıları ise bugünkü gelirleri, kârlılığı ve serbest nakit akışını fiyatlıyor. Bu nedenle aynı şirket özel piyasada yüz milyarlarca dolarlık değerlemeye ulaşırken, halka açıldıktan sonra hisse fiyatı sert şekilde gerileyebiliyor.

Yeni dönem: "AI Bubble 2.0"

Analistler, yapay zekâ sektörünün artık ikinci aşamaya geçtiğini düşünüyor. İlk aşamada şirketlerin kurulması, milyarlarca dolarlık yatırım turları, astronomik değerlemeler vardı. İkinci aşamada ise aynı şirketler halka açılacak ve bu kez çok daha sert bir sınavla karşılaşacak.

Teknoloji sektöründe geçmişte internet, bulut bilişim ve mobil cihaz devrimlerinde olduğu gibi, yapay zekâda da ilk yatırım dalgasının ardından güçlü bir eleme süreci yaşanması bekleniyor. Bugün milyarlarca dolar yatırım alan her girişimin, yarının Microsoft'u, Nvidia'sı veya Google'ı olacağı garanti değil. Tam tersine, önümüzdeki birkaç yıl içinde, hangi şirketlerin sürdürülebilir gelir modeli oluşturabildiğini, hangilerinin ise yalnızca yüksek beklentilerle değer kazandığını göreceğiz.

Özetle, yapay zekâ ekonomisi bugün tarihin en büyük sermaye akışlarından birini yaşıyor. Rekor girişim sermayesi yatırımları, yaklaşan dev halka arzlar ve yeni milyarderler bunun göstergesi. Ancak aynı zamanda halka açık piyasalarda başlayan değerleme düzeltmeleri de, borsa yatırımcısının psikolojisinin değiştiğini ortaya koyuyor.

/././

Adliyelerde çocuklarını 30 saniye görmek için günlerce gözyaşları içinde bekleyen anneler!-Candan Yıldız 

Gözaltına alınan gençlerin çoğu tutuklandı dün. Tutuklanmanın sıradanlaştığı bir ülkede birileri çok acı çekiyor; duyulmasa da görülmese de…

Çağlayan Adliyesi’nde birileri için sıradan bir gün… Birileri için ise hiç değil… Gazeteci arkadaşımız Buse Söğütlü’nün dört gün süren gözaltı sonrası adliyeye sevkini bekliyoruz. Meşhur 6. ve 7. kat arasında gidip geliyoruz. Sürekli olarak haber almaya çalışıyoruz. Kaç gazeteci arkadaşımız için saatlerce bekledik hatırlamıyorum bile…

Savcılık ve sulh ceza hakimliklerinin olduğu katta aileler de bekliyor. Ağırlıklı olarak da anneler…

Hepsinin yüzü kaygılı… Genellikle orta sınıf ailelerin çocukları…

Sorduğumda çoğu ya üniversite öğrencisi ya da üniversiteden yeni mezun.

İçlerindeki çığlığı bastırmak için konuşmak istemiyorlar. Öylece bekliyorlar.

Bir anneyi gördüm ağlıyordu, yanında oğlu ve kızının arkadaşları… Kimseler görmesin diye adliye koridorunun arkalarına doğru gitti, derin derin nefes almaya çalışıyordu. Uzaktan izliyordum. Yanına gittim gazeteci olduğumu söyledim.

“4 gündür görmüyorum kızımı. Çok özledim” dedi ve yeniden ağlamaya başladı. “Kızıma göstermeyeceğim ağladığımı” derken bir annenin güçlü görünmek ile üzülmek arasındaki duygusal salınımına neden olan siyasal iklimi düşündüm.

Toplumun bir kısmı baskı altında nefes almaya çalışırken acılarına tanıklık edecek, onu topluma duyuracak gazeteci sayısı yok denecek kadar azdı.

Anneler sulh ceza hakimliğinin olduğu katta polis eşliğinde tuvalete giden çocuklarını 30 saniye görebilmek için güvenlik bariyerlerinin ötesinden seslerini duyurmaya çalışıyordu.

“Özge çok seviyorum seni canım kızım.”Gözlerini hiç ayırmadan kızının ardından uzun uzun baktı o anne.

Gözaltına alınan gençlerin çoğu şafak baskınıyla gözaltına alınmış. Kimisinin kapısı kırılmış.

Üniversiteden beri yakın arkadaş olan iki genç kadının annesi de kızlarının aracılığı ile arkadaş olmuş. Onları da dinledim.

“Kızlarımız yakın arkadaş, bir kuaföre gitmişler. Ödemeyi IBAN’la yapmışlar. O ödemeyi sormuşlar. Bir de tapelerde kızlarımız soğuk kahve içmekten söz ediyorlarmış. Onları sormuşlar.”

İki annenin kızı da tutuklandı. Biri il dışından gelmişti.

Saat 17’den sonra adliyeyi boşalttılar. Daha hakimlik sorguları devam ediyordu. Gazetecileri çıkarma hakları olmamasına rağmen yeni başsavcının talimatı diyerek biz gazetecileri de sulh ceza hakimliklerinin olduğu kattan çıkardılar. İtirazlarımız etkili olmadı!

Adliye kampüsünün dışındaki kafelerde beklerken bir çığlık duydum. Yine başka bir anne… Bir yandan ağlıyor, nefes almakta güçlük çekerken çocuğu için “Onun hiçbir suçu yok. O yalnız kalamaz, korkar” sözleri vicdanlara ok gibi saplanıyordu. Yanına kafede çalışan bir kadın yaklaştı. Teselli cümleleri kurarken onun da çocuğunun tutuklu olduğunu öğrendim. Annenin halinden anne anlardı. O da ağlamaya başladı. 

“Oğlum 4 aydır tutuklu… Son duruşmada alıp götüreceğim diye umutlandım ama oğlumu vermediler.”

Onun da oğlu 21 yaşındaymış. Bir kafeyi kurşunlayanlar oğlunun arabasını kullanmış. “Görüntülerde oğlum yok. Silaha eli değmemiş. Çocukluk arkadaşı arabayı istemiş, nasıl vermesin.”

Adliye koridorlarında gezerken ya da merak ettiğim duruşmalara girdiğimde şu dikkat çekici. Gözaltına alınan ya da yargılananlar 15-20 yaş civarında diyebiliriz.  

Bundan daha büyük bir sinyal var mı!

Türkiye’yi tahlil etmek için adliyeler hakiki bir veri… Yoksulluk, çeteleşme, siyasi ortam, demokrasinin hali, kadın-erkek eşitliği, toplumsal öfke, suç trendleri, eşitsizliklerin düzeyi… Hepsine dair bir laboratuvar adalet binaları!

Annelerin çığlığı da hakiki… Gözaltına alınan gençlerin çoğu tutuklandı dün. Tutuklanmanın sıradanlaştığı bir ülkede birileri çok acı çekiyor; duyulmasa da görülmese de…

/././

Hoptirinam!-Mehmet Y. Yılmaz- 

“Baş sanığı” İmamoğlu olan davanın “ilk raundu” tamamlandı. Daha ilk duruşmada 21 tutuklunun isminin iddianamede yer almadığı ortaya çıktı. Nasıl olduysa savcı bu 21 kişiyi yakalatmış, ifadelerini almış, tutuklatmış ancak iddianamede hiçbirine yer vermemiş. Gördük ki iddianame büyük ölçüde “gizli tanık – itirafçı” ifadelerine dayanıyor. Ayrıca takip edebildiğim kadarıyla söyleyeyim ki gizli tanık ifadeleri birbiriyle çelişkiler ile dolu. Davayı izlerken kendi içimde hep şu çelişkiyi de yaşadım: Normal bir ülkede yaşıyormuşum gibi ciddi ciddi duruşmaları izliyorum ama içten içe biliyorum ki aslında duruşmayı değil, bir tiyatro oyununu izliyorum.

Recep Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki seçimi gönül huzuru içinde kazanabilmesini sağlamak amacıyla açılan ve “baş sanığı” Ekrem İmamoğlu olan davanın “ilk raundu” tamamlandı.

19 Mart 2025 günü şafak vakti düzenlenen operasyonlarla başlayan süreç, Türkiye’de adalet sisteminin, muhalefeti ezmek için nasıl bir silah hâline dönüştürüldüğünü de gösteriyor.

Operasyonu başlatan Başsavcı, bugün Adalet Bakanı olarak, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun da başkanı oldu.

Yargılamayı yapan hâkimlerin amiri konumunda yani! Beğenmezse ağır cezadan alır, ücra bir memleket köşesinde ticaret mahkemesine yollayabilir. Daha önce yaptılar, yaptıkları da yapacaklarının teminatıymış, böyle konuşmayı da seviyorlar.

Bilmiyorum hatırlıyor musunuz?

Tutuklamalar başlayıp, henüz yazılmamış iddianamede yer alacak iddialar savcılık tarafından AKP medyasına servis edilmeye başlandığında, ortaya çıkan bilgilerin iktidar partisi içinde rahatsızlıklara yol açtığı iddia edilmişti.

Bununla ilgili bir kulis haberine göre bazı önde gelen AKP’liler “bu dosyalarda bir şey yok, operasyonun tamamı bu mu” diye sorunca başka AKP kurmayları “her şeyi açıklamadık, başka belgeler de var” yanıtını vermişlerdi.

Bununla ilgili haberde isimler yoktu, bir kulis haberiydi.

O tarihte iktidar partisine mensup bazı politikacıların “her şeyi açıklamadık, başka belgeler de var” sözleri üzerinde fazla durulmamış, politikacıların nasıl olup da savcının her şeyi açıklamadığını bilebildikleri tartışılmamıştı.

Davanın iddianamesi operasyondan 8 ay sonra açıklandı, mahkeme iddianameyi 25 Aralık 2025 günü kabul etti.

Daha ilk duruşmada 21 tutuklunun isminin iddianamede yer almadığı ortaya çıktı.

Nasıl olduysa savcı bu 21 kişiyi yakalatmış, ifadelerini almış, tutuklatmış ancak iddianamede hiçbirine yer vermemiş.

Unuttuğu için mi, anlattıkları önemsiz olduğu için mi; ben bilemiyorum tabii.

Ancak iddianamede suçlanmayan bu kişiler neden ve nasıl tutuklandılar, 8 ay niye hapiste yattılar; kimse bilmiyor.

İddianamenin yazım sürecinde AKP medyasına sızdırılan haberlerden yola çıkılarak yapılan “gizli tanıklara dayanan dava” eleştirisini günümüzün Adalet Bakanı “Başka delillerimiz de var” diye yanıtlamıştı.

Bu davayı düzenli olarak takip ettim. Yanlış anlaşılmasın, sadece bir kez duruşmaya gittim ancak her günün sonunda, o günkü duruşmalarda neler yaşandığı ile ilgili haberleri düzenli olarak okudum.

Her gün düzenli olarak duruşmaları izleyen meslektaşlarımıza da haksızlık etmek istemem; benim oturduğum yerde takip etmem ile onların bizzat salona giderek takip etmesi arasında elbette fark var.

T24, duruşma ile ilgili haberleri düzenli olarak günü gününe yayımlıyor.

Her günkü haberin altında, geçmiş duruşmalar ile ilgili haberlerin linkleri de var. Dileyenler bu haberleri topluca bulabilirler.

Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’ye birlikte çöktüğü arkadaşlarına tavsiye ederim.

Bu dava ile ilgili ileri geri konuşuyorlar, içlerinden birisi bu haberleri hızlıca okusa da ileride mahcup olacakları sözleri söylemeseler diye.

Çünkü anladığım kadarıyla dava ile ilgili bilgileri sadece ahaber’den, Akit TV’den filan takip etmişler.

Davayı günü gününe takip eden gerçek gazetecilerin haberlerinden izlemiş olsalar, o tuhaf konuşmaları yapmazlardı.

Neyse, bu Kılıçdaroğlu’nun kendi utancı deyip, geçiyorum.

Davanın bu ilk raundunda sanıkların ifadeleri alındı.

Gördük ki iddianame büyük ölçüde “gizli tanık – itirafçı” ifadelerine dayanıyor.

Ceza yargılamalarında gizli tanık ifadeleriyle mahkûmiyet vermek mümkün değil.

Yargıtay’ın içtihatları bu konuda çok açık.

Gizli tanık ifadesinin hükme esas alınabilmesi için ifadede anlatılan öykünün mutlaka somut ve yan delillerle kanıtlanması zorunlu.

Savcılık elindeki “somut delilleri” sakladıysa orası başka tabii.

Ancak, Ceza Muhakemesi Kanunu, savcıları, sanığın aleyhine ve lehine olan tüm delilleri toplamakla yükümlü kılıyor.

Savcının delil saklaması (lehte ya da aleyhte) disiplin ve ceza soruşturması açılmasını gerektirir.

Savcılar da bunu bilirler ve onun için delil saklamazlar diye biliyoruz; onun için bu davadaki bütün delillerin iddianamede yer aldığını kabul etmek zorundayız.

Bu nedenle diyorum ki bu kadar çok gizli tanık ve itirafçı ifadesiyle bu davada mahkûmiyet kararının çıkması çok zor.

Tabii hukukun siyasi müdahale ile yolundan saptırılmadığı bir ülkede yaşıyor olsaydık!

Hâlen tutuklu olarak yargılananların da nasıl olup da tutukluluklarının devam ettirildiği de ayrı bir mesele.

Takip edebildiğim kadarıyla söyleyeyim ki gizli tanık ifadeleri birbiriyle çelişkiler ile dolu.

Yerler, isimler, tarihler çoğu zaman birbirine karışmış.

Suçun işlendiği iddia edilen tarihte suçlanan kişinin görevde olmadığının ortaya çıkması gibi tuhaflıklardan söz ediyorum.

Kamuoyunda “itirafçı ifadesi” diye bilinen ama hukuki adı “etkin pişmanlık ifadesi” olan bazı ifadelerin de ifadeleri veren sanıklarca duruşmalar sırasında geri çekildiğini de hatırlatayım.

Davayı izlerken kendi içimde hep şu çelişkiyi de yaşadım: Normal bir ülkede yaşıyormuşum gibi ciddi ciddi duruşmaları izliyorum ama içten içe biliyorum ki aslında duruşmayı değil, bir tiyatro oyununu izliyorum.

Normal bir ülkede yaşıyor olsaydım Ayşe Barım, artistleri Gezi Parkı’na götürerek “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım ettiği” gerekçesiyle 12 yıl hapse mahkûm edilir miydi?

Normal bir hukuk düzeninde TÜSİAD’ın eski başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, bir durum tespiti yaptılar diye “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan 1 yıl 3 ay 18 gün hapis cezasına çarptırılırlar mıydı?

Ancak bu ülke artık normal değil ve normal bir ülkede yaşıyormuş gibi davranmak zorunda kalmak da insanın biraz sinirlerini bozuyor.

Anayasa'sı seçilmiş yöneticisi tarafından iğdiş edilmiş, mahkemelerin bile Anayasa’ya, kanunlara uymak konusunda bir hassasiyet beslemediği bir ülkede yaşıyoruz.

Duruşmaları izliyoruz, iddiaları, savunmaları takip ediyoruz ve normal bir ülkede yaşıyormuş gibi yorumlar yapıyoruz.

Bazen kendime bu yüzden çok gülüyorum.

Aziz Nesin’in Hoptirinam isimli bir öyküsünü hatırlıyorum.

Belirsiz bir ülkedeki baskıcı rejime karşı halkın somurtup surat asarak rejime direndiklerini zannettiklerini anlatırdı.

Durumumuzu o hikâyedeki halkın durumuna benzetiyorum!

/././

Savunma ilkeleri ışık tuttu: Nürnberg’den UCM’ye uzanan yol -Yalçın Doğan- 

Nürnberg Mahkemesi, insanlık suçu gibi, en ağır suçu işlemiş Nazilere, olağanüstü savunma hakkı tanıyor, 22 Nazi’ye on bir ay gibi uzun savunma süresi!.. Mahkeme hukuki açıdan Birleşmiş Milletler tarafından onaylanıyor. Aynı savunma ilkeleri bugün Lahey’de görev yapan Uluslararası Adalet Divanı - Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) kuruluşuna uzanıyor. Savunma bir kalemde geçiştirilecek bir hak değil!.. 17 Ağustos’ta İmamoğlu savunma hakkı talebini yenileyecek.

2.352 sayfalık iddianame. 402 kişinin yargılandığı“İBB Davası”. İddianamenin odağında, “suç örgütü lideri” olarak tanımlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu var. O nedenle tüm sanık ve avukatların savunmalarını dinlemek istiyor, onlara sorular soruyor.

Bir önceki oturumda iki sanık Murat Ongun ve Fatih Keleş’in avukatlarının savunmaları yarıda kesiliyor. Oysa, onların savunmaları İmamoğlu için çok önemli. İmamoğlu ile mahkeme başkanı arasında çıkan savunma tartışması böyle başlıyor.

İmamoğlu “yaşananlar savunma hakkımın ağır ihlalidir” diyor.

143 ayrı eylem

Silivri’deki tartışmanın çarpıcı noktası şu.

Geçen hafta mahkeme başkanı “duruşmaların birinci celsesini 9 Temmuz’da bitireceğini” söylüyor. Neden 9 Temmuz, bunu kimse bilmiyor.

İmamoğlu 143 ayrı eylemden yargılanıyor. En son dinleneceği belirtilirken, 8 Temmuz öğleden sonraya alınan savunması için 143 eyleme için toplam sekiz saat veriliyor!..

Mahkeme Başkanı "Savunma hakkı sınırsız değildir" derken tarih bu söylemin ters örnekleriyle dolu...

Savunma hakkı ihlali iddiası alışık olmadık biçimde sona eriyor. Başkan “savunma yapmak istemiyorsanız, susma hakkını kullanıyorum, diye zapta geçiriyorum” deyince, İmamoğlu “hayır susma hakkımı kullanmıyorum, bu dava siyasi, temelinde benim Cumhurbaşkanı adaylığım yatıyor” karşılığını veriyor.

Tartışma büyüyor, İmamoğlu salondan çıkartılıyor, duruşmalar 17 Ağustos’a erteleniyor.

Anayasa madde 36

Davanın konusu, yargılananların kimliği ne olursa olsun, savunma hakkı evrensel meşru, temel bir hak.

Anayasa’nın 36. maddesi savunma hakkını güvenceye alıyor:

“Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak, iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.

Hiç bir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz”.

On bir ayda 22 Nazi

İkinci Dünya Savaşı Almanya’nın, Hitler’in yenilgisiyle sonuçlanıyor.

Savaş sonrası önde gelen Naziler Nürnberg’de kurulan uluslararası ceza mahkemesinde yargılanıyor.

Hitler artığı 22 savaş suçlusu Nazinin yargılandığı mahkeme binası bugün müze, yargılamaların bütün ayrıntısı orada. Geçmişte iki ay yaşadığım Nürnberg’de o müzeyi saatlerce geziyorum.

İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan, 22 Nazinin yargılanması Kasım 1945 ile Ekim 1946 arasında on bir ay sürüyor.

Duruşmaları her gün 23 farklı ülkeden 325 gazeteci izliyor.

12 Nazi idama, diğerleri on yıl ile müebbet arasında değişen cezalara çarptırılıyor.

“Nürnberg İlkeleri”

Nürnberg Mahkemesi, insanlık suçu gibi, en ağır suçu işlemiş Nazilere...

Olağanüstü savunma hakkı tanıyor, 22 Nazi’ye on bir ay gibi uzun savunma süresi!..

Mahkeme hukuki açıdan Birleşmiş Milletler tarafından onaylanıyor.

Duruşma süreçleri, ara kararlar, yargıçların hukuka saygıları öyle dikkat çekiyor ki, Birleşmiş Milletler Hukuk Komisyonu “Nürnberg İlkeleri” adı altında savunma kuralları getiriyor. O kurallar uluslararası ceza hukukunun temellerini atıyor.

Ve...

Aynı savunma ilkeleri bugün Lahey’de görev yapan Uluslararası Adalet Divanı - Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) kuruluşuna uzanıyor.

Savunma bir kalemde geçiştirilecek bir hak değil!.. 17 Ağustos’ta İmamoğlu savunma hakkı talebini yenileyecek.

Deniz Göktaş ve ifade özgürlüğü -Rıza Türmen- 

Sevgili Deniz, senin gösterinin milyonlarca kişi tarafından izlenmesinin, siyasal iktidarın da bundan rahatsız olarak seni apar topar “kuyu”ya atmasının ortaya çıkardığı bir gerçek var. Beğenmediğimiz, doğru olmadığını düşündüğümüz şeylere itiraz etmek, hakikati söylemek cesaretini göstermeliyiz. Böyle bir toplumsal talebin olduğu seninle ortaya çıktı. Toplumdaki sessizliği bozdun. O nedenle sana teşekkür etmek isterim...

Deniz Göktaş olayı Türkiye’de gündemin başına oturdu. Olay çok yönlü. Toplumsal, siyasal, hukuksal boyutları var. Deniz Göktaş, Harbiye’de “Ölü Deniz” gösterisinde yaptığı espriler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” (TCK md. 299) ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” (TCK md.216/3) ile suçlanarak tutuklandı.

Bu olay Ankara’daki NATO Zirvesi’nden bir hafta önce meydana geldi. Böylelikle Deniz Göktaş’ı tutuklamanın, NATO toplantısında Türkiye bakımından olumsuz hava yaratacağını, buna yol açmamak için iktidarın Deniz’i tutuksuz yargılamayı isteyeceğini düşünenler yanıldı. İktidar, NATO müttefiklerinde güvenlik düşüncelerinin ağır basacağı, hukuk devleti, demokrasi, ifade özgürlüğü gibi daha az önemli (!) konularla uğraşmayacaklarına güvendi. Bu tutumunda haklı çıktı.

Olay nereden çıktı? Deniz, tabuları tanımayan, bütün tabuları kendi mizah anlayışı kapsamına sokan, bütün tabulara eşit bir biçimde saldıran, eleştiren, mizah konusu yapan bir komedyen. Yalnız Deniz’in bilmediği bir şey var. Türkiye’de bütün tabular aynı değil. Bazı tabulara hiç dokunulmaz. Onlar tabunun da tabusu. İşte Deniz bu tabulardan ikisine “Ölü Deniz” gösterisinde dokundu. Sen misin dokunan? Soruşturmalar, tutuklamalar, kaçmasın diye özel güvenlikli cezaevine göndermeler. Deniz’in kapatıldığı Çorlu Karatepe Güvenlikli Y tipi cezaevi en sıkı tecrit ve güvenlik rejiminin uygulandığı cezaevi. Kuyu tipi cezaevi deniyor. Herhalde öbür cezaevlerinin Deniz’in kaçmasını önleyemeyeceği düşünüldü.

Siyasal iktidar, olayı böylesine büyütmeseydi kimse farkında olmayacak, Deniz bu denli bir üne erişmeyecek, Ölü Deniz gösterisi hoş bir gösteri olarak akıllarda iz bırakacaktı, o kadar. Siyasal iktidarın bu olayı büyüterek ne elde etmek istediğini Deniz’in Çorlu cezaevinde çekilen fotoğrafından anlıyoruz. Deniz’in infaz memurlarıyla fotoğrafı önce önden çekiliyor. Ancak Deniz cezaevi hatırası fotoğrafı çektirir gibi gülümseyerek poz verdiği için istenilen sonuç alınamıyor. Fotoğraf çekimi 3-4 kez yenileniyor. Hiçbirinden istenilen sonuç elde edilemiyor. Bunun üzerine Deniz’in elleri arkadan kelepçeli fotoğrafı çekilerek basına veriliyor. Bu fotoğraf töreninden de anlaşılıyor ki iktidarın amacı topluma korku salmak. Deniz’in başına gelenler, iktidarı eleştiren herkese ibret olsun, caydırıcı etki yaratsın isteniyor.

Korku otoriter iktidarların toplumu kontrol etmek için başvurdukları en etkili silah. Korku toplumda yaygınlaştıkça sadece muhalefeti bastırmanın aracı olmaktan çıkar. Toplumu sarar, rejimin bir özelliği olma niteliğini kazanır. İnsanların davranışlarına yön verir.

Korku, iki yanlıdır. Sadece baskı altındakiler korkmaz. Aynı zamanda baskıyı uygulayanlar da korkar. Onların korktuğu kendi halkıdır. Halkın iktidarlarına son vermesinden korkarlar. Bu korkunun gerçekleşmesi olasılığı arttıkça baskı da yoğunlaşır. Korku iktidarı çürütür.

Deniz tabuları devirirken bunun başına ne işler açacağını bilmiyor muydu? Rejime muhalif olduğu için dokuz yılını Sovyetler Birliği’nde bir cezaevinde geçiren Sharansky’e göre, korku toplumlarında üç grup insan vardır: Rejimi destekleyenler, rejime karşı olsa bile korkudan ses çıkarmayanlar, yaşamını tehlikeye atarak rejime olan muhalefetlerini açığa vuranlar. Deniz bu üçüncü gruptan. Bu gruptan olanlar söylememeye, susmaya daha fazla dayanamazlar, içlerinde tutamazlar.

Deniz’in Türkiye’ye geri dönmesi Sokrates’in ölüm cezasından kurtulmak için kaçmayı reddetmesine benzer. Sokrates ölünce mahkûm edilen ilk düşünce suçlusuydu: Haksız bir yargılama sonucu ölüme mahkûm edilmişti. Öğrencisi ve arkadaşı Kriton onu ikna etmeye çalışır. Kaçış planı hazırdır. Sokrates kaçmayı kabul etmez. Bunu yasalara karşı ihanet olarak görür. Hücresinde kalıp zehir içerek yaşamına son verir.

Soruşturma açıldığında Deniz yurt dışındaydı. Türkiye’ye dönmesinin sonuçlarını elbette tahmin edebiliyordu. İsterse Türkiye’ye dönmeyebilirdi. Ama dönmeye karar verdi. Bugün Çorlu’daki cezaevinde tutuklu bulunmayı, kendi iradesiyle seçti. Sokrates gibi.

Uluslararası hukukta ifade özgürlüğünün sınırları nereden geçiyor? Bir söylem ne zaman ifade özgürlüğüne giriyor ne zaman hakaret oluşturuyor? Bu sınırlarla ilgili kriterleri AİHM kararlarında bulabiliriz:

AİHM ifade özgürlüğüne yaklaşımını Handyside/İngiltere (1976) kararındaki şu çok bilinen paragrafta açıklar: “İfade özgürlüğü... Yalnızca lehteki ya da zararsız, kayıtsız kalınabilecek bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümü için saldırgan, şok edici, ya da rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir.”

Her şeyden önce şunun altını çizmek gerek. Cumhurbaşkanı’na hakaret diye ayrı bir suç artık tarihe karışmak üzere. AİHM böyle bir suçun varlığını bile ifade özgürlüğünün ihlali olarak görüyor (Colombani/ Fransa Kararı 2002). AİHM’e göre devlet başkanının saygınlığını korumadaki devlet çıkarı, onunla ilgili görüş ileri sürmek hakkını ortadan kaldıramaz. (Mandragon /İspanya 2011)

Eleştiri ile hakareti ayıran sınır, şikayetçinin siyasetçi olup olmadığına göre değişir. Siyasetçiyi eleştirme sınırı daha geniş. Siyasetçi, siyaset alanına girmekle kendini eleştiriye açmıştır. Siyasal eleştiriyi cezalandırmak, eleştiri yapanlar üzerinde caydırıcı etki yaratır. Bu da halkın doğruları öğrenme ve kamuoyunu ilgilendiren konuları serbestçe tartışma hakkını kullanmalarını engeller. Bütün bunlara karşın, ifade özgürlüğünün sınırlanmasının çok önemli bir toplumsal nedenden kaynaklandığını ispat yükü hükümete aittir.

ABD Yüksek Mahkemesi’ne göre, kamu görevlilerine hakaret ancak kötü niyet kanıtlanırsa söz konusu olabilir. AİHM, Lingens / Avusturya kararında da başvurucunun iyi niyetli olup olmadığına baktı.

AİHM’in ifade özgürlüğünün sınırlarını çizerken kullandığı başka kriterler de var. Suçlanan ifadenin, somut verilerden mi kaynaklandığı, yoksa bir değer yargısı niteliği mi taşıdığı önemli. Değer yargısıysa ispat edilmesi istenmez. Türk yargı organının ifade özgürlüğü davalarında böyle bir ayrım yapmaması, büyük bir eksiklik. Bu eksiklik nedeniyle AİHM’den ihlal kararları çıkıyor.

AİHM ayrıca konunun kamuoyunu ilgilendirip ilgilendirmediği, hangi bağlamda söylendiği gibi hususları göz önünde bulunduruyor. İfade özgürlüğü demokrasinin temeli. O nedenle AİHM, bütün bu kriterleri içine alan çok dikkatli bir inceleme sonunda söz konusu ifadenin ifade özgürlüğüne girip girmediğine karar veriyor. Bizde ise Cumhurbaşkanı’na yöneltilen her eleştiri, hakaret sayılıyor, cezalandırılıyor. 2017 yılı itibariyle Cumhurbaşkanı’na hakaretten açılan dava sayısının 5150 olması, bunun 2099’unun mahkumiyetle sonuçlanması boşuna değil. (Ahmet Necdet Sezer döneminde açılan dava sayısı 163, Abdullah Gül döneminde ise 848)

Deniz Göktaş, AİHM’e başvurduğu takdirde yukarda değinilen kriterler çerçevesinde ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yolunda bir karar çıkacağı çok açık.

Dini değerlerin aşağılanması önemli bir konu. Bir yanda insanların hassasiyetleri, öbür yanda ifade özgürlüğünün korunması var. AİHM, bir din tarafından saygı gösterilen amaçlara uygunsuz saldırıların yasaklanmasını Sözleşme’ye uygun buldu. Ancak AİHM, kararlarını dindar insanların hassasiyetleri yerine nesnel kriterlere dayandırmakta. AİHM, dine ve dinin kutsal sembollerine hakaret niteliğindeki söylemlerin yasaklanmasını kabul eder. Ancak bu dinle ilgili eleştirel görüşlerin ileri sürülemeyeceği anlamını taşımaz. Bu tür görüşler, ifade özgürlüğü çerçevesine girer. Deniz’in gösterideki dinle ilgili sözlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Deniz neden tutuklu? Neden tutuksuz yargılanmıyor? Kendi iradesiyle Türkiye’ye döndüğüne göre, kaçma kuşkusu yok. Kanıtların karartılması söz konusu değil. Ev hapsi gibi başka adli kontrol önlemleri neden yetersiz? Hiç belli değil.

Demokrasilerde hükümet güçlü konumu nedeniyle kendisine yönelik en ağır eleştirilere bile hoşgörü ile yaklaşmak zorundadır. Ayrıca, hükümet siyasal ifadeler üzerinde caydırıcı etkiler doğuracak önlemler almamalıdır. Bu ilkeleri AİHM’in pek çok kararında bulabilirsiniz.

Siyasal mizah yoluyla yapılan eleştirileri hoşgörü ile karşılamak, o devletin demokrasi standardını belirler. Hoşgörü, kamusal alanda kendi düşüncelerinden farklı bir söylemin kabul edilmesi ve tanınması anlamına gelir. Bu bakımdan çoğulculukla yakından ilgilidir. Farklı düşünceleri, kimlikleri tanımayan, tek tip bir toplum yaratmak isteyen otoriter bir iktidarın siyasal mizah yoluyla yapılan eleştiriye hoşgörüyle yaklaşmayacağı açık.

Sevgili Deniz,

Senin gösterinin milyonlarca kişi tarafından izlenmesinin, siyasal iktidarın da bundan rahatsız olarak seni apar topar “kuyu”ya atmasının ortaya çıkardığı bir gerçek var. Beğenmediğimiz, doğru olmadığını düşündüğümüz şeylere itiraz etmek, hakikati söylemek cesaretini göstermeliyiz. Böyle bir toplumsal talebin olduğu seninle ortaya çıktı. Toplumdaki sessizliği bozdun. O nedenle sana teşekkür etmek isterim.

/././

Bizim de canımız sıkılsa mı biraz acaba?-Mine Söğüt- 

İnsanların otoriteye gülerek bakabilme ihtimali, kötü niyetli muktedirler için göze alınabilecek bir risk değildir. Onlar iktidarlarını kutsalların üzerine inşa ederler. Malum, gülen insan korkmaz. Korkan insan da gülmez. Şimdi bizim hikâyemize buradan bakalım. Gülen kim, korkan kim?

Umberto Eco en ünlü romanı olan Gülün Adı’nda otoritenin mizah korkusunu masaya yatırır. Olay orta çağda bir manastırda geçer. Bilginin dini otoriteler tarafından saklandığı, kitapların yakılıp yok edildiği, gerçeğin tek merkezden yönetildiği bir dönemde...  

Yaşlı ve kör keşiş Burgoslu Jorge, Aristoteles’in komedya üzerine yazdığı, kayıp olduğu var sayılan ve dinen okunması sakıncalı bulunan kitabının sayfalarına zehir sürmüştür, o yüzden kütüphanede kitabı fark edip gizlice okuyan tüm keşişler arka arkaya ölmektedir.

Keşiş Jorge eğer bu kitap insanların eline geçerse hristiyan dünyasının sarsılacağına inanır.  Zira onun mantığına göre gülmek korkuyu yok eder, korku nedir bilmeyen insan da tanrıya inancını kaybeder. Tanrıya inancını kaybeden insan hiçbir otoriteye boyun eğmez ve düzen çöker.

Ne kadar tanıdık değil mi?

Gülmenin otoriteyi zayıflatma gücü hiç de yabana atılacak bir korku değil.

İktidarlar dillerini her zaman ciddiyet üzerine kurarlar. Kalabalıkları “günah” kavramıyla kendilerine bağlarlar. Vaadlerini itaat karşılığında sunarlar. Sevildikleri değil kendilerinden korkulduğu ölçüde güçlü olduklarını varsayarlar.

Bu kadim kurguyu yerle bir edebilecek en tehlikeli şey mizahtır.

İnsanların otoriteye gülerek bakabilme ihtimali, kötü niyetli muktedirler için göze alınabilecek bir risk değildir. Onlar iktidarlarını kutsalların üzerine inşa ederler. Devlete, lidere, dini değerlere, milli güvenliğe ya da kamu düzenine laf uzatan, bu temellerin dokunulmazlıklarını sorgulayan ve bunu bir de şakalarla yapıp binlerce yıldır sarsılmazlığını korku salarak korudukları kavramları, onlara gülmek suretiyle taşlaşmış yerlerinden oynatan akıllara tahammül edememekte haklı sebepleri vardır.

Malum, gülen insan korkmaz. Korkan insan da gülmez.

Şimdi bizim hikâyemize buradan bakalım. Gülen kim, korkan kim?

İktidarlar karşılarındaki düşman kendilerine benzediği sürece onunla nasıl mücadele edeceklerini bilirler. Ama ne yapacağını kestiremedikleri itaatsiz bir eylem karşısında güçsüz düşerler. Gülmeyi bilmeyen, gülmeyi sevmeyen, gözyaşlarıyla geldikleri bir koltuğun tepesine çıkıp karşılarına aldıkları herkesi ağlatmayı marifet bilen muktedirlerin ezberlerini bozmak en güçlü ve etkili direniş yöntemlerinin başında gelir.

Gülün Adı romanında olay dışarıya kapalı bir evrende geçer, bizim mesele herkese açık son derece görünür bir evrende, sosyal medyada geçiyor. Saklanan değil saklanamayan, hatta aksine parlatılan, altı fosforlu kalemlerle çizilen, görünmemesi imkânsız kılınan bilgilerin dolaşımı ve buna ulaşan milyonların kahkahaları söz konusu.

O yüzden bizim hikâyemizde bilgiye ulaşanlar ölmüyor. Bilgiyi yayan kişi ta en baştan kendi kendisini zaten “ölü” ilan ederek “kellesini” ortaya koyuyor. Ve iktidarı öldürmese de en hassas yerlerinden irili ufaklı sakatlıyor.

Çünkü sıkılmış… Deniz’in canı sıkılmış…

“Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, ‘politik mizah’ yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı maniple edip bana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafında dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı” diyor.

Tam bu noktada bu ülkede hepimizin durup kendimize sormamız gerekiyor.

Benim canım ne durumda?”

“Yeterince sıkılmadım mı?”

“Benim sıkıntım korkumu aşsa ne olur?”

“Hele hele hepimizin sıkıntısı bir anda korkuyu aşsa… seyreyler miyiz gümbürtüyü?

Madem olay orta çağda geçmiyor, yıl 2026…

Madem yer keşişlerin inzivaya çekildiği kimsesizliğin ortasında bir manastır değil, kalabalık, şıkır şıkır bir ülke, canlı kanlı bir sosyal medya.

Madem tepemizde engizisyon yok, iktidar uymasa da hâlâ Anayasası mevcut bir hukuk devleti var.

Madem her şeyimiz tam….

Bir düşünsek mi acaba, Deniz’den neyimiz noksan?

Reddedilen Mehmet Akif Ersoy iddianamesinde değişiklik: Furkan Torlak ve Mehmet Görmez'in adları ifadelerden çıkarıldı -Can Öztürk- 

Mehmet Akif Ersoy ve yedi kişi hakkında düzenlenen ilk iddaname 20 Mayıs'ta reddedilmişti. Mahkeme tarafından kabul edilen yeni iddianamede, Furkan Torlak ve Mehmet Görmez'in sanık ve tanık ifadelerinde geçen, ancak suç isnadına muhatap olmayan isimleri yer almadı.

Eski Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy ve 7 kişi hakkında “nitelikli cinsel saldırı” ve “suç örgütü kurma” suçlamalarıyla düzenlenen yeni iddianame, İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Mahkeme tarafından kabul edilen iddianamede, reddedilen ilk iddianameden farklı olarak, Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri Furkan Torlak ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in şüpheli ve tanık ifadelerinde geçen, ancak suç isnadı içermeyen adları çıkarıldı.

Uyuşturucu soruşturmasında tutuklanan Mehmet Akif Ersoy ve yedi kişi hakkında ilk iddianame 20 Mayıs 2026'da  düzenlendi. İddianamede Ersoy hakkında "suç örgütü kurma ve yönetme, "nitelikli cinsel saldırı "(11 kez), "uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama" ile "uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma" suçlarından ceza talep edilerek 11 yıl 3 aydan 286 yıl 2 aya kadar hapisle cezalandırılması istenmişti. İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan iddianame mahkeme tarafından reddedilmişti.

İsimler iddianameden çıkarıldı, mahkeme kabul etti

Yeniden düzenlenmek üzere savcılığa gönderilen iddianame tekrar hazırlanarak mahkemeye sunuldu. Yeni sunulan iddianame İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bugün (10 Temmuz 2026) kabul edildi. Yeni iddianamede Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri Furkan Torlak ve  geçmişte Ersoy'un danışmanlığını yapan eski Diyanet İşleri başkanı Mehmet Görmez'in isimleri, bir suç isnadı içermeyen ifadelerden çıkarıldı.

Dosyada Torlak hakkında hangi iddialar vardı?

Reddedilen iddianamede E.A. isimli kişinin, eski Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin koordinatörü Furkan Torlak hakkındaki, "Furkan Ankara'dan geldiğini, burada gizli işleri olduğunu ve devletin adamı olduğunu söyledi" iddiası yer alıyordu.

Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasına neden olan uyuşturucu soruşturmasında bazı itirafçı ifadelerinde adı geçen Torlak, geliimelerin ardından İletişim Başkanlığı'ndaki görevinden istifa etmişti. Torlak Akın Gürlek döneminde Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği görevine getirildi.

Ne olmuştu?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü uyuşturucu soruşturmasında tutuklanan eski Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy, 31 Aralık’ta savcılığa etkin pişmanlıktan faydalanma talebiyle 3 saat ek ifade vermişti.

Mehmet Akif Ersoy hakkında '11 kez nitelikli cinsel saldırı, suç örgütü kurma ve uyuşturucu madde kullanmak'tan ceza talebi

Ersoy'un ifadesinde, uyuşturucu madde kullandığını söylediği, kiraladığı evde kullanılan maddelerle ilgili bilgiler verdiği öne sürülerek, etkin pişmanlık düzenlemesi kapsamında tahliyesini talep etmişti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan değerlendirmede, Ersoy'un uyuşturucu kullandığının Adli Tıp Kurumu tarafından alınan raporla sabit olduğu, kiraladığı evde yapılan partiler de bilindiği için verdiği pşmanlık ifadesinin soruşturmaya katkı sağlamadığı öne sürülmüştü.

Ersoy hakkında 4 ayrı suçtan iddianame düzenlendi. Ersoy'un 11 kez nitelikli cinsel saldırıdan cezalandırılması talep edilirken 11 yıl 3 aydan 286 yıl 2 aya kadar hapisle cezalandırılması istendi.

Hazırlanan ilk iddianame, değerlendirilmek üzere İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş ancak dosya mahkeme tarafından reddedilmişti.

***

'Yenidoğan çetesi' davasında mahkemeye sunulan 'üst kurul' raporu: 3 bebek kurtarılabilirdi! 


'Yenidoğan çetesi' davasının duruşmasında, 10 bebeğin ölümüne ilişkin Adli Tıp Kurumu 3’üncü Üst Kurul tarafından hazırlanan raporlar mahkemeye sunuldu. Raporda 'Serdarova', 'Karakoç' ve 'Helvacı' bebeğin, uygun tanı ve tedavi durumunda yaşayabilecekleri değerlendirmesi yapılırken, 7 bebek için bunun kesin olmadığı belirtildi.

İstanbul'da, bebek acil hastalarını önceden anlaştıkları özel hastanelerin yenidoğan ünitelerine sevk edip ölümlerine neden oldukları ve haksız kazanç sağladıkları öne sürülen 62 sanığın yargılandığı davanın duruşmasına Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi. Bebek ölümlerine ilişkin daha önce Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu ile Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporlar dosyaya girmişti. Ancak mahkeme heyeti, iki rapor arasındaki değerlendirme farklılıklarını dikkate alarak önceki celselerde Adli Tıp Kurumu Üst Kurulu'ndan her bir bebek yönünden ayrı ayrı mütalaa hazırlanmasını istedi. 10 bebeğin ölümüne ilişkin Adli Tıp Kurumu (ATK) 3’üncü Üst Kurul tarafından hazırlanan ve 37 hekimin imzasını taşıyan raporlar mahkemeye sunuldu. Toplamda bin 284 sayfalık raporda, her bebeğin ölüm sebebi ve bebeklerin tedavi süreçlerinde yapılan işlemlere yer verildi.

Raporlarda bebekler Roua Kadan, Ayaz Karaduman, Melek Süleymanoğlu, Michelle Nwando Opara, Halime Alkari, Kerem Muhammet Tokluoğlu ve henüz ismi koyulmamış Kaya ailesinin bebekleri için, yapılan ihmallerle bebeklerin ölümleri arasında illiyet bağı bulunduğu, bebeklere zamanında uygun tanı ve tedavi yapılması durumunda da kurtulmalarının kesin olmadığı belirtildi.

3 bebek kurtarılabilirdi

Havvanur Karakoç bebeğin ölüm nedeni ileri derecede yetersiz beslenme, ağır akciğer hasarına bağlı solunum yetmezliği, beyin hasarı ve sepsis (vücudun enfeksiyona karşı aşırı ve hayati tehlike oluşturan yanıtı) olarak belirlendi. Raporda uygunsuz bakım, takip, tedavi ve beslenme ile ölüm arasında illiyet bağı kuruldu. Zamanında uygun tedavi ve yeterli beslenme sağlanması halinde bebeğin kurtulma ihtimalinin yüksek olduğu tespiti yapıldı. Öykü Helvacı bebeğin ölüm nedeni ileri derecede prematüre ve solunum yetmezliği olarak belirlendi. Surfaktan ve damar yoluyla beslenme tedavisindeki eksiklikler ile uzman hekim bulunmadan yürütülen resüsitasyon raporda tıp kurallarına aykırı uygulamalar arasında gösterildi. Kurul, uygun tedavi uygulanması halinde bebeğin kurtulma ihtimalinin bulunduğu yönünde değerlendirme yaptı.

Bebek Serdarova'nın ölümünün tıp kurallarına uygun yürütülmeyen tanı, takip, tedavi süreci ve resüsitasyon ile ölümü arasında illiyet bağı bulunduğu, tanı, takip ve tedavi sürecinin tıp kurallarına uygun olarak yürütülmesi halinde doğum sonrasında kalp anomalisi tespit edilen bebeğin kurtulma ihtimalinin çok yüksek olduğu raporda ifade edildi. 

***

T-24



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-

NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis-  NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güze...