Sokaktakiler Kemal Kılıçdaroğlu’nu görmedi: Duyurulmayan esnaf ziyaretinin perde arkası ortaya çıktı -Emirhan Çoban-
Mutlak butlan kararıyla CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, halkın tepkisini, halktan gizleyerek yaptığı esnaf ziyaretiyle kırmaya çalıştı. Kılıçdaroğlu’nun iş hanına girişinden önce birkaç kişilik ekibin, dükkanlara girerek ‘Kemal bey sizi ziyaret etsin ister misiniz?’ gibi sorular sorduğu öğrenildi. Kılıçdaroğlu’nun ziyaret ettiği Özlem Şenel’in seçilmiş CHP lideri Özgür Özel’i hedef alan paylaşımları dikkat çekti.
Mutlak butlan kararıyla CHP’nin başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin dört bir yanından partililerin tepkisiyle karşılaşıyor. Gönderdiği çelenkler alınmıyor, ismi geçtiği yerde yurttaşlardan tepki görüyor.
Kılıçdaroğlu, halkın tepkisini, halktan gizleyerek yaptığı esnaf ziyaretiyle kırmaya çalıştı. Kılıçdaroğlu sabahın erken saatlerinde Ulus Rüzgarlı Sokak’ta esnaf ziyareti gerçekleştirdi. Ne ajanslar ne de CHP'nin basın ekibi, ziyareti duyurdu. Kılıçdaroğlu’nun ziyaretini yalnızca birkaç basın kuruluşu takip etti. Kontrollü olarak yalnızca iki ajansın davet edildiği etkinliği duyan bazı kanallar da ziyareti haberleştirmek amacıyla alana gitti.
Kılıçdaroğlu, söz konusu gazetecilerin yeni parti ve 'çağrı heyetiyle' ilgili sorularını yanıtlamadı.

O İSİM PAYLAŞIMLARIYLA GÜNDEME GELDİ
Kılıçdaroğlu, ziyaret kapsamında önce Rüzgarlı İnşaat Malzemecileri Kooperatifi Başkanı Özlem Şenel’i ziyaret etti. Şenel’in seramik dükkanının üst katında gerçekleşen ziyarette Kılıçdaroğlu, esnafın sorularını dinledikten sonra onlarla kahvaltı etti. Dükkanın duvarlarında Kılıçdaroğlu’nun fotoğraflarının bulunması dikkat çekti.
Kılıçdaroğlu’nun fotoğraflarının yanında, AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’li Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki başta olmak üzere birçok kişinin daha fotoğrafı yer aldı. Şenel’in sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i, Özel’in kurmaylarını ve Silivri’de tutuklu yargılanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı, CHP cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu hedef alması dikkat çekti.
Daha sonra dükkanın hemen yanında bulunan iş hanına giriş yapan Kılıçdaroğlu, davul ve zurna eşliğinde birkaç esnafla görüştü. Sokakta bulunan esnafın birçoğu, Kılıçdaroğlu’nu görmediğini söyledi.
ZİYARET KONTROLLÜ GERÇEKLEŞTİ
Cumhuriyet, ziyaretin ardından Rüzgarlı Sokak’a giderek alanın nabzını yokladı. Edinilen bilgiye göre, ziyaret kontrollü gerçekleşti.
Kılıçdaroğlu’nun hana girişinden önce birkaç kişilik ekibin, dükkanlara girerek ‘Kemal bey sizi ziyaret etsin ister misiniz?’ gibi sorular sorduğu öğrenildi. Kılıçdaroğlu, duyurusunu yapmadığı ziyareti sırasında herhangi bir protestoyla da karşılaşmadı. Kılıçdaroğlu’yla denk gelen esnaftan bazıları, Kılıçdaroğlu’nu desteklemese dahi ona karşı görüşlerini belirtebilecekleri bir alan açılmadığını söyledi.

"KENDİSİNİ ÇOK SEVERİM"
Cumhuriyet, Kılıçdaroğlu’nun ziyaret ettiği Şenel’le de görüştü. Şenel, kamuoyunda çıkan haberlere tepki gösterdi. Duvarındaki Kılıçdaroğlu fotoğraflarının yalnızca Kılıçdaroğlu’na özel olmadığını söyleyen Şenel, çıkışta kendisine seramik baskı bir fotoğraf hediye ettiğini söyledi.
Kılıçdaroğlu’nu çok önceden bu yana tanıdığını aktaran Şenel, kendisine çok önceden bir davet gönderdiğini, Kılıçdaroğlu’nun ziyaret edeceğini kendisine dün akşam saatlerinde mesaj atarak bildirdiğini anlattı. Şenel, “Kendisini çok severim. Butlan kararı çıkmadan önce de çoğu zaman ziyaretlerim oldu. Bu, iki saat hazırlayarak yaptığımız bir organizasyondan ibaret. Habersiz derken, bunu kast ediyorum” dedi.,
Duvardaki fotoğraflara ilişkin konuşan Şenel, “Burada bir sürü fotoğraf var. Burası bir kooperatif. Bizim buraya siyasetçiler gelir, esnaf ziyareti yapmak ister, esnafın derdini dinler. Devlet düşmanı buraya giremez” diye konuştu.
"ÖZEL İLE BELKİ GÖRÜŞLERİMİZ TERSTİ"
Kendisine CHP lideri Özgür Özel’e yönelik tutumlarını sorduğumuzda Şenel, “Ben burada Cumhurbaşkanımızla (Recep Tayyip Erdoğan) görüştüm. Bütün siyasetçilerle buluştum ama şimdiye kadar Özgür Özel’le hiç görüşmedim. Belki kısmet olmadı. Belki görüşlerimiz tersti. Ben esnaf adına konuşuyorum. Esnaf artık ticaret istiyor. İşler düzene girsin istiyor. Yani Özgür Özel protesto etti, Rüzgarlı’nın kapıları kapandı. Eylem yaptı, buranın yolları kapandı. Ne beklediniz? Burada her eylem olduğunda bizim Rüzgarlı'nın kapıları yolları kapandı. Burada esnaf kan ağladı. Biz bunu dile getirdik. Demek ki devletimiz öyle uygun bulmuş. Demek ki bir şey var. Genel başkan olarak Kemal Bey geldi. O zaman genel başkan olarak saygı duymamız gerekiyor” dedi.
‘ONLAR’ DİYEREK HEDEF ALDI
Hiçbir siyasi partiye üyeliği olmadığını söyleyen Şenel, kooperatif başkanı olarak tüm partilere eşit yaklaşma sorumluluğu olduğunu dile getirdi. Haber kanallarının çağrılmamasına yönelik de konuşan Şenel, ‘onlar’ diyerek bir grubu hedef aldı. Şenel, “Onlar gibi dışarıdan toplama ekiple falan yapmadık. Hepsi esnaf. Bu spontane gelişti” diye konuştu.
***
Eskişehir TEI’deki yangını söndürme çalışmaları sürüyor: Çalışanlar tahliye edildi.
TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş.’nin (TEI) Eskişehir yerleşkesinde çıkan yangını söndürme çalışmalarının sürdüğü bildirildi. Yangın sebebi ile fabrika çalışanları tahliye edildi.
Esentepe Mahallesi’nde faaliyet gösteren fabrikada çıkan yangına çok sayıda ekibin müdahalesi sürüyor. Bölgeye itfaiye ekiplerinin yanı sıra AFAD, ESGAZ ve sağlık ekipleri de yönlendirildi.Çalışmalara Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı 1. Ana Jet Üssü Komutanlığı’ndan 2 ekip söndürme çalışmalarına destek veriyor.
FABRİKA ÇALIŞANLARI TAHLİYE EDİLDİ
Yangın sebebi ile fabrika çalışanları tahliye edildi. Eskişehir Valisi Dr. Erdinç Yılmaz da yangın bölgesine gelerek söndürme çalışmaları hakkında bilgi aldı. Yangınla ilgili henüz bir resmi açıklama yapılmazken, alevlerin bir enerji kaynağında meydana gelen patlama ve çevreye yayılan yanıcı maddelerin tutuşmasından kaynaklandığı belirtiliyor.
https://twitter.com/i/status/2079666562944946191
***
Butlancı Berhan Şimşek’in darbettiği kadının ifadesi ortaya çıktı: ‘Boğazımı sıktı, tokat attı, beni eve hapsetti’
Mutlak butlan kararıyla CHP’ye atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun yönetiminde yer verdiği Berhan Şimşek hakkındaki kadına şiddet iddialarının ayrıntıları ortaya çıktı. Özlem Şanver ifadesinde Berhan Şimşek hakkında, "Boğazımı sıktı, tokat attı, beni eve hapsetti" dedi.
"Mutlak butlan" kararının ardından CHP Genel Başkanlığı görevine geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Genel Başkan Yardımcısı" olarak görevlendirdiği Berhan Şimşek hakkında, 10 yıllık hayat arkadaşı Özlem Şanver’in başvurusu üzerine psikolojik ve fiziksel şiddet nedeniyle uzaklaştırma kararı verildiği ortaya çıkmıştı.
Halk TV Şimşek'in, Özlem Şanver'e yönelik fiziksel şiddet uyguladığı, psikolojik baskı kurduğu iddialarına ilişkin ifade ve tutanaklara ulaştı.
"YÜZÜME TOKAT ATTI"
Özlem Şanver, Kadıköy’de gerçekleşen olaya ilişkin 22 Ekim 2021 tarihli polis ifadesinde, Berhan Şimşek ile yaşadığı şiddet anını şu sözlerle aktardı:
"Tartışma sırasında kendisi bana hitaben 'O...' diyerek hakaret etti, oğlumu kast ederek onun 'P..' olduğunu söyledi ve bana hitaben 'Senin hayatını bitiririm, yaşayamayacak hale gelirsin, işini elinden alırım' diyerek beni tehdit etti. Benim yüzüme, çeneme doğru tokat attı, çeneme eliyle hızlıca vurdu, kollarımı sıkıca tutup sıktı, beni itti, kollarımdan tutup beni sıkıştırdı ve beni savurdu. Beni yerde bulunan cam kırığına doğru ittiği için ayak orta parmağım kesildi, parmağım kanadı."
"KONUTUMUN İÇERİSİNDE DARP ETTİ"
Şanver, 26 Mayıs 2026 tarihinde Balıkesir Pelitköy Jandarma Karakolu’nda verdiği ifadede ise ev hapsine maruz kaldığını ve ağır tehditler aldığını belirtti. Tutanaklara geçen ifadesinde Şanver, yaşananları şu kelimelerle anlattı:
"Beni zorla konutun içine soktu ve beni konutumun içerisinde darp etti. Kendisine beni bırakmasını ve evden çıkmak istediğimi iletmeme rağmen beni darp etmek için eve hapsetti ve bana bağırarak 'Senin oğlun p.., sen de o...' dedi. 'Senin oğlunu işten attırırım, İstanbul Büyükşehir Belediyesinde bir daha çalışamaz, senin o burslu okuyan yeğeninin bursunu iptal ederim' diyerek tehditler savurdu."
"SİYASİ NÜFUSUNU KULLANDI"
Olayın idari boyutuna ve siyasi nüfuz iddiasına da değinen Şanver, Şimşek’in yetkilerini kötüye kullandığını savunarak şunları kaydetti:
"Berhan Şimşek isimli şahıs eski milletvekili sıfatını ve yereldeki siyasi nüfusunu kullanarak, yerel idari kurumları şahsıma karşı planlı bir baskı aracı olarak yönlendirmiştir. Berhan Şimşek, İstanbul İlinde bulunduğu ve müracaat etmesi imkansız olduğu halde Burhaniye Nüfus Müdürlüğüne uzaktan bir kurgu ile müdahale ettirmiş ve yasal yerleşim yeri kaydımı sistemden sildirmiştir. Sistemde evsiz bırakılmam sebebi ile zorunlu noter işlemlerini yürütebilmek adına geçici olarak Sancaktepe'deki annemin adresine yasal kayıt yaptırabilmek mecburiyetinde kaldım."
"O EVDEN ÇIKSIN, YOKSA ONU HAPSE ATTIRIRIM"
Dosyaya giren bir diğer resmi belgede ise Şimşek'in, Şanver'in kaldığı evin suyunu kestirdiği belgelendi. 26 Mayıs 2026 tarihli jandarma tutanağında, Balıkesir Burhaniye'deki konutta yapılan incelemede su vanasına mühür vurulduğu ve suyun kesik olduğu resmi olarak tespit edildi. Ayrıca 1 Haziran 2026 tarihli jandarma ifadesinde Şanver, evine döndüğünde panjur anahtarının verilmediğini, izinsiz tadilat yapıldığını ve Şimşek'in avukatı ile ortak tanıdıkları aracılığıyla "O evden çıksın, yoksa onu hapse attırırım" şeklinde tehdit edilmeye devam ettiğini beyan etti.
UZAKLAŞTIRMA KARARI UZATILDI
İstanbul Anadolu 1. Aile Mahkemesi, 29 Haziran 2026 tarihinde Özlem Şanver lehine verilen koruma kararlarını 2 ay süreyle uzattı. Kararla birlikte Berhan Şimşek'in Şanver'e yaklaşması, iletişim araçlarıyla rahatsız etmesi ve hakaret içeren davranışlarda bulunması yasaklandı. Şanver'in, tedbir kararlarının ihlal edildiği gerekçesiyle yaptığı zorlama hapsi talebi ilk aşamada reddedilmiş olsa da, İstanbul Anadolu 2. Aile Mahkemesi 1 Temmuz 2026'da bu kararı kaldırarak dosyanın yeniden değerlendirilmesine hükmetti.
***
Saldırıdan önce ailesini öldürmeyi planlamış: Kahramanmaraş’taki okul saldırısında korkunç ayrıntılar!
Kahramanmaraş'ta okula silahlarla girip 1 öğretmen ile 9 öğrenciyi öldüren, 15 öğrenciyi de yaralayan İsa Aras Mersinli’nin saldırının öncesinde anne, babası ve büyükannesini öldürmeyi planladığını içeren dijital bir belge bulundu.
Kahramanmaraş'ta okula silahlarla girip 1 öğretmen ile 9 öğrenciyi öldüren, 15 öğrenciyi de yaralayan İsa Aras Mersinli’nin tutuklu babası Uğur Mersinli hakkında, ‘Olası kastla öldürme’ suçundan 10 kez müebbet, ‘Olası kastla yaralama’ suçundan da 30 yıla kadar, annesi Peyman Pınar Mersinli hakkında ise ‘Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma' suçundan 22,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
ANNE VE BABASINI ÖLDÜRMEYİ PLANLAMIŞ
İsa Aras Mersinli’nin bilgisayarından elde edilen verilere göre Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu’na saldırı düzenleyeceğini çok önceden planladığı belirlenirken, saldırının öncesinde anne, babası ve büyükannesini öldürmeyi planladığını içeren dijital bir belge bulundu. Belgeye göre İsa Aras Mersinli ablasını çok sevdiği için onu öldürüp öldürmeme konusunda kararsız kalmış. İsa Aras Mersinli, belgede anne ve babasını nasıl öldüreceğini şöyle anlatıyor: “Siz bunu okuduğunuzda ya büyük bir şey planlıyor olacağım ya büyük bir şey yapmış olacağım ya da büyük bir şey yapmak üzereyim. Hayatım boyunca yalnızdım, o gün geldiğinde yalnız olmayacağım, insanlar beni tanıyacak. Bu fikri seviyorum, insanların beni tanıması, beni kabul etmesi, bana tuhaf bir hayvanat bahçesi hayvanı gibi bakmaması... Bu dünyadaki varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde, sonunda beni fark edecekler, başka seçenekleri olmayacak ve bunu seviyorum, ancak bunun neden böyle olduğunun sebebi bu olduğuna inanıyorum, bu yalnızlık duygusu, yaptığım şeyi neden yaptığımı veya ileride ne yapacağımı neden yaptığın bir nedeni olarak görülüyor, her gün insanlarla görüşüyorum, her gün stres yaşıyorum, her gün tek başıma düşüncelerimle baş başa oturuyorum, her gün boşuna yaşıyorum, hiç bir şey elde edemiyorum, sadece korku ve nefret duyguları hissediyorum ve bunun sebebi hepinizsiniz. Çok uzun zaman önce değil insanların değersiz olduğunu fark ettim, hayatların hiçbir anlamı yok ve siz insanlar bana karşı sergilediğiniz iğrenç davranışlarınızla bunu kanıtladınız. Beni çileden çıkardınız, işte intikamım böyle gerçekleşecek. Bunun için biraz hazırlık yaptım ve gizlice 10 litre çamaşır suyu stokladım. Yapacağım şeyi yapmadan önceki gece, herkes uyurken o çamaşır suyunu alacağım, önce ablam uyurken onun odasını kilitleyeceğim, sonra ebeveynimin odasına girip onları büyük bir mutfak bıçağıyla bıçaklayacağım. Annemin ve babamın yaralarına litrelerce çamaşır suyu dökeceğim, daha sonra oturma odasına gidip büyükannemi boğacağım. Daha sonra geri zekalı amcamı dövmek kolay olacak, gerekirse onu yumruklayabilir veya en kötü ihtimalle yakabilirim. Tüm bunlar sırasında ablamın yaşayıp yaşamaması konusunda hala karar veremedim çünkü onu seviyorum. Başlangıçta tüm daireme yoğun miktarda klor gazı saldırısı yapmayı planlamıştım ama sanırım bu işe yaramayacak.”
‘SALDIRI ÖNCESİ PUANIMI GEÇMEM GEREKİYOR’
Belgenin devamında yer alan ifadelere göre İsa Aras Mersinli’nin yabacı ülkelerde saldırıları gerçekleştiren kişilerle ilgili detaylı araştırma yaptığı ve onlarla yarıştığı anlaşılıyor. Belgenin devamında İsa Aras Mersinli, saldırılar ve saldırganlar için şu ifadeleri kullanıyor:
“Adam Lanza, saldırısından önce 1 kişiyi öldürdü. Salvador, saldırısından önce bir büyükanneyi yaraladı. Cho, ana saldırısından önce 2 kişiyi öldürdü. Kip Kinkel, saldırısından önce 2 kişiyi öldürdü vb. Tüm bunlar benim herkesin saldırı öncesi puanımı geçmem gerektiği anlamına geliyor..”
‘YENİDEN SİLAH DOLDURMAK İÇİN YETERLİ ZAMANIM KALIRSA, ANAOKULUNA GİDECEĞİM’
Her satırında kan donduran ifadelerin yer aldığı belgeye göre İsa Aras Mersinli, okulun kapılarını kilitlemek için anahtarları çalmaktan, okulda ilk önce kimleri öldüreceğine kadar saldırıyı adım adım planlamış. Mersinli, belgede saldırının planını şöyle anlatıyor:
“Tüm silahlarımı mühimmatımı ve şarjörlerimi hazırlayıp yaptığım testlere göre tüm silahlarımı taşıyabilecek kapasiteye sahip olan okul çantama koyacağım. Okula biraz geç gideceğim ve eğer o zamana anahtarları çalmışsam çıkış kapılarını kilitleyeceğim, ardından, zil çalmadan yaklaşık 10 dakika önce tuvaletlere koşup kendimi tamamen silahlandıracağım. Gerisi kadere kalmış ama ben olayın şöyle gelişmesini istiyorum. Koridorda devriye gezen öğretmenleri vuracağım, daha sonra herhangi bir sınıfa girip ateş etmeye başlayacağım, 1-2 şarjörü boşattıktan sonra bir sonraki sınıfa geçeceğim. Emin olmak için, ölü olduğundan emin olmadığım kişilere iki kez ateş edeceğim veya bıçaklayacağım, Eğer bir şekilde yeniden silah doldurmak için yeterli zamanım kalırsa, anaokuluna gideceğim. Hedefim birinci zafer, Doğu Avrupa ve Asya'nın tamamında buna benzer bir olay neredeyse yok. Buna en yakın olanı ise en sevdiğim Vladislav Rosyakov'un Kerch Politeknik Koleji katliamıdır. Ben ilk beşte yer alacağım.”
‘BİR KERESİNDE OKULA SİLAH GETİRDİM AMA KULLANMADIM’
İsa Aras Mersinli, belgenin sonunda okul saldırısını 3’üncü sınıftayken düzenlemeyi düşündüğünü belirterek şöyle diyor:
“Başka bir nedenimden de bahsetmenin tam zamanı, bu nedenin ne olduğunu bilmiyorum. 3’üncü sınıftan beri okulumda bunu yapmaya dair düşüncelerim vardı. Yıllar geçtikçe bu düşünceler daha da kötüleşti, bir keresinde okula silah getirdim ama kullanmadım. Tam olarak neden bunu istediğimi bilmiyorum ve bu bir bakıma 'iyi' ve 'yapılması gereken' bir şey. Bunu yaparsam anaokuluna başladığım zaman çok heyecanlanacağım, bu bana bir rahatlık hissi veriyor. Sizden nefret ediyorum, kafamın içindeki sesler sizin benden nefret ettiğinizi söylüyor. Benden şüphe ediyorsunuz, ne kadar zarar vereceğimi sorguluyorsunuz. Beni her zaman şüpheyle karşılıyorsunuz, ne yaparsam yapayım siz her zaman bir kusur buluyorsunuz. Beni şüpheye düşürecek herhangi bir nedeniniz var ama yakında hepinizin yanıldığını kanıtlayacağım. Bu benim için mükemmel, 40 kişilik sınıflar, hiçbir sınıfta kilit yok, aktif nişancı tatbikatı yok, çıkışlar kilitlenebiliyor, polis uzakta, kimse silahlı değil. Eğitildim, silahla etkinliğim bir polis memurununkiyle karşılaştırılabilir, konumum kolay, yolları biliyorum.”
***
Yeni nesil hukuk sözlüğü -Barış Pehlivan-
Tutuklama: Kaçmayıp yurtdışından kendi gelse de veya karartabileceği bir delil bulunmasa da hatta hapiste yatarı olmayan bir suçla itham edilse de şüphelinin kimliğine göre kullanılabilen bir yöntem. Can sıkanlar için mutlak surette uygulanan infaz peşinatı.
Tahliye: Önden ödenen cezanın vadesi dolmuşsa kullanılabilen, yanlış hesaplanmış ise cezaevi kapısındaki jandarmanın “Bir dakika, gitmiyorsun” deme anıyla biten ve nadir zamanlarda görülen olağanüstü bir olay. İçeride “ıslah” olmayan politik tutukluların kısa süreli havalandırma molası.
Masumiyet karinesi: İktidara eleştirel tutumda olanların gözaltına alındığı an hükümsüz kalan, iddianame yazılana kadar kolluk kamerasında, yazıldıktan sonra adliye koridorunda “aksini kanıtla da görelim” mantığıyla işletilen bir nostalji. Dosya kapağı açılmamış her vatandaşın sahip olduğu geçici piyango, henüz soruşturma geçirmemiş olmasının yarattığı bir zamanlama hatası.
Suçta ve cezada şahsilik ilkesi: Özellikle siyasi operasyonlarda kullanılan, yeni nesil genetik ve sosyal ceza hukukuna aykırılık. Failin kimliğine göre suç aranırken kadük hale gelen kural, toplu ve pratik cezalandırma yönteminin karşıtı.
Düşünce ve ifade hürriyeti: Düşünmekte ve bunu söylemekte tam özgürlük hali. Ancak söylenilen şeyin kimi ilgilendirdiğine göre fiziki özgürlüğünün sınırlarını tecrübe etme hakkı. Beyin ve bedenin savaşının, Ceza Muhakemesi Kanunu ile garantisi.
Adil yargılanma: Tayin listesiyle sınanan, kâtibin klavye sesinin fonda olduğu, hedef sürede gerçekleşmesi için kararı önceden yazılan duruşmaların tercih edildiği, pratikte örneklerine az rastlanan bir adliye prosedürü.
Kanun önünde eşitlik: Demode görülen eski nesil geometrik hukuk kavramı. Pratikte, bazı kişilerin ve dosyaların “daha eşit” sayılması hali. Ceza kanununun muhalifler için uygulanma, yandaşlar için ise uygulanmaması konusunda hakkaniyetçilik.
Gizli tanık: Delil bulma zahmetini ortadan kaldıran adli kolaylık paketi. Dosyada ne zaman bir boşluk oluşsa aniden belirip “Ben orada her şeyi gördüm” diyen, kimliği meçhul ama beyanı hüküm olan kimilerinin süper kahramanı.
Mülkiyet hakkı: Tapu ve ruhsat sahibi olduğunu sanan muhaliflerin gördüğü sanrı, geçici kullanım hakkı. Aman zaten hepimiz bu dünyada kiracı değil miyiz!
Takdiri indirim: Duruşmada kravat takmanın ve mahkeme heyetine mahcup bakışlar atmanın cezada sağladığı indirim kuponu. Failin kimliğine göre bir ödüllendirme yöntemi.
/././
Kral çıplak -Öztin Akgüç-
Öykü, öğretici, mesel olsun diye anlatılır, yazılır ama pek etkili olmaz.
Bir ülkede stilist, desinatör kralı giydirir, süsler, kral da halk arasında dolaşır, giysisiyle takdir, beğeni, alkış toplarmış. Stilist yenilik bulamadığı bir gün, kralı giydiriyormuş gibi yaparak halkın arasına çıplak salmış. Kral salınarak yürürken yine çevreden alkış alır, beğeni takdir söylemleri yükselirken küçük oğlan bağırmış: “Kral çıplak!”
Günümüzde, reklam, övünme, yüksekten atma, teknoloji tutkunluğu, gösteri, büyük çaplı dolandırıcılık, aldatmaca yaygın. Birinin “Kral çıplak” diye uyarması gerekiyor.
Doğa sürekli yıkıma uğruyor, çevre kirleniyor, iklim krizleri yaşanıyor, orman varlığı adeta tüketiliyor, biyolojik çeşitlilik azalıyor, ekosistem, canlıların yaşadığı ortam bozuluyor. Dünyanın büyük bir kısmı, Dünya Bankası’nın belirlediği günlük kazanç limitinin, yani mutlak yoksulluk sınırının altında yaşamakta; temiz su ve sağlıklı beslenmeye erişimden uzak bir hayat sürmektedir. Günümüzde kişi başına düşen nominal gelir artarken trilyon dolarları aşan devasa sanal servetler oluşuyor ve teknoloji övgüleri yapılıyor. Hangi sorun, sorunlar çözülüyor? Yanıt yok. Füzelerin doğayı yıkım gücü artışı dışında gösteri, reklam, aldatmaca yaşanıyor.
Gerçekte sürdürülebilir reel gelir azalıyor. Doğal kaynakların tüketimi, iklim krizinin çevresel maliyetleri ve iktisadi bir terim olan negatif dışsallıklar hesaba katılarak doğayı onarma giderleri düşüldüğünde; kişi başına düşen sürdürülebilir gelirin arttığı değil, aksine azaldığı hesaplanmaktadır. Tüm bir maliyetten, kayıplar bir yana, enflasyonu düşük açıklamak, büyüme, kişi başına gelir artışı da abartılı gösteri oluyor.
Yatırım, borsa, getiri, kripto para konularında da büyük çaplı dolandırıcılıklara karşı çıkmak gerekir. Büyük servetler nasıl oluşuyor?
Yatırım ekonomik anlamda mal ve hizmet üretmek, reel gelir katma değer yaratma amacıyla kaynak, üretim faktörleri özgülemesidir. Yatırım (investment), plasman (placement) aynı kavramlardır. Plasman, kısaca para yatırmaktır. Altın, döviz, kripto para, hisse senedi alma, mevduat, yatırım değil, plasman, getiri beklentisiyle para yatırmaktır. Paralarını bağlayanlar da yatırımcı değildir. Yatırımcı efektifte görünürlendirme, aldatmacadır.
Bir varlık elden çıkarıldığında yerine eşdeğerini koyabiliyor ve üste de artı değer elde ediliyorsa reel getirisi vardır.
Şişli Siyasal Bilimler Yüksekokulu devletleştirildikten sonra muhasebe dersi veriyordum. Mısır Çarşısı’nda kuyumculuk yapan Ermeni asıllı bir öğrenci bana şunu öğretti. “Biz yılbaşında altın mevcudumuzu tartarız, yılsonunda da artış varsa kâr elde ettik” deriz. Nominal piyasal değerler aldatıcıdır.
Dolandırıcılık; bir kişinin saflığından, iyi niyetinden yararlanarak çeşitli hile ve aldatmacalarla onu kandırmaktır.
Önceleri de yazdım. ABD, Bretton Woods Anlaşması’yla merkez bankalarının döviz mevduatını altına (bir ons altın 35 USD) çevirme taahhüdünde bulunup daha sonra Başkan Nixon döneminde altın penceresini kapatarak dolandırıcı kâğıt aldılar. Merkez bankalarında, altınlar ABD hazinesinde kaldı. Trump başkan olduğunda “Dikkat, kripto parayla dolandıracak” diye uyarmaya çalıştım. Öyle de oldu. 120 bin ABD doları seviyesini gören Bitcoin, takip eden süreçte 60 bin dolar bandında seyretti.
Kapitalizmin bu boyutlu dolandırıcılığına karşı çıkmak gerekir. Algılayan olursa yatırımcı diye dikkat dolandırılıyorsunuz.
/././
Lozan, Laiklik ve Bağımsızlık -Sinan Meydan-
“İslam hukukunda, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslüman olmayan toplulukların yararına din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu Türk temsilci heyetine hatırlatmak isterim. Bu ayrıcalıkların kaldırılmaması (…) çok istenir bir şeydir…” (İngiliz Başdelegesi Lord Curzon, Lozan, 14 Aralık 1922)

Siyasal islamcılar, “Türkiye’nin, Lozan’da Batılı ülkelerin isteğiyle ve baskısıyla dinsel hukuka son vermeyi ve laik bir devlet kurmayı kabul ettiğini!” iddia ederler. Oysa bu siyasal islamcı tez koca bir palavradır.
Osmanlı düzeni çok hukukluydu. Klasik Osmanlı hukuku şeri hukuk (dinsel hukuk) ve zaman içinde oluşmuş örfi hukuktan (padişahların irade ve fermanları) oluşuyordu.
Osmanlı’da esas yargı kurumu, kadıların görev yaptığı şeriye mahkemeleriydi. Ayrıca 1864’te nizamiye mahkemeleri de kurulmuştu.
Osmanlı’da gayrimüslimler (azınlıklar) de kendi kilise hukuklarına bağlıydılar. İstanbul’daki Patrikhane hukuki yetkilere sahipti. Azınlık cemaatlerinin davalarına bakan “cemaat mahkemeleri” vardı.
Osmanlı’da yabancıların da ayrı hukuku vardı. “Kapitülasyon hukuku” gereğince Osmanlı’da yabancıların davalarına “konsolosluk mahkemeleri” bakardı.
Görüldüğü gibi dinsel temelli Osmanlı “çok hukuklu” sisteminde ayrı mahkemeler vardı. Bu çok hukuklu sistem, Osmanlı’da hukuk karmaşasına neden oluyor ve devletin bağımsızlığını engelliyordu.
İttihatçılar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında 1914’te tek taraflı olarak kapitülasyonları kaldırdı. Böylece kapitülasyon hukuku gereği kurulan konsolosluk mahkemeleri de kaldırıldı. Ancak Batılı devletler bu oldubittiyi kabul etmediler. 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonraki işgal sırasında kapitülasyonları ağırlaştırılmış olarak geri getirip bu mahkemeleri de yeniden açtılar.
İttihatçılar, 1917’de de Hukuki Aile Kararnamesi ile cemaat mahkemelerine son verdi. Ancak bu kararnameye hem Batılı devletler hem de gayrimüslim cemaat liderleri karşı çıktı. İşgal yıllarında İtilaf devletlerinin baskısıyla 1919’da bu kararname yürürlükten kaldırıldı.
Görüldüğü gibi; Batılı emperyalist ülkeler, Türkiye’deki yüksek çıkarlarını korumak için Osmanlı’nın dinsel temelli çok hukuklu yapısının devam etmesini istiyorlar; hukuk birliğine ve yargı bağımsızlığına izin vermiyorlardı. Yani, Batılı ülkelerin, “Türkiye laik olsun!” diye bir dertleri yoktu; onların derdi Türkiye’deki hukuki çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumaktı.
LORD CURZON “İSLAM HUKUKUNA” DİKKAT ÇEKTİ
Lozan’da, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan gibi Batılı devletler, Türkiye’de “İslam hukukunun” geçerli olduğunu ve bu dinsel hukuktan ve çok hukuklu sistemden kaynaklı olarak Türkiye’deki yabancıların ve azınlıkların sahip oldukları hukuki ayrıcalıkların devam etmesini savundular.
Örneğin, İngiliz Başdelegesi Lord Curzon, 14 Aralık 1922 tarihli “Azınlıkların Korunması” başlıklı genel görüşmede Türk heyetine “İslam hukukunu” hatırlattı. Lord Curzon, “İSLAM HUKUKUNDA, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslüman olmayan toplulukların yararına din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu Türk temsilci heyetine hatırlatmak istemektedir. Bu ayrıcalıkların KALDIRILMAMASI ve ya da onların yerine daha önce yapılmış azınlık antlaşmaları hükümlerinde kabul edilmiş GENEL HAKLARIN KONULMAMASI çok istenir bir şeydir. (…) Lord Curzon, azınlıklara verilecek garantiler bütünü içine alınmak amacıyla, İSLAM HUKUKUNUN BU HÜKÜMLERİNE alt komisyonun dikkatini özel olarak çekmek istemektedir.” (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), Çev. Seha. L. Meray, C. 1, İstanbul, 2013, s. 172)
Çok açıkça görüldüğü gibi İngiliz Lord Curzon, Lozan Konferansı’nın ilk günlerinde, Türk heyetine, İslam hukukunda yabancıların yararına ayrıcalıklar olduğunu hatırlatarak bu ayrıcalıkların devam etmesi için alt komisyonun dikkatini “İslam hukukuna” çekmek istiyordu.
VENİZELOS, TÜRKİYE’DEKİ HRİSTİYANLARIN DİNSEL HUKUKUNU SAVUNDU
Lozan’da Lord Curzon, Venizelos ve diğerleri, hep birlikte Türkiye’de İslam hukukunun geçerli olduğunu, bu nedenle Türkiye’deki azınlıkların da eskiden olduğu gibi “özel hukuk ve aile hukukunda” kilise hukukuna bağlı olmasını istediler. Bunun için İstanbul’daki Patrikhane’nin hukuki yetkilerinin devam etmesini savundular. Buna karşın Türk heyeti, “Türkiye laik hukuku benimseyecek” diyerek Patrikhane’nin hukuki yetkilerine son verilmesini istedi.
Örneğin, Lozan’da Yunan Başdelegesi Venizelos, 22 Aralık 1922 tarihli oturumda şöyle dedi: “Türkiye’de Müslümanların aile ve şahsın hukuku davalarına şeriye mahkemeleri bakıyor. Hristiyanların da Hristiyanlık kanunları uyarınca bu konulara bakacak kendi mahkemelerinin olmaması kabul edilemez!” (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), Çev. Seha L. Meray, C.1, İstanbul, 2013, s.436)
Venizelos, 23 Aralık 1922 tarihli oturumda, Osmanlı’nın İslam hukukunu uyguladığını, bu nedenle Osmanlı’daki Hristiyanların da aile hukuku alanında eskiden olduğu gibi kendi dinsel hukuklarına bağlı olmaları gerektiğini savunarak şöyle dedi: “Hristiyanlık uyarınca yapılan evlenmeler, özü bakımından dinseldir; bu Hristiyanlığın kutsal saydığı işlerden biridir. (…) Hristiyanları ilgilendiren evlenmelere Hristiyanlık hukukuna göre karar verilmelidir, başka bir hukuka göre değil…” (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s. 442-443)
Venizelos, 10 Ocak 1923 tarihli oturumda ise “Hristiyanlıkta evlenmenin Ortodoks kilisesince yapılan kutsal bir tören sayıldığını ve bu yüzden evlendirmeye ve evliliğe son vermeye yalnız kilise makamlarının yetkili bulunduğunu belirtmek gerekir,” dedi. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, 249)
Yunan temsilci Caclamanos da 30 Aralık 1922 tarihli oturumda şöyle dedi: “Türk hükümeti, hazırlamak niyetinde olduğu yasaların Hıristiyanların görenekleriyle ayrıcalıklarına hiçbir bakımdan helal getirmeyeceğini açıkça belirtmelidir. Örneğin boşanma Rum toplumunda bir medeni hukuk eylemi değil, bir dinsel eylemdir, ancak piskopos razı olursa geçerli sayılır. Bu kurallara tümüyle uyulması zorunludur…” (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s.465-466)
Görüldüğü gibi Yunan Başdelegesi Venizelos ve Caclamanos, Türkiye’nin “laik hukuku” benimsemesini değil, Türkiye’deki Hristiyanların eskisi gibi kendi dinsel hukuklarına bağlı olmalarını istiyordu.
Buna karşı Lozan’daki Türk heyetinden Rıza Nur, 29 Aralık 1922 tarihli oturumda, açıkça laik hukuk vurgusu yaparak şöyle dedi: “Nüfus ve evlenme konularında Müslüman olmayan azınlıklar, Türk kanunlarının öngördüğü ve dinsel nitelikte olmayacak (laik) yönetim işlemlerine uygun davranmak zorunda olacaklardır.” (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s.461)
Bu nedenlerdir Prof. Dr. Bülent Tanör, “Kurtuluş Kuruluş” adlı eserinde bu konuda şöyle diyor: “İlginçtir, Türk delegasyonu laik hukuk perspektifine yerleşirken, Yunan delegasyonu, Fener Patrikhane’sinin hak ve ayrıcalıklarını Fatih Sultan Mehmet döneminden kalma dinsel özelliklere dayamaya çalışıyordu.” (Bülent Tanör, Kurtuluş Kuruluş, Mundi Yayınları, İstanbul, 2026, s. 127)
TÜRK HEYETİ ‘LAİK HUKUK’ VURGUSU YAPTI
Yeni Türk Devleti’nin “laik bir devlet olacağı” uluslararası alanda ilk kez Lozan’da Türk heyeti tarafından dile getirildi. Lozan’daki Türk heyetinden İsmet (İnönü), Rıza Nur, Münir (Ertegün) ve Tahir (Taner), Türkiye’nin artık laik bir devlet olduğunu söylediler.
Lozan’da Türk heyeti, “Din ayrımı yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanacak nitelikte yurttaşlar yasası yayımlamak isteğini” açıkladı. Ayrıca “Bu yasa yürürlüğe girinceye kadar da kişisel durum dışında yalnız aile durumu (hukuku) için olmak üzere azınlıklara göreneklerine göre işlem yapılacağını” bildirdi. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s. 460, 465)
Lozan’da İsmet Paşa ve Rıza Nur, vatandaşlar arasında dinlere göre ayrım yapmanın doğru olmadığını savunarak, bütün Türk uyruklularının, Türkiye vatandaşlarının, “eşit haklara ve yükümlülüklere sahip olduklarını” söylediler.
Lozan’da İsmet Paşa, 2 Aralık 1922 tarihli oturumda, özellikle son zamanlarda hukuk kurumlarımızın laikleştiğini, ayrıca laik kanunlar hazırlamak için de İstanbul’da bir hukuk fakültesi kurulduğunu ve buradan seçkin yargıçlar ve avukatlar yetiştiğini söyledi. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), Çev. Seha. L. Meray, C. 2, İstanbul, 2013, s.5-6)
Rıza Nur da 18 Aralık 1922 tarihli oturumda, Türkiye’nin artık “çağdaş ve laik bir devlet” olduğunu söyledi: “Türkiye büyük bir devrim yapmış, halifelikle devletin ayrıldığını ilan etmiş, teokratik (dinsel) monarşiye son vermiştir. Türkiye kelimenin tam anlamıyla çağdaş ve laik bir devlet olmuş, bunun sonucunda da din ve devleti kesin olarak birbirinden ayırmıştır,” dedi. “Demokratik yeni Türk hükümetinin laiklik ilkesini kabul ettiğini” söyledi. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s.409)
BATILI DEVLETLER, ‘LAİK HUKUK HERKESE UYGULANAMAZ’ DEDİ
Lozan’daki Türk heyeti, Türkiye’de herkese eşit biçimde “laik hukuku” uygulayacağını söyledikçe, Batılı devletlerin temsilcileri ısrarla, dinsel hukukun geçerli olduğu Türkiye’nin bunu başaramayacağını, başarsa bile laik yasaların herkese ve her konuda (yabancılara ve azınlıklara) uygulanmaması gerektiğini söylediler.
Örneğin, Yunan temsilci Caclamanos, “Hristiyanlıkta evlenme ve boşanmanın medeni hukuk eylemi değil, dinsel bir eylem olduğunu” belirterek laik yasaların bunun gibi dinsel konulara uymayacağını söyledi. Laroche de “dinsel uygulamalara aykırı olacak bazı medeni ve laik yasalardan endişelendiğini” dile getirdi. İngiliz temsilci Ryan ise “Hem Müslümanlara hem de Hristiyanlara uygulanabilecek bir ilke bilmediğini; hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar görmediğini” söyledi. “Böyle bir tavır, Müslümanlar kadar Hristiyanları da kendi özel geleneklerini uygulamaktan yoksun bırakır. Bu ise azınlık haklarına aykırıdır,” dedi. Bunun üzerine Münir Bey, “Çeşitli topluluklarla çeşitli dinlerin bir arada yaşadıkları Avrupa ülkelerinde yurttaşların, medeni kanunun çeşitli dinsel yasalara uygun düşme kaygısında olmadığını” belirterek Batılı ülkelerin ikiyüzlülüğünü gözler önüne serdi. İtalyan temsilci Montagna da “Ayrım yapmaksızın bütün Türk uyruklara uygulanacak genel bir kanun çıkarmanın mümkün olmadığını” söyledi. “Herkese aynı ilkeleri uygulamak istemekle Türk hükümeti ayrım yapmaksızın herkesi gücendirmek ve herkese haksızlık yapmak tehlikesiyle karşılaşır. Üstelik Müslüman ve Hristiyan gelenekleri farklıdır,” dedi. Bunun üzerine Münir Bey, “Eski yasalar yerine tamamıyla çağdaş yasalar konulacaktır. Türk heyeti, herkese uygulanabilir bir kanun hazırlamanın imkânsız olmadığını düşünmekten vazgeçmeyecektir,” dedi. Buna karşı İngiliz temsilci Rumbold, “İngiliz hükümetinin ayrım yapmaksızın Hindistan’da yaşayan herkese uygulanacak bir kanun çıkartması imkânsızdır,” deyince, Münir Bey, bir sömürge olan Hindistan’ın Türkiye ile karşılaştırılamayacağını söyleyerek Rumbold’u susturdu. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 1, s. 464-468)
İsmet Paşa da 2 Aralık 1922 tarihli oturumda, adli kapitülasyonların kaldırılıp konsolosluk mahkemelerinin kapatılmasını, “Hukuk kanunlarımız laikleşmiştir… Yargı örgütümüz ve reformumuz tümüyle Avrupa kuralları temel alınarak yapılmış olduğundan kapitülasyonların kaldırılması zorunluluğu doğmuştur,” diyerek savundu. İsmet Paşa, daha sonra konsolosluk mahkemelerinin zararlarından söz ederek kapatılmalarını istedi.
Buna karşı Batılı devletlerin temsilcileri, Örneğin, Garroni, Lord Curzon, Bargeton, Ryan, Galli; “Osmanlı’nın bir din devleti olduğunu” hatırlatarak, Osmanlı’da yabancılar ve azınlıklar için ayrı mahkemelere ihtiyaç olduğunu savundular. Bunun üzerine Veli Bey, “Türkiye’de mahkemeler laik kanunlar uyarınca da hüküm verebilir,” dedi. Cıamarra da “Türkiye, Müslüman uyrukların kişisel durumunun şeriat mahkemelerince çözüme bağlanmasını, Müslüman olmayan uyrukların, örneğin Hahamlık mahkemeleri gibi özel mahkemelerin yargı yetkisine bağlı olmasını kabul etmiş bulunmaktadır,” dedi. Buna karşın Tahir Bey de Türk kanunlarının laik niteliğine vurgu yaptı. (Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı, (1922-1923), C. 2, s. 1-25, 64,81)
***
Sonuç olarak Lozan’da Türkiye, adli/hukuki kapitülasyonları kaldırarak, Patrikhane’nin adli/hukuki yetkilerine son vererek devletin bağımsızlığını sağlamak için laikliği savundu.
Sonunda Türkiye kazandı. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Türkiye’nin istediği biçimde kapitülasyonlar kaldırıldı. Konsolosluk mahkemeleri kapatıldı. Patrikhane’nin hukuki yetkileri elinden alındı. Azınlıklara genel azınlık haklarıyla birlikte -Türkiye laik hukuku benimseyinceye kadar- gelenek görenek hukuklarını uygulama hakkı tanındı.
Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’da ısrarla savunduğu gibi laik hukuku benimsedi. 1924’te şeriye mahkemeleri kaldırıldı. 1926’da İsviçre’den alınan Türk Medeni Kanunu uygulanmaya başlandı. Bunun üzerine azınlıklar da Adalet Bakanlığına başvurarak bu kanuna bağlı olmak istediklerini bildirdiler.
Türkiye laik hukuku benimseyerek çok hukuklu sistemden kurtulup “hukuk birliğini”, adli/hukuki kapitülasyonlardan kurtulup “yargı bağımsızlığını” ve dolayısıyla devletin bağımsızlığını sağladı. Ayrıca insan aklının ve tecrübesinin eseri laik hukuk kurallarını kabul ettiği için de devletin ve toplumun çağdaş gelişimine zemin hazırladı.
Prof. Dr. Bülent Tanör şöyle diyor: “Görüldüğü gibi Lozan ve sonuçları Türkiye’nin laikleştirilmesi açısından da son derece önemli olmuştur. Burada laikleşme ya da laikleştirmenin ulusal bağımsızlığı pekiştirici ve dış müdahaleleri savuşturucu özelliği öne çıkmaktadır. Tek ve laik hukuk, dış müdahaleleri kesmenin en etkili yolu olacaktır, olmuştur da. (…) Lozan Antlaşması, tarihsel ve felsefi değer yüklüdür. Bununla, İslam dünyasından Batı’ya karşı ilk başarılı dinsel olmayan (laik) bir tepki kabul görmüş oluyordu.” (Tanör, s. 128)
Sözün özü şu ki, Lozan, tam bağımsız ve laik Türkiye’nin temel taşıdır. Laiklik ise tam bağımsız ve çağdaş Türkiye’nin güvencesidir.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi T. Barrack’ın, Lozan’ı eleştirerek, “Osmanlı millet sistemine dönün!” demesinin sırrı, sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.
/././
Cumhuriyet





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder