2 Ekim 2026 Cuma

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ekim 2026-

Patronların Ensesindeyiz'den Soma açıklaması: İmbat Madencilik’teki göçük kader değil, iş cinayetidir!


Manisa Soma’da İmbat Madencilik’e ait ocakta yaşanan ve beş işçinin hayatını kaybettiği facianın ardından Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, şirketin kabarık iş cinayeti siciline ve kâr hırsına dikkat çekilerek "Madenler patronların elinden alınmalı, kamusal biçimde işletilmelidir" denildi.

Manisa'nın Soma ilçesinde İmbat Madencilik tarafından işletilen linyit ocağının hazırlık aşamasındaki Doğu-5 ayağında meydana gelen göçükte, beş maden işçisi hayatını kaybetti, iki işçi ise sağ kurtarıldı. 

Yaşanan facianın ardından Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma Ağı, bir açıklama yayımlayarak sürece tepki gösterdi. Yaşamını yitiren işçilerin ailelerine başsağlığı, yaralılara şifa dilenen açıklamada, arama-kurtarma çalışmalarında hiçbir olanaktan kaçınılmaması ve kamuoyunun şeffaf biçimde bilgilendirilmesi gerektiği vurgulandı.

'Şirket yönetimi sorumluluktan kaçamaz'

Madenlerdeki göçük ve patlamaların kader olmadığının altını çizen PE, bilimsel ve teknik önlemlerin eksiksiz uygulanmasıyla ölümlerin önlenebileceğini belirtti. Açıklamada, "Patronların düzeninde işçinin yaşamı bir maliyet, iş güvenliği önlemleri ise kârdan yapılan bir kesinti olarak görülmektedir. Daha fazla üretim ve kazanç uğruna işçiler ölümle burun buruna çalıştırılmaktadır" ifadelerine yer verildi.

Soma'daki göçüğün "kaza" denilerek geçiştirilemeyeceğini belirten dayanışma ağı, üretim planlarının, tahkimat uygulamalarının ve denetim raporlarının kamuoyuyla paylaşılmasını talep etti. Açıklamada, başta İmbat Madencilik Yönetim Kurulu Başkanı Gökalp Büyükyıldız olmak üzere şirket yönetimi ve madeni denetlemekle yükümlü kamu kurumlarının bu tablonun sorumluluğundan kaçamayacağı ifade edildi.

İmbat'ın kabarık sicili: 'Benzer ölümler tesadüf değil'

Şirketin iş cinayetleri konusundaki geçmişine de değinilen açıklamada, yaşananların münferit bir olay olmadığı hatırlatıldı. 

Açıklamanın ilgili kısmı şöyle:

  • "2017’de İsmail Kahraman, çalıştığı sırada bir iş makinesinin devrilmesi sonucu yaşamını yitirdi.
  • 2019’da Emin Karaçam, tahkimat arasından gelen kömürün altında kalarak hayatını kaybetti. Aynı yıl Selahattin Göktepe, bant temizliği sırasında tambura sıkışmasının ardından kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
  • 2020’de meydana gelen göçükte Ersin Özdoğan, Salih Ayber ve Erdinç Karaveli hayatını kaybetti.
  • 2022’de Durmuş Şahan, İmbat Madencilik sahasında bir iş makinesinin altında kalarak yaşamını yitirdi.
  • Bugün yaşanan göçükte beş işçi hayatını kaybetti.

Bunlar yalnızca kamuoyuna yansıyan ve ulaşılabilen kayıtlardır. İş kazalarında ağır yaralanıp daha sonra yaşamını yitirenler, uzuv kaybına uğrayanlar, kalıcı sağlık sorunları yaşayanlar ve meslek hastalıkları nedeniyle erken yaşta hayatını kaybedenler çoğu zaman bu kayıtlarda görünmemektedir.

Her ölümün ardından 'talihsiz kaza' açıklaması yapmak, işçilerin canı üzerinden sürdürülen üretim düzenini değiştirmemektedir."

PE, "Aynı işyerinde benzer ölümler tekrar ediyorsa burada tesadüften değil, süreklilik kazanmış bir çalışma rejiminden söz edilmelidir" değerlendirmesinde bulundu.

İSO 500 devinin kâr hırsı ve baskı düzeni

İmbat Madencilik'in İstanbul Sanayi Odası (İSO) 500 listesinde yıllardır yer aldığı, 2022'de 3 milyar 80 milyon lirayı aşan net satışıyla dikkat çektiği ve 2025 listesinde 498. sırada bulunduğu belirtilen açıklamada, "Bu büyüklüğü, yerin yüzlerce metre altında çalışan maden işçilerinin emeği yaratmaktadır. Ancak üretimin yükünü, tehlikesini ve bedelini işçiler taşırken ortaya çıkan zenginlik üzerinde patronlar söz sahibi olmaktadır" denildi.

Şirketin cirosu, kârı, zararı ya da borcu ne olursa olsun işçi sağlığı ve güvenliği bir maliyet hesabına indirgenemeyeceği belirtilirken, hiçbir bilanço işçilerin yaşamından daha değerli olmadığı vurgulandı.

"'Madenler çalışıyor, ülke kalkınıyor' deniliyor. Oysa işçi ücretini alamıyor, hakları için eylem yapmak zorunda kalıyor, baskı altında çalıştırılıyor ve evine sağ dönüp dönemeyeceğini bilemiyorsa ortada toplumun yararına bir kalkınma yoktur. Büyüyen ülke değil, işçilerin emeği ve yaşamı üzerinden servet biriktiren patronlardır" ifadeleri kullanıldı.

Şirketteki ağır çalışma koşulları, mobbing ve hak gaspları da hatırlatıldı. İşçilerin amir baskısı, yemek ve tuvalet sürelerinin kısıtlanması, keyfi yevmiye kesintileri ve sendikal baskılar nedeniyle 2021 yılında, ödenmeyen enflasyon farkları nedeniyle ise 2026 yılında üretimi durdurarak eyleme geçtiği belirtildi.

Şu bilgilere yer verildi:

"İmbat Madencilik işçileri, geçmiş yıllarda çalışma koşulları ve hak gaspları nedeniyle defalarca eyleme çıktı. İşçiler ve sendikalar tarafından yapılan açıklamalarda şu uygulamalar gündeme getirildi:

  • Amirler aracılığıyla işçilere baskı yapılması, hakaret ve tehditlerde bulunulması,
  • Yüksek çalışma temposu dayatılması,
  • Yemek, dinlenme ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlar için kullanılan sürelerin kısıtlanması,
  • Keyfî yevmiye kesintileri uygulanması,
  • Haklarını arayan işçiler hakkında tutanak tutulması ve savunma istenmesi,
  • Eylemlere katılan işçilerin hedef gösterilmesi ve işbaşı yaptırılmaması,
  • İşçilerin sendikal tercihlerine ve örgütlenme haklarına müdahale edilmesi.

2021 yılında baskı, mobbing ve yevmiye kesintilerine karşı yaklaşık bin 500 işçi üretimi durdurmuş; eylemin ardından 19 işçiye işbaşı yaptırılmayarak savunmaları istenmişti.

2026 yılında ise İmbat işçileri, toplu iş sözleşmesinden doğan haklarının ve enflasyon farklarının ödenmediğini belirterek yeniden üretimi durdurmuştu.

Bugün yaşanan göçük, işçilerin yıllardır dile getirdiği sorunlardan ve çalışma düzeninden bağımsız ele alınamaz."

'Madenler kamulaştırılmalıdır'

PE açıklaması, stratejik ve yüksek riskli bir sektör olan madenciliğin patronların inisiyatifine bırakılamayacağı vurgusuyla son buldu:

"Madenler patronların elinden alınmalı; toplum yararı, işçi sağlığı ve işçilerin denetimi esas alınarak kamusal biçimde işletilmelidir. Yer altındaki zenginlik patronların değil halkındır. O zenginliği çıkaran, üreten ve değerli hale getiren maden işçileridir. İş cinayetlerine, baskıya ve sömürüye karşı örgütlenecek; işçilerin yaşamına ve haklarına birlikte sahip çıkacağız."

https://x.com/pensendeyiz/status/2105734598252458437

***

Fon vurgununda kritik mesele tarih: Savcılık çizgiyi 2024'ten çekti ama olay 2021'de başlıyor 

Savcılık, vurguna karışan fon hesaplarını inceliyor. Bu incelemenin başlangıç tarihi 2024. Oysa asıl meselenin döndüğü Tera fonu 2021'de kuruldu. Valizlerle taşınan para trafiği de, banka kurma izni de aynı döneme ait. Çizgiyi 2024'ten çekmek, hikayenin en önemli bölümünü karanlıkta bırakıyor.

Adalet heykeli Themis'in gözleri bağlıdır. Bu bağ adaletin tarafsızlığını ve mutlak eşitlik ilkesini simgeler.

Fon vurgunu soruşturması büyüyor. Her gün yeni bir isim, yeni bir iddia ortaya çıkıyor. Ama gözden kaçan bir ayrıntı var. Soruşturma hangi tarihten itibaren yapılıyor?

Savcılık, fondaki kişilerin hesap hareketlerinin incelenmesini istedi. Başlangıç tarihi olarak 2024'ü koydu. Peki neden 2024? En kritik fonun kuruluşu 2021’ken, yargı neden 2024’ten başlıyor?

Soruşturmada tarih, neyin görüleceğini belirler. 2024'ten başlarsanız 2021'i, 2022'yi ve 2023'ü görmezsiniz. Fonun en sessiz ve en kazançlı yılları tam da bunlar.

2021'de neler oldu?

2021'de üç önemli gelişme var.

Birincisi, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı bir iddianame. Konusu GKFX adlı bir şirket. Şirketin sahibi Kasım Garipoğlu. Soyisim tanıdık. Kendisi Münevver Karabulut’u vahşice katleden Cem Garipoğlu’nun kuzeni. Fuhuş ve uyuşturucu soruşturmalarında adı geçtiğinden beri de firari. Garipoğlu’na ait GKFX'in Türkiye'de SPK lisansı yok. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre buna rağmen faaliyetlerini sürdürebilmiş.

İkincisi, Tera Portföy'ün 1 numaralı fonu. Fon 1 Ekim 2021'de kuruldu. 7 Temmuz 2025'e kadar da dışarıya kapalı kaldı.

Üçüncüsü, banka izni. BDDK, 27 Ekim 2021'de Tera Yatırım Bankası A.Ş.'nin kurulmasına onay verdi. Bankaya 300 milyon lira başlangıç sermayesiyle izin çıktı. Nisan 2023'te Resmî Gazete'de yayımlanan kararla da resmen faaliyete başladı.

Soruşturma 2024'ten başlayınca bu üçü birbirinden koparılıyor. Ama biz bağlayalım.

Valizlerle taşınan para

Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak’ın anlattığına göre olay şöyle başladı. Kasım Garipoğlu bir gün savcılığa gitti. Şirketinin üst düzey yöneticilerinin kendisinden 30 milyon dolar çaldığını söyledi. Savcılık da bu paranın gerçekten çalınıp çalınmadığını araştırmaya başladı.

Doğal olarak paranın nereden geldiğine bakıldı. GKFX'e kimlerin para getirip götürdüğü incelendi. Bu sırada ilginç bir tablo çıktı. Tera Yatırım, Venbey gibi şirketlerle GKFX arasında çanta ve valizlerle para taşınmıştı. Toplam tutar yaklaşık 350 milyon dolardı.

Başak, bunun yalnızca tespit edilebilen rakam olduğunu söylüyor. Daha fazlası da olabilir. Paraların bir kısmı Vietnam ve Kamboçya gibi Uzak Doğu ülkelerine gönderilmiş. Başak'a göre neden gönderildiğini bugün bile bilmiyoruz. Çünkü bu konuda bir inceleme yapılmadı.

Dikkat edin. Bahsettiğimiz dönem 2020 ve 2021. Yani soruşturmanın bugün başlatıldığı tarihten çok önce.

Dava bitti, ama asıl soru ortada kaldı

30 milyon dolarlık hırsızlık iddiası dava konusu oldu. Geçen yıl sonuçlanan davada mahkeme herhangi bir paranın çalınmadığına karar verdi.

Ama Başak'a göre mesele 30 milyon dolar değil. Asıl incelenmesi gereken, o paradan önceki para trafiği. Bu paralar nereden geldi? Kimler getirdi? Kimler götürdü? Kaynağı neydi?

Savcılık aslında Garipoğlu'nun şikayeti sayesinde bütün bu şaibeli trafiği görmüş oldu. Ama iddianame, paranın çalınıp çalınmadığı sorusuyla sınırlı kaldı. Gelen paranın kaynağı sorulmadı. Nasıl getirildiği sorulmadı. Kimin ne kazandığı sorulmadı. Bu trafik ayrı bir soruşturmanın konusu da yapılmadı.

İşte Başak bu yüzden bugünkü soruşturmanın da 2021'den başlaması gerektiğini söylüyor.

1Kasım Garioğlu

Aynı yıl kurulan kapalı fon

2021'i işaret etmek için bir neden daha var. Aynı yıl Emre Tezmen'in, 12 kişilik bir grupla kapalı bir fon kurduğu görülüyor.

Emre Tezmen, Tera Yatırım'ın hakim ortağı ve yönetim kurulu başkanı. Kurulan banka da onun adıyla anılan Tera Yatırım Bankası.

Şimdi fonun hikayesine bakalım. Krizin yaşandığı fonlarda yaklaşık 900 milyar lira var. Bunun yaklaşık 300 milyarı bu fonda. Yani batan gemilerin en büyüğü bu.

Fon, 7 Temmuz 2025'e kadar dışarıya kapalıydı. Sıradan bir vatandaşın bu sisteme girmesi mümkün değildi. Bu dönemde fonun fiyatı 1,33 liradan 623 liraya fırladı. 
Bunu somutlaştıralım. Fona ilk gün 1 milyon lira koyan biri 45 ay sonra yaklaşık 518 milyon lira alıyor.

Bu artıştan kimler yararlandı?

Fon, bugün hâlâ kimlerden oluştuğu açıklanmayan 12 kişiyle kuruldu. Zaman içinde bu sayı arttı. Ortalama kişi sayısı 25 civarında seyretti. Yani dış dünyaya tamamen kapalı, seçilmiş küçük bir grup vardı.

Bu kişiler kim? Ne kadar para yatırdılar? Bu olağanüstü artıştan ne kadar kazandılar? Fon dışarıya açıldıktan sonra paralarını ne zaman çektiler? Bunların yanıtları Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarında duruyor.

Gelgelelim tüm kritik bilgilerin saklı olduğu bu kuruluşun yönetimine de Emre Tezmen atanmıştı.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/tezmen.mp4

Birkaç yıl içerisinde milyarder olan Emre Tezmen bugün nasıl elde ettiği sorgulanan zenginliğini bulduğu her fırsatta kamuoyunun gözüne sokuyordu. Şirketinin kurumsal hesapları için çektiği bu "akım" videosunda altındaki lüks arabanın kaynağı merak edildiğinde "Bank of America'ya sor" demiş, dünyanın en büyük borsa spekülatörüne işaret etmişti. 

Para mı aklandı?

Ramazan Başak’a göre, Tera'nın GKFX ile arasındaki yasa dışı para trafiğinde yer alan paralar, bu kapalı fonda işleme sokulmuş olabilir. Amaç aklama olabilir. 

Peki bu nasıl işler? T24’e konuşan Başak, kara para aklamanın bilinen yöntemlerinden birini anlatıyor. Kaynağı yasa dışı olan para, borsa kazancı gibi gösterilir. Bir taraf kaybeder, öbür taraf kazanır. Kazanan taraf, parayı borsadan elde edilmiş yasal bir kazanç gibi sunar. Gerçekte yapılmamış ticaret ve faturalarla da benzer şeyler yapılabilir.

Başak'a göre bu fondaki 518 katlık artış, paraların sistem içinde yasallaştırılmasında kullanılmış olabilir. 

Yani elimizde üç parça var: 2021 tarihli iddianame, o dönemin para trafiği, aynı yıl kurulan kapalı fon. Bu üçü arasında bağ olup olmadığını soruşturma ortaya çıkarmalı.

Ama 2024'ten başlayan bir inceleme bu bağı hiç göremez.

1Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak

Banka izni nasıl çıktı?

Konunun bir yönü daha var. Bakırköy'deki soruşturma ve adli süreçler sürerken BDDK banka kurma izni verdi. Oysa Tera Yatırım'ın hakim ortağı Emre Tezmen hakkında 2020-2021 döneminde kara para aklama şüphesiyle suç duyurusunda bulunulmuştu. Bakırköy Başsavcılığı'nda dosyası vardı.

Böyle bir tablo varken bir kuruma nasıl bankacılık lisansı verildi? SPK izinleri nasıl çıktı?

Sonrasını biliyoruz. Fon balonu patlayınca Emre Tezmen tutuklandı. Tera Yatırım Bankası da geçtiğimiz gün TMSF’ye devredildi.

Yani iş işten geçtikten sonra tedbir alındı. 2021 ve 2022'de verilen izinler ise bu tabloya giden yolu açtı.

Bu süreçte tüm bu yaşananları sorgulayan, ilgili kurumlara şikayetlerde bulunan eski MASAK yöneticisi Ramazan Başak ise Emre Tezmen'in şikayeti üzerine iki defa tutuklandı. 

Çizgiyi nereden çekmeli?

Bugün savcılık hesap hareketlerine bakıyor. Ama 2024'ten itibaren.

Bu durumda şu sorular yanıtsız kalıyor. Fonun kapalı olduğu 45 ayda ne oldu? 12 kişi o dönemde ne kazandı? Paralar fona nereden geldi? 2021'deki valizli trafikle fon arasında bağ var mı? 

Bu soruların yanıtı 2024'ten önce saklı. Çizgiyi 2024'ten çekmek, tam da o yanıtların bulunduğu yeri dışarıda bırakıyor.

***

Süper Lig ölüm döşeğindeyken AKP'nin TFF planı netleşiyor: Buradan bir çıkış var mı? 


Maçların “adil” şekilde yönetilmesinden sorumlu olan Merkez Hakem Kurulu’nun başkanı ve yöneticileri gözaltında, TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “prensi” olarak tanımlanan hakem Yasin Kol gözaltında, Süper Lig’de yer alan 18 takımın tamamının yöneticileri bahis oynamakla suçlanmış durumda. Tüm bunların üstüne belli ki bu operasyonlar da AKP içi krizin bir uzantısı haline geldi. Sonuç olarak Süper Lig adeta ölüm döşeğinde…


Yabancı dil, performans yetersizliği ve FIFA kokartı alamaması gibi çeşitli iddialarla alt klasmana düşürülmüş, İbrahim Hacıosmanoğlu’nun TFF Başkanlığı döneminde ise yeniden üst klasmana çıkarılmış, hayli tartışmalı bir hakemdi Yasin Kol.

AKP desteğiyle Federasyon Başkanı olan Hacıosmanoğlu’nun “prensi” olarak tanımlanan bu hakem, geçtiğimiz yıllarda Süper Lig’deki en kritik maçların verildiği isim olmuştu.

Bu hakem dün, üstelik de Hacıosmanoğlu’nun memleketi Trabzon’da bir maç yönettikten hemen sonra, adeta bir mesaj verilmek istenircesine gözaltına alındı.

Suçlama yasadışı bahis oynadığıydı.

Peki, gözdağı gibi bu hamle neden yapıldı?

Futbolda son dönemde içine girilen türbülansı ve AKP içi krizi anlamadan bu durumu da anlamak imkansız hale gelmiş durumda.

Gelin bu kaotik tabloya yakından bakalım...

Bahis, şike operasyonları ve dağın fare doğurması

AKP iktidarı önemli tüm siyasi operasyonların arasına iki yıldır futbol operasyonlarını serpiştiriyor.

Ülkede milyonlarca kişinin futbol taraftarı olması ve gözünü bir anda kendi takımına veya o takımın mücadele ettiği lige çevirmesi işin bir yönü, medyanın tam konsantrasyonla bu popüler gündeme odaklanması da diğer yönü. Buna bir de “AKP ülkedeki tüm kirleri temizliyor” tezi ekleniyor tabii ki…

Ancak iki yıldır yapılan onca operasyon, duyurulan onca listeye rağmen hiçbir “büyük aktöre” dokunulmamış olması dikkat çekici.

Fenerbahçe’den Mert Hakan Yandaş ve Galatasaray’dan Metehan Baltacı listenin "en bilinen" iki unsuru olsa da bu isimlerle sınırlı bir operasyon kimse için “ciddiye alınabilir” değildi. İki futbolcu da kısa süreli tutukluluğun ardından serbest bırakıldı.

Bunun dışında Süper Lig’de oynayan Eyüpspor ve Kasımpaşa yöneticileri tutuklanmış, takımlara kayyım atanmış ama bahis suçlaması yapılan bu takımlar küme dahi düşürülmemişti.

Alınan tek sonuç, iki takımın da kayyım yönetimiyle iktidarın kontrolüne geçmesi oldu.

Ötesi yok.

Sonuç olarak çok büyük bir temizlik operasyonu geliyor denilerek sunulan sürecin ardından koca bir “hiç” kalmıştı.

Aradan aylar geçti ve tüm ülkenin fon krizini, emekli intiharını ve yoksulluğu konuştuğu bir dönemde futbolda bahis operasyonu perdesinin yeni sahnesi açıldı.

Bu kez kriz içeride

Yukarıda işaret etmiştik, İbrahim Hacıosmanoğlu AKP iktidarının desteğiyle TFF koltuğuna oturmuştu.

Ancak belli ki bu “ilişki” kopmak üzere.

Son operasyonlarla birlikte ortaya çıkan tablo tam olarak bunu anlatıyor.

Sırayla gidelim.

Önce İbrahim Hacıosmanoğlu’nun en güvenilir çalışma arkadaşlarından biri olarak tanımlanan Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu gözaltına alındı.

İddia MHK’nin hakem raporlarını değiştirdiği, hakemlere mobbing yaptığı ve bu hamlelerle maç sonuçlarına etki ettiği.

Yani suçlama çok ama çok büyük.

Ligin kaderini etkileme ehliyeti olan bir kurulun başkanı tam olarak bu suçlamayla gözaltına alınmış durumda.

Ve bu hamle yapılırken TFF Başkanı Hacıosmanoğlu’ndan “çıt” bile çıkmadı.

Sonrasında pek de alışık olmadığımız bir hamle geldi.

Daha önce Gürlek’in başında olduğu İstanbul savcılığıyla koordineli hareket eden ve disipline sevk adımlarını da bu koordinasyonun bir sonucu olarak atan TFF, bu kez son derece sansasyonel bir listeyi Bakanlığa ya da savcılığa, yani Gürlek ekibine bilgi vermeden duyurdu.

Aralarında 17 Süper Lig takımından yöneticilerin bulunduğu, Trabzonspor’un ise başkanının yer aldığı, bahis oynayan yöneticiler listesini paylaştı TFF.

Haliyle büyük bir gürültü koptu.

Ortaya çıkan manzara ligde tek bir “temiz yönetim” olmadığını gösteriyor, tüm takımların yöneticileri bahis oynamakla suçlanıyordu.

Tam da bu noktada TFF ile Savcılık arasındaki kriz patlak verdi.

Dün Yeni Şafak muhabiri Burak Doğan, TFF’nin açıkladığı bahis oynayan yöneticiler listesinin “soruşturmanın sağlığını etkilediği” bilgisini, savcılık kaynaklarına dayanıp paylaşıyordu. 

Yani aslında Akın Gürlek’in Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’na tepkisi kamuoyuna iletiliyordu.

Aynı günün akşamı ise daha büyük bir bomba patladı.

Yasin Kol bu yüzden gözaltına alındı

Başlarken Yasin Kol’un gözaltına alınmasına ilişkin “Peki, gözdağı gibi bu hamle neden yapıldı?” diye sormuştuk.

İşte tam da yukarıda aktardığımız öykü nedeniyle.

Savcılık, TFF Başkanı Hacıosmanoğlu’nun en yakınında olan hakemi, üstelik de memleketi Trabzon’daki hazırlık maçının ardından gözaltına alıyordu.

Kısacası “güçlü” bir mesaj veriliyordu.

Üstelik bu mesaj yalnız da değildi.

Aynı sıralarda AKP’ye yakın Yeni Şafak’ın muhabiri üzerinden İbrahim Hacıosmanoğlu aleyhine iki hakem ifadesi paylaşılıyordu.

Hacıosmanoğlu, Trabzonspor Başkanı olduğu dönemde soyunma odası basıp hakem alıkoymuştu. 

AKP bu bilgiye rağmen göreve getirdiği ismi, şimdi tam da buradan vuruyor, dün ifadesini aldığı hakemlerin Hacıosmanoğlu’na ilişkin bu konudaki sözlerini kamuoyuna sızdırıyordu.

İşte asıl mesele bu: Hacıosmanoğlu'nun yerine kim gelecek?

AKP için ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içindeki bir ekip için Hacıosmanoğlu’nun ipi çekilmiş gibi görünüyor.

Kısa süre içinde bu konuda bir gelişme olması kimseyi şaşırtmayacaktır.

Peki, göreve kim gelecek?

Bu AKP içi rekabeti de ortaya koyan bir gelişmeyle taçlanacak gibi.

Dün futbol camiasından bir ekip, sosyal medya ve futbol programları üzerinden yavaş yavaş  bir ismi fısıldamaya başladı: Mustafa Eröğüt…

Bilal Erdoğan'ın arkadaşı Kartal İmam Hatip Lisesi mezunu olan Mustafa Eröğüt'ün bu göreve getirilip getirilmeyeceğini kısa süre içinde göreceğiz.

Futbol nereye gidiyor?

Maç sonuçlarına etki eden MHK, yasadışı bahis oynayan popüler hakem, tüm yöneticileri bahse bulaşmış takım yönetimleri...

Türkiye'de futbol tam anlamıyla bir bataklığın içine savrulmuş durumda.

Bu bataklığı bu düzen sürerken kurutma çabalarının hiçbir inandırıcılığı da kalmamış durumda.

Yıllardır her yeni federasyon "bataklığı kurtaracağız" diye göreve gelip kendisi o bataklığın en önemli parçası haline geliyor.

Mesele "bataklıktan" ibaret değil, bu düzenin kendisinin kurutulması, başka bir şey değil...

***

Futboldaki rezalet büyüyor: Ferhat Gündoğdu, İbrahim Hacıosmanoğlu ve Yasin Kol hakemleri böyle atamışlar 

Gözaltına alınan Süper Lig hakemi Yasin Kol ve MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu arasındaki yazışmalar ortaya çıktı. Ortaya çıkan yazışmalarda Yasin Kol'un, yönettiği maçlarda hangi hakemlerin yardımcısı olacağıyla ve VAR'da hangi hakemlerin bulunacağıyla ilgili Ferhat Gündoğdu ile konuştuğu görülüyor. Öte yandan, Gündoğdu'nun TFF Başkanı Hacıosmanoğlu ile yaptığı yazışmalardaki torpil görüşmeleri kayda geçti.

Gözaltına alınan Süper Lig hakemi Yasin Kol ile yine gözaltına alınan ve bu sabah adliyeye sevk edilen Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu arasında geçtiği iddia edilen yazışmalar soruşturma dosyasına girdi.

Ortaya çıkan yazışmalarda Yasin Kol'un, yönettiği maçlarda hangi hakemlerin yardımcısı olacağıyla ve VAR'da hangi hakemlerin bulunacağıyla ilgili Ferhat Gündoğdu ile konuştuğu görülüyor.

Bazı hakemlerin isimleri buna göre belirleniyor.

Dosyaya giren yazışmalar şu şekilde:

Gündoğdu ile Hacıosmanoğlu arasında torpil konuşması

Öte yandan, Gündoğdu'nun Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu ile yaptığı yazışmalarda torpil görüşmeleri de dikkat çekti.

Yazışmalarda, Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneğine yapılan yardımlar karşılığında bir kısım hakemlere torpil yapılmasına ilişkin liste iletildiği belirlendi.

İletilen listede, hakemlerin isimleri ve hakemlerle ilgili bilgiler yer alırken bunların 'terfi listesi' olarak sunulduğu görülüyor.

Kaynak: Yeni Şafak-Burak Doğan

Gündoğdu adliyeye sevk edildi

“Hakemler dosyası” soruşturması kapsamında gözaltına alınan MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu 7 kişi, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Dün akşam gözaltına alınan Yasin Kol'un ise Emniyet'teki işlemleri sürüyor.

Arda Kardeşler de ifade veriyor

Eski Süper Lig hakemlerinden Arda Kardeşler de an itibariyle Bursa Emniyeti Mali Şube Müdürlüğü'nde ifade veriyor. Soruşturma kapsamında, aralarında Mete Kalkavan ve Zorbay Küçük’ün de bulunduğu 10 eski hakemin ifadesine başvurulmuştu.

***

Adaletin 'kamera' arkası: Kurgu çekimler, şafak baskınları, servis edilen ev aramaları...

İBB operasyonlarındaki "tek sıra" yürüyüşlerden Deniz Göktaş'ın kurgu gözaltı çekimlerine, Mersin'deki ev baskınlarından çekmece aramalarına kadar iktidar, adli süreçleri birer kamuoyu şovuna çeviriyor.

Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bir süredir "Ailem Güvende" adıyla çok sayıda ilde adli soruşturmalar ve operasyonlar yapıyor.

Bu operasyonlarla "toplumun korunduğu" iddia ediliyor. Ancak LGBT'lere, derneklere, gazetecilere operasyon yapan, "müstehcenlik" adı altında iki erkeğin karşılıklı göbek atmasını suç sayan iktidarın kendisi yurttaşların hayatını adeta taciz ediyor.

Özellikle 19 Mart 2025'te başlatılan İBB operasyonları sonrası, yurttaşların evlerine sabaha karşı baskın yapılması, polis kameralarınca kaydedilen bu baskınların ajanslara servis edilmesi büyük tepki çekmişti.

Gözaltına alınanların adliyeye, hastane kontrolüne götürülürken kaydedilip yayınlanan "tek sıra" görüntüleri de tartışma konusu olmuştu.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/invtkqqzljql6phm.mp4

Kurgu videolar, dron çekimleri...

Sonra adeta fim gibi kurgular yapılan operasyon görüntüleri, dronlu çekimler, operasyona gitmeden önce kayda alınan emniyet önü polis araçları videoları gelmeye başladı.

Göktaş'ın kurgu gözaltı görüntüsü

Kurgu gözaltı görüntülerinin en net hali komedyen Deniz Göktaş'ın tutuklanması sırasında ortaya çıktı.

Göktaş'ın ters kelepçeli görüntülerin "doğal" bir gözaltı işlemi olmadığı anlaşıldı.

Göktaş'ın havalimanından ülkeye dönen ve teslim olan Göktaş'ın emniyete giriş görüntüsünün polis kameraları için 4-5 kez üst üste çekilmiş bir prodüksiyon olduğu ortaya çıktı. Önce avukatı sonra Göktaş yaşananları anlattı. Avukatı, "Toplumdaki linç gruplarına mesaj verilmek istendi" diyerek görüntülerin kurgulandığına işaret etti.

Belediye operasyonlarının sonuncusu: Mersin'deki görüntüler tepki çekti

Son olarak dün Mersin Büyükşehir Belediyesi ile Yenişehir ve Mezitli belediyelerine yönelik yürütülen yolsuzluk soruşturması kapsamında Belediye Başkanları Vahap Seçer, Abdullah Özyiğit ve Ahmet Serkan Tuncer’in de aralarında bulunduğu 59 kişi gözaltına alındı. 

Yine sabaha karşı yapılan ve polis kameralarınca, telefonlarıyla kayda alınan ev baskınlarıyla ilgili her detay "bilgi notu" denilerek servis edildi. 

Yurttaşların özel hayatı taciz edildi. Mersin'de bir ev araması sırasındaki görüntüler tepki çekti. Kapıyı açan yurttaşın "Telefonu kapatır mısınız mümkünse?" uyarısına rağmen kayda devam edildi. Polis “Sıkıntı yok, bilgi amaçlı” dedi.

Aramalarla ilgili ilgilisiz her şey, evlerin çekmecelerinin içerisine kadar görüntülenip yayınlandı.

"Aileleri güvende tutma" iddiasıyla evlerin içine kadar kamera sokan iktidar, birbiriyle alakasız gözaltı ve operasyonları aynı torbaya doldurmaya devam ediyor.

***

Depremzedelerin TOKİ konutlarında yağmur nöbeti: Su basan bodrumlar, sızdıran duvarlar -Özkan Öztaş- 

Hatay ve Gaziantep'te depremzedelerin yerleştirildiği TOKİ konutlarında her yağmurda duvarlardan nem, bodrum ve garajlardan su sızıyor. Uzmanlar, yalıtım eksikliğinin yapıların ömrünü kısaltabileceğine dikkat çekiyor; depremzedeler ise kalıcı bir düzen kuramıyor.

Depremden sonra sürekli gündemde olan TOKİ, yalnızca yapım süreçlerinde yaşanan sorunlarla değil, konutlar teslim edildikten sonra ortaya çıkan eksiklikleriyle de gündemden düşmüyor. Yağmurda su basan bodrum katlar, sızdıran duvarlar, mutfak tezgâhı düşen evler ve daha niceleri...

Her yağmurdan sonra yeniden gündeme gelen bu sorunlar,  yetkililer tarafından basit ve küçük kusurlar olarak tarif edilse de her yağan yağmur sonrasında benzer sorunların yaşanması inşaat süreçlerinde bırakılan büyük boşlukların göstergesi olarak yorumlanıyor.

soL'a ulaşan depremzedeler, konutlardaki imalat hatalarına ve yalıtım malzemelerindeki sorunlara dikkat çekiyor. Samandağ ve Antakya'daki TOKİ konutlarında kalan depremzedeler, hemen her yağmurun ardından ya binanın duvarlarında nem oluştuğunu ya da garaj ve bodrum katlarında su sızıntıları yaşandığını anlatıyor.

Samandağ'daki Hıdırbey TOKİ konutları, Defne'deki Koçören ve Antakya'daki benzer konutlarda kalanların yanı sıra Gaziantep'te yaşayan depremzedeler de aynı sorunlara işaret ediyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/signal-2026-10-02-11-40-58-953-online-video-cutter.com_.mp4

Binaları yıkan sadece deprem olmuyor

Konuyu soL'a değerlendiren inşaat mühendisi Neslihan Eroğlu, kendisine ulaşan görüntülerden yola çıkarak yalıtım konusunda ciddi bir eksiklik olduğunu belirtti. Eroğlu, görüntülere bakıldığında yalıtım adına neredeyse hiçbir şey yapılmadığını, bunun da binanın ömrünü kısaltabileceğini söyledi.

Eroğlu, "Binaları her durumda yalnızca depremler yıkmıyor" diyerek görüntülerde yaygın olarak işaret edilen sorunlara dair "Yıllar içinde su alan binalarda donatı demirleri oksitleniyor ve kesit kaybı yaşanıyor. Yani bugün 'sadece nem' ya da 'sadece sızıntı' olarak görülen sorun, zamanla taşıyıcı sistemin dayanımını da tehdit edebiliyor" diyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/signal-2026-10-02-11-41-17-406_003.mp4

Sorun ilk kez gündeme gelmiyor

Üstelik bu ve benzeri sorunlar yeni değil. TOKİ konutlarındaki imalat hataları, yalıtım ve sızıntı sorunları daha önce de defalarca haberlere ve kamuoyu gündemine konu olmuştu. Ancak depremzedeler açısından tablo değişmiyor.

Depremzedeler bir yandan konteynerlerin boşaltılması gündemiyle karşı karşıya, bir yandan da teslim edilen konutlarda imalat hataları ve izolasyon sorunlarıyla boğuşuyor. Sonuç olarak depremzedeler, nefes alacakları bir ev arıyor ama kalıcı bir düzen bir türlü kurulamıyor.

/././

İmbat Madencilik’te göz göre göre gelen ölümleri işçiler anlattı: 'Tedbir alınsaydı olmayacaktı, bu bir cinayet!'-Aslı İnanmışık- 

Soma'da 5 işçinin hayatını kaybettiği son göçük tesadüf değil. İmbat Madencilik'te denetimlerden önce kapatılan riskli alanlar, göz yumulan tehlikeler ve uyarılara rağmen durdurulmayan üretimin sonucu. İşçiler madende yaşananları, haberli yapılan denetimleri anlattı.

Manisa'nın Soma ilçesinde İmbat Madencilik tarafından işletilen linyit ocağının hazırlık aşamasındaki Doğu-5 ayağında meydana gelen göçükte, beş maden işçisi hayatını kaybetti, iki işçi ise sağ kurtarıldı.

Madenlerdeki göçükler, kayıplar ülkenin normali gibi yaklaşılıyor ancak sebep hep aynı: patronların açgözlülüğü.

İmbat Madencilik'teki göçük sırasında madende olan bir işçinin anlattıkları da "kaza"nın göz göre göre geldiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

soL'a konuşan madenci, gerekli önlemlerin alınması halinde göçüğün engellenebileceğini belirtti: Doğu-5 panosunda ayak hazırlığında 7 metre uzunluğu 3 metre yüksekliği olan alanda çalışma esnasında hızlandırma amacıyla orada bulunan direklerin taş altları boşaltılarak tahkimat yapılıyordu. O esnada dizel monoraylar montaja oluk getiriyordu. 18'er tonluk ağırlığa sahip olukların dizel monoraylar aracıyla geçtiği esnada göçük meydana geldi. 5 maden işçisi arkadaşımız cansız bedeni göçükte kaldı. Eğer bu kasaların tabanı alınmasaydı bu katliam olmayacaktı. Bu bir ihmaldir, bu bir cinayettir.

Göçükte yaşamını yitiren işçilerden Kerim Ören'in cenazesi, Kırkağaç ilçesi Karakurt Mahallesi'ndeki Merkez Camisi'nde kılınan cenaze namazının ardından defnedildi. Ören'in babası Yaşar Ören (sağ 2) ve yakınları törene katıldı. Oğlu Yaşar Ören, babasının tabutunun başından ayrılmadı. (Fotoğraf: Anadolu Ajansı)
Eski İmbat Madencilik işçisi: Müfettişler denetim öncesi haber veriyordı, çalıştığımız yerler kapatılmış gibi yapılıyordu

Daha önce İmbat madencilik'te çalışan işçinin anlattıkları da çok farklı değil.

Madencinin söylediğine göre şirket, denetimlerden önceden haberdar oluyordu.

Denetim öncesi önlem alan firma çalışanları güvencesiz alanları çalışmıyormuş gibi kapatıyordu: Lanet olası o müfettişler gelmeden önce, artık 2 hafta öncesinden, 1 ay öncesinden haber veriyorlardı. 'Biz denetlemeye geleceğiz, hazırlığınızı yapın' diye. Böyle alçakça, aşağılıkça bir yönetim olabilir mi? Müfettişler gelmeden çalışması riskli olan bölgeleri muşamba bezleriyle, çuvallarla kapatıyorlardı. Üzerine de eskiymiş görüntüsü verilirdi. Oradaki bulunan mevcut çamur ve şılamlarla üstlerini çamurlanıp üzerlerine çarpı işaretleriyle 'Girilmez' levhası asılırdı. Müfettiş geldiğinde 'orada çalışma yok' diye içeriye hiçbir şekilde kimseyi sokmazlardı. Müfettişler gittikten 2 saat sonra o brandaları söküp çalışmayı devam ettiriyorlardı. Mevzuata aykırı. Neden aykırı? Çünkü basık, artık göçük riski olan, çalışmaya uygun olmayan alanlar olduğu için, onay alamayacaklarından dolayı 'Biz zaten burada, buradaki çalışma müfredata uymadığı için çalışmaları durdurduk. Bu bölgede çalışma yok' diye bir görüntü veriyorlardı. Müfettişler gittikten 2 saat sonra her şey eski haline dönüyordu.

Maden işçisi "Eski makineler kullanıyorlardı. Sözde 'Sulu sistem' diyorlardı, hepsi yalan... Müfettişler geldiği zaman monarayları tamamen yukarı çıkartıp çalıştırmıyorlardı" diye konuştu. Amirlerinin eziyeti ve baskısına maruz kaldıklarını da anlatan işçi, "İş bitsin diye çok baskı yapılıyordu. İşçiler yevmiye cezasıyla tehdit ediliyordu" dedi. İş kıyafetlerinin ve güvenlik önlemlerinin yetersizliğini vurguladı.

Sorumlu ödüllendirilmiş: 'İSG uzmanı 2020'deki patlama öncesi uyarmıştı'

Kazaların ardından sorumlu kişilerin adeta ödüllendirildiğine dikkat çekti, İSG uzmanının 2020 yılındaki patlama öncesi uyarı yaptığını belirtti: 2020 yılında üç arkadaşımı kaybettim. Aynı şekilde göçük oldu. Sorumlu olan kişi cezaevine girdi, çıktı. Bu adamı müdür olarak tayin ettiler başımıza. Vardiya amirliğine yükselttiler. İSG bu patlama öncesi uyarmış. 'Bak burası her an göçebilir, çalışmayı durdurun' demiş. Ama dediği halde üretim sevdalarına devam etmişler. Göz göre göre gelen kazalar...

İmbat Madencilik'teki iş cinayetleri yeni değil...

Madende dün yaşanan iş cinayetleri ilk değil, belli ki son da olmayacak:

  • Eylül 2014: Maden ocağı içinde vagon ile direk arasına sıkışan Metin Keskin hayatını kaybetti.
  • Ocak 2017: Gece vardiyasında çalışan işçi İsmail Kahraman, iş makinesinin (kepçe) altında ezilerek yaşamını yitirdi.
  • Ağustos 2019: Ana desenderede (yeraltı bağlantı yolu) bant temizliği yaptığı esnada tambura sıkışan maden işçisi Selahattin Göktepe yaşamını yitirdi.
  • Ocak 2019: Maden ocağında kömür tozu patlaması meydana geldi. Patlamada madenci Emin Karaçam kömür tozunun altında kaldı. Karaçam ve onu kurtarmak isterken yaralanan Ramazan Çüm, Soma Devlet Hastanesine kaldırıldı. İşçilerden Karaçam, hastanede hayatını kaybederken, ayağından yaralanan Çüm ise tedavi altına alındı.
  • Nisan 2020: COVID-19 pandemisi sebebiyle üretime ara verilen dönemde, zorunlu "bakım ve onarım" çalışmaları yürütüldüğü sırada galeride göçük meydana geldi. Bu kazada Ersin Özdoğan, Salih Ayber ve Erdinç Karaveli isimli 3 maden işçisi yaşamını yitirdi, bir işçi de yaralandı.
  • Ekim 2022: Kömür sahasında döküm faaliyeti yürüten iş makinesinin (kepçe) altında kalan Durmuş Şahan hayatını kaybetti.
  • Son olarak dünkü göçükte 5 işçi yaşamını yitirdi.

Bunlar 2014-2026 yılları arasında kayıtlara geçen "ölümlü" iş cinayetleri. Bilmediklerimiz dışında bir de küçük-büyük çok sayıda yaralanmayla sonuçlanan kaza da madenlerin rutini haline geldi.

İmbat Madencilik de bunlardan biri. 

Resmi verilere göre 2014 yılından bu yana iş güvenliği yetersizlikleri yüzünden en az 13 maden işçisi yaşamını yitirdi.

Nasıl büyüdüler?

İmbat Madencilik'in küçük bir ticaret firmasından Türkiye’nin en büyük sanayi devleri (İSO 500) arasına girmesini sağlayan büyüme hikayesi, ülkedeki maden özelleştirmeleri ve rödovans (kiralama) sistemi ile doğrudan ilişkili.

Şirketin kırılma noktası, Soma Eynez bölgesindeki zengin kömür yataklarını Türkiye Kömür İşletmeleri'nden (TKİ) rödovans (sahayı kiralayarak pay verme) yöntemiyle devralması sonucu gerçekleşti. Havzadaki en büyük oyunculardan biri haline gelen firma, devlet garantili bu model sayesinde çok hızlı ve muazzam bir sermaye akışı sağladı. Yılda yaklaşık 4,5 milyon ton kömür üretim kapasitesine ulaştı.

İmbat Madencilik. (Fotoğraf: Anadolu Ajansı)

İmbat Madencilik borç sarmalına nasıl girdi?

Soma'da bir süredir maden şirketleri çeşitli sebeplerle borç sarmalına girdi. Sermaye el değiştirmeye başladı.

Süreç Konya Şeker’in (TORKU) sahibi olduğu Soma B Termik Santrali’nin borç sarmalına girmesiyle başladı. TKİ Genel Müdürlüğü, Koç Holding’in madencilik şirketi Demir Export-Fernas ortaklığı ile İmbat Madencilik’le Soma B’ye elektrik üretimi amaçlı kömür sağlamak üzere Mayıs ayında bir sözleşme imzaladı. Sözleşmelerde belli bir dönem için santralda elektrik üretim sürekliliğini sağlayacak miktarda kömür alımı öngörüldü. Konya Şeker, TKİ’ye, elektrik üretiminde kullanmak üzere aldığı kömürün parasını ödeyemedi. Konya Şeker’in borcu, faiziyle birlikte 20 milyar TL’yi aştı.

TKİ, Soma B Termik Santrali’nde elektrik üretimin durma noktasına gelmesi üzerine Koç-Fernas ve İmbat Madencilik’ten kömür alımını durdurdu. Sözleşmeler, iptal edildi.  

4 bin 200 kadar çalışanı bulunan İmbat Madencilik, 2025 yılını yaklaşık 3 milyar TL zararla kapattığını duyurmuştu. Firmanın bankalara, çok yüklü miktarda borcu bulunuyor. 

Tüm bu tablo bahane edilerek işçilerin maaşları da uzun süredir gecikmelerle ödeniyor. 

Madenciler haklarını almak için zaman zaman eylem de yapıyor. En son 25 Şubat’ta Türkiye Maden İşçileri Sendikası Ege Bölge Şubesi, İmbat Madencilik’te eylem kararı almıştı. İmbat Madencilik işçileri, toplu sözleşmeden doğan hakların verilmediği ve enflasyon zammının uygulanmadığı gerekçesiyle iş bırakmıştı.

/././

AYM’nin kararı ve emeklilerin tavrı -Atilla Özsever- 

Anayasa Mahkemesi (AYM), seyyanen zamla ilgili olarak ne karar verirse versin emeklilerin örgütlü ve güçlü tavrı, daha etkili olacaktır. EYT mücadelesindeki haklar, sokakta alındı. AYM, dava dosyasını ya yerel mahkemeye geri gönderebilir ya da “topu” Meclis’e atabilir…

2023 yılında memurlara verilip memur emeklilerine verilmeyen ve giderek tüm emeklileri kapsaması istenen seyyanen zamla ilgili mücadele, gündemdeki yerini koruyor. Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) intikal eden dava ile ilgili olarak davanın ilk görüşmesinin yapılacağı 25 Eylül 2026 günü emekli bir polis memurunun intihar etmesi, konunun vahametini bir kez daha ortaya koydu.

Temmuz 2023’te memur aylıklarına 8 bin 77 liralık bir seyyanen zam eklenmişti. Gerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gerekse AKP iktidarının yetkilileri, seyyanen zammın memur emeklileri ile birlikte diğer emekli kesime de yansıtılacağı sözünü vermişlerdi. Bugün itibarıyla bu seyyanen zam yaklaşık 25 bin lira dolayında bulunuyor.

Üç yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen AKP yetkililerinin verdiği sözler tutulmadı. Bunun üzerine idare mahkemesinde bu haksızlığın giderilmesi ve seyyanen zammın memur emeklilerine de yansıtılması amacıyla dava açıldı.

Yine bu dava sürecinde memurlara ödenen bu ilave ödemenin emekli memurlara yansıtılmamasının eşitlik ilkesi, hukuk devleti ve anayasal haklar bakımından hak ihlali oluşturduğu belirtilerek AYM’ye başvurulması talep edildi. Ancak idare mahkemesi bu talebi reddetti.

Eylem ve intihar

Bu durum karşısında konu, bir emekli memurun bireysel başvurusu şeklinde Anayasa Mahkemesi’ne intikal etti. Anayasa Mahkemesi’nin mevcut davayı 25 Eylül’de görüşeceği bildirildi. 24 emekli sendikası, derneği ve platformundan oluşan emekli örgütleri, başta Ankara’da Anayasa Mahkemesi’nin önü olmak üzere 81 ilde seyyanen zam etkinliğinin yapılacağını duyurdu.

Ali Şekeroğlu (60) isimli bir emekli polis memuru, o gün Anayasa Mahkemesi önünde “Geçinemiyor, gelinim, damadım da işsiz” diyerek beylik tabancasıyla intihar etti ve hayatını kaybetti. Ali Şekeroğlu’nun intihardan önce elinde tuttuğu dövizde “Para için değil, onurumuz için” yazısı vardı.

Bu intihar olayı, kamuoyunda ciddi bir tepkiye neden oldu, emekli örgütleri, muhalif siyasi partiler ve çeşitli kuruluşlar, AKP iktidarını kınayan ve konunun vahametini ortaya koyan açıklamalar yaptılar.

AYM’nin kararı?

Önümüzdeki süreçte Anayasa Mahkemesi nasıl bir karar verebilir? Dava, bireysel bir başvuru konusu olduğu için AYM’nin doğrudan yasayı iptal etmesi yönünde bir karar veremeyeceği ancak bir ihlal kararı vererek hukuki sürecin devam edebileceği ifade ediliyor.

AYM, çalışan memur ile memur emeklisi arasındaki maaş artışı farkını Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bularak başvuru sahibi üzerinden bir "hak ihlali" kararı verebilir ve dosyayı daha önce bu talebi reddeden idare mahkemesine göndererek yeniden yargılama yapılmasını isteyebilir.

İdare mahkemesi de, AYM kararına uymak zorunda olduğu için memur emeklisine seyyanen zammın verilmesi yönünde bir karara hükmedebilir. Tabii ki bu durumda diğer memur emeklileri için de emsal davaların açılması gündeme gelebilir.

“Top” Meclis’e atılabilir

Diğer bir olasılık da şudur: AYM “Konu yasal bir düzenlemeyi gerektiriyor” diyerek sorunun TBMM tarafından çözümlenebileceği yönünde bir karar verebilir, yani “topu” Meclis’e atabilir. Bu konuda Meclis, daha doğrusu AKP iktidarı nasıl bir yol izleyecektir, o durum şu an için belli değil.

Bu arada diğer bir ihtimal olarak davanın reddi gündeme gelebilir. AYM, davayı esastan yaptığı incelemede bir hak ihlali görmeyebilir. Seyyanen zammın "çalışan memurun refah düzeyini korumaya yönelik" statüsel bir takdir yetkisi olduğuna hükmederse, başvuru reddedilir ve mevcut maaş düzenlemesi aynen devam eder. Ancak bu olasılık zayıf görünüyor, çünkü AYM böyle bir karar verirse büyük bir tepki doğabilir.

Tüm bu olasılıklarda Anayasa Mahkemesi'nin mevcut yapısı, AKP iktidarı ile ilişkisi, bütçe dengeleri ve sahip olduğu yasal yetkiler gibi hususlar dikkate alınacaktır.

Meselenin hukuki yanları böyle olmakla birlikte emeklilerin bu sefalet koşullarına karşı nasıl bir mücadele vermesi, daha fazla önem kazanıyor. Çünkü meselenin esas yönü, emeklileri bu koşullara sürükleyen siyasal iktidarın ekonomik ve sınıfsal tercihleridir.

İşte bu çerçevede emek mücadelesi ve Anayasa Mahkemesi’nin konumu ile ilgili olarak tarihimizden birkaç örnek vermeye çalışalım.

EYT mücadelesi

Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), bir federasyon bünyesinde örgütlenip 2015 yılından itibaren mücadeleye başlamışlardı. 8 Eylül 1999 tarihinde çıkarılan yasayla bu tarihten sonra ilk kez sigortalı olanlar için emeklilik yaşı kadınlarda 58, erkeklerde 60’a çıkarılmıştı.

Ancak geriye doğru, yani 8 Eylül 1999’dan önce sigortalı olanlara da haksız bir şekilde kademeli olarak bir yaş şartı getirilmişti. İşte çalışanlar buna itiraz ettiler. EYT Federasyonu şeklinde birçok ilde örgütlenip miting ve çeşitli etkinlikler yaptılar.

Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Kayseri başta olmak üzere birçok ilde geniş katılımlı mitingler düzenlediler, diğer sendikaların ve kuruluşların desteğini aldılar, siyasi partiler nezdinde de çalışma yürüttüler.

Sonuçta AKP iktidarı, Mayıs 2023’te yapılacak seçimleri de dikkate alarak Mart 2023’te bir yasa çıkartmak zorunda kaldı. Yeni yasal düzenleme ile 8 Eylül 1999’dan önce işe başlayanlar açısından yaş şartını kaldırdı, böylece EYT mücadelesinde önemli bir kazanım elde edilmiş oldu.

Gerçi, 8 Eylül 1999’dan bir gün sonra işe başlayanlara yine yaş şartı geliyordu, buna ilişkin bir yasal düzenleme yapılmadı. Şimdi onun için de bir mücadele sürdürülüyor. Bununla birlikte bir kez daha ifade edelim ki; EYT’lilerin ısrarlı bir mücadele yürütmesi, meydanlarda ve birçok düzeyde sorunlarını gündemde tutması, kamuoyunda çok dikkati çekti.

15-16 Haziran ve AYM

Dolayısıyla seyyanen zam meselesinde de, emeklilerin daha örgütlü ve kararlı bir mücadele vermesi gerekiyor. Bu tür mücadeleler, hem yasama organını (TBMM’yi), hem de yargı organlarını etkileyecektir.

Nitekim 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişine yol açan olaylar, dönemin Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarını da etkilemişti. Zamanın AP (Demirel) iktidarı, sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan bir yasa çıkartmıştı.

DİSK’in öncülüğünde başlayan işçi mücadelesine Türk-İş ve diğer bağımsız sendikaların işçileri de katılmış, iki gün boyunca İstanbul ve Kocaeli’nde sokaklara çıkan işçiler hayatı durdurmuştu.

Bu yasal sayılmayan fakat meşru olan hak mücadelesi, Anayasa Mahkemesi’ne intikal eden davayı da etkilemiş, Yüksek Mahkeme Şubat 1972’de verdiği bir kararla sendikal örgütlenmeye kısıtlama getiren yasa hükümlerini iptal etmişti.

TEKEL direnişi

TEKEL işçileri de, güvencesiz sözleşme koşullarına karşı Aralık 2009’da başlayan ve 2010 yılında devam edip 78 gün süren bir direniş sergiledi. Mücadeleci bir sendikal anlayışın gerekliliğini ortaya koydular.

Ancak TEKEL işçilerinin üyesi olduğu Türk-İş başta olmak üzere diğer konfederasyonlar, 26 Mayıs 2010’da ülke çapında genel iş bırakma anlamı taşıyan “Genel Eylem” kararından geri adım attılar.

Sendikal hareket yeterli tepkiyi vermeyince Anayasa Mahkemesi, güvencesiz sözleşmeyi öngören düzenlemenin 4/C maddesini iptal etmedi. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi güçlü emek hareketi, hem yasal, hem yargısal alanda sonuç alabilirken güçsüz bir konumda olması ise aksi yöndeki gelişmelere yol açıyor.

Örgütlü, birleşik mücadele

O nedenle seyyanen zam konusunda da emeklilerin daha güçlü bir örgütlenmeyle ve aynı zamanda işçi ve memur sendikalarının desteğini de alarak daha etkili bir mücadele yürütmeleri gerekiyor.

25 Eylül 2026 günü Ankara ve İstanbul’la birlikte İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Eskişehir, Samsun, Ordu, Muğla, Kocaeli (Gebze) dahil olmak üzere 57 kentte ve 86 noktada seyyanen zam eylemi yapıldı. Bu eylemlerde emekliler var güçleriyle sorunlarını dile getirdiler, haykırdılar. Ancak eylemlere katılımın daha fazla olması beklenirdi.

Dün de (30 Eylül) Tüm Emeklilerin Sendikası, ülke çapında 28 ilde 40 noktada emekli polis memuru Şekeroğlu’nun ölümünü protesto etmek ve seyyanen zam konusundaki taleplerini bir kez daha duyurmak için eylemdeydi. Emekliler, mücadeleyi sürdüreceklerini belirttiler.

Kuşkusuz bu tür eylemlere daha geniş katılımların olması gerekiyor. Sonuç olarak denebilir ki;  önümüzdeki süreçte Anayasa Mahkemesi’nin kararı da takip edilerek emeklilerin baskı gücünü daha güçlü ortaya koyması, örgütlülük düzeyini ve birleşik mücadeleyi daha da arttırması gerekli görünüyor…

Tüm Emeklilerin Sendikası, dün İstanbul Kadıköy Kilise Meydanı’nda emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun intiharını protesto etmek ve seyyanen zam için eylem yaptı.
/././
PISA 2025 -Rıfat Okçabol- 
PISA 2025 uygulamasında 81 ilden ancak 56’sı ve de 15 bin dolayındaki liseden yalnız 205’i örnekleme alınmış! Türkiye’deki liselerin yaklaşık yedi bini başarılı sayılırken 7 bin 700’ünün o kadar başarılı olmadığı biliniyor. Bu gerçeğe karşın örnekleme giren liselerin %72,7’si başarılı liselerden seçilmiştir.

91 ülkeden seçilen 15 yaşındaki öğrencilerin katıldığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Program for International Student Assessment: PISA) 2025 sonuçları açıklanmış1.

2025 PISA sonuçlarına göre, Türkiye’nin matematik, fen bilimleri ve okuma becerileri alanlarındaki ortalama puanları ile ülkeler sıralamasındaki yerinin yükselmiş olması üzerine, yandaşların bu sonuçlara “mal bulmuş Mağribi gibi” sarıldıkları görülüyor!

Oysa ortalama puan artışı geçmiş yıllara benzer düzeyde bir artıştır (Çizelge 1). Ülkeler arasındaki sıralama ise özellikle Batı ülkeleri ortalamalarının düşmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu arada PISA’ya girecek öğrencilere özel destek verildiği söylentileri ciddiye alınmasa da, LGS ve YKS sınavlarındaki doğru yanıt ortalamalarının yıllardır pek değişmemiş olması, PISA’daki başarı hakkında insanda kuşku uyandırmaktadır. Ayrıca PISA’ya katılan öğrenci örneklemi de, güven verici bir örneklem değildir.

Çizelge 1. Yıllara göre Türkiye’nin PISA Ortalaması / Ülkeler Sıralamasındaki Yeri

PISA 2025 uygulamasında 81 ilden ancak 56’sı ve de 15 bin dolayındaki liseden yalnız 205’i örnekleme alınmış! Türkiye’deki liselerin yaklaşık yedi bini başarılı sayılırken 7 bin 700’ünün o kadar başarılı olmadığı biliniyor. Bu gerçeğe karşın örnekleme giren liselerin %72,7’si başarılı liselerden seçilmiştir. Örnekleme giren öğrencilerin %12,7’si Ege ve % 12,7’si Akdeniz bölgesinden seçilirken, %3,3’ü Kuzey Anadolu ve %4,4’ü de Doğu Karadeniz bölgesinden seçilmiştir. Ayrıca seçilen öğrencilerin ancak %0,1’i 8. sınıf öğrencisidir ve diğerleri daha üst sınıf öğrencileridir. Bu nitelikteki örneklemin ülkeyi temsil etme olasılığı düşüktür.  

PISA sonuçları bir başka açıdan da gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Türkiye’de 15 yaşında olup açık lisede ve MESEM’lerde okuyan yüz binlerce çocuk vardır. Bakanlık bu okul mezunlarına kapı gibi lise diploması verse de, nedense PISA örneklemi içinde bu okullarda okuyan öğrenci yoktur! Ayrıca puan ve sıra yükselmesi abartılırken, PISA’da diğer ülkelerin aldığı en yüksek not ile Türkiye’nin notu karşılaştırıldığında, matematikte 570’e karşı 462, fende 600’e karşı 494, okumada da 540’a karşı 472 olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Benzer şekilde Türkiye’nin 38 OECD ülkesi içinde okuma becerilerinde 13’üncü, fen bilimlerinde 14’üncü ve matematikte de 23’üncü sırada yer aldığı da görmezden gelinmektedir.

“Mal bulmuş Mağribi gibi” davranma konusunda eğitim bakanı ilk sırayı alıyor. Yıllar önce Türkiye’nin PISA sonuçlarıyla ilgili olarak OECD PISA direktörü, “Ezberci bir eğitimden uzaklaşılmalı” önerisinde bulunmuştu. Bu öneri üzerine, o zamanın eğitim bakanlık müsteşarı olan Yusuf Tekin, “Ezber mantığı ve yöntemi bizim geleneğimiz için önemli bir öğrenme yöntemidir” demişti (Hürriyet Gazetesi, 23 Kasım 2017)! Bugün ise aynı Yusuf Tekin “eğitim sisteminde ezberci yaklaşımdan uzaklaşmak amacıyla 2013'ten bu yana müfredatı seyreltme sürecine girdiklerini” söyleyebiliyor (T24, 15 Eylül 2026)! Yusuf Tekin hızını alamıyor, PISA Yönetim Kurulu başkanının, “Türkiye'nin olağanüstü başarı çıtasını anlatmanızı istiyoruz. Bu çıta 2015'ten sonra yükselişe geçiyor, bunu diğer ülkelere anlatın” dediğini söyleyebiliyor (T24, 15 Eylül 2026)! Bu açıklamalarla yetinmiyor, 2014’ten sonra dershaneler resmen kapatılmış olsa da, dershanelerin işlevini üstlenen kurumların ortaya çıktığını yadsıyan Y. Tekin, “Türkiye'nin PISA skorlarında 2015 sonrasında yakaladığı ivmenin arka planında dershanelerin kapatılması sürecinin yattığını” da söyleyebiliyor! Böyle bir ivme yakaladıysa, neden LGS ve YKS’de daha iyi sonuçların alınmadığına ise değinmiyor.

PISA 2025 sonuçları, fen, sosyal bilimler ve Anadolu liselerinin, meslek liseleri ile imam hatip liselerinden anlamı bir biçimde daha başarılı olduğunu gösteriyor. Örneğin okumada fen liseliler 579 puan alırken, sosyal bilim liseleri 549, Anadolu liseleri 492, imam hatipliler 470 ve meslek liseliler 414 puan alıyor. Yıllardır benzer sonuçlar alınıyor ve YKS’de de benzer durum yaşanıyor. Bu durumda daha çok fen, sosyal bilimler ve Anadolu lisesi açması beklenen eğitim bakanlığı ise tam da tersini yapıyor: Daha çok meslek lisesi ve imam hatip lisesi açıyor!!!

PISA 20025’te üç alanda da devlet liselerinin özel liselerden daha başarılı olması, iktidarın tüm aymazlığına karşın kamusal eğitimin, laik ve bilimsel eğitimden yana olan öğretmenler sayesinde hâlâ direndiğini gösteriyor.

1https://cdn.eba.gov.tr/odsgm-basin/PISA2025T%C3%BCrkiyeRaporu.pdf

/././

Hak, ödev, mutluluk -Mesut Odman- 

Toplumsal mücadele güç ile gerçekleştirilir ve az önce değişik biçimlerde adlandırılışına değindiğimiz öznenin en "bilinçsiz" olanı bile toplumsal mücadelede ağlaşanın ve düşkünün değil, kararlılıkla haykıranın ve dikilenin yanında yer alma, ilkini üzüntü ve acıma ile elinden tutup kaldırma, ikincisiyle umuda ve coşkuya kapılıp omuz omuza olma eğilimindedir.

Nerdeyse her gün, içinde mi, ortasında mı, bütün tiksindirici ağırlığıyla üstümüze çöktüğüne göre altında mı yaşadığımızı bilemediğimiz şu alçak düzenin bir başka yüzünü gösteriyor. Her birimiz ayrı ayrı ve hepimiz birden ondan kurtulmadan yaşamanın, bir yandan, katlanılması olağanüstü güç bir onursuzluk anlamına geldiğini, bir yandan da o kurtuluşun pek kolay olmadığını anlıyoruz.

Anlıyor ve mücadeleyi, devrimi, sosyalizmi bir ödev olarak kabul etme eğilimi gösteriyoruz. Bu tür bir kabulün, izleyebildiğim kadarıyla, dünyanın hiçbir bölgesinde biz doğulularda olduğu kadar belirleyici yahut öteki renkleri silici bir eğilim olmadığını sanıyorum. Doğrudur, bir yanıyla görevdir; işçilerin, emekçilerin görevidir, tarihsel olarak böyledir. Ama hepsi bu kadar değil. Kemal Paşa’nın “fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp’in "hak yok, vazife vardır" sözlerinde dile gelerek cumhuriyetin ilk kuşaklarını etkilemiş olduğu anlamda değil. Devrim, sosyalizm, bu yolda mücadele ödevimiz değildir sadece, hakkımızdır da...

Bu dediğimi şöyle açabilirim: Sosyalizm mücadelesinin güçlüklerle, sıkıntılarla yürütüldüğü, dolayısıyla çalışıp çabalamayı, sabretmeyi, acılara katlanmayı, hatta zaman zaman insan aklının sınırlarını zorlayan özverileri gerektirdiği bir gerçektir. Ama sadece bu kadar mı, hepsi bu kadar mı? Hayır, değil. En az bunlar kadar, bana sorulursa, bunlardan önce ve daha çok, bir mutluluktur sosyalizm için mücadele etmek. Bir mutluluk değil, cümleyi yanlış kurdum, düzeltiyorum: Bizim açımızdan, mutluluk, sosyalizm için mücadele etmektir. Böyle anlarsak, daha katkılı, daha yaratıcı olabiliriz.

Ayrıca, insanız her şeyden önce; yöneldiklerimiz, kazanmak, peşimizden sürüklemek istediklerimiz de insandır. İnsanları öncelikle ve sadece özveriye, acıya, çalışıp çabalamaya çağırarak nereye varabiliriz? Onların çok büyük bölümü zaten çalışıp çabalamaktadır ve tarifsiz acılar içindedir. Acıların ve uzunca bir süre sonuçsuz kalması mümkün çabaların sürüp gideceğini bilerek, bunlara yenilerinin eklenmesi için kim gönüllü olur ya da gönüllüce katılacaklar parmakla sayılabilir olmanın ötesine geçebilir mi? Demek ki, bu mücadelenin geliştirici, güzelleştirici, mutluluk verici yanlarını da görebilmeli ve gösterebilmeliyiz. Başka bir anlatımla, ancak çok uzun ve zorlu bir yolun sonunda ulaşılabilecek mutluluktan söz etmiyoruz. O yol boyunca da yaşanacak sevinçler, güzellikler, mutluluklar olacaktır.

Ancak, yanlış anlaşılmasın, "hareket ya da mücadele her şeydir, son amaç ise hiçbir şey" demek istemediğim, bir bakıma revizyonizmin temelini oluşturan böyle bir önermeyi hoşgörme niyeti taşımadığım yeterince açık olmalıdır. Hiçbir yolun, yordamın, kuralın, kaygının gölgesinde bırakılamayacak olan amacımız sosyalizmi kurmak üzere, bunun için iktidarı almaktır. Bu noktada yeterli zihin açıklığına kavuşmuş, kararlı ve inançlı değilsek, üstelik öyle çocuklarımızın ve torunlarımızın görecek olmalarıyla yetinerek değil, kendi kişisel ömrümüz içinde göreceğimize ilişkin bir inanç taşımıyorsak, inandırıcı tartışmalar ve sonuç alıcı işler yapmamız çok zordur. Çilekeş müminler olduğumuz için değil, böyle bir mücadeleden yoksun bir hayatı yaşanmaya değer bulmadığımız için örgütlenmeye, okumaya, öğrenmeye, gelişmeye ve güçlenmeye çalışıyoruz.

Buraya kadar çok da uzatmamaya çalışarak yazdıklarımı, kuşkusuz farklı sözcükler ve vurgularla, daha önce de birkaç kez yazmışlığım vardır. Ayrıca, bu minval üzre konuşmalar yaptığımı da hatırlıyorum. Ama, bu yazının okuyucuları arasında sözünü ettiğim o eski satırları okumuş, konuşmaları dinlemiş olanların bulunabileceği olasılığı aklıma gelse de yeniden yazmaktan vazgeçmedim. Nedeni, burada anlatmak istediklerimin belli bir sıklıkta yeniden gündeme getirilmesi gerekecek kadar önemli olduğunu düşünmemdir. Hem bunları hiç gündemlerine almamış okurlar bulunabilir hem de “tekrar” en eski, ama en geçerli öğrenme yöntemlerinden biridir.

Bununla birlikte, yukarıdaki tekrardan yola çıkarak, bu kez öyle sayılamayacak bir düşünceyi de eklemek istiyorum.

Bizim solumuz, en azından onun pek de küçük sayılamayacak bir bölümü, genellikle ya da yaygın bir alışkanlıkla, çekmiş olduğu, büyüklüğünde ve dayanılmazlığında kuşku bulunmayan acıları öylesine çok dile getirmiş, neredeyse ballandıra ballandıra denebilecek bir tutkunlukla anlatmıştır ki, hani Nâzım’ın “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye ressam dostundan istediğine benzer bir istekle karşılaşsaydı, herhalde, ağlak suratlı bir ya da birçok insan figürü çizmekten başkasını yapamazdı. Oysa, ağlaşarak, acındırarak ne yoldaş, ne yandaş, ne de destek ve güç kazanıldığı görülmüştür. Bu yolla, bu seçilmiş bir yol değil, nesnel bir durum saptamasıdır, itirazı gelirse, böyle bir durumun sonucu olarak da diyebiliriz, koruma ve kollamadan başka ne kazanılabilir? Koruma, kollama, kol kanat germe ise düşkünlerin ve güçsüzlerin ihtiyaç duydukları, nesnesi olmayı talep edebilecekleri yardım ya da iyilik davranışlarıdır. O davranışların öznesinin iktidardakiler olmasını beklemek, zaten solun kendisini teslim ettiği anlamına geleceğine göre, bunun üzerinde durulamaz. Yok, halk, emekçiler, işçi sınıfı diye adlandırılan bir özneden söz ediliyorsa, o zaman da durumda bir terslik olduğu belirtilmelidir. Belirtilmelidir; çünkü, toplumsal mücadele güç ile gerçekleştirilir ve az önce değişik biçimlerde adlandırılışına değindiğimiz öznenin en "bilinçsiz" olanı bile toplumsal mücadelede ağlaşanın ve düşkünün değil, kararlılıkla haykıranın ve dikilenin yanında yer alma, ilkini üzüntü ve acıma ile elinden tutup kaldırma, ikincisiyle umuda ve coşkuya kapılıp omuz omuza olma eğilimindedir.

Özetlersem ve özetlerken ister istemez bir kez daha yineleyecek olursam, bağışlanabileceğimi umuyorum.

Birincisi, emekçi insanların ve kitlelerin durmadan yaşanmış ve yaşanacak eziyetleri dillendirenlerde bir çekicilik bulmalarını beklemek, onların ruh sağlıklarından aşırı derecede kuşkuya kapılmak anlamına gelir. Oysa kapitalizm, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin üstlerine boca ettiği bütün çürütücü etkilerine karşın, onları iflah olmaz ruh hastalarına dönüştürmeyi başaramamıştır. Öyle olmasaydı, hiçbir dilde, hayır, olmaz, itiraz, direniş, kavga, mücadele ve benzeri sayısız sözcük kalmamış, unutulup gitmiş olurdu.

İkincisi, aynı kitlelerin düşkünlerevine yaklaşımı ile her türlü yenilgiden başını eğmeden dikilip çıkarak devam edenlere bakışının farklı olacağını kabul etmek, toplumsal mücadeleyi sürdürmenin önkoşulları arasındadır. Yenilgilerden ders çıkarmak başkadır, onlara teslim olmak başka…

Bir de şu: Sözün gelişi, bugün doğan bebeler için bir dileğin var mı diye soran çıkarsa, olmaz olur mu, var elbet. Dilerim, sömürüyü ve savaşı yok ederek ortaklaşa yarattıkları doyumsuz güzellikteki bir dünyada yaşarlar.

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ - 2 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)