2 Ekim 2026 Cuma

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Ekim 2026-

Bir vurgundan daha fazlası: Düzen böyle dönüyor -Berkant Gültekin- 

AKP’li Fatma Betül Sayan ile eşi İlyas Kaya’nın karıştığı fon skandalı bireysel bir vurgun olarak görülemez. Skandal bütünüyle AKP düzeninin işleyiş tarzının mahsulü. İktidarı kişisel zenginleşme yolu için kullanan üst düzey siyasiler, denetimsiz bir ekonomi, kuralsızlaştırılmış bir piyasa, göstere göstere yapılan usulsüzlükler ve sonunda patlayan lağım…

Şaşırtıcı değil; yeni de değil. Şunu başta not edelim: Türkiye olayın Kaya ailesine uzanan boyutunu, Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin açıklamasıyla öğrendi. Öncesinde yargı kaynaklı bir operasyon yapılmamıştı. Devlet içinde bu rezaleti ortaya çıkaracak bir mekanizma işletilmemişti. Eski bir bakan ve milletvekili olan Fatma B. Sayan Kaya, skandalın patladığı gün AKP Genel Başkan Yardımcısıydı. Yani öyle iktidarın etrafında gezinen bir isim değildi; bizzat iktidarın merkezinde olan üst düzey bir AKP yöneticisiydi. Yakın akrabaları da AKP iktidarı sayesinde yüksek mevkilere gelmişti.

160 milyon liradan fazla parayı hisse yatırımı için ayırabilecek, riske edebilecek bir servetten söz ediyoruz. Öncelikle bu konu sorgulanmalı. Bu devasa servet hangi faaliyetle elde edildi? Nasıl biriktirildi? 160 milyon lira, yatırımı yapan kişilerin maaş ve gelirleriyle açıklanabiliyor mu? Üstelik bunun sadece yatırım için ayrılan para olduğu düşünüldüğünde, toplam mal varlığı nedir, nasıl elde edilmiştir? Bir kısmı yurt dışına çıkarılmış mıdır? Halkın yıllardır sistematik şekilde yoksullaştığı bir ülkede en başta bu soruları sormak gerek.

Dünyanın hiçbir yerinde, iktidar olanaklarını kullanabilen bir siyasinin %1230 kâr elde ettiği yatırım macerası meşru ve ahlaki görülmez. Sıradan yatırımcının kısıtlı bilgiyle dahil olduğu hissenin ne zaman alınacağını ve satılacağını bilmek ancak imtiyazlı pozisyonlarda bulunanlara özel bir avantajdır. Düz yatırımcı zarar ederken siyasi nüfuzla erişilen özel bilgilerle fondan, borsadan kâr elde etmenin dolandırıcılıktan bir farkı var mıdır?

AKP’li Kaya çifti yaklaşık 163 milyon liralık yatırımla Özata Denizcilik hisselerine girdi. Yatırımın değeri 3 katına çıktı, satmadılar; 5 katına çıktı, satmadılar; 10 katına çıktı, yine satmadılar. Yatırım yaklaşık 13 katına ulaştığında ise hisseleri satarak yaklaşık 2,2 milyar lirayla çekildiler. Nitekim kısa bir süre sonra sistem çöktü. Muhtemelen olacakları biliyorlardı.

Fatma Betül Hanım’ın bu tür işlere giren tek AKP’li olduğu mantıklı bir varsayım olmaz elbette. Herkesi isim isim bilmiyor olabiliriz. Belki de birçoğunu hiç bilemeyeceğiz, belki bildiğimiz bazı isimlere dokunulmadığını da göreceğiz. Ancak Genel Başkan Yardımcılığı düzeyine kadar ulaşmış bir faaliyetin “münferit” görülemeyeceği aşikâr. Çünkü yaşananlar ve bu skandalın nasıl patladığı ortada.

Pek çok kişi ne olup ne bittiğini biliyordu. Her şey açık açık konuşuluyordu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile 4 Kasım 2025’te fonlarda manipülasyon yapıldığının farkında olduklarını söylemişti. Fakat bu farkındalık hiçbir şeyi engelleyemedi. Çünkü AKP düzeninde ekonomi böyle işliyordu.

Batan fon şirketlerinin yöneticileri de iktidar saflarındaydı. Eski Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi üyeleri, başdanışmanlar, eski bakanlık-başbakanlık müşavirleri, milletvekillerinin, bakanların, bakan yardımcılarının çocukları/yakın akrabaları, AKP gençlik kolları yöneticileri, Türkiye Varlık Fonu yöneticileri, OECD daimi temsilcileri, üniversite rektörleri, yandaş gazete yazarları ve niceleri... Bu yoğun kişisel bağlantılar, krizin bu düzenin parçası olduğunu gösteriyor.

AKP şimdi bir kurgu yaratmaya çalışıyor. “Şeytana uyanlar”, “nefsine hâkim olamayanlar” varmış; bunlar ayıklanacakmış. Hesap sorulacakmış hepsinden... Oysa sorun tamamen sistemik. “Temizlik algısı” için de artık çok geç. Her şeyden önce, Yeni Parti bu skandalı patlatmasa Fatma Betül Sayan Kaya, AKP Genel Başkan Yardımcılığı koltuğunda oturmaya devam edecekti. Bugün tartışılan isimler iktidardan aldıkları yetkiyle görevlerini sürdürecek, bir yandan da kolay ve hileli yollardan servetlerini katlayacaklardı. Bütün kir, pas saklı kalacaktı. Tüm bunlar olurken AKP’lilerin “asla harama el uzatmadığı” anlatılacaktı.

Kaldı ki gerçek bir hesap sorma durumu da yok. Dostlar alışverişte görsün minvalinde bir süreç işletiliyor. Muhaliflere reva görülenin binde biri AKP’lilere uygulanmıyor. Ne şafak baskını ne ters kelepçe ne de ifşa faaliyeti var. Mal varlıklarına konulan tedbirler, muhatap tanıdık olunca hemen kaldırılıyor. Bunların varlığı olaya tek başına hukukilik katmıyor elbette ama çifte standardın ne kadar bariz olduğunu ortaya koyuyor.

Temizlik deniyorsa önce servetlerin kaynağından başlanmalı. Çünkü gerçek bir temizlik için önce parayı takip etmek gerekir. Siyasetin olanaklarıyla ya da parti bağlantılarıyla son çeyrek asırdır kimin ne kadar zenginleştiği araştırılsın. Halk yoksullaşırken lüks içinde yaşayanlar, öğrenciyken İBB’den burs alıp daha sonra para içinde yüzmeye başlayanlar başta olmak üzere herkes bu servetlerin hangi faaliyetlerle kazanıldığını izah etsin. Zenginliğinin mantıklı bir açıklaması olmayanlar hesap versin. İktidar buna hazır mı?

Muhalefetin vurduğu yerden bu kez güçlü bir ses çıktı. Çünkü konu kimliksel, mezhepsel ya da kültürel kutuplaşmalar üzerinden manipüle edilebilecek türden değildi. Tüm fay hatlarını yatay kesiyordu. İşte bu da doğru muhalefet tarzının ne olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki tüm sorunların derininde sınıfsal çelişkiler var. AKP düzeninin “aşil topuğu” yıllardır burası. Ancak bir gerçek var, bir de gerçeklerin algılanma biçimi var. Siyaset biraz da yaşanan karmaşayı siyasi faaliyet üzerinden sadeleştirebilmek, topluma basit ve ikna edici bir anlatı sunabilmek demek.

Muhalefet, AKP iktidarının Türkiye’nin zenginliğini adaletsiz biçimde paylaştırmasının, emeğiyle geçinen geniş halk kesimlerini yoksullaştırmasının ve yarattığı haksız servet birikimlerinin üzerine daha fazla gitmeli. Ortaya dökülenle yetinmek yerine sistemin işleyiş mekanizmalarını etkili argümanlarla topluma anlatmalı. Eğer bu iş halkın aklına “münferit bir olay” olarak yerleşir, rejimin “hesap soruyoruz” başlıklı kampanyası karşılık bulursa, bırakalım bu skandalın iktidarı zayıflatmasını, iktidar bundan büyük güç devşirecektir.

/././

Üzerine katran dökülmüş adalet!-Nazım Alpman- 

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, iletişimci Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün yargılandığı “Siyasi Casusluk Davası”nın ikinci duruşması 29 Eylül 2026 Salı günü “Silivri zulüm kampüsünde” yapıldı.

Dava çok önemliydi. İddia çok büyüktü! İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder kaygısıyla seçmenlerini sandığa çağıran AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’ı üç kez sandığa gömen İBB Başkanı İmamoğlu, Türkiye’nin en etkili gazetecisi TELE-1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve CHP’ye seçim üstüne seçim kazandıran parlak iletişimci Necati Özkan Türkiye aleyhine casusluk yapmışlardı?! Bir de bizlerin bu dava nedeniyle tanıdığı iş insanı Hüseyin Gün vardı. Hepsi de tutuklu (338 gündür) olarak yargılanıyorlardı.

Dava küçük salonda görüleceği için duruşmaya gelenlerde hafif bir mutluluk vardı. Yargılananlar ile göz teması kurulabiliyordu bu salonda… Sonra da bu tuhaf algıya kendileri tepki gösteriyorlardı: 

-Şuraya bak nelere seviniyoruz?!

İlk söz hakkı için Ekrem İmamoğlu “Benim diğer salonda da devam eden duruşmam var oradaki arkadaşlarım benim için çok önemli” dedi:

-Ben savunmamı yapıp oraya geçmek istiyorum!

Sonra da konuşmaya başladı. Bu katiyen bir savunma değildi. AKP iktidarını ve liderini icraatları nedeniyle “mahkûm” eden bir manifesto idi!

Zaten mahkemede savunma yapan bir sanıktan ziyade, haksızlıklara karşı isyan bayrağı açmış bir halk önderinin bütün özelliklerini üzerinde toplamış gerçek bir liderin ülkeye seslenişi gibiydi… Muhatap olarak da mahkeme heyetini değil Türk milletini seçmişti. (İmamoğlu’nun savunmasının tam metni BirGün’ün internet sitesinde var.) Ama ben not defterimde bulunanlardan bir kaçını yazmak istiyorum:

*Yüce Türk milletini selamlıyorum. Ülkemizde asrın akıl tutulması yaşanıyor!     

*Devletin bütün kurumları vahşice kullanılıyor!

*Anayasal düzeni bozma suçu işleniyor. Bunları yapanların tümünün yargılanacakları günler yakındır!

*Ben hayatım boyunca bu haksızlıklara karşı mücadele edeceğim ve hesap soracağım!

*Bu iddianameyi yazanlara Allah akıl fikir versin! Ben devlet aleyhinde faaliyette bulunmuşum ha? Hadi oradan… Hadi oradan!

*Burada birlikte yargılandığım Hüseyin Gün ile İbrahim Kalın’ın fotoğrafı var. Kalın MİT Başkanı. Benim Hüseyin Beyle fotoğrafım casusluk faaliyeti olarak kabul edilip hapisteyim! Yazıklar olsun size!

Bu davada Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) çok belirleyici bir yerde bulunuyor. Mahkeme heyeti devamlı olarak MİT’ten talepte bulunuyor:

-Sanıkları casusluk faaliyetleri hakkında bize bilgi yollar mısın?      

MİT bunları dikkate almıyor. Oysa yasal olarak 10 gün içinde cevap vermesi lazım. İlgili kanun hükmü bunu emrediyor. MİT adeta “bizi karıştırmayın” diyor. Çünkü böyle bir durum yok!

İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz, “Savcı sürekli olarak dosyadaki eksiklilerin tamamlanmasını talep ediyor” dedikten sonra hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerine ders verircesine şöyle dedi:

-Halbuki savcı bunların hepsini bu davayı açmadan önce tamamlaması gerekiyordu!

Casusluk davasının ortasındaki direk çatırdıyordu. İkinci sözü Necati Özkan aldı. Onun “casusluk suçları” arasında 23 Haziran 2019 İstanbul seçimleri de vardı! İmamoğlu’na seçim kazandırmıştı. Seçimi de “manipüle” etmişti. Bunun dosyada “kanıtları”(!) olarak 17 adet e-posta bulunuyordu. Özkan dedi ki:

-Bu e-postalardan 15’i sahte!

İddia makamı bu sahtekârlığı araştıracağı yerde “suç kanıtı” olarak dosyaya koyarak Necati Özkan’ı tutuklatmıştı!

Merdan Yanardağ savunma yerine yaptığı suçlamasında “fon krizinde” hiç bir gazetecinin göremediği başlığı Silivri zindanından attı:

-Bizi buraya hapsedenler “FONDİP” ekonomisi yarattılar!

Bilindiği üzere bardaktaki içeceği aralık vermeden bir dikişte dibine kadar içilmesine fondip deniliyor. Merdan da İmamoğlu’nun bıraktığı yerden devam ederek casusluk davasını çökertti:

*Bu iddianame değil, bir iftiraname!

*Adında Cumhuriyet olan bir makam delilleri eğip bükmez. Lehimiz olan MASAK raporunu çarpıtarak dosyaya koymaz.

*TELE-1’e el koymanın amacı ülkeyi kaplayan karanlığı yırtan bir yayın organı olmasıdır. Anayasa Mahkemesi önünde intihar eden emekli polis Ali Şekeroğlu’nun dramını yaygın medya görmedi. TELE-1 her zaman halkın yanında, dertlerine derman olmak için yayın yaptı.

*Ben burada TELE-1’i değil gazeteciliği basın özgürlüğünü savunuyorum.

*Aklımızla oynamayın medya ile seçim kazanılsaydı Cem Uzan bugün cumhurbaşkanı idi.

Söz en yüksek makama gelince Ekrem İmamoğlu’nun tespitlerinden biriyle yazıyı noktalayalım. İmamoğlu “Cumhurbaşkanı’nın en büyük kötülüğü” dedi:

-Bağımsız yargının üzerine katran dökmesidir!  

(Not: Hüseyin Gün’ün savunması ve onun aleyhinde tanık olanların ifadeleri ise ayrı bir yazı konusu olacak nitelikte idi.)

/././

Eski Bakan Arıklı: “Gemi battıktan sonra haberim oldu”-Gözde Bedeloğlu- 

Kuzey Kıbrıs’ta Girne açıklarında batan Filo Jet faciasında can kaybı 18’e yükseldi. Soruşturma dosyasındaki belgeler, gemideki kırığın yetkisiz müdahalelerle üstünkörü kapatıldığına işaret ederken eski Bakan Arıklı’nın “Battıktan sonra haberim oldu” açıklaması idari ihmal tartışmalarını büyütüyor.

Deniz tabanının yüzlerce metre derinliğinde yürütülen arama ve kimlik tespit çalışmalarında acı bilanço ağırlaşıyor. Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nün aktardığı son bilgilere göre, 29 Eylül’de denizden çıkarılan son naaşın DNA incelemesi sonucu Ferdi Törer’e ait olduğu kesinleşti. Törer’in teşhis edilmesiyle birlikte faciada yaşamını yitirenlerin sayısı 18’e yükseldi. Batık çevresinde hâlen kayıp olan 10 kişiyi arama faaliyetleri sürerken; ortaya çıkan belge ve veriler facianın göz göre göre geldiğini gösteriyor.

KIRIK SAKLANDI, TAMİR GEMİDE YAPILDI

Soruşturma dosyasındaki en kritik başlık, gemide faciadan önce oluşan hasarın ve yapılan tamiratın yetkililerden saklanmış olması.

Kıbrıs Postası’nda Gökhan Altıner’e konuşan Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Faiz Sucuoğlu, geminin denetimden geçip sertifika aldığını savunurken, polisin mahkemeye sunduğu dosyaya da yansıyan sürece dair konuştu. Sucuoğlu, geminin denetim sonrasında bir kaza geçirdiğini, ancak bu durumun ne Bakanlığa ne de denetim kurumuna bildirildiğini ileri sürdü.

Polis soruşturmasındaki bulgular ve mahkemeye sunulan deliller ise hasarın boyutunu ve müdahale biçimini ortaya koyuyor. Geminin 2 Haziran’daki denetiminden iki hafta sonra, 17 Haziran’da sol ön kızağında kırık oluştuğu saptandı. Mürettebattan birinin ikinci kaptana gönderdiği fotoğraflar; kırığın yetkili bir tersane yerine kaptan ve gemi personeli tarafından tersane dışında projelendirilmeden tamir edildiğini ve durumun Limanlar Dairesi’nden saklandığını gösteriyor. Seyir esnasında kayıp yolculardan birinin ailesine gönderdiği videoda da sol kızağın kırık olduğunun görülmesi dosyaya giren deliller arasında yer alıyor.

“GEMİ BATTIKTAN SONRA HABERDAR OLDUM”

Faciadaki idari sorumluluk tartışmaları sürerken, görevden alınan eski Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı, dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Yenidüzen gazetesinden Mert Özdağ ve Ertuğrul Senova’ya konuşan Arıklı, bakanlığı döneminde Filo Jet’in varlığından haberdar olmadığını savundu. “Geminin varlığından battıktan sonra haberdar oldum” diyen Arıklı, dünyadaki deniz kazalarında ulaştırma bakanlarının doğrudan sorgulanmadığını öne sürdü. Limanlar Dairesi’ne herhangi bir baskı yapmadığını iddia eden Arıklı, savcılıktan talep gelmesi durumunda dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyeceğini dile getirdi.

“ŞAMPİYON MELEKLER” İSMİNE İHTAR

Facianın ertesi günü, Kuzey Kıbrıs Ulaştırma Bakanlığı Filo Denizcilik’e ait tüm seferlerin “bir sonraki emre kadar” durdurulduğunu açıklamıştı. Ancak aradan bir ay geçmeden, şirkete ait “Şampiyon Melekler” adlı Ro-Ro gemisinin Mersin-Mağusa hattında yeniden yük taşımaya başlaması itirazları da beraberinde getirdi.

Gümrük Çalışanları Sendikası (Güç-Sen), 31 Ağustos tarihli durdurma kararının hangi resmi belgeyle kaldırıldığını ve Türk Loydu raporlarının neden gizlendiğini sorgulayarak bakanlığa tepki gösterdi.

Bunun yanı sıra geminin taşıdığı isim de hukuki bir sürece konu oldu. 6 Şubat depreminde Adıyaman İsias Otel’de yaşamını yitiren çocukların aileleri tarafından kurulan Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneği, şirkete ihtar göndererek gemide bu ismin kullanılmasına verilen izni resmi olarak geri çektiğini duyurdu. Ailelerin hukuki süreç başlatacağını açıklamasının ardından Bakan Sucuoğlu, geminin adının “Şampiyon” olarak değiştirileceğini bildirdi.

Gözaltındaki 9 kişinin yargı süreci, VDR (Voyage Data Recorder / Seyir Veri Kaydedicisi) incelemeleri ve denizde arama çalışmaları devam ediyor.

/././

Fon skandalının merkez üssü Söğütözü: Rejim fena sallandı -Yaşar Aydın- 

AKP’nin arınması demek, partinin kendi örgüt, sermaye ve bürokrasi omurgasını artık yok etmesi demek. Bunun için rejim arınarak kurtulamaz; ancak kendi yarattığı bu enkazın altında kalarak tarihteki yerini alır.


Türkiye gündemine oturan "fon" skandalı, münferit bir finansal usulsüzlük ya da birkaç açgözlü bürokratın kişisel zaafı olarak değerlendirilemez. Bu gelişme, çeyrek asra yaklaşan iktidar pratiğinin dayandığı mülkiyet, bölüşüm ve ayrıcalık mekanizmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Yandaş medyada, özellikle Yeni Şafak çizgisindeki yazarların "Meseleyi örtbas etmek partiye ve Erdoğan’a tamir edilemez zararlar verir" feryadı ile "Kazıdıkça altından kendi isimlerimiz çıkıyor" korkusu arasındaki sıkışmışlık, rejimin tarihsel tıkanıklığının resmidir. Hayati Yazıcı gibi kurucu figürlerin aile fertlerinin dahi bu ilişkiler ağında anılması, çürümenin partinin kılcal damarlarına kadar ulaştığını kanıtlamaktadır. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken, skandalın aktörlerinden ziyade, bu skandalın açığa çıkardığı çelişkilerdir.

ŞAHSIM REJİMİNİN PARADOKSU

İktidar medyasının ve parti içi muhalefetin en belirgin sığınağı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve yakın çevresini bu kirlenme alanının tamamen dışında tutma gayretidir. "Lider temiz, ama etrafı kuşatılmış" miti, siyasal İslamcı ve sağ popülist geleneklerin kriz anlarında başvurduğu klasik bir meşrulaştırma aracıdır. Oysa bu söylem, iktidarın kendi inşa ettiği anayasal ve fiili gerçeklikle taban tabana zıttır.

Türkiye’de 2018 sonrasında oluşan "şahsım rejimi", devletin ve partinin tüm karar alma mekanizmalarını tek bir imza yetkisine bağlamıştır. Bürokrasiye atanan her üstyapı aktöründen devasa sermaye aktarımlarına, SPK kararlarından varlık fonu yönetimine kadar her tasarrufun nihai onay merci tek bir merkezken, yaşanan devasa yağma ve nüfuz ticaretinden o merkezin "habersiz" olduğunu iddia etmek imkânsızdır. Lideri sistemin günahlarından muaf tutmaya çalışmak, aslında o liderin kurduğu sistemin işlemediğini ve kontrolü kaybettiğini itiraf etmektir.

EŞ-DOST-AKRABA İKTİDARI

Bugün AKP’ye yöneltilen (akraba kayırmacılığı ve tek adam eleştirileri, sıradan bir siyasi etik ihlali olmanın ötesindedir. İktidar, kendi sermaye sınıfını ve sadık kadrolarını yaratırken devlet olanaklarını bir ulufeye dönüştürdü. Siyaset, kamu kaynağının iktidar çeperindeki dar bir elit gruba transfer edildiği "finansal kaldıraç" haline gelmiştir.

Örneğin Hayati Yazıcı’nın oğlunun yada eski Bakan Kaya’nın durumu bu bakımdan şaşırtıcı değil, aksine kuralın bir tezahürüdür. Siyasal gücün ailevi veya cemaatsel bağlarla pekiştirildiği bu yapıda, kamu kaynaklarına erişim "liyakata" değil "yakınlığa" bağlıdır. Parti kadroları, bürokrasi ve yandaş sermaye arasındaki sınırlar belirsizleşirken partili olmak, hukuki denetimden muaf bir zenginleşme biletine dönüştürüldü.

ARINMANIN İMKANSIZLIĞI

Bugün AKP’nin arınması demek, partinin kendi örgüt, sermaye ve bürokrasi omurgasını yok etmesi demektir. Çünkü yozlaşma, bu yapıda bir istisna değil, sistemin birincil çalışma kuralıdır. Tabanı konsolide eden, orta kademe kadroları partide tutan ve yandaş burjuvaziyi iktidara bağlayan yegâne harç, iddia edildiği gibi ideolojik veya dinsel adanmışlık değil, bu rant dağıtım ağına eklemlenme imkânıdır.

Eğer bu ağ kesilip atılmaya çalışılırsa:

• Finansal ve hukuki ayrıcalıklarını kaybeden kadrolar dağılacak,

• Parti içi çıkar ittifakları çökecek,

• Birbirinin kirli çamaşırlarına hakim olan klikler birbirini tasfiye etmeye başlayacaktır.

Dolayısıyla AKP için "arınma", bünyeyi mikroptan temizlemek değil, bünyenin ayakta kalmasını sağlayan ana iskeleti kırmak anlamına gelmektedir. Bu nedenle Yeni Şafak ve benzeri odakların çığlıkları, derin bir çaresizliğin ifadesidir.

ERDOĞAN SONRASI İÇİN

Fon skandalının yandaş medyada bu denli sert bir ifşaat ve hesaplaşma aracı haline gelmesi, "ahlak kaygısı" ile açıklanamaz. Yaşananlar, aynı zamanda Erdoğan sonrası döneme ilişkin parti içi kliklerin yürüttüğü acımasız mevzi savaşının bir parçasıdır.

Erdoğan’ın biyolojik ve siyasal ömrünün sınırlarına yaklaşıldığı algısı, parti içindeki farklı güç odaklarını (Saray bürokrasisi, parti örgütü, güvenlikçi klikler, damat, oğul ve sermaye grupları) konum almaya zorlamaktadır. Skandallar, rakip klikleri etkisizleştirmek, yargı ve medya eliyle alan temizliği yapmak için kullanılan birer cephaneye dönüşmüştür. Her klik, diğerinin kirli ilişkilerini basına sızdırarak Erdoğan sonrasındaki muhtemel taht kavgasında rakibini oyun dışı bırakmaya çalışmaktadır.

ÇÜRÜME FAZINA GEÇİŞ

"Fon skandalı", rejimin niteliksel değişiminin ve çürüme fazının en çıplak özetidir. AKP, iktidara gelirken vadettiği "Yolsuzlukla Mücadele" söyleminin tam zıddı bir noktaya evrilirken yolsuzluğun kurumsallaştığı, denetimin imkânsızlaştığı ve hukukun askıya alındığı bir düzen yaratmıştır.

Saray rejiminin bu aşamada ne geriye dönüp arınması mümkündür ne de bu yükle ileriye yürümesi. "Devlet aklı" ve "parti çıkarı" adı altında ne kadar örtbas edilmeye çalışılırsa çalışılsın, bu tür finansal ve siyasal patlamalar, rejimin kendi iç dinamikleriyle çatırdadığını ve toplumsal meşruiyetini nihai olarak kaybettiğini göstermektedir. Rejim arınarak kurtulamaz; ancak kendi yarattığı bu enkazın altında kalarak tarihteki yerini alır.

∗∗∗

MUHALEFETİN SINAVI

Fon ve rant skandalını sadece "birkaç yozlaşmış yöneticinin teşhir edilmesi" veya "hukuki bir usulsüzlük dosyası" sınırında ele almak, rejime kendi iç temizliğini yapması ve ömrünü uzatması için ihtiyaç duyduğu zamanı kazandırır. Muhalefet bu kirlenmeyi ahlaki bir mahkûmiyetin ötesine geçirip rejimin sınıfsal ve yapısal krizini derinleştirecek birleşik bir halk mücadelesine dönüştürmek zorundadır.

Sadece "çalıyorlar" parantezine sıkıştırıldığında, Saray rejimine tanıdık bir manevra alanı açılır ve birkaç bürokratı, siyasi figürü feda ederek "arınalım" tiyatrosuna sahne şansı verilir. Rejimin ana çarkları aynen korunarak yola devam edilir. Muhalefet rejimi hedef almayıp sadece isimleri teşhir etmekle yetinirse, iktidarın kendi günah keçilerini kurban ederek tazelenmesine dolaylı olarak hizmet etmiş olur. Skandallar, ancak sokaktaki insanın günlük hayat memat mücadelesiyle organik bir bağ kurulduğunda hareket yaratan güce ulaşır. Borsa ve fon havuzlarında buharlaşan, AKP elitlerinin aile fertlerine kadar uzanan milyon dolarlar; maden işçisinin gasp edilen kıdem tazminatıdır, emeklinin mutfağındaki yangındır, üniversite öğrencisinin barınamadığı yurttur, asgari ücretlinin enflasyon karşısında ezilen emeğidir. Soyut "temiz siyaset" söylemi yerine, bu fonlarda dönen sermayenin doğrudan emekçi halkın sırtından emilen rant olduğunu gösteren somut, sınıfsal tutum işin esası olmak zorundadır. Rejim kendi çürümesinin yarattığı enkaza batmışken, muhalefet bu krizi sadece bir "seçim yatırımı" olarak izleyemez. İktidar çürüse de kendiliğinden yıkılmaz. Onu devirecek olan, halkın birleşik, bağımsız ve örgütlü direniştir.

/././

Tahir Yüksel’le Karanlıktaki Işık, Yılmaz Güney’in izinde bir ömür (II)- Yılmaz Güney’in emaneti -Ümit Kartoğlu- 

Yıpranmış fotoğraflardan kayıp filmlere, 640 sayfalık kitaptan Güllü Anne’nin hatıralarına: Tahir Yüksel’in arşivi, bir sanatçının değil, bir ülkenin sinema hafızasının peşinde.

Tahir Yüksel, Yılmaz Güney’in oğlunun sünnet düğününde, 29 Temmuz 1980, Tahir Yüksel Arşivi

Geçen hafta yayımlanan “I. Bölüm  - Bir tutkunun başlangıcı”ndan devam

Tahir, Simav’ın Kiçir köyünde orman işlerinin çok yoğun olduğunu anlatıyor, “Her köylünün en az bir kamyonu vardı. Her hanede, çevre köylerden çalışmaya gelmiş üç-dört kişi olurdu. Köyümüzün nüfusu yaz aylarında neredeyse iki katına çıkıyordu. Bu insanlara Yılmaz abimi tanıtmak istiyordum. Bahçemizde gösteri düzenlemeye karar verdim. Babam bana yine çok kızıyor, ancak çok çalıştığım için beni kırmak da istemiyor. Yine de memnuniyetsizliği yüzünden okunuyor. Gündüzleri ormanda çalışıyoruz, akşam iş dönüşü makineyi kuruyorum. Evimizin yan tarafında hayat dediğimiz üç tarafı kapalı yerimiz var. Gösterileri burada yapıyorum. Bu ‘hayat’ta yaptığım gösteriler bana da hayat veriyor.”

YOK OLMAKTAN KURTARILMAYA ÇALIŞILAN BİR MİRAS

Tahir, 1980 Temmuz’unda İmralı Cezaevinde olan Yılmaz abisiyle görüşmek için İstanbul’a gider. İmralı’dan izinli çıkan Yılmaz Güney’le Kadıköy, Moda’daki  bu görüşmeden önce Nihat Behram, Yılmaz Güney’e “Bu çocuk bir yıl çalışıyor, bütün parasını afişe, fotoğrafa yatırıyor.” der. Görüşmede Yılmaz Güney, Tahir’e elinde neler olduğunu sorar. “Ben de neler olduğunu anlattım. Yılmaz abi de ‘Şimdi buradan çıkıyorsun, Güney Film’e gidiyorsun, orada ne bulursan alıp götürüyorsun. Ben ileride onları senden alıp fotoğraflarını çekip sana geri veririm. Adada bazı broşürler var, onları da sana göndereceğim," dedi.”

Tahir çıkınca rotayı Güney Film’e çevirir. “Güney Film’de hummalı bir çalışma vardı. Nihat Behram önüme üç dört kutu ‘Arkadaş’ filmine ait slaytları koydu. ‘İçimizde onu en iyi sen tanıyorsun. Güzel olanları seç, yurt dışına göndereceğiz,’ dedi. Ben de slaytlara lamba ışığında bakarak, güzel olanları ayırıp bir kutuya koydum. Slaytlar arasından yaklaşık 25 tanesini de kendime aldım. Yönetmen Canan Gerede de fotoğraflara bakıyordu. Yılmaz abimin İmralı’da yemek yaparken çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Canan abladan onu istedim. Biraz düşündü, sonra verdi.  Filmlerin ve fotoğrafların İngiltere’deki bir adrese gönderileceği konuşuluyordu. Fotoğrafların benden daha iyi saklanacağı bir yere gidecek olması, benim geri durmama neden oldu. O yıllarda saklamanın haricinde başka bir becerim yoktu. Geçtiğimiz yıllarda Canan Gerede’nin kendisiyle yapılan bir söyleşide, Güney Film’den aldığı belge ve fotoğrafları korktuğu için banyoda yaktığını söylemesi, içimi yaktı.” Tahir, o gün suskun kalmanın en büyük pişmanlıklarından biri olduğunu söylüyor.

Güney Film’de ne bulursa alıp götüremez Tahir, ama biriktirdiği her şeye her gün bakıp tasnif etmeyi sürdürür. 1980 Darbesi sürecinde Güney’in filmleri toplatılmış, büyük ihtimalle Selimiye’deki kalorifer kazanlarında yakılmıştır. Tahir, “İşte o zaman kitap yapıp insanlarla elimdekileri buluşturma fikri oluşmaya başladı,” diyor, “Yılmaz Güney hakkında yapılan kitaplarda yeterince fotoğraf yoktu. Filmler yoksa, en azından afişi, fotoğrafı olmalıydı.”

Tahir Yüksel, Simav, 10 Ağustos 2014, Fotoğraf Mahir Yüksel

Tahir, bulduğu fotoğrafların çoğunun çok yıpranmış olduğunu söylüyor, “Bazı fotoğraflar sinema panolarında yağmurda ıslanmıştı, fotoğraflarda raptiye ve zımba delikleri vardı. 1983’te İzmir bitpazarından bir fotoğraf kurutucu almıştım. Bulduğum bütün fotoğrafları yıkayıp kurutucuda kuruttum. Afiş, lobi ve fotoğrafları tarayarak bilgisayara aktardım. Fotoğrafların yırtıklarını ve kusurlarını Photoshop ortamında onardım.” Bu onarım Tahir’in 10 yılını alır.

BİR ARŞİVDEN FAZLASI

Tahir’in 1984’ten sonra hazırlamaya başladığı ve 640 sayfaya ulaşan “Karanlıktaki Işık, Yılmaz Güney” kitabı, aslında Güney’in ona bıraktığı vasiyetin bir sonucu gibi görünüyor. Tahir’le tanışmamın üzerinden 24 saat geçmişti ki imzalı kitabı elime ulaşmıştı. Kitaplığımın en ağır kitabı olarak başköşede yerini aldı.

Tahir, bir sinemacının gerçek mirasının yalnızca filmleri değil, onun etrafında oluşan bütün bir hafıza olduğunu bize hatırlatıyor. Bugün, elindeki arşive baktığında, “Bunu zamanında toplamasaydım artık hiçbir yerde olmayacaktı” dediği bir parça olup olmadığını soruyorum Tahir’e. “Hiçbir yerde izine rastlanamayan filmlerden sekizi benim arşivimdeki filmlerden çıktı,” diyor, “Yılmaz Atadeniz’in yönettiği bir filmi, İrfan Atasoy’un firmasına ait bazı filmleri ben kendilerine gönderip, telesine sonrası iade aldım. Afişlerden çok sayıda var. Fotoğraflardan yüzlerce var diyebilirim.”

Yani Tahir, aslında Yılmaz Güney’in filmlerini, afişlerini, fotoğraflarını, senaryolarını, belgelerini, gazete kupürlerini toplarken, kendi çocukluğunu da koruyordu. Büyük özveriyle derlenmiş bu arşivdeki her bir parça, Tahir’de farklı çağrışımlar yapıyor: “Film şirketlerinde beni samimiyetle karşılayan ağabeylerimi, azarlayıp kovalayanları, yirmi defa kapısına gittiğim, sonunda direncini kırdığım Dadaş Film’in sahibini gülümseyerek anıyorum. Bana çok yardımcı olan Dar Film çalışanı Pehlivan ağabeyimi hiç unutmuyorum. Her film, afiş, lobi, fotoğraf beni çocukluğuma, gençliğime, filmi ilk izlediğim anlara, afiş ve fotoğrafları bulduğum günlere götürüyor.”

Tahir’in arşivinde yer alan en ilginç parçalardan biri, Yılmaz Güney’in Duvar filminde giydiği gömlektir. Ankara’da Ulucanlar Cezaevi’nden Yılmaz Güney’in arkadaşı ressam İsmail Yıldırım, Özdemir Asaf şiirlerini süslediği baskı resimleri, “İsmail Yıldırım Özdemir Asaf Karşılaşması” ismiyle, İstanbul’da Kuytu Artline’da 26 Ekim-21 Kasım 2019 tarihleri arasında izleyicilere sunar. Açılışta sergiye gelen Tahir’e İsmail, o gömleği hediye eder.

Tahir Yüksel, ressam İsmail Yıldırım ile “İsmail Yıldırım Özdemir Asaf Karşılaşması” sergisinde İsmail’in verdiği Yılmaz Güney’in Duvar filmi çekimlerinde giydiği gömlekle, 26 Ekim 2019

9 EYLÜL 1984 VE GÜLLÜ ANNE

Yılmaz Güney’in Güllü Anne’sini, kardeşi Leyla Demirezen’i ve çocukları, köydeki evinde konuk eder Tahir. Salona 16 mm sinema makinesini kurup Yılmaz Güney’in filmlerini seyrederler. Tahir, birine film izlettirirken göz ucuyla izleyiciyi de hep takip ettiğini söylüyor. “Filmde Yılmaz ağabeyimin düşmanları karşısında pes etmeyen, direnen görüntüleri perdede göründüğünde Güllü Anne başını iki yana sallardı. Filmden sonra bana sarılır öperdi. Anılarını anlatırdı. Kimselere bakmaya vermediği Yılmaz ağabeyimin fotoğraflarından oluşturduğu albümünü bana verdi. Film gösterilerim, Güllü Anne ile aramızdaki bağı güçlendirmişti; ‘Seni gördüğümde Yılmaz’ı görmüş gibi oluyorum,’ derdi.”

Güllü Anne, biricik oğlu Yılmaz Güney’le, Adana, 1974. Fotoğraf Tahir Yüksel arşivi

9 Eylül 1984’te, Tahir, Yılmaz Güney’i kaybettiğimiz haberini İzmir’de alır: “İzmir’de Leyla Abla’nın evindeydim. Güllü Anne Adana’daydı. 9 Eylül sabahı Leyla Ablam Paris’ten aradı. Yılmaz abimi kaybettiğimizin haberini verdi. Ağlıyordu: ‘Tahir, annem sana emanet, durumu öğrenmesin,’ dedi. Hemen Adana’ya telefon edildi, Güllü Anne’yi acele İzmir’e getirmeleri söylendi. Güllü Anne geldiğinde eve gelen giden olacağından, durumu öğrenmesinden korkuyorduk. Ben ‘Simav’a götürelim,’ dedim. ‘Bunca yoldan sonra onu Simav’a gitmeye kimse ikna edemez,’ denildi. Onu ikna etmenin zorluğunu biliyordum. Güllü Anne’yi arabadan inerken karşıladım. ‘Neredesin sen? Üç gündür seni bekliyorum. Simav’a gideceğiz,’ dedim. Biraz duraksadı, düşündü, boynunu büktü. Parmağıyla göstererek, ‘Bana bir gün izin ver, dinleneyim; yarın gidelim,’ dedi.

“Ertesi gün Simav’ın Kiçir Köyü’ndeki evimize gittik. Biz eşyaları indirirken o eve çıktı. Salona girdiğimizde onu, duvarda asılı Yılmaz ağabeyimin posteriyle konuşurken bulduk. Güllü Anne ellerini göğsünde kavuşturarak oğluyla dertleşiyordu. Bu bizim hüznümüzü kat kat artırdı. Ortalık sakinleşinceye kadar köyde kaldık.”

“ONU İYİ KORU”

Her şey, sekiz yaşındayken seyrettiği Kanlı Buğday filmindeki o delikanlının samimi, kararlı tavrı ve hüzünlü gülüşüyle başlamıştı. Tahir, kendisini çok etkileyen bu kahramanın Yılmaz Güney olduğunu yıllar sonra Agâh Özgüç’ün “Neden Yılmaz Güney” kitabından öğrenecekti.

“Bugün sekiz yaşındaki Tahir, elinde bir Yılmaz Güney afişiyle karşısına çıksa ne söylerdin ona?” diye soruyorum Tahir’e. “Onu iyi koru,” derdim diyor, “Türkiye’deki, hatta dünyadaki birçok insanın hayatını değiştiren bir sanatçının bize bıraktığı miras. Onu iyi koru!”

Tahir Yüksel’i izlemek için https://www.facebook.com/tahir.yuksel25, https://www.instagram.com/tahir.yuksel25/ ve https://x.com/yukselty

/././

İşsizlik yüzde 7,8'e düştü, peki 12,6 milyon kişi nerede?-Hüseyin İrfan Fırat- 

TÜİK, Ağustos 2026 işgücü istatistiklerini bugün açıkladı. Verileri incelediğimde karşıma iki ayrı hikâye çıktı. Manşetteki hikâye iyi bir haber gibi duruyor: İşsizlik oranı 0,3 puan azalarak yüzde 7,8’e geriledi, işsiz sayısı 106 bin azalarak 2 milyon 740 bine indi. İstihdam ise 136 bin artarak 32 milyon 507 bine çıktı.

Ancak aynı bültende manşetlere pek girmeyen bir satır daha var: Zamana bağlı eksik istihdamı, potansiyel işgücünü ve işsizleri kapsayan atıl işgücü oranı 0,4 puan artarak yüzde 31’e yükseldi. Yani işsizlik oranı düşerken, çalışmak isteyip yeterince çalışamayanların oranı yükseldi. İkisi de resmî rakam, ikisi de doğru.

AYNI VERİ, İKİ OKUMA

Aynı gün DİSK-AR, “İşsizliğin Görünümü” raporunu yayımladı. Burada baştan bir noktayı belirtmek isterim: DİSK-AR farklı bir veri kullanmıyor. Rapor, TÜİK’in bugün açıkladığı Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına dayanıyor. Yüzde 31’lik geniş tanımlı işsizlik oranı da TÜİK’in atıl işgücü oranı olarak yayımladığı göstergeyle aynı. DİSK-AR’ın yaptığı, bu oranı kişi sayısına çevirmek ve yıllar içindeki seriye yerleştirmek. Sonuç: Geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 608 bin.

Elbette bu rakamı, DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden yaptığı bir hesaplama olarak okumak gerekir. Ama hesabın dayandığı tanımlar TÜİK’in kendi tanımları. Bu nedenle mesele “hangi kurum doğru söylüyor” değil, “hangi rakam neyi ölçüyor”.

MANŞETİN DIŞINDA KALANLAR

Dar tanımlı işsizlik, iş arayıp bulamayan ve kısa sürede işe başlayabilecek olanları sayıyor. Geniş tanımlı ölçü ise bunlara iki grubu ekliyor: Potansiyel işgücü, yani iş aramayı bırakmış ama çalışmaya hazır olanlar ile iş arayıp hemen başlayamayacak olanlar; bir de zamana bağlı eksik istihdam, yani az saat çalıştığı için daha fazla çalışmak isteyenler. DİSK-AR’ın raporuna göre 4,4 milyon kişi haftalık 40 saatten az çalışıyor ve daha fazla çalışmak istiyor, 5,5 milyon kişi ise çalışmak istemesine rağmen iş bulamıyor. 12 milyon 608 bin ile 2 milyon 740 bin arasındaki yaklaşık 9,9 milyonluk fark, işte bu iki gruptan oluşuyor.

Oranlardaki fark daha da çarpıcı: Yüzde 7,8’e karşı yüzde 31. DİSK-AR’a göre iki oran arasındaki makas Ocak 2022’de yaklaşık 11 puandı, bugün 23,2 puan.

Bir de şunu hatırlatmak gerekiyor: Uluslararası tanıma göre referans haftada gelir getiren bir işte en az bir saat çalışan kişi “istihdam edilmiş” sayılıyor. Yani haftada birkaç saat çalışıp geçinemeyen biri de istatistikte “çalışan” olarak yer alabiliyor. Haftalık ortalama fiili çalışma süresinin 42,5 saate çıkması bu yüzden sevindirici görünse de, ortalamanın altında kalanların durumunu anlatmıyor.

SERİ NE SÖYLÜYOR?

Bir aylık verinin trend olmadığını baştan söyleyeyim. Ama seriye bakınca yön belli oluyor. Ağustos 2024’te dar tanımlı işsizlik yüzde 8,5, geniş tanımlı işsizlik yüzde 28,5’ti. Ağustos 2026’da dar tanımlı oran yüzde 7,8’e indi, geniş tanımlı oran yüzde 31’e çıktı. Geniş tanımlı işsiz sayısı da 11 milyon 481 binden 12 milyon 608 bine yükseldi. Bir yıl öncesine (12 milyon 597 bin) göre değişim ise yalnızca 11 bin kişi. Yani manşetteki iyileşme, geniş tanımlı ölçüye neredeyse hiç yansımadı.

2,1 MİLYON YENİ İSTİHDAM HEDEFİ

Tam da burada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın açıklamasına bakmak gerekiyor. Bakan Işıkhan, Ağustos ayı verilerini değerlendirirken işsizliğin 40 aydır tek hanede seyrettiğini belirterek, 2027-2029 döneminde yaklaşık 2,1 milyon ilave istihdam oluşturmayı ve işsizlik oranını 2029’da yüzde 7,6’ya indirmeyi hedeflediklerini açıkladı.

Bu hedefin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ayrı bir tartışma. Ancak bugünkü veriler açısından asıl soru şu: 2,1 milyon yeni iş, yüzde 7,8’lik dar tanımlı işsizliği düşürmenin ötesinde, yüzde 31’lik atıl işgücüne ne kadar çözüm getirecek?

Çünkü Türkiye’nin önündeki sorun yalnızca iş arayıp bulamayan 2 milyon 740 bin kişiden ibaret değil. Çalışmak isteyip iş aramayan ya da yeterince çalışamayan milyonlarca insan da işgücü piyasasının dışında veya kenarında duruyor.

Dolayısıyla önümüzdeki üç yıl için yalnızca “kaç kişiye iş yaratılacak?” sorusu yeterli değil. Bu 2,1 milyon işin kimlere, hangi sektörlerde, hangi ücretlerle ve tam zamanlı mı yoksa eksik süreli mi sağlanacağı da önemli.

“Çalışan emekli ordusu büyüyor” yazımda TÜİK’in Temmuz verilerinde genç işsizliğinin yüzde 14,5’e çıktığını yazmıştım. Ağustos’ta bu oran yüzde 13’e geriledi. Sevindirici bir gelişme. Ancak genç kadınlarda işsizlik oranı hâlâ yüzde 19,4, yani yaklaşık her beş genç kadından biri iş arıyor ve bulamıyor.

KADIN İŞSİZLİĞİNDEKİ UÇURUM

Tablonun en çarpıcı yeri kadınlar. Ağustos’ta dar tanımlı işsizlik oranı kadınlarda yüzde 10,1, erkeklerde yüzde 6,6. Ancak DİSK-AR’ın hesabına göre geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 40,1’e çıkıyor. Kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 35, erkeklerinki ise yüzde 70,5.

Bu, kadınların yalnızca iş bulmakta zorlanmadığını, önemli bir bölümünün işgücü piyasasına hiç giremediğini gösteriyor. Ev kadınlarına emeklilik tartışmasında da söylediğim gibi, bakım emeğinin sosyal güvenliği bir lütuf değil, sosyal devletin gereğidir. Ama bakım verenlere sosyal güvenlik sağlamak ile kadınların işgücüne katılımını mümkün kılacak bakım hizmetlerini kurmak birbirinin yerine geçmiyor.

İŞSİZLİK SİGORTASI KİMİ KORUYOR?

DİSK-AR’a göre resmî işsizlerin yüzde 82’si işsizlik ödeneğinden yoksun. Mevzuata göre ödenek için son üç yılda en az 600 gün prim ödemiş, son 120 gün sigortalı çalışmış olmak ve işsiz kalmanın kişinin kendi kusurundan kaynaklanmaması gerekiyor. Kayıt dışı çalışan, kısa süreli işlerde dönüp duran ya da prim günü eksik kalan biri bu şartları sağlayamıyor.

Yani işsizlik oranı düşerken bile, işsiz sayılanların büyük çoğunluğu sigortanın koruması dışında kalıyor. Bu tablo, işsizlik sigortasının en çok ihtiyaç duyanları dışarıda bıraktığını düşündürüyor.

NE YAPILMALI?

1. Atıl işgücü oranı, manşet göstergelerin yanında yer almalı. Bugün bültenin içinde duran bu gösterge, kamuoyu tartışmasında dar oranla birlikte gündeme gelmeli.

2. İşsizlik ödeneğine erişim şartları, kayıt dışılığın ve kısa süreli çalışmanın yaygın olduğu bir piyasa gerçeğine göre yeniden değerlendirilmeli.

3. Zamana bağlı eksik istihdamdaki 4 milyon 380 bin kişi için, isteyen çalışanın çalışma süresini artırabilmesine imkân tanıyan düzenlemeler ve bu yönde istihdam yaratan politikalar gündeme alınmalı.

4. Kadınların işgücüne katılımını artırmak için bakım hizmetleri güçlendirilmeli. Katılım oranı yüzde 35’te kalırken yalnızca işsizlik oranını izlemek yetmez.

Asıl sorulması gereken soru şu: Bir ülkede manşetteki işsizlik oranı düşerken, çalışmak isteyip yeterince çalışamayanların oranı yükseliyorsa, iyileşmeden söz etmeden önce neyi ölçtüğümüze bakmamız gerekmez mi? Yüzde 7,8 doğru bir rakam, ama emek piyasasının resminin tamamı değil.

/././

Soma'da maden ocağında göçük: Hayatını kaybeden işçilerin sayısı 5'e yükseldi 


Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir işletmeye ait maden ocağında meydana gelen göçükte mahsur kalan 3 işçinin daha cansız bedenine ulaşıldı. Böylece göçükte yaşamını yitiren işçi sayısı 5’e yükselirken olayla ilgili soruşturma başlatıldı.https://www.birgun.net/haber/soma-da-maden-ocaginda-gocuk-hayatini-kaybeden-iscilerin-sayisi-5-e-yukseldi-738156

***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ - 2 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)